Kahire Giza Piramitleri

Giza Piramitleri

Mısırlılar için piramit, Firavunun ve dolayısıyla krallıkların ölümsüzlüğünü garanti altına almanın bir yoluydu. Bunu başarmak için, piramidin firavunun ölümünden önce tamamlanması gerekiyordu.

Piramitlerin girişlerinin tamamı, kuzey tarafında yapılmıştır. Çünkü eski Mısırlılar ölülerin ruhunun kuzey yıldızında yaşadığına inanırlardı.

Giza piramidi olarak da bilinen Keops piramidi: Orion kuşağını oluşturan yıldızları takip ederek Khafra ve Menkaure piramitleriyle aynı hizadadır.

Piramitten aşağı inmek için kullanılan geçit, Alfa Draconis olarak bilinen kutup yıldızına işaret eder.

Piramitlerin pürüzsüz açılı kenarları, güneş ışınlarını sembolize ediyordu ve kralın ruhunun cennete yükselip tanrılara, özellikle de güneş tanrısı Ra’ya katılmasına yardımcı olmak için tasarlanmıştı.

Yani, piramidin şekli Güneş Tanrısı Ra nın tapınımı ile ilgiliydi.

Güneş ışınlarının, yeryüzüne düşerken değdikleri en yüksek noktayı temsil ederler. Bu doğal olay: uygun hava koşullarında hala görülebilmektedir.

Piramitler: yaradılış efsanelerindeki “Benu” kuşunun üzerine konduğu, uzun bir dikilitaş olarak bilinirler.

 

Piramitlerin inşa yöntemleri:

İnşa şekli her zaman gizemli olsa da, en kolay yöntemin ahşap veya bronz kaldıraçlar kullanılarak yapılmış olabileceği bilinmektedir.

İlk basamaklar oluşturulduktan sonra, kütüklerden yapılmış bir makine kullanılarak taşlar ikinci basamağa kaldırılır ve bu şekilde devam ederdi.

Heredot: günümüzde 6 milyon tondan fazla taştan oluştuğunu tahmin edilen Büyük Piramidin inşasında, köle emeği kullanılarak yapıldığını iddia etmiştir. Mısır anıtlarının köleler tarafından inşa edildiği fikri (örneğin İncil deki Çıkış Kitabında anlatılan İbrani kölelerin durumu) antik dünyada yaygın görünmektedir.

Oysa günümüzde bu yapının aslında ücretli Mısırlı işçiler tarafından yapıldığı bilinmektedir.

Mısır bilimciler, bu projeyi birçok yetenekli işçinin yönettiğini kabul ettiler. Keops’un yeğeni inşaatı planladı ve firavun işçileri kaliteli ürünlerle giydirmek ve beslemek için çok para harcadı. Bu kadar büyük inşaat projeleri, mutlaka bir tür arkeolojik iz bırakırdı ve bu nedenle 1999 yılında arkeologlar, Khafre ve Menkaure’nin daha sonraki iki piramidini inşa eden işçilerin köy evlerini ortaya çıkarmaya başladıklarında, büyük bir heyecan yaşadılar. Bu, 1990 yılında ölenlerin rütbelerine göre üst ve alt bölümlere ayrılan işçi mezarlığının keşfini takip etti.

Hem köy hem de mezarlık, arkeologlara Giza’daki iki küçük piramidin inşa edildiği koşullar hakkında değerli veriler sunuyor. Bu veriler de, Khufu piramidinin inşasına dair bir hipotez oluşturulmasına olanak tanıyor. İşçilerin kemikleri üzerinde yapılan bir çalışma, işin çok ağır, hatta bazen kelimenin tam anlamıyla bel kırıcı olduğunu gösteriyor. Yine de bu işçiler, köle olmaktan çok uzak, ayrıcalıklı memurlardı ve bir dizi imrenilecek ayrıcalıklara sahiptiler. Protein açısından zengin bir beslenme düzenine sahip oldukları görülüyor. Kırık uzuvları ve çatlakların doğru bir şekilde tedavi edildiğine dair kanıtlar, yeterli tıbbi bakımın sağlandığını güçlü şekilde düşündürüyor.

Mezarlıktaki iskeletlerden birinin bacağı o kadar hassas bir şekilde kesilmiş ki, uzmanlar hastanın ameliyattan sonra yaklaşık 20 yıl daha yaşadığını tahmin ediyorlar.

İşçi köyünün keşfi, arkeologların Heredot’un hayal ürünü olan bir diğer iddiasını da çürütmesini sağladı. Khufu piramidinde 100 bir kişinin çalıştığı iddiası. Aslında köyün en fazla 20 bin kişi kapasiteye sahip olduğu ve bunların belki de yarısının aynı anda inşaat işleriyle uğraştığı görülüyor. Mısır takvimindeki tüm mevsimlere ait tarihler içeren bloklar, piramitlerin sadece Nil’in taştığı zamanlarda değil, yıl boyunca inşa edildiğini göstermektedir.

 

Evet şimdi de günümüz, Piramitlere giriş ve hareket:

Burada hassas bir konu var. Kesinlikle bilet gişesinde ne tür para olursa olsun nakit para geçerli değildir, yani mutlaka kredi kartı istiyorlar. Yani: biletlerinizi diğer Mısır tapınak ve müzelerinde olduğu gibi, sadece kredi kartı ile satın alabilirsiniz.

Mısır Piramitler giriş kapısı kurallar levhası

Giriş kapısı-Giriş ücretleri ve kurallar levhasında yazılı olanlar:

Piramitler bölgesine giriş: 700 Mısır Lirasıdır. (Aralık 2025 tarihinde 1 TL = 1 Mısır Lirasıdır, Dolar olarak düşünürsek: giriş ücreti 16 Dolardır.)

İlaveten: Mikerinos piramidinin içine giriş: 280 Mısır Lirası ve Kefren piramidinin içine giriş: 1500 Mısır Lirasıdır.

Bu fiyatlar, Mısır vatandaşı olmayan ziyaretçiler için geçerlidir. Öğrenci bileti almak için, uluslararası öğrenci kartına sahip olmak gerekir. Cep telefonuyla fotoğraf çekmek ücretsizdir. Piramitlerin ve mezarların içinde fotoğraf çekmek yasaktır. Açılış saatleri, her gün saat 07.00’den akşam 17.00’ye kadardır. Kefren piramidi, öğlen saat 12.00-13.00 arasında kapalıdır. Bilet gişesi saat 16.00’da kapanır.

Evet bilet gişesinden biletinizi aldınız, sonra bileti göstererek kapıdan içeri giriyorsunuz.

Hemen bir meydan var. Bu meydandan, piramitlere ve sfenks’e ring araçları/otobüsleri gidip geliyor. Bu araçlar, piramitlerin yakınına kadar gidiyor, bu yüzden eğer yürümek istemiyorsanız, bu araçları kullanabilirsiniz. Ama indiğiniz durağa dikkat eden, tam piramitlerin yakınına kadar gitmek mümkün. Aksi halde: soyguncu sahtekar faytonculara esir olabilirsiniz. Biniş ücreti 30 dolardır. Veya develer (10 dolar) veya atlar olabilir.

İlk durak: Piramitleri hemen karşıdan görebileceğiniz “Seyir Platformu” dur. Burada piramitler cepheli fotoğraflar çekebilir, çektirebilirsiniz.

Piramitlerin isimlerini nasıl anlayabilirsiniz?

Sağ yanda görülen piramit: Mikerinos piramididir, dıştan en belirgin özelliği: cephesinde büyük bir yarık olmasıdır. Hemen yanında 3 tane küçük piramit vardır.

Onun solunda önde görülen piramit: Kefren Piramididir. Dıştan en büyük özelliği, tepesinde şapka olmasıdır. Diğer yani ikisinin ortasında görülen ise, Dünyanın 7 harikasından biri olarak kabul edilen Keops Piramididir.

Evet: Seyir Terasından sonra, otobüse binmeyip zoru tercih ederseniz, yürüyebilirsiniz, ama çöl kumları üzerinde, taşlı-topraklı arazide yürümek bir hayli zor, ama ortamı yaşamak için idealdir.

Menkaure Piramidi

MİKERİNOS (MENKAURE) PİRAMİDİ:

Evet bu piramidin içine girilebiliyor.

Piramidin hemen giriş kapısında, bir talimat levhası var. Buna göre:

Piramidin içine girmek yetişkin için 280 Mısır Lirasıdır. Kodu tarayarak bileti çevrimiçi satın alabilirsiniz. Piramidin içinde kamera kullanmak yasaktır. Telefonla fotoğraf çekebilirsiniz. Flash ve video çekmek yasaktır. Kralın salonunu ziyaret etmek için 10 dakika yeterlidir. Böylece diğer ziyaretçiler de ziyaretin tadını çıkarabilirler.

Menkaure Piramidi

Genel özellikleri:

Giza piramit kompleksinde bulunan, 3 ana piramidin en küçüğüdür.

 

Neden en küçük piramittir:

Bu boyut küçülmesinin nedeni, Giza platosunda kalan sınırlı alan da dahil olmak üzere çeşitli diğer faktörlerdir. Dış kaplaması için kullanılan malzeme de bir diğer etkendir. Selefleri bu amaçla, dış kaplama için kireçtaşı kullanırken, Menkaure, 800 km den fazla uzaklıktaki Aswan’dan çıkarılan graniti kullanmıştır. Granit blokların taşınmasıyla ilgili lojistik zorluklara ek olarak, malzemenin kendisi kireç taşından çok daha serttir. Bununla birlikte kaplama taşlarının sadece alt çeyreği, granitten yapılmış olup geri kalanı kireç taşıdır.

Bazı tarihçiler, piramidin daha küçük boyutunun, Menkaure’nin hükümdarlığının seleflerine göre, daha kısa olmasından veya belki de hükümdarlığı sırasında kaynaklardaki bir değişimden kaynaklandığına inanıyorlar.

Başka bir teori ise, piramidin başlangıçta çok daha büyük olmasının planlandığını, ancak kraliyet önceliklerindeki muhtemel bir değişim veya yeterli kaynak eksikliği de dahil olmak üzere çeşitli zorluklar nedeniyle diğer piramitlerden daha küçük ölçekte tamamlandığıdır.

Kim için yapılmıştır:

4’ncü Hanedan Kralı Menkaure’nin mezarı olarak inşa edilmiştir. Ancak duvarı, mezarlığı ve vadi tapınakları, firavunun ölümünden sonra tamamlanmıştır.

Kral Menkaure: yaklaşık MÖ 2532-2503 yılları arasında hüküm sürmüştür. Muhtemelen: Khefren’in oğlu ve Khufu’nun torunudur.

Yukarıda da söz ettiğim gibi kral Menkaure, piramit kompleksi tamamlanmadan önce öldü ve piramidin granit kaplama bloklarının çoğu düzeltilmemişti.

 

Mimari özellikleri:

Piramidin yüksekliği 65.5 metredir. Ancak kumun içine batması ve yüzyıllarca süren erozyon nedeniyle, yüksekliği sürekli azalmış ve piramidin yüksekliği günümüzde 61 metreye düşmüştür.

Pürüzsüz kenarları nedeniyle, genellikle gerçek piramit olarak anılan Menkaure piramidinin taban ölçüsü: 103.4 metredir.

Eğim açısı, yaklaşık 51 derecedir. Yani piramit nispeten dik bir eğim içermektedir.

Bu piramidin inşasında, milyonlarca kireç taşı ve granit blok kullanılarak, 15 binden fazla işçi çalışmıştır.

Piramidin alt kısmı, pembe granit kaplıdır. Üst kısmı ise Giza ve diğer yerlerdeki piramitler gibi Tura kireçtaşından yapılmıştır.

Yardımcı Kraliçe Piramidi:

Menkaure’nin piramidinin yanında, kraliçelerin gömülmesi için kullanılan üç küçük piramit daha görülür.

 

Menkaure Piramidi içinde Nişli oda

Piramidin içi ve Mezar odası:

Piramidin iç düzeni nispeten basittir ve içinde boş bir lahit bulunan bir mezar odası ve bir nişli oda vardır.

Menkaure piramidi nişli oda

Mezar odası: devasa granit bloklarla kaplıdır. Zaten bu piramidi, platoda bulunan diğer piramitlerden farklı kılan, iç odalarda kullanılan granitin kalitesidir.

Mezar odasında, 2.4 m uzunluğunda, siyah taş lahit bulunmuştur. Ayrıca: ahşap bir tabutun kalıntıları vardır. (ayrıntı aşağıda)

 

Kazılar-Arkeolojik Araştırmalar:

1837 yılında, İngiliz arkeolog Howard, Menkaure’nin mezar odasını ortaya çıkararak, bir zamanlar firavunun kalıntılarını içerdiği düşünülen boş bir lahit bulmuştur. Ancak o dönemin birçok kraliyet mezarında olduğu gibi, mezar yüzyıllar önce yağmalanmıştı.

Lahdin yanı sıra, heykel parçaları bulundu ancak mezarın en önemli hazineleri çoktan alınmıştı.

Menkaure’ye ait olduğu iddia edilen lahit, 1838 yılında İngiltere’ye götürülürken, denizde kaybolmuş, ahşaptan yapılmış diğer lahit ise Londra British Museum’da sergilenmektedir.

Menkaure’nin piramidindeki boş lahdi, firavunların son dinlenme yerlerinin savunmasızlığını vurgulamaktadır.

 

 

Kral Menkaure ve kraliçenin bu çarpıcı heykeli, tam bir sanat eseridir. (Günümüzde: Boston Güzel Sanatlar Müzesindedir.)

Heykeller:

Vadi tapınaklarında yapılan kazılarda, Kral Menkaure’nin bir dizi heykeli bulunmuştur. Kral ve kraliçenin çarpıcı iki heykeli, (günümüzde Boston Güzel Sanatlar Müzesindedir) ve kralın çeşitli tanrılar tarafından kucaklandığını gösteren, bir dizi üçlü heykel bulunmuştur.

 

Yıkım dönemi:

Piramidin kuzey cephesinde, 12’nci  yüzyılın bir bölümünde Mısır’ı yöneten Selahattin Eyyübinin oğlu Sultan Osman tarafından oluşturulan, büyük bir boşluk bulunmaktadır. Bin Yusuf, piramitlerin sökülmesini ve taşlarının diğer inşa projelerinde kullanılmasını emretmiştir. Yıkım, Menkaure piramidinden başlamış, ancak bu yıkımın yapılamayacağı anlaşılmıştır. 8 aylık çalışmanın ardından, ancak bu boşluğu, bugün de görülebilen boşluğu oluşturabilmişlerdir.

 

Khafre Piramidi

KEFRE (KHAFRE) PİRAMİDİ:

Giza’daki 3 antik Mısır piramidinin ortasındadır. Gurubun en yüksek ve en büyük ikinci piramididir. Üç piramitten: tepesinde hala kaplama bulunan tek piramittir.

Piramit: tepesindeki kaplama kalıntıları, merkezi konumu ve hepsinin en yüksek olanı gibi görünmesi sayesinde, turistlerin hemen dikkatini çekmektedir.

Kefre Khafre Piramidi

İşçi Köyü:

Bu piramidin, 500 m uzağında, işçilerin şehri olarak adlandırılan yerleşim yerinin kalıntıları bulunmuştur. Bu şehir, nüfustan ayrıydı ve yaşamları ve ihtiyaçları için gerekli tüm hizmetlere sahipti. Fırınlar, zanaatkarlar, doktorlar gibi.

Bu köy yakın zamanda keşfedilmiş olup, inşaat işçilerinin bakımlı ve iyi beslenmiş işçiler olduğunu doğrulamıştır.

Firavun Khafre’nin Diyorit heykeli. (1858 yılında Vadi Tapınağında bulunmuştur. Günümüzde Kahire’deki Mısır Müzesinde sergilenmektedir)

Khafre Kimdir:

Khafre, (Yaklaşık MÖ 2576-2551) Eski Krallık 4’ncü Hanedanın 4’ncü Kralıdır.

Khafre: Keops’un oğlu ve Menkaure’nin babasıdır. Yani, her bir sonraki hükümdar, kendisi için daha küçük bir türbe inşa ettirmiştir.

Saltanatı hakkında çok az yazılı kayıt bulunmaktadır.

Mısır’ı 24 yıl ve hatta muhtemelen daha uzun süre yönetti. Khafra, geride zalim bir hükümdar olarak anıldı. Babası gibi davrandı, tapınakları kapattı ve Mısırlıları piramit ve diğer anıtları inşa etmeye zorladı.

 

Piramidi yaptıran:

Bu piramit, Firavun Khafre emriyle inşa edilmiştir.

Firavun bu piramidin yanı sıra, işçilerine şunların da inşasını emretmiştir. “Sfenks, vadi tapınağı, piramitten cenaze tapınağına giden yol ve bir güneş teknesi.

Piramidin yapılış tarihi: yaklaşık MÖ 2570 yılıdır.

Kefre Kharfe Piramidi

Mimari Özellikleri:

Piramidin, pusulanın ana yönlerine doğru hassas bir şekilde hizalanması, antik Mısırlıların astronomi konusunda gelişmiş bir anlayışa sahip olduklarını göstermektedir.

Bazı bilim insanları: piramidin tasarımının belirli yıldızların doğuşu ve batışı gibi, göksel olaylarla ilgili olabileceğini öne sürerek, Khafre piramidinin hem manevi hem de astronomik amaçlarla tasarlandığı fikrini desteklemektedirler.

Evet, piramit başlangıçta güzel Tura kireçtaşıyla kaplanmıştı. Bu kireçtaşının büyük bir kısmı, görünüşe göre piramidin altından başlayıp yukarı doğru ilerleyerek, kaplama taşlarını alan yerel inşaatçılar tarafından sonradan gasp edilmiştir. Neyse ki, yağmalama tamamlanmadan önce durduruldular ve piramitlerin ilk inşa edildikleri zamanki görünümleri hakkında günümüze çok iyi bir fikir verecek kadar kaplama taşı, tepeye yakın  yerlerde kaldı.

Yani, orijinal kireçtaşı kaplama tüm piramidi kaplıyormuş, ama günümüze sadece üst kısmı gelebilmiştir.

Piramidin yapımında, her biri 2 tondan fazla ağırlıktaki kireçtaşı bloklar kullanılmıştır.

Khufu piramidinden, 10 m daha yüksek bir ana kaya üzerinde oturmaktadır, bu da daha yüksek görünmesine neden olur. Yani, çekirdekte bir kaya çıkıntısı kullanılmıştır.

Platonun eğimi nedeniyle, kuzeybatı köşesi, kaya alt toprağından 10 m oyularak oluşturulmuştur ve güneydoğu köşesi daha yüksektir.

Alt kısımda kullanılan taşlar çok büyüktür, ancak piramit yükseldikçe taşlar küçülür ve tepede sadece 50 cm kalınlığa ulaşır.

Yüksekliğin ilk yarısında sıralar kaba ve düzensizdir. Ancak piramidin orta bölümünde, düzenli bir duvarcılık şeridi açıkça görülmektedir.

Kefren Khafre Piramidi

Ölçüleri:

Piramidin tabanı kare şeklindedir. Kenarları şu anda: 10.5 m dir. Piramidin boyu 143.9 m idi. Ancak 4500 yılı aşkın tarihi boyunca sadece 7 m alçalarak bugün 136.5 m yüksekliğe sahiptir. 1932 yılında Amerikalı dağcı Rand Herron, piramidin dış yüzeyine tırmanırken düşmüş ve ölmüştür.

Aynı dönemde, Keops piramidi ise 10 m alçalmıştır.

Eğimi: 53.2 derecedir. Yani, piramidin açısı biraz daha keskindir ve dört köşesi, tepe noktasıyla tam olarak buluşacak şekilde hizalanmamıştır. Bu nedenle tepesinde, hafif bir eğrilik gösterir.

 

Arkeolojik Araştırmalar:

Arap Tarihçi Abdül-Selam, piramidin 1372 yılında açıldığını yazmıştır. Mezar odasında herhangi bir şey bulamamışlardır. Mezar odasının duvarında, muhtemelen aynı döneme ait “Arapça” bir yazı vardır.

Piramit, modern zamanlarda ilk olarak 2 Mart 1818 tarihinde Giovanni Belzoni tarafından keşfedilmiştir.

Belzoni: aslen icat ettiği su kaldırma cihazını satmak için Mısır’a gelen dev gibi bir adamdı. Ancak Mısırlılar yaşam tarzlarını değiştirmekle ilgilenmedikleri için, Kahire İngiliz konsolosunun önerisiyle arkeolojiye yöneldi ve  topladığı eserleri satmaya başladı.

Mezar odasına ilk girildiğinde, Khafre piramidinin boş olduğunu ve hazinelerinin ve mumyasının bulunduğu lahdin çoktan dışarıya çıkarıldığını keşfetti. Daha doğrusu dıştaki granit lahit yerinde duruyordu, ancak içteki lahitler kayıptı.

 

 

Khafre Mezar odasının içi, Belzoni adını yazmıştır.

Mezar Odası:

Evet, bu piramidin de içine gezmek için girilebiliyor.

Devam edelim. Mezar odasının iki girişi vardır. Bu durum, soyguncuların piramidi girme olasılığını arttırmıştır. Aşağı doğru inen geçit, tamamen kayaya oyulmuştur.

Khafre Piramidi içi

Aşağı doğru iner, yatay olarak ilerler ve ardından mezar odasına giden yatay geçide katılmak üzere yukarı doğru çıkar.

Khafre Piramidi içi

Piramidin içinde, Kral odası ile aynı uzunlukta, bir yan oda vardır. Bu odanın amacı bilinmiyor. Muhtemelen: adakların saklanması, defin ekipmanlarının depolanması olarak kullanılmış olmalıdır.

Khafre Piramidi içi mezar odası

 

Mezar odası, ana kayadaki bir çukurdan oyulmuştur. Çatı, üçgen kireçtaşı kirişlerden yapılmıştır. Oda, dikdörtgen olup, 14 x 5 m boyutlarındadır. Burada oldukça büyük bir lahit ve hükümdarın iç organlarının saklandığı kaplar bulunur.

Khefre Piramidi Mezar odası

Mezar odasına ilk ulaşıldığında: Khafre’nin lahdinin katı bir granit bloktan oyulup kısmen zemine gömüldüğü ve içinde muhtemelen bir boğaya ait hayvan kemiklerinin bulunduğu belirtilmiştir.

Bugün mezar odasında, neredeyse zemin seviyesinde, ancak uzun süredir boş olan kırmızı granit bir lahit bulunmaktadır. Ancak içi boştur.

Khafre piramidi mezar odasının içine maceracı Belzoni adını yazmıştır.

Yağmalama:

Piramidin, Yeni Krallık yani erken bir dönemde yağmalandığı muhtemeldir.

 

Piramidin Hasar görmesi:

Piramidin aldığı en büyük hasar, 14’ncü yüzyılda meydana gelen ve dünyanın 7 harikasından biri olan İskenderiye Fenerini tamamen yerle bir eden depremdir.

Keops Piramidi

KEOPS (KHUFU) PİRAMİDİ:

Giza platosunda inşa edilmiş ve antik dünyanın 7 Harikasından biri olarak kabul edilen piramittir ve dünyanın 7 harikasından günümüze kadar ayakta kalabilen tek yapıdır. Ayrıca binlerce yıl boyunca, daha doğrusu Paris Eyfel Kulesinin inşa edildiği 1889 yılına kadar dünyanın en yüksek binasıydı.

Evet Khufu, babasının Giza’nın güneyinde, Dahşur da bulunan kavisli piramit ve kırmızı piramidin inşasında getirdiği yenilikleri burada geliştirdi. Babasının mezarıyla ilgili mimari ve lojistik sorunları çok iyi biliyordu.

Giza piramitlerinin karakteristik özelliği olan, düz kenarları sergileyen ilk piramittir. Ancak  piramidin şekli ve yapısal olarak sağlam bir piramidi tamamlamak için gereken ideal yanal açı, Khufu döneminde belirlendi.

Piramidin iç kısımlarında, sıcaklık sabit 20 derecede kalmaktadır.

Firavun Khufu’nun fildişi heykeli

Khufu kimdir:

Khufu, MÖ 2589-2560 yılları arasında hüküm sürmüştür ve ona adanan piramit 3 piramit arasında en eski ve en büyüğüdür.

Oğulları Kefren ve Menkaure, Giza’nın diğer iki piramidini inşa ettirdiler. Ancak bu ikisinden hiç biri Khufu piramidinin görkemli boyutlarına sahip değildi.

Giza piramitlerinin en büyüğü kendisine ait olmasına rağmen, bulunan en küçük heykel “Keops” a aittir. Sadece: 7.5 cm ölçülerindedir ve fildişinden yapılmıştır. Bu küçük heykel: 1903 yılında Petrie-Abydos-Osiris Tapınağının temellerinde bulunmuştur. Bu heykelde: firavun sağ elinde kırbaç, başında “Aşağı Mısır” ın kızıl tacı ile görülür. Oturduğu tahtın önüne iliştirilmiş saray biçimindeki Mısır krallık sembolünün içine, kralın adı kazınmıştır. Boyutunun küçüklüğüne ve malzemeye karşın, karakteristik bir portredir.

 

Piramidi kim yaptırmıştır? Mimar Hemiunu

Khufu piramidini kimin tasarladığı bilinmiyor, ancak karmaşık inşaatını denetlemekle görevli kişi, firavunun veziri olarak görev yapan kıdemli bir devlet memuru olan Khufu’nun yeğeni Hemiunu idi.

Hemiunu’nun oturan heykeli, geçtiğimiz yüzyılda Giza’daki bir mezarda bulunmuş ve halen Almanya-Hildersheim-Pelizaeus Müzesindedir.

Evet bu heykel yapılı bir adamı tasvir ediyor. Zaten, Mısır kültüründe yüksek mevkideki itibarlı kişiler, iri yapılı olarak betimlenirdi.

Çünkü çoğu heykel, kişileri idealize etmeye yönelikti. Kişiler hayatlarının en güzel dönemlerinde gösterilmişlerdir. Ancak Hemiuna’nın heykelinde, canlı gibi görünen kakma gözler, mezar soyguncuları tarafından sökülmüş ve heykele nispeten zarar verilmiştir. Gözlerdeki canlı etki, göz bebekleri olarak obsidyen ve kristal, irisler için ise beyaz kireç taşı kullanılıyor ve bunlar tunç bir çerçeve içine oturtuluyordu.

MÖ 2560 yılında yapılan piramidin inşaatı 20 yıl sürdü ve 20 binden fazla işçi çalıştı.

Keops Piramidi

Mimari özellikleri:

Hazırlık Aşamaları:

Yapım işlerine başlamadan önce arazinin hazırlanması gerekiyordu. Arazi düzeltilmeli, tasarlanan piramidin kenarlarının konumu, pusulanın dört ana yönüne göre, dikkatle belirlenmeliydi.

Düzeltme için, belirlenen alan: dört alçak kerpiç duvarla sınırlandırılıyor ve içi su dolduruluyordu. Su doldurulan yüzey, düz olmalıydı. Söz konusu alan yeterince oyulduğunda, bu su akıp giderdi.

Hendekler arasındaki kayalar kesilerek, düz bir yüzey oluşturulurdu. Ancak; bu piramidin yapımı sırasında, inşaat alanının ortasında büyük bir kaya bloğu çıkmış ve bu kaya çıkıntısı öylece bırakılmıştı. Bu kaya bloğunun parçaları, geçit düzeneği içinde görülebilmektedir.

Piramidin taban kenarının doğru yöne oturtulması için, yıldız gözlemleri kullanılırdı. Çünkü o zamanlar pusula bilinmiyordu. Bu piramidin dört kenardaki hiza hatasının, bir dereceden az olması düşünülürse, eski Mısırlıların ne ölçüde doğru hesaplamalar yaptıkları anlaşılır.

Kare kaidenin, dört kenarının en uzunu ile en kısa olanı arasındaki uzunluk farkı, sadece 20 cm dir.

Aslında; yapı alanının tam ortasında bırakılan büyük kaya bloğu nedeniyle, köşegenlerin,  karşıdan karşıya doğru olarak ölçülmesi imkansızdı. Ölçü, sadece kenarlardan alınabiliyordu. Öte yandan tüm bu ölçüler, metrik sistem bilinmediğinden, keten liflerden yapılmış lifler veya esnek hurma lifleri kullanılarak yapılabiliyordu. Yani, ölçümlerin hassasiyetinin hangi şartlar altında gerçekleştirildiğini bilmek gerek.

 

Piramidin yapım aşaması:

Her türlü bilimsel ve teknolojik araştırmaya rağmen, piramitlerin tam olarak nasıl yapıldığı hala net olarak bilinmiyor. Eski Mısırlıların bu piramitler yapıldıktan 2500 yıl sonra, Roma döneminde makara ve palanga bilgisine sahip oldukları biliniyor. Ellerindeki tek mekanik destek, silindir kazıklar ve kaldıraçlardı. Eski Mısır’da tüm yapılar, heykeller ve dikilitaşlar, bu iki ilkel aracın yardımıyla dikilmiş ya da taşınmışlardı.

 

Piramidin nasıl yapıldığı hakkındaki en güçlü teori:

Yapının çevresini dolaşan rampa  teorisidir. Yapım ilerledikçe, piramidin dört yüzünün her biri çevresindeki kerpiç rampalar çıkarılmıştır. Silindir kızaklar üzerindeki dev bloklar, bu yolla yukarıya getirilmiştir. Taş blok: gerideki silindirin üstünden geçtiğinde, kızak serbest kalacak ve önde yeniden doldurulacak, blok işçi ekiplerince ileri doğru çekilecektir. Bu sistem: tümüyle çok iyi uygulanabilirlik göstermektedir. Ama, sistem olarak uygulanabilir denilse de, uygulamaya gelince sıkıntılar doğmaktadır.

Tüm yüzlerden çıkan ve taşların ağırlığından dolayı fazla dik olmayan bir yokuş, sorunlar yaratır.

 

Piramidin Yapımı Aşamaları:

Piramit, her bir basamağı, oldukça enli ve ortalama yükseklik 1 metreden fazla olmayacak düzeyler halinde yapılıyordu.

İngiliz Hodger prensibine göre: bazı işçi gurupları, blokları dört piramit yüzü üzerinde birden aynı zamanda, bazılarının da her bir yüz boyunca kaldırılmasına imkan veriyordu.

Piramit sivrilip, yüzey daraldıkça, işçi sayısı azalıyordu. Gereken düzeye ulaşan her blok, kızaklar üzerinde, yüzeyden geçirilip kendine ayrılan yere taşınıyordu.

 

Piramidin dış cephesinin kaplanması:

Temel yapı bittikten sonra, piramit parlak beyaz Tura kireçtaşı ile kaplanıyordu. Kaplama işi, tepeden aşağıya doğru yapılacaktı. Basamaklar, kireçtaşı bloklarıyla dolduruluyor, sonra da uygun açıyı vermek ve parlak bir görünüm sağlamak için yontulup düzeltiliyordu.

Kireçtaşı ile kaplı olması, ışığı dev bir ayna gibi yansıtmasını sağlamaktadır.

Günümüzde piramitte dış kaplama kalmamıştır. Çünkü Ortaçağ Mısır mimarisinde kullanılmak üzere sökülmüştür.

Sonuç:

Piramit yapısı, son derece gelişmiş geometrik bilgi ve tekniklere dayanarak inşa edilmiştir. Mimari gelişim, bu piramitte zirveye çıkmıştır.

 

Sayısal Değerler:

Orijinal yüksekliği 145.75 m yi aşmaktaydı, ancak bugün sadece 138 m ye düşmüştür. Yani piramidin tepesi kesiktir. Ancak yine de belli bir uzaklıktan kaplamasının veya tepesinin eksikliği hissedilmez.

Projede: 2.5 ile 15 ton ağırlığında, 2.3 milyondan fazla taş blok kullanıldı ve mezar odasındaki blokların ağırlığı 51 tona kadar çıkıyor. Tabanda yerleştirilen bazı taşların ağırlıklarının 15 ton civarında olduğu tahmin ediliyor. Ortadaki kaya bloğunun büyüklüğü bilinmediğinden, kullanılan taş miktarını net olarak hesaplamak mümkün değildir.

Eğim açısı: 54 derece 54  dakikadır. Diğer tüm piramitlerde de bu oran sabittir.

Kare kaidenin her bir kenarı 229 m ve en uzun ile en kısa kenar arasındaki uzunluk farkı, sadece 20 cm dir. Yapı: 5.37 hektarlık bir alanı kaplar.

 

Keops Piramidi giriş kapısı

Giriş Kapısı:

Keops piramidinin iki girişi vardır.

Çünkü geçmişte piramidin üzerinde, orijinal girişin nerede olduğunun görülmediği orijinal bir kaplama vardır.

Piramidin orijinal giriş kapısı kuzey yüz üzerindedir. Çünkü kuzey yıldızlarına dönük olarak konumlandırılmıştır. Kuzey yüzünde, yaklaşık 17 m yükseklikte, merkez noktasının 7.5 m doğusunda, alçak bir giriş bulunmaktadır. Bu girişin üzerinde, yukarıdaki blokların baskısını azaltmak için, ikişer çift halinde, piramit biçiminde yerleştirilmiş, 4 büyük taş blok vardır.

Piramidin günümüzdeki girişi ise: bu özgün girişin hemen altında, biraz sağındadır. Bu giriş: Halife Me-mun tarafından, 9’ncu yüzyılda açılmıştır. Çünkü piramidin üzerinde orijinal kaplama vardı ve orijinal kapısı bulunamıyordu. Me-mun girişi olarak adlandırılan bu giriş, hazine aramak için Me-mun tarafından açılmıştır.

Bugün turistler tarafından bu giriş kullanılmaktadır.

 

Keops piramidi büyük galeri

Piramidin iç yapısı:

Piramidin iç geçitleri ve odaları, diğerler piramitlere nazaran daha çoktur.

Birinci Planda: girişten itibaren, merkezde ve toprak düzeyinin altındaki mezar odasına inen bir geçit vardır. Ancak bu geçit bitirilememiş ve ikinci planda: piramit gövdesinden yukarıya, zirvenin altında daha merkezi bir konuma yerleştirilmiş başka bir odaya çıkan geçit yapılmıştır.

Ancak bu odada bitirilememiştir. Üçüncü planda: çok daha gösterişli bir düzenleme yapılmıştır. Piramidin derinliklerine tırmanan yeni bir galeri yapılmıştır.

Büyük Galeri:

Büyük Galeri olarak bilinen bu galeri, 47 m uzunluğunda ve 8.5 m yüksekliğindedir. Kireç taşı duvarlar 2 m dik yükselir ve daha sonra üstteki 7  tabaka azar azar içeri doğru ilerleyerek, bindirme tonoz şeklini alır. Üstte ise, eni 1 m den fazla olan tek bir taş dilimiyle kapatılmıştır.

Galerinin başında: çatısına üç yarık açılmış olan kısa, alçak bir geçit vardır. Bu yarıklar, bir zamanlar geçidi ve ötesindeki mezar odasının girişini kapatmak üzere indirilen granit blokları tutuyordu.

Galeri aynı zamanda, çıkış geçidini kapatmak üzere kullanılan granit tıkaçların depolandığı yerdir. Bu tıkama taşları, alan içinde başka hiçbir yere konulamayacak kadar büyüktür. Bu büyük granit levhalar, cenaze geçeceği zaman, tahta kirişlerle desteklenerek galerinin tavanına, altlarına ve cenazenin geçişini engellemeyecek yerlere konuluyordu.

Rahipler çekildikten sonra, arkada kalan işçiler taşları sallayarak düşürürdü. Müthiş bir hızla inen bu bloklar, yerde kayarak geçidi tıkarlardı.

Böylece, mezar odası tarafı, doğal olarak tıkama taşlarının arkasında kalmış oluyordu. İşçiler, sallayarak düşürdüklerin taşların ardında kalarak ölüme terk edilmiyorlardı. Büyük Galerinin başındaki üst geçitten, bir taşın altındaki dar bir bacadan kaçıyorlardı. Daha sonra ise, kaçtıkları geçit girişini de kapatıyorlardı. Alçak geçit, mezar odasının kuzeydoğu köşesine, yani kral odasına giderdi.

Kral/Mezar Odası:

Büyük piramidin yüksekliğinin üçte birinde, tabandan yaklaşık 45 m yukarıda, Halife Ma’amun tarafından, MS 820 civarında keşfedilen Kral odası bulunmaktadır. Açıldığında hükümdarın büyüklüğüyle orantılı bir hazine bulunacağı düşünülmüştü. Ancak büyük bir şaşkınlıkla, Firavun odası boş ve çıplak bulundu. Duvarlarda başlangıçta bulunması gereken süslemeler veya yazıtlar bile yoktu. Bulunan tek şey, o da boş olan granit lahitti. Bu granit lahit, piramidin dar tünellerinden geçemeyecek kadar büyük olduğundan, inşaat sırasında oraya yerleştirilmiş olmalıdır.

Evet, Kral odası; perdahlanmış dev granit bloklardan yapılmıştır. Diğer odalara göre daha yukarıdadır ve piramidin merkezinde bulunan sonuncu odadır. Burası, Mısır geometrisinin bir şaheseridir.

Şekli: 2:1’lik Altın Oran yani 10.58 x 5.29 metredir.

Odanın yüksekliği, toplam 400 ton civarında çeken 9 dev bloktan oluşan düz çatıya kadar, 5.87 m dir.

Kral odasının üzerinde, çatısı eğimli olan, en yükseği dışında hepsi düz çatılı olan beş “Rahatlama odası” vardır. İlk 4 odacık: kral odası gibi düz tavana sahiptir. Sonuncusunda ise, sivrileşen bir tavan görülür. Burayı kaplayan bloklar: taş ocağından geldikleri gibi pürüzlüdür ve birkaçının üzerinde, hala aşı boyalı taş ocağı işaretleriyle Keops adı bulunmaktadır. Piramidin içinde, firavunun adına sadece burada rastlanır.

Mezar odasının batı ucunda-Lahit:

Tabana yapışık ve duvardan biraz açıkta duran, siyah, büyük bir granit lahit bulunur.

Lahit, günümüze kapaksız ve güneydoğu köşesinin üstünün büyük bölümü eksik olarak gelmiştir.

Tek parça granit bloktan yontularak içi oyulmuştur ve üzerindeki testere izleri, günümüzde de görülebilmektedir. Elle bile vurulsa; hala çan sesini andıran bir sesle çınlar.

Lahdin eni: çıkış geçidinin eninden 2.5 cm daha fazladır. Yani, bu lahit piramidin yapım aşamasında, Kral odasının üstü kapanmadan önce yerine konmuş olmalıdır. Yoksa bu ölçüleri sonradan buraya sokulmasına izin vermez. Ancak oda duvarlarında ince, usta işçiliğe karşın, lahit sanki sonradan başkalarınca yapılmış gibi, son derece kaba bir işçilik göstermektedir.

Bu durum, lahde taşınmak üzere getirilirken, Nil nehri üzerinde kaybedilen bir lahdin ardından, böyle acele bir lahit konulması olarak tanımlanır.

Lahdin üzerinde, sonradan ince süsler yapılmamış olması da ilginçtir.

Keops Piramidi Kral/Mezar odası

Mezar odasında lahit dışında bulunanlar

Kuzey ve güney duvarlarında görülen iki küçük hava bacasıdır. Bunlar, tabanın 1 m üstünde başlar ve piramidin içinden geçerek, dış yüzeye çıkarlar. Bu bacaların gerçek amacı ve o günkü işlevleri bilinmiyor. Yani bu bacaların havalandırmaya katkı sağlamadıkları görülmektedir.

 

Kralın odasının ziyaret edilmesi

Kralın odası ziyaret edilebilmektedir. Büyük piramidin dış cephesine yerleştirilmiş, birkaç metrelik bir merdiven sayesinde erişilmektedir.

İçeriye girmeden önce, dik yamaçlarla ve sınırlı alanlarla başa çıkmanız gerektiğini bilmelisiniz. Klostrofobi veya kalp sorunları olanların içeriye girmesi tavsiye edilmez. Ancak her yer temiz ve iyi aydınlatılmış olup, iniş ve çıkışlarda  korkuluklar ve ahşap rampalar yardımcı olmaktadır.

 

Soygunlar:

Tüm önlemlere karşı, MÖ 23’ncü yüzyılda, piramit, mezar soyguncuları tarafından soyulmuştur. Antik çağ ve geç dönemlere kadar, yazarların yazdıklarına göre, piramidin girişi açıktı, ancak daha sonra kapandı. Hatta, Halife Memon’un bu yüzden MS 9’ncu yüzyılda yeni bir giriş açtığı söylenmektedir.

 

Antik dönem yazarlarının piramit hakkındaki yazıları:

Herodotos:

Tarihin babası olarak bilinen Halikarnasoslu Hedodotos “Tarih” adlı kitabında, 2000 yıllık bir geçmişi olan büyük piramidi ziyaret ettiğini yazmıştır. “Piramidin üzerinde, işçilerin tükettikleri turp, soğan ve sarımsak miktarını belirten, Mısır harfleriyle yazılmış bir yazıt vardır. Bu yazıyı bana okuyan çevirmen: bu iş için 1600 talent gümüş harcandığını söylemiştir. İş süresinin uzunluğu hesaba katılırsa, bu işte kullanılan demir araçlara ve işçilerin beslenmeleri ve giyimlerine harcanan para miktarı çok büyük olmalıydı.”

 

Hedorotus:

Piramide giden yolun yapımının 10 yıl, piramidin yapılının ise 20 yıl sürdüğünü ve 100 bin işçiden oluşan bir iş gücü kullanıldığını söylemiştir. Keops isimli firavun, yaklaşık 23 yıl hüküm sürmüştür. Dolayısı ile Herodotos’un kullandığı 30 yıllık süreç biraz fazladır. Heredotos’un yazdıklarından birkaç satır daha aktarmak istiyorum. “Her ne kadar doğru veya yanlıştır bilinmez. Heredotos, Keops’un yaptırdığı büyük piramidin yapımı için fon elde etmek uğruna, kendi kızına bile fahişelik yaptırmış, onun zamanında bütün tapınaklar ibadete kapatılmış, Mısır: Mısırlılar tarafından nefret edilen, en büyük yoksulluk dönemine girmiştir.

 

Giza Büyük Sfenks

BÜYÜK SFENKS

Sfenks kelimesi, aslen Mısır dilindeki “Sheep-ankh” kelimesinden türetilmiştir. Yaşayan “suret” anlamına gelir. Bu isme göre: Sfenkslerin esas olarak zihinsel ve fiziksel gücün birleşimi olan kralın suretini temsil ettiği söylenebilir. Zihinsel güç insan kafasından, fiziksel güç aslan vücudunda temsil edilmiştir.

Oturma Yeri:

1995 yılında oturma alanı ile Vadi Tapınağı arasındaki alan, ek oturma yerleri sağlamak için daha da temizlenmiştir. Piramitlerdeki ses ve ışık gösterilerini izleyen ziyaretçileri ağırlamak için yapılan geniş bir oturma alanı bulunmaktadır.

 

Sfenks’in önünde tanıtım levhasındaki yazılar:

4’ncü Hanedanlık döneminde (yaklaşık MÖ 2613-2494) doğrudan ana kayadan oyularak yapılan Büyük Sfenks, Mısır’ın devasa heykellerinin en eskisi olup, yaklaşık 72 m uzunluğunda ve 20 m yüksekliğinde, aynı zamanda en büyüğüdür.

Antik Mısır Sfenksleri, kralı aslan gövdesiyle temsil ederek gücünün açık bir göstergesidir.

Kanıtlar: Büyük Sfens’in Khafre’nin (yaklaşık MÖ 2558-2532) hükümdarlığı döneminde oyulduğunu göstermektedir.

Dikkatli arkeolojik araştırmalar ve mimari çalışmalar, Sfenks ile önündeki tapınak olan Sfenks Tapınağının Khafre’nin piramit kompleksiyle açık bir bağlantısı olduğunu ortaya koymuştur. Bu durum, Büyük Sfenks’in yüz özelliklerinin Khafre’nin heykelleriyle benzerlik gösterdiğini ortaya koyan analizlerle de desteklenmektedir.

Büyük Sfenks, antik Mısır döneminden beri binlerce yıldır gezginlerin ve kaşiflerin hayal gücünü cezbetmiştir.

18’nci Hanedanlık döneminde ( yaklaşık MÖ 1550-1295) güneş tanrısının bir tezahürü olarak görülmeye başlanmış ve “Ufukta Horus” anlamına gelen Horemakhet olarak adlandırılmıştır.

Thutmose VI ( MÖ yaklaşık 1400-1390) Sfenks’in ön pençeleri arasında “Rüya Dikilitaşı” adı verilen bir dikilitaş diktirmiştir. Bu dikilitaşta, henüz prens iken Sfenks’in gölgesinde uyuyakaldığını ve rüyasında Sfenks’in kendisine Horemakhet olarak göründüğünü, eğer Sfenks’i onarın ve üzerine doluşan kumları temizlerse kendisine Mısır Krallığını vereceğini söylediğini anlatır.

Sfenks Rüya Dikilitaşı

Rüya Dikilitaşı:

Sfenks’in pençeleri arasında, günümüzde “Rüya Dikilitaşı” olarak adlandırılan ve bir öykünün yazılı olduğu bir dikilitaş bulunmaktadır.

18’nci Hanedan dönemine ait bir öykü, IV Thutmosis’in boynuna kadar kumla kaplı Sfenks’in altında uyuyakaldığı zamanı anlatır. Thutmosis rüyasında Sfenks’in: kendisini kumdan kurtarırsa, Mısır Kralı olacağına dair söz verdiğini görür.

18’nci Hanedan döneminde, IV Thutmosis’in o zamanlar Sfenks’i temizletmiş olması muhtemeldir.

Ancak rüya hakkındaki hikayenin siyasi amaçlarla, kralın meşruiyetini kanıtlamaya yardımcı olacak şekilde eski bir propaganda öyküsü olarak uydurulmuş olması daha olasıdır.

Bu  tür bir hikaye, tanrılar tarafından veya bu durumda Sfenks’in kendisi tarafından belirlenen firavunun gücünü iddia ederek ve güvence altına alarak krallığının geçerliliğini destekleyebilir.

Sfenks Rüya Dikilitaşı

Evet, bu bilgilerden sonra Büyük Sfenks’i tanıtmaya devam edelim.

Sfenks, Nil nehrinin batı kıyısındadır ve doğuya bakar.

Vadideki Khafre Tapınağının yakınında, kendi nişinde Büyük Sfenks vardır.

Heykelin Khafre’nin cenaze yolunun yanında bulunması ve bazı mimari detaylar, Sfenks’in Khafre piramit kompleksinin ayrılmaz bir parçası olduğunu göstermektedir.

Firavun başlı olan bir aslanın bu devasa heykeli; sağlam kireçtaşından oyulmuş olup, Khafre’yi güneş tanrısı Horus’a adaklar sunan tanrı olarak temsil etmektedir.

18’nci hanedandan  beri Sfenks, Krallığın sembolü ve bir hac yeri olmuştur.

Pençeleri arasında, küçük bir şapel inşa edilmiştir.

 

Sfenks Heykelleri:

12’nci Hanedanın 2’nci yarısından itibaren, kraliçeler ve prenseslerin çoğu, kendilerine özel olarak adanmış bir sfenks istediler. Bu nedenle, kadın heykelleri de temsil edilmeye başlanmıştır. Bugüne kadar bulunan kadın heykellerinin en ünlüsü, Karnak kompleksinin doğu kesiminde, Aton tanrısına adanmış tapınağın yakınında bulunan Kraliçe Nefertiti heykelidir.

Ayrıca ilk Mısır sfenksinin 4’ncü Hanedandan Kraliçe II Hetepheres’i tasvir eden sfenks olduğu da varsayılmaktadır.

En büyük ve en ünlü Sfenks, 4’ncü Hanedanın hükümdarlarından biri olan Khafra tarafından yaptırılan, insan yüzlü ve aslan gövdeli heykeldir.

İnşa tarihi kesin olarak bilinmemekle birlikte, Büyük Sfenks’in başının ona ait olduğu düşünülmektedir.

 

 

Sayısal özellikleri:

Kireç taşından yapılan Sfenks, 72 m uzunluğunda, 6 m genişliğinde ve 20 m yüksekliktedir. Başın uzunluğu 10 m ve genişliği ise 4 m dir.

Bu ölçüler, onu tek bir taş bloktan oyulmuş, en büyük heykel yapmaktadır.

Kuzey tarafından bakıldığında, gövdenin başa oranı açıkça görülmektedir. Başın gövdeye oranla küçük olduğu izlenimi vermektedir.

Pençelerinin uzunluğu 15 m dir.

 

Sfenks’in görevi/yapılış amacı nedir

Giza Büyük Sfenks’i, piramitleri korumak için inşa edilmiştir ve ağzında şu yazıt bulunur. “Mezarınızı çevreleyen şapeli koruyorum. Ölüm odanızı koruyorum. İzinsiz girenleri uzak tutuyorum. Düşmanları yere seriyorum ve silahlarını da onlarla birlikte yok ediyorum. Kötüleri türbenin şapelinden kovuyorum. Düşmanlarınızı saklandıkları yerlerde de yok ediyorum. Onları öyle bir şekilde engelliyorum ki, artık dışarı çıkartmıyorum.”

Bu koruma görevi kolayca anlaşılabilir. Çünkü Mısırlılar için aslan, kutsal yerlerin ve yeraltı dünyasının koruyucusudur ve imgesi Aton tanrısıyla ilişkilendirilir.

 

Sfenksin Burnu ve sakalı:

Çoğu teoride bunun sorumlusu olarak Napolyon gösterilmektedir. Ancak Napolyon’un doğumundan önce bir kaşif tarafından yapılan çizimlerin bulunmasıyla, bu hipotez çürütülmüştür.

Sfenks’in sakalı da kırıktır. Sakalın bazı parçaları, günümüzde Londra British Museum da sergilenmektedir.

1988 yılında, Sfenks’e hayranlıkla bakan bazı  turistler, Sfenks’in sağ omuzundan aniden  iki büyük taş bloğunun kopup önlerinde toz bulutu içinde yere düşmesiyle şaşkına dönmüşlerdir.

 

Genel Özellikleri:

Antik dönemde başlangıçta Mısır Sfenksi, parlak renklerde boyanmıştı.

Ancak erozyon, antik yapıların en büyük doğal düşmanlarından biri olduğu için renkler artık renkler algılanmıyor.

Heykelin korunmasına yardımcı olan en büyük etken ise, yıllarca kumun altında gömülü kalmasıdır. Başka bir teori daha var. Erozyonun kumdan değil, sudan kaynaklanmış olmasıdır. Bazıları, yüzyıllar önce Mısır’daki iklimin tamamen farklı olduğunu doğrulamaktadır.

Evet çöl arazisinin sürekli değişmesi nedeniyle, Sfenks’in gövdesi son birkaç bin yıldır birkaç kez kuma gömülmüştür. En son 1905 yılında kumlar temizlenerek Sfenks’in tamamının büyüklüğü ve güzelliği ortaya çıkarılmıştır.

Giza güneş teknesi

 

GÜNEŞ TEKNESİ;

Keops piramidinin güneyindedir. Çünkü ilk keşfedildiği yer burasıdır.

Muhtemelen MÖ 2500 civarında, kimliği belirsiz marangozlar tarafından Firavun Keops’un şerefine inşa edilmiştir.

Güneş teknelerinin tarihi ve işlevi, tam olarak bilinmemekle birlikte, bu teknelerin güneşin gökyüzündeki hareketiyle yaşam ve ölüm döngüsünü sembolize eden ritüel araçlar olduğu bilinmektedir. Ancak bu tekne, sadece sembolik bir anlam taşımakla kalmıyor. Su üzerinde kullanıldığına dair işaretler içeriyor ve cenaze teknesinin, krallığın başkenti Memphis şehrinde,  ölen firavununun mumyalanmış cesedini Nil nehri üzerinden Giza nekrapolüne taşımış olması veya Keops’un kutsal yerleri ziyaret etmek için bir haç teknesi olarak kullanılmış olması ve bu nedenle, ölümünden sonraki yaşamında da kullanabilmesi için mezarının yanına gömülmüş olması da mümkündür.

Giza güneş teknesi

Çeşitli uzmanlara göre, bu güneş enerjili tekne, denizin dalgalarını aşmasını sağlayan, yükseltilmiş bir burun yapısına sahip, açık deniz araçlarının özelliklerini taşıyor.

Güneş teknesi, 1954 yılında Kamal El-Mallah tarafından Keops piramidinin güney tarafında yapılan kazılarda bulundu. Sedir ağacından yapılmış olan  tekne, 1224 parçaya ayrıldı ve bu sayede yeniden bir araya getirilmesi mümkün oldu.

Yeniden yapım çalışmaları, teknenin bulunduğu aynı yerde 10 yıldan fazla sürdü. 1982 yılında, tekne özellikle onu barındırmak için inşa edilmiş ve boyutlarına göre uyarlanmış bir müzede sergilenmeye başladı.

Teknenin uzunluğu 43.4 m, genişliği 5.6 m ve derinliği 1.5 m dir.

Müze, teknenin restore edildiği yerle aynı konumda bulunmaktadır. Müze, içindeki hazineyi korumak için sıkı bir nem kontrolü uygulamaktadır.

Bu güneş teknesi, Keops piramidinin etrafına gömülmüş, 5 tekneden sadece biridir ve şimdiye kadar Kefren piramidinin yakınlarında 5 tane daha keşfedilmiştir.

 

Yunanistan Olympia

Olympia Zeus Heykeli

 

Evet önce Olympia hakkında bilgiler vererek başlamak istiyorum;

Altis diye de bilinir.

Ortam, binaları ve hatta kişiliği açısından Delphoi’dekinden çok farklıdır.

Ancak, tıpkı Delphoi gibi Olympia da anaakım Yunan iktidar mücadelelerinin dışında kalır.

Burası da 4 yılda bir düzenlenen atletizm yarışmalarının Yunan dünyasının her köşesine uzanan cazibesiyle tüm Yunanlılar için kutsal bir mekan haline gelmiştir.

Olympia, Peloponnesos’un kuzey batısında, denizden 12 km uzaklıkta, doğusunda Arkadya Dağları bulunan, düz, bereketli, ormanlık bir ovada yer alır.

Bu çekici nokta, kuzeyde konik Kronos Tepesi ile temenos’un güneybatısında birleşen Kladeos ve Alpheios adlı iki ırmak gibi belirgin coğrafi özelliklerle çevrilidir.

Bol miktarda adanan saç ayaklar üzerindeki pahalı, geniş tunç kazanlardan anlaşıldığı kadarıyla, Olympia MÖ 8’nci yüzyılda önem kazanmaya başladı.

Gerçekten de, antik Yunanlılar Olimpiyat Oyunlarının MÖ 776’da başladığına inanıyordu ve bu yıl kayıtlı tarihlerinin başlangıç noktası olarak seçilmişti.

Daha sonraki yüzyıllarda, Olympia Hera ve Zeus’a adanan iki ünlü tapınak da dahil, çeşitli binalarla donatılmıştı.

Romalıların ilgisi sayesinde Olympia’nın zenginliği antikçağların sonuna kadar, MS 393’te Hıristiyan imparator Büyük Theodosius pagan kültlere karşı genel bastırma kampanyasının parçası olarak oyunları sona erdirene kadar devam etti.

Ama bölge zaten MS 4’ncü yüzyılda büyük depremde yıkıldı.

Daha sonra Orta çağda Alpheios ve Kladeos’un taşması sonucu harabeler birkaç metrelik bir silt tabakası altında kalacaktı.

1766 yılında İngiliz eski eser meraklısı Richard Chandler tarafından tekrar keşfedilen Olympia, modern zamanlarda büyük ölçüde Alman Arkeoloji Enstitüsünün 1875’ten bu yana sürdürdüğü kazılarla ortaya çıkarılmıştır.

Tipik şekilde, kutsal bölge alçak bir duvarla belirlenmişti.

Ritüeller iki yende odaklanıyordu.

Olympia’nın efsanevi kralı Pelepos’un mezarı ve adete kültün uzak geçmişine uzanan kadim kökenlerine vurgu yapmak istercesine taş yerine yakılan sunuların küllerinden yapılan ana sunak.

Bunun iki yanında tapınaklar dururdu.

Kronos Tepesinin dibinde, kuzeyde erken arkaik döneme ait Hera Tapınağı ile güneyde, yapay bir platform üzerinde klasik Yunan’ın başlıca binalarından biri olan daha büyük Zeus Tapınağı.

İki büyük tapınak ve büyük sunağa ek olarak temenos’ta ayrıca Kronos Dağının eteklerinde düzgün şekilde sıralanmış bir dizi hazine de vardı.

Çoğu Sicilya ve Güney İtalya’daki Yunan şehir-devletlerince yaptırılmıştı.

Hiçbiri günümüze iyi durumda gelmemiştir ve hiçbiri Delphoi’deki Siphnos Hazinesinin düzeyinde karmaşık süslemelere sahip değildi.

 

OLİMPİA VE OLİMPİYAT OYUNLARI

Evet yukarıda da sözünü ettiğim gibi, burası: Güney Yunanistan’ın batı kısmında; bir tapınma yeriydi.

Hatta: Tanrılar kralı Zeus’un tapınağı ve sunağı oradaydı. İnsanlar, Yunan dünyasının her yerinden, bu kutsal yere hac ziyaretine geliyorlardı. Burada yapılan dinsel törenlerin önemli bir parçası ise, spor yarışmalarıydı.

Haberciler: oyunlara davet etmek için, Yunan uygarlığının en uzak yerlerine kadar giderlerdi. Sicilya-Kyrene-Suriye-Mısır-Makedonya-Asya: bilinen dünyanın her köşesinden gelen sporcular: bu oyunlar için “Olmpia” da toplanırlardı.

Ancak: oyunların kökeninde dinsel törenler bulunduğundan, oyunlara katılanların Yunan soyundan olmaları şarttı. Yunanlı olmayanlar, Zeus tapınağında tapınamazlar ve oyunlara katılamazlardı. Oyunlar süresince: Yunan şehir devletleri arasındaki savaşlara ara verilirdi.

Zeus tapınağının sınırlarının hemen dışındaki Stadium, aşağıda anlatacağım.

PELOPONNESOS-PELOPS ADASI

Yunanistan’ın güneyindeki kara parçası, bu isimle bilinirdi. Olimpiyat oyunlarının ortaya çıkışı: Pelops’a bağlanır. Bölgenin batısındaki “Pisa” isimli küçük krallıkta: söylenenlere göre:
“Kral Oinomaos hüküm sürüyormuş.

Tanrıların kralı Zeus ile Toprak Ana’ya adanmış verimli Olmpia arazisi: onun toprakları içindeymiş. Bu tanrılara tapan birçok kişi: oraya gidip, hasatlarının bereketi için tanrılardan yardım dilerlermiş. Bu sırada: kral Oinomaos: bir kahin tarafından “damadı” tarafından öldürüleceği yolunda uyarılır. Bu yüzden, kral kızının, evlenme çağına gelmiş olması nedeniyle huzursuzdur.

Bunun üzerine, kral kızı için gelen her talipten: Olympia’dan deniz tanrısı Poseidon’un tapınağına kadar kendisiyle araba yarıştırmasını şart koşar. Tapınak: 80 mil kadar kuzeydoğuda, Korinthos yakınında İsthmia’dadır. Yarışı kazandığında Hippodameia ile Pisa tahtını da kazanması; ama yarışı kaybederse yani kral onu geçerse, ölmesi kararlaştırılır. Bu işi kabul eden 13 talibin, hepsi yarışı kaybeder ve öldürülür.

Sonunda: genç Pelops ortaya çıkar. Kimileri: Pelops’un: tanrılaştığını, kimileri ise dingil milini balmumundan bir mille değiştirmesi için seyise rüşvet verdiğini söyler. Sonuçta: kral Oinomaos araba kazasında ölür, Pelops ise Hippodameia ile evlenerek tahta çıkar. “

Evet: pek çok Yunanlı; diğer oyunlarla birlikte Olympia’da başlatılan araba yarışlarının, Pelops’un tahta çıkışına yol açan zaferin anısını kutlamaya yönelik olduğuna inanırlar.

Günümüzde: bu sportif oyunların, çoğunlukla cenaze törenleriyle ilgili olduğu bilinmektedir. Bu oyunlar, yas tutanların kederlerini dağıtırdı. Çünkü: Olympia’daki oyunlar, büyük ihtimalle Pelops’un mezarı civarındaki bölgede yaşayan Yunanlılar tarafından bir anma töreni olarak başlatıldı.

Bu insanlar: böylece tanrılarının gözüne girmiş oldular. Pelops’un mezarı: kutsal yapı gurubunun tam ortasındaydı. Zamanla ise durum değişti, oyunlar Zeus’un onuruna kutlanır olunca Pelops’un payı azaldı.

 

YUNANLILARIN TANRI GÖRÜŞLERİ

Yunanlıların kendilerine özgü bir tanrı görüşleri vardır. Onlara göre, tanrıların insanların işine doğrudan karışması gayet normaldi.

Tanrıların evinin: Olympia’nın 175 mil kuzeyinde, Teselya’daki Olympos Dağı’nın zirvesinde olduğuna inanılırdı. Tanrıların kralı Zeus; sınırsız bir doğa gücü olan, adil ve sevecen bir baba idi. Bir taraftan, elinde yıldırım demetleriyle göklerde gürler, diğer taraftan karşı cinse düşkünlüğüyle kraliçesi Hera’yı çileden çıkarırdı.

Ama, aynı zamanda ziyafetlerde kendisine adaklar sunulan konuksever tanrıydı. Olympia: Zeus’un ikinci eviydi ve oyunlar nedeniyle, bin yılı aşkın bir zamandır, Zeus’un dinsel merkezi olmuştu.

Günümüzde: Alpheios ırmağının Kladeos ırmağı ile birleştiği yerdeki verimli vadi: Zeus Kutsal Alanının korusunu barındırır ve burayı yöre insanı tarafından uğrak yeridir. Buraya günümüzde de akın eden turistler, bu büyük kutsal yerin kalıntılarına hayran kalırlar.

1829 yılından bu yana: arkeologlar; bu bölgedeki bazı yerleri ortaya çıkardılar. Bunlar: dört yılda bir oyunlar için toplanan sporcuların işlevsel gereksinimlerini karşılayan yapılar ve dinsel anıtlardır. Gymnasion ile Stadion: dinsel tapınakların hemen yanındadır. Kazanan sporcuların ve sponsorların minnettarlıklarını belirtmek için sundukları adaklar, kutsal alandadır.

Olympia: bir şehir değildir; tapınmaya ve oyunlara katılmaya gelenlerin gereksinimlerini karşılayan yapılar kümesinin bulunduğu kutsal bir yerdir.

Yunanlılar: oyunların ilk olarak MÖ.776 yılında başladığına inanırlar ve bu tarihi, geçen yüzyılları saymak için temel alırlar. Ancak; arkeologlar, insanları Olympia bölgesinde, çok daha eski tarihlerden itibaren tapındıklarını ortaya çıkarmışlardır.

En eski yapılar: tahta ve kerpiçten yapılmıştır. Uygarlıklar gelişip eski yapılar çökünce: bunların yerini, daha büyük ve taş yapılar ve anıtlar almaya başlamıştır. İçlerindeki en görkemlisi ise “Zeus”a adanan tapınaktır.

Olympia Hera Tapınağı

HERA TAPINAĞI:

Yaklaşık MÖ 600 yılına tarihlenir. Dor köşe sütununa; başka bir çözüm bulunmuştu. Tıpkı Thermo’daki gibi bu tapınak da taş temeller üzerine kerpiç ve ahşaptan yapılmıştı. Thermon’daki tapınağın aksine, burada sütunların durdukları yerler biliniyor, ki cevap da burada yatıyor.

Köşe sütunları içeri çekilmiş, esas köşe konumundan hafifçe içeri doğru yerleştirilmiş, yanındaki sütun ile arasındaki mesafe normalinden biraz daha az bırakılmıştır.

Bunun sonucunda, sondaki metoplar diğerleriyle aynı uzunlukta kalsa da köşe triglifin dış kenarı, altındaki sütunun dış kenarıyla aynı hizada olacaktı.

Yüzyıllar içinde bu tapınağın ahşap sütunlarının yerine, her biri güncel modaya uygun tarzda başlığa sahip olan taş versiyonları yerleştirilmişti. Biraz karma bir görüntü ortaya çıkmış olmalı, bugün bile farklı boy ve tarzlarda sütun başlıklarını görmek mümkündür.

MS 2’nci yüzyılda Yunanlı doktor ve gezi yazarı Pausanias, Olympia’yı ziyaret ettiğinde ahşap sütun hala duruyordu.

Tapınak ayrıca, çatının zirvesine yerleştirilen iki geniş terakota kursla da bezenmişti. Akroter adı verilen bu tür çatı süsleri de son derece popüler hale gelecekti. Soyut desenlerin veya çiçek desenlerinin yanı sıra insan figürleri de barındıracaklardı.

Olympia Zeus Tapınağı

ZEUS TAPINAĞI

Zeus Tapınağı, yaklaşık MÖ 471-457 yılları arasında, yakınlardaki Elis kasabasından mimar Libon tarafından tasarlanarak yapılacaktı.

64 x 28 metre boyutlarındaki tapınak, zamanında Yunanistan’ın ana karasının en büyüğüydü.

Katıksız Dor tasarımı, standart kat planına, kolonada (uçlarda altışar, uzun yanlarda on üçer sütun) ve frizlere sahipti.

İnşaat malzemeleri arasında yalancı mermer ile kaplı yerel bir çakıllı kireçtaşı çakıl kayası ve heykeller ile çeşitli mimari ayrıntılar için kullanılan Paros mermeri vardı.

Ayrıca, yapımda kullanmak için değişik bir yerel taş seçmiştir. Bu yerel taş, fosilleşmiş deniz kabukları içeren konglomera’dır. Bu taş, doğa tanrısı Zeus’un şanına yakışır doğal bir oluşumdur.

Mimarisi etkileyici olmasına rağmen, bina kötü şekilde tasarlandı.

Bu tapınağın modern zamanlardaki ünü, iyi korunmuş durumundaki heykelli dekorasyonuna dayanır.

Alınlık heykelleri ve kolonadın hemen içinde bulunan, pronaos ve apisthodomos girişlerinin üzerinde altışarlı duran, 12 heykelli metope vardır.

Öte yandan, tapınağa antik çağlardaki ününü kazandıran, Zeus’un dev boyutlu altın ve fildişinden yapılmış kült heykeli artık mevcut değildir.

Anlattıkları öykülerin duygusal ve düşünsel olarak çok etkileyici olması açısından iki alınlıktaki heykeller gurubu: antik Yunan sanatının en büyüleyici eserleri arasında sayılır.

Her bir cephe, Yunanlılara Persler karşısındaki zaferleriyle ilgili önemli bir mesaj iletir.

Adaletin zaferine inanç (batı alınlıkta), ama gelecekte pusuda yatan bilinmeyen tehlikeler karşısında endişe (doğu alınlıkta)

Doğu Alınlık:

Tapınağın girişinin üzerindeki doğu alınlıkta: Olympia’nın mitik tarihinden bir öykü tasvir edilmiştir.

Sahne, sakin gibi görünmekle beraber, ardında figürlere trajik bir görkem katan karanlık bir öykü yatar.

Öyle ki, bu öyküyü bilmek bu alınlığı takdir etme açısından önemlidir.

Olypia Kralı Oinomaos, kızı Hippodomeia’nın son talibiyle yarışmak üzeredir.

Sihirli atları ve silahlarıyla yine yarışı kazanacağından ve talibi öldüreceğinden emindir.

Meydan okuyan Pelops ise, kralın arabacısına tekerleklerin metal pimlerinin yerine mumdan pimler koyması için rüşvet verdiğinden kazanacağına inanmaktadır.

Arabacının kendisinin de Hippodameia’ya aşık olması olayı daha da karmaşıklaştırır.

Alınlıkta iki yarışçı; yarış başlamadan önce görülür.

Adaklar sundukları ve karşısında hile yapmayacaklarına yemin ettikleri Zeus’un iki yanında durmaktadırlar.

Oinomaos’un karısı Sterope ile kızı Hippodomeia kral ve Pelops’a eşlik eder.

Onların da arkasında arabalar ile hizmetkarlar yarışı bekler.

Alınlığın köşelerinde yaklaşmakta olan trajediyi önceden ima eden figürler vardır.

Sağda oturan, sarkık göğüslü ve kel bir yaşlı adam, sağ eli yüzünün yanında sıkılmış olarak endişeyle bakmaktadır.

En köşelerde, Olympia’nın iki ırmağı Alpheos ve Kladeos’u temsil eden iki figür sakin bir şekilde olayı izler.

Bazen bir kahin gibi tanımlanan, yaşlı adam korkmakta haklıdır.

Araba yarışı sırasında mumdan pimler erir, araba çöker ve Oinomaos ölür.

İhanet eden arabacı Hippodameai’ya niyetlendiği zaman, Pelops onu denize fırlatır.

Adam ölmeden önce Pelops’a ve soyundan gelenlere bir lanet okur.

Bu; Arreus hanedanı boyunca hissedilen ve çok büyük bir Yunan trajedisi döngüsünü harekete geçiren bir lanettir.

Batı Alınlığı:

Bunun aksine, Batı alınlık konusunun en hareketli yerini tasvir eder.

Teselya’da (Kuzey Yunanistan) geçen bir başka mitolojik sahnede: yarı at, yarı insan olan kentauroslar Teselya’nın ilk insan sakinleri olan Lapithlerin kralı Perithoos’un düğününe davet edilmişlerdir.

Kentauroslar içkiyi fazla kaçırır ve Lapith kadınlarına saldırırlar.

Öfkeye kapılan Lapith erkekleri, Perithoos ve arkadaşı Theseus önderliğinde karşılık verir.

Alınlık kavganın en kızıştığı anı, kentauroslar, Lapithler ve Lapith kadınları birbirlerini ısırıp, çekiştirip mücadele ederken gösterir.

Kentaurosların şekilden şekle giren suratları kavganın heyecan ve çabasını açıkça yansıtırken, Lapithlerin yüzleri pek doğal olmayan bir halde sakindir.

Ama Lipithler ile kentauroslar daha büyük bir meseleyi temsil ediyorlardı.

Tıpkı Siphnos Hazinesindeki tanrılar ve devler gibi, düzen güçlerinin kaos ve barbarlığa karşı mücadelesini simgeleyen Lapithler ile kentauroslar da en çok başvurulan figürlerdendi.

Olay hızla çözüme kavuşacak gibi durmamaktadır.

Alınlığın ortasında duran Apollon, sağ kolunu uzatarak kavganın durmasını emreder.

Apollon’un temsil ettiği akıl, hukuk ve medeniyet sonuçta muzaffer olacaktı.

Batı alınlığının güven verici mesajı buydu.

 

Tapınağın dış cephesindeki diğer mimari heykeller:

Diğer mimari heykeller kümesi olan metoplarda ise, gözler kahraman Herakles üzerine çevrilidir.

On iki metop, Herakles’i Argos kralı Eurystheus’un talep ettiği 12 işi yerine getirirken gösterir.

Metopun biçimi ve konayla kısıtlanan heykeltıraş, kompozisyon ve duygusal ifadeleri ustaca çeşitlendirmiştir.

Burada tekrarlama yoktur.

Herakles önce genç, daha sonra ise olgun ve sakallıdır.

Bazı sahnelerde Herakles eylem hakimiyken, bazılarında işi tamamlamış dinlenir.

Bazı yerlerde Athena cesaretlendirmek veya rahatlatmak için görünürken bazı levhalarda yoktur.

Olympia Zeus Heykeli

ZEUS HEYKELİNİN YAPIMI

Pheidas: Atina şehrindeki Akropolis için, zaten iki tane büyük heykel yapmıştır. Bunlardan birincisi: açık havada duran dev bir tanrıça Athena heykelidir. Yaklaşık 10 metre yüksekliğinde olan bu heykelin altın miğferini, açık denizlerdeki gemicilerin görebildiği söylenir. İkincisi ise: Atina Akropolis’inde Parthenon için altın ve fildişinden yapılmış kült heykeliydi.

Kendisi: Atina şehrinde, altın ve fildişinden çok büyük heykeller yapmaya imkan veren bir teknik geliştirmişti.

Önce heykelin duracağı noktaya, heykelin bitmiş haline tıpatıp uyan ahşap iskelet dikilirdi.

Ten bölümlerine takılacak ince fildişi levhalar yontulur, kumaş kıvrımları ile diğer ayrıntılarda kullanılacak değerli madenler, kalıpta şekillendirilirdi.

Bunlar, sonra iskelet üzerinde birleştirilir, heykelin dış kaplaması ortaya çıkardı. Bitmiş heykelin: yekpare bir görünüm vermesi için, her bir parça dikkatle yanındakine uydurulur, ek yerleri özenle gizlenirdi.

Pheidas: MÖ.438-437 yılları arasında; gözden düştü ve Atina şehrini terk etmek zorunda kaldı ve Olympia şehrine geldi.

Zeus heykelini nasıl tasarladığı sorulduğunda, şöyle anlatır; heykeltıraş; destan şairi Homeros’un bir baş hareketiyle bütün Olympos Dağı’nı sarsan sert bir Zeusu anlatan dizelerini aktarır” Bu dizelerden: Zeus’un bilinen sıfatları sıralanır ki bunlar: baba ve kral, kentlerin koruyucusu, dostluk ve arkadaşlık tanrısı, yakaranların koruyucusu, bolluk veren….”

Evet: Zeus’un bütün bu yönleri heykelde bulunur ve Pheidias’In yaptığı portre seçimiyle, tanrının değişken karakteri vurgulanmaktadır.

 

Evet şimdi Zeus heykelinin genel özelliklerine gelelim;

Kült heykelinde Zeus, tahtında oturur tasvir edilmişti.

Tümü ahşap bir iskelet üzerine altın ve fildişinden yapılış olan heykel o kadar büyüktü ki tanrının başı çatının tepesine geliyordu.

Antik hacıların yarı karanlık cella’da, bu tepeden bakan varlık karşısında hayranlığa gark olduğu hayal edilebilir.

Heykel, tapınak tamamlandıktan çok sonra, 430’larda Atinalı heykeltıraş Pheidias tarafından yapılmıştı.

Hatta Pheidias’ın; Olympia’daki atölyesi keşfedilmiştir.

Bu tarihe gelindiğinde, Pheidas Atina Akropolisindeki büyük tapınaktaki fildişinden Athena Parthenos kült heykelini artık bitirmişti.

Ama tanrıçanın heykeli için verilen altınların bir kısmını zimmetine geçirdiği iddialarıyla namı lekelenmiş ve Atina’yı şaibeli bir şekilde terk etmişti.

Helenistik dönemde dünyanın 7 harikasından biri olarak nitelenen Zeus Heykeli de Constantinus tarafından çekicilik katmak için getirildiği yeni başkent Konstantinopolis’te ömrünü dolduracaktı.

MS 476’da içinde bulunduğu Lauseion binası yandığında heykel de yok olacaktı.

 

HEYKELİN GÖRÜNÜMÜ HAKKINDAKİ VERİLER

Bu heykelin, antik dönemdeki görüntüsü hakkında yapılan araştırmalarda, komşu Elis kentinin sikkeleri üzerindeki resimler yol gösterir.

Strabon

Sinoplu ünlü gezgin: heykel hakkında, MS.1’nci yüzyıl başlarında şunları yazmıştır:
“ Tapınak çok büyüktür, ama fildişinden yapılmış heykel öyle bir iriliktedir ki, oranlamayı doğru yapmadığı için heykeltıraş eleştirilebilirdi. Zeus’u oturur durumda göstermiştir, ama tanrının başı neredeyse tavana değer. Öyle ki, Zeus yerinden kalkacak olsa tapınağın çatısını delip geçer.”

Kallamakhos

Heykelin yapılışından, (MÖ.305-240) 200 yıl sonra, bu şairin bir şiirinde, heykel hakkında şu bilgiler verilmektedir:
“ Heykelin toplam uzunluk ve genişliği: kazılmış tapınağın tabanı üzerinde de ölçülebilir. Kaide 6.65 metre eninde, yaklaşık 10 metre derinlikte ve yüksekliği 1 metrenin üzerindeydi. Heykelin kendisi 13 metreydi ve 3 katlı bir yapı kadar yüksekti. Tapınağın batı yakasını kaplayan ve kutsal alanın her yanında varlığı hissedilen, dev bir heykeldi.”

Pausanias

MS.2’nci yüzyılda yaşamış bu Yunanlı: gördüğü şehirlerdeki anıtlar hakkında ender bulunur bir belge bırakmıştır. Bu şehirler artık yok olduğundan, onun yazdıklarını değerlendirmek gerekir.
“ Başında zeytin dallarından bir çeleng vardır. Sağ elinde fildişi ve altından yapılmış bir “Zafer Tanrıçası” heykeli tutar. Tanrının sol elinde, üzerine türlü türlü madenler kakılı asası vardır. Asanın yanına bir kartal tünemiştir. Tanrının sandaletleri de giysisi gibi altındandır. Giysisine hayvan ve zambak figürleri oyulmuştur. Taht, altın ve değerli taşlarla, abanoz ve fildişiyle süslenmiştir.”

Tapınağın batısında: ana kutsal alanın hemen dışındaki bir yapı: bu dev heykeli yaratan Pheidias’ın atölyesi olarak, MS.174 yılında, Pausanias’a gösterilmiştir. 1958 yılında yapılan kazılarda, bu yapıya ait kalıntılar bulundu. Bu kalıntılar arasında: bu tür bir heykel üzerinde çalışmaya uygun aletler bulundu. Yapı kalıntısının temelinde: MÖ.5’nci yüzyılın özenli harfleriyle “Pheidias’a aitim” yazan kırık bir testi bulunmuştur.

Evet, biz yine, Pausanias’ın anlattıklarına bakalım. Onu en çok taht etkilemişti. Çünkü: sanatçı, tüm yontuculuk yeteneğini, tahtta bol bol kullanmış olmasının yanında, tapınağın iç kısmının loş ortamında, tahtın daha kolay seçilmesinin de kuşkusuz payı vardır. Yapının çatısı, yarı saydam mermerlerle kapatılmış olsa da, Zeus heykelinin üst tarafını ayrıntılarıyla görmek zor olmalıydı.

Tahtın ayaklarını, sırt sırta konmuş kanatlı Zafer Tanrıçası figürleri süslüyor. Öndeki her iki ayağının üst tarafında “Sfenks’in kaptığı Thebai’li çocuklar” konulu sahneler bulunuyor. Kadın başlı, aslan gövdeli ve kartal kanatlı bir canavar olan Sfenks: Orta Yunanistan’daki Thebai’li delikanlıları, bilmecesine yanıt vermezler se öldürürdü. Sorduğu bilmece şuydu: “ iki ayaklı, üç ayaklı ve dört ayaklı olan ve en çok ayağı olduğu zaman en güçsüz durumda bulunan yaratık hangisidir?”

Tahtın diğer destekleri üzerinde: Herakles ile arkadaşlarının, Amazonlarla savaşması gösterilmiştir. Bu desteklerin: heykeltıraşlık süslemelerinin gerçekten etkileyici parçaları olduğunu vurgulamış, orada iki gurup halinde 29 figür bulunduğunu belirtmiştir. Bu figürlerdeki dalgalı hareketler ve savaşanların giysilerindeki kıvrımların dönüşü, Pheidias’ın ince yontu sanatının da özelliğidir.

Zeus heykelini taşıyan büyük kaide: mavi-siyah Eleusis mermerinden yapılmıştır.
Pausanias’ın anlatımı: heykeli gerçek bir Yunan mitolojisi hazinesi olarak gösteren ayrıntılarla doludur.

Heykel hakkındaki son tanımlaması şu şekildedir

“ Heykel: yapıldığı andan başlayarak, klasik heykeltıraşlığın altın çağının başyapıtı olarak hayranlık toplamıştır. Heykelin bakım işleri: Pheidias’ın soyundan gelen “cilacılar”ın elinde bulunuyordu. Heykelin üstüne zeytinyağı dökme adeti; tapınağın nemli ortamında oluşan fildişi çatlakları nedeniyle ortaya çıkmış olabilir.

MÖ.2’nci yüzyıl ortalarında, durum kötüleşince; heykelin onarılması için, güneydeki Mesense şehrinden heykeltıraş Damophon çağırılmıştır. Tahtın altına, üstteki muazzam heykelin ağırlığı ile çökmemesi için dört sütun yerleştirilmiştir.

 

HEYKEL BİTTİKTEN SONRA YAŞANANLAR

Heykel tamamen bittiğinde, Pheidias, yapıtı beğendiyse bir işaret göndermesi için yakarır Zeus’a. Söylenenlere göre: bugün tunç bir sürahinin kapladığı noktaya, hemen bir yıldırım düşer. Heykelin önündeki tüm zemin: siyah mermer döşelidir. Paros mermerlerinden, daire biçimindeki bir çerçeve çekilerek kenarları yükseltilmiştir. Burası, heykelin üzerine dökülen zeytinyağı için, havuz görevi yapmıştır.

 

OLİMPİYAT OYUNLARI-STADİUM

Evet, bu bölümde, Olimpiyat oyunlarının tarihine ait ayrıntılı bilgiler vereceğim, Ayrıca yine Olypia şehrinde düzenlenen oyunların yapıldığı yerleri anlatacağım.

Temenos’un sınırlarının hemen dışında, atletik egzersiz ve yarışmalarda kullanılan yapılar durur. Günümüzde burayı ziyaret ettiğinizde, genellikle bu yapıların gayet mütevazi olduğunu görecek ve şaşıracaksınız. Çünkü, modern Olimpiyat oyunlarının (1896’da başlatılan) görkemli tesisleri insanlarda antikçağlarda da benzer şekilde tesislerle karşılaşma beklentisi yaratır.

Günümüzde görülen Stadium yaklaşık MÖ 350’de inşa edilmiştir. Temenos’un dışında kalır. Daha önceki pist veya yarışların düzenlendiği sade alan, kutsal bölgenin kısmen içindeydi. Bu değişim, bazılarının dediği gibi dini bağlantıların azalan önemini veya sırf daha büyük bir yer ihtiyacını yansıtıyor olabilir.

Stadyumun 192.27 metre ya da 600 Olimpik adım uzunluğu, efsaneye göre ilk olarak Herakles tarafından belirlenmişti. Kumla kaplı, dikdörtgen biçimli kil pistin başında, her iki ucunda ayak parmakları için oyuklar bulunan taştan başlama çizgisi vardır. Tüm yarışlar düz olarak ileri geri koşulur, ama mesafe ne olursa olsun batıda, kutsal bölgeye en yakın noktada sonlanırdı.

Pisti çevreleyen taştan bir su kanalı, bu gölgeliksiz alanda yaz sonu sıcaklarında ve kaybedenlerin su içebilmesi için aralıklarla çanaklar yerleştirilmişti. Pistin çevresine inşa edilmiş eğimli toprak setler, burada oturan veya ayakta duran yaklaşık 40.000 seyirciye görüş kolaylığı sağlıyordu. Daha sonraki stadlarda, doğal tepe yamaçlarıyla veya düz toprak üzerine inşa edilmiş tonozlu odalar (bu Roma mimarisine has bir uygulamaydı) üzerinde duran taş oturma yerleri olacaktı.

Çoğu yarışma stadyumda yapılırdı. Ama araba yarışları hipodrom adı verilen ayrı bir alanda yapılırdı. Pausanias hidopromun temenos’un bayağı dışında, stadyumun güneyinde olduğunu söyler. Ne yazık ki, Alpheios Irmağının taşkınları tüm izleri silmiştir.

Atletik eğitimler gymnasium ve palaestra’da gerçekleşirdi ve normalde Yunan kentlerinde bunların her ikisi de bulunurdu. Bu yapılar aynı zamanda toplumsallaşma ve erkek çocuklar için okul işlevi de görürdü.

Gymnasium sözcüğünün çıplak anlamına gelen gymnos’tan gelmesi, Yunanlıların çıplak egzersiz yapma adetlerini hatırlatır. Palaestra Yunanca güreşmek anlamındaki sözcükten gelmektedir.

Gymnasium ve palaestra’nın ortasında bir açık hava alanın çevresinde kolonadlı revaklar ve bazen de ek odalar bulunurdu.

Gynasium genellikle koşu için özel tesislerle donatılmış kamusal bir kompleksti, ama bunun dışında gymnasium ile palaestra arasındaki ayrım genellikle muğlaktı.

Olympia’da, temenos’un hemen dışında her ikisinden de bir tane bulunur. Her ikisi de Helenistik dönemdendir. MÖ 2’nci yüzyıldan kalma olan gymnasium’un doğu tarafında üstü kapalı, her hava koşulunda kullanılabilecek ve stadyumla aynı uzunlukta bir koşu pisti vardı. Çok daha küçük olan palaestra ise MÖ 3’ncü yüzyıla ait olup, Dor tarzı bir kolonadla çevrili bir avlu ile bunun üç yanındaki odalardan meydana gelir. Güney kolonadın üç sırası (İon) ve giriş sundurması için İon ve Korent tarzı sütunlar kullanılmıştır.

Gymnasium’lar ve palaestralar’da basit yıkanma tesisleri de olabiliyordu. Atletler egzersizden önce bedenleri zeytinyağı ile kaplar ve sonrasında stright adı verilen özel bir tunç aletle yağı ve kiri kazırlardı. Sadece soğuk suyla yıkanan Yunanlılar, klasik dönemde istemeye istemeye sıcak su kullanmaya başladılar. Ama Romalılar utanıp sıkılmadan sıcak su keyfini çıkarır ve halk hamamlarını en önemli kamusal kurumları arasında sayarlardı.

Atletizm yarışları kutsal festivaller olarak başlamıştı ve her zaman dini merkezlerde düzenlenirdi. Oyunlarıyla ünlü olan 4 temenos itibarlı periodos’u yani turneyi meydana getirirdi. Olympia, Delphoi, İshmia ve Ne-meia.

Başka temenoslar’da daha yerel cezibesi olan oyunlar düzenlenebiliyordu. Olympia ve Nemeia’da Zeus’un gözetiminde oyunlar düzenlenir ve atletler ona dua ederdi. Delphoi’de Apollon, İsthmia’ya Poseidon hükmederdi. Zafer ödülleri, Olympia’da kutsal bir zeytin ağacının dallarından yapılmış bir taç örneğinde olduğu gibi basit olsa da itibar çok büyüktü. Yarışmacının kenti ise ek armağanlar ve para sunardı. Atinalılar dört oyundan birini kazananı yaşam boyu bedava yemekle ödüllendirirdi. Altis’in kendisinin de şükranlarını sunan galiplerin adaklarıyla dolu olması şaşırtıcı değildir.

En eğlendiricilerden biri, şimdi Olympia Müzesinde sergilenen 143.5 kg ağırlığındaki bir taştır. Taşta şöyle yazılıydı. “Pholos oğlu Bibon beni tek eliyle başının üzerinden fırlattı.” Taş fırlatma Olympia’daki temel yarışlardan biri değildi, yine de Bibon’un başarısı heyecan yaratmış olmalıydı.

Olimpiyat oyunları, 4 yılda bir, yaz sonunda, orta günü yaz gündönümünden sonraki ikinci veya üçüncü dolunaya denk gelecek şekilde düzenlenirdi. Olympia’nın bağlı olduğu yakınlardaki Elis kentinden haberciler, Yunan dünyası boyunca yol alarak festivalin tarihlerini duyurup, katılımcıları davet eder ve özel Olimpiyat ateşkesini ilan ederlerdi. Daha sonra 3 aya tamamlanacak olan bir aylık dönem boyunca yarışmacı gönderen şehir-devletler silahlarını bırakmayı ve tartışmalarını askıya almayı kabul ederlerdi. Olimpiyat Oyunlarının uzun tarihi boyunca siyasal tartışmaların yarışmayı tehlikeye sokacak kadar kızışmasına nadiren rastlanırdı. Bunun aksine, Nemeia Oyunlarında yakın devletlerin rekabetine daha sık rastlanırdı.

Olimpiyat oyunları başlamadan önce yarışmacıların bir ay boyunca Elis’te antreman yapmaları gerekiyordu. Festivalden hemen önce, görevliler, atletler ve kafileleri Olympia’ya yürürler, 58 km lik yolculuk iki gün sürerdi. Bu sırada da seyirciler ile onlara yemek, kalacak yer, adaklık armağanlar ve hatıra eşyaları sağlayanlar her köşeden Olympia’ya akın ederdi.

Oyunların uzun tarihi boyunca etkinlik programı değişikliklere uğradı. Ancak ilk gün, her zaman dualara, kurbanlara ve yarışmacılar, erkek akrabaları ve antrenörlerine Bouleuterion yani Halk Meclisi Binasındaki Zeus Horkeios (Yeminlerin Zeus’u) heykeli önünde, dürüst yarışma yemini etmelerine ayrılmıştı. Yarışmalar 3 ile 5 gün arasında sürer, bunu kapanış törenleri ile zafer taçlarının kazananlara verilişi izlerdi. Etkinlikler arasında çeşitli mesafelerde koşu yarışları, yarışmacıların zırh giydikleri bir koşu yarışı, boks, güreş, güreş ve boksun her şeyin serbest olduğu bir bileşimi olan pankration, disk fırlatma, uzun atlama, cirit, koşu ve güreş olmak üzere 5 daldan oluşan pentatlon ve 2 ve 4 atlı takımların katıldığı araba yarışları bulunurdu.

Sporcuların çoğu günümüzdekilere benzer olmasına rağmen, kullanılan ekipmanlar ve yapılış tarzları tuhaf görünebilirdi. Örneğin: uzun atlayıcılar kendilerini iki ellerinde tuttukları ağırlıkların yardımıyla öne fırlatırken, boksörler ellerini sadece deri şeritlerle korurdu. Helenistik dönemde hafifçe korumalı eldivenler ortaya çıkacaktı. Günümüzden farklı olarak yarışmacıların hepsi çıplaktı. MÖ 8’nci yüzyıl sonlarında yerleşen bu uygulama, sevimli ama pek tatmin edici olmayan antik halkı çok etkilemesiyle başlamıştı.

Yarışmacılar Yunan şehir-devletlerinin erkek yurttaşlarıydı. Kadınlar, yabancılar ve köleler yarışlara katılamazdı. Bir kadın ancak bir araba takımının sponsoru olarak uzaktan kazanabilirdi. Kyniska adlı Spartalı bir kadın bunu başarmış ve Olympia’da başarısına iki anıt diktirmişti. Anıtlardan daha büyük olanının üzerindeki yazıtta şöyle deniyordu.

“Sparta’nın kralları benim, babalarım ve kardeşlerimdi. Ama arabam ve fırtına gibi atlarımla ben, Kyniska. Kazandığım için ödülü, heykelimi buraya yerleştiriyorum. Ve gururla ilan ediyorum ki, Tüm Yunanlı kadınlar arasında tacı ilk takan bendim.”

Sadece belli kadınların yarışları seyretmesine izin veriliyordu. Varlığı gerekli olan hasat tanrıçası Demeter Chamyne’nin başrahibesi ve rahibeleriyle zaman içinde bakire olmayan bekar kadınlar ve Dio Chrysostom’a göre “namusundan emin olmayan kadınlar”.

Evli kadınların izleyici olması katı şekilde yasaktı. Bu tuhaf kurallar, oyunlar ile bereket ritüelleri arasında eski bir bağlantıya işaret ediyor olabilir. Dört yılda bir Olypia’da tanrıça Hera’nın onuruna Herala adı verilen, kadınların katıldığı oyunlar düzenlenirdi. Tek etkinlik, üç farklı yaş gurubundan kızların katıldığı koşu yarışıydı.

Daha geç klasik dönemde, MÖ 4’ncü yüzyılda, oyunların dini anlamı azalmaya başlamıştı. Olympia’da bu eğilim kendisini kutsal bölge içinde siyasal bir anıtın yapılmasıyla gösterir. MÖ 330’larda yapılan, şık şekilde donatılmış yuvarlak bir bina olan Philippeion, Yunanistan fatihi Makedonyalı II Plilippos’un ve ailesinin altın ve fildişinden heykellerini barındırıyordu. Atletlerin profesyonelliği de artıyordu, öyle ki Roma döneminde atletler geçimlerini halkı eğlendirmeye yönelik çok sayıda festivalden oluşan bir turneyi sürdürerek kazanıyorlardı. Ama Hıristiyanlara göre bu tür yarışmalar pagan tanrılarıyla bağlantıları yüzünden lekelenmişti ve yasaklanmaları gerekiyordu. MS 393’de, I Theodosius’un emriyle Olimpiyat Oyunları da dahil tüm pagan festivalleri yasaklandı.

 

SONUÇ

Heykel: uzun yıllar, Zeus’a inananlara korku ve hayranlık uyandırmayı sürdürdü. Yapılışından 450 yıl sonra: bölgeyi yağmalayan Romalılar arasında, Roma imparatoru Caligula (MS. 37-41) heykeli, Roma şehrine götürmek istedi. Hatta: heykeli taşıyacak araçları kurmak için ustalar gönderdi, ama heykel, ansızın “ öyle bir kahkaha koy verdi ki, yapı iskelesi çöktü, işçiler de kaçtı”
Ancak, heykel, dokunulmazlığını sonsuza kadar sürdüremedi. MS.391 yılında: Hıristiyan kilisesinin rahipleri: İmparator I. Theodosius’u: pagan kültlerini yasaklatmaya ve tapınaklarını kapatmaya razı ettiler. Olympia’daki oyunlar durduruldu, büyük Olympia kutsal alanı terk edildi.

Takip eden süreçte: 800 yaşını geçen kült heykel: sonundan Constantinopolis’teki bir sarayı süslemek üzere tapınağından taşınmıştır. Pheidias’ın atölyesi ise; bir Hıristiyan kilisesine çevrildi. Tapınak: 425 yılı civarında, bir yangında ağır hasar gördü. MS.6’ncı yüzyıla gelindiğinde ise; Alpheios ırmağının yatağı değiştirildi.

Bakımsız kalan Olympia kutsal alanı; toprak kaymaları, depremler ve taşkınlar sonucu yerle-bir oldu ve 1000 yılı aşkın bir süre: kalın bir kum, çamur ve döküntü tabakasıyla kaplı kaldı.

Heykel, biraz önce söylediğim gibi, başka yere götürülmüştü ve bu felaketlerden korunmuştu. Ama, 462 yılında: Constantinopolis şehrinde, büyük bir yangın çıkınca, heykelin bulunduğu saray yıkıldı. Olympia kutsal alanı Peloponnesos’ta bakımsızlıktan toprağa karışırken, klasik heykeltıraşlığın en büyük yapıtı olarak görülen bu olağanüstü heykel de Boğaziçi kıyılarında yok oldu.

Evet: son not: heykelin ayrıntılarını görebilmek için hiçbir kopyası bulunmamaktadır. Heykelin bıraktığı izlenimi: Pausanias gibi yazarların yazıları aracılığıyla paylaşma olanağı bulmak bile büyük şanstır.

Yolu buralara yani Yunanistan ülkesinin güneyinde, Olympia bölgesine düşenler, bu kutsal alanı ziyaret edebilir ve bir zamanlar, antik dünyanın en büyük sanat yapıtı olan heykelin bulunduğu yeri, heykel olmasa da görebilirler.
Bu arada: Olimpiyat oyunları: 1896 yılında yeniden hayata döndürülmüştür.

İskenderiye Feneri

İskenderiye Feneri

Fener: Dünyanın 7 harikası arasına en son eklenen yapıdır. Adını: üzerine inşa edildiği, İskenderiye Limanı önünde bulunan adadan almıştır.

Pharos Adası: bir kireçtaşı çıkıntısıdır ve Nil ırmağının taşıdığı kum ve alüvyon tabakasının ortasında, elverişli bir kaide oluşturuyordu.

 

İSKENDERİYE ŞEHRİNİN KURULMASI

MÖ.332 yılında: Büyük İskender, Mısır’ı Perslerin boyunduruğundan kurtararak özgür hale getirmiştir. MÖ. 332 yılında, İskender: Mısır’ın o zamanki eski başkenti Memfis’ten Nil nehrinin batı kıyısı boyunca ilerlemiş ve batı çölündeki Şiva vahasına giderken, Rhakotis’ten geçmiştir. Rhakotis: küçük bir balıkçı köyüydü ve deniz ile karanın iç kısımları arasında, büyük bir göl olan “Mareotis” arasında bulunan, dar kara şeridindeydi.

İskender: perişan balıkçı köyünün bulunduğu yerin potansiyelini derhal fark etti ve orada yeni bir şehrin yani “İskenderiye” şehrinin kurulmasını emretti.
Evet: Mısırlılar, İskender’i firavun ve tanrının oğlu olarak kabul ettiler.

İskender’in kurduğu yeni şehir: Rodoslu mimar Dynokrates tarafından planlanmıştır. Mimar: şehirde, ızgara kent planının en son ilkelerini izlemiştir. Kıyı açıklarındaki “Pharos” adasını oluşturan kireçtaşı çıkıntısı; adanın batı ucundaki resiflerle birleşiyor ve doğal bir liman oluşturuyordu.

 

Strabon

Sinoplu ünlü gezgin “Coğrafya” isimli eserinde, bölge hakkında şunları yazmaktadır:
“ Pharos: anakaraya çok yakın olan uzun bir adadır ve anakarayla birlikte, iki ağızlı bir liman oluşturur. Anakara, açık denize iki dağlık burunla sokulduğu için, anakaranın kıyısı bir körfez meydana getirir.

Kıyıya uzunlamasına paralel uzandığı için, körfezi kapatan ada, bu burunların arasındadır. Adanın ucu, denizin çepeçevre yıkadığı bir kayadır ve bunun üzerinde beyaz mermerden hayran olunacak şekilde yapılmış, adayla aynı adı taşıyan çok katlı bir kule vardır.”

Evet, Strabon: deniz kıyısında liman bulunmadığını ve açık denizden gelenlerin, içeriye güvenli bir şekilde girebilmeleri için, kendilerine kılavuzluk edebilecek bir işarete gereksinim duyduklarını kaydeder.

Doğu ve Batı Limanları: bir zamanlar Pharos adası ile anakara arasının dalgakıran biçimi almasıyla oluşmuş: 2 korunaklı limandır. Rüzgarın yönüne göre: bunlardan biri, gemiler için her zaman uygun konum oluşturuyordu. Şehir: bu limanların gerisinde, doğudan-batıya doğru uzanan dümdüz geniş “Canopus Caddesi” nin iki yanında gelişmiştir. Kentin tümü: ata binmeye ve atlı araba çekmeye elverişli sokaklara bölünmüştür.

Şehrin en büyük özelliği: İskender’in mezarının burada olmasıdır. Perdikkas; cesedi Babil’den getirirken, Ptolemaios: İskender’in cesedini çalar ve İskenderiye şehrine getirerek, burada altın bir lahde yatırır.
İskender, hala burada yatıyor, ama eski lahdinde değil, şimdiki lahdi camdan yapılmıştır.

Gelelim kuleye. Pharos kulesine

Pharos’u kimin yaptırdığı ve bu kulenin hangi tarihte dikildiği meçhuldür. Büyük ihtimalle, kulenin yapımına: Büyük İskender’in çocukluk arkadaşı ve generallerinden olan, İskender’in MÖ.323 yılında ölmesinin ardından, Mısır’ı ele geçiren “I. Ptolemaios Soter” döneminde yapıldığı düşünülmektedir.

Kendisi MÖ.305-282 yılları arasında hüküm sürmüştür. Ayrıca, yine bu kişi, biraz önce sözünü ettiğim gibi: İskender’in: Makedonya’ya götürülmekte olan cesedini çalarak, İskenderiye şehrine getirmiştir. İlgi odağı olan bu cesede sahip olmak: büyük bir ticaret ve bilim merkez için bulunmaz fırsattır.

Ancak: şehrin öneminin artması için, iki limanın bir işaretle belirlenmesi gerektiğine inanılıyordu. Çünkü: Mısır’ın bu bölgedeki kıyı şeridi: düz ve dikkat çekmeyen bir alandı ve gemicilerin demirlemesi için herhangi bir çekiciliği yoktu.

Evet: Pharos kulesinin: MÖ.283/2 yıllarında yapıldığından söz edilse de, muhtemelen MÖ.297 yılında yapımına başlanmıştı. Ancak, çoğunlukla öne sürülen bir teze göre: yapı “Ptolemaios” tarafından yaptırılmamıştır. Fenerin yapımında: İskenderiyeli varlıklı bir saraylı ve aynı zamanda diplomat olan “Sostratos” un ismi geçmektedir.

MÖ.270’ lerde: Delos’ta II Ptolemaios Philadelphos’un elçisi olan bir Sostratos bilinmektedir. Yani, varlıklı bir saraylı yanında, diplomat kimliği ortaya çıkıyordu. Bunlar, büyük ihtimalle aynı kişilerdi.

Strabon: fener anıtı üzerinde, şöyle bir yazıt bulunduğundan söz etmektedir:
“ Hükümdarların dostu, Knidos’lu Sostratos: denizlerde seyredenlerin güvenliği için adadı bunu”

Yine, antik dönem yazarlarından Lukianos, fener anıtı için şunları yazar:
“ Deksiphanes’in oğlu Knidos’lu Sostratos: denizlerde seyredenler adına, bunu “Kurtarıcı Tanrılar” a adadı”. Kurtarıcı tanrılar olarak betimlenenler: denizlerce gemicileri kurtarma görevini üstlenen Dioskur’lardır.

Yaşlı Plinius: fener hakkında şunları söylemektedir.

“ Bu olay dolayısıyla kral Ptolemaios; yücelik göstererek, bu kocaman yapının üzerine adını kazıması için mimar Knidos’lu Sosratos’a izin vermiştir”

Son tez olarak: Pharos kulesi: I. Ptolemaios Soter (MÖ.305-282) döneminde başlanmış ve II. Ptolemaios Philadelphos (MÖ.284-246) döneminde tamamlanmış olabilir. Varlıklı bir saraylı ve diplomat olan Knidos’lu Sostratos adlı kişinin, yapı için para verdiği ve yanının onun tarafından adandığı anlaşılsa da, mimarı hakkında kesin bilgi bulunmamaktadır.

Evet, gelelim yapının özelliklerine

Yapı: İskenderiye yapıları arasında en eski olanlardandır. Büyük olasılıkla, İskender’in cesedini koymak için hazırlanan “Sema” isimli mozole ile aynı dönemde inşa edilmiştir. Mimari olarak tasarlanıp geliştirilen bu ilk fener: dünya üzerindeki başka fener kuleleri için, doğrudan ya da dolaylı olarak bir model oluşturmuştur. Fener kulesi hakkındaki çok az olan bilgi: tartışmalı yazılı kaynaklara dayanmaktadır, yani bu bilgilerin kesinlikleri kanıtlanmamıştır.

Plinius: yapının 800 talente mal olduğunu söyler. Bu oran, günümüz değerlerine göre: 4 milyon İngiliz Sterlini eder.

Epiphanes: yapının yüksekliğinin 306 kulaç yani 559 metre olduğunu söylemektedir.

Josephus: yapının ışığının denizde 300 stadion yani 35 mil uzaklıktan görüldüğünü yazar. Samsatlı Lukianos ise, bu uzaklık ölçüsünü: 300 mile çıkarır.

Görüş uzaklığı dışında: kaidede yakılan bir ateşten sağlanan ışığın: yapının tepesindeki aynalarla yansıtıldığı konusunda, bütün yazarlar hemfikirdir. Ancak: ateşin böyle aralıksız yanmasının tek sakıncasının; belli bir uzaklıktan bakınca, yıldız gibi görünen alevlerin yıldızlarla karıştırılmasıdır.

Aynı zamanda: ateşi sürekli yanık tutmak için; sınırsız miktarda odun ya da kömür gerekecekti. Mısır ise: kereste kaynakları çok olan bir ülke değildi. Ancak, ışığın ateşi gücünden çok, yansıtma araçlarıyla sağlandığı düşünülmektedir. Yansıtma araçları olarak, büyük olasılıkla antik çağda çokça kullanılan “cilalı tunç” levhalar kullanılmıştır.

Böylece, gündüzleri, güneş ışınları vurunca, çok daha güçlü bir yansıma elde edilebiliyordu. Zaten, antik dönemde, geceleri gemi yolculukları tercih edilmediğinden, gündüzleri İskenderiye Limanını belirleyen bir işaret çok daha gerekliydi. Geceleri, ışık gereksinimi ikinci plandaydı.

Yapının şekline gelince

Yapı: aşağı-yukarı 100 metre yükseklikte, 3 katlı idi. Birinci kat: 60 metre, ikinci kat: 30 metre ve üçüncü kat: 15 metre idi. En üst katta “üç dişli asası ile, Zeus Soter heykeli” bulunuyordu. Giriş: yer düzeyinde olmayıp, bir basamak kümesi üzerinde yani biraz yüksekteydi. Üç katlı ve çoğunlukla basamak girişli bir yapının temel öğeleri: çok sayıda Yunan sikkesi üzerinde karşımıza çıkmaktadır.

Phoros’un görünümüne ilişkin en iyi örnekler: Roma döneminde İskenderiye şehrindeki darphanede basılan ve piyasaya sürülen Yunan sikkelerinde görülür. Bu sikkelerde, Pharos: önce tek başına, sonra tanrıça İsis Pharia ile bağlantılı biçimde, son olarak da önünden geçen bir kadırga ile birlikte görülür.

Pharos: Arap kaynaklarında da dikkat çekmiştir. Pharos’un: MS.956, 1303 ve 1323 yıllarındaki depremlerde büyük hasar gördüğü bu kaynaklarda belirtilmektedir.

Arap gezgin Ebu Haggag Youssef İbni Muhammed el-Balavi: MS.1166 yılında, Pharos hakkında şunları yazar:

“ Pharos: adanın sonunda yükselir. Kare bir yapı olup, her bir kenarı 8.5 metre civarındadır. Doğu ve güney kenarları dışında: Pharos denizle çevrilidir.

Bu kaide: kenarları boyunca, uçtan Pharos duvarlarının dibine kadar 6.5 metre gelir ve deniz yüzeyi üzerinde eşit bir yüksekliğe çıkar. Bununla birlikte, yapım tarzı dolayısıyla deniz kenarında daha geniştir ve bir dağ yamacı gibi diktir. Kaidenin yüksekliği Pharos’un duvarlarına doğru arttıkça, eni, yukarıda sözü edilen ölçümlere ulaşıncaya kadar daralır.

Yapının bu kenarı sağlam yapılmış; gereğince yontulmuş dizilmiş kabaca perdahlı taşlar, yapının başka yerlerindekilerden daha uzundur. Yapının biraz önce tanımladığım bu bölümü yenidir, çünkü bu kenardaki eski işçiliğin yenilenmesi gerekmiştir.

Deniz tarafındaki güney kenarında okuyamadığım eski bir yazıt var. Harfler sert siyah taştan yapıldığı için, uygun bir yazıt değil. Denizle havanın etkisiyle fondaki taşı yıpratmış, harfler ise sertlikleri nedeniyle kabartma halinde kalmış. A harfi 54 cm’nin biraz üzerindedir. M’nin tepesi, bakır bir kazandaki dev bir delik gibi durur. Diğer harfler de genellikle aynı ölçüdedir.

Pharos’un kapısı yüksektir. Oraya hemen hemen 183 metre uzunluğunda bir rampayla çıkılıyor. Bu rampa, kavisli bir kemer dizisinin üstünde yer alır. Arkadaşım kemerlerden birinin altına girip kollarını açtı, ama kemerin kenarına ulaşamadı.

Bu kemerlerden 16 tane var. Kapıya ulaşıncaya dek, sonuncusu özellikle yüksek olmak üzere, hepsi azar azar yükselir. (Bu sikkelerde görülen merdiven olmalıdır.)”

“Kapının 73 metre kadar ötesine kadar sızdık. Sol tarafımızda nereye gittiğini bilmediğimiz kapalı bir kapı bulduk. 110 metre kadar ileride ise açık bir kapı gördük. Buradan girince, kendimizi bir odada bulduk. Bu odadan sonra başka bir oda, sonra yine başka odalar, bir koridor boyunca hepsi birbirine geçen toplam 18 oda vardı.

O zaman Pharos Adasında yerleşim olmadığını anladık. 110 m daha yürüyerek sağ ve solda 14 oda daha saydık. 44 metre ileride, 17 oda bulduk. Nihayet, bir 100 metre kadar daha sonra (Pharos’un) birinci katına ulaştık. Hiç merdiven yoktu ama bu kocaman yapının silindirik çekirdeğinin çevresinde, kademeli olarak dolaşan bir rampa vardı.

Sağımızda kalın olmayan bir duvar, solumuzda da, altındaki odalarını keşfettiğimiz yapı gövdesi bulunuyordu. Tavanını üzerinden sarkan perdahlı taşların biçimlendirdiği 1.6 metre eninde bir koridora girdik. Yanımdakilerden ikisi, burayı geçemedi.

Birinci katın tepesine vardığımız zaman: bir taşla sarkıttığımız iple yerden yüksekliği ölçtük. Korkuluk 1.83 metre olmak üzere, yükseklik 57.73 metreydi.

Bu birinci katın ortasındaki düzlükte, yapı, her bir yüzü 18.30 metre uzunluğunda ve korkuluktan 3.45 metre uzaklıkta bir sekizgen biçimi alarak, yukarıya doğru devam ediyordu. Duvarın kalınlığı 1.5-2 metre arasındaydı. İlk notlarımda yazmış olduğum rakam pek net değil, oysa ayrıntılı ipin uzunluğunu kaydettiğim yerin yakınında mürekkeple yazmıştım, bulaşmamıştı. Bu çok garip… ama 2 metre olduğundan eminim.

Bu kat: kaide hattından daha uzundu. Girince 18 basamak saydığımız bir merdiven bulduk ve üst katın ortasına çıktık. Yine iple ölçtük ve ilk katın üstünde 27.45 metre olduğunu gördük.

Sonuç olarak: Pharos’un yüksekliği: 96.99 metre, kaidesinin denizin kenarına kadar 9.15 metre, deniz düzeyinin altında görülebilen bölümü de yaklaşık 1.83 metredir. “

Evet, sonuç olarak şunlar söylenebilir:

Bu tanımı ve sikkeler üzerinde görülen resimlerine göre: Pharos’da: 57 metre yükseklikteki en alt katın, üst katların ağırlığını taşıyan silindirik bir iç yapısı vardı. İkinci kat: 27.5 metre yüksekliğinde, bir sekizgen içimindeydi.

Üçüncü kat: yüksekliği 7.5 metre civarında ve silindirikti. Sikkeler üzerinde görülen, üçüncü katın üstündeki “Zeus Soter” heykeli, üçüncü katın yüksekliğini, en az 5 metre arttırmış olmalıdır. Buna, kaidenin deniz düzeyi üzerinde durduğu 10 metrelik bölüm de eklenirse, fener kulesinin, deniz düzeyinden 117 metrelik bir yüksekliğe ulaştığı kesinleşir.

1326 yılında: Pharos; neredeyse bir harabe halindedir. Çünkü: özellikle 1303 yılındaki deprem, yapıya büyük hasar vermiştir.

 

GÜNÜMÜZ

Evet, Dünyanın 7 harikasından biri olarak nitelendirilen bu anıt, günümüzde bulunmamaktadır. Anıtın bulunduğu yerde, günümüzde “Kayıtbay Kalesi” bulunmaktadır. Kale: İslami dönemde yapılmıştır. Hatta: kalenin, kulenin kalıntılarıyla inşa edildiği söylenir. Günümüzde: beyaz mermerden bir yontu ile, İskenderiye şehrinde “Pharos” un anısı yaşatılmaktadır.