Ürdün Caraş Gerasa Jerash

Caraş, Ürdün’ün başkenti Amman’ın (antik Philadelphia) 48 km kuzeyindedir. Gilead dağlarının yakınındadır ve iyi durumdaki asfalt yolla ulaşılabilir. Harabelere arabayla ulaşmak bir  saatten kısa sürer.

Antik çağlardan beri Gerasa olarak adlandırılan Jerash harabeleri, Petra’dan sonra Ürdün’ün en popüler ikinci turistik yeridir. (Gerasa, büyük duvar anlamına gelir.)

Gerasa, buradaki modern kasabanın daha iyi bilinen adıyla Caraş, Roma yapılarının ve özellikle de kent planının iyi korunmuş olması sebebiyle, çok ilgi çekicidir.

Kent planı büyük ölçüde standart ızgaraya uygun, ama Roma öncesi yerleşimler ve topografik koşulların sonucu gibi görünen büyüleyici tuhaflıklar içerir.

Antik kent Helenistik dönemde, bir ihtimal Selefki kralı IV. Antiokhos Epiphanes (MÖ 175-164) tarafından Chrysorhoas (Altın Irmak) üzerindeki Antiokhos olarak kurulmuştu.

Kısa süreliğine Yahudi Hasmon krallığının eline geçen kent, MÖ 63’te Romalılara geçti ve Pompeius tarafından Ürdün Irmağı vadisi ve civarında 10 kentten oluşan Decapolis gurubuna eklendi.

Hadrianus burayı 130’da ziyaret etti.

Kent orta boyutlu olup, MS 1’nci yüzyılın ikinci yarısında yapılan surların kuşattığı alan, yaklaşık 100 hektar kadardır.

Chrysorhaos Irmağı kentin ortasındaki bir vadiden kuzey-güney yönünde akar.

Antik Caraş her yanda ırmağa doğru eğimli bir arazide inşa edilmiştir.

İkinci yüzyıl başlarında, nüfusun 10.000-15.000 olabileceği tahmin edilir.

3’ncü yüzyıl ortalarından 4’ncü yüzyıl sonlarına kadar kent geriledi.

Çünkü 363’de Celile depreminde hasar gördü.

Daha sonra, Hıristiyanlığın önemli merkezlerinden biri oldu ve tarım, madencilik ve kervan ticaretlerinden elde ettiği zenginliği İranlı Sasaniler (614’de) ve Araplar (635’de) tarafından ele geçirilince, sona erdi ve daha sonra zamanla terk edildi.

ARKEOLOJİK ARAŞTIRMALAR:

Antik kentin doğu yarısı üzerinde, 1878’de Çerkez mülteciler tarafından modern bir köy kuruldu.

Gezginler sayesinde, 19’ncu yüzyılın başlarından itibaren, antik kent, Batı Avrupa’nın dikkatini çekti.

Yüzeydeki araştırmalar, 19’ncu yüzyılın sonlarına doğru yoğunlaştı.

20’nci yüzyılda ses dalgalarıyla aramalar yapıldı ve kalıntılar açığa çıkarıldı.

Kudüs’teki İngiliz Arkeoloji Okulu ile işbirliği içinde Yale Üniversitesi burada 1928-34 yılları arasında kazılar yaptı.

Modern zamanlara kadar, yakınlarda antik malzemeleri tekrar kullanmaya meyilli yerleşimlerin bulunmaması nedeniyle, Caraş’taki mimari eserler nispeten iyi durumdadır.

MİMARİ:

Helenistik ve Roma İmparatorluk tarzlarının zengin, başarılı bir harmanıdır.

Nefes kesici düzensiz oval plazası ve kolonadlı kuzey-güney yönündeki carda sokağı ile kentsel yerleşimi de ihtişamlıdır.

Günümüzde görünen kalıntılar büyük ölçüde Roma döneminden sokaklar ve kamusal yapılardan ibarettir.

Özel veya evlere ait pek az kalıntı kazılmıştır.

 

GEZİLECEK YERLER:

CARDO MAXİMUS:

Burası şehrin ana caddesidir. Orta Doğu’da Roma şehirciliğinin en iyi korunmuş kalıntılarından biridir.

Sütunlu cadde olarak da bilinir. Kuzeyden güneye doğru uzanmaktadır.

Yaklaşık 800 metre uzunluğundadır. Kaldırım taşları, arabaların tekerleklerinin sıkışmaması için çapraz olarak yerleştirilmiştir. Başlangıçta çeşitli tezgahlar, satıcılar ve dükkanlarla çevriliydi.

Bu alan ayrıca Deecumanus Maximus (doğu-batı ana caddesi) ile kavşağı işaretleyen Kuzey Tetrapylon gibi dikkat çekici antik mimariye ve karmaşık halka açık çeşmelere, hamamlara ve şehir surlarına da ev sahipliği yapmaktadır.

Burayı ziyaret ettiğinizde, cadde boyunca yürüyebilir ve bir zamanlar şehrin ticari merkezinde gerçekleşen hareketli günlük yaşamı hayal edebilirsiniz.

HADRİANUS BÜYÜK ZAFER KEMERİ:

Kalıntılara güneyden yaklaşıldığında, muhtemelen Hadrianus’un 128-129’daki ziyaretinin anısına yapılmış büyük bir zafer kemeri görünür.

20 metre yüksekliğinde ve 25 metre genişliğinde olan bu Roma kemer, Roma imparatorluğundaki en büyük kemerdir. Kemer ahşap kapılarla başlangıçta 22 metre yüksekliğindeydi.

37.5 metre genişliğindeki bu geçidin, üç kemerli açıklığı ile her iki yanında ek kemer desenleri vardır.

Sütunlar üstte değil altta başlıklarla süslenmiştir. Kemerin şehir surlarından nispeten uzak olması, Jerash’ın en parlak döneminde güneye doğru genişleme planının olabileceğini göstermektedir. Genişleme gerçekleşmemiştir.

Yapıya bir yazıt iliştirilmiştir. Yazıtta, yapının Hadrianus’un imparatorluk ziyaretini onurlandırmak amacıyla Flavius Agrippa adlı birinin bağışı sayesinde yapıldığı belirtilmektedir.

NYMPHAEUM:

MS 191 civarında inşa edilmiştir. Şehrin ana çeşmesidir. Bu tür yapılar, klasik Yunan ve Roma kültüründe geleneksel olarak perileri sulamak için tapınaklardı.

Antik Yunan’da Nympaheum terimi, başlangıçta doğal oyukları, mağaraları veya doğal su kaynaklarına sahip koruları tanımlamak için kullanılıyordu. Burada periler ve su tanrılarının yaşadığına inanılıyordu ve bu nedenle onlara tapınılıyordu. Daha sonra doğal mağaraların yerini yapay mağaralar aldı, bunlar su kaynaklarının yakınında bulunan özel kuyu yapıları veya pavyonlardı.

Evet Nymphaeum artık su üretmiyor olabilir ama yaklaşık 1000 yıllık bir yapı için hala dikkate değer derecede iyi durumdadır. Çeşmenin çevresinde yarım daire şeklinde duran Korint sütunlarına hayran kalacaksınız. Muhtemelen sonradan eklenen mermer havuz da yerinde duruyor. Yapının taş işçiliğindeki detaylı oymaların ne kadarının kaldığına dikkat edin. Çeşmenin suyu başlangıçta taş aslanların ağzından fışkırırdı. Suyu alttaki havuza akıtan 7 asla başı var.

Bu çeşmeler gibi çeşmeler, Roma vatandaşları için bir buluşma noktasıydı, buraya günlük su almak veya işlerine giderken durup içmek için gelirlerdi. Antik kentin en parlak döneminde, çeşmenin önündeki caddenin hayat dolu olduğu zamanlarda, buranın nasıl göründüğünü hayal edin.

HİPODROM:

Hemen kuzeydedir.

Seyirci sporları için inşa edilen bu devasa yapı, bölgedeki en büyük ve en iyi korunmuş yapılar arasındadır.

MS 117-138 yılları arasında hüküm süren imparator Hadrian döneminde inşa edilmiştir.

15.000-17.000 seyirci kapasitelidir ve araba yarışları için kullanılmıştır. Bugün burayı ziyaret ettiğinizde göreceğiniz gibi, oturma alanlarının bir kısmı hala yerinde bulunmasına rağmen, kapasite önemli ölçüde azalmıştır.

Hipodromun ölçüleri 244 x 52 metredir. Geleneksel 12 başlangıç kapısından daha az sayıda olan 10 başlangıç kapısını görün. Bunlar özenle restore edilerek orijinal görünümlerine kavuşmuştur.

Ayrıca gladyatör dövüşleri için bir arena olarak kullanılmıştır. Günümüzde burada çeşitli araba ile ilgili aktivitelerin yeniden canlandırılması sağlanmaktadır.

 

ANA KAPI VE SURLAR:

Ana kapı güneydedir.

Ana kapılar kuzey ve güneyde olup, Petra’dan kuzeye Bostra ve Şam’a giden ana kentler arası yola çıkar.

Bu iki kapı tam karşılıklı değildir.

OVAL FORUM:

Her antik Roma kentinde forum, toplumun merkezi, siyasi kararların alındığı, halk toplantılarının yapıldığı ve genellikle pazarların kurulduğu yerdi. Roma imparatorluğu döneminde Gerasa olarak bilinen Jerash’daki Forum’u ziyaret ederek mimari açıdan diğer antik Roma forumlarının çoğundan farklı, iyi korunmuş bir örneği göreceksiniz.

Evet: güney kapıdan çapraz şekilde Oval Forum’a gelinir.

Biçimi düzensiz ve hafifçe güneye doğru meyilli olan bu meydanın boyutları yaklaşık 66 x 99 metredir.

Taşları iç içe dairesel sıralar halinde döşenmiştir.

Her iki yanında, İon düzeninde kolonadlarla kuşatılır.

Zemin sempozyumun oval şekline uygun olarak özenle kesilmiş taşlardan yapılmıştır.

Oval Forum, Bernini’nin Vatikan’daki barok San Pietro Meydanı gibi etkileyici ve akıl karıştırıcı, muhteşem şekilde yaratılmış mekanlardan biridir.

Meydan bir kırılma noktası işlevi görür, çünkü cardo burada hafifçe yön değiştirerek dümdüz kuzey kapısına gider.

Bu noktadan itibaren kent, imparatorluğun ilk dönemlerinden kalma olduğu anlaşılan, dik açılı bir ızgara plan çevresinde yerleşmiştir.

Güney kapısı ile oval meydan arasındaki farklı yönelimin daha eski bir kent planını yansıttığına inanılır.

Cardo, sokakların kesiştiği iki ana noktada birer tetrapilon ile donatılmıştır.

Bunların en güneyde olanı çevresinde dükkanlar (taberna) bulunan dairesel bir alan yer alır.

Cardo’nun böyle işaretlenmesi sıra dışı ve etkileyicidir ve kent içinde yapılan yürüyüşe görsel vurgu katar.

Evet forumun uçsuz bucaksız alanına adım attığınızda, buranın ne kadar önemli olduğunu hemen anlayacaksınız. Bu geniş alan, mümkün olduğunca şehir nüfusunun çoğunu barındıracak şekilde tasarlanmıştır. Alanın kenarlarını çevreleyen sütunlara hayran kalacaksınız, ayrıca forum’un bu dönemdeki antik Roma yapılarında son derece nadir görülen alışılmadık oval şekline de dikkat etmelisiniz.

Son olarak, Oval Meydan’ın Cardo’dan önce kurulduğu düşünülüyor. Meydanın merkezinde bir zamanlar bir heykelin yer aldığı düşünülen bir kaidenin kalıntıları bulunmaktadır.

 

ZEUS TAPINAĞI:

Üç eğrisel kenarın üçüncüsü olan güneybatı yanında bir tepe ve buradaki bir podyum üzerinde yüksekte, birinci yüzyıl başlarından kalma ama 160’larda bitirilen bir Zeus Tapınağı vardır.

Tapınak, Gerasa şehrinin orijinal yerleşim merkezine (günümüzde müzenin bulunduğu yer olan Kamp Tepesi) bakan bir tepenin doğu yamçında yüzyıllar önce inşa edilmiştir.

Oval Meydandan 8 sütunlu kare bir sundurmaya çıkan bir merdiven vardı. Bu tapınak ön cepheye vurgu yapılması ve buraya çıkan etkileyici basamaklarla Roma-Suriye tarzındadır.

Solda, şehrin ana ekseninin (Cardo) Zeus Tapınağına ustaca bağlandığı Oval Meydan’ın doğu sütunlu geçidi bulunur.

Buradan avlunun dört tarafı tonozlu geçitlerle çevrili kutsal alana (cella) giriliyordu.

Yüksek tavanlı tek cella: 8 x 12 yivsiz sütundan oluşan bir peristille çevrilidir.

Cella’nın duvarlarının dışında festonlu nişler, iç yüzeyde ise geniş pilastrlar vardır.

Temenosun kuzey yarısında naos (tapınak veya mabet) birkaç aşamada inşa edilmişti. Demir çağında kayalık bir çıkıntının üzerinde bir mağara bulunan bir kült alanı vardı. MÖ 2’nci yüzyıldan itibaren inşa edilip, yeniden inşa edilen ve yıkılan naos versiyonlarıyla tamamen örtülmüştü.

Roma dönemi naos’u; beyaz ve kırmızı kireçtaşı bloklardan oluşan kareli bir desenle inşa edilmiş ve Korint sütunlarından oluşan çift revaklı bir podyumdan oluşuyordu. İki katlı yapı, daha eski bir Helenistik tapınağın kült heykelini barındıran kare planlı bir yapı olan Hammana etrafında inşa edilmişti. Naos, muhtemelen İkinci Yahudi isyanı sırasında yıkılmış ve ardından MS 135-140’da daha küçük bir versiyonla yeniden inşa edilmişti. Bu dönemde Helenistik döneme ait anıtın tüm kalıntıları sökülüp, Roma Tapınağının temeli olarak özenle gömülmüştü.

Önünde, güneyde büyük bir sunak vardı.

En üst platformdaki tapınak, yaklaşık 41 x 28 metre ölçülerinde bir podyum üzerinde duruyor ve MS 162-163’te tamamlanıp kutsanmıştı.

Giriş duvarlarında çatıya çıkan basamaklar ve bitişikteki Güney Tiyatrosuna açılan bir kapı bulunmaktadır.

Evet günümüzde Zeus tapınağı, kalıntıların ve şehrin muhteşem manzarasını sunan Oval Forum’a bakmaktadır.

Evet, Arkeolojik alanın müzedeki maketi, kompleksin nasıl görünebileceğini yeniden inşa etmek için kullanılmıştır.

MS 450/455’de antik Zeus Tapınağı, Hıristiyan rahipler tarafından manastıra dönüştürüldüğünde, Piskopos Placcus, bu tapınağın bloklarını kilise binaları ve günümüzde kendi adıyla bilinen termal banyolar için yeniden kullanılmasını sağladı.

Günümüzde naosun temellerinde yapılan kazılarda, daha eski bir anıta ait yüzlerce yeniden kullanılmış blok keşfedilmiştir. Görünüşe göre daha eski anıt, kasıtlı olarak gömülmüş ve bu nedenle iyi korunmuştur. Bulunan oyma, sıvalı ve boyalı bloklar sayesinde, bu küçük kare anıtın mimarisinin ve iç ve dış dekorasyonunun oldukça net bir görüntüsünü yeniden yaratmak mümkün olmuştur.

ARTEMİS TAPINAĞI:

Kent merkezinde başlıca Roma yapısı, MS 136 yılında inşa edilmiş olan Artemis Tapınağıdır. Zeus ve Leto tanrılarının kızı Artemis’i övmek için inşa edilmiştir. Hem bereket hem de avcılık tanrıçası olan Artemis, Roma kültüründe önemli bir figürdü.

Şehrin en yüksek noktasındadır.

Zengin süslemelere sahip tapınağın: 6 x 11 sütunları Korint düzenindedir ve uzunluğu 52.5 metredir.

121 x 161 metre boyutlu, revaklı bir platform arkasına doğru, cardo’dan kentin tepesinin batı yamacı boyunca yukarı çıkan geniş basamakların en tepesinde etkileyici bir konumda bulunur.

Klasik Toskana-Roma tarzında ön cepheye vurgu yapar bir şekilde tapınağın giriş sundurması derin tutulmuştur.

Burada sık sık hayvan kurban edilirdi ve bina, sıcak havalarda bile ölü hayvanların kokusunun içeride kalmasını önleyen bir hava akışı tasarımına sahipti.

Tapınağın altında amacı bilinmeyen geniş bir yeraltı tonoz sistemi bulunmaktadır. Tapınak bu yeraltı tonoz sistemi üzerine oturmaktadır. Arkasında, sadece Roma rahibinin girebileceği bir adytum veya iç tapınak bulunmaktadır. Bir tanrı için bir niş ve iki yan odadan oluşmaktadır. Odalardan birinde tonozlara iner bir merdiven, ikincisinde ise çatıya çıkan bir merdiven bulunmaktadır. Bu da tepesinde bir sunak olabileceğini göstermektedir.

Tapınak, bir zamanlar şehrin en güzel mermer süslemeleriyle en süslü tapınağıdır.

Ancak Zeus Tapınağından 15 yıl önce başlanan Artemis Tapınağının çalışmaları, Zeus Tapınağının alt terasından Artemis Tapınağına ve ardından tekrar büyük Zeus Tapınağına kaydırılması, şehir güçleri arasında bir çekişmenin varlığını gösterir.

Evet Artemis Tapınağının inşası hiçbir zaman tamamlanamamıştır. Planlanan toplam 32 sütundan sadece 12’si dikilebilmiştir.

Günümüzde yapının sadece bir kısmı ayakta kalmıştır. Çünkü tapınak, imparatorluk genelinde Pagan tapınaklarının sistematik olarak kaldırılması sırasında, 4’ncü yüzyılda kısmen yıkılmıştır.

12’nci yüzyılda Arap egemenliği altında tapınak bir kaleye çevrilmiş, ancak sonunda Hıristiyan Haçlılar tarafından ciddi şekilde hasar görmüştür. Bu talihsizlikle, tapınağın bölgenin en iyi korunmuş yapı olmamasına neden olsa da orijinal görünümü hakkında fikir sahibi olmak mümkündür.

HAMAM KOMPLEKSİ:

Cardo’nun doğusunda iki hamam kompleksi vardır.

Kuzeydekinde, taştan gerçek bir pandantif kubbe çatıya sahip, iyi durumda bulunan bir oda vardır.

Cardo’nun batı yanında, kuzey tiyatrosu ile bunun kuzeyinde dikdörtgen biçimli bir plaza yer alır.

Daha küçük, üçüncü bir tiyatro ise kent surlarının dışında, kuzeydedir.

KUZEY KAPI:

Caraş’ın kent planındaki son tuhaflık, 115’de inşa edilen kuzey kapıda karşımıza çıkar.

Kapının kat planı takoz biçimindedir.

Kuzeydeki Pella kentinden gelen yol Caraş’ın cardo’suyla tam eksende buluşmaz.

Onun yerine kuzeybatıdan 18 derecelik bir açıyla gelir.

Bu takoz biçimiyle kuzey kapısı, hem Pella yolu (kuzeyde) hem de kentin cardo’suna (güneyde) tam karşıdan bakar.

Böyle yön değişimlerini gizleme işlevi bulunan yapılara, Roma imparatorluğunun doğusunda başka yerlerde de rastlanır.

Buna en şık örneklerden  biri, merkezi kolonadlı sokaktaki 30 derecelik bir değişimi örten Palmyra’daki Anıtsal Kemerdir.

GÜNEY KAPISI:

MS 130’da inşa edilmiştir. Başlangıçta surlar boyunca uzanan, 4 kapıdan biri olan bu kapı, oval biçimli bir meydanda 56 adet 8 metre yükseklikteki sütun bulunan Oval Forum’a çıkar.

GÜNEY TİYATROSU:

Tapınağın yanında, hatta aynı tepeyi paylaşır olarak, orijinal hali MS 90 yılına ait ve şık bir sahne yapısı veya scaenae frons’a sahip Güney Tiyatrosu bulunur.

Üç tiyatronun en büyüğü ve en eskisidir.

3000-5000 kişilik kapasiteye sahip bu mekan, Zeus Tapınağının yanında bulunan iki tiyatronun daha büyüğüdür. Bazı koltuklarda koltuk numaraları hala görülebiliyor.

 

Tiyatro akustik düşünülerek tasarlanmıştır. Sahneye çıkıp yüksek sesle konuşun, sesiniz arkadaki koltuklara kadar ulaşacaktır. Pratik hususla bir yana, bina aynı zamanda oldukça güzeldir. Sahneye açılan kapının çevresindeki süslü dekorasyona dikkat edin. Oyuncular buradan görünürdü. Orkestra çukuruna giden geçitler de hala duruyor.

Evet güney tiyatrosu, bu kadim şehrin mücevheridir. Orijinal durumuna çok yakın kalmış ve gerçekten muazzamdır.

KUZEY TİYATROSU:

MS 165 civarında inşa edilmiştir.

Bu tiyatronun taşları, konsey, yöneticiler ve dokumacılar gibi belirli insan gurupları için hangi koltukların ayrıldığına dair fikir veren iyi korunmuş yazıtlara sahiptir.

Şehrin en güzel kısmı burasıdır. Güney Tiyatrosuna benzer şekilde daha küçük bir tiyatrodur ve günümüzde hala çeşitli performanslar ve etkinlikler için kullanılmaktadır.

Suriye Palymra

Suriye’nin başkenti Şam’a 215 km uzaklıktadır. Kuzeydoğusundadır. Şam’dan Harasta otobüs terminalinden kalkan otobüslerle kolayca ulaşılıyor. Otobüsler gündüz saatlerinde iki yönde her saat başı sefer yapıyorlar. Humus’tan 150 km ve Deyr el Zur’dan da otobüs seferleri var.

Şehir, 20 çeşidi olduğu bildirilen palmiyelerle çevrili bir vahada yer almaktadır. Bu yüzden Haymyra “Palmiyeli yer” olarak isimlendirilir.

2017 yılında UNESCO tarafından Dünya Kültür Mirası Listesine dahil edilerek koruma altına alınmıştır.

Tarih öncesi dönemlerden beri yerleşilen bir yer olmasına rağmen, ilk yerleşimler hakkında fazla bir şey bilinmiyor. Kral Süleyman tarafından kurulduğu rivayet ediliyor.

Kentin refah dönemi ve günümüze ulaşan mimarisinin büyük kısmı, geç Helenistik dönem ile MS 3’ncü yüzyıl arasındadır.

Özellikle de 2’nci ve 3’ncü yüzyıllarda Palmyra, Akdeniz kıyısı ile Fırat Irmağı ve Mezopotamya arasındaki doğu-batı ticaret yolu üzerindeki merkezi konumu sayesinde uzun mesafe kervan ticaretinden zenginleşti.

Siyasal koşullar o dönemde bu yolu önemli kılmıştır.

Güneyde, daha önce başkentleri Petra’da (bugünkü Ürdün) ticarete egemen olan Nebatiler, ikinci yüzyıl başlarında Romalılar tarafından ilhak edildiler ve ticari üstünlüklerini kaybettiler.

Ayrıca, Palmyra, Romalılar ile ezeli rakipleri, yani doğuda Mezopotamya ve İran’a egemen olan Partlar arasında, elverişli bir konuma sahipti.

Kent Romalılara ait olmasına rağmen, Palmyralılar Sami idi.

Bu nedenle kültürleri yerel Suriyeli ile Akdenizli Yunan-Roma öğelerinin bir karışımıydı.

Romalılar Palmyra’nın denetimini birinci yüzyılda ele geçirdi.

Hadrianus 129’da büyük törenlerle kenti ziyaret etti. Şehri civitas libera (özgür şehir) ilan etti ve daha sonra İmparator Caracalla tarafından vergi muafiyetiyle birlikte koloni unvanı verildi. Şehir böylece refaha kavuştu.

Kentin tarihindeki en heyecanlı bölüm, 3’ncü yüzyılda oldu.

İranlı Sasaniler (Partların yerini alan) 260’da Edessa’dan (günümüzdeki Urfa) Roma İmparatoru Valerianus’u tutsak ettikten sonra, Suriye’deki Roma egemenliğini yıkıyor gibi görünüyordu.

Palmyra kabile önderi Odainar kentin çıkarlarını korumak üzere boşluğu doldurmaya soyundu.

Sözde Roma’ya bağlı kalmakla beraber, kendini Palmyra kralı ilan etti.

Roma’nın bölgedeki müttefiki olarak hareket ederek Sasaniler karşısında aldığı zaferlerle konumunu pekiştirdi.

Başarıları uzun ömürlü olmadı.

267’de bir suikaste kurban gitti.

Dul karısı Bat Zabbai (Zenobia), çocuk yaştaki oğullarının naibesi olarak iktidarı ele geçirdi ve kısa sürede iddialı bir fetih programını yürürlüğe koydu.

Orduları Mısır’ı ele geçirdi ve Anadolu’ya girdi. Anadolu’nun çoğunu fethetti.

Oğlunu, Augustus, yani Roma’dan bağımsız bir hükümdar ilan etti.

Bu noktada Romalılar nihayet harekete geçti.

272’de İmparator Aurelianus saldırıya geçerek Palmyra’yı aldı.

Ama kente dokunmadı.

Çoğu kaynağa göre Zenobia, Roma’ya götürülmüş ve Aurelianus’un zafer töreninde halka teşhir edilmişti.

Yaşamının geri kalanını Roma dışında Tivoli’de rahat bir tutsaklık içinde geçirmiştir.

Aurelianus’un zaferinden kısa süre sonra Palmyralılar işgal garnizonunu katlettiler.

Buna intikam olarak Romalılar kenti yağmaladılar.

Kent bu darbeden sonra, bir daha toparlanamadı.

 

KAZILAR:

Palmyra son derece heyecan verici bir kazı alanıdır.

Bu terk edilmiş vaha kentinin sıcak renkli, incelikle oyulmuş klasik mimarisi çıplak bir dağın eteklerinde çöl kumları üzerinde yayılır.

17’nci yüzyıldan itibaren batılı yolcular beraberlerinde harabeleri ziyaret etmeye ve hakkında yazmaya başladılar.

Sistematik araştırmalar 19’ncu yüzyıl sonlarında bir Rus ekip tarafından başlatıldı.

BÜYÜK SÜTUNLU YOL;

Burası şehrin ana sütunlu caddesiydi. MS 2’nci ve 3’ncü yüzyıllarda inşa edilmiştir. Uzunluğu 1 km den biraz fazladır. Şehrin güneydoğu ucundaki Bel Tapınağı ile kuzeybatı ucundaki Batı Kapısı ve Cenaze tapınağını birbirine bağlıyordu.

Ana caddenin genişliği 11.7 metre, yan sokaklar 7 metredir. Batı kapısı, MS 2’nci yüzyılda inşa edilmiştir. Doğudan batıya uzanan orta sütunlu yapı, iki eski sütunlu yapıyı birbirine bağlamak için inşa edilmiştir.

Sütunlar 6 ile 8 bölümden oluşuyordu. Bu teknik, MS 220’lerde opüs Palmyrenum olarak adlandırılan teknikle kademeli olarak değiştirildi. Korint sütunları üzerine ithaf yazıtları bulunan süslü parantezlerle donatılmıştı. Parantezler önemli kişilerin bronz heykellerini tutmak için kullanılıyordu.

Sütunlu yapı, 2015-2016 yılındaki şehrin işgal döneminde hasar gördü ancak yine de büyük bölümü ayaktadır.

 

MİMARİ:

Palmyra’nın mimarisi genelde Yunan-Roma’dır.

Ama kendi tanrılarına ve adetlerine sahip bu Sami halkınca uyarlamalar da yapılmıştı.

Anıtsal kemerli girişi ve tetrapilon’u ile kolonadlı ana sokak sağlam şekilde Romalıdır.

Tiyatro da öyledir.

Kolonadlı sokaklar, girişler ve tiyatrolar Roma dünyası boyunca belli işlevleri yerine getiren mimari biçimlerdir.

Dolayısıyla Roma mimari tarzına burada rastlamak şaşırtıcı değildir.

Buna karşın, tapınak ve mezar gibi yerel dini uygulamaları yansıtan yapı türlerinin tarzları farklıdır.

ANA TAPINAK-BEL TAPINAĞI- BAALSHAMİN TAPINAĞI:

Tapınak, MÖ 3 binli yıllara kadar uzanan insan yerleşimini gösteren tabakalı bir höyük üzerine inşa edilmiştir.

Tapınak MS 32 yılında kurulan ve Mezopotamya tanrısı Sami tanrılarından Bel’e adanmıştır.

MS 1’nci yüzyılda Doğu’nun en önemli dini yapılarından biri olarak kabul edilir ve benzersiz bir tasarıma sahiptir.

Buradaki kült, Roma döneminde yapılan tapınaktan eski olmalıdır.

Çünkü tapınak ve civarının yönelimi, merkezi kolonadlı sokak ve esas kentin kaba ızgara planınınkinden farklıdır.

Birinci yüzyılın ilk yarısında yapılan ve 32’de adanan Bel Tapınağı, Yakındoğu ve Yunan-Roma biçimlerinin dikkat çekici bir sentezidir.

Dışarıdan, tapınak klasik geleneklere uygundur.

Revaklarla çevrili büyük bir alanın içinde yer alır.

Dikdörtgen biçimli, kuzey-güney doğrultusunda yerleştirilmiş ve tipik Roma tarzında bir kolonadla kuşatılmıştır.

Kolonadın içinde cella’nın kuzey ve güney dış duvarları yapışık İon sütunlarıyla bezelidir.

Tapınağın diğer özellikleri, özellikle de iç planı, standart Yunan ve Roma uygulamalarından önemli ölçüde farklıdır.

Cella duvarlarının tepesini dış kolonada bağlayan, çatıyı destekleyen taş kirişler rölyef heykellerle süslenmişti.

İşlenen konular arasında yerel tanrılar ile ibadet edenler, rahipler, peçeli kadınlar ve sırtında bir mihrap taşıyan bir deveden oluşan bir tören alayı da vardır.

Batıdaki basamaklardan tapınağa, iki uzun duvarda yükselen açılmış pencerelerle aydınlatılan bir merkez hole girilir.

Kuzey ve güneyde, geniş basamaklarla ulaşılabilen Bel ve diğer yer tanrıların mihraplarının bulunduğu iki küçük oda bulunur.

Yapının üç köşesinde bulunan sarmal merdivenlerden çatıdaki terasa çıkılır.

Bu da standart Roma tapınaklarında rastlanmayan bir özelliktir.

Tapınak Bizans döneminde Hıristiyan kilisesine dönüştürüldü. Yapının bazı bölümleri, 1132 yılında Araplar tarafından değiştirildi ve yapı korunarak tapınak camiye dönüştürüldü.

Günümüzde, tapınağın ana girişi sağlam olarak korunmaktadır ve ayrıca dış duvarları ve müstahkem kapısı da sağlamdır.

PALMİRA KALESİ-TADMUR KALESİ:

13’ncü yüzyılda Memlükler tarafından inşa edilen kale, çatışmalarda hasar görmüş olsa da günümüze sağlam olarak ulaşmıştır.

Yükseltilmiş kaya kütlesi üzerinde yer alan kale, kalın ve yüksek duvarlarla iyi korunan ve savunulan bir tahkimat olarak önem kazanır.

Kale bir hendekle çevrilidir, sadece bir açılır köprü ile kaleye hendek üstünden erişilir. Hendek aynı zamanda taş ocağıymış.

Kalede: cami, hamam veya saray binası bulunmuyor. Muhtemelen bu kale, tamamen askeri ve kolluk kuvvetlerine hizmet eden bir garnizon kalesiydi.

Kalenin iç bölümünde: sarnıçlar, tonozlu salonlar, bir un değirmeni ve gıda silolarının bulunduğu büyük bir oda ve iç girişin üzerinde oldukça resmi nitelikle büyük bir salon bulunmaktadır.

ROMA AMFİTİYATROSU:

Tiyatro Roma etkisinin bölgede zirve yaptığı MS 2’nci yüzyılda Severuslar döneminde inşa edilmiştir. Klasik Roma tarzında tasarlanan tiyatro, hem ihtişamı hem de incelikli mühendisliği yansıtmakta olup, şehrin eşsiz kültürel dokusunu yansıtan yerel sanatsal dokunuşlarla kusursuz bir şekilde bütünleşmiştir.

Palmyra şehrinin güney kapısına açılan, yarım daire biçimli, sütünlu bir meydanın merkezindedir. Meydan sütunlu caddenin güney batısındadır.

Sahne: 45.5 x 10.5 metredir. Sahneye iki merdivenle ulaşılır.

1950 yılında kumlardan temizlenen tiyatroda, her yıl Palmyra festivali için yerel halk müziği performansları düzenleniyordu. Ancak 2015 yılında IŞİD bölgede kontrolü ele geçirince, halka açık infazları burada yaptı ve yayınladı.

2023 yılında tiyatronun kapsamlı restorasyonu yapıldı.

Evet günümüzde tiyatronun en etkileyici yönlerinden biri, akıllı tasarımı ve mükemmel akustiğidir. Yarım daire şeklindeki yapı, üç temel unsurdan oluşur. Bunlar: Orkestra (performans alanı), cavea (katmanlı oturma alanları) ve scaenae frons (süslü sahne fonu)

Cavea tamamlanmamıştır, çapı 92 metredir. Arazinin doğal eğimi kullanılarak inşa edilmiş olup, toplam 1.500 kişiye kadar her izleyicinin kesintisiz manzara ve olağanüstü ses kalitesinin keyfini çıkarması sağlanmıştır. Sahnenin arkasında, mitolojik ve imparatorluk temalarını betimleyen Korint sütunları ve kabartmalarla zengin bir şekilde süslenmiş skenae frons yükseliyordu.

DİOCLETİANUS KAMPI:

Akropolis’in batı ucundadır.

Palmyra kentinde inşa edilmiş bir Roma askeri kompleksi veya castraydı. Kompleks MS 3’cnü yüzyıl sonlarında Roma imparatoru Diocletianus (284-305)  tarafından inşa edilmiş ve Lejyon askerlerine askeri karargah olarak hizmet vermiştir. Hatta İmparator Diocletian, Zenobi’nin isyanından sonra sarayının bulunduğu yere buranın inşasını emretmiştir.

Roma’nın doğu sınırlarının Perslerden gelen Sasani saldırıları ve Zenobia’nın isyanı (267-271) nedeniyle istikrarsızlaşmanın ardından askeri bir karakol olarak hizmet vermek üzere inşa edilmiştir.

Günümüze ulaşan kalıntılar arasında, özellikle dikkat çeken iki yapı bulunur. Roma lejyonunun Sancaklar Tapınağı, kampın batısındaki bir tepede yer alır. Roma’da her lejyonun kendi sancağı vardı ve bu Roma imparatorluğunun gücünün bir simgesiydi ve sancağın altında lejyon vardı.

Bu yapı, 293-303 yılları arasında Sosianus Hierocles tarafından inşa edilmiştir. Yapı, muhtemelen sağlam olmayan temelleri nedeniyle, kötü bir şekilde korunmuştur. Giriş revakına çıkan devasa merdiven, zemine gömülmüştür. Birkaç ayakta kalan sütunla birlikte, iç tapınağın apsisi kısmen sağlam kalmıştır. Yapının, askerlerin konaklaması, silahların depolanması ve askeri bir tarikatın teşviki gibi işlevlere hizmet ettiği anlaşılmaktadır.

AGORA:

Palmira’nın ticaret merkezi, iç kısmı sütunları üzerinde imparatorların ve ailelerinin, şehir yöneticilerinin, zengin tüccarların ve kervan liderlerinin küçük heykellerinin bulunduğu kaidelerle çevrili bir revakla çevrili, dörtgen duvarlı bir alandı.

Roma Forumuna benzer şekilde, Agora, Palmiya’da tüccar olan en önemli vatandaşların buluşma yeriydi, deve ve eşeklerin Agora’ya girmesine izin verilmesi pek olası değildir, bu nedenle bir Pazar yeri olarak tanımlanması, sadece orada ticaret anlaşmaları yapıldığı anlamında doğrudur.

ÖLÜLER-KULE MEZARLAR:

Ölüler, taş duvarlardan oluşan ve kentin batısındaki çölde bulunan kulelerde defnedilirdi.

150’den fazlası bilinen kule mezarlar, 10 kat yüksekliğindeydi ve cesedin yerleştirildiği merkez odadan geriye doğru boylu boyunca uzanan ve dışarıdan çıkıntı yapan dikdörtgen nişlere sahiptiler.

Açıklık, üzerinde ölünün heykel büstü bulunan ve yerel Aramice dilinde adının yazdığı bir taş levha ile kapatılırdı.

Bu heykelle levhaların pek çoğu günümüze ulaşmıştır.

Gergin, hiyeroglifleri andırır bir tarzları vardır, standart Romalı portrelerin klasik gerçekçiliği yerine, imparatorluğun sınırlarındaki bu kentteki yerel gelenekleri yansıtırlar.

ÜÇ KARDEŞİN MEZARI:

MS 140 yılı civarında inşa edilen bu kayaya oyulmuş yeraltı mezarı, heykeller ve resimlerle süslenmiştir. Sadece üç kardeşin: Male, Saadai ve Naamain ailesine ayrılmış, batı nişinin duvarları ve tonozu resimlidir.

Mezar Palmira şehrinde hala yerinde duran nadir fresklerden birini barındırır. Ölenlerin figürleri, giriş pilasterlerinde tasvir edilmiştir. İlyada’dan bir sahne, batı duvarının lünetinde tasvir edilmiştir. Karakterler, isimleri Palmira alfebesiyle yazılmış yeşil bir arka plan üzerinde tasvir edilmiştir.

Tonoz beyaz zemin üzerine kırmızı çizgilerden oluşan petek yapısıyla süslenmiştir ve çevresini yeşil boyalı, altıgen ve sarı aşı boyası fleuronla süslenmiştir. Tonozun ortasındaki bir madalyon, Ganymede’nin Zeus tarafından kartala dönüştürülerek kaçırılışını tasvir etmektedir. Tüm bu resimler, hem ikonografi hem de üslup açısından Greko-Romen kültüründen güçlü bir şekilde etkilenmiş olsa da, Yakın doğu etkisi Palmira alfabesinin kullanımında ve Zaferler’İn cephelerinde belirgindir.

PALMİRA MÜZESİ:

İç savaş sırasında hasar gören ve 2020 yılında yeniden inşa edilen yapının bazı bölümleri hala açık ancak koleksiyonlar minimuma indirilmiş durumdadır.

Evet, bugün müze binası 2 katlı olup, açık hava heykel bahçesine de sahiptir. İlk katta, cenaze büstleri ve mozaiklerden oluşan geniş bir koleksiyonun yanı sıra altın ve mücevher, çanak-çömlek ve cam eserler için özel bir bölüm bulunmaktadır. İkinci katta ise, Palmira’ya özgü geleneksel sanat örneklerinin yanı sıra bölgedeki Bedevi sanatına ait örnekler sergilenmektedir. Ayrıca mumyalar için özel bir bölüm de bulunmaktadır.

PALMİRA GÜZELİ:

Danimarkalı arkeolog Harald Inghot, 1928 yılında Palymra şehrindeki üçüncü kazı çalışmalarını yürütürken, ekibi, Kasr-ı Ebced adı verilen bir mezarda, MS 190-210 yılları arasında yapılmış, kimliği belirsiz bir kadının yarım boy portresini ortaya çıkardı.

Görkemli mücevherleri, incileri ve lüks kumaş parçaları, İnghold’un onu “gördüğüm en güzel kadın büstü” olarak nitelendirmesine yol açtı.

Ertesi yıl, İnghold, Palmira’nın Güzelliğini ve yaklaşık bir düzine başka heykeli, Carlsberg Bira Fabrikasının varisi Carl Jacobsen’in koleksiyonu üzerine inşa edilmiş ve arkeoloğun aynı zamanda küratörlüğünü de yaptığı KopenhagNy Carlsberg Glytotek Müzesine sundu.

Koleksiyon, halen günümüzde Suriye dışındaki en büyük Palmymira koleksiyonudur.

Lübnan Sidon Sayda

Sidon

Lübnan’ın güneyinde, Cenub vilayetinin merkezindedir. Beyrut’un 40 km güneyinde, Akdeniz sahilindedir. Sidon, bir burunda kurulmuştu. Fenikece adının anlamı, muhtemelen “balıkçılık” veya “balıkça kasabası” dır.

Kuzey ve güneyinde doğal limanlar vardı.

Kuzeyde bulunan liman: Kıyı açıklarındaki bir ada ve kayalıklarca korunan ana ticari ve askeri limandı.

Güney limanı ise: Göze güzel görünen, kumlu bir koy olmasına rağmen güneybatı rüzgarlarına açık olduğu için kullanımı sınırlıydı.

Güney liman yakınlarında, iskerlet kabuklarından oluşan çok büyük bir yığın bulunması, kayda değer miktarda mor boya üretiminin yapıldığının bir göstergesidir.

 

ÖNEMİ:

Nuh’un torunu tarafından isimlendirilen ve Yeşu tarafından Büyük Zidon olarak adlandırılan Eski Sidon, belki de dünyanın yaşayan en eski şehridir ve hem Tekvin kitabında hem de Homeros’un şiirlerinde adı geçme onuruna sahiptir.

Evet, Pers dönemindeki en önemli Fenike kenti: Sidon’du.

MÖ 351 yılında Sidonlular isyan etti, böylece Persler Sidon’u kuşattı. Sakinleri şehirlerini ateşe vererek karşılık verdi.Sonuç olarak 40.000 Sidonlu öldü. Şehir daha fazla direnemeyecek kadar zayıftı ve MÖ 332 yılında da Büyük İskender’e kapılarını açtı.

Evet, şehir MÖ 3 bin yılında kurulmuş ve 2. Bin yılda refaha kavuşmuştur.

Yunan şair Homeros eserlerinde ve eski Ahit’te sıkça adı geçen şehir, sırasıyla Asur, Babil, Pers, Büyük İskender, Suriye, Seleukoslar, Mısır’ın Ptolemaios Hanedanı ve Romalılar tarafından yönetilmiştir.

Günümüze kadar oturulduğu için, kentin içinde çok fazla kazı yapılamamıştır. Ancak şehirde tunç çağı öncesinde yerleşim olduğu biliniyor.

Homeros: zanaatkarların cam ve mor boya üretimindeki ustalıklarını ve kadınların nakış sanatındaki hünerlerini övmüştür.

Fenikeli tarihçi Sanchuniathon’a atfedilen bir anlatıya göre, Sidon, Nereus’un oğlu Pontus’un kızıdır. Sesinin tatlılığından yola çıkarak ilk kez orada müzik şarkıları icat ettiği söylenir.

Sidon

SAYDA ŞEHRİNDE GEZİLECEK YERLER:

Sidon deniz kalesi

SİDON DENİZ KALESİ:

Haçlılar tarafından MS 1228 yılında inşa edilmiştir. Bu adanın eskiden bir Fenike tapınağının bulunduğu yer olduğu söylenir.

Sidon limanını savunmak amacıyla yapılan deniz kalesi şehrin en önemli arkeolojik alanlarından biridir.

Ana karaya, 9 kemer üzerinden inşa edilmiş dar ama güçlendirilmiş 80 metre uzunluğunda bir geçitle bağlanır ve daha sonra Araplar tarafından erişim sağlamak için eklenmiştir.

Denizin kabarmasına karşı koruma sağlamak amacıyla, Sidonlular, doğal kayalık resif boyunca duvarlar inşa ettiler.

Ancak Haçlıların tipik mimarisi çoğunlukla dış duvarlarda yatay olarak güçlendirmek için kullanılan Roma sütunlarıyla temsil ediliyordu.

Deniz kalesi öncelikli iki odadan oluşmaktadır ve bu odalardan biri bugün en iyi korunmuş olan Batı kulesidir.

Ne yazık ki Doğu kulesi pek iyi korunamamıştır.

Alt kısmı Haçlılar, üst kısmı ise Memlükler tarafından iki aşamada inşa edilmiştir.

İki kule bir duvarla birbirine bağlanır.

Sundurmanın sağında, kökeni muhtemelen Osmanlıya dayanan küçük, kubbeli bir cami yer almaktadır.

“Mescid-i Kale’t Ül Bahr” olarak bilinen cami, merkezi bir kubbeyle örtülü, basit bir kübik formdadır.

Ancak kubbenin en önemli unsuru, doğru namaz yönünü gösteren konsol kısmıdır.

Son olarak balıkçı limanının ve şehrin eski kısmının muhteşem manzaralarını sunan çatıya bir merdivenle çıkılır.

Evet ne yazık ki deniz kalesi, 1291 yılında şehri Haçlılardan ele geçiren Memlükler tarafından yıkılmış ve 17’nci yüzyılda Prens Fakhreddine tarafından restore edilmiştir.

Su sakin olduğundan, Roma yapılarından çıkarılan pembe granit sütunların sığ deniz tabanındaki kalıntıları açıkça görülebilir.

Ayrıca, kalenin çevresinde bulunan heykeller, sarnıçlar ve denizin altına gömülmüş duvar, sütun ve merdiven yapıları, Eski Fenike şehrinin izlerini taşımaktadır.

Çürümeye rağmen, Sidon’un imajı bugün hala pitoresk deniz kalesiyle ilişkilendiriliyor, çünkü şehrin ana cazibe merkezi olmaya devam ediyor.

Ancak, özellikle ilgi çekici olan şey, Lübnan kıyısına ait olmasıdır.

Oluşumu, fiziksel bağlamının dönüşümünü zorunlu olarak ima etmeyen, aksine stratigrafik bir arkeolojik plandaymış gibi görünen tarihsel bir katmanlaşmayla, üst üste binme arkeolojisinden kaynaklanmaktadır.

Evet, Haçlılar tarafından inşa edilmiş, birçok savaş ve doğal depreme göğüs germiş ve defalarca yeniden inşa edilmiştir.

 

DEVLET DİNLENME EVİ:

Kalenin yanındaki sahil kenarında bir devlet dinlenme evi var. Lezzetli yiyecekler ve içecekler sunmaktadır. Restore edilmiş bir Orta çağ binasında yer alan dinlenme evi, peyzajlı bir sahil terasında yer almaktadır. İç mekan tonozlu tavanlara ve Orta çağ dekoruna sahiptir. Ayrıca, çeşmeli güzel bir veranda mevcuttur.

 

ESKİ ÇARŞILAR-PAZARLAR:

Deniz Kalesi ve Kara Kalesi (St Louis kalesi) arasında, güzel yapılarını ve ticari değerlerini koruyan Eski Çarşılar (Pazarlar) uzanır. Yakınlarda bir onarım süreci ve küçük el sanatları dükkanları görülür. Eski çarşıda 14 km uzunluğunda tonozlu sokaklar bulunur.

Çarşıların kenarlarında erkek müşterilerin nargile içip Türk kahvesi içmek için buluştuğu geleneksel bir kahvehane bulunur. Balıkçılar, çarşının girişinde çok uzak olmayan liman yakınlarındaki pazarda en son avlarını satarlar.

 

 

EL-ŞAKİRİYYE PAZARI:

1721 yılında Hammoud Ailesi tarafında inşa edilen bu eski binanın iç avlusuna dar ve çatılı bir merdivenle çıkılan Debbaneh Sarayı bulunmaktadır.

Debbaneh ve Saasty Aileleri binayı, 1800 yılında satın almıştır. Eski Eserler Genel Müdürlüğü, 1968 yılından beri binayı tarihi eser ilan etmiştir. Bina, Osmanlı-Arap mimari özelliklerini korumuştur. Bir kabul salonu, geniş bir oturma odası, bir baş oda, bir su kaynağı ve Divan adı verilen odalar bulunur. Memlük etkisi, dekorasyonda kendini gösterir. Üst basamaklar, çiçek ve yıldız şekilleriyle süslenmiş pençeler, renkli ve oymalı sedir dallarıyla süslenmiş çatılar, ahşap cumbalı pencereler ve demir lamine lambalardır. Batı etkisi, 20’nci yüzyılın başlarında eklenen üst kat dükkanlarında açıkça görülmektedir.

 

AZİZ NİKOLA KATEDRALİ:

Debbaneh Sarayının sağ tarafındadır. 18’nci yüzyıldan kalmadır. Mevcut özellikleri, 1690 yılına dayanır. 1819’da duvarı ikiye bölünmüş ve Katolik kısmı şu an kapalıdır. Piskoposluk girişinde Aziz Paul’un dinlendiği ve geleneğe göre Aziz Petrus ile buluştuğu bir oda vardır.

 

SABUN MÜZESİ

Mutran caddesine veya Şakriyya Pazarına güneye giden yolda, Audi evi ve Sabun Müzesi bulunur. Üç mimari sanatsal aşamadan oluşur. 1980 yılına kadar faaliyet gösteren ahşap tonozlu Sabun Fabrikası, sabun fabrikasının üzerindeki aile evi (20’nci yüzyıl başları) ve binanın büyük bir kısmı 13’ncü yüzyıla kadar uzanır. 1998’de Audi Vakfı, Sabun Fabrikasını zeytinyağı kullanan geleneksel Sabun endüstrisinin farklı ve çeşitli aşamalarını temsil eden modern bir müzeye dönüştürmeye karar verdi.

 

HAN EL FRANJ KERVARSARAYI:

Deniz Sarayının sağ tarafındadır. 17’nci yüzyıl başlarında Fahreddin II tarafından inşa edilen birçok han veya otelden biridir. Zemin kattaki odalar, depo ve ahır olarak, ikinci kattaki odalar ise tüccarların yaşam alanı olarak hizmet vermiştir. Sayda’daki Fransız konsolosluğunun ve Fransisken Rahiplerinin ikametgahıydı. Daha sonra Epifani St Josep Covent tarafından işletilen bir kız yetimhanesine dönüştürülmüştü. Bugün yenilenmiş olup odaları Showroom olarak kullanılmaktadır. Yani, el sanatları, hediyelik eşyalar ve sokak yemeklerinin satıldığı hareketli bir pazara ev sahipliği yapmaktadır.

 

BAB EL-SARAY CAMİİ:

Han El Franj’ın arkasında, el-Saray yakınlarında, şehrin en eski camilerinden olan Bab el-Saray camisi yer alır.

1201 yılında Haçlı Seferleri döneminde, Şeyh Ebu el-Yaman tarafından inşa edilmiştir. Tonozları büyük kemerlerle desteklenen büyük bir kubbeye sahiptir. Minaresi 20 metre yüksekliğindedir. Bab el-Saray avlusunun karşısında, eski bir Sufi zaviyesi olan el-Nahleh Camisi yer alır. Fas mimarisi tarzına göre yapılmış küçük bir minaresi vardır.

 

EL-KHİA CAMİİ

Güneydedir. Osmanlı dönemindeki İslam mimarisinin prototipidir. 1625 yılında Mahmud Kithuda tarafından yaptırılmıştır. Altı kubbesiyle ünlüdür. Minber beyaz ve mavi mermer taştan yapılmıştır ve dört sütunu geometrik desenlerle süslenmiştir. Avlunun ortasında Kur’an okuyucuları için bir ikametgah olarak kullanılan derviş odalarıyla çevrili bir çeşme vardır.

 

ŞEYH HAMAMI:

El Kikhia camisinin karşısındadır. 17’nci yüzyılda gezgin Abdel Ghani el Naboulsi tarafından yaptırılmıştır. Güzel küvetleriyle dikkat çeker ve kırmızı levhalarla döşenmiştir.

 

ULU CAMİ;

Deniz kıyısı boyunca, pazarların batı-güneyinde Ulu Cami bulunur. St Louis Kalesine giden yolda, çarşının güneyindedir. Büyük sütunlarla desteklenen devasa dikdörtgen bir yapıdır. 13’ncü yüzyılda Aziz John adını taşıyan bir hastaneydi. Günümüzde Ortaçağ stiline göre modellenmiştir. Bir fırtınada yıkıldıktan sonra 1820 yılında onarılmıştır. Abdest almak için kullanılan çeşmeyi de içeren kuzey kısmı eski yapı elemanlarının kullanıldığını gösterir. Zamanla etkilenmiş ve hasar görmüştür. 1983, 1986 ve 1989 da yenilenmiş ve prestijli Ağa Han mimarlık ödülünü almıştır. Deniz kıyısından bakıldığında hala heybetli bir yapıdır.

 

AZİZ LOUİS SARAYI VE MÜREX TEPESİ:

Şehrin güney ucunda bulunur. Büyük olasılıkla 7’nci Haçlı Seferi (1248-1254) sırasında Fransız kralı IX Louis tarafından yaptırılmıştır. Burası onun ikametgahıydı. Sayda’nın eski tepesinde yer alır ve şehre bakmaktadır. 10’ncu yüzyılda el-Muizz tarafından inşa ettirilen bir Fatimi kalesinin kalıntıları üzerine inşa edilmiştir. Saray hala Qalaat el Muizz adını taşımaktadır. Kale veya saray bugün bazı Avrupa özellikleri taşıyan sadece kalıntılardır. Emir Fakhr-ed-Din II, 17’nci yüzyılda bazı restorasyon çalışmaları yapmıştır. İç kısmı yarım daire şeklindedir ve kuleyi içerir. Roma sütunları aşağıda dağılmıştır.

Sarayın güneyinde yapay bir tepe olan Murex Tepesini görebilirsiniz. Yaklaşık 100 metre uzunluğunda ve 50 metre yüksekliğindedir. Fenikeliler döneminde mor boya elde etmek için kullanılan Murex kabuklarının atıklarının birikmesiyle oluşmuştur.

Höyüğün tepesinde bulunan mozaik döşemeler, burada Roma yapılarının inşa edildiğini göstermektedir. Günümüzde höyük modern yapıların yanı sıra bir mezarlıkla kaplıdır. Tepenin alt kısmında kırık mürex kabukları hala görülmektedir, ancak yoğun inşaat çalışmaları nedeniyle giderek halkın erişimine kapanmaktadır.

 

SİDON ANA NEKROPOLÜ:

Antik kentin sınırlarının ötesinde yer almaktadır. Geç Roma dönemine kadar kullanılmaya devam etmiştir. En önemli alanları şunlardır:

Magharat Abloun nekropolü: 1855 yılında Kral Eşmun’nazar’ın lahdinin bulunduğu yer-Bu lahit günümüzde Paris Louvre Müzesindedir). Evet burası MÖ 5’nci yüzyılın ilk yarısına tarihlenen bir mezarlıktır.

Kayya’nın Kraliyet Nekropolü (Helaieh köyünün üstünde) Burada: İskender, Marzuban ve el Naaihat’ın lahitleri vardır. (Bunlar günümüzde İstanbul Arkeoloji Müzesindedir.)

3’ncü Alan: Sidon’un güneydoğusundaki Ayn el Helve’dir. (Beyrut Ulusal Müzesinde sergilenen değerli antropoid lahitleri içerir)

Sidon şehrinin güneyinde Dekerman olarak bilinen antik bir mezarlık yer alır. Bu mezarlıkta lahitler, değerli eşyalar, yazıtlar, heykellerin yanı sıra Kalkolitik (MÖ 4000) yapılar ve kil ve saman karışımından yapılmış oval kulübeler bulunmaktadır.

1887 yılında ise, İstanbul Müze Müdürü Osman Hamdi Bey, kraliyet nekropolünü ve Kral Tabnit’in lahdini ve ayrıca 4 mermer lahit (günümüzde İstanbul Arkeoloji Müzesindedir) ortaya çıkarmıştır.

Bunların en ünlüsü “İskender Lahdi” adı verilendir.

İskender Lahdi

İskender Lahdi:

Bu lahdin üzerinde İskender tasvir edilmiştir, ama çok büyük ihtimalle İskender’in fethinden sonra Sidon kralı olan Abdalonymus’un mezarıdır. Evet lahdin üzerinde savaş ve av sahneleri bulunur.

Sayda Eşkun Tapınağı

EŞMUN TAPINAĞI:

Sayda şehrine ulaşmadan hemen önce, Awali nehri üzerindeki köprünün sağındadır.

Fenike şifa tanrısına adanmıştır. Şifa tanrısı Eşmun, Yunan Tıp Tanrısı Asklepios ile özdeştirilmiştir. MÖ 6 ve 5’nci yüzyıllardaki altın çağında Sayda’nın gözde tanrılarından biriydi.

MÖ 7’nci yüzyılda inşa edilen tapınak, Sidon’un kuzeyinde, Awali Nehri yakınında yer almaktadır.

Sidon şehrinin 2 km kuzeydoğusundadır. MÖ 7’nci yüzyıldan, MS 8’nci yüzyıla kadar yerleşim görmüş olması, yakınlarındaki Sidon şehriyle bütünleşip bir ilişki olduğunu düşündürmektedir.

Kutsal alan, bir zamanlar Eşmun’un Pers tarzı mermer tapınağının tepesinde bulunan anıtsal bir podyumu destekleyen devasa bir kireçtaşı teras duvarıyla sınırlanan bir gezinti yolu ve büyük bir avludan oluşur.

Kutsal alanda, Asklepios Nehrinden (günümüzdeki Awali) ve kutsal YDLL kaynağından su taşıyan kanallarla beslenen bir dizi ritüel abdest alma havuzu bulunmaktadır.

Bu tesisler, Eşmun kültünü karakterize eden tedavi edici ve arındırıcı amaçlarla kullanılmıştır.