Suriye Hadatu

Asur eyalet kentlerinden Hadatu, günümüzde Suriye sınırları içinde, Arslantaş adını taşıyan yerdedir.

Kargamış’ın 30 km kadar doğusunda, günümüzde Til Barsip gibi, Aramilerin Bit-Adini Devletine bağlıydı. Assur ile Suriye arasında, Guzana, Harran ve Til Barsip üzerinden gelip, stratejik önem taşıyan bir yol üzerinde kurulmuş olan kent, II Tukulti-apil Eşarra tarafından iyi bir biçimde donatılarak tipik bir Assur eyalet kenti durumuna sokulmuştur.

 

Kentin Mimari Planı:

Kabaca elipse benzer daire biçimindedir.

 

Kentin Suru:

Kent suru 4 metre kalınlığındadır. Taş temel üzerine kerpiç duvar yöntemiyle inşa edilmiş olan surlarda, yaklaşık olarak her 16 metrede bir, payanda görevi yapan çıkıntılara yer verilmiştir. 36 hektarlık bir alanı kuşatan ve uzunluğu 2 km yi geçen bu surun batı, doğu ve kuzeyinde üç büyük geçit bulunmaktadır. İki kuleli olan bu geçitler, 2.45 metre yüksekliğindeki taştan aslan ve boğa kabartmalarıyla simgesel olarak korunmuştur. Bunlardan batıdaki koruyucu aslanlardan başka, taştan kabartmalarla da bezenmiştir.

 

Saray:

Kentin kuzeyinde, 7 metre kadar yükseklikteki bir tepe üzerinde kurulmuştur.

Sitadeli oluşturan saray ve bunun ayrılmaz bir parçası durumundaki tapınağın doğu-batı yönündeki uzunluğu 150 metreyi bulur. Bu büyük kompleksin doğusunda, saraydan 4.50 metre kadar daha alçak bir terasta, küçük boyutlu başka bir saray bulunur.

Saraya kuzeybatıdaki rampalı bir giriş kapısından ulaşılır. Bu kapı dış avluya açılmaktadır. Tabanı pişmiş toprak levhalarla kaplı olan avlu, tek sıralı odalarla 3 yandan kuşatılmıştır. Bunlar muhtemelen askeri ve idari karakterli mekanlar ve depolar olarak hizmet vermekteydi. Dış avlunun doğusunda ve yine iki avlu arasında sarayın en geniş hacmi olan ana kabul dairesi bulunur. Ancak bu dairenin iç düzeni, alışılmışın dışında bazı özellikler taşır. Ortadaki tek gözlü bir geçitten geçilebilen büyük bar salonda, taht girenin soluna gelecek şekilde, kuzey kısa yüz önünde değil, bunun tam aksine güney kısa duvar önüne yerleştirilmiştir.

Taht odasının kuzey kısa yüzünde 9 yüzyıl örneklerinde olduğu gibi bir ante odası ve gerisinde de merdiven boşluğu vardır. Taht odasının gerisindeki hole ve buradan da iç avluya geçilir. Tabanı pişmiş toprak levhalarla döşeli olan iç avlunun kuzey kanadında, kalıplaşmış bir yapı türü olan ve avluya koşut biçimde konumlandırılmış özel daire vardır. 7 oda içeren bu dairenin en önemli mekanı, güneyindeki iç avluya açılan,  tabanına hareketli mangallarla ilgili olarak taştan ve yivli bir ray düzeni yerleştirilmiş büyük salondur.

Bu salondan, kuzey ve batıdaki iki banyolu oda kümesine geçilir. Her küme, gerideki banyo olmak üzere 3 odadan oluşur.

Gerek ana kabul ve gerekse özel dairenin duvarları freskolarla bezelidir. İç avlunun doğu kanadında, muhtemelen yazı ve güzel sanatlar tanrısı Nabu ile Assurlu eşi Taşmetum’a adanmıştır. Yeni Assur türünden bir tapınağa yer verilmiştir.

Kuzeydoğu uçta ve daha alçak bir düzeyde, muhtemelen sarayın en mahrem bölümü olan Harem yer alır. Bu bölümdeki odalar, iki küçük bant tuğla döşeli avlunun çevresinde, bir banyo ve bir oturma ya da yatak odasından oluşan dairelere yer verilmiştir.

 

Fildişi Evi:

Yeni Assur eyalet sarayının yanında, doğu etekte inşa edilmiş çok küçük boyutlu bir başka saray daha vardır. Üstteki sarayın iç avlu taban düzeyinden 4.60 m daha aşağıda, tepenin eteğindeki bu yapı kompleksi, bir odasında ele geçirilmiş çok sayıda fildişi eser nedeniyle “Fildişi Evi” olarak adlandırılmıştır.

Burada da iki avlulu bir düzenin varlığı söz konusudur. İç avlu ile dış avlu arasında, bu iki avluyu birleştiren bir ana kabul dairesi bulunur.

Burada da taht salonu tüm kompleksin en büyük mekanıdır ve dış avluya açılır. Bu büyük salonun batı kısa duvarında, muhtemelen tahtın gerisinde bir niş vardır.

Bu küçük saray ya da konağın Yeni Assur dönemi örneklerinden ayrılan en belirgin özelliği, dış avlu ile iç avlu arasında ikinci bir kabul dairesine yer verilmiş olmasıdır. Bu daire ilkinin hemen doğusundadır.

Suriye Til Barsip

Yeni Asur döneminde 3 büyük başkentin yanında eyaletlerde de kentler vardı. Bu eyalet merkezlerinin en önemlilerinden biri de, günümüzde Suriye sınırları içinde bulunan Til Barsip’de (günümüzdeki ismi Tell Ahmar) idi.

Önceleri, Aramiler’in Bit-Adini Devletine başkentlik yapan Til Bar-sip, Fırat nehrinin doğu kıyısı üzerinde ve Kargamış’ın 20 km kadar güneydoğusundadır.

Assur ile Suriye arasındaki Guzana, Harran ve Hadatu gibi kentleri dolaşarak gelen önemli bir yolun stratejik konumlu bir noktasında kurulmuştur.

9 yüzyılın ortalarında, II Şulmanu-aşerid tarafından Assur eyalet merkezi durumuna sokulan kent, bu tarihten sonra, fatihinin adına göre Kar-Şulmann-ayerid olarak adlandırılmıştır.

Güneyden Fırat, kuzeyden ise 2 km uzunluğunda surlarla çevrili olan Til Barsip’in planı: kabaca yarım daire biçimindedir. Taş temel üzerine kerpiç duvar yöntemiyle yükseltilmiş olan surların kalınlığı 11.5 metreyi bulur. 8.5 metrelik aralıklarla payanda görevi yapan çıkıntılara sahip olan bu sur üzerinde, 3 ana geçit bulunmaktadır. Bunlardan sadece kuzeydoğudaki günümüzde görülebilmektedir. İki kuleli olan bu kapı geçidinde nöbetçi odaları ile geçidin iki yanında, yükseklikleri 2.5 metreyi bulan taştan koruyucu aslan kabartmalarına yer verilmiştir. Bunların üzerine, ad ve unvanları sonradan kazılarak silinmiş olmakla birlikte, eyalet valisi Şamşi-ilu’nun yazıtları kazılıdır.

 

Saray:

Til Barsip Sarayı kentin güneyinde bir tepe üzerindedir. Aslında 9 yüzyılda III Şulmanu-aşerid tarafından kurulmuş olmalıdır. Ancak sarayın esas kullanımı 8 yüzyılın ortalarına, Assur’un en bunalımlı günlerinin yaşandığı bir döneme denk gelir. Til Barsip Sarayı yoğun bir biçimde IV Şulmanu-aşerid, III Aşur-dan ve V Aşşur-nimari çağlarında kullanılmıştır. Bu sarayda oturan kişi ise, güçsüz Assur kralları döneminde turtanu olarak İmparatorluğun gerçek yöneticisi durumuna giren Şamşi-ilu’dur.

Mimarisi daha sonraki dönemlerde tadilatlarla değiştirilmiş ve en eski bölümü kuzeydoğuda olan sarayın günümüze kalabilmiş bölümü 130 x 70 m boyutlarında ve dikdörtgen planlıdır. Ana yapıya kuzey duvarının kuzeybatı ucundaki iki büyük kule ile korunan bir geçitle girilebilmektedir. Tüm kompleks, her biri tabanı taştan levhalarla döşeli bir avluya sahip üç birimden oluşur. Batıdaki avlu saray hizmetine yönelik odalarla kuşatılmıştır. Bu geniş avlunun düzenlenişi Kalhu ekal maşarti’sindeki avluları hatırlatır.

Öndeki avludan girilen ve dış avlu olarak nitelendirilen ikinci avlu kabul salonuna girişi sağlar. Orta ya da iç avlu durumundaki üçüncü avlu ise ana kabul dairesi ile iki büyük özel daireyi birbirine bağlar. Anlaşılacağı gibi, bir eyalet sarayı olmakla birlikte Til Barsip’te üç avlulu bir saray sistemi bulunmaktadır.

Ana kabul salonunda: taht, kuzey kısa duvarına açılmış bir niş içine yerleştirilmiş, iki basamaklı taştan altlık üzerinde durmaktadır. Bunun önünde ise odanın tabanında, hareketli mangallarla ilgili olarak, taştan ve yivli bir ray düzeni yer alır. 4.5 m kalınlığındaki taş temelsiz duvarları freskolarla süslü olan bu salondan, gerisindeki geçit holü yardımıyla iç avluya ulaşılır. Mavi, kırmızı ve siyah renklerle yapılmış olan frestolar tabandan 0.50 m yükseklikteki bitümlü bir süpürgelikten sonra başlatılmıştır. 1.50 m yükseklikteki ana sahneler ise göz düzeyine gelecek biçimde yerleştirilmiştir. En üstte geometrik, bitkisel ve koruyucu hayvan motifleriyle doldurulmuş, 2.30 m yüksekliğindeki frizler uzanır. Böylelikle duvarların 4.50 m karelik bir bölümü boyanmıştır.

Evet, bu şehrin kalıntıları tümüyle kazılmıştır. Sitadelden başka bir ekal maşarti’in varlığına işaret eden hiçbir iz bulunamamıştır. Aşağı kent konusunda hemen hemen hiç bir şey bilinmiyor.

Suriye Palymra

Suriye’nin başkenti Şam’a 215 km uzaklıktadır. Kuzeydoğusundadır. Şam’dan Harasta otobüs terminalinden kalkan otobüslerle kolayca ulaşılıyor. Otobüsler gündüz saatlerinde iki yönde her saat başı sefer yapıyorlar. Humus’tan 150 km ve Deyr el Zur’dan da otobüs seferleri var.

Şehir, 20 çeşidi olduğu bildirilen palmiyelerle çevrili bir vahada yer almaktadır. Bu yüzden Haymyra “Palmiyeli yer” olarak isimlendirilir.

2017 yılında UNESCO tarafından Dünya Kültür Mirası Listesine dahil edilerek koruma altına alınmıştır.

Tarih öncesi dönemlerden beri yerleşilen bir yer olmasına rağmen, ilk yerleşimler hakkında fazla bir şey bilinmiyor. Kral Süleyman tarafından kurulduğu rivayet ediliyor.

Kentin refah dönemi ve günümüze ulaşan mimarisinin büyük kısmı, geç Helenistik dönem ile MS 3’ncü yüzyıl arasındadır.

Özellikle de 2’nci ve 3’ncü yüzyıllarda Palmyra, Akdeniz kıyısı ile Fırat Irmağı ve Mezopotamya arasındaki doğu-batı ticaret yolu üzerindeki merkezi konumu sayesinde uzun mesafe kervan ticaretinden zenginleşti.

Siyasal koşullar o dönemde bu yolu önemli kılmıştır.

Güneyde, daha önce başkentleri Petra’da (bugünkü Ürdün) ticarete egemen olan Nebatiler, ikinci yüzyıl başlarında Romalılar tarafından ilhak edildiler ve ticari üstünlüklerini kaybettiler.

Ayrıca, Palmyra, Romalılar ile ezeli rakipleri, yani doğuda Mezopotamya ve İran’a egemen olan Partlar arasında, elverişli bir konuma sahipti.

Kent Romalılara ait olmasına rağmen, Palmyralılar Sami idi.

Bu nedenle kültürleri yerel Suriyeli ile Akdenizli Yunan-Roma öğelerinin bir karışımıydı.

Romalılar Palmyra’nın denetimini birinci yüzyılda ele geçirdi.

Hadrianus 129’da büyük törenlerle kenti ziyaret etti. Şehri civitas libera (özgür şehir) ilan etti ve daha sonra İmparator Caracalla tarafından vergi muafiyetiyle birlikte koloni unvanı verildi. Şehir böylece refaha kavuştu.

Kentin tarihindeki en heyecanlı bölüm, 3’ncü yüzyılda oldu.

İranlı Sasaniler (Partların yerini alan) 260’da Edessa’dan (günümüzdeki Urfa) Roma İmparatoru Valerianus’u tutsak ettikten sonra, Suriye’deki Roma egemenliğini yıkıyor gibi görünüyordu.

Palmyra kabile önderi Odainar kentin çıkarlarını korumak üzere boşluğu doldurmaya soyundu.

Sözde Roma’ya bağlı kalmakla beraber, kendini Palmyra kralı ilan etti.

Roma’nın bölgedeki müttefiki olarak hareket ederek Sasaniler karşısında aldığı zaferlerle konumunu pekiştirdi.

Başarıları uzun ömürlü olmadı.

267’de bir suikaste kurban gitti.

Dul karısı Bat Zabbai (Zenobia), çocuk yaştaki oğullarının naibesi olarak iktidarı ele geçirdi ve kısa sürede iddialı bir fetih programını yürürlüğe koydu.

Orduları Mısır’ı ele geçirdi ve Anadolu’ya girdi. Anadolu’nun çoğunu fethetti.

Oğlunu, Augustus, yani Roma’dan bağımsız bir hükümdar ilan etti.

Bu noktada Romalılar nihayet harekete geçti.

272’de İmparator Aurelianus saldırıya geçerek Palmyra’yı aldı.

Ama kente dokunmadı.

Çoğu kaynağa göre Zenobia, Roma’ya götürülmüş ve Aurelianus’un zafer töreninde halka teşhir edilmişti.

Yaşamının geri kalanını Roma dışında Tivoli’de rahat bir tutsaklık içinde geçirmiştir.

Aurelianus’un zaferinden kısa süre sonra Palmyralılar işgal garnizonunu katlettiler.

Buna intikam olarak Romalılar kenti yağmaladılar.

Kent bu darbeden sonra, bir daha toparlanamadı.

 

KAZILAR:

Palmyra son derece heyecan verici bir kazı alanıdır.

Bu terk edilmiş vaha kentinin sıcak renkli, incelikle oyulmuş klasik mimarisi çıplak bir dağın eteklerinde çöl kumları üzerinde yayılır.

17’nci yüzyıldan itibaren batılı yolcular beraberlerinde harabeleri ziyaret etmeye ve hakkında yazmaya başladılar.

Sistematik araştırmalar 19’ncu yüzyıl sonlarında bir Rus ekip tarafından başlatıldı.

BÜYÜK SÜTUNLU YOL;

Burası şehrin ana sütunlu caddesiydi. MS 2’nci ve 3’ncü yüzyıllarda inşa edilmiştir. Uzunluğu 1 km den biraz fazladır. Şehrin güneydoğu ucundaki Bel Tapınağı ile kuzeybatı ucundaki Batı Kapısı ve Cenaze tapınağını birbirine bağlıyordu.

Ana caddenin genişliği 11.7 metre, yan sokaklar 7 metredir. Batı kapısı, MS 2’nci yüzyılda inşa edilmiştir. Doğudan batıya uzanan orta sütunlu yapı, iki eski sütunlu yapıyı birbirine bağlamak için inşa edilmiştir.

Sütunlar 6 ile 8 bölümden oluşuyordu. Bu teknik, MS 220’lerde opüs Palmyrenum olarak adlandırılan teknikle kademeli olarak değiştirildi. Korint sütunları üzerine ithaf yazıtları bulunan süslü parantezlerle donatılmıştı. Parantezler önemli kişilerin bronz heykellerini tutmak için kullanılıyordu.

Sütunlu yapı, 2015-2016 yılındaki şehrin işgal döneminde hasar gördü ancak yine de büyük bölümü ayaktadır.

 

MİMARİ:

Palmyra’nın mimarisi genelde Yunan-Roma’dır.

Ama kendi tanrılarına ve adetlerine sahip bu Sami halkınca uyarlamalar da yapılmıştı.

Anıtsal kemerli girişi ve tetrapilon’u ile kolonadlı ana sokak sağlam şekilde Romalıdır.

Tiyatro da öyledir.

Kolonadlı sokaklar, girişler ve tiyatrolar Roma dünyası boyunca belli işlevleri yerine getiren mimari biçimlerdir.

Dolayısıyla Roma mimari tarzına burada rastlamak şaşırtıcı değildir.

Buna karşın, tapınak ve mezar gibi yerel dini uygulamaları yansıtan yapı türlerinin tarzları farklıdır.

ANA TAPINAK-BEL TAPINAĞI- BAALSHAMİN TAPINAĞI:

Tapınak, MÖ 3 binli yıllara kadar uzanan insan yerleşimini gösteren tabakalı bir höyük üzerine inşa edilmiştir.

Tapınak MS 32 yılında kurulan ve Mezopotamya tanrısı Sami tanrılarından Bel’e adanmıştır.

MS 1’nci yüzyılda Doğu’nun en önemli dini yapılarından biri olarak kabul edilir ve benzersiz bir tasarıma sahiptir.

Buradaki kült, Roma döneminde yapılan tapınaktan eski olmalıdır.

Çünkü tapınak ve civarının yönelimi, merkezi kolonadlı sokak ve esas kentin kaba ızgara planınınkinden farklıdır.

Birinci yüzyılın ilk yarısında yapılan ve 32’de adanan Bel Tapınağı, Yakındoğu ve Yunan-Roma biçimlerinin dikkat çekici bir sentezidir.

Dışarıdan, tapınak klasik geleneklere uygundur.

Revaklarla çevrili büyük bir alanın içinde yer alır.

Dikdörtgen biçimli, kuzey-güney doğrultusunda yerleştirilmiş ve tipik Roma tarzında bir kolonadla kuşatılmıştır.

Kolonadın içinde cella’nın kuzey ve güney dış duvarları yapışık İon sütunlarıyla bezelidir.

Tapınağın diğer özellikleri, özellikle de iç planı, standart Yunan ve Roma uygulamalarından önemli ölçüde farklıdır.

Cella duvarlarının tepesini dış kolonada bağlayan, çatıyı destekleyen taş kirişler rölyef heykellerle süslenmişti.

İşlenen konular arasında yerel tanrılar ile ibadet edenler, rahipler, peçeli kadınlar ve sırtında bir mihrap taşıyan bir deveden oluşan bir tören alayı da vardır.

Batıdaki basamaklardan tapınağa, iki uzun duvarda yükselen açılmış pencerelerle aydınlatılan bir merkez hole girilir.

Kuzey ve güneyde, geniş basamaklarla ulaşılabilen Bel ve diğer yer tanrıların mihraplarının bulunduğu iki küçük oda bulunur.

Yapının üç köşesinde bulunan sarmal merdivenlerden çatıdaki terasa çıkılır.

Bu da standart Roma tapınaklarında rastlanmayan bir özelliktir.

Tapınak Bizans döneminde Hıristiyan kilisesine dönüştürüldü. Yapının bazı bölümleri, 1132 yılında Araplar tarafından değiştirildi ve yapı korunarak tapınak camiye dönüştürüldü.

Günümüzde, tapınağın ana girişi sağlam olarak korunmaktadır ve ayrıca dış duvarları ve müstahkem kapısı da sağlamdır.

PALMİRA KALESİ-TADMUR KALESİ:

13’ncü yüzyılda Memlükler tarafından inşa edilen kale, çatışmalarda hasar görmüş olsa da günümüze sağlam olarak ulaşmıştır.

Yükseltilmiş kaya kütlesi üzerinde yer alan kale, kalın ve yüksek duvarlarla iyi korunan ve savunulan bir tahkimat olarak önem kazanır.

Kale bir hendekle çevrilidir, sadece bir açılır köprü ile kaleye hendek üstünden erişilir. Hendek aynı zamanda taş ocağıymış.

Kalede: cami, hamam veya saray binası bulunmuyor. Muhtemelen bu kale, tamamen askeri ve kolluk kuvvetlerine hizmet eden bir garnizon kalesiydi.

Kalenin iç bölümünde: sarnıçlar, tonozlu salonlar, bir un değirmeni ve gıda silolarının bulunduğu büyük bir oda ve iç girişin üzerinde oldukça resmi nitelikle büyük bir salon bulunmaktadır.

ROMA AMFİTİYATROSU:

Tiyatro Roma etkisinin bölgede zirve yaptığı MS 2’nci yüzyılda Severuslar döneminde inşa edilmiştir. Klasik Roma tarzında tasarlanan tiyatro, hem ihtişamı hem de incelikli mühendisliği yansıtmakta olup, şehrin eşsiz kültürel dokusunu yansıtan yerel sanatsal dokunuşlarla kusursuz bir şekilde bütünleşmiştir.

Palmyra şehrinin güney kapısına açılan, yarım daire biçimli, sütünlu bir meydanın merkezindedir. Meydan sütunlu caddenin güney batısındadır.

Sahne: 45.5 x 10.5 metredir. Sahneye iki merdivenle ulaşılır.

1950 yılında kumlardan temizlenen tiyatroda, her yıl Palmyra festivali için yerel halk müziği performansları düzenleniyordu. Ancak 2015 yılında IŞİD bölgede kontrolü ele geçirince, halka açık infazları burada yaptı ve yayınladı.

2023 yılında tiyatronun kapsamlı restorasyonu yapıldı.

Evet günümüzde tiyatronun en etkileyici yönlerinden biri, akıllı tasarımı ve mükemmel akustiğidir. Yarım daire şeklindeki yapı, üç temel unsurdan oluşur. Bunlar: Orkestra (performans alanı), cavea (katmanlı oturma alanları) ve scaenae frons (süslü sahne fonu)

Cavea tamamlanmamıştır, çapı 92 metredir. Arazinin doğal eğimi kullanılarak inşa edilmiş olup, toplam 1.500 kişiye kadar her izleyicinin kesintisiz manzara ve olağanüstü ses kalitesinin keyfini çıkarması sağlanmıştır. Sahnenin arkasında, mitolojik ve imparatorluk temalarını betimleyen Korint sütunları ve kabartmalarla zengin bir şekilde süslenmiş skenae frons yükseliyordu.

DİOCLETİANUS KAMPI:

Akropolis’in batı ucundadır.

Palmyra kentinde inşa edilmiş bir Roma askeri kompleksi veya castraydı. Kompleks MS 3’cnü yüzyıl sonlarında Roma imparatoru Diocletianus (284-305)  tarafından inşa edilmiş ve Lejyon askerlerine askeri karargah olarak hizmet vermiştir. Hatta İmparator Diocletian, Zenobi’nin isyanından sonra sarayının bulunduğu yere buranın inşasını emretmiştir.

Roma’nın doğu sınırlarının Perslerden gelen Sasani saldırıları ve Zenobia’nın isyanı (267-271) nedeniyle istikrarsızlaşmanın ardından askeri bir karakol olarak hizmet vermek üzere inşa edilmiştir.

Günümüze ulaşan kalıntılar arasında, özellikle dikkat çeken iki yapı bulunur. Roma lejyonunun Sancaklar Tapınağı, kampın batısındaki bir tepede yer alır. Roma’da her lejyonun kendi sancağı vardı ve bu Roma imparatorluğunun gücünün bir simgesiydi ve sancağın altında lejyon vardı.

Bu yapı, 293-303 yılları arasında Sosianus Hierocles tarafından inşa edilmiştir. Yapı, muhtemelen sağlam olmayan temelleri nedeniyle, kötü bir şekilde korunmuştur. Giriş revakına çıkan devasa merdiven, zemine gömülmüştür. Birkaç ayakta kalan sütunla birlikte, iç tapınağın apsisi kısmen sağlam kalmıştır. Yapının, askerlerin konaklaması, silahların depolanması ve askeri bir tarikatın teşviki gibi işlevlere hizmet ettiği anlaşılmaktadır.

AGORA:

Palmira’nın ticaret merkezi, iç kısmı sütunları üzerinde imparatorların ve ailelerinin, şehir yöneticilerinin, zengin tüccarların ve kervan liderlerinin küçük heykellerinin bulunduğu kaidelerle çevrili bir revakla çevrili, dörtgen duvarlı bir alandı.

Roma Forumuna benzer şekilde, Agora, Palmiya’da tüccar olan en önemli vatandaşların buluşma yeriydi, deve ve eşeklerin Agora’ya girmesine izin verilmesi pek olası değildir, bu nedenle bir Pazar yeri olarak tanımlanması, sadece orada ticaret anlaşmaları yapıldığı anlamında doğrudur.

ÖLÜLER-KULE MEZARLAR:

Ölüler, taş duvarlardan oluşan ve kentin batısındaki çölde bulunan kulelerde defnedilirdi.

150’den fazlası bilinen kule mezarlar, 10 kat yüksekliğindeydi ve cesedin yerleştirildiği merkez odadan geriye doğru boylu boyunca uzanan ve dışarıdan çıkıntı yapan dikdörtgen nişlere sahiptiler.

Açıklık, üzerinde ölünün heykel büstü bulunan ve yerel Aramice dilinde adının yazdığı bir taş levha ile kapatılırdı.

Bu heykelle levhaların pek çoğu günümüze ulaşmıştır.

Gergin, hiyeroglifleri andırır bir tarzları vardır, standart Romalı portrelerin klasik gerçekçiliği yerine, imparatorluğun sınırlarındaki bu kentteki yerel gelenekleri yansıtırlar.

ÜÇ KARDEŞİN MEZARI:

MS 140 yılı civarında inşa edilen bu kayaya oyulmuş yeraltı mezarı, heykeller ve resimlerle süslenmiştir. Sadece üç kardeşin: Male, Saadai ve Naamain ailesine ayrılmış, batı nişinin duvarları ve tonozu resimlidir.

Mezar Palmira şehrinde hala yerinde duran nadir fresklerden birini barındırır. Ölenlerin figürleri, giriş pilasterlerinde tasvir edilmiştir. İlyada’dan bir sahne, batı duvarının lünetinde tasvir edilmiştir. Karakterler, isimleri Palmira alfebesiyle yazılmış yeşil bir arka plan üzerinde tasvir edilmiştir.

Tonoz beyaz zemin üzerine kırmızı çizgilerden oluşan petek yapısıyla süslenmiştir ve çevresini yeşil boyalı, altıgen ve sarı aşı boyası fleuronla süslenmiştir. Tonozun ortasındaki bir madalyon, Ganymede’nin Zeus tarafından kartala dönüştürülerek kaçırılışını tasvir etmektedir. Tüm bu resimler, hem ikonografi hem de üslup açısından Greko-Romen kültüründen güçlü bir şekilde etkilenmiş olsa da, Yakın doğu etkisi Palmira alfabesinin kullanımında ve Zaferler’İn cephelerinde belirgindir.

PALMİRA MÜZESİ:

İç savaş sırasında hasar gören ve 2020 yılında yeniden inşa edilen yapının bazı bölümleri hala açık ancak koleksiyonlar minimuma indirilmiş durumdadır.

Evet, bugün müze binası 2 katlı olup, açık hava heykel bahçesine de sahiptir. İlk katta, cenaze büstleri ve mozaiklerden oluşan geniş bir koleksiyonun yanı sıra altın ve mücevher, çanak-çömlek ve cam eserler için özel bir bölüm bulunmaktadır. İkinci katta ise, Palmira’ya özgü geleneksel sanat örneklerinin yanı sıra bölgedeki Bedevi sanatına ait örnekler sergilenmektedir. Ayrıca mumyalar için özel bir bölüm de bulunmaktadır.

PALMİRA GÜZELİ:

Danimarkalı arkeolog Harald Inghot, 1928 yılında Palymra şehrindeki üçüncü kazı çalışmalarını yürütürken, ekibi, Kasr-ı Ebced adı verilen bir mezarda, MS 190-210 yılları arasında yapılmış, kimliği belirsiz bir kadının yarım boy portresini ortaya çıkardı.

Görkemli mücevherleri, incileri ve lüks kumaş parçaları, İnghold’un onu “gördüğüm en güzel kadın büstü” olarak nitelendirmesine yol açtı.

Ertesi yıl, İnghold, Palmira’nın Güzelliğini ve yaklaşık bir düzine başka heykeli, Carlsberg Bira Fabrikasının varisi Carl Jacobsen’in koleksiyonu üzerine inşa edilmiş ve arkeoloğun aynı zamanda küratörlüğünü de yaptığı KopenhagNy Carlsberg Glytotek Müzesine sundu.

Koleksiyon, halen günümüzde Suriye dışındaki en büyük Palmymira koleksiyonudur.