Dünyanın nazar boncuğu. Her yaz turist akınına uğrayan, yurt dışında yayınlanan dergilerde yer bulan bir yer. Tedbir alınmazsa, kuraklık burayı bitirecek, bitmeden önce gidip görün.
Konya Karapınar Meke Gölü
YERİ
Konya’nın Karapınar ilçesindedir. Karapınar-Ereğli kara yolunun 8’nci km. deki sapaktan, 2 km. içeridedir. Konya’ya toplam uzaklık: 101 km. dir. Arabanızla, gölün en kenarına kadar gidebilirsiniz. Giderken; yanılıp, Meke’nin 2-3 km. yakınlarındaki Acı Göle gitme olasılığınız var, dikkat.
Konya Karapınar Meke Gölü
ÖZELLİKLERİ
Burası: Konya Kültür ve Tabiat Varlıklarını Korumu Kurulu’nun 1989 gün sayılı kararı ile, 1’nci derece doğal SİT alanı ilan edilmiştir.
Konya Karapınar Meke Gölü
OLUŞUM
Meke Gölü, iki zamanlı volkanik bir krater gölüdür. Göl, ilk zamanda 4 km. çapında, yuvarlak bir çöküntü alanı içinde oluşmuş, ikinci bir püskürme ile göl içerisinden sekonder denilen yükselmeler meydana gelmiş.
Bu oluşumdan sonra da gölün ortasında 1500 metre genişliğinde, göl düzeyine göre 140 metre yüksekliğinde, proklastik oluşumlu, volkanik Meke Tepesi kalmış. Bu jeolojik oluşumlar, bununla da tamamlanmamış, sonraki evrelerde çeşitli patlamalar meydana gelmiş ve burada Parazit Koni denilen, yedi küçük tepe (Meke) daha meydana gelmiş. Jeomorfolojide, bu tip oluşumlara Kaldera ismi verilmekte olup, iç içe gelişmiş volkan bacası anlamına gelmektedir.
Tepenin ortası, içeriye doğru obruk şeklinde çöküktür. Günümüzde, bu tepe volkan küllerinin sönmesinden ötürü, bakır rengini almış. Göl çevresinde ve tepenin üzerinde, yanık volkan küllerinin renkleri, külleri açıkça görülmektedir.
Burayı yani Meke gölünü besleyen su kaynağı yok. Tamamen yağmur suları ve yer altı suları ile besleniyor. Yani: aslen, gölün magnezyum ve soydum sülfattan oluşmuş su kaynakları yer altından kaynaklanmaktadır.
Adayı oluşturan volkanik kütlenin yapısı: en şiddetli yağmurları bile hemen emecek yeteneğe sahiptir. Meke’nin biçiminin, bin yıllardır bozulmamasının sebebi budur.
Konya Karapınar Meke Gölü
KURAKLIK
Ama: son yıllarda, Konya Havzasındaki yer altı sularının bilinçsiz tüketimi sonucu, yaz aylarında göl tamamen kurumaktadır. Özellikle: yağmurların azalması ve hiç olmaması ve de yer altı sularının, yörede yaşayanlar tarafından kuyu açılarak kullanılması nedeniyle, gölün geleceği tehlikede.
Gölün derinliği 1 metreye kadar düşüyor. Hatta, büyük bölümü üstünde yürünebilmektedir. Kuraklık o kadar büyük boyutlara geldi ki, bir ara Meke gölü, iki parçaya bölündü.
Gölün bir bölümü bataklık halini alırken, suyun bulunduğu bölüm, güzelliğini korumaya devam ediyor. Meke, bu görüntüsü ile, tedbir alınmasa ne duruma geleceğini ortaya koymuş.
Konya Karapınar Meke Gölü
AĞAÇLANDIRMA PROJESİ
Bunun önüne geçebilmek için: büyük ve sessiz bir proje gerçekleştirilmiş. Bu projenin sahibi: Türk Silahlı Kuvvetleri. Türk Silahlı Kuvvetlerinin: Karapınar’da bir askeri yeri var. Sanırım: Askeri Atış Alanı gibi bir yer. Buradaki askeri birliklerin organize edilmesiyle: Meke Gölünün çevresinde ağaçlandırılmış.
Türkiye’nin en hızlı kuraklaşan bölgesi olması nedeniyle, dikilen ağaçlar diğer bölgelerde olduğu gibi kendi haline bırakılmamış. Bunun için, damla sulama projesi geliştirilmiş ve göl etrafını tamamen çevreleyen fidanlar, her an sulanabiliyor.
Bu proje nedeniyle, TSK bu ülkede yaşayan tüm insanlar adına teşekkürler, çünkü doğanın bizlere sunduğu bu olağanüstü güzellik, herhangi bir şey yapılması, sanırım 10 yıla kalmadan, tamamen kuruyacak ve gelecek nesillere aktarmak mümkün olmayacak.
Evet: bu bölge gerçekten ilginç. Halen büyük bölümü ağaçlarla çevrili olan ve çalışmalar sürdürülen ama bir zamanların büyük ve Türkiye’nin tek çölü: çok ilginç jeolojik oluşumlar bulunduruyor.
Volkanik patlamaların yarattığı garip tepeler, göller ve çukurlarla kaplı olan bir yeryüzü parçası. Bunların en önemlisi ise: dünyada bir benzeri bulunmayan: Meke Krater Gölü.
Göl ve birincil krater çukurunun uzunluğu: 800 metre, genişliği 500 metre. Derinliği ise: 12 metredir. Deniz yüzeyinden: 981 metre yüksektedir. Gölün yüz ölçümü: 0.5 km. karedir.
Ana Meke’nin ortasında bulunan ve su seviyesinden 50 metre yükseklikte olan volkan konisindeki göl, 25 metre derinlikte ve suyu tuzludur.
Konya Karapınar Meke Gölü
Tarih boyunca, Meke gölü ve çevresinde Karamanoğulları ve Osmanlı Devletinin ve Türkiye Cumhuriyetinin tuz ihtiyacı karşılanmıştır. O dönemlerde, bu amaçla kullanılmış eski yapılara ait kalıntılar, göl çevresinde görülebilmektedir.
Yolun batısında, Tekel işletmesinin eski tuz depoları, müştemilat yapıları bulunmaktadır. Gölün doğusunda: 10-15 metre uzunlukta, tatlı su kuyusu bulunmaktadır. Gölün batı yakası ise, oldukça dik ve keskin kayalıklarla kaplıdır.
Bu arada, tuz üretimi günümüzde yok. Çünkü, hijyen bulunmaması nedeniyle iptal edilmiş.
Meke Tuzlasından, 2 km. daha güneydoğuda bulunan Meke Obruğunun kenarı: yırtılmış gibi keskindir. Özellikle: obsidyen parçalarından oluşan bir halka ile çevrilidir.
Konya Karapınar Meke Gölü
KUŞLAR
Göl: aynı zamanda bir kısım kuş türüne de ev sahipliği yapmaktadır. Bunlar: Sakarmeke, Çamurçun, Yeşilbaş, Angıt, Kızılbacak, Uzunbacak, Kızkuşu, Kuyruksallayan, Kuyrukkakan ve Delice Doğan gibi. Ancak: beş yıl öncesine kadar, yüz civarında kuş türü, burada bulunurken, kuraklık nedeniyle, günümüzde burada bulunan ve göç sırasında buraya uğrayan kuş türleri, beş-altıya düşmüş.
Konya Karapınar Meke Gölü
SONUÇ
Volkanik patlamaların yarattığı garip tepeler, göller ve çukurlarla kaplı bir yeryüzü parçası olan Karapınar’daki Meke gölünde: gün batımını izleyin, manzara gerçekten hoşunuza gidecek.
Kuraklığa karşı tedbir alınmasa, gölün kuruması devam edecek ve bu güzellik bitecek. Bence: en kısa zamanda ilgililer tarafından: gerek yer altı suyu kullanımının yörede engellenmesi ve gerekse, bir şekilde bu göle su getirilmesi yönünde, tedbirler alınmalı.
Evet: buraya gidin ve düşünün ki, dünyada bir benzeri olmayan bir tabiat harikası oluşumu seyrediyorsunuz, gerçekten etkileneceksiniz, mutlaka gidin ve görün. Kış aylarında giderseniz, gölün çevresindeki dondurucu soğuk için mutlaka önlem alın.
Konya Mevlana Müzesi: Mevlana Müzesini gezmek isteyen ziyaretçilerin; özellikle Aralık ayı içinde yapılan “Şeb-i Aruz” törenlerinin olduğu dönemde gitmeleri gerekir.
Çünkü: bu törenler sırasında; Mevlana ile ilgili her türlü etkinlik düzenleniyor ve de özellikle: kapalı salondaki sema gösterileri muhteşem. Bu gösteriler: gerçekten muhteşem.
GENEL
Konya Mevlana Müzesi: Mevlana; bugünkü Afganistan’da bulunan, eski büyük Türk kültür merkezi olan, Belh şehrinde, 30 Eylül 1207 tarihinde doğdu. Asıl adı: Muhammed Celaleddin. Babası: alimler sultanı olarak tanınır, adı; Muhammed Bahaeddin Veled.
Moğol istilası üzerine, Bahaeddin Veled; aile fertleri ve dostları ile birlikte, 1212-1213 yılları arasında; Belh şehrinden çıkarak, Bağdat’a gelirler.
Oradan ise; Malatya, Erzincan ve Karaman’a uğrarlar. Karaman’da bir süre kaldıktan sonra, nihayet Konya’ya gelirler ve buraya yerleşirler.
Evet; Konya’da geçen süre içinde; zamanla Mevlana’nın babası vefat eder. Mevlana’nın; Konya’da verdiği dersler ve yaşam felsefesinin ünü, çevrede hızla yayılır.
Anadolu’da kendisine; Mevlana Celaleddin Rumi adı verilir. Kelime anlamları değerlendirildiğinde; Mevlana; efendimiz ve Rumi ise Anadolu anlamını taşımaktadır.
Bugün, müze olarak kullanılan yer; zamanında, Selçuklu sarayının ” gül bahçesi ” olan yer. 1231 tarihinde vefat eden, Mevlana’nın babası, Sultanü-l Ulema’nın gömülmesi için; Selçuklu Sultanı Alaattin Keykubat tarafından hediye edilmiştir.
Bu defin; babasının sağlığında sık sık gezintiye geldiği gül bahçesine yapılan ilk defindir.
Konya Mevlana Müzesi: Bu mütevazi kabir, daha ilk günden itibaren ziyaret edilmeye başlanır. Selçuklu Sultanı, Mevlana’ya müracaat ederek; “babasının mezarı üstüne, bir türbe yaptırmak istediklerini ” söylerler. Mevlana ise, cevaben;” Mademki senin yaptıracağın kubbe, feleklerin yapacağı kubbeden daha güzel olmayacaktır, o halde, bırak da onun mezarı, bu gök kubbesi ile kalsın, bundan vazgeç ” diyerek, bu isteği kabul etmez.
Mevlana; 17 Aralık 1273 tarihinde vefat eder. Babasının başucunda hazırlanan kabre gömülür. Oğlu Sultan Veled’in rızası alınarak, mezarı üstüne, güzel bir türbe inşa edilir. Bu türbe; mimar Bedrettin Tebrizi tarafından yaptırılır.
Eyvan tarzında, üzeri yıldız tonozla örtülü, tipik bir Selçuklu türbesidir. Doğu, batı ve güney cepheleri kapalı, kuzey cephesi ise açıktır. Naaş; türbenin mahzeninde gömülüdür. Onu; üst katında, Selçuklu ahşap sanatının, muhteşem örneklerinden olan görkemli bir sanduka sembolize ediyor.
Konya Mevlana Müzesi: Onun bu sandukası, günümüzde babasının mezarı üzerindedir. Çünkü; Osmanlı Padişahı Kanuni Sultan Süleyman, sonraki yıllarda (1565 yılında) Mevlana ve oğlu Sultan Veled’in mezarları üzerine, yeni birer mermer sanduka yaptırır ve bunun üzerine, ahşap sanduka, sandukası olmayan Mevlana’nın babasının mezarı üzerine konur.
Oğlu Sultan Veled; 1312 tarihinde ölünce, babasının sağ ayak ucuna gömülür.
Günümüze kadar geçen sürede; naaşların gömülü bulunduğu mahzen, mahzenin gövde ayaklarının kemerleri, yıldız tonozlu örtü ve bunu örten kubbenin içte kalmış bölümü ilk yapıdan kalmış, diğer kısımlar büyük değişiklik görmüştür.
Türbenin, Kubbe-i Harda (Yeşil Türbe) diye anılmasını sağlayan, yeşil çinilerle kaplı, dilimli ve külahlı muhteşem gövdesi, ilk türbenin üzerine, Karamanoğlu Ali Bey tarafından yaptırılır. Dört fil ayağı üzerine, yüksekliği 25 metredir. Sikkeli, hilalli külah alemi ise, 2.72 m. boyundadır ve altın suyu ile kaplıdır.
Dergah bölümüne; yapılan değişiklikler, 19’ncu yüzyılın sonuna kadar devam eder. Osmanlı sultanlarının bir kısmı, Mevlevi tarikatına bağlı oldukları için, türbeye özel önem vermişler ve iyi korumuşlardır.
Konya Mevlana Müzesi: Evet; Mevlana Dergahı olarak uzun yıllar faaliyet sürdüren bu yapı; çıkarılan kanunla kapatılmış ve 1926 yılından itibaren, günümüze dek (Konya Asar-ı Atika Müzesi olarak hizmete başlamış) Müze olarak faaliyetini sürdürmüştür. 1954 yılında ise, Müzenin teşhir ve tanzimi yeniden gözden geçirilmiş ve müzenin adı; Mevlana Müzesi olarak değiştirilmiştir.
Müze alanı; bahçe ile birlikte 6500 metrekare. Son olarak düzenlenen gül bahçesiyle birlikte, toplam alan 18 bin metre kareye yükseldi. Kültür Bakanlığının, en çok gelir getiren müzeler sıralamasında, ikinci.( Birinci İstanbul Topkapı Müzesi) Yani, her yıl çok sayıda turist müzeyi ziyaret etmekte.
2007 yılı UNESCO tarafından, ” Dünya Mevlana Yılı ” ilan edilince, özellikle bu yılda, Mevlana, bütün dünya üzerinde çeşitli etkinlikler ile anılır. Bunun üzerine; müzeye gelen yabancı turist sayısında büyük artış olur. Müzenin yıllık ziyaretçi sayısı; 1,5 milyon kişiyi geçer.
MESNEVİ
Konya Mevlana Müzesi: Mevlana; sema ederken, hamamda otururken, ayakta, sükunet ve hareket halinde, daima Mesnevi’yi söylemeye devam eder. Bazen öyle olur ki; akşamdan başlayarak, gün ağarıncaya kadar, birbiri ardına söyleyip, yazdırır.
Çelebi Hüsameddin’de, bu söylenenleri hızla yazar ve yazdıktan sonra, hepsini yüksek sesle, Mevlana’ya okur. Cilt tamamlanınca, Çelebi Hüsameddin, beyitleri yeniden gözden geçirir, gereken düzeltmeleri yapar ve tekrar okur.
Bu şekilde, dikkatlice, 1259-1261 yılları arasında yazılmaya başlanan Mesnevi; 1264-1268 yılları arasında tamamlanır. Evet, bu muhteşem eserin orijinal suretini; burada görebileceksiniz.
MEVLANA’NIN SEMA ETMESİ
Konya Mevlana Müzesi: Mevlana; bir gün kuyumcular çarşısında, bir dükkanın önünden geçmekte imiş. İçeride; varak yapmak için, çekiçle altın dövmekte olan kuyumcu Şeyh Selahattin ve çırakları var.
Çekiç darbelerinden çıkan sesleri duyan Mevlana, o hoş seslerin ahengi ile cezbelenir ve kendisinden geçip, ilahi aşka dalarak, sema etmeye başlar. Şeyh Selahaddin, Mevlana’nın dışarıda çekiç darbelerinin ahengine ve ritmine uyarak sema ettiğini anlayınca, altının zayi olmasını düşünmez ve çıraklarına, çekiç darbelerine devam etmelerini söyler.
Kendisi de, dışarıya fırlar ve Mevlana’nın ayaklarına kapanır.
ŞEB-İ ARUZ TÖRENLERİ
Konya Mevlana Müzesi: Konya’da, şeb-i aruz törenleri, her yıl 10-17 Aralık tarihleri arasında yapılır. Bu tarihler arasında bölgeyi ziyaret ederseniz, çeşitli etkinlikler yanında, özellikle toplu sema gösterilerini izleyebilirsiniz. Bunun dışında bölgeyi ziyaret ettiğinizde ise, sema gösterisi izleme şansınız bulunmuyor.
KONYA HATIRASI-MEVLANA ŞEKERİ
Toz şeker, su ve limon tuzundan yapılıyor. Her yıl, yaklaşık 2 ton şekerin satıldığı söylenmekte. Konya’nın en önemli hediyelik objeleri arasında. Fiyatı uygun, tadın ve satın alın.
Küçük ve beyaz Mevlana şekeri, ağza alınınca dağılıyor, içi beze kıvamında. Şekerin; bergamutlusu, çikolatalısı, muzlusu, çileklisi vs. var. Peynir şekeri olarak da biliniyor.
Leblebiyle yenildiğinde tadına doymak mümkün değil. Tek başına da yenebiliyor. Ama; İran mahreçli, hurma şekeri denilen şeker, buraya has değil. Mevlana şekeri almanızda yarar var. Çünkü, buraya özgü.
KONYA YEMEK KÜLTÜRÜ
Konya Mevlana Müzesi: Konya’ya Mevlana Müzesini ziyarete geldiğinizde, buraya has ve ” etli ekmek ” olarak isimlendirilen bir tür pideyi mutlaka tadın. Bildiğiniz mayalı ekmek hamurundan yapılan bir çeşit pide.
Bezelere ayrılan hamurun üzerine, kıymalı harçtan konuluyor. Fırına verilmeden önce, hamur iyice uzatılarak 80-100 cm. boyuna getiriliyor. Etli ekmeğin özelliği, hamurunun incecik ve çıtır çıtır olması.
Üzerine konulan malzemeye göre, üç çeşidi var. Yazın közlenmiş sivri biber, kışında doğranmış turp ve ayranla servis ediliyor. Mutlaka denemenizi tavsiye ediyorum, muhteşem güzel bir tat.
FIRIN KEBABI
Koyunun muayyen yerlerinden alınan parçalar, iki aşamadan geçirilip, fırında pişirilerek hazırlanıyor. Kilo ile satılmakta. Yanında kuru soğan veriliyor. Güzel bir tat, bunu da denemenizi tavsiye ediyorum. Tercih sizin.
MÜZE GEZİ PLANI
Evet, tüm bunları söyledikten sonra, gelelim müzeyi gezmeye. Müze mahalline geldiğinizde; büyük ve çiçeklerle bezeli bir bahçe içinden geçilerek, müze kapısına geliniyor ve cümle kapısından içeriye giriliyor.
Tabii, bu kapıdan girmeden önce; kılık-kıyafetin uygun olması çok önemli. Özellikle; bayanlar için kıyafet dikkat edilmesi gereken bir konu. Erkekler için; nispeten uygun olduğunu düşündüğünüz kıyafetle gitmenizde yarar var, özellikle türbeye girerken, yanında başı kapatmak için herhangi bir örtü bulunmayanlar için, kapıda örtü de temin edilebiliyor.
Evet, devam ediyorum. Bu kapının diğer ismi: dervişan kapısı. Dergah zamanında, dervişler, bu kapıdan girip çıkarlarmış. Günümüzde: kapının her iki yanındaki derviş hücreleri idari hizmetler için kullanılıyor.
Sağ yandaki kapıda bilet gişesi var, biletimizi aldıktan sonra, turnikelerden geçerek içeriye giriyoruz. Bu arada; müze kartı olanlar, bilet almıyorlar.
Evet; turnikelerden içeriye giriyoruz. Tam karşımızda; türbe binası giriş kapısı var. Sol yanımızda; bilet aldığımız yerin hemen karşısında, iç avluya bakan bölümde; derviş hücrelerinin bulunduğu bölüme giriş var. Buraya; Türbe binasını gezdikten sonra geleceğiz.
Şimdilik burayı pas geçiyoruz. Evet, sol yanda; Şadırvan ve hemen arkasında selsebil görülüyor. Bunların arkasında ise, derviş hücrelerinin bulunduğu uzun sıra bölüm var. Bunları da, türbe çıkışına bırakıyoruz.
Sağ yana baktığımızda ise; çeşmeli küçük bir havuz (şeb-i aruz havuzu) ve onun arkasında da, matbah (mutfak) bölümü var. Bunları da; çıkışta ziyaret etmek üzere; önce Türbe bölümüne, yani doğru ileri doğru yürüyoruz.
Türbe kapısı önünde; ayakkabılarımızı çıkarıyoruz. Büyükçe bir alan var, buraya koyuyoruz. Lütfen ayaklarımıza naylon galoş giymeyi ihmal etmeyelim. Özellikle; yaz aylarında, türbe içinde, gerçekten buraya hiç mi hiç yakışmayan, kötü kokular ortaya çıkıyor.
Buranın mistik ve manevi havasına hiç yakışmayan, kötü koku. Lütfen galoş giyelim. Kıyafetimize de dikkat edelim, sonuçta burası kutsal bir mekan. İtalya’da Vatikan’da insanları yine uygun kıyafeti olmadan, içeriye sokmuyorlar.
Evet, türbe bölümüne; içeriye giriyoruz. Önce; Tilavet odası denilen yer var, sonra gümüş kapıdan geçiliyor ve dahil-i uşşak bölümü. Sonra: post kubbesi ve devam ettiğimizde ise; Kıtabü-l Aktab, Kıtabü-l Hadra bölümleri var.
Sonra; gümüş kafes ve gümüş eşik, sonra Türbe. Devamında; sola döndüğümüzde, semahane ve sonra mescit bölümleri karşımıza çıkıyor. Mescit bölümünden sonra ise; gümüş kapı ve çıkış kapısından çıkıyoruz.
Sağa dönüp, turnikelerin yanındaki kapıdan, derviş hücrelerinin bulunduğu bölüme giriyoruz, gezerek, koridorlarda ilerliyoruz. Çıkışta; selsebil ve şadırvanı görüyoruz. Şadırvanda su içerek, biraz dinleniyoruz ve devamında; tam karşıdaki; şeb-i aruz havuzu ve hemen arkasındaki kapıdan matbah bölümüne giriyoruz.
Matbah bölümünü de geziyoruz ve sonra; yine turnikelerin bulunduğu kapıdan çıkarak, Müze gezimizi tamamlıyoruz.
Evet; gezi planımız bu. Konya; Mevlana Müzesi bu. Bu planda belirttiğim yerlerle ilgili ayrıntılı bilgi dökümünü; aşağıda bulabilirsiniz.
DIŞ KAPILAR
Müzenin; dört yönde, dışa açılan birer kapısı var. Günümüzde, ziyaretçilerin kullandıkları kapı, Dervişan kapısı. Dervişler, buradan girip çıktıkları için, bu isim verilmiş. Bunun dışında: güneyde hamüşan kapısı, doğuda pir kapısı ve kuzeyde ise çelebi kapısı var.
HEDİYELİK EŞYA SATIŞI
Müze bahçesinin arka kısmında, Konya ve Mevlana simgeleri taşıyan, hediyelik anı eşyaları, semazen bibloları, Mevlana işi dokumalar, gravür, resim gibi hediyelik eşyaların satıldığı dükkanlar var. Mevlana ve semazenlerin yer aldığı kabartma resimlerden almanızı öneriyorum.
TİLAVET ODASI VE GÜMÜŞ KAPI
Tilavet; Arapça bir kelime. Kuran-ı Kerim’i; ” güzel sesle ve usulüne uygun okuma “anlamına geliyor. Geçmiş dönemde, bu odada, sürekli olarak kuran-ı kerim okunduğu için, buraya bu isim verilmiş. Türbe ve mezarların bulunduğu, kapalı mekana girişi sağlayan oda.
Günümüzde; hat dairesi olarak kullanılıyor. Osmanlı döneminin ünlü hattatlarının nadide eserleri, Sultan II. Mahmut’un yazdığı altın kabartma bir levha ve müzelik eşyalar sergileniyor.
Buradan; gümüş kapı ile ” Kademat-ı Pir ” denilen bölüme geçiliyor. Mevlevi kültüründe, önemli bir yeri olan gümüş kapı; Sokullu Mehmet Paşa’nın oğlu Hasan Paşa tarafından yaptırılarak, 1599 yılında, dergaha hediye edilmiş.
Hat ve tezyinat ile bezeli. Üzerindeki bir farsça beyitte; ” Bu makam aşıkların Kabesi oldu. Buraya noksan gelen tamamlanır ” yazılı.
DAHİL-İ UŞŞAK BÖLÜMÜ-KADEMAT-I PİR BÖLÜMÜ
Tilavet odasından, ana bölüme girilen yerde. Gümüş kapıdan, doğrudan doğruya, Mevlana’nın türbesine kadar uzanan mekanda. Güneyinde; paralel olarak, Kitab-ul Aktab denilen bölüm var.
Kuzeyinde; mescit, horasan erlerinin mezarları ve semahane var. Burada: iki vitrin içinde, Mevlana’nın meşhur eserlerinden, Mesnevi’nin en eski ve orijinal nüshaları sergileniyor.
Üzeri üç kubbe ile örtülü. Üçüncü kubbeye ” post kubbesi ” deniliyor ve Mevlana’nın türbesinin altındaki yeşil kubbeye, kuzey yönünden bitişik.
TÜRBE SALONU
Türbe salonu; doğudan, güneye ve kuzeyden, yüksekçe bir set ile çevrili. Kuzeyde; iki parça halinde yer alan yüksek setlerde, altı horasan erinin sandukaları var. Bunlar; Mevlana ve ailesiyle birlikte, Konya’ya göçen dervişlerin mezarları.
Horasan erlerinin hemen ayak ucunda ise, İlhanlı Hükümdarı Ebu Sait Bahadır han için yaptırılmış, nisan taşı sergileniyor.
Yine, burada yer alan iki levhada, Mevlana’nın felsefesini ve düşünce sistemini açıklayan ifadeler var. Bunlardan birinci levhada; ” Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol ” yazılı.
İkinci levhada ise;” Gel, gel, ne olursan ol, gel. İster kafir, ister mecüsi, ister puta tapan ol, gel. Bizim dergahımız ümitsizlik dergahı değildir. Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel” yazılı.
Yeşil kubbenin tam altında, Mevlana’nın ve oğlu Sultan Veled’in mezarları var. Türbe; Sultan Veled ve Çelebi Hüsameddin zamanında yaptırılmış. Türbenin mimarı, Tebriz’li Bedrettin. Mevlana’nın mezarı üstündeki ahşap sanduka ise, Abdulvahit adlı bir sanatkar tarafından 1274 yılında yapılmış.
Bu ceviz sanduka, Selçuklu oymacılık sanatının muhteşem bir örneği olarak görülebiliyor. Mezarların üzerindeki, iki bombeli mermer sandukayı, 1565 yılında, Kanuni Sultan Süleyman yaptırmış. Sandukaların üzerinde bulunan, yer yer altın sırma tellerle işlenmiş puşi ise, Sultan Abdulhamit II. tarafından, 1894 yılında yaptırılmış.
Halen, Mevlana’nın babası Bahaeddin Veled’in mezarı üzerinde bulunan ve bazı kişilerin ” Oğlu gelince, babası ayağa kalktı ” dedikleri ahşap sanduka daha önce Mevlana’nın mezarı üzerinde idi. Bu ahşap sanduka; yere yatık değil, duvara dayalı durmaktadır. (Sanırım bu yüzden, ayağa kalktı sözü kullanılıyor, sanduka başı yukarı, ayak kısmı aşağıya doğru duruyor) Sultan Süleyman, Mevlana ve oğlunun mezarları için, 1565 yılında, yeni birer mermer sanduka yaptırınca, ceviz ahşap sanduka Mevlana’nın mezarı üzerinden kaldırılarak, sandukası olmayan babasının mezarı üzerine konulmuş.
KITAB-UL AKTAB BÖLÜMÜ
Kutupların kubbesi anlamına gelen bir mekan. Mevlana’nın yakınlarının ve ünlü Mevlevilerin sandukalarının bulunduğu yer. Genişçe iki kubbe ile örtülü. Duvarları hat ve motiflerle süslü. Sandukaların üzerinde sikke olanlar erkeklere ait.
GÜMÜŞ EŞİK-GÜMÜŞ KAFES
Kuzeyi açık, eyvan tarzında. Mevlana türbesinin, kuzey yönünde. İki fil ayağı arasındaki mermer şebekelerin ortasında. Gümüşle kaplı olduğu için bu isim verilmiş.
Önünde; gümüş eşik ve basamaklar var. Bunların altında ise, türbenin mahzenine inişi sağlayan merdivenler var. Ama, mahzen kapısı kapalı, örülü durumda. Gümüş kafes; Mevleviler tarafından son derece önemseniyor.
Muhteşem zarif ve tam bir sanat eseri. Bu gümüş eşikten çıkınca; Mevlana ve yakınlarının, oğlu ve babasının mezarları var.
SEMAHANE
Mescidin, doğu bitişiğinde. Mimari yönden; 16 ncı yüzyıl, Kanuni Sultan Süleyman devri özelliklerini taşıyor. Üzeri; geniş ve ferah bir kubbe ile örtülü. Altında bulunan geniş mekan, 1926 yılına kadar, sema yapılan ” Meydan-ı Şerif ” imiş. Doğu ve kuzeyinde, Sultan II. Abdulhamid’in inşa ettirdiği, iki katlı yerler var.
Bunların alt kısımları: misafirlere, üst kısımları ise hanımlara ait, sema gösterilerini izleme yerleri. Semahanede yer alan: naat kürsüsü ve müzisyenlerin oturdukları, ahşap ve yerden yüksek mutrib hücresi (burada resim ile müzisyenlerin oturuşu tasvir ediliyor) , orijinal haliyle korunuyor.
Müze olduktan sonra, buraya armağan edilen değerli objeler, vitrinlerde sergileniyor.
MESCİT
Dahil-i Uşşak’ın kuzeyinde. Aslında, burası dergah iken namaz kılınan yer. Semahane ile müşterek yapılmış. Her iki yerin yapımı da, Osmanlı padişahı Kanuni Sultan Süleyman’a tarihleniyor.
Üzeri; yüksek, geniş ve ferah bir kubbe ile örtülü. Mermer kürsüsü ve mihrabı, dikkat çekecek zerafette.
Günümüzde: cam vitrinler içinde; sakal-ı şerif, nadide yazma eserler ve müzelik değeri büyük olan eşyalar sergilenmekte. Özellikle; çok değerli halı, kilim, hat, kitap vb. gibi eserler sergileniyor.
SELSEBİL
Avluda. Derviş hücrelerinin önünde, şadırvanın arkasında. Hemdem Sait Çelebi tarafından yaptırılmış.
ŞADIRVAN
Avluda. Batıda. Ortasında, yekpare mermer havuz var. Kütahya’dan hediye olarak gönderilmiş. Şadırvanın yapımında, buraya yerleştirilmiş. Şadırvanın suyu ise; 1512 yılında, Osmanlı padişahı Yavuz Sultan Selim tarafından getirilmiş. Buna dair kitabe var, güney yönünde. Zaman içinde, çeşitli onarımlar yapılmış. Üzeri; sayvanla örtülmüş.
DERVİŞ HÜCRELERİ
Osmanlılar döneminde yaptırılmış olan küçük odacıklar olan bu mekanlar, dergah zamanında, tarikat mensuplarına tahsis edilmiş. Dergahın ön avlusunun batı ve kuzey yönünü çevreleyen, her birinde, birer küçük kubbe ve baca bulunan yerler bunlar. Bu hücreler; Osmanlı padişahı III. Murat tarafından, 1584 yılında yaptırılmış.
Ayrıca; dergaha gelen ziyaretçilerin kalmaları için de, birkaç hücre ayrılmış. Toplam hücre sayısı: 18. Bu rakam önemli, çünkü Mevlevilik’te, 18 rakamı, önemli ve saygın ve sembolik bir sayı.
Bu hücrelerin, giriş kapısının sağında kalan dört tanesi, halen gişe ve idare binası olarak kullanılıyor. Girişin solunda kalan, 13 hücrenin, baştan iki tanesi ise, orijinal eşyaları ve temsili mankenler ile görülebilir.
Diğer 12 hücre, ara duvarları kaldırılarak, birbirine bağlı,
iki büyük koridor elde edilmiş. Bu koridorlardan iki tanesinde, Anadolu’nun çeşitli yörelerine ait halı ve kilimler sergileniyor. Bu hücrelerin; koridorlara açılan pencere ve kapı boşluklarına yapılan vitrinlerde ise; tarihi nitelikteki eşyalar ile son derece değerli ” Bursa kumaşları ” sergileniyor.
ŞEB-İ ARUZ HAVUZU
Batı avluda. Mutfak ve Meydan-ı Şerif’in hemen önünde. Eski takvim ile, Mevlana’nın vefatının yaz mevsimine rastladığı yıl dönümlerindeki törenler, müzenin dergah olduğu dönemlerde, bu havuzun çevresinde yapılırmış. Aslanağzı bir mermer oluktan, havuza su akıyor. Diğer kısımlar da mermer. Altıgen şeklinde.
MEYDAN-I ŞERİF
Güneybatı köşesinde, mutfağın bitişiğindedir. 1867 yılında inşa edilen, bu son derece önemli salonun tavanı, motiflerle süslü. Herkesin girmesi uygun olmayan bir mekan olarak kullanılmış.
Yalnızca, şeyh ve davet ettiği şahıslar girebiliyormuş. Osmanlılar zamanında, imparatorluğun dört bir yanına dağılmış olan, yüzü aşkın dergah şubesinin işlemleri, buradan görülürmüş. Yönetimle ilgili işler, bu saygın ve mahrem mekanda ele alınarak, karara bağlanırmış.
MATBAH-I ŞERİF (MUTFAK) BÖLÜMÜ
Meydan-ı Şerif’in güneydoğu köşesinde. Avlunun ise, güneybatı köşesinde. 1584 yılında, Osmanlı padişahı Sultan III. Murat tarafından yaptırılmış. 1990 yılında yapılan onarımlar sonrasında; bu bölümün, teşhir ve tanzimi, mankenler ile yenilenerek yapılandırılmış. Asıl işlev olan yemek pişirmek ve somat denilen sofrada yemek yemek adabı; mankenler ile anlatılmaya çalışılmış.
Mevleviliğin en önemli bölümüdür. Buradaki asıl işlev; yemek pişirmek ve yemek. Dergahın kapatılmasına kadar, yemek ihtiyacı buradan karşılanmış. Bunun yanında ise; Mevlevi adaylarının 1001 günlük çile süresi içinde, en çok eğitim gördükleri yer burası.
Bu nedenle; Mevleviler, matbaha için ” İnsanın pişirildiği yer ” derler. Burada: gürültü edilmez, yüksek sesle konuşulmaz, gülünmez idi. Hatta; matbahın kapısından geçilirken dahi, selama durulurdu.
Matbah, iki kısımdan oluşuyor. Birinci kısım: üzeri beşik tonozlu ve kireç sıvalıdır. Bu kısmın; kuzeydoğu köşesinde, yerden 60 cm. yükseklikteki zemine, ” saka postu ” serilmiş seki var.
Mevleviliğe girmek isteyen aday, önce abdest alır ve sonra yapılan işleri görmesi ve kararını bir kez daha gözden geçirmesi için, üç gün, iki dizi üzerinde, bu saka postunun bulunduğu sekide oturtulurmuş.
Aday; yemek, tuvalet ve ibadetten başka bir iş için, saka postunu terk edemez, bir şey okuyamaz ve konuşamaz imiş. Bu adaya; aday adayı ismi verilirmiş. Buradaki mankenler ve orijinal malzemeler, gerçekten tam bir seyir keyfi yaşatıyor.
Aday adayı, bir taraftan mutfakta yapılan işleri izlerken, bir yandan da burada görev yapan dedeler tarafından, sözle uyarılırmış. Şöyle ki ” dervişlik zordur, çileyi kırmak ise hiç iyi değildir.
Dervişlik, ateşten gömlek, demirden leblebidir. Aç kalmak, haksız yere söz işitmek vardır. Kısacası, dervişlik ölmeden önce ölmektir. Bunlara tahammül edebileceksen çileye soyun, yoksa yol yakın iken çek git. İkrardan dönenin, mahşer günü yüzü kara olur ” derler.
Üç günün sonunda, 1001 gün çileye soyunmak istediğini beyan ederse, yani ikrar verirse, kendisi can, yani aday olarak isimlendirilir ve 1001 gün sürecek çile başlar imiş.
Aday adayının oturduğu saka postu makamı yükseltisinin hemen altında, ayakkabıların konulduğu yer göreceksiniz. Ayakkabılar, buraya burnu içeriye, topukları dışarıya bakacak şekilde konur.
Eyer, ayakkabılar kapı önüne konursa, bu defa, burnu kapıya yönelik olarak konur. Derviş adaylarından sorumlu dede, bu ayakkabıları çevirirse, yani ayakkabının topukları kapıya yönelik olursa, bu durumda, aday için ” çık git, dergahı terk et, bir daha gelme ” anlamına gelir imiş.
Güneybatı köşede, büyük bir aydınlık pencere ve pencerenin hemen altında, mermer aynalı bir çeşme ve yalak var. Bu çeşmeye su, 16’ncı yüzyılda, Yavuz Sultan Selim tarafından, Dutlukkırı bölgesinden buraya getirtilmiş ve dergaha vakfedilmiş.
İkinci kısım. Birkaç basamak merdivenle çıkılıyor. Zemin döşemesi ahşap. Burada; hem yemek yeniliyor, hem de sema yapılıyor. Yaşam tarzı, mankenlerle ifade edilmeye çalışılmış. Sema çıkarmak için, Mevlevi adayları, burada talim yaparlarmış. Mekanın ahşap zemininin döşemesi üzerine, sarı pirinçten, tepesi parmağı kesmeyecek şekilde pürüzsüz ve yuvarlak olan sema talim çivisi çakılı ve etrafında dairevi bir yuvarlak açılmış.
Sema talimleri, burada yapılıyormuş. Sema talimine yeni başlayan aday; önce çıplak ayakla sema talim çivisinin yanına gelir, selam verir, sonra sol dizini yere koyar, sağ dizini bükerek çöker. Çiviyi öper, sonra bir miktar tuzu, parmaklarının arasını pişirsin ve yara olmasın diyerek, çivinin bulunduğu yere dökermiş. Sonra ayağa kalkar, sol ayağının baş parmağı ile, yanındaki parmağının arasına, talim çivisini yerleştirir.
Direk denilen sol ayak, yerinde hiç kaldırılmaz ve diz hiç bükülmez. Çark denilen sağ ayak ise, direğin etrafında, çivi merkez olmak üzere, sağ ayağını, sol dizinin hizasına kadar kaldırdıktan sonra, sol ayağı merkezde kalmak üzere, vücudunu 360 derece döndürür ve sağ ayağını, yine kaldırdığı aynı yere gelmek üzere, yere basarmış.
Böylece, vücut, kendi ekseni etrafında bir tur atmış olur ki, buna çark atmak denirmiş.
Çark atarken, sağ el yukarı sol el ise aşağıya dönük. Ellerin bu duruşu; ” biz bir vasıtayız. Allahtan alır, kula naklederiz ” veya ” göğe açarız, yere yağarız ” demektir.
Evet; daha fazla ayrıntıya girmek istemiyorum. Ama, biraz da olsa, yemek adabı ile ilgili uygulamalardan söz etmek istiyorum. Şöyle ki; Mevlevilerin yemek yedikleri sofra, yuvarlak ve büyük bir tahtadır. Sofrayı; yerden 25-30 cm. yükseltebilmek için, sofranın altına özel iskemble konuyor.
Sofranın etrafında da, yemek yiyecek dervişlerin üzerine oturmaları için, postlar seriliyor. Kaşıklar, sofraya yüzleri sola ve yere, sapları ise sağa gelecek şekilde konur. Kaşığı bu şekilde koymanın sebebi: kaşığın içindekilerin görünmesinin istenmemesi.
Ayrıca; oturan kişilerin dizlerinin üstünün örtülmesi için, bir örtü seriliyor. Dervişler; selam vererek içeriye sağ ayakları ile giriyorlar. Son olarak şeyh geliyor ve sofraya hep birlikte oturuluyor. Önce; çorba, sonra yenilecek yemekler, sıra ile geliyor.
Yemek bir kaptan yeniyor. Yemekte: konuşulmaz, sohbet edilmez. Yemek yenirken, ağız şapırdatmak, sağa-sola bakmak ve başkasının önünden yemek yemek hoş karşılanmaz.
ÇELEBİ DAİRESİ
Güneyde. Camekanlı ve genişçe bir mekan. Meşhur ” niyaz penceresi ” burada. Niyaz penceresinin kemeri üzerinde bir resim var ve bunun üzerinde Mevlana’nın şu rubaisi yazılı.
” Ey keremden nur saçan…. Güneş, ay ve yıldızlar senin kölendir. Garip aşık, senin kapından başka bir kapıya yol bulmasın diye, bütün kapılar kapanmıştır.”
Dergah zamanı, Çelebi Efendi tarafından, görüşme ve misafir salonu olarak kullanılmış bu mekan. Günümüzde ise, müdür odası ve müze ihtisas kütüphanesi olarak kullanılıyor.
Nasrettin Hoca ve yurdumuzun kurtuluşuna vesile olan Büyük Taarruzun planlandığı ve başlatıldığı karargah evinin burada olmasıyla öne çıkan bir yer.
Konya Akşehir
ULAŞIM
Akşehir, Konya-Afyon kara yolu üzerindedir. Akşehir-Konya arası uzaklık: 135 km. ve Akşehir-Afyon arası uzaklık: 90 km. dir. Akşehir-Ankara arası uzaklık: 260 km., Akşehir-İstanbul arası uzaklık: 523 km. Akşehir-İzmir arası uzaklık: 430 km. Akşehir-Antalya arası uzaklık: 400 km. dir.
Yalnız: Akşehir’den Yalvaç-Gelendost-Eğirdir yolu üzerinden, herhangi bir yere ulaşımı düşünmenizi önermiyorum, kullandığımda, özellikle yağmurlu bir günde, çok zor bir yol.
Konya Akşehir
TARİHİ
Akşehir, tarih boyunca sürekli olarak önemli bir yerleşim, ticaret, kültür merkezi olmuştur. Hititler zamanında, Akşehir’in ismi: “Thymbrio” olarak geçer. Ünlü: “Krallar Yolu” Akşehir’den geçer. Şehir: Helenistik dönemde: “Prrygi tiranı Philomelos “ tarafından kurulur. İlk yerleşim yeri: bugünkü kentin kuzeybatısında, Sultan dağının kuzey yamaçlarındadır. Kent, Roma döneminde: “Philomelium (bal sevenler) adını alır.
Kent: Müslüman Araplar tarafından birçok kez yağmalanır. Onlar tarafından; kente: “Belde-i Beyza (beyaz şehir) denilir. Malazgirt Savaşından sonra başlayan Anadolu’nun Türkleşmesi sonucu, Kutalmışoğlu Süleyman Şah tarafından alınan kentin, bundan sonra adı ve kaderi değişir. Buraya gelmiş hükümdarlardan birinin, çiçek açmış ağaçlardan esinlenerek “Akşehir” dediği rivayet edilmektedir.
Akşehir’in günümüzde sahip olduğu eserlerin çoğu, Selçuklular döneminde yapılmıştır. Bu dönemde, kent zenginleşir ve gelişir.
Şehir: 1381 yılında, Murat Hüdavendigar’a satılır. Yıldırım Beyazıt, 1402 yılında Timur’a yenilince, Ferruhşah Mescidinin cenazelik bölümüne hapsedilir ve burada intihar eder. Timur’un zulmünden bunulan halk, Nasreddin Hoca’yı dirilterek, doymak bilmeyen fillerden kurtulmanın çaresini arar. Şehir: 1467 yılında, Fatih Sultan Mehmet tarafından fethedilir ve Cumhuriyete kadar sürecek olan kesintisiz Osmanlı dönemi başlar.
Sevr antlaşmasından sonra, İtalyanlar tarafından işgal edilir. Ancak, işgal uzun sürmez. Çınaraltı Mescidi avlusundaki çınarın üstünde yuvalanan leyleğe ateş eden İtalyanların silah seslerini duyan halk sokağa fırlar. Bunun bir ayaklanma olduğunu sanan işgal kuvvetleri, kaçarak şehri terk ederler. Büyük Önder Atatürk kumandasındaki ordu, Kurtuluş Savaşını, halkla birlikte büyük sıkıntılar içinde sürdürürken, Sakarya Meydan Muharebelerinde sonra, Garp Cephesi Karargahı, 1921 yılında, Akşehir’e nakledilir.
9 ay 10 gün süren taarruz hazırlıkları, burada yapılır. Akşehir ve köylerine birlikler yerleştirilir. Yani: Akşehir, bir anlamda sinesinde, Büyük Taarruzu, doğuma hazırlar. Tarihi süreci belki hatırlayanlarınız olabilir. Atatürk, Akşehir’de bir futbol turnuvasını bahane ederek, düşmanı yanıltır ve tüm ordu komutanlarını, 1922 yılında, Akşehir de toplar.
Son hazırlıklar gözden geçirilir ve kısa süre sonra, Büyük Taarruz başlatılır. Gerçekten: Akşehir, kurtuluş mücadelesindeki bu rolü ile öne çıkmaya ve her türlü övgüyü almaya layık, ülkemizin cennet bir köşesi.
Konya Akşehir
Her yıl 24 Ağustos günü, Akşehir’in onur günü olarak kutlanıyor. Çünkü: Akşehir bu onura, fazlasıyla layık.
Konya Akşehir
GENEL
KONUMU
Şehir merkezinin yakın çevresi yerleşim alanı olarak gelişirken, dış kısımları tarımsal karakterli olup, sulu ve kuru tarım yapılmaktadır. Sebze ve meyvecilik gelişmiş olup, tarih ürünleri, pancar, hububat, baklagiller, sanayi bitkileri ve hayvan yemleri de önemli yer tutmaktadır.
İKLİM
Akşehir ve çevresi, İç Anadolu bölgesinin en çok yağış alan bölgelerinden biridir. Bir günde, dört mevsimi yaşamak mümkün olmaktadır.
AKŞEHİR KİRAZI
Dünyada “Napolyon Kirazı” adıyla bilinen ve Akşehir-Eber Gölleri arasında oluşan mikro klima etkisiyle aromasını kazanan kiraz, çok meşhur. Bu kiraz: 2004 yılında, Akşehir Kirazı adıyla tescil ettirilmiş.
Gerçekten: Akşehir Gölü çevresindeki yollarda ilerlerseniz, bu kiraz bahçelerini görmeniz mümkün. Muhteşem büyüklükte ve güzel tadı olan bir kiraz. Mutlaka küçük bir mola verip, sahiplerinin izini ile bu kirazı bir şekilde denemelisiniz. Karahüyük Kasabası yolunda.
DÜNYANIN ORTASI
2007 yılında, Nasreddin Hoca Derneği: Türk Patent Enstitüsünden Markaların Korunması Hakkında 556 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye göre, “Dünyanın Ortası Akşehir” şeklindeki tescil belgesini almış. Şaşırdınız.
Ama, tek bir gerçek var. Nasreddin Hoca türbesinin bulunduğu alanda, türbenin hemen yanı başında yerde bir bir metal daire var. Bunun üzerinde, burası dünyanın merkezidir yazılı.
Hani, derler ya, ispat et. Bunu söylediğinizde, size verilen yanıt şu. ”Sen aksini ispat et, hadi buranın dünyanın merkezi olmadığını sen ispat et.” Ne denir? Nasreddin Hoca felsefesi, inanmaktan başka çaremiz yok. Hocanın, şimdiki nesilleri, bunu tescillemiş.
NASREDDİN HOCA FESTİVALİ
Her yıl: Temmuz ayının 5-10 günleri arasında, festival düzenleniyor. Etkinliklere, dünyada, farklı alanlarda çalışmaları olan sanatçılar, yazarlar, bilim adamları ve basın mensupları katılıyorlar.
4 Temmuz günü, Nasreddin Hocanın türbeden şenliğe davet edilmesiyle şenlik başlıyor, ardından Akşehir Gölüne maya çalmaya gidiliyor ve 10 Temmuz akşamına kadar, kutlamalar sürüyor.
Konya Akşehir
Her yıl, ülkemizin sevdiği, mizahi karakteri bulunan bir sanatçı, temsili Nasreddin Hoca olma şerefine sahip oluyor.
NASRETTİN HOCA KAHKAHA YILI
UNESCO, 1996 yılını, Dünya Nasreddin Hoca Kahkaha Yılı olarak kabul etmiştir. Bu nedenle, Türkiye’de ve Türkiye dışında, birçok etkinlikle, Nasreddin Hoca anılmıştır.
NE YENİR
Akşehir’de, tıpkı Konya’da olduğu gibi: fırın kebabı ve etli ekmek yemenizi önereceğim. Bu fırın kebabını en iyi yiyebileceğiniz yer, Arasta’da bulunan Lale Kebap.
NASRETTİN HOCA
Nasrettin Hoca; 1208 yılında, Sivrihisar’ın Horto köyünde doğar. Öğrenimini sürdürmek için Konya’ya gelir. Sonra Akşehir’e yerleşir ve burada müderris olur. 1284 yılında, Akşehir’de vefat eder.
Türk halk bilgesidir. Halk dilinde: duygu ve inceliği içeren, gülmece türünün öncüsü olmuştur. Medresede ders okutur, kadılık görevinde bulunur. Bu görevlerinden dolayı: kendisine “Nasuriddin Hace” adı verilir.
Sonradan bu ad: “Nasreddin Hoca” biçimini alır. Onun yaşamıyla ilgili bilgiler: halkın kendisine olan aşırı sevgisi yüzünden, söylentilere karışmış ve yer yer olağanüstü nitelikler kazanmıştır.
Nasrettin Hoca: yüzyıllardan bu yana, tüm Türk dünyasının güldüren ve düşündüren hikaye ve fıkralarıyla bilinir. Tüm hayatını: insanlara doğru yolu göstermeye ve insanların zaaflarını nükteli bir dille vurgulayarak onları kötülüklerden korumaya harcamıştır.
Onun hikayeleri: hikmet ve ibret dolu olup, zamanla atasözü haline gelmiştir. Her biri keskin bir zeka ve doğru işleyen aklın ürünüdür.
GEZİLECER YERLER
Konya Akşehir Batı Cephesi Karargah Müzesi
BATI CEPHESİ KARARGAH MÜZESİ
Sakarya Meydan Savaşının zaferle sonuçlanmasından sonra, düşmanın Afyon-Eskişehir hattının doğusunda mevzilenmesi üzerine, Batı Cephesi Karargahı, Akşehir’e taşınır.
24 Ağustos 1922 gününden, Büyük Taarruz için cepheye hareket edinceye kadar, bu binada çalışılır. Yani: 9 aylık bir süre, Büyük Taarruz hazırlıkları burada sürdürülür. Bu arada: Atatürk, birçok kez gelerek çalışmaları denetler ve hazırlıkları yönlendirir.
Bina: 1904-1905 yıllarında, Belediye Başkanı Bostan Bey zamanında, Belediye Binası olarak inşa edilir. 1965 yılında, Belediyenin başka bir binaya taşınması üzerine, Müze olması kaydıyla Bakanlığa bağışlanır. Büyük bir onarım sonrasında, 5 Temmuz 1966 günü “Atatürk ve Etnografya Müzesi” olarak ziyarete açılır. 1981 yılında yapılan onarım ve düzenleme sonrasında, esas işlevi nedeniyle, bugünkü adını alır.
2 katlı olan bina, taş temelli, tuğladan yapılmıştır. Binanın zemin katında: doğu ve güney kısmında, Büyük Taarruz hazırlıklarını ve Büyük Taarruzu canlandıran, birer pano bulunmaktadır. Bu katta, idari bölüm bulunuyor.
Üst katta: karargah zamanından günümüze kadar orijinal malzemesiyle kalabilen, güney köşedeki büyük oda, Atatürk’ün çalışma ve Büyük Taarruz karanının alındığı odadır. Bu odanın her iki yanında yer alan odalar ise, Karargah Komutanı İsmet İnönü ile Kurmay Başkanı Asım Gündüz’ün çalışma odalarıdır.
İsmet Paşa’nın bal mumu heykeli, çalışma masasına oturtulmuştur. Kuzey köşede bulunan odanın içindeki vitrinlerde, Büyük Önder’e hediye edilen ve kendisi tarafından kullanılan eşyalar ve silahlar sergileniyor.
Diğer dört oda, Karargahta çalışan subayların biyografileri, Nutuk’tan alıntılar, levhalar, fotoğraflar, haritalar, belge ve silahlar sergileniyor.
Burayı mutlaka gezin. Tam merkezde. Burada: ülkenin kurtuluşu için verilen mücadelenin planlandığı bir yer, o büyük kararların alındığı mekanlar olarak düşünün ve burayı mutlaka gezin. Özellikle: balmumu heykeller, ortama canlı bir görüntü sağlamış.
Konya Akşehir Arkeoloji Müzesi (Taş Medrese)
ARKEOLOJİ MÜZESİ (TAŞ MEDRESE)
İlçenin tek medresesidir. Yapılan restorasyon ve düzenlemelerden sonra, 1965 yılında, müze hizmete açılır. Müzenin bulunduğu Taş Medrese: mescit, türbe, imaret ve çeşmeden oluşan bir külliye şeklindedir.
Medrese: Anadolu Selçuklu Sultanlarından Keykubat II. Zamanında, 1250 yılında yaptırılmıştır. Külliyeden günümüze, yalnızca mescit ve türbe ile medrese gelebilmiştir.
Medrese: plan olarak, açık avlulu ve dört eyvanlıdır. Taç kapısı ile baş eyvan: güney-kuzey yönünde, iki eyvanı ise dikey olarak yapılmış ve değişik tarihlerde onarım görmüş. Taç kapının sağ yanında, 5 oda göreceksiniz. Türbe ise, giriş kapısının solunda bulunuyor. Çini-mozaik süsleme kuşağı var. Kubbesinin ortasında da çiniler bulunuyor.
Konya Akşehir Arkeoloji Müzesi (Taş Medrese)
Evet, müzede neler var? Neolitik dönemden, 19’ncu yüzyılın sonuna kadar, insan yaşamına ait eserler bulunuyor. Bu eserler arasında: en zengin koleksiyon: Selçuklu ve Osmanlı dönemlerine ait mezar taşlarıdır. Selçuklu dönemi, figürlü mezar taşları, müzede önemli bir yer tutuyor.
Bu eserler: Akşehir ve çevresinden toparlanmış. Türkiye’de sayıları çok az olan: renkli mezar taşlarına özellikle dikkatinizi çekerim. Bu renkli mezar taşlarında, Türkiye’de yalnızca 3-4 tane bulunuyor.
Konya Akşehir Arasta
ARASTA
Kentin merkezinde, esnaf ve sanatkarların yıllardır, birlikte icra-i sanat ettikleri bir alışveriş merkezi. Modern iş hanlarına inat, yaşamaya devam ediyorlar. Kaybolmaya yüz tutmuş mesleklerin son temsilcileri burada. Mutlaka gidip görün.
Konya Akşehir Gülmece Parkı
GÜLMECE PARKI
Konya Akşehir Gülmece Parkı
Nasreddin Hoca Türbesinin yanındaki park. Havuz, çocuk bahçesi ve kafeterya var.
Parkın orta yerinde: kocaman bir de kazan var. 4 metre yüksekliğinde ve 6 metre çapında bakır bir kazan. Bu kazan: Ankara’da bakırcı ustalarına yaptırılmış. Ankara’dan Akşehir’e gelişi: medyatik olay olmuş. Bu dev kazan: önce, kendine Guiness rekorlar kitabında yer aramış. Sonra da gidip, Akşehir’in en merkezi meydanına konmuş.
Konya Akşehir Gülmece Parkı
Evet: gelelim parka. Parkta: heykeller göreceksiniz. Bu heykeller: heykeltıraş Cemil Güntepe’nin elinden çıkma. Bu heykellerde: Nasrettin hocanın fıkraları anlatılıyor. Ayrıca: Türk gülmece sanatına etkisi olan sanatçıların büstleri var. Bu nedenle: sanırım parka, Gülmece Parkı ismi verilmiş.
Konya Akşehir Nasreddin Hoca Mezarlığı ve Türbesi
NASREDDİN HOCA MEZARLIĞI VE TÜRBESİ
Nasreddin Hoca: 1284 yılında, 76 yaşında iken öldü. Akşehir’in en eski Selçuklu mezarlığına gömüldü. Daha sonra mezarın üzerine, 6 sütuna oturan, kubbeli bir türbe yapıldı.
Hoca’nın türbesi: İbrahim Hakkı Konyalının söylediğine göre: 1476 yılına kadar harap durumda iken, 1878 yılında, Akşehir ileri gelenleri tarafından onarılır. Şimdiki türbenin ise: II. Abdülhamit zamanında, 1905 yılında, Konya Valisi olan Faik Bey ile Akşehir Kaymakamı Mustafa Şükrü Bey tarafından onarımı yaptırılır. Üstüne: 4 satırlık, Türkçe bir kitabe konularak, bugünkü haline getirilir.
Evet, türbe, Nasreddin Hoca Mahallesinde, 80 dönümlük şehir mezarlığının ortasındadır. Mezar taşında: hocanın ölüm tarihi olarak: 1284 yazılıdır. Eski sütunlar üzerinde, Yıldırım Beyazıt’ın komutanlarından Mehmet’in, 1393 yılında, türbeyi ziyaret ettiğine dair bilgiler bulunmaktadır. Türbenin, mimari olarak çok fazla bir değeri yoktur. Ancak, hocanın nüktedanlığını temsil etmesi açısından önemlidir.
Konya Akşehir Nasreddin Hoca Mezarlığı ve Türbesi
Giriş kapısı: özel olarak düzenlenmiştir. Bakımlı, özenle şekillendirilmiş bir yol, sizi türbeye götürür. Türbenin bilinen ilk yapısı: 6 sütun üzerine oturtulmuş bir kubbeden oluşur. Bu sütunların ikisi arasında, bir kapı var. Bu kapı üzerinde ise: kocaman bir kilit asılı duruyor.
Düşünebiliyor musunuz? Her tarafı açık bir türbede, kocaman bir kilit asılmış.
Konya Akşehir Nasreddin Hoca Mezarlığı ve Türbesi
Diğer yanları tamamen açık olan bu türbe yapısı: 1905 yılında dışına yaptırılan, ikinci bir yapı ile koruma altına alınmış. Mezar, iç bölümün ortasındadır.
Bugün, dışarıdan baktığınızda, 12 sütun üzerine oturtulmuş, sivri külahlı yapı, işte bu tarihten kalan yapıdır. Külah: metal levhalarla kaplıdır. Türbede: bir mezar taşı daha göreceksiniz.
Mehmet Çelebinin kızı Habibe’nin mezar taşı. (Niye, burada, herhangi bir bilgiye ulaşamadım?) Türbenin restorasyonu, en son olarak, Padişah II. Abdülhamit zamanında yaptırılmış. Bu onarımda: daha önce ahşap yapılmış olan türbeye, mermer sütunlar ve mermer sanduka yapılmıştır.
Mermer sandukanın baş tarafındaki kitabede, Hoca’nın ölüm tarihi olan 638 Hicri yılı, tuhaflık olsun diye ters yazılmıştır. Hocanın iki kızından: Fatma Hatun ve Dürrrü Melek’in mezar taşları, son yıllarda bulunmuş ve Akşehir Müzesine kaldırılmış.
Malum: Hoca’nın memleketi konusunda: Sivrihisar ve Akşehir arasında bir rekabet söz konusu. Bu tür buluntular, bu rekabetin yönünü belirleme açısından önem kazanıyor.
Konya Akşehir Nasreddin Hoca Mezarlığı ve Türbesi
Türbenin hemen kıyısında: yerde, bir metal daire şeklinde plaket var. Bunun üzerinde: bulunduğunuz yerin, dünyanın merkezi olduğu yazılı. Yukarıda anlattığım gibi, bunun doğruluğunu ispat etmek şansımız yok.
Peki, ya bunun aksini ispat etme, yani buranın dünyanın merkezi olmadığını ispat etme şansımız var mı? O da yok.
O zaman, burasını dünyanın merkezi olarak kabul edebiliriz. Sizde, o dairenin üstüne basın ve bir resim çektirin. Altına yazılacak not hazır: “İşte, ben dünyanın merkezinde iken”
Evet: türbenin bulunduğu yer, her yıl birçok turist tarafından geziliyor. Türbenin girişinde: hatıra ve hediyelik eşya satılan küçük bir de mağaza bulunuyor.
Konya Akşehir İmaret Camii
İMARET CAMİİ
Akşehir’ deki tek Osmanlı camidir. Nasreddin Hoca Türbesinin güneyindedir. 1510 yılında, II. Beyazıt devrinde, Rumeli Beylerbeyi Hasan Paşa tarafından yaptırılmıştır. Bir zamanlar, çevresinde: yoksullara yemek dağıtan bir aş evi bulunması nedeniyle, bu ismi almıştır.
Bu sosyal ve kültürel merkez, uzun yıllar işlevini sürdürmüşse de, günümüze Osmanlı mimarisinin tipik bir örneği olan cami kalmıştır. Caminin önünde, 12 adet sütunu bulunan bir şadırvan var.
Akşehir’e uğrayanların yazıları ile, bir hatıra defteri gibi doldurulmuş. Evliya Çelebinin el yazısı ile yazılmış hatıra bulunuyor. Bu camide, dünyanın en büyük tek parça halısı var. Fırsat bulursanız, bu halıyı mutlaka görün.
Konya Akşehir Hıdırlık
HIDIRLIK
Akşehir ilçesinin: temiz havası ve suyu ile, öne çıkan bir dinlenme yeri. Merkezden, yalnızca 4 km. uzaklıktadır. Akarsu ve çevresindeki çamlığı ile, yöre halkının dinlenme ve piknik alanı olarak kullanılan bir yer. Zamanınız varsa, gitmeyi düşünün.
Konya Akşehir Gölü
AKŞEHİR GÖLÜ
Sultan Dağları ile Emir Dağı arasındaki çöküntü alanındadır. Kapalı bir havzada bulunduğundan, dışarıya akıntısı yoktur. Buna karşın, suları çok az tuzludur. Kıyılardan göle karışan tatlı su kaynaklarının bolluğu, kıyılarda suyun tatlılaşmasını sağlar. Tuzluluk, orta kesimlerde ve kuzeydoğuda daha belirgindir.
Göl: sığdır. Derinlik: 2-4 metre arasında değişir. Gölün güneydoğusundaki yaklaşık 10 km. lik kıyı şeridi dışında kalan tüm kıyıları, seyrek fakat geniş sazlıklarla kaplıdır. Akarsu deltalarında da, söğüt toplulukları mevcuttur. Sazan ve turna gibi ticari önemi olan balıkların yanı sıra beş balık türü daha bulunmaktadır.
Gölde: sonbahar ve kış başlarında, başta yaban kazları ve yaban ördekleri olmak üzere, pelikanlar, dalgıçlar, balıkçıllar, yağmurcunlar ve martı türlerinden oluşan, 60-80 bin civarında kuş görülür. Özellikle: yaban kazları, kış mevsiminde geceyi çok kalabalık guruplar halinde, gölde geçirirler.
Konya Akşehir Gölü
Evet, bu göl: Nasreddin Hoca’nın maya çaldığı göl. Harita üzerinde, yüz ölçümü olarak, Türkiye’nin beşinci büyük gölü. Ama: bilinçsiz sulama ve küresel ısınmanın etkisiyle, her yıl yok olmaya bir adım daha yaklaşıyor.