Irak Babil

Babil Asma Bahçeleri

 

Yazının hemen başında belirtmeliyim ki: “Babil’in Asma Bahçeleri” olarak, Dünyanın 7 harikasından biri olarak kabul edilen yeri; gören, bilen yoktur. Hatta: dönemin sikkelerinde ve yine o dönemde, o yörede bolca bulunan çivi yazılı tabletlerde bile, buranın herhangi bir resmi veya resmi bilgi bulunmamaktadır.

Burası hakkındaki bilgilerimiz: antik dönem yazarlarının aktardıklarından ibarettir ve elbette kesinliği tartışmalı, kanıtlanmamış bilgilerdir. Ama: Dünyanın 7 harikası seçilirken, burası da o harikalar listesine dahil edilmiş ve kabul edilmiştir.

Evet: öncelikle “Babil” şehrinden ve şehirde ve çevresinde kurulan uygarlıktan söz etmek istiyorum. Söylediğim gibi, bu doğruluğu kanıtlanmamış bilgiler, antik dönem yazarlarından ve daha sonra bu bölgede kazı yapan bilim adamlarının buluntular eşliğindeki yorumlarından kaynaklanmaktadır.

Yine en başta belirtmekte yarar var. Babil şehri UNESCO tarafından 2019 yılında Dünya Kültür Mirası Listesine dahil edilerek koruma altına alınmıştır.

Babil

BABİL:  

Babil şehri, Basra körfezinin kuzeybatısında ve Akdeniz’in doğusunda, günümüzde Irak ülkesi sınırları içinde, Fırat ırmağının üzerinde yer almıştır. Bağdat şehrinin 85 km güneyindedir. Modern El-Hillah şehrinin yakınındadır.

Babil veya Tanrıların Kapısı, antik Yakındoğu’daki en ünlü kentlerden biridir.

Pek çok Mezopotamya kenti gibi uzun bir geçmişe sahiptir.

Hammurabi

İlk olarak Erken Hanedanlar döneminde yerleşilen Babil, MÖ 18’nci yüzyılda Hammurabi’nin saltanatı sırasında önem kazandı. Kendisi: Hammurabi ismini sonsuza dek yaşatacak ve günümüzde Paris Louvre müzesinde sergilenen ünlü “Hammurabi Kanunları” ile gündeme gelmiştir.

Hammurabi döneminden sonra ise, şehirde inişli çıkışlı bir gelişme görülür.

Babil
TARİHÇE:

Demir çağı boyunca Babil Krallığının kuzeydeki Asurlarla çalkantılı bir ilişkisi oldu.

Kent Semharib tarafından MÖ 689 yılında yıkıldı, ama oğlu Asurahiddina (saltanatı MÖ 680-669) tarafından büyük oranda tekrar inşa edildi.

MÖ 612’de, Asur devleti yıkıldığında, muzaffer Medler ve İskitler, gözlerini kuzeye çevirerek Babil’i Orta ve Güney Mezopotamya’nın hakimi durumunda bıraktı.

Nabopolassar ve Nabukadnezar (saltanatı: MÖ 604-562) adlı krallar yönetiminde Yeni Babilliler, kentlerini tekrar inşa ederken tapınaklara özel bir ağırlık verdi, ticaret şebekelerini tekrar canlandırdı ve refahlarını tehdit eden komşu devletlerle savaştılar. Suriye, Filistin ve Mısır üzerine seferler düzenlediler.

Bu seferler sırasında, MÖ 597 yılında İncil’de sözü edilen “Yahuda kralı Yehoyakin ve pek çok esirin Babil’e sürülmesi, daha sonra ise Kudüs şehrinde bulunan tapınağın yıkılması ve Yahudilerin son olarak MÖ 586’da toptan Babil şehrine sürülmesi eylemleri, onun zamanında olmuştur.

Nabukadnezar, bu seferler dışında ülkesinde iken, yorulmak bilmeyen bir inşaatçı olarak tanınırdı. Muazzam bir işgücüyle ürettiği kerpiçler ile, kraliyet mimarlarının denetiminde, saraylar, tapınaklar, kapılar ve görkemli surlar yaptırdı. En heybetli anıtlar, mavi sırlı tuğlalarla kaplanmıştı.

Böylece, başkentleri Babil, siyasal, kültürel, düşünsel ve dini bir merkez haline geldi.

Daha sonraki hükümdarlar zayıftı.

MÖ 556’da tahta çıkan meraklı, ilginç, entellektüel Nabunaid’in büyüyen Pers İmparatorluğunun dinamik kralı Büyük Kyros’un çağdaşı olmak gibi bir talihsizliği vardı.

MÖ 539’a gelindiğinde, Babil’i kuzey ve doğudan saran Persler, Ege’den Afganistan’a kadar uzanan geniş bir bölgeye egemendi.

Persler Babil’e saldırdığında, Nabunaid’in oğlu Belşazar yönetimindeki Babil güçleri dağıldı ve Persler bu büyük kenti savaşmadan ele geçirdi.

Antik Mezopotamya’nın bağımsız devletlerinin sonuncusu da böylece ortadan kalkmış oldu.

Babil
KENT PLANI:

850 hektarlık bir alan kaplayan Babil, Ninive (750 hektar) ve Ur (60 hektar) gibi şehirlerin yanında antik Mezopotamya’nın en büyük kentiydi.

İç kent bile, dev gibiydi.

Yaklaşık 400 hektar.

Orta ve Güney Mezopotamya’da kentsel nüfusları belirlemekte yararlanılan standart, hektar başına 200 kişi ölçüsü kullanılırsa, iç kentin nüfusu 80.000 olarak tahmin edilir.

Kent, iç içe iki müstahkem kısımdan oluşur ve kentin içinden kuzey-güney doğrultusunda akan Fırat, bu savunma sisteminin önemli bir öğesini meydana getirir.

Dış tahkimatlar, bir yanı Fırat’ın kendisi olan dev bir üçgen biçimindeydi.

Doğuya uzanan diğer iki cephe ise üç sıra duvardan ve bir hendekten oluşuyordu.

Bu üçgenin içinde, ayrıca tahkim edilmiş olarak dikdörtgen bir çekirdek halinde iç kent yer alırdı.

Babil Surlar

İÇ KENT:

Bunun bir öğesi, kentin başlıca anıtlarının bulunduğu kent merkeziydi, Kraliyet Sarayı, kült merkezleri ve eski yerleşim bölgesi buradaydı.

Babil’in dikdörtgen çekirdeği, Fırat ırmağının doğu kıyısında müstahkem bir kare olarak doğdu.

Bu alan Nabukadnezar tarafından batıya doğru genişletildi ve yaklaşık 1.6 x 2.4 km lik bir alanı kaplar hale geldi.

Tahkimatlar içteki 6,5, dıştaki 3.7 metre kalınlığında, iki sıra kerpiç tuğla duvardan meydana gelirdi.

Aralarındaki boşluk yol işlevi görürdü.

Duvarların dışında Fırat’a bağlı bir hendek kazılmış ve ırmaktan giriş demir parmaklıklarla engellenmişti.

Suyla temas eden duvarlar koruyucu bitümle yapıştırılmış pişmiş tuğlalarla desteklenmişti.

Kente girilen 8 kapıya, köprülerle ulaşılıyordu. En görkemli kapı “İştar Kapısı” ydı.

 

 

KENT PLANI:

Kent bir ızgara plan içinde, ırmağa paralel düz sokaklar halinde inşa edilmişti.

Böyle düzenli bir yerleşim Orta ve Güney Mezopotamya’da pek görülmeyen bir şeydi.

Tabletlerden semtler, çok sayıda kült mekanı ve diğer topoğrafik öğelerle birlikte bazı sokakların adları da bilinmektedir.

Sokak adları çarpıcıdır.

Bazıları sokakların çıktığı kapılara ismini veren tanrıların adını taşırdı.

Örneğin: “İştar, adamları (insanları) adına aracı.”

Diğer adlar ahlakidir. “İkizler sokağı” ve “Dar Sokak” (Ey kibirli, yere eğil” in alternatif adı)

Babil’in kent planı, ana dini yapılara önemlerini geri kazandırması açısından, tipik Yeni Asur kentsel yerleşim düzeninden ayrılır.

Sarayların ihtişamlı olduklarına kuşku yoktur.

Ama kentin merkezinde saray değil, Marduk Tapınağı ve zigurat yer alır.

Saraylar birbirinden ayrı, İç Kent’in kenarlarındadır.

Yeni Asur uygulamalarından bir başka farklılık da, dini merkez ve saray bölgelerinin yükseltilmemiş ve kentin geri kalanıyla aynı, düz zemin üzerinde bulunmasıdır.

 

ÖZEL EVLER

Özel evler, geleneksel Mezopotamya türüdür.

İki veya üç katlıdır ve ortasında bir avlu yer alır.

Bu evlerin, hatta Uruk ile Ur’daki aynı dönemden örneklerin olağanüstü büyüklükleri MÖ 6’ncı yüzyılda bölgenin refah düzeyini gösterir.

Babil Tanrısı Marduk

TÖREN YOLU VE MARDUK TAPINAĞI:

Dini merkeze, kuzeydeki İştar Kapısının önünden başlayan bir Tören Yolu ile ulaşılıyordu.

Mart veya Nisan aylarındaki Yeni Yıl Festivali sırasında bu yol boyunca tanrıları suretleri taşınırdı.

Sokak, daha sonra, Kuzey Sarayının yüksek duvarları ile karşısındaki burç arasında bulunan, aşk ve savaş tanrıçası İştar’ın sembolü olan aslan figürleriyle bezeli sırlı tuğladan kapıya ulaşırdı.

Babil İştar Kapısı

İştar Kapısı:

İştar Kapısının korunma durumu ilginçtir.

Nabukadnezar’ın sırlı tuğlalarla dekore edilmiş üçüncü ve son versiyonundan, sokak döşemesinden yukarı pek bir şey kalmamıştır.

Ancak, kapının 15 metre kadar derine inen temelleri, kutsal yapılara uygun şekilde, temiz kuma gömülü ve tanrı Marduk’un sembolü ejderler ve Adad’ın sembolü boğaların tasvir edildiği düz (sırlanmamış) tuğla rölyeflerle bezeliydi.

Bugün ziyaretçilerin gördüğü açığa çıkarılmış kısmı ve Berlin şehrinde Bergama Müzesindeki rekonsrüksiyonun dayanağını oluşturan bu duvarlardır.

Orijinal kapının yüksekliği muhtemelen 23 metre idi ve hem iç hem de dış surları kapsıyordu.

Berlin şehrindeki rekonstürsiyonda da görülebileceği gibi, kapı ve yanındaki duvarlar parlak mavi bir akaplan üzerine bazıları düz, bazıları rölyef olarak renkli sırlı tuğlalardan yapılmış aslan, boğa ve ejderlerce korunuyordu.

Birbirini izleyen krallar, bu kapıdan tantanalı törenlerle geçerek şehre girerlerdi.

Evet sırlı kobalt mavisi tuğlalardan inşa edilen ve boğalar ve ejderhalarla süslenmiş şehir kapısında, Nebukadnezar’a atfen bir yazıt yer alır: “Geçitlere vahşi boğalar ve vahşi ejderhalar yerleştirdim ve böylece onları görkemli bir ihtişamla süsledim ki, insanlar onlara hayranlıkla bakabilsin”

 

Zigurat:

Tören Yolu, İştar kapısı ve saraydan güneye doğru, zigarutı da içeren Etemenanki kompleksine doğru devam ediyordu.

Bu zigurat, Kitabı Mukaddes’deki Babil Kulesine karşılık gelir, ama pek çok defa yeniden inşa edilmiştir.

Ne yazık ki, bu yapının sadece yaklaşık 91 metre karelik bir alanı kaplayan temelleri günümüze ulaşmıştır.

Ama başka yerlerde daha iyi korunmuş örnekleri bulunan ziguratlara benzediği kuşkusuzdur.

Herodotos’a göre, 8 basamaklı, tepesinde tek odalı bir tapınak bulunan bir kuleydi.

Bu odada Marduk’un yatıp uyutulduğu bir divan ve yanında altıdan bir masa bulunurdu.

Muhafızlık görevi, bir kadına aitti.

Babil şehri hakkında en ünlü hikayelerden biri, bazı İncil bilginlerinin yanlış bir çevriye veya ustaca bir kelime oyununa dayandığına inandığı Babil Kulesiydi.

Tekvin Kitabı, Büyük Tufan’dan kurtulanların göğe ulaşacak bir kule inşa etmek istediklerini, ancak Tanrı’nın inşaatçıları kibirlerinden dolayı cezalandırdığını ve Dünya’da birçok farklı dil konuşmaya zorlandıkları bir yer olan Babil Kulesini anlatır.

Hikaye, Babel isminin karışıklık veya karıştırma anlamına gelen İbranice kelimeden türediğine dair bir İbrani inancından kaynaklanmaktadır. İronik bir şekilde, bu yorumun kendisi bir dil karışıklığıdır. Akadca Babylon ve Babel kelimelerinin kökü karıştırmak anlamına gelmez, tanrıların kapısı anlamına gelir.

Arkeologlar, İncil hikayesinde bahsedilen kulenin Marduk’a adanmış Babil’deki dev bir ziggurat olan Etemenanki olabileceğine inanıyorlar. İsmi, hikayede bahsedilen isimlerle örtüşen “göklerin ve yerin temelinin tapınağı” anlamına gelir.

1913’te araştırıldığında Etemenanki göğe kadar ulaştığı varsayılan kulenin gerçekte 61 metreye yakın bir yükseklikte olduğu ortaya çıkarıldı.

 

Evet tören yoluna devam edelim.

Sokak, buradan batıya dönerek Fırat’a ve batı yakasına yönelirdi.

Etemenanki ile kentin baş tanrısı Marduk’un tapınağı Esagila (veya E-sangil), “Başını kaldıran Tapınak” arasından geçerdi.

E-sangil’in planına ulaşmak kolay değildi, çünkü daha sonraki yerleşimlere ait 21 metre derinliğinde moloz ve bu noktanın dini geleneğini sürdüren bir Müslüman türbesinin altında bulunuyordu.

Araştırmacıların derin deneme çukuru, teşhise yardımcı yazıtlar bulunan döşeli bir zemine rastlayınca, tapınak şans eseri bulunmuş oldu.

Duvarları boyunca tüneller kazan işçiler, boyutları ortaya çıkardı.

86 x 78 metre ve doğuya doğru iki açık avlu.

İçerisine dair pek ayrıntı yoktur.

Herodotos’a göre, tapınakta tümü altından olmak üzere tanrının oturan bir heykeli, bir masa, bir taht ve kaidesi bulunuyordu.

Ama bu değerli eşyalardan hiçbir iz kalmamıştır.

NABUKADNEZAR’IN GÜNEY SARAYI:

Nabukadnezar’ın 3 ana sarayı vardı.

Kuzey Sarayı: şehir surlarının hemen ötesinde kurulmuştu. Yazlık saray ise, diğerlerine nazaran daha küçüktü. En önemli saray, bir odalar ve daireler labirentiyle çevrili, 5 büyük avlu içeren, Güney Sarayıydı.

Devasa Güney Sarayı pişmiş tuğladan yükseltilmiş bir platform üzerine inşa edilmişti.

Kamusal ve özel odaların bir eksen üzerinde dizili düz hatlı avlular (bu sarayda 5 adet) çevresine gruplanması Asur tarzını yansıtıyordu.

Babil Kral Sarayı taht odası

Avluların en büyüğünden girilen, dikdörtgen biçim Taht odasına, uzun yanındaki 3 girişten girilirdi.

Bu saray; hatta belki de bu odayı, Kitabı Mukaddes’teki Daniel Kitabında ölümsüzleştirilen Baltazar’ın şöleninin ve 200 yıl sonra Büyük İskender’in ölümünün gerçekleştiği yer olarak düşünülebilir. MS 323 yılında Nebukadnezar’ın sarayında ölen İskender, Babil’i İmparatorluğunun başkenti yapmayı planlıyordu.

Taht odasının dış duvarı, geometrik desenler, ağaçlar ve hayvanların tasvir edildiği sırlı tuğladan panellerle süslenmişti.

Asurlardan farklı olarak, Yeni Babilliler odaları taş ortostatlarla donatmamış veya girişleri devasa bekçi lamasularla korumamışlardı.

Gerçekten de, sırlı tuğlalar dışında, MÖ 6’ncı yüzyıl Babil’inin harabelerinde sanat veya zanaat adına pek bir şey bulunmamıştır.

Ancak metinler bizlere odaların kaliteli ahşapla donatılmış ve altın veya tunç ile süslenmiş olduğunu söyler.

Sarayın en kuzeydoğu ucunda, olağanüstü kalın bir duvarla çevrili ve zincirli kovalarla su çekilmek üzere tasarlanmış gibi görünen yan yana 3 çukurdan oluşan, değişik bir kuyu içeren 14 ufak, tonozlu depo odasının meydana getirdiği, müstakil bir öbek, akıl karıştırıcıdır.

Bu odalar, bir tür lüks çatı katı bahçesi olan, ünlü Asma Bahçelerinin temelleri olabilir.

MÖ 3’ncü yüzyıl tarihçisi Bel-Usur’a göre: bu bahçeler Nabukadnezar tarafından, Med eşinin kuzeydeki yurdunun ormanlarına duyduğu özlemi tatmin etmek için yaptırılmıştı.

Bu, Yunanlıları o kadar etkilemişti ki, Asma Bahçeleri Dünyanın 7 Harikasından biri olarak kabul edilmiştir.

 

KENTİN YAPIMI-İŞGÜCÜ VE MASRAFLARI KARŞILAYACAK PARA:

Bu kadar çok sayıdaki inşaat projesi için büyük miktarda insan gücüne ihtiyaç vardı.

Bu büyük ölçüde zaferle sonuçlanan seferlerden sonra Babil’e getirilmiş vasıflı ve vasıfsız yabancı işçilerle karşılanıyordu.

Antik Yakındoğu’da, insanların sürülmesi sık görülen bir olaydı ve isyan ihtimalini azaltmak için başvurulan bir yöntemdi.

Kudüs’ün MÖ 586’da ele geçirilmesinden sonra Babil’e sürülüne İbraniler bu açıdan yalnız değillerdi.

Ama genellikle, belli bir proje bittikten sonra böyle yabancıların daha iyi koşullarda yaşamalarına, toprak sahibi olarak toplumsal statülerini yükseltmelerine izin verilirdi.

Bu projeler için para da gerekliydi.

Ama o kadar kolayca bulunamıyordu.

MÖ 6’ncı yüzyıl ortalarına gelindiğinde, Babil ekonomisi zorlanmaya başlamıştı.

Zira ele geçirilen topraklar artık eski düzeyde katkıda bulunmuyordu.

Bunun sonucunda nüfus üzerinde oluşan baskı, istilacı Persler ve Büyük Kyros’un lehine önemli bir avantaj olmuş olabilir.

 

ŞEHRİN SONU:

İbrani geleneğinde Nebulkadnezar bir tiran, Babil ise işkenceydi. Kral, MÖ 6’ncı yüzyılın başlarında Kudüs’ü fethetmiş ve İbranileri Babil’e sürmüştü. İncil, onun Yahudi tapınağından kutsal eşyaları çalıp Babil’e götürüp Marduk Tapınağına yerleştirdiğini söyler. Saygısızlığını cezalandırmak için İncil, Daniel Kitabında Nebukadnezar’ın soyunun nasıl sona ereceği hatırlatılır. Hikayede: tahtın varisi Balşatsar, Kudüs’den yağmalanan kutsal kaplarla bir ziyafet verir. Şenlikler sırasında hayalet bir el belirir ve duvarda şu gizemli sözcükleri oluşturan tuhaf bir yazı belirir: Mene, Mene, Tekel, Ufarsin.

Sürgündeki Daniel, dehşete kapılmış kral tarafından duvardaki yazıyı yorumlaması için getirilir. Daniel yazıyı şöyle okur “Tanrı krallığının günlerini saydı. Medler ve Persler’e verdi”

Daniel’in tahmini gerçekleşti. MÖ 539 yılında Babil, Pers Kralı Büyük Kyros’un eline geçti ve Yahudiler sürgünden döndüler.

 

SADDAM HÜSEYİN:

1980’lerde Irak diktatörü Saddam Hüseyin, kraliyet sarayını yeniden inşa etmeye koyuldu. Selefleri gibi o da inşaat projelerinde yazıtlar bıraktı. Bazı tuğlaların üzerine Hüseyin Arapça olarak şunları yazmıştı: “Irak’ı yüceltmek için Nebukadnezar oğlu Saddam tarafından inşa edildi.”

 

Babil şehrinde bulunan Cyrus silindiri
CYRUS SİLİNDİRİ:

Kile oyulmuş, kama şekillerinden oluşan erken bir yazı biçimi olan çivi yazısıyla yazılmış bu silindirik kil belge, Kiros Silindiridir. Mezopotamya, Babil’de keşfedilen bu belge, MÖ 6’ncı yüzyıla tarihlenir ve en eski insan hakları bildirgelerinden biri olarak kabul edilir.

 

 

ŞİMDİ DE ANTİK DÖNEM YAZARLARININ BABİL ŞEHRİ HAKKINDAKİ YAZDIKLARI;

 

Heredotos

MÖ.490-480 yılları arasında doğan ve “Tarihin Babası” olarak anılan yazar: Marduk tapınaklarını şu şekilde anlatmaktadır.
“ Babil şehrinin her iki yakasında, birer kule vardı. Bu kulelerin birinde: çok sağlam bir surla çevrili “kraliyet sarayı” ve diğerinde ise: Babil’in Zeus’u olarak bilinen “Bel” in tapınağı bulunurdu.

Tapınak: her kenarı 400 metre uzunluğunda olan kare şeklinde bir yapıydı. Kapıları tunçtan yapılmıştı. Tapınak kompleksinin tam ortasında: 200 metrekarelik bir kule bulunuyordu. Bu kulenin üstünde bir ikincisi, onun üstünde ise üçüncüsü dikilmiş ve böylece toplam 8 kuleye ulaşılmıştı.

Sekiz kulenin hepsine: dıştan bütün yapıyı dolaşan sarmal biçimli bir merdivenle çıkılıyordu. Yolun hemen yukarısında, yukarıya çıkmakta olanların dinlenmesi için oturma yerleri bulunuyordu. En üstteki kulenin tepesinde ise: büyük bir tapınak gökyüzüne doğru yükseliyordu.

Tapınakta: işlemeli örtüler yayılmış, geniş bir divan, yanında da altın bir masa vardı. Bu kutsal yerde, hiç heykel yoktu. Eğer Bel rahipleri olan Kaldeliler’e inanacak olunursa: tanrının seçmiş olduğu Asurlu bir kadın dışında, orada kimse geceleyemezdi. Tanrının bizzat tapınağa girip, yatakta dinlendiği söylenir.”

Evet: Zigurat (tapınak kulesi): Mezopotamya uygarlığının en belirgin özelliğidir. Heretodos’un anlattığı gibi, tepesinde küçük bir tapınak bulunan, kerpiçten yapılmış, basamaklı bu kulenin işlevi, insanları mümkün olduğunca tanrıya yaklaştırmaktır.

Mısırlıların, Teb’de anlattığı buna benzer bir öykü vardır. “ Orada, Teb’li Zeus’un tapınağında da her zaman bir kadın geceler ve söylediklerine göre: Babil tapınaklarındaki kadın gibi, onunda erkeklerle cinsel ilişkiye girmesi yasaktır.”

Lykia şehri Patara’da da yine böyle bir örnek vardır: “ Orada da her zaman bir kahin bulunmadığı için, gerektiğinde kahinin yerine konuşan bir rahibe, gece boyunca tapınağa kapanırmış”

Babil Tapınaklarında: aşağıda ikinci bir kutsal yer bulunurdu. Burada: altın tahta oturan, tamamı altından yapılma büyük bir “Bel” heykeli: yanında da altın bir masa bulunurdu. Kaldelilerin anlattıklarına göre, bunların hepsini yapmak için 22 tondan fazla altın kullanılmıştır.

Evet, bu bölümde, yazının başında belirttiğim gibi, antik dönem yazarlarının “Asma Bahçeleri” hakkında, eserlerinde belirttikleri hususları anlatalım.

 

Berossos

Bu yazar, Büyük İskender’in çağdaşıdır. Yani: MÖ.350 yılında doğmuş olmalıdır. Kendisi: Kalde kökenli bir “Bel” rahibidir. Sonradan: Babil şehrinden ayrılarak, yaşamının kalan bölümlerini sürdürmek için “Kos” adasına yerleşmiştir. Burada: MÖ.280 yılında “Babil Tarihi” isimli bir kitap yazmış ve Yunanlıların, Mezopotamya ve Babil medeniyeti hakkındaki merak ettikleri hususları açıklamıştır.

Evet: yazar “Asma Bahçeleri” konusunu “II. Nabukadnezar” ile bağdaştırır.

“Sarayın: dağ biçimi verdiği ve üzerine her türlü ağacı diktiği “taş tepeler” vardır. Ayrıca: bitkilerin ekildiği bir cennet kurdu. Çünkü: Med ülkesinden gelmiş olan karısı Amytis’in, anavatanındaki manzaranın özlemini çekiyordu.”

“Ve, bu sarayın içine diktirdiği yüksek taş teraslarda, dağ manzarasını aynen kopya etti. Bunları: her çeşit ağaçlarla donatıp “Asma Bahçeler” denen yapıyı kurarak, benzerliği tamamladı. Çünkü: Med ülkesinde büyümüş olan karısı, dağlık yerlere tutkundu.”

Yerel kaynaklar: Nabukadnezar’ın bu karısından hiç söz etmezler. Ama, Babil ve Medler arasında, bir hanedan evliliği, tarihsel açıdan akla yatkındır. Berossos’un yazdıklarına göre: bu Med prensesinin ismi “Amytis” tir.

 

Diodoros

Bu yazar Sicilyalıdır. MÖ.1’nci yüzyıl ortalarında yaşamıştır. Onun “Asma Bahçeleri” konusundaki tanımları şunlardır:

“ Akropolisin yanında “Asma Bahçeleri” dedikleri yer vardır. Bunu “Semiramis” değil, daha sonraki bir kral: Suriyeli odalığını hoşnut etmek için yaptırmıştır. Çünkü: Pers ırkından olan ve ülkesinin dağlarındaki yeşilliklerin özlemini çeken kadın; kraldan; Pers ülkesindeki doğal manzaraya benzeyen bir bahçe yapılmasını istemiştir.”

“Bahçe alanı: her bir kenarda, 4 plethron’a erişiyordu. Bahçenin yolu: yamaç gibi eğimli olduğundan ve yapının birkaç bölümü kat-kat birbirinin üstünde yükseldiğinden; tiyatroya benzeyen bir görüntü ortaya çıkıyordu. Teraslar yükselirken: bunların altında, bahçenin bütün ağırlığını taşıyan ve kademeli olarak birbirinin üstüne binen galeriler yapılmıştır.”

“50 kübit yükseklikteki en üst galeri: bahçenin en yüksek katını oluşturuyordu ve şehir surlarının kuleleriyle aynı yükseklikteydi. Şehir surları: 22 ayak kalınlığında ve her iki sur arasındaki geçit ise, 10 ayak eninde idi.” (Yani, şehir iki sıra sur ile korunuyordu)

“ Galerilerin tepesi: 16 ayak uzunluğunda ve 4 ayak genişliğinde taş kirişle kapatılmıştı. Bu kirişlerin üstünde, çatı olarak belirlenen bölüm bulunuyordu. Çatıda: birinci tabakada: katranla döşenmiş bir kamış tabakası, bunun üzerindeki ikinci tabakada: çimento ile yapılmış iki sıra pişmiş tuğla ve üçüncü tabakada ise: topraktan gelen nem aşağı inmesin diye kurşundan yapılmış bir kaplama vardır.

Bu üç sıra kaplamanın üstünde: toprak yığılmış ve zemin düzleştirilmiştir. Çünkü: büyük ağaçların kökleri için yeteri kadar derin bir toprak tabakası gerekiyordu ve her türden ağaç sık aralıklarla dikilmişti. Bu ağaçlar: büyüklükleriyle ve çekicilikleriyle görenlere keyif veriyordu. Işık alan galerilerde ise, kraliyet köşkleri bulunuyordu.

Bir de: en üst kattan gelen açmaların ve bahçelerin su gereksinimlerini karşılayan makinelerin bulunduğu galeri vardı. Makineler, Fırat ırmağından bolca su çekerler, ancak bunu dışarıdan kimse göremezdi.”

 

Quintus Curtius Rufus

Yazar “İskender Tarihi” isimli kitabında, “Asma Bahçeleri” hakkında şunları belirtmektedir.

“ İç kalenin zirvesinde “Asma Bahçeleri” vardır. Bu bahçelerin yükseklikleri: şehir surlarına denktir. Buradaki ulu ağaçlar, güzel gölgeler verirler. Ağaçların gövde çevresi 12 ayak ve yükseklikleri 50 ayak kadardır. Bu ağaçlar, anavatanlarında bile, bu kadar büyüyemezlerdi. Bu ağaçlar: birbirinden 20 ayak uzaklıktaki, 20 kalın duvar tarafından taşınırlar.

Bu duvarlar: taş paye dizileriyle yükseltilmişlerdir. Duvarların üstünde, ayrıca: sulama için getirilen suyu taşıyan sağlamlıkta, taş kaldırım bulunmaktadır.

Bahçelere uzaktan bakanlar: bunları, dağlarında uyuklayan ormanlar sanırlar. Çünkü: dev ağaçlarla tepeleme dolmuş olan bu muazzam yapı, hala ayaktadır.”

 

Strabon

Aslen Sinoplu olan ünlü yazar “Coğrafya” adlı eserinde “Asma Bahçeleri” hakkında şunları yazmıştır.

“ Babil şehrinde surların çevresi 385 stadiondur. Kalınlıkları ise, 32 ayaktır. Surların üzerinde bulunan kulelerin arası 50 kübit, yükseklikleri ise 60 kübittir. Surların üstündeki yoldan: karşılıklı 4 atlı araba, rahatlıkla geçebilirdi.

Asma Bahçeleri: dörtgen şeklindedir. Her bir kenarın uzunluğu: 4 plethrondur. Küp benzeri temeller üzerine, kat-kat sıralanmış, kemerli tonozlardan oluşur. Pişmiş tuğla ile asfalttan yapılmış olan, içleri oyuk temeller, en büyük ağaçların dikilmesine imkan veren derinlikte, toprakla doldurulmuştur.

Temeller: tonozlar ve kemerler de: pişmiş tuğla ve asfalttan yapılmıştır. Üstteki teraslara, bir merdivenle çıkılıyordu. Basamakların yanında ise oyuklar vardı. Fırat ırmağından çekilen su; bu işle görevlendirilenler tarafından, bu oyukların içinden, yukarıya itiliyordu. Çünkü: 1 stadion enindeki ırmak, şehrin ortasından akıyor ve bahçe de ırmak kıyısındaydı”

 

Philon

MÖ.250 yılları civarında yaşamış olan yazar, Byzantionludur. Yazar “Asma Bahçeleri” hakkında şunları yazmıştır.

“ Yer düzeyinde dikilmiş, bitkiler vardır. Ayrıca: bir teras tepesine: kökleri toprağın derinliklerine gömülmüş ağaçlar bulunmaktadır ki Asma Bahçelerinin yapım tekniği budur.

Bütün kitle: taş sütunlarla desteklenmiştir. Alttaki tüm alan: oyuk sütun kaideleriyle kaplanmıştır. Sütunlar: çok dar aralıklarla yerleştirilmiş kirişler taşırlar. Kirişler: palmiye gövdelerinden yapılmıştır. Çünkü: palmiye gövdesi tahtası: çürümez ve ıslakken ağır bir baskıya maruz kaldığından, yukarı doğru kıvrılır.

Üstelik: kıvrım ve yarıkları içine yabancı maddeler alabildiğinden: köklere besin sağlarlar. Bu yapı: geniş bir toprak kitlesini taşır ve bu toprak kitlesi içinde: geniş yapraklı ağaçlar, çeşit çeşit çiçekler ve kısacası göze hoş gelen her türlü bitki bulunur.

Bütün alan: yerdeki toprak gibi sürülmüştür. Toprak: aşılamaya ve çoğaltmaya çok uygundur. Böylece: alttaki sütunlar arasında gezinenlerin başları üstünde: sürülü bir tarla uzanır. Toprağın en üst düzeyi: ayaklar altında ezilirken, alttaki sıkı toprak bozulmadan kalır. Yukarıdaki havuzlara çekilen suyun bir kısmı: eğimli kanallardan, düz bir çizgide aşağıya akar.

Bir kısmı da, spiraller yoluyla ve mekanik güçlerle itilerek yukarı doğru fışkırır. Böylelikle: yüksek bir seviyedeki çıkış yerinde bir araya getirilen sular: bahçenin tümünü sulayarak, bitkilerin derinlerdeki köklerini ıslatır, toprağı sürekli nemli tutar.

Bunun için: çimenler hep yeşildir ve nemle irileşip dolgunlaşan ağaç yaprakları; esnek dallara sımsıkı bağlanarak büyürler. Kök ıslak tutulduğu için; zeminin altındaki kanal ağında dolaşarak her yana dağılan su yukarıdan emildiği için ağaçların yerleşik düzeni ve kalitesi korunurdu.

Evet: bu; kraliyet lüksünün bir sanat yapıtıdır ve en çarpıcı yanı da: tarım emeğinin izleyicilerin başının üstünde asılı olmasıdır. “

 

Byron

Bu yazar “koyun sürüsüne çullanan bir kurt gibi gelen Asurlu” olarak “Sanherib”(MÖ.704-681)i tanımlamaktadır.

Sanherib: botaniğe meraklı bir kraldır. Ninovada’ki sarayının yanında: uçsuz bucaksız bir bahçe düzenlemiştir. Bu bahçeyi, askeri seferlerinde: uzak yerlerden topladığı nadir ve egzotik fidanlar, otlar ve ağaçlarla donatırdı. Eğer anlatımda kullanılan “yün üreten ağaçlar” biçimindeki garip deyim doğruysa; Hindistan’dan “pamuk” bile getirdiğine inanılmaktadır.

Sanherib: kuşatma olasılığına karşın, önlem almak için olsa gerek: Ninova’ya gereken su stoğunu güvenceye almak amacıyla: “Khosr ırmağı” na bent çektirmiştir. Hatta: hala izleri görülen erken tarihli bir yapının yerine birkaç millik su kemerler bile yaptırmıştır. Bu nedenle: bahçelerine yeterli sulama sağlamak için özenle önlem aldığına da emin olabiliriz.

Babil Çivi Yazılı Tabletlerinde: Bahçeler Hakkındaki Bilgiler:

Asur kralı I. Tiglat-Pileser (MÖ.1115-1077): bereketli bahçeleri ve meyve ağaçlarıyla gurur duymaktadır.

Kral II. Asurnasirpal (MÖ.883-859): iç kale ile Dicle ırmağı yanındaki kraliyet bahçelerini nasıl kurduğunu, bunları askeri seferlerde yabancı bölgelerde elde edilen bitki türleriyle nasıl donattığını “Asurnasirpal Steli” nde belirtmektedir. “

Yukarıdan gelen su kanalları bahçelere akar. Patikalar, güzel kokularla doludur. Zevk bahçesinin çağlayanları, gökteki yıldızlar gibi parlar. Asmalar gibi salkım salkım meyveler kuşanmış nar ağaçları, bu zevk bahçesindeki esintileri zenginleştirir. Ben, Asur-nasir-apli, sevinçler bahçesindeki bir sincap gibi boyuna meyve toplarım”

Evet:”Asma Bahçeleri” nin varolup olmadığı konusundaki bu yazıtlardan sonra: eğer varsa, bu bahçelerin Babil şehrinin neresinde kurulduğu hakkındaki teorilerden söz edelim.

Arkeolog Koldeway’e göre

“Babil’in Asma Bahçeleri” olarak düşünülen yer: tonozlu yapı olarak bilinen, Güney Sarayının kuzeydoğu köşesindeki yerdir. Burada: tonozlu dört ova ve bir yer altı avlusu bulunmaktadır ki bu yapı Koldeway tarafından şöyle tanımlanır:

“ Bir orta geçidin her iki yanında: birbirini dengeleyen, aynı ölçü ve şekildeki 14 odacık, sağlam bir duvarla çevrilidir. Bu bölümün çevresinde, bir koridor dolanır. Bunun kuzey ve doğu tarafı: iç kalenin dış duvarını oluşturur. Batıdaki odacıkların birinde: hem Babil ve hem de eski dünyanın başka herhangi bir yerinde görülmeyen bir “kuyu” bulunur.

Bu kuyunun hemen yanında, birbirine yakın üç çukur vardır. Bu çukurların ortada olanı kare, diğer ikisi ise, dikdörtgen şeklindedir. Bundan çıkarılan sonuç: burada bir mekanik hidrolik sistem bulunduğudur. “

Bu sistem: bizim zincir tulumbamız ile aynı ilkede çalışmaktadır. Zincire asılı kovalar, duvarın üzerine yerleştirilen bir çarkın üzerinde dönüyordu. Bugün bu yörede kullanılan ve dolap denilen bu düzenek, sürekli bir su akışı sağlıyordu.

Tonozlu yapı, tüm özellikleri dikkate alındığında, Babil şehrindeki yapılar içinde, oldukça farklıdır. Yapıda, taş kullanılmıştır. Bu taş kullanımı da, yapının özelliğini ortaya koymaktadır. Zaten, tüm şehir kazılarında, çok sayıda yontma taşın çıkarıldığı iki yer bulunmaktadır.

Buralar: tonozlu yapı ve sarayın kuzey duvarıdır. Ancak: Asma Bahçeleri hakkındaki tüm yazıtlarda, şehirde taşın kullanıldığı yalnızca iki yerden söz edilmiştir ki, bunlar: sarayın kuzey duvarı ve Asma Bahçeleridir.

Tonozlu yapının “Asma Bahçeleri” olarak düşünülmesi için, Koldeway şunları öne sürmektedir.
“ 1. Başka yerde hemen hemen hiç olmayan yontma taş kullanılması,
2. Ağır bir üst yapıyı tutmak için planlandığı anlaşılan, ender kalınlıktaki duvarlar.
3. Hiç görülmemiş tipte bir kuyunun varlığı. “

Tonozlu yapıda sonradan yapılan kazılarda elde edilen bulgular şunlardır: “tonozlu yapıdaki kemerli odalar gurubunun, daha sonra sıradan işlerde kullanıldığı tespit edilmiştir. Orada: Nebukadnezar’ın MS. 10 ve 35’nci yıllara tarihlenen bir çivi yazısı tablet arşivinin bulunduğu yani bir depo olarak kullanıldığı anlaşılmıştır.

Bu çivi yazılı metinlerde: o dönemde, Babil şehrinde tutsak olarak bulunan yabancı sürgün guruplarına ayrılan yiyecek payı, yağ ve arpa listesi bulunuyordu. Tabletlerden birinde: Yahudi kralı Yehoyakin ile maiyetinin ismen anılması yeterince şaşırtıcı olup, çivi yazılı kaynaklar ile “İncil” arasındaki uyumlu bağlantının örneği görülmektedir.

Ayrıca: bu duvarların gerçekten bir bahçeyi taşımaya yetecek güçte olup olmadığı kuşkuludur ve bu duvarların Tören yolunun devamını destekleme işlevi yürüttüklerine karar verilmiştir.

En önemli sorun: tonozlu yapının, su stoklarına ve ırmağa olan uzaklığıdır. Burada: özellikle Strabon’un bahçelerin ırmak kıyısında bulunduğunu net olarak söylediğini unutmamak gerekir.

Yine, kazılarda görevli “Wiseman” isimli arkeolog: Asma Bahçelerinin, Nabukadnezar ile kraliçenin oturmuş oldukları “Batı Sarayı” ile “Fırat ırmağı” arasında, dış kısımdaki Batı Savunma Yapısının (110×230 metre) üzerine ve kuzeyine yerleştirildiği görüşünü öne sürmektedir.

Şöyle der: “ Batı savunma yapısındaki kazılar, yazlık saray ya da köşk olabilecek saray benzeri bir yapının alt düzeylerini açığa çıkardı. Ama girişi yoktu, demek ki giriş doğrudan saray platformundan yüksek bir yol ya da köprüyle gidilen daha yüksek bir düzeyde olmalıydı.”

Evet, bu bahçelerin Fırat ırmağının doğu kıyısındaki teraslarda bulunması, batıdan esen çöl rüzgarlarına açık olacaklarından ve hiçbir güzellikleri bulunmayacağından uygun olarak düşünülmemektedir. Asma Bahçelerin: surlarla korunan teraslar üzerinde, kuzeye doğru devam eden, saraydan görülebilecek amfitiyatro benzeri bir düzen oluşturularak yapıldıkları düşünmek en mantıklıdır.

Bu varsayım: kalenin dışında, kuzeye doğru uzanan bahçelere kolayca erişim avantajı sağlamaktadır. Kazılarda: burada, büyük çapta sulama için uygun olan derin kanallar bulunmuştur. Ancak, bunlar, büyük olasılıkla, surların dışındaki hendek sistemine su sağlayan, su kanalları olarak da değerlendirilmektedir.

Son olarak: Iraklı bilim adamı Dr. Mu’ayyad Damerji: ırmak kıyısındaki; 25 metre kalınlıktaki iki büyük duvarın, zift ve hasırla kaplı basamaklardan oluşan, teraslar şeklinde yapıldığına dikkat çekmektedir. Nabukadnezar: kraliyet bahçelerini tarif ederken “büyük bir savunma duvarına benzer” demekle, yapay bir dağ manzarasını ifade etmiş olabilir.

 

BABİL ŞEHRİNDEKİ KAZILAR

1900’lü yılların başında, Alman Arkeolog Robert Koldewey tarafından: Babil şehrinin büyük bölümü gün yüzüne çıkarılmıştır.

Kazılarda elde edilen en önemli buluntular içinde: o dönemde kralların ağzından yazılan çivi yazılı tabletlerdir. Bu çivi yazılı tabletlerde: krallar, yapılarının inşaat programlarını, yaptıkları onarımları ve getirdikleri yenilikleri, uzun uzun anlatıyorlardı. Çünkü, tek düşünceleri, yapıtlarının tanrının aklında kalmasını sağlamaktır.

Ama, yazının başında belirttiğim gibi, bu çivi yazılı tabletlerde birçok bilgi olmasına rağmen “Asma Bahçeleri” hakkında herhangi bir bilgi bulunamamıştır. Ancak: öte yandan kazıların halen sürdüğü ve her an bunlar hakkında bilgiler veren bir kısım tablet bulunup bulunmayacağı da meçhuldür.

Çünkü: Yunanlı ve Romalı antik dönem yazarlarının anlattıkları gerçekten etkileyicidir. Bu nedenle: “Babil şehrinde bulunduğu öne sürülen Asma Bahçeleri” çeşitlilikleri ve büyüklükleri, konumları nedeniyle “Dünyanın 7 harikası” listesine dahil edilmişlerdir.

Irak Kalah-Nemrut-Kahnu

Kalhu

Şehir Irak ülkesinin Orta-kuzey kesiminde, Musul şehrinin 30 km güneyinde, Salamiyah köyünün 5 km güneyinde yer alan antik Süryani kentidir.

Dicle nehrinin Zap suyu ile buluştuğu noktanın 10 km kuzeyinde, stratejik bir konumdadır.

 

 

ARKEOLOJİK ARAŞTIRMALAR:

Kalah şehri, ilk olarak 1845-54 yılları arasında, Layanrd ve diğerlerince de 1949-63 yılları arasında İngiliz Mallowan tarafından incelenmiştir.

19 ve 20’nci yüzyıl arkeologları: Yaratılış Kitabında adı geçen İncil kralı Nemrod’un şehri olduğuna inandıkları için, şehir “Nimrud” olarak bilinir.

İncil metninde, Asur, Nuh’un oğlu Sam’ın oğludur ve bu nedenle Kalhu, İncil anlatısına göre Büyük Tufan’dan sonra inşa edilen ilk şehirlerden biri olacaktır.

Gerçekten Büyük Tufan olup olmadığı ve hatta Büyük Tufan’ın yaşanıp yaşanmadığı bilinmiyor ama “Kalhu” anlatılarda büyük bir şehir olarak önemlidir. Yani II Aşurnasirpal şehri Asur imparatorluğunun başkenti yapmadan önce de, şehrin ünü ve önemi kanıtlanmıştır.

Kral Aşurnasirpal

II AŞURNASİRPAL:

MÖ 884 yılında tahta çıktığında, II Aşurnasirpal İmparatorluk genelinde çıkan isyanlarla derhal ilgilenmek zorunda kaldı.

Tüm isyancıları acımasızca bastırdı, isyancı şehirleri yerle bir etti ve başkalarına bir uyarı olarak kendisine karşı çıkan herkesi kazığa oturttu, yaktı ve diri dire derisini yüzdürdü.

Ardından sınırlarını güvenceye aldı ve kraliyet hazinesini ganimetlerle dolduran seferlerle sınırlarını genişletti.

İmparatorluğu güvenceye aldıktan sonra, II Aşurnasirpal, dikkatini başkent Aşur’a çevirdi ve burayı yeniledi. (hükümdarlığı sırasında Ninova ve diğer birçok şehri de yeniledi)

Aşur, Asur şehirleri arasında en müreffeh olanlardan biriydi.

Adad Nirari I’in (MÖ 1307-1275) saltanatından beri, Asur İmparatorluğunun başkentiydi.

Büyük şehri kendi süslemelerini ve iyileştirmelerini ekledikten sonra, II Aşurnasirpal artık statüsünde bir değişiklik yapmanın zamanının geldiğini hissetti.

Asur sakinleri, şehirleriyle ve başkentin vatandaşları olarak, sahip oldukları prestijle gurur duyuyorlardı.

Birçok bilim insanı; II Aşurnasirpal’in adını seleflerinden üstün kılmak ve şehirlerine değil, kendisine adanmış bir halka hükmetmek için tamamen yeni bir şehir ve yeni bir nüfus istediğini ileri sürmüştür.

Ancak bu sadece bir teoridir.

Çünkü başkenti Ashur’dan taşımaya, onu neyin motive ettiği tam olarak bilinmiyor.

Kalhu şehrinin başkent olarak seçilmesi:

Harabe Kalhu şehrini seçmiş ve yazıtlarında şunları yazmaktadır.

“ Benden önceki Asur kralı olan Salmanaser’in kurduğu eski Kale kenti, harap olmuş yıkıntıya dönmüş, bir höyük ve yıkıntı yığınına dönüşmüştü. O kenti yeniden inşa ettim. Çevresine meyve bahçeleri kurdum, efendim Asur’a meyve ve şarap sundum, su seviyesine kadar kazdım, duvarlarını inşa ettim, temelinden tepesine kadar inşa ettim ve tamamladım.”

Evet MÖ 879 yılında şehir Aşurnasirpal tarafından başkent ilan edildi.

Ne zamana kadar? II Sargon, MÖ 717-706 yılları arasında yeni şehri  Dur-Şarrukin’i inşa etti ve MÖ 706 yılında başkenti oraya taşıdı.

Yeni Kalhu şehri, 7.5 km uzunluğunda surla çevrili, 360 hektarlık bir alanı kaplıyordu.

Tamamlandığında, II Aşurnasirpal, şehrin surları içinde tamamen yeni bir nüfus (16 bin kişi) yerleştirdi ve yeni sarayında ikamet etmeye başladı.

Kraliyet Sarayı:

Saray, eski höyüğün kaleyi kentin geri kalanından, yaklaşık 15 metre kadar yükselten ve 120 kat tuğladan meydana gelen bir platform üzerine inşa edilmiştir.

Mari’deki Zimri-Lim’in Sarayını çağrıştıran bir şekilde, her ikisi de avlular çevresinde düzenlenmiş düzinelerce odadan oluşan, biri kamusal (kuzey ucu), diğeri özel (güney) iki büyük sektöre ayrılmıştı.

Biri ortada, ikisi yanlarda olmak üzere, 3 ana giriş, geniş dış avludan kuzeye doğru bakıyordu.

Doğudan 47 x 10 metre boyutlarındaki uzun dar koridor, Taht Odasına çıkıyordu.

Her kapı açıldığında, iki tane lamussa adı verilen, dev, insan başlı, kanatlı boğa biçiminde, büyülü koruyucu yaratık rölyefi duruyordu.

5.5 metre kareye ulaşabilen dev taş bloklar, Musul yakınlarındaki taş ocaklarından buraya getirilmiş, daha sonra yontulmuştu.

Taht odası ile yakınındaki odaların çoğu, dikey olarak duvarların en alt kısmına yaslanan ostostatlar veya taş levhalarla dekore edilmişti.

Yeni Asur Saraylarının sadece birkaçında böyle rölyefler olması, özellikle pahalı ve önemli olduklarını gösterir.

Musur mermeri veya kaymaktaşı olarak bilinen yerel bir tür alçıtaşı kullanıldı.

Levhalar yerlerine yerleştirilir ve sonra yontulurdu. Yontma imgelerinin amacı, Asurluların krallık kavramını yansıtmaktı.

Vahşi iblis ve canavar heykelleri, girişleri kötü güçlerden korurdu.

Odaların içlerinde, yontulmuş ostostarlardaki konu “kral” dı ve savaş ve avda muzaffer, tanrı Asur’un lütfu için uygun sunu ve işaretleri gerçekleştirir halde tasvir edilmişti.

İnce ayrıntılara dek anlatılan savaş sahneleri, ziyaret eden tebaaya yıllık vergilerini esirgediklerinde veya isyana kalkıştıklarında başlarına gelecekleri hatırlatıyordu.

 

Taht odası, tahtın arkasındaki rölyef paneller:

Taht odasındaki kral tahtının arkasında ve orta kapının karşısındaki rölyef panellerde, sunu ve işaretler görülür.

Kesik koni şeklindeki başlığından tanınan ve iki kere gösterilmiş olan kral, kutsal bir ağacın yanında durur.

Solda, ağacın üzerinde kanatlı disk içinde, bir erkek olarak beliren tanrı Asur’a yakarır.

Sağda, duası kabul gören kral, tanrı tarafından kutsanır.

Kral figürünün arkasında, kanatlı cinler durur.

Bu koruyucu yaratıklar, ellerinde stilize edilmiş hurma palmiyesini gübrelemek veya krala büyülü korumalarını serpmek için kullanabilecekleri bir kova ve bir huni taşırlar.

Odalar serin ve karanlık olduğundan, konuların görülebilmesi için rölyefler orijinal olarak parlak renklerde boyanırdı.

Yazılı ifadeler de önemliydi.

Figürlerin üzerine, şeritler halinde kralların yaptıklarını anlatan çivi yazısı oyulurdu.

Saraylar son derece kalın, kerpiç duvarlarla sağlam şekilde inşa edildiğinden ostostatların yapısal bir işlevi yoktu, ama Asur krallığının önemli yönleri hakkında bu tasvirler kuşkusuz, bakanları uygun bir hayranlık ve saygı hissi ile dolduruyordu.

Rölyeflere ek olarak Kuzeybatı Sarayından çoğu orijinal olarak mobilyalara süs olarak iliştirilmiş güzel fildişi oyma dizileri bulunmuştur.

 

Sarayın açılışı:

Aşurnasirpal’in Kuzeybatı Sarayının MÖ 879 tarihinde resmi açılışı, taht odasında bir girintinin üzerinde 153 satırlık bir metin bulunan bir stelde kaydedildi.

Sadece MÖ 19’ncu yüzyılda Kral ikametgahı olarak kullanılan Kuzeybatı Sarayı, daha sonra imparatorluğun yıkılışına kadar, çeşitli işlevlere hizmet etti. Önemli görevlilerin barındığı bir mekan, kervan ticareti için bir merkez, bir hazine ve bir tahıl ambarı olarak kullanıldı.

Bilim insanı Karen Radner’e göre:

“Kalhu’nun; Aşurnasirpal dönemindeki en etkileyici binası şüphesiz yeri kraliyet sarayıydı. 200 metre uzunluğunda ve 130 metre genişliğindeki saray, çevresine hakimdi ve kale höyüğündeki konumu, günümüzdeki adı olan kuzeybatı sarayını doğurmuştu.

Üç avlu etrafında düzenlenmiş olan saray, devlet dairelerini, idari kanadı ve kraliyet kadınlarının da barındığı özel odaları barındırıyordu.

 

Şehrin diğer özellikleri:

Aşurnasirpal: Türünün ilk örneği olduğu düşünülen bir hayvanat bahçesi ve askeri seferlerinden getirdiği egzotik hayvanlar, ağaçlar ve çiçeklerin yer aldığı botanik bahçeleri inşa ettirdi.

Yazıtlarında şöyle diyordu:

“Yukarı Zab nehrinden bir kanal kazdım, bir dağın tepesinden deldim ve adını Patti-hegali koydum. Dicle’nin ovalarını suladım ve içlerine türlü türlü meyve ağaçları diktim. Şarap sıktım ve efendim Asur’a ve ülkemdeki tapınaklara ilk meyve sunuları sundum. Kanal yukarıdan bahçelere doğru akıyordu. Sokaklar mis gibi kokuyor, cennetin yıldızları gibi dereler zevk bahçesine akıyor. “

 

Festival:

Şehir, bahçeler ve saraylar tamamlandığında ve koridorlarının duvarlarını kaplayan kabartmalarla dekore edildiğinde, II Aşurnasirpal çevredeki halkı ve diğer ülkelerden ileri gelenleri kutlamaya davet etti.

Festival 10 gün sürdü ve Ziyafet Stelinde 69.574 kişinin katıldığı kaydedildi.

Asıl sayı ne olursa olsun, çoğunluk sarayı incelemek üzere davet edilen elçiler ile diğer önemli kişilerin dışında kalan, aşağı kentin sakinleri olmalıydı.

Bu kutlama menüsü: 1.000 öküz, 1.000 evcil sığır ve koyun, 14.000 ithal ve besili koyun, 1.000 kuzu, 500 av kuşu, 500 ceylan, 10.000 balık, 10.000 yumurta, 10.000 somun ekmek, 10.000 ölçek bira ve 10.000 şişe şarap içeriyordu, ancak bunlarla sınırlı değildi.

Kutlama bittiğinde, ileri gelenlerin yeni sarayındaki kabartmaları görmelerine izin verdikten sonra misafirlerini “huzur ve neşe içinde” evlerine gönderdi.

 

Evet şehirle ilgili anlatıya devam edelim:

Ünlü Standart Yazıtı, fetih zaferlerini defalarca anlattı ve kendisine karşı ayaklananların korkunç kaderini canlı bir şekilde resmetti.

Yazıt ayrıca, kendi ülkesinden ve diğer ülkelerden ileri gelenlerin kiminle karşı karşıya olduklarını tam olarak bilmelerini sağladı.

“Büyük kral, dünyanın kralı, Asur’un yardımıyla ilerleyen yiğit kahraman: dünyanın dört bir yanında rakibi olmayan, yüce çoban, hiç kimsenin karşı koyamadığı güçlü sel, tüm insanlığı yenen, eli tüm toprakları fetheden ve tüm dağ sıralarını alan kişi unvanlarını talep etti.

İmparatorluğu, günümüzde batı İran, Irak, Suriye, Ürdün ve Türkiye’nin bir kısmını kapsayacak olan topraklara yayıldı ve parti misafirleri gittikten sonra, hüküm sürmek için yeni sarayına yerleşti.

Kendi ifadesine göre parlak bir general ve yönetici olmasına rağmen, belki de en çok esirlerine yapılan zulmü acımasızca ve açık sözlü bir şekilde anlatmasıyla tanınır.

Saltanatının ayrıntıları neredeyse tamamen kendi yazıtlarından ve Calah’taki (günümüzdeki Nimrut, Irak) sarayının kalıntılarındaki görkemli kabartmalardan bilinmektedir.

 

Şehirde hüküm süren diğer Asur kralları:

III. Salmanaser:

MÖ 858-824 yılları arasında hüküm sürmüş Asur kralıydı.

Güçlü bir askeri genişleme politikası izlemiştir.

Sammu-ramat, Asur kralının annesiydi.

 

Sammu-ramat:

MÖ 9’ncu yüzyılda ortaya çıkmış, efsanevi bir kahraman haline gelen Asur kraliçesidir. Sammu-ramat, Asur kralının annesiydi.

Adad-nirari III (MÖ 810-783 yılları arasında hüküm sürmüştür) Steli yani anıt taş gövdesi Ashur’da bulunmuştur. Calah’taki bir yazıt ise, kocasının ölümünden sonra orada egemen olduğunu göstermektedir.

Sammu-ramat, Herodot tarafından ve daha sonraki tarihçiler tarafından anılmıştır.

Diodorus Sicilus, onun hakkında bir efsane anlatmıştır. Ona göre: bir tanrıçadan doğmuş ve Asurlu bir subayla evlendikten sonra, güzelliği ve cesaretiyle Kral Ninus’u büyülemiş ve karısı olmuştur. Kısa süre sonra, Ninus ölünce, Sammu-ramat iktidara gelmiş ve uzun yıllar hüküm sürmüştür. Bu süre zarfında, Babil’i inşa etmiş ve uzak diyarları fethetmeye yönelmiştir. Evet kendisi Yunan efsanesine göre Semiramis olarak tanınır.

Ezida tapınağını da kurmuştur. Yazı tanrısı Nabu (Nebo) ve eşi Tashmetum’un (Taşmit) tapınağını da içeren Ezida tapınağı. Tapınak kütüphanesi ve ek binasında birçok dini ve büyülü metin ve Esarhaddon’un (680-669 yılları arasında hüküm sürmüştür) son vasiyeti e dahil olmak üzere çeşitli anlaşmalar bulunuyordu.

Burada Babil tanrısı Nabu’dan biraz daha söz etmek istiyorum. Nabu, Asur-Babil panteonunun başlıca tanrısıydı. Yazı sanatının koruyucusu ve bitki örtüsü tanrısıydı. Nabu’nun sembolleri, tanrılar tarafından insanlara verilen kaderleri yazan kişiye ait olduğu düşünülen kil tablet ve kalemdi. Babil I Hanedanının son kralı olan Samsuditana, Nabu’nun heykelini Esagila Tapınağına yerleştirdi.

 

Şimdi de şehrin genel yapısal özellikleri:

Şehir, Kuzey Mezopotamya’daki demir çağı kentlerinin 4 tipik özelliğine sahiptir.

 

1’nci özellik:

Kent kabaca dikdörtgen biçimde ve kerpiç tahkimat duvarlarıyla çevriliydi. Şehirde, 7.5 km uzunluğundaki duvarın içinde kalan alan 360 hektardı.

 

2’nci özellik:

Saraylar ve tapınaklar, daha eski küçük bir kasabanın kalıntılarını barındıran bir höyüğün üzerinde yükseklerde yer alan, duvarlı bir kale içindeydi. Bu tür kaleler yeniden tasarlanmış bir Yeni Asur kentinde asla merkezde yer almaz, kenarda, kent surlarına bitişik olurdu.

Kalab’daki 24 hektar alana sahi kale, güneybatı köşede, ırmağın yanındadır. Ancak günümüzde Dicle ırmağı, o güne göre biraz daha batıdan akar.

II Asurnasirpal’in Kuzeybatı Sarayı ve daha sonraki hükümdarlarca inşa ettirilen saraylar burada yer alırdı. Sarayın yanında tapınaklar ve bir ziguratın varlığı kilit öneme sahiptir. Sümer kent merkezlerinin aksine, dini olan artık seküler olana tabi hale gelmiştir.

 

3’ncü özellik:

Kent surlarında bulunan ama ana kaleden biraz uzakta ikinci bir kalenin varlığıdır. Bu ikinci yüksek alanda, askeri faaliyetler gerçekleştirilirdi. Kalah şehrinde kentin en güney ucunda, II Asurnasirpal’in oğlu II Şalmanezer (MÖ 830-824) bir cephanelik, bir saray, kralın tahtı için bir kaide bulunan bir tören alanı, atölyeler ve depolarıyla bir kale eklemişti.

Bu duvarlarla çevrili 300 x 200 metre boyutlarındaki kompleks Şalmanezer kalesi olarak bilinir.

 

4’ncü özellik:

Kaleler kentin geri kalanından daha yukarıda yer alırdı. Kent sektörleri arasındaki farklar, Güney Mezopotamya’da olduğu gibi kanal veya geniş sokaklar yerine yükseklik farklarıyla belirlenirdi.

 

Mezarlar:

1989 yılında burada aralarında Aşurnasirpal’in kraliçesi Mulissu-mukannisat-Nunua’nın son dinlenme yeri de bulunan 3 mezar tonozu/yeraltı mezar odası; Iraklı arkeolog Muzahim Mahmut Hüssein tarafından ortaya çıkarıldı. (konut kısmının zemininin altında)

Mullissu-mukannisat-Ninua, sarayın önde gelen yetkililerinden biri olan kralın sakisinin kızıydı.

Zengin cenaze eşyaları, kral ve maiyetinin yaşadığı lüksü canlı bir şekilde yansıtmaktadır. Mezarlarda iskeletler üzerine örtülmüş, yüzlerce parça şık altın ziynet eşyası bulunmuştur.

 

Şehrin Sonu:

MÖ 7’nci yüzyılda Sargon hanedanının oturmak üzere Ninova/Ninive’yi seçmesi üzerine şehir eski önemini kaybetti.

Şehir MÖ 614-612 yılında Babil ve Med orduları tarafından yerle bir edilmiştir.

Tabii daha sonraki tarihlerdeki yıkım ise, 3000 yıllık kent İşid tarafından yakılmıştır. Mart 2015 tarihinde, Işıd’in buldozerleri kentin kazılan kalıntılarını yok etmiştir.

Suriye Ugarit-Ras Şamra

 

Uragit

Kuzey Suriye’de Lazkiye’nin 12 km kuzeyinde, bugünkü Ras-Şamra harabelerinin yerindedir.

Enkomi ile Doğu ve Güney Kıbrıs’taki diğer kentler denizin hemen diğer tarafında, Suriye kıyılarındaki önemli Kenanlı ticaret kenti Ugarit ile yakın ilişki içindeydi.

Ugarit adı Mari, Amarna ve Hattuşa/Boğazköy’de bulunan tabletlerde geçiyordu, ama 20’nci yüzyıla kadar bu kentin yeri bilinmiyordu.

Çiftçinin biri, Lazkiye’nin kuzeyindeki Ras Şamra höyüğü yakınlarında bir oda mezara rastladıktan sonra, Claude Schaeffer idaresindeki bir Fransız ekip 1929 yılında höyük ve çevresinde kazılara başladı.

1933 yılına gelindiğinde, yörede bulunan çiviyazısı tabletlerden Ras Şamra’nın Ugarit olduğu anlaşıldı ve Ugarit’in yeri sorusu cevabını buldu. Birkaç kesintiyle birlikte kazılar o zamandan beri devam etmektedir. Daha önceleri geleneksel şekilde anıtsal yapıların ortaya çıkarılması üzerine odaklanılırken, 1978 yılından itibaren çabalar Ugarit’deki kentçiliğin kapsamlı şekilde anlaşılmasını hedeflemiştir.

Ugarit’te yerleşim neolitik dönemde başlamış, daha sonra kalkolitik dönem ve tunç çağında da devam etmiştir.

Mısır ve Kıbrıs ile erken tunç çağında, Minos Girit’iyle ise orta tunç çağında temas kurulmuştur.

Artık, yabancı ülkedeki harikalar konusunda merakıyla ünlü olan orta tunç çağından adsız bir Ugarit kralı biliniyor.

Yamhad (Halep) krallarından biri olan Hammurabi’ye gönderdiği bir mektupta Mari’deki sarayı görmek istediğini söyler. “Bana Zimri-Lim Sarayını göster, onu görmek istiyorum” der. Kil tablet üzerine yazılmış mektubu Mari arşivlerinden günümüze ulaşmıştır.

Şehir geç tunç çağı sırasında refahın zirvesindeydi. Ugarit halkı Levant kıyılarındaki Semitik halklardan biri olan Kenanlılardandı.

MÖ 14’ncü ve 13’ncü yüzyıl düzeylerinde, Akadça, Hititçe, Hurrice, Kıbrıs-Minosçası ve yerel Ugarit dili de dahil çeşitli dillerden önemli tablet buluntuları sayesinde yerel tarih, din ve mitoloji hakkında çok önemli bilgiler edinilmiştir. Ugarit dili, yaklaşık 30 işaretten meydana gelen alfabetik bir çiviyazısı ile yazılmıştı ki dünyada bilinen en eski alfabetik yazı sistemidir.

Güçlü komşularının baskısına rağmen Ugarit bir dereceye kadar özerkliğini korumuştu. Gerçekten de, ilk önce Mısır, sonra da Hitit egemenliği altında yerel bir hanedan MÖ 14’ncü ve 13’ncü yüzyıl boyunca iktidarda kaldı. Bu büyük güçlerin uyguladığı kontrole rağmen, Ugarit’in refahına gölge düşmedi. Kentin zenginliği tahıl, şarap ve kereste ihracının temellerini oluşturan yerel tarımdan, metal işçiliği, parfümcülük ve özellikle de yerel bir kabuklu deniz canlısı olan iskerletten elde edilen mor boyanın imalatı gibi yerel endüstrilerden ve Kıbrıs’tan getirilip buradan çevreye nakledilen bakırdan geliyordu.

Kentin kendisi denizden içerideydi. Ancak Ugarit yakınlarındaki koy, günümüzde modern Suriye’de küçük koy anlamına gelen Minet el Beida adıyla bilinen bir limana sahiptir.

Ugarit’in tek limanı Minet el Beida değildi, yakınlardaki Ras İbn Hani’deki yakın tarihli kazılar Ugarit kıyılarında bir başka aktif ticari merkez daha ortaya çıkarmıştır.

Çoğu kent gibi, Ugarit de, yangın ve depremler geçirdi ama her zaman toparlanmayı başardı. Ancak, MÖ 12’nci yüzyıl başlarında durum farklıydı. Bu dönemde Doğu Akdeniz havzasına egemen olan kargaşa ve felaketler zincirinin halkalarından biri olarak yaklaşık MÖ 1190-1180 yılları arasında, kent, istilacı Deniz Halklarınca, iyiden iyiye tahrip edilmişti. Bu tahribat, yerel Ugarit kültürünün parlak dönemini sona erdirdi. Bundan sonra yerleşimler sadece küçük ölçekli olacaktı.

RAS ŞAMRA KAZI ALANI:

Ras Şamra/Ugarit bir kıyı ovasında, kıyıdan hemen içeride yer alır.

Kuzeyde ve güneyde iki tane mevsimlik ırmak kenti kuşatırdı, muhtemelen antik çağlarda kasabaya erişimi sağlayan kuzey-güney yol sisteminin parçası olarak her iki akarsuyun üzerine köprü yapılmıştı.

Güneydeki akarsu Delbe, kente başka bir açıdan daha hizmet veriyordu. 1986 yılında kuyular dışında su sağlama ve saklama sisteminin kanıtı olarak güneydeki ırmağa set çeken bir taş bendin izleri bulunmuştur.

Belli yapım teknikleri, özellikle tümü geç tunç çağı olarak tarihlendirilmiş bazı mezarlardaki ve batıdaki poternin kapısındakine benzeyen çifte kırlangıç kuyruğu kenetlerin kullanımı nedeniyle bent de geç tunç çağı olarak tarihlendirilmiştir.

Tepesinden ölçüldüğünde, kimi kısımları antikçağdan beri erozyona uğramış höyük, 22 hektardan biraz fazla bir alan kaplar ve çevresindeki ovadan 20 m yükselir.

Liverani nüfusu 8.000-6.000 kişi olarak tahmin etmiştir.

Höyüğün yaklaşık olarak dörtte biri incelenmiş olmasına rağmen, bu esas olarak son önemli evre olan geç tunç çağını barındıran en üst tabakayla sınırlı kalmıştır.

Geç tunç çağı Ugarit’in mimarisi ve kent planının anlaşılmasında ana inşaat malzemesinin kerpiç yerine taş olması, dolayısıyla daha iyi korunmuş durumda bulunmasının payı büyüktür.

Ayrıca bu alanda daha sonraki dönemlerde çok inşaat bulunmadığı için, geç tunç çağından kalma yapım malzemeleri buradan götürülüp tekrar kullanılmamış, ellenmeden yerlerinde kalmıştır.

Ugarit Kraliyet Sarayı girişi

KRALİYET SARAYI:

Kazılar sonucu iki ana sektör ortaya çıkarılmıştır.

 

Birincisi:

Kuzeybatıdaki birincisi, kraliyet sarayı civarıdır.

Bu batı yanda müstahkem bir kapı bulunmuştu, ama kapı, kentin kendisi yerine sadece saray bölgesine açılıyordu.

Çiftçi, tüccar ve diğer kimselerce kullanılan kentin ana girişinin güneyde, güneydeki ırmağı aşan yola baktığı sanılıyor.

Bu savın doğrulanması kazılardan gelecek sonuçlara bağlıdır.

 

Önemli sektörlerin ikincisi ise:

Kuzeydoğudaki akropolis alanıdır.

Bu alanda kentin başlıca dini binaları yer alıyordu.

Kentin iki ana tanrısı Baal ve babası Dagan’a adanmış tapınaklar ile Başrahibin Evi (kütüphane olarak da bilinir), Saray bölgesi ve akropolis dışındaki alanlarda evler, kült yapıları, dükkanlar ve üretim merkezlerinin bir arada yer aldığı karma işlevlilik geçerlidir.

Geniş saray sektöründe Kraliyet Sarayı egemendir.

Bölge ilk olarak MÖ 15’nci yüzyılda inşa edilmiş, dışarı doğru 45 derece eğimli, en alçak kısmı yığılmış taşlardan bir rampa ile örtülü bir tahkimat duvarı tarafından korunurdu.

Ayrıca girişin yakınlarındaki bir kuleler öbeği, fazladan güvenlik sağlardı.

5 metre kalınlığındaki duvarlarına yakışır şekilde Kale adı verilen bu kompleks, ana giriş yolunu ve poterni, yani savunma sisteminin alt kısmının içinden geçen taş döşeli bir geçidi korurdu.

Bindirme tonozlar gibi bazı yapım teknikleri, Hitit ve Mykenai mimarisiyle bağlantılara işaret eder.

Kraliyet Sarayı MÖ 15’nciden 13’ncü yüzyıla kadarki dönemde, en azından dört ana evrede yapılmıştır.

Tipik Akdeniz/Yakındoğu tarzına uygun olarak avluların çevresinde gruplanmış odalardan meydana geliyordu.

Ama olağanüstü büyüktü, MÖ 12’nci yüzyıl başlarında kent yıkıma uğradığında 6500 metre karelik bir alan kaplıyordu ve ihtişamı uluslararası ün konusu olmuştu.

MÖ 14’ncü yüzyılda Amarna arşivinde bulunan bir tablette, Mısır firavununa yazan bir Gebal (Byblos) prensi Tsor’daki (Tyros/günümüzdeki Sur) sarayı tarif ederken, onu “duvaralrın arasında kayda değer şeyler bulunan” Ugarit’deki saraya benzetir.

Sarayın zemin katında 90 oda, 5 avlu, 4 mini avlu, girişte bir kule ve arkada geniş bir bahçe bulunuyordu.

Zemin kattaki odalar kamusal kabul ve idari işlevlere hizmet ediyor, ofisler, arşivler, depolar, nöbetçi odaları ve personel yaşam alanlarını içeriyordu.

Yeraltında, kuzeydeki iki odanın altında bindirme tonozlu taş döşeli üç büyük odadan meydana gelen aile mezarları vardı.

Bunların içindeki eşyalar çıkartılmıştı.

Muhtemelen kraliyet ailesinin özel dairesini barındıran üst kata çıkan 12 merdiven vardı.

Zemin katın planının simetrik olmayıp serbest biçimli olması, kuşkusuz farklı zamanlarda yapılan değişiklik ve eklemeleri yansıtıyordu.

Binanın dış çizgileri düzensizdir, ana sokaklardan biri boyunca uzanan kuzey cephenin çizgisi, sürekli girinti ve çıkıntılarla bozuluyordu.

Sarayın ana girişi asimetrik biçimde kuzeybatıdadır.

Belirgin giriş çatısı, taş kaideler üzerinde yükselen iki ahşap sütunca taşınan taş döşeli bir sundurma, her iki yanda taştan bir seki ve güneyinde güvenlik amaçlı bir kuleden meydana geliyordu.

Kuzeydoğu ve güneybatıda daha küçük iki giriş daha vardı.

İnşaat kalitesi yüksekti.

Saray, yer yer 4 metre yüksekliğe dek korunmuş kesme taşlardan yapılmıştı.

Taş duvarlardaki oyuklara yerleştirilen ahşap çapraz kirişlerden de yararlanılmıştı.

Duvarlar kalın, süslenmemiş bir sıva tabakasıyla kaplıydı.

Harabeler, başta fildişi oymalar, taş steller, figürinler ve daha önce sözü edilen çok sayıda tablet olmak üzere nesne buluntular açısından zengindir.

Sarayın çeşitli yerlerindeki önemli arşivlerde bulunan tabletler bu merkezin idari işlevleri hakkında çok bilgi verir.

İçerikleri arasında dış bölgeler hakkında raporlar, yargı kayıtları (özellikle sarayın güney merkezi arşivinden), hatta katiplik öğrencilerinin deneme yazıları vardır.

Orijinal kazı raporunda güney avluda, kil tabletlerin kalıcı şekilde korunma için pişirildiği bir fırından söz edilir.

Bu fırının içinde kentin yıkım anında terk edilmiş, dolayısıyla geç tunç sarayının son gününde yazılmış özel bir gurup metni oluşturan tabletler bulunmuştu.

Ancak son araştırmalar bu dramatik ve renkli sava gölge düşürmüştür.

Bir fırının varlığı kesin değildir ve dahası, o noktada bulunan tabletler üst kattan düşmüş ve saray yangının kalıntılarıyla karışmış, daha büyük bir tablet ve  diğer nesneler gurubuna aittir.

KENT PLANI VE ÖZEL EVLER:

Kentsel planın, semtlerin ve öze evlerin incelenmesi Ugarit şehrindeki son kazıların başlıca ilgi alanlarından olmuştur.

Enkomi’nin aksine, Ugarit’in yerleşimi son derece düzensizdi.

Sokakların hiçbiri düz değildi ve enleri yaklaşan 2.50 metreden ara sokaklarda 0.90 metreye kadar değişiyordu.

Kamusal meydanlar seyrekti.

Düzensiz sokaklar ve ara sokaklar, ev bloklarının yani insular veya adaların biçimini belirliyordu.

Adalar ortak duvarı olan evlere bölünüyordu, ama kazılar farklı ihtiyaç ve durumlara göre içi değişebilen evlerin, temel tasarım birimi olmadığını göstermiştir.

Bunun yerine, ihtiyaca göre farklı biçimde evler, dükkanlar, çalışma mekanları gibi parçalara bölünebilen adalardı.

Dolayısıyla evler çok farklı boyut ve biçimlerde olabiliyordu.

Odalar genellikle bir avlu çevresinde düzenlenmişti.

Genel olarak, bir evin üst katında yatak odaları ve kendisi de bir faaliyet alanı olarak kullanılan düz bir çatı olurdu.

Daha iyi evler, giriş holü, kuyu, tuvalet ile buna uygun kanalizasyon, merdiven boşluğunun üzerinde küçük bir oda, avluda ekmek için fırınlar ve taş tekneler, hatta yeraltında aile mezarlığı olarak taştan bir mezar odasına sahipti.

MÖ 13’ncü yüzyıl sonlarındaki nüfus baskısıyla birlikte odalar duvarla ayrılarak ayrı bir yerleşim birimi yaratılmıştır.

Ana yapım malzemesi düzgün kesme taşlar ve moloz halinde taş olmakla beraber, duvar sıralarında ve çatı desteği olarak ahşaptan da yaygın şekilde yararlanılırdı.

Çatılar çamurla kaplanmış sazlardan yapılır ve yağmurdan veya yenilemeden sonra neredeyse Ugarit’teki tüm evlerde bulunan taştan bir çatı silindiri ile sıkılaştırılırdı.

Düzensiz yapı temellerinin, kentin eğimli zemininde genellikle derinlere (1.8 metreye kadar) inmesi, depreme karşı bir önlem olabilir.

Evet, biraz önce sözünü ettiğim mahalle, standart bir örnektir.

Ama sarayların hemen doğusunda kaliteli evlerden oluşan yüksek rantlı bir mahalle de keşfedilmiştir.

Beklenebileceği gibi, saraya yakın oturmak itibar anlamına geliyordu.

Bilinen en büyük ev, burada bulunan bazı tabletlerde adı geçen bir adamdan esinlenilerek Rap’anou Evi adı verilendir.

Rap’anou açıkça ev sahibi olarak belirtilmemesine rağmen, bu yüksek bir olasılıktır.

Rap’anou’nın II Amistamar (saltanatı MÖ 1274-1240) döneminde faal olan önemli bir saray görevlisi ve entelektüel olması ev ve kütüphanesi için bir tarih belirlenmesini sağlayan önemli bir biyografik ayrıntıdır.

Bu evde 800 metre karelik bir alana yayılmış 34 oda vardı.

Ayrıntıları saraydakilere, hatta daha küçük evlerdekine benziyordu.

Bir avlu, üst kat, iyi donanımlı bir banyo ve yeraltında mezar odaları söz konusuydu.

 

AKROPOLİS: DİNİ MERKEZ:

Kazı alanının kuzeydoğu sektöründeki Akropolis, kentin iki büyük tanrısı olan Baal ve babası bitkiler tanrısı Dagan’a adanmış tapınaklara ev sahipliği yapıyordu.

Her iki tapınak da MÖ ikinci bin yılın başında kurulmuş olabilir.

Ancak var olan kalıntılar geç tunç çağındandır.

Kültler, o bölgede bulunan ve bu tanrıların resmedildiği veya adlandırıldığı steller sayesinde teşhis edilmiştir.

Baal Tapınağında ve çevresinde bulunan nesneler arasında, Baal’ın sopa (yıldırım) tutan eli yukarı kaldırılmış olarak ileri doğru adım atarken tasvir edildiği bir stel de vardır.

Yakındoğu ve Mısır sanatının geleneklerine uygun olarak tanrı, ayak, bacak ve yüzü profilden, ama gövdesi önden şekilde tasvir edilmiştir.

Diğer nesneler arasında heykeller, kimileri Mısırlılarca adanmış steller ile heykeller ve steller gibi adak olarak sunulmuş 16 taş çıpa vardır.

Tapınakların planları basittir ve birbirine benzer.

Her ikisi de kuzey kuzeydoğu-güney güneybatı doğrultusunda yerleştirilmiş iki ana oda, bir pronaos (sundurma) ve naostan (asıl kutsal oda) meydana gelir.

Dagan Tapınağının dikkat çekici özelliği kalın (4-5 metre) temel duvarlarıdır.

Baal Tapınağının kalıntıları içinde bölgeyi çevreleyen duvarın bir parçası, pronaosun önündeki avluda muhtemel bir sunak, pronaos ve naosun daha yüksek hizasına çıkan anıtsal merdivenler ve naosun içinde, ayrı merdivenlerle çıkılan bir muhtemel sunak daha bulunur.

Ugarit kazılarının son dönemde başında bulunan Marguerite Yon, kentin yüksek kesimlerinde yer alan bu yapıların aynı zamanda deniz feneri olarak da hizmet etmiş olabileceğini ifade etmiştir.

Akropolis’teki 3’ncü önemli yapı: Dagan Tapınağının batısında Başrahip Evidir.

Bu büyük, 2 katlı, çoğunluğu kaliteli şekilde yapılmış ev, burada bulunan tabletler, özellikle de mitolojik şiirler açısından ayrıca bir öneme sahiptir.

Tabletlerin bazılarında yazı çalışmaları, hecesel ve çiftdilli sözlük örneklerine rastlanması, binanın katiplerin eğitildiği bir merkez olarak kullanıldığını gösterir.

Aynı zamanda kentin başrahibinin konutu olduğu ise ana tapınaklara yakınlığı ve özellikle de Rahiplerin Başı’na ithaflar yazılı 4 küçük tunç keser ve bir çapadan tahmin edilmiştir.

Bu son nesneler, evin içindeki eşiklerden birinin altında bulunan 74 tunç silah, aletler ve nar biçiminde pandantiflerle bezeli şık bir üçayaktan oluşan büyük bir birikimin parçasıdır.

 

MİNET-EL BEYDA LİMANI:

Ugarit’in limanı 1.5 km uzaklıktaki Minet el-Beyda’daydı.

Alüvyonlarca doldurulması sonucu koy, bugün, tunç çağında olduğundan daha küçüktür.

Koyun güney tarafındaki kazılar, ilk olarak MÖ 15’nci, daha sonra da özellikle MÖ 14’ncü yüzyılda yerleşilmiş kasabanın kalıntılarını ortaya çıkarmıştır.

Düzensiz sokaklarıyla kasabanın planı yakınındaki kentinkini andırıyordu.

Evler bir avlu ile bunu çevreleyen odalar, bir kuyu, bir fırın bazen bir yeraltı mezarından meydana geliyordu.

Ev ve tapınaklara ek olarak, liman kasabasında ithal edilmiş veya ihraç edilmesi beklenen mallar için ambarlar vardı.

Ambarlardan birinin içinde 80 nakliyat küpü korunmuş olarak bulunmuştur.

Burada bulunan nesneler, nüfusun ana öğesinin Ugaritliler olduğunu, ama aynı zamanda Mısırlılar, Hititler, Hurriler ve Ege halkları da dahi, büyük yabancı grupların varlığını gösterir.

Hem yerel olarak üretilmiş hem ithal edilmiş Kıbrıs tarzı çömlekler, Mısır’dan fildişi kozmetik kutuları, Mısır tanrıçalarından Hathor’a ait bir terakota levha, Mykenai çömlekleri, tunç silah ve aletler, silindir mühürler, taş ağırlıklar, mor boya üretiminden kalan iskerlet kabukları ve yazılı tabletler, MÖ 12’nci yüzyılın başlarında yıkılan bu renkli, çok kültürlü ticaret merkezinin canlılığını kanıtlamaktadır.