Isparta

Isparta

Gül ve halı ile öne çıkan ve dünya üzerinde haklı bir ün kazanan bu güzel ilimize birçok kez gittim.

ULAŞIM

Isparta: Ankara-Antalya bağlantılı kara yolu üzerinde bulunmuyor. Bu kara yolu üzerinde, Keçiborlu’yu geçtikten sonra: ana yoldan sapmanız gerekiyor. Ana yoldan yaklaşık 19 km. uzaklaştıktan sonra, Isparta’ya ulaşmanız mümkün.

Aslında: Ankara-Antalya arasında ulaşım düşünenler için, bu yoldan saparak Isparta’ya ulaşmak ve oradan yola devam ederek, Antalya’ya ulaşmak mümkün ve bu yol, Burdur üzerinden ilerleyen yola göre: gerek kalabalık olmaması ve gerekse daha kısa olması nedeniyle bilenler tarafından tercih ediliyor.

Bende, Ankara-Antalya arasındaki yolculuklarınız için, Isparta üzerinden Antalya’ya ulaşmanızı rahatlıkla önerebilirim.

Bu ara yol; Dereboğazı yolu olarak tanımlanıyor. Bu 138 km. lik yol; 3 yıl gibi kısa bir sürede yapılmış ve 1995 yılında hizmete açılmıştır. Bu yolun, Antalya bağlantı noktası: özellikle, şehir kalabalığına uğramadan, Side-Alanya istikametine gitmek isteyenler için çok uygun. Evet, bu yolun Antalya şehrindeki bağlantı noktası, Alanya yolu üzerinde, hemen Antalya Hava alanından sonra.

Isparta’nın bir kısım şehre uzaklıkları şöyledir.

Isparta-Ankara arası uzaklık: 422 km. Isparta-Antalya arası uzaklık: 128 km. Isparta-Burdur arası uzaklık: 51 km. Isparta-Denizli arası uzaklık: 167 km. Isparta-İstanbul arası uzaklık: 601 km. Isparta-İzmir arası uzaklık: 382 km. Isparta-Konya arası uzaklık: 264 km. Isparta-Nevşehir arası uzaklık: 487 km.

Hava ulaşımı değerlendirildiğinde: Isparta’da, 1992 yılında, hava alanı yapılmıştır. Süleyman Demirel Hava alanı: Keçiborlu sınırları içinde olup, İl merkezine 28 km. ve Burdur iline ise, 30 km. ve Antalya iline, 140 km. uzaklıktadır. Yılda, 1.5 milyon yolcuya hizmet verebilme kapasitesi vardır.

Bunun dışında: Isparta’da, demir yolu ulaşımı da bulunuyor. Ama: demir yolu ulaşımı kısıtlı.

Isparta

TARİH

Bugünkü Isparta şehrinin bulunduğu yer yakınlarında, İlk çağlarda, “Baris” isimli bir kentin bulunduğu ve Isparta adının bu “Baris” kentinden geldiği düşünülmektedir. Ancak, bugünkü kent civarında yapılan araştırmalarda, böyle bir şehrin varlığına rastlanmamıştır. 14. yüzyıl Arap kaynaklarında ise, İlin bugünkü bulunduğu yöreye: “Saparta” ismi verilmektedir. Isparta adının bu sözcükten geldiği de bir olasılık.

Evet, ilin tarihine gelelim. Isparta ilinde, toplam 56 höyükte, Neolitik ve Kalkolitik yerleşimler tespit edilmiştir. Tüm höyüklerde, Tunç Çağ yerleşimleri bulunmaktadır.

Hitit döneminde: bölge, “Pitaşşa” olarak biliniyor. Daha sonra ise, Frigler; Pisidia denilen bu bölgede egemenlik kurarlar. MÖ. 334 yılında, Pisidia bölgesi, Pers egemenliğine girer. Tarihi kaynaklarda, Pisidia adına, ilk kez, MÖ. 5 yüzyılda rastlanır. Daha sonra ise, Anadolu’ya giren İskender, bu bölgeyi de ele geçirir ve MÖ. 323 yılına kadar, bu durum sürdürülür. MÖ. 133 yılında bölgede Roma egemenliği görülüyor.

Pisidia bölgesinde, özellikle İmparator Augustus döneminde, Roma egemenliğinin simgesi olan koloni kentleri kurulur.

Roma imparatorluğunun ikiye ayrılmasından sonra: MÖ. 395 yılında, Isparta, Bizans imparatorluğunun bir eyaleti ve bir dini merkez haline gelir.

1204 yılında; Isparta yöresi, III. Kılıç Arslan’ın saltanatı sırasında fethedilir. I. Keyhüsrev (1204-1210)  ve I. Kaykavus (1219-1237) yıllarında, yöredeki Selçuklu egemenliği iyice pekişir. Ancak, Moğol akınları sonucu Selçuklular yıkılınca, bölgede, beylikler dönemi başlar.

Bölgede: 1301 yılından itibaren, Hamidoğulları Beyliği kurulur. 1390 yılında ise, Yıldırım Beyazıt tarafından, bölge, Osmanlı yönetimine alınır. Bu dönemde: bölge, Karamanoğulları Beyliği ile Osmanlılar arasında zaman zaman el değiştirir.

16.yüzyıl başlarında: Şahkulu isyanı, bölgeyi olumsuz olarak etkiler. Şahkulu, bölgeyi yağmalar ve çok sayıda kişi öldürülür. 1511 yılında, isyan bastırılır. 16.yüzyılda, Isparta, önemli bir dokumacılık merkezi olarak tarih sahnesinde yerini alır. Halıcılık: 15.yüzyıla doğru, dış piyasalarda önem kazanmaya başlar.

17. yüzyılda: Isparta yöresini etkileyen önemli bir olay da: Haydaroğlu ayaklanmasıdır. 1645 yılında, Isparta yöresinde ortaya çıkan, Kara Haydar isimli bir şahıs: soygunlar yaparak, yöreyi uzun süre tedirgin etmiştir. Daha sonra ise, yakalanarak öldürülmüştür.

19.yüzyıl başlarında, şehir, bir veba salgını geçirir.

Bu salgın sonucunda; 200-300 kişi hayatını kaybeder. Osmanlı Devletinin son yıllarında: Isparta’nın başlıca ekonomik etkinliği: gül yağcılığı, halıcılık ve haşhaş üretimidir. Isparta’nın ihracatı da, bu ürünlere dayalıdır. 1908 yılında, İzmir’de kurulan bir şirket, halı üretiminde, Uşak’tan sonra, en büyük ağırlığı, Isparta’ya vermiştir. Burada; 2160 tezgahlık bir imalathane kurulmuştur.

Evet, Milli Mücadele sırasında bölgede yaşananlara gelince: Milli Mücadelenin en şiddetli dönemlerinde, Isparta, asker göndermenin yanı sıra, cephenin yiyecek ve giyecek ihtiyacının hemen hemen tamamını karşılar. Yiyeceklerin bir kısmı, çoğu zaman, halktan toplanan ayni yardımlarla sağlanıyordu.

Cepheye yakın illerin hemen hepsinin düşman işgalinde veya işgal tehdidinde bulunması nedeniyle, cephe gerisi: lojistik hizmetler bakımından Isparta’yı öne çıkarmıştı. Bu amaçla oluşturulan hastane hizmetleri; burada, tek asker hastanesinin temellerinin atılmasına da neden olmuştur. Yunan işgaline uğramamış nadir yerlerden biri.

Isparta

GENEL

Şehir, Akdeniz Bölgesinin kuzeyinde, Göller bölgesinde bulunuyor. Ortalama rakım: 1050 metre.

Şehir: birinci derece deprem kuşağı üzerinde bulunuyor. Şehir: Isparta-Dinar-Çivril-Uşak fay hattı üzerindedir. Buna bağlı olarak: tarihi süreç içinde, bölgede birçok deprem meydana gelmiş. Özellikle: 1875, 1890, 1901 yıllarındaki depremler; büyük ölçekleri ile, kayıtlara geçmiştir. En fazla can kaybı ise, 1914 tarihindeki depremde yaşanmıştır.

Bu depremde: bölgede, 2000 den fazla insan ölmüş, binlerce insan ise, evsiz kalmıştır. Kayıtlara göre: bu depremde, 3700 binanın yıkıldığı ve ayakta kalanların ise oturulamaz olduğu yazılıdır.

Depremin gece meydana gelmesi, ölü sayısının artmasına sebep olmuştur. Yaklaşık, 20 bin kişi, bir anda evsiz kalmıştır. Tabii, bu dönemde bir yandan da I. Dünya Savaşının sürmesi, bölgede, yoksulluk, hastalık ve benzeri sıkıntıların had safhada yaşanmasına sebep olmuştur. Takip eden dönemlerde de, çeşitli depremler olmuş ve en son olarak, 1995 tarihinde, 6.0 büyüklüğünde deprem, bölgeyi etkilemiştir.

İklim denilince: yörede, kış aylarında, kuru soğuklar sebebiyle zaman zaman Sibirya yüksek basıncı etkili olmaktadır. Yaz aylarında ise, Basra alçak basınç sistemi görülüyor. Gün içindeki sıcaklık farkları, yaz aylarında, kış aylarına nazaran daha yüksektir. Yağışlar ise, kış ve bahar aylarında olmaktadır. Yaz ve sonbahar ayları ise oldukça kuraktır.

İl arazisinin yarıya yakın bölümü, ormanlarla kaplıdır. Bunlar dışındaki alanlardaki bitki örtüsü ise, otlardır.

Isparta ilinde en önemli zirai faaliyetlerin başında, meyvecilik gelir. Elma, kiraz, kayısı, vişne ve üzüm yetiştiriciliği, meyve ürünleri arasında önemli yere sahiptir. Ülkemizde, çok büyük bir oranda başı çeken gül üreticiliği yanında, hububat, baklagiller ve endüstri bitkileri de Isparta tarımında önemli yer tutar.

Ülkemizdeki: elma ve kiraz üretiminin önemli bir kısmı, İlden karşılanmaktadır. Elmada birinci, kiraz yetiştiriciliğinde ise, ikinci sırada yer alır.

Isparta denilince: elbette, burada bulunan askeri kurumlardan da söz etmeden geçmek olmaz. Çünkü: burada bulunan askeri eğitim merkezinde; her dönem, yoğun olarak askerlik hizmetini yapmak üzere gelen asker adayları, hafta tatilinde çarşıda gezmeye çıkmış askerler, asker yakınları ve askeri malzeme satan birçok dükkan göreceksiniz.

Tüm bunlar: Isparta’da bulunan ve yaklaşık 10 bin kişi kapasiteli bir askeri eğitim birliğinde askerlik hizmetini yapan askerler ve bunların eğitiminden sorumlu  diğer askeri personeldir. Bu askeri personel için: şehirde: askerlik hizmetinin yürütüldüğü büyük askeri kışla alanına ilaveten, hemen şehir merkezinde: askeri lojmanlar, Orduevi, Askeri Hastane bulunmaktadır.

Isparta Gül ve Halı Festivali: her yıl, festival komitesince belirlenen tarihlerde, 3 gün olarak kutlanmaktadır.

ISPARTA VE ATATÜRK

Atatürk, 6 Mart 1930 tarihinde Eğirdir’e ulaşır ve burada Eğirdir Gölünü ve Can adayı çok beğenir. Bunun üzerine, Can adanın tapusu, Belediye Meclisi kararı ile Atatürk’e verilir. Atatürk, 6 Mart 1930 günü Kuleönü’den Isparta’ya yolculuk yapar ve saat 11.00’de Isparta’ya gelir. Burada, büyük bir coşkuyla karşılanır ve bugünkü Atatürk Bulvarı üzerinden yürüyerek doğruca Tümen Binasına gider. Daha sonra Valiliği ziyaret eder. Her yıl 6 Mart tarihinde, Atatürk’ün Isparta’ya gelişini anmak için kutlamalar yapılır.

Isparta

GÜL-GÜL YAĞI 

Yağ gülü (rose damascena): 1870 li yıllarda, Anadolu’ya, Bulgaristan’dan gelen göçmenler tarafından getirilmiştir. Isparta’da yağ üretim gülü ise, 1888 yılında başlar. Gülyağı üretimi ise, 1892 yılında “Müttüzade İsmail Efendi” isimli bir şahıs tarafından yapılır.

Bu dönemde: basit ve ilkel kazanlarla üretilmeye başlanan gülyağı, daha sonraki uzun yıllarda yaygınlaşarak, üretilmeye devam edilmiştir. 1935 yılında ise, Modern Gülyağı Fabrikasının yapılması ile, büyük ölçüde, sanayi tipi gülyağı üretimine başlanır.

Bu arada: Gülbirlik tarafından: 1958 yılında İslamköy Gülyağı Fabrikası ve 1976 yılında, diğer bir kısım gülyağı tesisleri kurularak, gülyağı üretimi şekil değiştirir. Gülyağı, günümüzde, tamamen sanayi üretimi şeklinde yapılmaktadır. Yörede: birçok, yerli ve yabancı gül işleme fabrikaları bulunmaktadır. Bu fabrikalar: toplam 15 tanedir.

Isparta yöresinde gül yağı üretimi: 1954 yılında kurulan Gülbirlik tarafından sürdürülmektedir. Gülbirlik, günlük gülyağı üretimi ile, Türkiye’nin ve dünyanın bu alanda en büyük üretici ve ihracatçı kuruluşudur.

Halen, dünyanın parfüm ve kozmetik sanayinin önde gelen kuruluşlarının gülyağı ve gül ihtiyaçları, Gülbirlik tarafından karşılanmaktadır. Tüm bunların yanında, Gülbirlik, 1998 yılından sonra, kozmetik üretimine de başlamıştır. Zaten, Isparta yöresinde; satışa sunulmuş bu ürünleri bol miktarda göreceksiniz.

Isparta

ISPARTA HALI

Isparta’da halıcılık, bölgeye yerleştirilen Türk oymakları ile başlamış. Bu oymakların dokuduğu “Türkmen Halıları”, yüzyıllar boyunca, gelenekselliğini korumuştur. Ancak, son yüzyıllarda, batılı halı tüccarlarının, kendi isteklerine göre halı sipariş etmeleri yüzünden, bu gelenek etkisini sürdürememiştir.

Evet: 19.yüzyıl sonundan başlayarak: İzmir, Manisa, Kula, Uşak ve Isparta’da; Şark Halı siparişleri nedeniyle, mahalli ve geleneksel özellikteki halılar unutulmuş ve tam 100 yıldır da, dokunmamaktadır. 19. yüzyıl ortalarına kadar: Avrupalıların istedikleri halıların üretimi ve pazarlaması, Osmanlı tüccarlarının elinde bulunuyordu. Ancak: 19. yüzyıl sonlarında, Avrupalı tüccarlar bu ticareti ele geçirdiler. İngiliz tüccarlar, ip ve modellerini vererek, önce Uşak ve çevresinde halı dokutmaya başladılar. Böylece, geleneksel dokuma tarzındaki kültür değişti.

Değişen kültür ne idi?

Isparta’da halıcılığın tarihi hakkında, sizlere kısa bilgi vermek istiyorum. Isparta’da halıcılık: 1889 yılında, özel bir teşkilat ile başlamış. Kurulan özel şirket ile: iyi halılar dokunmaya başlandı. Bir taraftan okullarda tezgah başlarında çocuklara halı işlemesi öğretildi. Diğer taraftan, şirket tarafından, halıların satışında, aracılardan kurtulmak için alıcılarla doğrudan temasa geçilmeye çalışıldı.

Takip eden dönemde: 1924 yılında Isparta’da “İplik Fabrikası” kuruldu. Bu fabrika: 1943 yılında Sümerbank’a devredilmiş, 1990 yılında ise, Sümer Halı Organizasyonu içine alınan Sümer Halı Isparta Halı Fabrikası üstlenmiştir.

Bu oluşum: halı için ham madde sağlamak, halıların dokunup, tekrar fabrikada yıkanmasını sağlamak ve Türkiye pazarına satışa sunabilmek gibi tüm işlemleri yürütmektedir.

Isparta

SÜLEYMAN DEMİREL

Isparta’da, bu isme çok rastlayacaksınız. Süleyman Demirel: yani ülkemizin 9. Cumhurbaşkanı: 1 Kasım 1924 yılında, Isparta şehir merkezine oldukça uzak, İslamköy’de doğdu. 1949 yılında, İstanbul Teknik Üniversitesinden mühendis olarak mezun oldu. 1949-1951 yılları arasında, Amerika’da: sulama, elektrik teknolojileri, baraj inşaatı doktorası yaptı.

Evet, daha fazla ayrıntıya girmek istemiyorum. Ancak: Süleyman Demirel, tüm hayatı boyunca, doğduğu bu topraklara, yani Isparta yöresine her türlü hizmeti yapmış biri olarak, Isparta şehri ve halkı tarafından, gerekli: övgü, sevgi, ilgi ve bağlılığı bulmuş ve bulmaktadır.

Isparta Süleyman Demirel Üniversitesi

SÜLEYMAN DEMİREL ÜNİVERSİTESİ

1992 yılında kurulmuştur. Ancak, Isparta yöresinde yüksek öğrenim, 1960 lı yıllarda başlamıştır. 1976 yılında: Isparta Devlet Mimarlık ve Mühendislik Akademisi kurulmuştur. Bu Akademi, Fakülteye dönüştürüldükten sonra, 1982 yılında, Antalya’da kurulu Akdeniz Üniversitesine bağlanır.

Başta belirttiğim gibi, 1992 tarihinde bu üniversite kurulur. Başlangıçta: 12 fakülte, 2 yüksek okul ve 4 enstitüden oluşturulması planlanırken, bugün; 12 fakülte, 3 yüksek okul, 15 meslek yüksek okulu, 4 enstitü ve çok sayıda araştırma ve uygulama merkezinden oluşan büyük bir yüksek öğretim kurumudur.

Halen üniversite bünyesinde: 91 profesör, 62 doçent, 426 yardımcı doçent, 260 öğretim görevlisi, 146 okutman, 643 araştırma görevlisi bulunuyor.

Kredi Yurtlar Kurumuna bağlı olarak, üniversite birimlerinin bulunduğu yerleşim yerlerindeki yurtlarda ise: 3300 kız ve 3100 erkek öğrenci barınmaktadır. Bunun dışında: üniversite bünyesinde: anfi tiyatro, basketbol sahaları, fitness salonu, halı sahalar, kondisyon merkezi, koşu parkuru, kum futbolu, voleybol alanları, mini golf sahası, spor salonu, sporcu test merkezi, tenis kulübü gibi sosyal mekanlarda bulunmaktadır.

Isparta

NE YENİR

Şehirde: Isparta Fırın Kebabı denemelisiniz. Az, orta ve dilediğiniz ölçüdeki yağlılık oranında isteyebilirsiniz. 18.yüzyıl başlarında, Isparta’da yaşayan Rumlar, özel fırınlarda, yalnız erkeç etinden, kebap yapmaya başlarlar. Fırın kebabı: o günden bu güne, Isparta’nın vazgeçemediği bir yemek olur. Ancak, günümüzde, yalnızca erkeç etinden değil: damak zevklerine uygun olarak: kuzu, koyun, oğlak ve erkeç etlerinden yapılıyor.

Kekik, şalba, çiğdem vb. gibi bitkilerin hoş kokusu ekleniyor. Kebap pişirilmekte olduğu özel fırınlarda: öyle rastgele sıradan odunlarla değil; is ve alevi olmayan özel meşe odunu ve çalı kökleriyle yakılan ateş ile pişiriliyor.

Daha sade bir anlatım gerekirse: fırın kebabı: uzun şişlere geçirilmiş: kuzu, keçi, oğlak kaburgalarının pişirilmesiyle yapılan bir tür yemek. Üzüm hoşafı ile birlikte servis ediliyor. Ardından da meşhur irmik helvası tatmanız şart.

Nerede yenir? Süleyman Demirel Bulvarından, İstanbul Caddesi ve Mimar Sinan Camisini geçip, Cumhuriyet Meydanının hemen arkasındaki tarihi Bedesten Çarşısının hemen karşısında “Kebapçı Kadir” var. 1851 yılından bu yana, yaklaşık 150 yıllık bir geçmişi var.

Yemek üstüne: kabak tatlısı tatmayı sakın ihmal etmeyin.

NE SATIN ALINIR

Gülbirlik tarafından, gül yağı ham maddesi ile üretilen her türlü kozmetik ürünleri bulabilirsiniz. Hatta: bunlar, set halinde satılmaktadır. Bu set içinde: gül suyu, gül kremi, gül sabunu gibi ürünler bulunuyor.

Tüm bunların yanında: elbette, gül reçeli. Kendiniz ve yakınlarınız için hediyelik olarak düşünülebilecek ve başka bir yerde bulamayacağınız orijinal ürünler bunlar.

GEZİLECEK YERLER

Isparta Müzesi

ISPARTA MÜZESİ

Isparta Müzesi: şehir merkezinde, İstiklal Mahallesi, Millet Caddesinde, 4 numarada bulunmaktadır. (246-2183437)

Müze binasının inşaatı: 1985 yılında tamamlanmıştır. 1989 yılında ise, Arkeoloji Bölümü eklenmiştir. 1999 yılında başlayan restorasyon çalışmaları ise, 2003 yılında tamamlanmış ve yeni düzenlenen salonlar ile birlikte, 16.283 eser bulunan müze, ziyarete açılmıştır.

Müzenin salon girişlerinde: Aksu ilçesindeki Timbriada, Sofular ve Senitli Yaylasında bulunan Pisidia mezar taşlarının örnekleri var. Arkeoloji Salonunda: 1989 yılında, Atabey ilçesinde, Göndürler Höyüğü mezarlığında yapılan çalışmalarda ortaya çıkarılan, 5 adet küp mezar canlandırılmış.

Bu salonda: Aksu Zindan Mağarası önünden getirilen Eurymedon heykeli, mermer heykeller ve Senirkent Yassıörende bulunan Geç Arkaik dönem, Greko-Pers (MÖ.530-510) mezar stelleri sergileniyor.

Salondaki vitrinlerde ise, sırası ile: gaga ağızlı testiler, taş baltalar, idoller ve bronz yüzük, küpe, iğne gibi süs takıları, pişmiş toprak eserler, kandiller, figürinler sergileniyor. Bu salonda: 7’Nolu vitrinde: müzenin sahibi olduğu iki define sergileniyor.

Eğirdir definesi, 374 adet Osmanlı altın sikkesinden oluşuyor. Eğirdir’de bulunan ve Burdur’a götürülen define, 1989 yılında, Burdur Müzesinden Isparta Müzesine getirilmiş. Diğer define ise, 1995 yılında, Karaağaç Mahallesinde, Cami inşaatı sırasında, temel kazımı sırasında bulunmuş ve müzeye getirilmiş. Definede: 468 adet Osmanlı gümüş sikkesi var.

Isparta Müzesi Etnografya Salonu

Etnografya Salonu

Bu salondaki vitrinlerde sergilenenler şunlar: Aydınlatma araçları, giysiler, işlemeler, takılar, saat ve köstekler, tespbihler, ağızlıklar, kaplar, kahve kültürü ile ilgili malzemeler, ölçü-tartı aletleri, silahlar ve topak ev sergileniyor.

Halı Salonu

Isparta çevresine ait geleneksel halılar, kilimler, cicimler, zililer sergileniyor.

Ön ve Arka Bahçe

Ön bahçede, Sidemara lahit parçaları, Yassıören mezar stelleri ve ostotek örnekleri sergileniyor. Arka bahçede ise, Pisidia bölgesi mezar taşları örnekleri ve mimari parçalar, Yunanca kitabeler, İslami mezar taşlarından oluşan zengin bir koleksiyon sergileniyor.

Isparta Kutlubey Camii

KUTLUBEY (ULU) CAMİ

Şehir merkezindedir. I. Murat döneminde yaşamış ve yararlılıklar göstermiş Osmanlı komutanı olan Kutlubey’den adını almıştır. Bu caminin bulunduğu yerde: 1429 yılında bir cami varmış. Bu caminin çürüyen kısımlarının yenilenmesi çalışmaları sırasında, tavanı taşıyan direklerin çoğunun çürümüş olduğu görülünce, caminin yıkılıp yenisinin yapılmasına karar verilmiş.

Bunun üzerine, Padişah II. Abdülhamit’in tahta çıkışının 25. yılı hatırasına, İstanbul’da bulunan Ayasofya’ya benzer: kagir ve çok kubbeli bu cami yapılmış. İnşaat: 1904 yılında tamamlanmış. Ancak, yapılan bu cami: 1914 yılındaki depremde yıkılmış. Bunun üzerine, 1922 yılında, bugün görülen cami yapılmış. Petek üstünde yükselen külah, kurşun kaplamalıdır.

HIZIRBEY CAMİSİ

Keçeci mahallesindedir. Hamidoğulları Devletinin kurucusu Feleküddin Dündar Beyin oğlu Hızırbey tarafından yaptırılmıştır. Yapım tarihi olarak, 1325 yılı değerlendirildiğinde, ildeki en eski cami olduğu ortaya çıkıyor. Cami küçüktür. Dört duvarı taş, içi ahşap, çatısı toprak dam, minaresi kövkeden yapılmıştır.

1881 yılında damı yıkılarak, çatı biraz daha yükseltilmiştir. 1887 yılında minaresi harap olmuş ve 1911 yılında, cami tamamen onarılmıştır. 1969 yılında yeniden bir onarımdan geçirilmiş ve bugünkü halini almıştır.

Isparta Firdevs Paşa Camii

FİRDEVS PAŞA CAMİSİ (MİMAR SİNAN CAMİSİ)

Üzüm pazarı civarındadır. Isparta’nın en eski camilerinden biridir. Kanuni Sultan Süleyman döneminde, Isparta Valisi Firdevs Paşa tarafından yaptırılmıştır. Kare planlı ve tek kubbelidir. Kitabesi bulunmamakla birlikte, 1565 yılında yapıldığı düşünülmektedir. Mimar Sinan eserleri arasında yer almaktadır.

Cami: kesme taştan yapılmıştır. Caminin giderlerinin karşılanması için, 1561 yılında, Firdevs Paşa tarafından, bir de bedesten yaptırılmıştır.

Isparta Bedesten-Firdevs Bey Bedesteni

BEDESTEN (FİRDEVS BEY BEDESTENİ)

Mimar Sinan camisine gelir sağlamak için, Isparta Valisi Firdevs Bey tarafından, 1561 yılında yaptırılmıştır. Yapı: düzgün kesilmiş taşlarla yaptırılmıştır. Kuzey-güney doğrultusunda uzanır ve her iki yönden, birer girişi vardır. Çatısı: 1967 yılında onarım görmüş ve ahşap çatı ile kaplanmıştır. Halen içindeki dükkanlar faaldir.

Isparta Atabey Gazi Ertokuş Medresesi

ATABEY GAZİ ERTOKUŞ MEDRESESİ

Selçuklular döneminde, I. Alaaddin Keykubat zamanında yaptırılmıştır. Yapım yılı olarak: 1224 düşünülüyor. Medresenin taşları: Agrai ve Seleukeia Sidera harabelerinden getirilmiştir. Yapı: kapalı tip medrese türüne girer. Dış avlu, iç avlu ile türbe ve medrese odalarından oluşuyor. Medresenin hücreleri, zemin kattadır ve üzeri kubbelidir. İç avluda: bir havuz ve üstünde ortası açık bir kubbe var.

Medresenin içinde hiçbir dekor yok. Yalnızca taş mihrabı ile, Anadolu Selçuklu eserlerinin nadir örneklerinden biridir. Medrese, 1993 yılında restore edilmiştir.

Isparta Aya Baniya Kliisesi

AYA BANİYA (AYA PAYANA) KİLİSESİ

İl merkezinde, Turan mahallesindedir. 1750 yılında yapılmıştır. 15 x 26 metre ölçülerindeki yapının, 3 giriş kapısı var. Tavanı ahşaptan yapılmış, dışı harçla sıvanmıştır. 1999 yılında kilisenin çatısı, tamamen yenilenmiştir.

Isparta Aya İshotya Kilisesi

AYA İSHOTYA (YORGİ) KİLİSESİ

İl merkezinde, Doğancı mahallesindedir. Yapım tarihi: 1857 yılıdır. Bununla ilgili olarak giriş kapısı üzerinde bulunan, kitabe, Isparta Müzesinde sergilenmektedir. Narteksin önündeki çan kulesinin çanı, günümüzde Isparta Müzesinde  sergileniyor. Çanın yapım tarihi olarak: 1903 yılı yazılı

Isparta Gölcük Tabiat Parkı

GÖLCÜK TABİAT PARKI

İl merkezi, Yakaören köyündedir. İl merkezine, 5 km. uzaklıktadır. Asfalt yolla ulaşım imkanı bulunmaktadır. Isparta ve yöre halkının; günübirlik dinlenme, eğlenme ve spor ihtiyaçlarını karşılayan bir yöre. 1991 yılında, Tabiat Parkı olarak tescil edilmiştir. Rakım: 1380 metredir. Krater çukurunun su ile dolmasıyla oluşmuş bir krater gölüdür. Gölün çevresi, 150-300 metre yükselen ve volkanik küllerle kaplı tepelerle çevrelidir. Daireyi andıran gölün çapı: 1500 metre, derinliği ise, yer yer 32 metreyi bulur.

Göl genelde yağmur suları ve dipten kaynayan kaynaklarla beslenir. Son yıllarda gölün suyunda biraz azalma gözlenmektedir. Göl kapalı havza olmasına rağmen suyu tatlıdır. Göl de az da olsa balık vardır. Gölün kenarından 3-5 metre açılınca suyun birden derinleştiği görülür. Gölün çevresi, DSİ tarafından tamamen ağaçlandırılmıştır.

Göl kıyısında, piknik için tüm alt yapı tesisleri var. Bir restoran binası ve bir de küçük kır gazinosu bulunuyor. Göl ve çevresi, 1998 yılında, Turizm Bakanlığı tarafından, Turizm merkezi olarak ilan edilmiştir. Çünkü, burası Nemrut kalderası ile birlikte ülkemizin iki kalderasından (kaldera, patlama krateridir) biridir. Batı Anadolu’nun tek kalderasıdır. Bu nedenle korunması gereken bir yerdir.

Isparta Milas Mesireliği

MİLAS MESİRELİĞİ

İl merkezine, 10 km. uzaklıktadır. Yakaören köyü sınırları içinde kalıyor. Asfalt bir yolu vardır. Doğal güzellikleri ile ünlüdür. Gölcük’ün eteklerinde bulunuyor.

Isparta Kovada Milli Parkı

KOVADA MİLLİ PARKI

Eğirdir gölü regülatöründen çıkan su fazlası, bir kanal aracılığı ile Kovada gölüne dökülür. Kovada gölü, dekarstik çukurlarının su ile dolması sonucu oluşmuştur. Ancak eskiden çok daha küçük iken, Eğirdir gölünün fazla sularının akıtılmasıyla büyümüştür. Kovada gölü ve çevresi, 1970 yılında, milli park olarak ilan edilmiştir. 1992 yılında ise, I. Derece doğal Sit alanı olarak koruma altına alınmıştır.

Buranın en önemli özelliği: regreasyonel kullanıma uygun olan doğal kaynaklardır. Göl: 9 km. genişliğinde ve oldukça sığdır. Çevresi ise: 21 km. dir. Derinliği: 6-7 metredir. Gölün suyu tatlıdır, bulanmaz, bu nedenle gölde bol balık yaşar. Sazan, kadife ve tatlı su levreği ile tatlı su ıstakozu bulunur. Gölün batı yöresi dışındaki bölümü sazlık ve kamışlıktır.

Burada, ziyaretçiler: kampçılık, yürüyüş, manzara seyretme ve tırmanma aktivitelerini yapabilirler. Göl çevresinde: yaban hayvanları, yaban  domuzu, sansar, porsuk, tilki, tavşan ve ağaç sincapları bulunur. Bölgede: 153 su kuşu tespit edilmiştir. Kuşlardan: yaban ördeği, kaz, angut, keklik ve çulluk en çok rastlanan kuş çeşitleridir.

Isparta Ayazmana Mesireliği

AYAZMANA MESİRELİĞİ

İl merkezine, 2 km. uzaklıkta, güneydoğudadır. Halıkent Mahallesinin yanı başında dağın eteklerinde. Asfalt bir yolla gidilmektedir. Burada: soğuk suları ve yüzlerce yıllık kestane ağaçları bulunur. Piknik için tüm altyapı düzenlemeleri vardır.

Isparta Karacaören Barajı

KARACAÖREN BARAJI

Isparta-Antalya kara yolu üzerinde, yol boyunca bu barajın oluşturduğu göletin güzelliğini görebilir, tesislere uğrayarak balık yiyebilirsiniz. Baraj Aksu ırmağı üzerinde 1989 yılında yapılmıştır. Baraj setinin üzerinden Isparta-Antalya kara yolu geçer, baraj göletinde tatlı su çiftliklerinde balık üretimi yapılmaktadır.

Isparta Gökçay

GÖKÇAY

Şehir merkezinde, Huzur Evi karşısındadır. Tarihe yön vermiş, Türk büyüklerinin, bilim adamları ve halk ozanlarının yer aldığı, Türk Tarih Yolu, otağ çadırı, Yörük çadırları, köşkleri, yeşil alanları, havuzları, sandal gezisi yapılabilen göleti ile, gezip görebileceğiniz güzel bir yer. Piknik yapmak da mümkün.

Isparta Kirazlıdere Mesireliği

KİRAZLIDERE MESİRELİĞİ

Hisartepe yamaçlarındadır. Şehri kuşbakışı gören, çevresi bağ ve bahçelerle kaplı ve lokantası da bulunan, bir dinlenme yeridir. Özellikle, yaz aylarında, panoramik görüntüye sahip olması nedeniyle tercih edilir.

Isparta Davraz

DAVRAZ

Yine bu sitede, “Davraz” başlığı ile ayrıntılı tanıtım yazısını bulabilirsiniz.

Isparta Kapıkaya

KAPIKAYA

Merkeze bağlı, Güneyce ve Çukurca köyleri arasında, Güneyce köyüne 5 km. uzaklıktadır. Şehir, Helenistik dönemde kurulmuştur. Güney tarafı surla çevrili, kuzey tarafı ise yüksek bir kayalığa dayanmıştır. Kente girişte: iki yandaki kayalara nişler oyularak, ostotekler yapılmıştır. Doğu ve batı yamaçlarında ise, teraslar oluşturularak, yapılar yerleştirilmiştir.

Güneydeki geniş düzlükte: 5 oturma basamaklı, at nalı şeklinde toplantı alanı var. Bunun doğusunda ise, kentin en büyük binası bulunuyor. Ayrıca: tapınak olduğu düşünülen, haç planlı bir şapel var. Bunlar dışında: lahit mezar ve kapağı üzerine mezar sahibinin işlendiği iki lahit kapağı ve heykeller var. Heykellerin bir kısmı: Isparta Müzesine taşınmış ve orada sergileniyor.

Kentin güneybatısında ise, bir mağara var. Bu mağaranın muhtemelen, kutsal bir alan olduğu düşünülüyor.

Amasya Taşova

Amasya Taşova

Uzunca bir süre, Tokat’ın bir ilçesi olmuş, 1939 yılındaki depremden  sonra yeniden yapılandırılan ve yeniden yapılandırılırken, bütün cadde ve sokakların birbirini kestiği, ızgara sistemi kullanılan, yeşil, küçük ve şirin bir yöre.

Özellikle: Yeşilırmak buraya başka bir hava veriyor. Yörenin çocukları: Yeşilırmak’ta yüzüyorlar ve ayrıca, muhteşem bir balık avcısı olmuşlar.

Amasya Taşova

ULAŞIM

Ulaşımı kolay bir konumdadır. Amasya il merkezine uzaklığı: 55 km. dir. Ankara-Taşova arasındaki uzaklık: 343 km.

Taşova-Erbaa arası uzaklık: 22 km.

Amasya Taşova

TARİHİ

Yöreye, önce Hititler ve daha sonra ise, Frigler geldiler. Daha sonra, Med imparatorluğu, Persler, Makedonyalı İskender, Pontus krallığı, Roma İmparatorluğu ve 395 yılından sonra Bizanslılar. 712 yılında Emeviler ve daha sonra, 1071 yılını takip eden dönemde: Türkler.

Horasan’dan gelen Seyyid Nurettin Alparslan: günümüzdeki “Alparslan” Kasabasına gelerek yerleşir. Bu şahıs, yörenin Türkleşmesinde etkili olur. Seyyid Nurettin tarafından kurulan vakıf, 1901 yılına kadar bölgede etkin olur.

1075 yılında Danişmentliler, bölgede hakimiyeti ele geçirirler. 1174 yılında ise, Selçuklular görülür. Kösedağ savaşından sonra Moğol istilası, kıtlık, yoksulluk ve kargaşa  dönemleri. Özellikle: Babai ayaklanması, yörede etkili olur. Tacettinoğulları Beyliği: 1425 yılına kadar, yörede hakimiyeti sürdürür.

1425 yılında, Osmanlı Sultanı Çelebi Mehmet, Tacettin Beyliğine son verir ve Taşova’yı, Osmanlı topraklarına dahil eder.

Kurtuluş Savaşında, Taşova, Rum çetelerinin saldırılarına uğrar. Ancak, yapılan silahlı çatışmalar sonucu, Rum çeteleri bölgeden temizlenir.

1944 yılında, Taşova, ilçe statüsünü kazanır. Bu tarihten önceki ismi: “Yemişenbükü” dür.

Tokat iline ulaşım güçlüğü nedeniyle, Amasya iline bağlanır.

Amasya Taşova
Amasya Taşova

GENEL

İlçenin ortasından, Yeşilırmak geçmektedir. Yeşilırmak’ın suyu, ilkbaharda artar, yazın azalır. Rejimi düzensizdir. Ancak, tarımda sulamada yoğun olarak yararlanılır. İlçe merkezinde, Yeşilırmak çevresinde: önceki yıllarda başlatılan yeşillendirme çalışmaları, burayı tam bir yeşillik diyarı haline getirmiştir. Kıyı boyları: söğüt ve çam ağaçlarıyla bezenmiştir.

İlçe toprakları: dağlık ve engebelidir. Denizden yükseklik: 230 metredir.

Bölgede: geçiş iklimi görülür. Genellikle ılıman olan hava şartları, yazları kurak ve sıcak, kışları ise ilçe merkezinde ılık ve yağışlı geçer. Ancak, yüksek kesimler, soğuk ve yağışlıdır.

İlçe, tabii orman sınırları içinde kurulmuştur. Yer yer korunmuş ormanlar yoğunluktadır.

İlçenin ekonomisi: tarım ve hayvancılığa dayanmaktadır. Şekerpancarı, buğday, arpa, üzüm, tütün, elma yetiştirilir. Sanayi kuruluşu olarak ise, yaprak tütün işleme tesisi bulunmaktadır.

Amasya Taşova Yeşilırmak

YEŞİLIRMAK

Asıl adı: Tozanlı ırmağı olmasına rağmen, yöre insanı tarafından “Yeşilırmak” olarak isimlendirilir. Köse dağından doğan ırmak, Almus Barajına kadar gider. Amasya şehrinden geçen ırmak: Taşova’yı da geçtikten sonra, Erbaa civarında, Kelkit ırmağı ile birleşir.

Orta derecede tuz ve çok miktarda alkali bulundurur. Çarşamba ovasını geçtikten sonra, Karadeniz’e dökülür. Tüm uzunluğu: 276 km. dir.

Biraz önce de, söylediğim gibi: akış bakımından çok düzensiz bir yapısı vardır. Mevsimlere ve hatta bazen günlere göre bile değiştiği söylenir. Geniş ve verimli tarım arazilerini, bazen, sular altında bırakarak, büyük zararlar verir.

Amasya Taşova

NE YENİR. NE İÇİLİR

Taşova denilince, buraya has, muhteşem lezzetli “bamya” var, bamya yemeği yemelisiniz.

NE SATIN ALINIR

İlginizi çekerse, Taşova yöresinden, kuru bamya satın alabilirsiniz.

GEZİLECEK YERLER

ALPASLAN MÜZESİ

İlçe merkezine bağlı, Alpaslan beldesindedir. 1991 yılında, Osmanlı döneminden kalan bir tarihi hamam, müze olarak düzenlenir ve 1994 yılından itibaren, burası, müze olarak halkın ziyaretine açılır.

Müzede: yöresel bir köy odası sergileniyor. Ayrıca: antik dönemlere, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerine ait, ahşap işçiliğini yansıtan çeşitli objeler sergileniyor. Müzenin en değerli eseri ise: 13.yüzyıla tarihlenen, kasabanın kuzeyindeki bir ören yerinden bulunup getirilen, Selçuklu dönemine ait, orijinal bir ahşap sanduka ve türbe kapısıdır.

Amasya Taşova Borabay Gölü

BORABAY GÖLÜ

İl merkezine, 65 km. ve ilçe merkezine 15 km. uzaklıktadır. Amasya-Taşova karayolunun 44.km. sola ayrılarak, Taşova-Samsun karayolunu takiben, 14.km. den, tekrar sola ayrılarak ulaşılıyor.

Göl, denizden 1050 metre yükseklikte, krater gölüdür. Genişliği: 80 metre ve derinliği ise, 25 metredir. Doğu-batı yönünde uzanan bir vadide bulunmaktadır. 900×300 metre boyutlarındadır. Güney kıyısı, sarp ve diktir.

Bakanlar Kurulu tarafından, Turizm Merkezi olarak ilan edilmiştir. Bölgede: bungalov evler, gazino, kamp ve piknik alanları, yürüyüş parkurları var.

Gölün kıyısında, piknik ve yürüyüş yapabilirsiniz. Kayık ile, gölde gezebilirsiniz.

BARAKLI KALESİ

İlçe merkezine 2 km. uzaklıkta, Özbaraklı Beldesinin güneyinde: Kale tepesi denilen bir yerdedir. Kalenin, Romalılar döneminde, buradan geçen kervanları korumak için yapıldığı tahmin edilmektedir. Moloz taş ve kireç harçtan yapılmıştır. Günümüzde: gözetleme kulesi ve sur duvarları ayaktadır.

Amasya Taşova Baraklı Şelalesi

BARAKLI ŞELALESİ

E-80 kara yolu kenarındadır.

Baraklı köyündeki şelale: 8 metre yükseklikten akmaktadır. Yaz aylarında: şelale çevresine masalar ve sandalyeler konuluyor ve ziyaretçilerin burada piknik yapması sağlanıyor. Küçük bir tesis te var. Ayrıca: şelalenin kaynağının çıktığı, çanak tipindeki düz alan üzerinde, Roma ve Bizans dönemlerinden kaldığı sanılan kalıntıların, temel izleri görülüyor.

Amasya

2017.07.22-2.Amasya.1.Genel.1a
Amasya

Amasya, ülkemizin şirin şehirlerinden birisi. Buraya defalarca gittim. Özellikle: Yeşilırmak bu şehrin, en büyük güzelliğidir. Hatta: dünyada deniz olmayıp ta yalı boyu evleri olan tek şehir burasıdır. Ayrıca: tepenin yamaçlarında, çok uzaklardan bile görülebilen mağalar yani kral mezarları, şehir içindeki güzel müze ve müzenin bahçesindeki mumyalar. Güzel bir Amasya gezisi için, aşağıdaki satırlar, sizleri mutlaka en güzel şekilde yönlendirecektir. Amasya’ya gitmeyi düşünenler için, buyurun Amasya gezisi.

ULAŞIM

Ankara-Amasya 335 km. Ankara’dan çıkışta. Kırıkkale-Sungurlu-Çorum, Amasya. Evet, Amasya’nın öbür ucunda ise, Samsun var. Amasya-Samsun 131 km. Ankara’dan çıkışta, muhtemelen 4-4.5 saat sonra Amasya’ya ulaşabiliyorsunuz.

TARİHİ

Amasya’da tarihi süreç içinde, birçok uygarlığın egemenlik izleri görülür. Şöyle ki, bölgenin 7 bin yıllık tarihi söz konusudur. Özellikle; antik çağların meşhur coğrafya yazarı Strabon’un MÖ.1 nci yüzyılda, burada yaşamış olması, buranın tarihi geçmişinin ayrıntılı olarak günümüze ulaşmasını sağlamış. Ben, burada ayrıntılı tarihi geçmişi irdelemek istemiyorum. Çünkü; amaç, tarih dersi vermek değil. Gezilecek, görülecek yerleri anlatmak. Başlangıçta, isterseniz, şehrin isminin nereden geldiğine kısaca bakalım.

Bölgede çok etkin olan Mitridates krallığı döneminde, MS.2 nci yüzyılda, şehirde basılan sikkelerde: “Amasseia” ismi görülmekte. Strabon’a göre: Amazonların kraliçesinin ismi; Amasis. Demek ki, buralarda yaşadılar ve bu şehre de kraliçenin ismine atfen, “Amesia” ismi verilmiş olsa gerek. Neyse, şehrin ismine ait anlatılanlar bunlar.

Evet, tarihi süreçte: Hititler, Frigyalılar, Kimmerler, İskitler, Persler, Madedonyalılar (Büyük İskender)ın izleri ve etkileri görülür. Büyük İskender’in ölümünden sonra, bölgede Mitridates krallığı kurulur ve Amasya başkent olur. Özellikle; o dönemde, şehir bir kültür merkezi haline gelir.

Burada kurulan Pontus devleti

Trabzon’dan Sinop’a ve hatta Ege kıyılarına kadar bölgelere hakim olurlar. Bunların taş işçiliği öne çıkar, her bir kral için yapılan kral kaya mezarları ve kaya su kanalları onların zamanında yapılmıştır. Zamanla, Romalılar buraya saldırır, bir ve ikinci saldırıda başarılı olamayınca, Sezar bizzat ordusu başında buraya kendisi gelir ve Zile kalesi yakınlarında, Kral Mitridas’ın ordularını yener ve “veni-vidi-vici” yani “geldim-gördüm-yendim” meşhur sözünü burada söyler. Roma hakimiyeti, ardından Bizans ve Türkler bölgeye gelirler.

Burada; Danışmentoğlulları Beyliği kurulur. Bunların egemenlikleri yaklaşık 100 yıl sürer. 1175 yılında ise, şehir, Selçukluların egemenliğine girer. 1243 yılında Moğollar, 1393 yılında Osmanlılar bölgeye gelirler. Osmanlı döneminde: Amasya, şehzadelerin görev yaptığı bir sancak olarak ünlenir.

Şehirde, 12 şehzade görev yapar ve bunlardan 8 tanesi tahta geçer. 1603 yılında celali isyanlarında, şehir, yakılıp-yıkılır, yağma edilir. 1559 yılında, burada görev yapan Şehzade Beyazıt’ın İran’a firar etmesi nedeniyle, takip edilen dönemlerde hiçbir şehzade, burada bir daha görevlendirilmez.

Ancak en önemli olay: Yıldırım Beyazıt, Ankara savaşını kaybedince Osmanlı fetret devrine girer, Çelebi Mehmet, Amasya’dan hareketle Osmanlıya tekrar ayağa kaldırır ve Amasya, Osmanlının ikinci kuruluş yeri olarak tarihe geçer. Yine bir diğer önemli olay: 1914 yılında, Osmanlının son dönemlerinde, Amasya bir ticaret merkezi iken, dükkanlar ve kervansaraylarla dolu iken: 1915 yılında Ermeni tehcirinde, Ermeniler göç ettirilirken, kullanılan yollardan bir tanesi de buradan geçer.

Amasya’da yaşayanlarla birlikte göç ettirilen Ermeniler, şehirden ayrılırken, şehirde büyük bir yangın çıkar. Aslında muallakta olan ama Ermenilerin çıkardığı tahmin edilen bu yangın büyür ve şehrin yarısı yanar, günümüzde de bu bölüme “yangın yeri” ismi verilmiştir.

Şehrin tarihinde yine önemli bir olay: 19 Mayıs 1919 tarihinde Samsun’a çıkan büyük kurtarıcı Mustafa Kemal Atatürk, Samsun-Havza ve Amasya’ya gelir. Burada: Saraydüzü kışlasında Amasya Tamimi yayınlanır. Buna göre: “Halkın geleceğini yine halkın kendisi belirleyecektir” denir.

GENEL

Yeşilırmak, yüksek bir ovanın ortasında akan bir nehir. Nehir boyunca uzanan tarihi evlerin suya yansıyan görüntüleri muhteşem. Evet, Amasya, Yeşilırmak’ın iki yakasına kurulmuş. Yeşilırmak’ın kuzey kıyısındaki kale kalıntıları, kral mezarları ve Yeşilırmak arasındaki yerleşim alanı; dar. Bu yüzden, yerleşim ince bir şerit halinde uzanıyor. Şehrin asıl yerleşim ve gelişimi alanı ise, Yeşilırmak’ın güney kısmında. Evet, nehir tam ortadan şehri ikiye bölüyor. Dolayısı ile, bol miktarda köprü var. Tam 7 tane. Şehrin güzellik ve özelliklerini, aşağıda ayrıntılı olarak veriyorum.

AMASYA ELMASI

Amasya denilince, her yerde, ilk akla gelen, sanırım Amasya elmasıdır. Burada, Amasya’nın ismi ile bütünleşen misket elması yetiştiriliyor. Bu elma, özelliğini Amasya’nın coğrafi konumundan alır. Amasya elmasının bir yüzü kırmızı, diğer yüzü ise sarımtırak yeşil renge kaçar. İnce kabuklu ve hoş kokuludur. Sert ve dayanıklıdır. Uzun süre saklanmaya elverişlidir. Amasya’dan ne alınır derseniz, buranın en meşhur ürünü, evet Amasya elması veya belki seversiniz, kurutulmuş bamya da tercih edebilirsiniz. Son bir not: aslında Amasya, İç Anadolu bölgesinin meyve deposudur.

FERHAT İLE ŞİRİN EFSANESİ

Amasya denilince, akla gelen diğer özellik; Ferhat ile Şirin’in aşkını anlatan efsanedir. Amasya beyi: kendisine yeni bir konak yaptırmak istediğinde, ustalar aranır ve en iyi nakkaş ustası olarak Ferhat işe alınır. Zaman içinde, Ferhat, Bey kızı Şirin’e aşık olur. Ardından: Ferhat, kızını beyden istetir, bey kızını vermez, vermek istemez ama halkın çok sevdiği Ferhat’ı ve halkı bir bahane ile oyalamak adına: “Amasya’ya su geldiğinde kızımı sana vereceğim” der.

Ama su çok uzaklarda, Şahinkayası denen mevkidedir. Yani: imkansız gibi bir istektir. Ama Ferhat yılmaz, alır kazma-küreği eline ve başlar su kanalını kazmaya.

Aradan uzun zaman geçer, Ferhat’tan haber çıkmayınca, Bey: bir yaşlı kadını, Ferhat’ı kontrole gönderir. Yaşlı kadın, su kanalına girer ve kazma-kürek seslerini duyunca Ferhat’a bağırır “Ferhat sen burada kazıp dururken Şirin öldü”

Ferhat bunu duyunca, kazmasını havaya fırlatır, kazma döner döner Ferhat’a gelir ve Ferhat ölür. Ama ölürken “Şirin” diye haykırır ve haykırışı kayalarda yankılanır. Şirin bunu duyunca, kendisini kaleden aşağıya atar ve o da ölür.

Şehre su gelmiştir ve coşku ile akar. Ama bu iki genç birbirlerine kavuşamazlar. İkisi de yan yana gömülür. Her mevsim, mezarlarının üstünde birer gül biter, ancak iki mezar arasında da bir kara çalı çıkar. İki sevgiliyi, iki gülü birbirinden ayırmak için. Elbette: belki kafanızda şöyle bir soru gelişecektir. Bu mezarlar, bugün nerde? Evet, mezarlar yine Amasya’da. Ferhat dağının zirvesinde imiş. Elbette, bu mezarların sembolik olduğunu düşünmemek elde değil.

Sonuç olarak: günümüzde su kanalı içinde gezerken, hala kazma-kürek izlerini görmem mümkündür. 2500 yıllık su kanalı, 18 km uzunluktadır ve yaklaşık 1000 yıldır Amasya şehrine temiz su taşımaktadır.

YEŞİLIRMAK

Amasya denilince, Yeşilırmak da gözler önüne gelir. Yeşilırmak, Sivas’ın Köse dağından doğuyor ve Amasya’nın içinden geçerek Çarşamba’da Karadeniz’e dökülüyor. Toplam uzunluğu; 256 km. Amasya ovasından çıktıktan sonra, Ferhat boğazını geçiyor ve sonra bir vadiye girerek, şehre kadar ilerliyor. Şehrin ortasından akıyor. Nehrin batısı eski şehir. Kirlilik etkin. Sık sık, toplu balık ölümleri olmakta imiş.

2017.07.22-2.Amasya.5.Atatürk anıtı.1b
Amasya Atatürk Anıtı

ATATÜRK ANITI

“Amasya Tamimi Anıtı” olarak da isimlendirilir. Anıt 2007 yılında geçirdiği bir trafik kazasında hayatını kaybeden Devlet Sanatçısı Prof. Dr. Tankut Öktem tarafından 1981 yılında yapılmıştır. Öktem: yaptığı birçok Atatürk anıtında, genellikle Atatürk’ü yalnız göstermekten ziyade, yarattığı toplumla birlikte göstermeyi tercih etmiştir. Anıtın ön tarafında: iki din adamı (Müftü Hacı Hafız Efendi ve Vaiz Abdurrahman Kamil) görülür.

Bu iki din adamının milli mücadeleye katkıları söz konusudur. Anıtın yan tarafında eli baltalı bir kişi gösterilmiştir. Bu kişinin net olarak kimliği bilinmediğinden ve bu konuda birçok tez ileri sürüldüğünden, ayrıntıya girmek istemiyorum. Bu kişinin “Gabaş Ali” isimli biri olduğu ileri sürülüyor, ancak bu iddia kanıtlanmış değildir. Daha gerçekçi bir iddia, Atatürk tarafından söylenen bir söze dayandırılıyor “Gerekirse baltaları alır, savaşa gideriz”

2017.07.22-2.Amasya.3.Saat kulesi.2
Amasya Saat Kulesi

AMASYA SAAT KULESİ

1865 yılında Amasya valisi Ziya Paşa tarafından yaptırılmıştır. Ancak 1938 yılındaki depremde hasar görmüş, 1940 yılında köprünün yeniden inşaatı sırasında yıktırılmış ve 2002 yılında yeniden inşa edilmiştir. Amasyalılar için saat kulesinin özel yeri vardır. Bu özelliğin hikayesi şöyledir: “Anadolu’nun işgali sırasında Merzifon’a yerleşen İngilizlerin 2 subayı, Mordros Mütarekesinin ardından Amasya’ya gelerek, cezaevinin boşaltılmasını, mahkumların serbest bırakılmasını isterler.

Ancak bu istekleri kabul edilmez, bunun üzerine ertesi günü Amasya’ya gelen İngilizler Amasya valisi Sırrı Beyi tutuklamak isterler. Bu arada bir gurup İngiliz askeri, saat kulesinin kapısını kırarak içeri girer ve kulenin üstündeki Türk bayrağını indirerek İngiliz bayrağı çekerler. Bu olay, Amasya’da büyük tepkilere sebep olur. Halk meydana toplanır. Bu sırada: Müftü Hacı Tevfik Efendi, Kadı Ali Himmet Efendi ve Hoca Bahaeddin Efendi meydana gelerek halkı sakinleştirir.

Bu sırada aniden bir fırtına çıkar ve her kez korku ile yere yığıldığında, saat kulesinin tepesinde dalgalanan İngiliz bayrağı parçalanır ve Yeşilırmak sularına savrulur. İngilizler bu gördüklerinden çok etkilenir ve korkarak kaçarlar, Hükümet konağına sığınırlar. Halk ise, kuleden indirilen Türk bayrağını yine kuleye çeker.

AMASYA KALESİ

Ramazan ayında, iftar saatlerine yakın, üstlerinde orijinal kırmızı renkli kıyafetleriyle, Belediye bando takımının, bu kalede, marşlar çaldığı hakkında, televizyonlarda haber çıkmıştı, belki hatırlarsınız. Evet, şehre hakim bu kale, şehrin kuzeyinde. 3 bölüme ayrılıyor. Bunlar; içeri şehir (Hatuniye Mahallesi), Kızlar Sarayı ve Yukarı kale (Harşena)

İÇ ŞEHİR (HATUNİYE MAHALLESİ)

Yeşilırmak nehri boyunca, İstasyon Köprüsü ile Hükümet Köprüsü arasında kalan, yaklaşık 800 m. lik bir alanda Hatuniye Mahallesi kurulu. Bu mahalle de, Yeşilırmak kuzeyinde yükselen antik sur duvarı üzerinde, Osmanlı dönemine ait Amasya evleri, hamam ve cami var. Aşağı kale olarak adlandırılan bu bölüme: İstasyon köprüsü, Magdenus köprüsü (Beyazıt Camii karşısındaki) ve Hükümet köprüsünden girmek mümkün. Kızlar sarayı ise, demiryolu ile, Hatuniye mahallesinden ayrılmış.

2’NCİ BEYAZIT KÜLLİYESİ

Cami ve medresesi günümüze kadar ulaşmış ama tabhanesi ulaşmamıştır. Aş evi ile birlikte büyük bir komplekstir. 1520’li yıllarda yapılmıştır, yenilemelerle beraber günümüze kadar gelmiştir. 2’nci Beyazıt, burada vali iken, Kızlar Sarayı’na kendisinin tahta geçeceğine dair müjde gelir ve bu müjdenin karşılığında kendisinden bir cami isterler.

Böylece bu caminin inşaatı başlar, ancak yapımı 12-13 sene sürer ve oğlu Şehzade Ahmet tarafından (mezarı günümüzde hemen yan taraftadır) tamamlanır.

Medrese 8 odalıdır ve günümüzde kütüphane olarak kullanılmaktadır. Onun hemen yan tarafında, ağacın hemen yanında bir bina var, burası muvakithane yani güneş saatidir. Burası merkez camisi olduğundan, Amasya ve çevresinin namaz saatleri burada düzenlenirdi. Yine burada minarenin altında, girişte bir “vav” işareti var, bu işaret te buranın merkez camisi olduğunun göstergesidir. Caminin iç mekanı 2 ana kubbeli ve son cemaat yerinde ilaveten 5 kubbelidir. Mukarnaslı bir giriş vardır.

İçeriye girince, yukarıya bakınca yukarıda size bir baykuş bakıyor gibi görülür. Yan tarafta da küçük nişler bulunuyor. Onlar da baykuşun kanatlarını temsil ediyor. Baykuş “bilgelik” sembolüdür. İçeride mihrap ve minberin üst tarafında bir pano var. Panoda simetrik çift “vav” işareti var. Bunlar da göz gibidir. Buraya girenler karşılarında onu görünce, insanlara şu hatırlatılır “siz yaradanın huzuruna giriyorsunuz, ne yaparsanız yapın, her tarafta yaradan sizi görecektir”

Giriş kapısının sağ tarafında bir pano var.

Onun üstünde de bir yazı vardır. Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’daki Topkapı Sarayını yaptırınca, sarayın girişine sarayın kendisi tarafından yaptırıldığı hakkında bir hat yazdırır. 2’nci Beyazıt, yani Fatih Sultan Mehmet’in oğlu da, burayı yaptırınca, benzer bir hat yazdırır, bu hat yazısında “karaların fatihi, denizlerin hakimi, Konstantinopolisin fatihi, Fatih Sultan Mehmet’in oğlu tarafından yaptırılmıştır”

Camide, kapının yan tarafında bir balkon görülüyor. Üst tarafta, bu balkonun işlevine gelince: burası sonuçta bir şehzade camisidir. Şehzade camiye geldiğinde, özellikle bayram ve cuma namazlarında burada büyük kalabalıklar toplanır ve insanların bir çoğu cami dışında namaz kılmak durumunda olurlar. İçeride ses sistemi iyidir ama dışarıya doğru ses sistemi yoktur.

Balkon yardımı ile dışarıya doğru bir ses sistemi yapılmıştır. Bu balkona: bir çocuk veya sesi gür müezzin çıkarılır, içeride hoca “allahü ekber” deyince, bu balkondaki kişi dışarıya doğru hocanın söylediklerini bağırarak tekrarlar ve arka tarafa doğru ses yankılanırdı. (Son bir not: Ağustos 2017 tarihinde cami tadilat nedeniyle kapalı idi, yani içini görmek mümkün değil.)

2017.07.22-2.Amasya.2.Minyatür müzesi.2a
Amasya Minyatür Amasya
2017.07.22-2.Amasya.2.Minyatür müzesi.2c
Amasya Minyatür Amasya

MİNYATÜR AMASYA

Külliyenin hemen arkasındaki bu mekanı mutlaka gezmenizi öneririm. Amasya’nın eski durumu, maketlerle canlandırılmıştır. Bir görevli: gezmeye gelen guruplarla birlikte içeriye giriyor ve eski Amasya’ya yaklaşık 3-4 dakika anlatıyor. Ardından: 3 dakika boyunca ortam kararıyor ve tavandaki yıldızların altında, Amasya şehrinin gece görüntüsü canlandırılıyor. Bu gösteriyi izlemenizi öneririm.

AMASYA GÖK MEDRESE

Türkiye’deki en önemli 3 medreseden birisidir. 1266 yılında Torumtay tarafından yaptırılmıştır. İçerisinde mavi-turkuaz çiniler vardır. Üst tarafta açılır-kapanır kubbe bulunur. İçeride bir havuz vardır ve gökyüzü burada incelenir.

KIZLAR SARAYI

İç kalenin üzerinde bulunan mağaranın altında. Kalenin güney eteğinde. Osmanlılar zamanında yapılmış. Sinop mutasarrıfı İsfendiyar Beyin torunu Doğrak Hatun, Amasya’ya geldiği zaman, Selçuklu sarayında kalamamış ve onun üzerine bu saray yaptırılmış.

Bu saray yapıldıktan sonra ise, İsfendiyar Beyleri, Amasya’yı bir üs olarak kullanmaya başlamış ve bu sarayda ikamet etmişler. Burada, takip eden dönemlerde ise, 150 yıldan uzun süre, Osmanlı şehzadeleri ve bunların aileleri kalmış. Yani; burası, 1852 yılına kadar aktif olarak kullanılmış. Bu tarihten sonra ise, Amasya ayanına terkedilmiş. Daha sonra ise, kendi haline bırakılmış. Bugün, tamamen harap olmuş durumda.

YUKARI KALE (HARŞENA)

Yeşilırmak’ın kuzeyinde, Harşena dağı üzerindeki dik kayaların üzerine inşa edilmiş. Yeşilırmak’tan 300 m. yüksekte. Enderun kalesi olarak da biliniyor. Bu iç kaleyi, Pontus kralı Mitritates’in, MÖ.250 yılı dolaylarında yaptırdığı sanılıyor. Kalenin içi kesme taş, surları ise moloz taştan yapılmış. Önemli tepe noktaları ise, kesme taşlardan yapılmış. Sur duvarlarının çoğu, bugün ayakta.

Kalenin; 4 kapısı var. Bunlar: Belkıs, Saray, Maydonos ve Meydan kapıları. Kalenin içinde; sarnıçlar, su depoları, burç ve cami kalıntıları var. 1146 yılında, Selçuklu sultanı I. Mesud, Amasya’yı kendine merkez yapmış. İç kaleye ise; cami, medrese, hamam yaptırmış. Ölünceye kadar da burada oturmuş. Kale ile Yeşilırmak arasında kalan bölümde, 8 tane savunma kademesi var. Kale, birçok kez el değiştirmiş ve tahrip olmuş. Persler, Romalılar, Pontus ve Bizans egemenlikleri dönemlerinde saldırıya uğrayan kale, yüzyıllar içinde yakılmış-yıkılmış ve her seferinde yeniden inşa edilmiş.

CİLANBOLU KUYUSU

Amasya kalesinde, çok sayıda dehliz ve su kuyusu var. Bu kuyuların en ünlüsü ise Cilanbolu dehlizi. Bu dehliz; Harşema kalesinin orta yerinde, büyük kapının hizasındaki yüksek yerde bulunuyor. Güneyden kuzeye doğru ilerliyor. 150 kadar basamakla aşağıya iniliyor. Daha aşağılarda, tahribat sonucu merdivenler kaybolmuş. Kuyunun girişi geniş ve yuvarlak.

Önce kagir olarak başlatılan kuyu, aşağılara inildikçe kayaların oyulması biçiminde devam ediyor. İnilen yerin çapı 8 m. Bu dehlizin; ilk yapıldığında, kaleden 70 m. aşağıda Yeşilırmak nehrine ve kral mezarlarına kadar ulaştığı sanılıyor.

KRAL MEZARLARI

Amasya kalesi eteklerindeki kalker kayalara oyulmuş 3 mezar var. Helenistik dönemlerde, Harşema dağının güney eteklerine yapılmış. Yamaçlarda, yerden 20-25 m. yükseklikte, düz bir duvar halindeki kalker kayalara oyulmuşlar. Ancak; birbirine çok yakın oyulmuşlar. Yapıları ve mevkileri itibarıyla, hemen dikkati çekiyor. Strabon’a göre: kaya mezarları, Pontus krallarına ait. Buraya çıkabilirsiniz. Buradan; kıvrım kıvrım akan Yeşilırmak ve Amasya’yı izlemek gerçekten çok keyİfli. Pek, buraya nasıl çıkılıyor?

Hatuniye mahallesinin dar sokaklarından ve tren yolunu geçerek çıkılıyor. Kayaya oyulmuş yollar ve merdivenler var. Bu kaya mezarların içlerinde, arkalarına oyulmuş geçitler çok ilginç. Bu bölgedeki büyük mezarların birinin yanında, buradan Yeşilırmak’a kadar uzandığına inanılan bir tünelin başlangıcı bulunmuş.

Kral kaya mezarlarının en büyüğü; galeri ve merdivenlerle çıkılan, batı yönündeki en son mezar. Bu mağaranın yüksekliği 15 m. genişliği 8 m. ve derinliği ise 6 m. Mezar odası girişi, diğer mezarlardaki kapılardan daha yüksek. Büyük kral mezarı olarak adlandırılan mağara, cephe itibarı ile büyük tahribata uğramış. En solda yer alan mezar, ortadaki mezar sahibini gölgede bırakmak amacıyla, ön plana çıkarılmış.

Kızlar sarayının alt kısmında ve demiryolu tünelinin üzerinde bulunan bir mezar daha var. Diğerleri gibi blok kayaya oyularak yapılmış. Diğer kaya mezarlarından farklı olarak, etrafı oyulmamış. Ayrıca, mezar odasına çıkmayı kolaylaştıracak taş merdivenler yapılmamış. Mezar odasının sağ ve sol kenarlarına yapılan sütunlar ise, daha sonraki dönemlerde kırılmış.

Mağaraların bütününde görülen, kapaksız 2-3 m. arasında değişen yükseklikte, kapıya benzer girişler var. Bu mağaraların ortak özellikleri; mağaraların etrafı geniş biçimde boş bırakılmış, bunun nedeni ise, bazı mezarların tavaf edilmesi, bazılarınında, kayalardan sızan suların hava ile temas ederek, mezar odasının korunmasının sağlanması.

Vadi içinde

Toplam 18 tane kral mezarı tespit edilmiş. Helenistik dönemde, Amasya’yı MÖ.333-26 yılları arasında kullanan Pontus kralları, öldükten sonra yeniden doğacaklarına inandıkları için, kendilerini korumak amacıyla, bu kaya mezarlarını dağlara oydurmuşlar.

Kral kaya mezarları: bazı dönemlerde hapishane ve cezalandırma mekanları olarak da kullanılmış. Örneğin: IV. Mitridates, kendisi ile yapılan barış görüşmelerinde zorluk çıkaran Romalı elçileri, demiryolu geçidinin hemen üzerindeki mezara hapsettirmiş.

1075 yılında, Amasya’yı fetiheden Malik Ahmet Danışment Gazi, mezarların içindeki Pontus devrinden kalma gömüleri kaldırtmış. Yine o dönemlerde, Hıristiyan keşişlerin bu mağalar da inzivaya çekildikleri bilinmekte.

FERHAT SU KANALLARI

Roma dönemine ait, antik Amasya kentinin su ihtiyacını karşılamak üzere yapılmış. Kayalar oyulup tüneller açılarak, yer yer duvar şeklinde, tonozlu bir biçimde, arazi eğimine göre, su terazisi sistemine uygun olarak yapılmış.

Yaklaşık 75 cm. genişliğinde ve toplam 18 km. uzunluğunda bir kanal sistemi. Bu kanalın, 2 km. uzunluğundaki bölümü, Ferhat arası mevkiinde, karayoluna paralel olarak uzanıyor ve görülebilmekte.

AMASYA EVLERİ

19’ncu yüzyılda yapılmış ve bugün bölge SİT alanı ilan edilerek koruma altına alınmış. Evler, genellikle yan yana ve bitişik nizam olarak düzenlenmiş. Bu konut tipi mimarisinin en güzel örneklerini; Yalıboyu evleri olarak Yeşilırmak kenarında, tarihi sur duvarı üzerinde görmek mümkün. Geleneksel Osmanlı evinin bütün özelliklerini taşıyorlar. Buradaki evlerden birini gezmek, sanırım hoşunuza gidecektir.

YALIBOYU-HAZERENLER KONAĞI

Yalıboyu evleri, İstanbul Boğaziçi’ndeki yalıların manzarasını andırıyor. Ama yalı yerine, sıra sıra konaklar getirin gözünüzün önüne. Zaten, Amasya resimlerinde bunları görüyorsunuz. Özellikle, Yeşilırmak üzerine yansımaları muhteşem güzel bir görüntü ortaya çıkarıyor.

Evet, bu konaklardan en ilgi çekeni; Hazerenler Konağı. Burası, onarılmış ve 1983 yılında müze haline getirilmiş. Konak çok büyük. İç mekanlar geniş ve ferah. Kalabalık ailelerin nasıl yaşadıklarını betimleyen bir yapısı var. İki ebeveyn odası, oturma odası, haremlik, selamlık odaları, mutfak, kiler, tuvaletler var. Oturma gurupları: duvar ve cam boyunca uzanan sedirlerden oluşuyor.

Dolaplar, genellikle yer kazanmak için duvar içinde, gömme dolap olarak yapılmış. Isınma için kocaman mangallar kurulmuş. Konakta yaşanılan zamanları betimlesin diye; gündelik hayata ait yerel kıyafetler giydirilmiş mankenler, evin bölümlerine yerleştirilmiş. Elbiseleri, kadife üzerine sırma işlemeli. Takılar ağır ve inanılmaz emek sarf edilmiş görüntüsü veriyor. Evet, konağa mutlaka gidin ve gezin. Küçük bir avludan giriyorsunuz ve dar ve dik ahşap merdivenlerden yukarı çıkıyorsunuz. Bu arada, ayakkabılarınızı çıkarmayı unutmayın.

AMASYA MÜZESİ

1980 yılında hizmete açılmış. Bölgede egemenlik kurmuş olan 12 ayrı medeniyete ait arkeolojik, Etnografik eserler ile sikke, mühür, el yazması ve mumyalar sergilenmekte. Müzede görülmeye değer bir eser daha var. Bu; fırtına tanrısı Teşup heykeli. MÖ.1400-1200 yılları arasındaki bir dönemde yapıldığı sanılıyor. 1962 yılında, Doğantepe yakınlarındaki kazılarda bulunmuş. Hitit dönemine ait bu tanrı heykeli, bronz döküm tekniğiyle yapılmış. 21.5 cm. boyunda ve 1340 gr. ağırlığında. Hitit imparatorluk dönemi kaya kabartmalarında yer alan tanrı tasvirleriyle, özellikle de, Boğazköy ve Yazılıkaya açık hava tapınağındaki tanrı kabartmalarıyla benzerlik göstermesi ilginç.

Evet, bir diğer görülmesi gereken yer; bahçe içinde. Selçuklu sultanı I. Mesud’a ait bir türbe var. Burada; 8 mumya bulunmaktadır. (Son gittiğimde yani Ağustos 2017 tarihinde, bu mumyaların türbeden alınarak müzeye yerleştirildiğini gördüm.)

Yalnız, burada bir şey söylemek istiyorum. Mumyalar, malum biraz ürkütücü. Gerek siz ve gerekse çocuklarınızın, bu görüntülerden ürkeceğini sakın unutmayın. Gerekiyorsa, girmeyin veya çocuklarınızı buraya sokmayın.

14ncü yüzyılda, burada nazırlık ve emirlik yapmış olan bir şahıs ve aile efradına ait mumyalar. Bunlar; aslında, Moğol ırkından gelen İlhanlılar. İslam inancında, mumyalama uygulaması yok. Ama gelenekler gereği, önemli bu aileye mumyalama uygulanmıştır. Çünkü bu ailenin yani şehrin o dönemdeki yöneticilerinin halk tarafından çok sevildiği söyleniyor. Camekanlı sandukalar içinde sergileniyorlar. Mumyaların üzerinde, ince bir çamur tabakası göreceksiniz, daha önce bulundukları yeri sel basmış, o olayın hatırası.

Müzenin bahçesinde; bir lahit göreceksiniz. Bu lahit roma dönemine ait bir mezar lahdi. Üzerinde yazan yazıt ilginç: ” Saygı ve merhamet duygusuyla yaklaşanlar, tanrıdan iyilik görsünler. Ancak kötü niyetle yaklaşanlar ve mezarı ele geçirmeye çalışanlar veya bir kötülük yapanlar için, bu dünya basılmaz, denizler aşılmaz olsun. Çocuklarının ve karılarının hayrını görmesin, rızkı azalsın ” Evet, biz iyi niyetle yaklaşıp, baktık.

Amasya Oluz Höyük
Amasya Oluz Höyük
Amasya Oluz Höyük

      

OLUZ HÖYÜK

Amasya şehir merkezinin, 25 km. güneyinde, Geldingen ovasının batı kısmındadır. Merkeze bağlı “Tokluca köyü” yakınlarındadır.

Burada bir höyük var. Bu höyük üzerinde, yapılan incelemelere göre, tarihi süreç içinde, 9 kent kurulmuş ve bu kentlerden, 4 tanesinin kalıntıları, günümüze nispeten sağlam olarak ulaşabilmiştir. Bölgede: iki tür mezar kalıntısı görülmektedir.

Bunlardan birinci tür, açılan büyük bir mezar ve buraya adeta atılan iskeletler ve ikinci tür ise, İslami usullere göre gömülerin yapıldığı mezarlardır. Dolayısı ile, İslami usullere ait gömülerin yapıldığı mezarların, burada daha önceki mezarların bulunması nedeniyle, yani bir mezarlık olması nedeniyle gömüldükleri düşünülmektedir.

Evet, burada: yaklaşık 100 civarında mezar bulunduğu tahmin ediliyor. Bugüne kadar, bu mezarlardan yalnızca 2 yetişkin ve 1 çocuğa ait 3
tanesi açılabilmiştir.

Bu mezarlarda: İslami usullere göre gömülmüş cesetlerin sağlam iskeletlerine ulaşılmıştır. Bunların: 10-11’nci yüzyıllardan kalma
olduğu ve göçebe Türklere ait olduğu anlaşılmıştır. Ama ilginç olan: bu mezarların yanlarının kiremitle döşenmesidir. Çünkü, bu tür mezar geleneği: Roma-Helen uygarlıklarında görülmektedir. Ama, bu kiremit döşeli mezarlardaki iskeletlerin İslami usullere
göre gömüldükleri anlaşılmaktadır ve ilginç olan budur. Bu durum ilgililer tarafından şöyle izah edilmektedir.

Göçebe toplumlar: herhangi bir yerleşimleri olmasa da, kendileri dağlarda yaşarken, mezarlarını: ekilip-biçilmeyen, başkaları
tarafından sahiplenilmemiş, insan hafızasında kalabilecek yerlere yaparlarmış. Yani burası bir mezarlık noktasıdır. Ancak, burası aynı zamanda bir höyüktür. Ancak, belirtilenlere göre: bu insanlara ait, yakın ve uzak çevrede herhangi bir yerleşim izi görülememiştir.

En ilginç buluntu: yine İslami usullere göre gömülmüş olan ve 1000 yıllık: 6 yaşında bir kız çocuğuna aittir. Bu mezarda: iskeletin sol kulağında tunç küpe, sağ kulağında ise muska şeklinde bir küpe ve göğüs kısmında, tunç çengelli iğne bulunmuştur. Bu küpelerin benzerlerine, daha önce rastlanmamış
olması ilginçtir. Yani, İslam sanatına göre üretilmiş oldukları düşünülmektedir.

Sonuç olarak

1071 tarihi ve Malazgirt, yalnızca bir semboldür. Türklerin: bu tarihten yüzyıllar önce, Anadolu’da bulundukları, ama göçebe olarak sabit bir yere yerleşmedikleri anlaşılmaktadır. Göçebe oldukları için, herhangi bir yerde kalıntılara bugüne kadar ulaşılamamıştır. Bu nedenle, buradaki mezarlık, İslami usullere göre hazırlanmış olması nedeniyle ilginçtir ve Türklerin: Malazgirt’ten yıllar önce, Anadolu’da bulunduklarının en büyük kanıtıdır.

Zaten: Türkler, Malazgirt’ten önce, yaklaşık 200 yıl kadar, Van gölü kıyısında “Ahlat” ve “Adilcevaz” yöresinde bulunmuşlar ve bu durum: bu mahallerdeki gerek mezar taşları ve gerekse kültürel yapı tarzları ve diğer imgeler ile ispatlanmıştır. Bu mezarlık: aynı dönem öncesinde, Türklerin, Anadolu içlerinde göçebe olarak yaşadıklarını kanıtlamaktadır.

Yalnızca kanıt değil, aynı zamanda: özellikle kız çocuğu mezarındaki buluntular: göçebe Türklerin, neler giydikleri, takıları ve fiziksel özelliklerini de ortaya koymaktadır. Hatta, kız çocuğu mezarında, üzerindeki kefen örtüsünün büyük kısmı günümüze kadar ulaşmıştır ki, bu durum, o döneme ait dokuma özelliklerini de göstermektedir. Hatta, buna Anadolu bezi denilebilir.

Oluz höyük bölgesinde

Bu düzenli mezarlar dışında: daha eski dönemlere ait, iskelet topluluklarının bulunduğu bir mezar kalıntısı daha
bulunmuştur. Bu kalıntılarında, MÖ.5’nci yüzyıldan kalma olduğu, açılan bir çukura, üstün-körü atıldıkları anlaşılmaktadır. Yani, büyük olasılıkla öldürülmüş ve buraya gömülmüş oldukları düşünülmektedir. Yani, Amasya yöresinde, bilinen en eski cinayet kalıntıları.

GEZİ ROTASI-PLANI

Evet; Amasya’da nereyi gezelim, nereyi görelim, ne alalım, ne yiyelim. Ben; bu şehirde görmeniz gereken yerleri tek tek yazdım. Siz; burada kalış sürenize göre, buralardan seçeceğiniz yerlere gidin, gezin, görün. Amasya’nın tarih kokan sokaklarına dalın, yürüyün. Şehir belirgin bir biçimde, Osmanlı izleri taşıyor. Yeşilırmak, başlı başına şehrin atmosferini etkilemiş.

Bunun kıyısındaki, çay bahçelerinde mutlaka oturun, çayınızı yudumlarken, ırmağı izleyin. Ancak, şehrin neresine başınızı çevirirseniz çevirin, karşınıza mutlaka kayalara oyulmuş kral mezarları çıkıyor. Celali isyanlarında; şehrin ileri gelenleri, kral mezarlarının bulunduğu mağaralara çıkarak canlarını kurtarmışlar.

Yani; bu mezar mağaralarının, şehrin yaşantısında, daima yeri ve önemi olmuş. Kral mezarlarını görmek için, yamaca tırmanmak belki biraz sizi yorar ama sonuçta, buna değeceğini göreceksiniz. Gerçi kral mezarlarının bakımsızlığı ve ziyaretçilerin sağa-sola attıkları çöpler ve yazdıkları yazılar, sizi biraz öfkelendirecek ama sonuçta, ülkemizdeki tarihi eserlerinin hepsinin ortak kaderi bu değil mi?

Evet; Amasya size ne verecek. Buram buram tarih kokan bir kent.

İyi tatiller.