Antakya

 

 

Antakya Atatürk Anıtı

Ülkemizin bir köşesindeki, güzel şehirlerimizden Antakya’da; nereyi gezelim, nereyi görelim, ne satın alalım, ne yiyelim gibi soruların cevapları, işte bu yazıda.  

 

EXPO 2021;

Medeniyetler şehri Hatay: Expo 2021 Fuarına ev sahipliği yapmaya hazırlanmaktadır. Sanırım pandemi nedeniyle, Temmuz 2021 tarihinde buraya yaptığım ziyarette bu konuda herhangi bir hazırlık göremedim.

Expo: kültür, tarih, eğitim, sanat, eğlence ve ticaret alanlarında yapılan bir yarışmadır. “EXPO” kelimesi, Dünya Sergisi ya da Dünya Fuarı anlamına gelir. Ev sahibi ülke tarafından: diğer ülkelerin, şirketlerin, ulusal ve uluslararası kuruluşların, özel sektör ve sivil toplum örgütlerinin ve halkın davet edildiği bir dev organizasyondur.

Etkinlik 6 ay boyunca sürer. Evet pandemi tedbirleri nedeniyle fuar düzenlenemedi. 

ULAŞIM:

Antakya, belli başlı merkezlere bir hayli uzak. Ama: Tur şirketleriyle veya buralara yakın yerlere gittiğinizde, özellikle bu şehre uğramanızı tavsiye ediyorum. Çünkü, gerçekten ve özellikle antik dönemde büyük önemi olan bir şehir.

Evet: Antakya-İstanbul: 1131 km. Antakya-Ankara ise; 682 km. THY tarifeli seferi bulunması avantaj sayılabilir.

TARİHİ SÜREÇ:

Kent, tarihte, ilkçağlardan başlayarak, bütün uygarlıklar için önemli bir yerleşim yeri olmuş. Burada; MÖ.4 binden, günümüze kadar, Anadolu’da kurulmuş birçok uygarlığın, kültürün ve inancın izlerini görmek mümkün.

Evet, kentin eski adı; Antıoch. Büyük İskender’in ölümü üzerine, generallerinden Babil Saprapı Seleucos tarafından, MÖ.300 yılında kentin kurulduğu söyleniyor. Seleucos, kente, babasının adı olan “Antiochus” adını verir. Araplar tarafından ise, kent: Antakiye, Batı dillerinde ise, Antiochia olarak bilinmektedir. Kent, Anavatan’a katıldıktan sonra, Antakya adını alır.

MÖ.64 yılında, kentte Roma egemenliği görülür. Bu dönemde: Roma imparatorluğunun önemli eyaletlerinden biri haline gelir. Öyle ki; Roma ve İskenderiye’den sonra, dünyanın üçüncü büyük kenti ve Suriye’nin başkenti olur.

MS.340 ve 528 yılları arasında; yangın ve deprem gibi doğal felaketler; kenti yakıp-yıkarak yok eder. Ancak, Bizans imparatoru İustinanios tarafından, kent, yeniden imar edilir. 638 yılında, Arapların işgali görülür.

Sonraki dönemlerde ise, Bizans ve Araplar arasında, sürekli olarak el değiştirir. 1084 yılında, Türk’ler bölgede görülür.

Antakya’da iki devlet kurulduğunu söylemiştim. İlk devletin kuruluşu: 1098 yılında, Kudüs için seferler düzenleyen Haçlılar bölgeye gelir. Kent kuşatılır ve ele geçirilir, Antakya’da bir devlet kurulur. Bu Antakya Haçlı Devleti; 171 yıl devam eder.

1268 yılında, Memlüklüler tarafından yıkılır. 1561 yılında, Osmanlılar kenti ele geçirir. 1918 yılında ise; Fransızların işgali gündeme gelir. 1921 yılında imzalanan Ankara Antlaşması ile, kent, Fransız idaresine terk edilir ve atanan bir vali tarafından yönetilmeye başlanır.

1937 yılında: önce Suriye ve sonra Hatay’ın bağımsızlığının kabulü görülür. 1938 yılında ise; Hatay Meclisi toplanır ve Hatay Devleti resmen kurulur.

Yani tarihte kentte kurulan ikinci devlet gündeme gelir. Ancak, kurulan bu devlet, on aylık süre sonunda, 1939 tarihinde, Anavatan’a, Türkiye’ye katılır.

İmparator ve gezginler; tarih boyunca, kente hayranlık duyarlar ve “Doğunun Kraliçesi” olarak tanımlarlar. Roma döneminde; MS.4’ncü yüzyılda yaşamış ünlü tarihçi yazar Marcellinus; ” Dünyada hiçbir kent, ne topraklarının bereketi, ne de ticaretteki zenginliği bakımından, bu kenti geçemezdi ” diyerek, Antakya’nın antik dönemdeki önemini ortaya koymaktadır.

Antakya

GENEL:

Bu şehir; insanları büyüleyen bir abide gibidir.
Asi nehrinin bereket saçtığı topraklar üzerine kurulmuştur. Asi nehri kenti ikiye böler ve kent yaşamında önemli bir yeri vardır. Modern yerleşim, nehrin batı yakasında gelişirken, doğu yakasıdaki eski kent ise, günümüzde halen değişime direniyor.

Özgün mimari dokusunu muhafaza etmeye çalışıyor. Kentte yaşayan insanların çoğunluğu, yoğun şekilde Arapça konuşmakta.

Dükkanlarda Arapça isim levhaları görmeniz mümkün. Kentin sokaklarında, Arap plakalı araçları gördüğünüzde önce şaşıracaksınız, ama daha sonra bolluğuna alışacaksınız.

Evet; Hatay’da, tarihi süreç içinde, kentin adını taşıyan iki devlet kurulmuş olması ilginç. Ayrıca: burada, üç din buluşmuş. Cami, kilise ve sinagog yan yana.

Ezan sesi, çan sesi birbirine karışıyor. Ama; inanın kimse kimseye karışmıyor. Bu yüzden; UNESCO tarafından, kent ” Barış Kenti ” seçilmiş.

Antakya İpeklileri

ANTAKYA’DA NE SATIN ALINIR:

Antakya’da, uzun çarşıdan veya yerel pazarlardan: küflü peynir, nar ekşisi, biber salçası, kırmızı pul biber, zeytin yağı, buraya has oldukça küçük taneli zeytin, defne  sabunu satın alabilirsiniz.

Harbiye’nin ipek mamulleri de gerçekten güzel ama gezdiğim sürede, birkaç yerde satılan ipekli şalların genellikle yurt dışından getirildiğini ve gerçekten saf ipek olmadığını gördüm ve almadım.

Hatta: ipekli gravat almak istedim, satıcı dedi ki, ipek oranı çok düşük vazgeçtim. Antakya çarşılarından bence sadece gıda türü maddeler satın alın.

 

Antakya Künefe

ANTAKYA’DA NE YENİR-NE İÇİLİR:

Peynirli künefe tatlısını mutlaka tadın. Künefe, hiçbir yerde buradaki kadar lezzetli olamaz. Şalgam suyu için. Bir yerliye en iyi şalgam nerede satılır dedim.

Cevaben: “Antakya’da kötü şalgam yoktur, çünkü hepsi el, ev yapımıdır” dedi. Takdir sizin şalgamın tadına bakın ve satın alın. 

Evet, humus. Birkaç çeşidi olan bu meze türü yiyeceği mutlaka ve mutlaka tadın.

Peki: yiyecekler, kebaplar yokmu? Lüks mekanlar var, normal yerler de var, lezzet çoğu yerde aynı, sadece fiyatlar değişiyor. 

Hani künefe dedim ama bu yörede özel bir kabak tatlısı da var, bence onu da deneyin, yemek yediğim bir yerde özel dizayn edilmiş bir kabak tatlısı getirdiler, gerçekten harika idi. Ay: kabak tatlısı, yıldız ise ceviz reçeli idi. 

GEZİLECEK YERLER:

Antakya Asi Nehri

ASİ NEHRİ:

Asi nehri: Lübnan dağlarında Beka vadisinden Ayn-el Tine kesiminden doğar. Suriye’nin Hama ve Humus şehirlerini geçtikten sonra Hama yakınlarında güçlü bir kolla birleşen nehir, 22 km boyunca uzanarak Türkiye-Suriye doğal sınırını oluşturur.

Ülkemiz topraklarında 380 kilometre yol alan Asi nehri, Hatay topraklarında ise 94 km ilerler. Asi nehrinin toplum uzunluğu 556 km dir ve bu uzunluğun 366 km bölümü Suriye’de, 98 km bölümü Türkiye’de ve 40 km lik bölümü ise Lübnan’dadır.

Samandağ ilçesinden denize dökülür. Samandağ ilçesinde harika kumsal, asi nehrinin denize döküldüğü yerde getirdiği pislik nedeniyle pek te tercih edilmeyen bir yer haline gelmiştir. 

Peki nehre neden “Asi” ismi verilmiştir. Bunun iki sebebi olduğu söyleniyor.

1-Geçmiş dönemlerde asiliği tutarak, sık sık yatağından çıkarak sel baskınlarına sebep olması nedeniyle,

2-Doğduğu istikamete ters akması” yani ters bir yol izleyerek denize dökülmesi nedeniyle.

Asi nehri: antik dönemde, doğudan gelen nehir anlamında “Orantes” ismiyle bilinmektedir. Bir dönem ise “Nehr-i Maklub-un “ (Abu hayat-Ölümsüzlük suyu) olarak da isimlendirilmiştir.

Antakya Asi Nehri

Asi nehrinin oluşmasıyla ilgili Efsane:

Çok uzun yıllar önce, Samandağ yöresinde bir “hayat suyu” vardır. Suyun başında bir ejderha beklemektedir. Ejderha, bu hayat suyundan bir yudum vermek için, her yıl bir genç kız kurban edilmesini şart tutarmış. 

Hızır: bunu duyar ve kurban edilecek genç kız ile birlikte, suyun başında, ejderhayı bekler. Ejderha, kızı almak üzere bulunduğu mağaradan çıkıp gelir. 

Hızır, mızrağını ejderhanın yüreğine saplar ve ejderha acılar içinde oradan uzaklaşır, başını Lübnan dağlarına çarpar. Ejderhanın açtığı yarıklardan bir yol bulan hayat suyu: akar ve denize ulaşır.

 

Evet Asi nehrini anlatmaya devam edelim.

4’ncü yüzyılda, Hindistan ve diğer doğu ülkelerinden gelen gemiler: Akdeniz’den Asi nehrini takip ederek Antakya’ya kadar gelebiliyorlarmış.

Roma köprüsünün çevresinde, nehir kıyısında uzun bir rıhtım ve geniş bir Agora yani meydan bulunmaktaydı.

Hindistan ve uzak doğudan gelen mallar, gemilerden rıhtıma boşaltılır, rıhtım sandık, balya ve çeşitli ticaret eşyalarıyla dolup taşardı. Cariyeler, halayık ve köleler esir pazarında satılırdı.

Antakya yöresinde meydana gelen depremler, Asi nehrinin zaman zaman yatak değiştirmesine sebep olur. Yine bu depremlerde rıhtım, Agora ve şehrin alt bölümü yıkılıp yok olur.

Günümüzde “Hayat Suyu” denen Asi nehrinin kenarı boyunca: birçok işletme bulunmaktadır. Bu işletmelerin atık suları, Asi nehrine dökülmektedir. Ayrıca Antakya ve Asi nehrine sınırdaş belediyelerin kanalizasyon işlevini de yürütmektedir. Yakın bir zamana kadar Akdeniz’den Roma köprüsüne kadar gelen martılar günümüzde gelmez olmuşlardır.

Büyük Antakya Parkı

BÜYÜK ANTAKYA PARKI:

Köprünün yanından başlayan park oldukça uzun ve geniştir.

Geçmişi Osmanlı dönemine kadar gider, hatta Fransız işgal döneminde parkın Fransızlar tarafından genişletildiği de söylenir.

Park: Asi nehrinin iki kıyısı boyunca uzanır. Nehir kıyısı boyunca yürüyüş parkuru vardır.

Büyük Antakya Parkı

50 dönümden fazla bir alanı kapsar. Her yaştan insan buradadır.

Buraya “Antakya’nın vahası” denilmektedir. Çünkü park alanında, Akdeniz bölgesine özgü çok sayıda ağaç türü vardır. Ayrıca yine park sahasında, çok sayıda süs havuzu ve çay bahçesi bulunuyor.

Park alanında minik bir “Hayvanat Bahçesi” vardır.

Son bir not: Park alanında çok sayıda Suriyeli bulunuyor.

Antakya Ulu Cami

ULU CAMİ:

Asi nehri kenarındadır. Habib-i Neccar camisine oldukça yakındır. Çevresini künefeciler sarmıştır.

Memluk döneminde yani 16’ncı yüzyılda yapıldığı düşünülmektedir. Ancak sonrasında Osmanlı döneminde onarım görmüştür. Caminin mimarı bilinmemektedir. 1872 yılındaki depremde hasar gören cami, 1874 yılında onarım görmüştür.

Antakya camileri içinde en büyüğü ve en eskisidir. Caminin içi son derece sadedir. Caminin içinde kıymetli halılar ve cami duvarlarında altın harflerle yazılmış ayetler görülür.

Antakya Ulu Cami

Mimari özellikleri:

Mimarisi, Selçuklu tarzını yansıtır. Doğu-batı yönünde dikdörtgen planlıdır. Tonozlu ve düz çatılıdır. Kitabesinde Hicri 1117 tarihi yazılıdır.  Avlusu: geniştir, taş döşeli ve şadırvanlıdır.

Caminin en farklı özelliklerinden birisi, kıble tarafına küçük bir pencere açılmış olmasıdır. Muhtemelen şehrin sıcaklığı nedeniyle böyle bir uygulama yapılmıştır.

Antakya Ulu Cami
Minare:

Yüksek minaresi: silindirik gövdeli, şerefeli ve sivri külahlıdır. Minare özerindeki bir kitabede 1704 tarihi yazılıdır ki, bu tarih muhtemelen onarım kitabesidir.

Camiye ait eski dönem gravürlerinde: minaresin 200 yıl önce de aynı stilde olduğu görülmektedir.

Hatay Kurtuluş Caddesi

KURTULUŞ CADDESİ (HEROD CADDESE)

Kışla binası ve Dörtayak mahallesi arasındadır. Kentin büyük bir bölümünü adeta ortadan ikiye böler. MÖ 300’lü yıllardan itibaren, kentin haritalarına bakıldığında, hepsinde de aynı yerde ve boydan boya uzanan bir aksın varlığı görülebilir.

Kurtuluş Caddesi, antik dönemde, Ortadoğulu zenginlerin alışveriş yaptıkları ve geceleri meşaleler kullanılarak aydınlatılan bir caddedir.

Caddenin eski ismi Herod Caddesidir.

Ancak Hatay’ın Fransız işgalinden kurtuluşuna atfen “Kurtuluş” adı verilmiştir.

Cadde 11 metre eninde ve 1.3 km uzunluktadır.

Günümüzde, caddenin her iki tarafında da tarihi Antakya evleri bulunmaktadır.

Burası dünyanın aydınlatılan ilk caddesidir. Evet, burayı gezmek isterseniz, Habib Neccar Camisinin önündeki caddedir, günümüzde pek bir özelliği kalmamış zaten tanıtmak için herhangi bir gayrette yok, normal bir caddede yürür gibi burada yürüyebilirsiniz. 

Antakya Hatay Devleti Meclis Binası

HATAY DEVLETİ MECLİS BİNASI:

Asi nehrinin hemen yanındadır. Temmuz 2021 tarihinde Hatay’ı ziyaret ettiğimde burası kapalıydı, sanırım tadilat yapıyorlar. 

Türkiye ve Fransa arasında, 1921 yapılan bir anlaşma ile, Antakya ve İskenderun’u kapsayan Hatay, Türkiye sınırları dışında özel bir statüye sahip oldu. 

Bina: Köprübaşı mevkiinde Fransız Mimar Leon Beonbenjuda tarafından, 1927 yılında sinema salonu olarak yapılmıştır. Bu sinema salonunu yapan Fransızlar, buraya “Empire” yani “İmparatorluk” ismini verirler.

10 Ocak 1933 günü, burada ilk sesli film gösterimi yapılmıştır.

2 Mart 1933 günü ise, “İstanbul Sokakları” isimli ilk Türkçe film oynatılmıştır.

Daha sonra Hatay Devleti tarafından meclis binası olarak kullanılmıştır.  

24 Ağustos 1938 tarihinde Hatay’da seçimlere gidildi. Seçimler sonucunda oluşan meclis, 2 Eylül 1938 tarihinde açıldı ve “Hatay Cumhuriyeti” ilan edildi.

Antakya Hatay Devleti Meclis Binası

5 Temmuz 1939 tarihinde Hatay’ın anavatana katılışı kararı, bu binada alınmıştır. Hatay devletinin siyasi ömrü 10 ay 21 gün olmuştur.

Ardından, Türk ordusunun Hatay şehrine girmesinden sonra sinema salonu olarak kullanılmaya başlanan binanın ismi “Gündüz Sineması” olmuştur.

1970’li yıllara kadar sinema salonu olarak kullanıldı, bu dönemde süre, dönemin erotik filmleri oynatılmış ve halkın gözünde kötü bir izlenim oluşmuştur.

2008 yılında, binanın mülk sahipleri, yapıyı işletme olarak kullanılmak üzere, Hataylı bir aileye 20 yıllığına kiralanmıştır.

Antakya Hatay Devleti Meclis Binası

Yine aynı yıl bina, 1 milyon TL harcanarak restore edilmiş ve “Kültür Sanat Merkezi” olarak halkın hizmetine sokulmuştur. Binanın bir bölümü ise küçük esnafın kullanımına açılmıştır. Kültür ve Sanat merkezi olarak kullanılan bölümde, Hatay Devletine ait bir kısım obje sergilenmiştir.

Binanın altına ise bir künefeci açıldı ve ismi “Meclis Künefe” oldu. Bu gelişmeler, Hataylıların tepkisine neden oldu. Çünkü Hataylılar binanın müze yapılmasını istiyordu.

2019 yılında ise, tarihi meclis binası ve yanındaki ev, Hatay Valiliği tarafından kamulaştırılmıştır.

Şu anda, binada kullanılan koltuklar, Hatay Meclisi döneminde de milletvekilleri tarafından kullanılmış ve günümüze sağlam olarak gelmiştir.

Kamulaştırmanın ardından yapılan restorasyon çalışmalarıyla: Meclis binasının 450 kişilik eski sinema salonu kültür ve sanat merkezi haline dönüştürülecektir. Bunun üst kısmı ise kütüphane olacaktır.

Meclis binasının bitişiğindeki konak ise, mutfak sanatları merkezi ve akademisi olarak hizmet verecektir. Burada turistler kentin yöresel lezzetlerini Asi nehri manzarasını izleyerek tadabileceklerdir.

Antakya Habib-İ Neccar Camii

HABİB-İ NECCAR CAMİİ:

Hatay merkezinde Kurtuluş Caddesinde Uzun çarşının yanındadır. Buraya kendi aracınız ile gelirseniz, otopark sorun olabilir, bu yüzden aracınızı ileriye park edip yürüyerek buraya gelebilirsiniz.

Tam bir otopark sorunu var, bence Kurtuluş Caddesinde ilk bulduğunuz yere aracınızı park edin ve yürüyün, çünkü önlerinde veya yakınlarında asla araç park edecek yer yok. 

Caminin arkasında Habib-i Neccar dağı vardır.

Cami: Roma dönemine ait bir Pagan tapınağı, Hıristiyanlığın kabulündün sonra kiliseye çevrilir. Ebu Ubeyde Bin Cerrah’ın Antakya şehrini fetih etmesinden sonra: MS 638 yılında Habib-i Neccar adına yapılan ilk camiden günümüze pek bir şey kalmamıştır.

Anadolu’da yapılan ilk cami olarak bilinir.

Takip eden süreçte: 1268 yılına kadar şehri kim aldıysa yapı bir cami, bir kilise olmuştur. Bu tarihte Antakya’yı kuşatarak buradaki Haçlı Prensliği idaresine son veren Sultan Baybars: yıktığı kenti daha sonra yeniden imar etmiştir.

Baybars kentte bir kilisenin yerine, cami yaptırdığını belirtmişse de, bunun hangi cami olduğu belli değildir.

Ancak külliyenin kuzey yönündeki medrese hücrelerinin avlu cephesinde bulunan, özgün yerinde olmadığı, sonraki bir yapım ya da onarım aşamasında buraya konulduğu anlaşılan kitabede: Baybars’ın unvanı olan “el Melik’üz Zahir” ifadesi bulunmaktadır.

Antakya Habib-İ Neccar Camii
İsneyn Türbesinin kapısı üzerinde bulunan ve 1474 tarihini içeren kitabede de Memlük egemenliği dönemine denk gelmektedir.

İbn Batuta (1304-1369) Seyahatnamesinde: Antakya’da “Şehirde Habib Neccar’ın kabri var, yanı başındaki tekkede gelip geçen yolculara ve gariplere yemek ikram edilir” demektedir.

Evliya Çelebi: “Aşağı şehirde, Habib Neccar tekkesi vardır. Dervişlerle doludur. Çukur bir yerde yapılmıştır” diye anlatmaktadır.

18 ve 19’ncu yüzyıllarda, külliyenin çeşitli bölümlerinde değişik tarihlerde onarımlar yapıldığı kayıtlıdır.

Avlu taç kapısı üzerindeki kitabede de buranın halkın gayretleriyle 1863-1864 yılları arasında yapıldığı belirtilmektedir.

Antakya Habib-İ Neccar Camii

Şadırvan kitabesine göre, 1853-1854 tarihlerinde yapılmıştır.

Harim taç kapısında ve şadırvandaki kitabelerde: Habib-i Neccar’dan “Sahib-i Yasin” olarak bahsedilmektedir.

Batıdaki medrese hücrelerinin avlu cephesinde bulunan kitabede: Halil Ağa tarafından yaptırılan medresenin, Mürselzade tarafından 1863-1864 yılları arasında onarıldığı belirtilmektedir.

Evet, günümüzde görülen cami, Osmanlı dönemi yapısıdır ve 1857 yılında yapılmıştır.

Antakya Habib-İ Neccar Camii Kapısı

Habib-i Neccar Külliyesi;

Zamanla, burası bir külliyeye dönüştürülmüş, caminin çevresine iki türbe, medrese hücreleri ve şadırvan yapılmıştır.

Külliyeyi oluşturan yapılar, yamuk biçimli bir avlu çevresinde toplanmıştır. Avluyu çevreleyen yapılar: doğuda ve güneydeki yollarla sınırlanır.

Külliye avlusuna: doğuda, Kurtuluş Caddesi üzerindeki ana girişi bir taç kapı ile sağlanır. Taç kapı kütlesi: eyvan biçimde düzenlenmiştir ve avlu duvarından yüksek tutulmuştur.

Antakya Habib-İ Neccar Camii Şadırvanı

Çevresi medrese odalarıyla çevrilidir. Avlusunda bulunan şadırvan, 19’ncu yüzyıl yapısıdır. Bahçesi geniştir ve içinde limon ve portakal ağaçlarının altında oturmak için banklar vardır.

Ama özellikle burayı ziyaret ettiğimde, tuvalet dikkatimi çekti, caminin tuvaletini kullanma paralıydı. Sanırım para verip tuvaleti kullanılan tek camilerden birisi burada. 

Antakya Habib-İ Neccar Camii içi
Caminin mimari özellikleri:

Cami, küçük dikdörtgen yapıdadır. Kesme taşlardan yapılmıştır. Caminin içi büyük değildir. İç dizaynı oldukça güzeldir.

Caminin tek minaresi vardır. Türbenin güneybatı köşesine birleşen ve avluya doğru çıkıntı yapan minarenin, kare planlı kaidesi üzerinde, mukarnasla geçirilen, çokgen planlı gövdesi yükselir. Şerefe, bölgesel özellikte, şemsiyeli tipte yapılmış, üstü kapatılmıştır.

Cami: iki katlı türbenin üzerine inşa edilmiştir.

Avlunun güneyine yaslanmış durumdadır ve bu yöndeki yolu sınırlar.

Ortada kubbe, zeminleri yüksek tutulmuş iki yanda ise haç tonozlarla örtülmüştür. İç mekan: kalem işi bezemelerle zenginleştirilmiştir. Mihrabın sağında bulunan minber mermerdir.

Avlunun kuzey ve batı kenarlarında, medrese hücreleri sıralanmıştır. Bunların doğrultuları da külliyeyi oluşturan diğer yapılar gibi camiye paralel değildir, avlunun yamuk planına uydurulmuştur.

Şadırvan: avlunun kuzeybatı köşesinde, iki ayrı gurup halinde inşa edilmiş olan medrese hücreleri arasında kalan ve avlu zeminine göre daha düşük kotta bulunan boş alanda yerleştirilmiştir. Su haznesi on iki gen planlıdır ve Barok üslupludur.

 

Habib-i Neccar:

Kuran-ı Kerim’de Yasin suresine göre: MS 40’lı yıllarda yaşamıştır. Marangozluk yaptığı için Neccar ismiyle anılmıştır. Şehrin yakınında bulunan dağdaki mağarada Allah’a ibadet ediyor ve puta tapanlardan ayrı yaşıyordu.

Dağda koyunlarını otlatırken iki elçiyle karşılaştı. (MS 33) Onlara kim olduklarını ve nereden geldiklerini sordu.

Elçiler “Biz Hz İsa’nın elçileriyiz. İnsanların putları terk edip Allah’a ibadet etmelerini hatırlatmak ve gelecek olan son peygamber Hz Muhammed’i müjdelemek üzere geldik” dediler.

Habib-i Neccar: “ Elçi olduğunuzu ispat edecek bir deliliniz varmı?”

Elçiler “Biz Allah’ın izniyle hastaları iyileştirir, körlerin gözünü açar ve ölüyü diriltebiliriz” dediler.

Habib-i Neccar; iki yıldan beri hasta olan çocuğunu onlara gösterdi ve onu iyileştirmelerini istedi. Elçiler Allah’a dua ettiler ve çocuk iyileşti.

Bunun üzerine Habib-i Neccar, elçilerin davetini kabul etmiş ve müjdelenen son peygamber Hz Muhammed’in geleceğini 600 sene önceden kabul ederek O’na iman etmiştir.

Elçilerin davetini kabul etmeyen halkın, onları öldürmek istediğini duyan Habib-i Neccar, şehrin uzağından koşarak gelmiş ve halka nasihat ederek, elçilere inanmalarını istemiştir.

“Şehrin öbür ucundan koşarak bir adam geldi. Ey kavmim, bu elçilere uyunuz” dedi. Sizden herhangi bir ücret istemeyen bu kimselere uyunuz. Çünkü onlar kurtuluşa ermiş kimselerdir.” (Kuran-ı Kerim 26/20-21)

Şehrin halkı O’nun nasihatini dinlemedi, Habib-i Neccar’ı taşlayarak öldürdü. Şehit olan Habib-i Neccar Allah tarafından cennetle müjdelendi.

“Gir cennete denildi. Rabbimin beni bağışladığını ve beni ödüllendirdiğini keşke kavmim bilseydi” dedi. (Kuran-ı Kerim 36/26)

Bir söylentiye göre, Habib-i Neccar’ın kafası kesilir, kesilen başı tepeden aşağıya yuvarlanır ve caminin bulunduğu yere gelir.

Üç elçiyi öldüren şehir halkı ise, korkunç bir ses ile helak edilirler.

 

Türbeler:

Minarenin sağında: Habib-i Neccar ve solunda ise: Yahya Barnabas ve Yunus Pavlos türbeleri vardır. Her iki türbede hem Müslümanlar hem de Hıristiyanlar tarafından ziyaret edilmektedir.

Antakya Habib-İ Neccar Camii Habib-i Neccar Türbesi
Habib-i Neccar Türbesi:

Habib-i Neccar kabrine: minarenin sağındaki kapıdan girilir, sağa doğru inen  merdivenler takip edilir, sonra bir ahşap merdivenlerden bir kat daha aşağıya inilir. Yani yerin 4 metre altındadır. 

İki katlı türbe, cami hariminin altında, doğu tarafından kalır. Türbe ile harimin eksenleri farklı doğrultudadır.

Türbenin ekseni caddeye, kentin antik dönemdeki ızgara planlı yol dokusuna paraleldir.

İlk katı kareye yakın dörtgen planlıdır.

İkinci kat daha küçük boyutludur. Biri kuzeybatı duvarındaki bir niş içinde, diğeri kuzeydoğu duvarına paralel doğrultuda olmak üzere, iki ayrı sanduka yerleştirilmiştir.

Sandukalardan kuzeydoğu duvarda olan Habib-i Neccar’ın, kuzeybatı duvarda olan ise Şem(un Safa’nın (Yasin Suresinde sözü edilen üçüncü elçi olduğuna inanılan kişinin) makamlarını temsil etmektedir.

Habib-i Neccar’ın taş sandukası burada yani caminin temeline yakın bir yerdedir.

Habib-i Neccar ile Peygamber Şemun Sefa’nın taş sandukaları aynı odadadır.

Şemun Sefa: 1000 yıl boyunca, silahını omuzundan çıkarmadan cihat etmiş bir peygamberdir. Bu peygambere imrenen sahabeler: “keşke biz de o kadar yaşayıp cihat etseydik” demişlerdir.

Kadir suresinin, bu olaydan sonra müjdelendiği söylenmektedir. Bu yüzden Kadir gecesi, 1000 aydan daha hayırlıdır denir.

Son bir söz, türbenin zeminindeki halı ıslak ve çok rutubetlidir, bu yüzden türbeye girerken çoraplarınızı çıkarmanız önerilir.

Halk arasında, türbe ziyaretinin çeşitli hastalıklara iyi geldiği rivayet edilmektedir.

Antakya Habib-İ Neccar Camii Türbe
Bir diğer türbe ise:

İsa’nın havarilerinden Yunus (Yuhanna) ve Yahya (Pavlus) a aittir.

Cami avlusunda zeminde, yani diğer türbe gibi, yerin altına inilmeyen bir odada bulunan bu türbede: çift başlıklı bir sanduka bulunur. Sanduka: İslami kurallara uygun olarak doğu-batı doğrultusunda konumlandırılmıştır.

Burada alışılmışın dışında, iki kişinin mezarını simgeleyen tek sanduka yapılmış, orta kısmı, yükselen üçgen prizma biçiminde vurgulanan sandukanın, baş tarafına, prizmanın sağına ve soluna iki ayrı başlık yerleştirilmiştir.

Böylece burada hem iki ayrı kişinin gömülü olduğu hem de adeta elçilikleri ve halkın kendilerini yalanlamasıyla ilgili kader birliktelikleri ifade edilmiştir. Bu özelliğiyle yapı “İsneyn Türbesi” (Çifte Türbe) olarak da anılmaktadır.

Evet burası günümüzde Hıristiyanlar tarafından kutsal kabul edilir. Burada ilginç bir durum var, yerli halk bu türbeye de dua etmektedirler, çünkü bunların da sonradan Müslüman olduğuna inanırlar. Bunların: Yahya ve Yunus Peygamber olduklarına inanılıyor.

 

HALİL AĞA CAMİİ:

Oğuzlar Caddesi üzerindedir. Cami, 1958 ve 1992 yıllarında tamamen yenilenmiştir. Orijinal camiden günümüze sadece kuzey cephesine yerleştirilen kitabesi kalmıştır. Kitabeye göre: Cami, Halil Ağa tarafından 1729 yılında yaptırılmıştır. 

 

ŞEKERCİK CAMİİ:

Dut Dibi Mahallesi Şekercik Sokaktadır. 

Şekercik Camii: günümüze sadece minareli taçkapısı ve yanındaki çeşmesi ile gelmiştir. Avlunun kuzeyine çekilmiş olan harim bölümü, yakın zamanda yenilenmiştir.

Yapının dikkate değer orjinal bölümü: minareli taç kapısıdır. Sokağa sivri kemerli kavsarası ile açılmaktadır. Taç kapı üstten silmelerin oluşturduğu üç yanı dolaşan kornişle bölünmüştür. Bunun üzerinde oluşturulan pahla minare kaidesine geçilmiştir.

Minare sekizgen gövdelidir, batı cephesinde minare kapısı bulunur. Minarenin kısa gövdesinden silmelerden oluşan kornişle, şerefeye geçiş sağlanır. Şerefe, çirkin beton korkuluklarla yenilenmiş ve orijinalliğini kaybetmiştir. 

Minareli taç kapı avluya çıkan merdivenlerin bulunduğu alana sivri kemerli derin bir eyvan biçiminde açılmaktadır. Yapının meyilli bir arazide kurulmuş olması sebebiyle sokak ve avlu zemini arasında kot farkı vardır.

Harimin orijinalde, Sofular Camiinde olduğu gibi, günümüzdeki avlunun güneyde olduğunu düşündürür. Minarenin doğu cephesinde bulunan yüzeyden taşkın giriş bölümü ve kapı üzerindeki kornişin bu cephede devam etmeyişi, yeni caminin girişinin güneyden verilmiş olması, harimin asıl yerinin güneyde ve minariyle bağlantılı olduğunu düşündürür. 

Evet, caminin ilk inşa edildiği tarihle ilgili bilgi yoktur. Caminin yanında bulunan çeşme, kitabesine göre 1286 yılında yaptırılmıştır.

Ayrıca Kiremitli Caminin minaresinin ikinci onarımından kalan yıldız şeklindeki pencerelere burada da rastlanır. Cami, muhtemelen 1869 yılında inşa edilmiştir. 

Antakya Uzun Çarşı

UZUN ÇARŞI:

Uzun çarşı: Atatürk Heykelinin bulunduğu Belediye Meydanına kadar devam eder. Her ara sokak ve caddede: farklı meslek gurubu bulunur.

Uzun çarşıdaki örgütlenme: Osmanlı dönemindeki lonca sistemini hatırlatır. Burada kunduracılar çarşısından çıkıp, el işi çarşısına girilebilir. Oradan dokumacılar çarşısına geçmek mümkündür.

Uzun çarşıda: geleneksel el işçiliğinden, yemeklerine, giyiminden teneke işçiliğine kadar her türlü mesleğin icrasını görmek mümkündür.

Uzun çarşıya yolunuz düşerse satın almanız için önerilerim şunlardır: nar ekşisi, biber ve domates salçası, kırma yeşil zeytin, tuzlu yoğurt, Antakya peynirleri (yassı, dil, örgü, çökelek gibi), taze kekik (zahter) olabilir. Nar ekşisinin en lezzetlisini burada bulabilirsiniz.

Bunun dışında uzun çarşı da ziyaretçileri bekleyen tek şey insan kalabalığı. 

Antakya Aromatik Bitkiler Müzesi

AROMATİK BİTKİLER MÜZESİ:

Ülkemizde bulunan yaklaşık 10 bin bitkinin 3300 tanesi endemiktir.

Hatay yöresine kayıtlı 2000’den fazla bitkinin ise, 300 tanesi endemiktir.

Yani, ülkemizde yetişen endemik bitki türlerinin yüzde 10’u Hatay yöresinde yetişmektedir. Bu bitki türlerinin çoğu: tıbbi ve aromatik bitkilerdir.

Bölgede tespit edilen tıbbi ve aromatik bitkileri tanıtmak için: 2012 yılında ülkemizdeki ilk tıbbi ve aromatik bitki müzesi açılmıştır.

Müze: eski bir Hatay evinde iki katlıdır. Yani, aynı yerde hem tarihi hem de doğal güzellikleri görebilirsiniz.

Müzede: 280 tane tıbbi ve aromatik bitki görülebilir.

Şifalı ve aromatik bitkiler: kavanozlar ve el örgüsü sepetlerde sergilenmektedir.

Bu bitkilerden bazıları: adaçayı, civanperçemi, kuru üzüm, böğürtlen, örümcek ağı, fesleğen kökü, meyan kökü, taş nane, böğürtlen kökü, erguvan kökü, pelin, hatmi gülü vb.

Müzenin zemin katında: çok hoş bir koku ile karşılaşılır, ekstraksiyon odalarında bitkilerin yağlarını görebilir ve ne için kullanıldıklarını öğrenebilirsiniz.

 

Antakya Ortodoks Kilisesi

AZİZ PAUL ORTODOKS KİLİSESİ-AZİZ PİYER VE AZİZ PAUL KİLİSESİ:

Kışla Saray Hürriyet caddesindedir. Yani, Valiliğe giderken önünüze çıkar.

Hz İsa’nın havarilerinden Barnabas ve Paulos, MS 42 yılında Antakya kilisesini tesis etmişlerdir. Kilise, MS 45-53 yılları arasında, 8 yıl süreyle Petrus tarafından yönetilmiş, daha sonra Petrus Roma’ya gitmiş ve oradaki kiliseyi tesis etmiş ve orada şehit düşmüştür.

Kilisenin yapımına 1860’lı yıllarda başlanmış ve Bizans mimari stiline uygun olarak inşa edilmiştir.  1862 yılında ölen Mihail isimli birisi için, kilisede sol sütun üzerinde 2 metre yükseklikte taş üzerinde 12 satırlık bir şiir yazılıdır.

Çünkü Mihail’in anne ve babası kiliseye çok büyük para hibe etmişler ve ölen oğullarının hatırasına bu şiirin yazılmasını istemişlerdir.

Antakya Ortodoks Kilisesi

Ancak kilise: 1872 yılındaki depremde büyük hasar görmüştür.

Ardından: Rus mühendislerin yardımı ile tekrar inşa edilmiş ve yapı 1900 yılında tamamlanmıştır. Yapıda biraz Rus mimari stili etkisi görülmektedir.

Hıristiyan dünyası için çok önemli bir kutsal yer olduğu söyleniyor. Hatta: yapıldığı tarihte Kudüs kilisesinden sonra, en büyük ve en önemli kiliseymiş.

Ana kilise olarak kabul ediliyormuş. Bu durum yani buranın kutsal bir yer olduğu hususu “İncil” de belirtiliyormuş.

Ancak ilk yapıldığında ahşap olduğu söyleniyor. Zaman içinde depremler ve yangınlar sonucu harap olunca, 1900 yılında günümüzde görülen kilise yapılmıştır. 1911 yılında Patrik IV Gregorios zamanında yapının kuzeyinde bir Ruhban Okulu yapılmıştır. Yapı günümüzde Karşılama Salonu olarak kullanılmaktadır.

Antakya Ortodoks Kilisesi
Ancak günümüzde Antakya Ortodoks Patriği: Şam şehrinde ikamet etmektedir.

Yapı dikdörtgen planlıdır, sağında çan kulesi vardır. Avlusu revaklarla çevrilmiştir.

Kilisenin heykel bölümünde: gümüş üzerine inci işlemeli, altın bir bardak kapağı ve tepsisi vardır. Ayrıca: kilisede Bizans, Rus ve Suriye menşeli antika ikonalar bulunmaktadır.

Kilisenin vaftiz kuyusu (Taufe Curunu), antika taştan yapılmıştır. Suyu ise, rahiplere ait kilisenin altında bulunan mezarlığa dökülmektedir.

Kilise günümüzde ibadete açıktır. Ayinler, genellikle İncil okuyarak ifa edilmektedir. Papazlar sunakta dua ederek tütsü veya buhur ile kutsama yaparak ritüellerini yerine getirirler.

İbadet Pazar günü yapılmaktadır ve kilise sadece Pazar günleri açıktır. Pazar günü ibadet sırasında kilise ziyaretine izin veriyorlar ama içeride fotoğraf çekilmesi yasaktır.

Gece ışıklandırıldığında, oldukça güzel görülüyor.

Antakya Katolik Kilisesi

KATOLİK KİLİSESİ:

Kilise, Kurtuluş Caddesi Kurtuluş Sokaktadır.

1846 yılında Papa IX Pius’un isteğiyle Kapuçin rahipleri başlarında Basilio Galli ile birlikte Antakya iline yerleşirler.

Burada: Hıristiyan çocukları için bir okul ve kilise açarlar.

1852 yılında ise, şehre gelen Fransız rahipler, Osmanlı Sultanından Antakya’ya bir Katolik kilisesi yapmak üzere izin alırlar ve birkaç yıl sonra kilise tamamlanarak ibadete açılır.

1939 yılında: Kapuçin rahipleri şehrin yeni bir mahallesine, kapalı olan Şeker Fabrikasına yerleştirilirler.

1964 yılında şehirdeki Fransız ve Lübnanlı rahiplerin çekilmesiyle: Mersin’den gelen Parma Kapuçinleri şehre yerleşirler ve 1973 yılında bir rahip Mersinden gelerek Antakya şehrine yerleşir. 

1977 yılında rahip, eski Musevi mahallesinde 150 yıllık bir eve taşınmak zorunda kalır.

Bu ev ve yanındaki sonradan satın alınan komşu ev: 1991 yılında yapılan restorasyonun ardından kilise olarak işlev görmeye başlamıştır.

Katolik kilisesi binası, klasik bir Antakya mimarisi örneğidir. Çünkü yapının mimarı Antakyalı mimar Selahattin Altınöz’dür.

Günümüzde, Antakya Katolik Kilisesi, Aziz Petrus ve Paulus’un adını taşıyan ufak bir manastırdır. Kilise: Hıristiyan cemaatinin ve hacıların toplantıları için: 2 salon ve 3 nefli bahçeden oluşmaktadır.

Kilise günümüzde faaldir, ibadete açıktır.

Evet, günümüzde şehirdeki Katoliklerin toplamı 70 kişi civarındadır. 1995 yılında kiliseye bağlı bir Misafirhane açılmıştır. Misafirhane de 9 oda vardır.

Antakya Protestan Kilisesi

PROTESTAN KİLİSESİ:

Kilise, Hatay valiliğine 50 metre uzaklıktaki bir eski Antakya evinin: Güney Kore’den bölgeye gelen Protestanların maddi kaynak ayırmasıyla düzenlenmiştir. Ancak bölgede hiç Protestan yoktur.

Eskiden Suriye-Lübnan bankası olan bina, Türkiye tarafından Fransa’dan satın alınmış ve 2000 yılında Protestan kilisesine satılmıştır.

Bu taş bina: 1’nci Dünya Savaşı ardından Fransız işgal döneminde elçilik ve Fransız Bankası olarak da kullanılmıştır.

Binanın kilise olarak faaliyete geçmesi: şehir halkı için hala bir muammadır ama şehir halkı bu durumu “Hatay’ın meşhur mozaiğine küçük bir renk katmak” diye açıklarlar.

Güney Kore asıllı Davit Ham, kilisenin pastörü olarak görev yapmaktadır.

Antakya Protestan Kilisesi

Bu Methodist; bir teoloji üniversitede okumuş ve psikolojiden mastır yapmıştır.

Bu kilisenin ayinlerine, Protestanlar yanında Ortodoks, Katolik Hıristiyanlar ve buna ilave olarak Alevi, Sünni Müslümanlar da katılmaktadır. Bu yüzden kiliseye mensup Hıristiyanların sayıları tam olarak bilinmez.

Kilisenin kapısı üzerinde, Türkçe-İngilizce-Kore dillerindeki plakette; “Haziran 2000’de açıldığı” yazılıdır. Bu kilise, Korali bir din adamı Pastör tarafından açılmıştır.

Gelelim mimari özelliklerine:

Bahçede, beyaz küfeki taşından kilisenin giriş bölümü, boydan boya ileriye doğru hafif bir çıkıntı yapar.

Sivri kemerli bir kapıdan içeriye girilir.

Cephede: iki yanda dikdörtgen birer pencere bulunur.

Üst kat ve yanlarda birer çıkıntılı kısımda da üçer pencere vardır.

Kilisenin en üst yerine, bir haç yerleştirilmiştir.

İbadet yeri, dikdörtgen bir plandadır. Apsisin önünde kürsü bulunur. Ayrıca iç mekanda geç döneme ait kilise eşyaları ve ikonalar bulunmaktadır.

Antakya Protestan kilisesinde günlük ibadet yapılmamaktadır. Çünkü Protestanlıkta dini pratik, sadece imana bir yardım anlamını taşır. Protestanlar sabah kalktıklarında ve akşam yatmadan önce dualarını yaparlar. Bu kilisede, sadece Salı günleri bir araya gelinip ilahiler söylenmektedir.

Antakya Musevi Havrası

ANTAKYA MUSEVİ HAVRASI:

Kurtuluş Caddesindedir. Bu cadde bir zamanlar Roma caddesi olarak anılmaktadır.

Binanın 1700 yılında Havra olarak kullanılmak üzere yapıldığı tahmin edilmektedir. 200-250 yıl kadar önce, Beyrut ve Halep’ten gelen yardımlar sayesinde inşa edildiği düşünülür.

Antakya Musevi Havrası içi

Antakya Sinagogu: kapısının üstünde Magen David (Altı köşeli yıldız) amblemi bulunur. Yine kapının üzerinde yapının inşa tarihi olarak 1890 tarihi yazılıdır. Bu kitabe bilinen en eski tarihi vermektedir.

Antakya Musevi Havrası Tevratlar

Havrada bulunan kutsal kitap Tevrat: İbranice ve ceylan derisi üzerine yapılmıştır. En eskisi 600 yıllık, en yenisi ise 300 yıllık olan 7 Tevrat’ın matbaa ve baskının olmadığı yıllardan bugüne kadar özenli koruma ile geldiği söyleniyor.

Evet sonuç olarak, Antakya’da Yahudi cemaati oldukça az olduğu için Havra her zaman açılmamakta, Tevratların bulunduğu bölüm ise, en az 10 kişi ibadete geldiğinde açılmaktadır.

Antakya Meydan Hamamı

MEYDAN HAMAMI:

İstiklal Caddesi Haraparası Sokaktadır. Habib Neccar dağına bakar. Eski sebze ve meyve halinin arka girişi tarafında, eski tahıl pazarının arasındadır.

Selçuklu dönemi yapısıdır. Kapısı, Selçuklu motifleriyle süslenmiştir.

1122 yılından sonra: muhtelif tarihlerde İshak, Süleyman Eyyubi ve Cafer Ağa tarafından onarılmıştır.

Yapıya: yuvarlak kemerli küçük kapısından girilir.

Girişten sonra, L şeklinde kısa bir tünel ve ardından küçük bir iç kapıdan hamamın soyunma bölümüne girilir. Kesme taştan örülmüş bu bölüm, dikdörtgen planlıdır. Soyunma sekilerinin altında: motifli kuş tabakaları şeklinde oyuklar yani nişler vardır. Bunlar takunya koyma yerleridir.

Soyunma mahallinden küçük yuvarlak bir kapı ile soğukluk bölümüne girilir. Burada yıkanma ve kese yerleri vardır. Buradan bir kapı ile yıkanma bölümüne girilir. Burası hamamın en sıcak kesimidir. Ortada dikdörtgen şeklinde alttan ısıtılan göbek taşı vardır.

Antakya Harbiye

HARBİYE (DAPHNE):

Harbiye, Antakya merkeze 8 km uzaklıktadır. E-91 karayolu üzerindedir. Toplu taşım araçları ile buraya gidilebilir.

Harbiye: Yayladağ eteklerinde, Suriye sınır kapısının hemen yakınındadır. Buradan Suriye sınırı yaklaşık 55 km uzaklıktadır.

Çağlayanlar bölgesidir. Platonun güneyinden çıkan kaynaklar, şelaleler meydana getirir ve Asi nehrine dökülür.

Buraya vardığınızda, araçtan inince, yukarıdan aşağıya doğru yürüyorsunuz. Sizi, birbirine karışan: et, balık, mangal kokuları, müzik sesleri, su sesleri karşılıyor. Gürül gürül akan suların muhtelif yerlerine gazinolar, restoranlar yapılmıştır.

Masaların ayakları suyun içindedir. Masalara otururken, sizde ayakkabılarınız ve çoraplarınızı çıkararak, ayaklarınızı suyun içine sokabilirsiniz. Çok kalabalık, her türden insan vardır.

Günümüzde burası Antakyalıların sayfiye yeridir. Ayna zamanda tam bir piknik yeridir. Her yan yemyeşil, beldenin güneyinden çıkan kaynaklar, küçük şelaleler oluşturarak  Asi nehrine dökülürler, yeşiller arasındaki şelaleler bölgesi ve Hidro tesislerinin çevresi, restoranlar ve çay bahçeleriyle doludur. Hatta bu restoranlar oldukça büyük misafir kapasitelidir, her biri 300-500 kişiliktir.

Buradaki lokantalar ve restoranlarda, dünyanın en güzel mezelerini tadabilirsiniz, ancak özellikle künefeyi burada yemelisiniz.

 Yörede: defne sabunu üretimi yapılıyor, defne sabunu satın alabilirsiniz.  

Antakya Harbiye İpeklileri

Anadolu’da ilk ipek kumaşın burada dokunduğu söyleniyor. Günümüzde burada ipekli ürünler satış mağazası var. Buraya uğrarsanız: ipek kumaşlar, gravatlar, bayanlar için şallar, masa örtüleri ve benzeri bulabilirsiniz.

Burayı ziyaret ettiğinizde, Arap ülkelerinden gelmiş bol miktarda turist göreceksiniz. Arap plakalı araçlar çoktur, otellerde zaten yoğun olarak Arap turistler konaklamaktadır.

Antakya Harbiye

Arkeolojik Bulgular:

Yapılan arkeolojik araştırmalara göre, bölge: MÖ 4500-3000 yılları arasında yerleşim görmüştür. Bölgenin antik dönemdeki isimleri: Kastalia, Pallas ve Saramanna’dır.

Antik dönemde: MÖ 195 yıllarında, burada Apollon adına yarışlar ve oyunlar düzenlenmiştir. Bu festival, dünyada düzenlenen ilk Olimpiyat niteliğindedir.

Helenistik ve Roma dönemlerinde de çağlayanlarıyla tanınan ve dünyaca ünlü bir sayfiye yeri olarak kullanılan Defne: o dönemde zengin halk kesimi tarafından yaptırılan çok sayıda köşkler, tapınaklar ve eğlence yerleriyle ünlüydü.

Roma döneminde ise, İmparator Pompeius döneminde, yörede imar faaliyetleri başlamış ve takip eden dönemlerde diğer imparatorlar tarafından devam ettirilmiştir.

Roma döneminde buraya yazlık saray varmış.

Daphne; İmparator Gallus döneminde Arap istilasının ardından bir daha parlak günlerine dönememiştir.

1268 yılında bölgede Memluklu hakimiyeti görülür.

Antakya Harbiye

Daphne Efsanesi:

Buranın, antik çağdaki ismi “Daphne” dir. Daphne’nin mitoloik hikayesi bulunmaktadır. Efsaneye göre:

Daphne Irmak Tanrısının kızıdır. Aynı zamanda Su Perisidir.

Apollon ise Işık Tanrısıdır. Lir çalar ama bu lir altındandır. İnsanlara, hastalıkları iyileştirme sanatını, Apollon öğretmiştir.

Aynı zamanda iyi bir okçudur. Bu meziyetlerini hep bir övünç kaynağı olarak kullanır ve bir diğer tanrı olan Eros ile dalga geçer.

Eros buna çok kızmaktadır ve bir gün, iki ok birden fırlatır. Birinci ok: aşk ve şehvet ifade eder ve Apollon’a saplanır. İkinci ok ise, nefret ve kalpleri aşka kapatan kibiri ifade eder ve Daphne’ye saplanır.

Daphne kırlarda gezinirken Apollon ile karşılaşır. Apollon ona aşık olur ve onu izlemeye başlar.

Daphne: bunun üzerine kaçar ve ırmak kıyısına gelir. Babası nehir tanrısı Peneus’tan yardım ister. Ancak ayaklarını yerden kımıldatamaz, yalvarmalarını, sadece toprak ana, toprak Tanrıçası duyar.

Günümüzde, Harbiye çağlayanlarının bulunduğu yerde; Daphne’nin bacakları uyuşup katılaşmaya başlar. Kalçalarını ve karnını bir kabuk kaplar, kolları dallara, saçları yapraklara dönüşür.

Antakya Harbiye Defne Ağacı

Apollon: aşkı Daphne’nin Defne ağacına dönüşmesini üzüntü ile izler.

Apollon ağaca sarılır ve ağlayarak ona şöyle sesler: “Ey Daphne, bundan böyle sen benim kutsal ağacımsın, ölmeyen yaprakarın başıma taç olacak, şairlerin ve değerli kahramanların, zafere ulaşanların hepsinin alnını süsleyecektir.”

Bu sözler üzerine, Daphne dallarını eğerek Apollon’u selamlar ve sessizce ağlar.

Günümüzde hala coşkulu bir şekilde akan Harbiye Şelalelerinin, Daphne’nin gözyaşları olduğuna inanılır.

Antakya Şeyh Yusuf Türbesi

ŞEYH YUSUF TÜRBESİ:

Antakya-Harbiye yolu üzerindedir.

Yapı: tek odalıdır, içinde Şeyh Yusuf’un türbesi vardır.

Şeyh Yusuf: 1500 yılında yaşamış ve tıptan yararlanmış bir doktordur. Günümüzde, şifa bulmak isteyen hastalar tarafından türbe yoğun ziyaret edilmektedir.

 

Antakya Kalesi

ANTAKYA KALESİ:

Antakya kalesi, ilk olarak MÖ 300 yıllarında Büyük İskender’in generallerinden Seleucos Nikator tarafından yaptırılmıştır.

Dağ yamacında bulunan kale: Seleukoslar ardından Bizans, Haçlılar, Selçuklu, Roma ve Osmanlı dönemlerinde kullanılmıştır.

Kalenin surlarının uzunluğu 12 km dir.  

Bu sur duvarları ilk yapıldığında: Asi nehri kenarından başlar, Silpius (Habib-i Neccar) dağları arasından dolaşır, Küçükdalyan mevkiinde tekrar Asi nehrine kavuşurdu.

Surlar üzerinde, aralarında birer ok atımı (80-100 metre) mesafe bulunan çok katlı ve kare biçiminde burçlar bulunuyordu. Buradaki burçlar 5 katlı olup, her kat başlı başına müstakildir.

Burç sayısının toplam 360 civarında olduğu tahmin edilmektedir. Günümüze ulaşan kule: Bağrıyanık Mahallesindedir.

Kalenin yapımında kullanılan büyük taşlar, birbirine perçinlenmiştir.

Kalenin 5 kapısı vardır. Bunlar: kuzeyde Halep Kapısı (St Paul), doğuda Demir Kapı (demir parmaklıklarla korunduğu için bu ismi almıştır), güneyde Şam kapısı, batıda Köprü kapısı ve Kuzeybatıda ise Köpek kapısıdır.

Halep kapısında 10 metre yüksekliğinde demir bir kapı vardı. Kapılardan en önemlisi: şehre kuzeyden gelen yolların tek giriş yeri olan ve Asi ırmağı üzerinde bulunan Köprü kapısıydı.

Kapı, 19’ncu yüzyıl sonlarında kaldırılmış, taş köprü ise, 1972 yılında yıkılarak yerine yenisi yapılmıştır. St Pier kilisesinin yanındaki yoldan gidilerek demir kapıyı görebilirsiniz.

Kale, yapıldıktan sonraki dönemde sayısız depremler ve savaşlar sonucunda oldukça fazla yıpranmış ve hasar görmüştür. Özellikle 526 ve 528 yıllarındaki depremler ağır hasar vermiştir. Ardından Sasani işgal döneminde de surlar aşırı tahrip edilmiştir.

Günümüzde görülen surların bir kısmı, MS 6’ncı yüzyılda Bizans İmparatoru Justianus tarafından yaptırılmıştır. Ayrıca: yine aynı dönemde Bizans imparatoru Nikefhoros Fokas tarafından, kalenin içinde bir iç kale yaptırılmıştır.

Bu yeni yapılan sur duvarlarıyla kalenin sur duvarlarının toplam uzunluğu 23.600 metre olmuş ve İstanbul’dan sonra ülkemizdeki en uzun sur duvarlarına sahip kale Hatay Kalesi olmuştur.

Bu surlar üzerinde yürünebilen yollar bulunur. Bu yollar yardımıyla surlar üzerinde yürünerek kent çepeçevre dolaşılabilir. 

Antakya Kalesi

Gelelim sonuca: antik dönemde tüm kenti çevrelediği düşünülen surlardan, günümüze sadece toplam 8 km kadar kısmı ulaşmıştır. Günümüze korunarak gelebilmiş surlar sadece: Habib Neccar dağının iki tepesi olan Silpius ve Stavurin tepelerinin üst kısımlarında kalmıştır.

Yamaçlarda ve düzlük kısımda, Asi nehri boyunca olması gereken surlar ise, bölgedeki modern yerleşim nedeniyle yok edilmiştir.

Günümüzde: Silpius dağının en yüksek ve sarp tepesinde bulunan Antakya Kalesine doğa yürüyüşü ve tırmanış etkinlikleri düzenlenmektedir.

Yürüyüşte önce rota üzerinde bulunan Maymunlar Mağarası gezilir, daha sonra dik yamaçlara tırmanış başlar.

Kalede: panoramik Antakya manzarası izlenir. Buradan Demirkapı vadisine geçilir ve tarihi su kemerleri görülür. Son olarak ise, Haron Cehennem Kayıkçısı kabartması ziyaret edilir.

Antakya Demirköprü

DEMİR KÖPRÜ:

Asi nehri üzerindedir, “Hitit Köprüsü” olarak da tanınır. Osmanlı döneminden kalma köprü tamamen kesme taştan yapılmıştır.

Köprünün uzunluğu 110 metredir. Genişliği 7 ve 10 metre arasında değişir.

Köprünün her iki tarafında korkuluk duvarları vardır.

Köprünün her iki yanında: gözetleme kuleleri ve demir kapılar vardır. Bu demir kapılar kapatıldığında: su önlerinde toplanarak göl haline gelir. Giriş ve çıkışlar kesilir. Her iki yandaki demir kapılar nedeniyle köprünün isme “Demirköprü” dür.

1925 yılında köprü Fransızlar tarafından onarılır. Aynı onarımda birkaç ekleme yapılarak köprünün boyu 160 metre olur.

Hatay Necmi Asfuroğlu Arkeoloji Müzesi Dışı

HATAY NECMİ ASFUROĞLU ARKEOLOJİ MÜZESİ:

Müze Otel: Hatay Arkeoloji Müzesine 1 km ve şehir merkezine 2 km uzaklıktadır. Müze girişi: Antakya’nın en ilgi çeken sokaklarından biri olan Kurtuluş Caddesi üzerindedir.

Bir üst katta otel kafeteryası vardır, müze eserlerine mozaiklere daha yukarıdan bakmak için burası kullanılabilir.

Müzeye giriş ücretlidir, giriş ücreti 30 TL dir.

2009 yılında buradaki arazi: Necmi Asfuroğlu tarafından satın alınmış, Hilton ile birlikte otel inşa etmek istemiştir. Antakya şehrinde inşaat yapılırken, tarihi eser çıkması olasılığının yüksekliği nedeniyle bodrum kat kazılmazmış.

Ancak Hilton şirketi, ısrarla bir kot aşağıya inilmesini istemiş ve bazı arkeolojik kalıntılar (orjinalliğini büyük oranda koruyan hamam ve künkleri, zemini tamamen mozaik kaplı konutlar) ortaya çıkmıştır.

Hatay Necmi Asfuroğlu Arkeoloji Müzesi içi

Ardından, bu arkeolojik kalıntıların yerinde korunarak sergilenmesi için, 2019 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığına bağlı olarak “Necmi Asfuroğlu Arkeoloji Müzesi” açılmıştır. Buraya da “Müze Oteli” ismi verilmiştir.

Müze Oteli Emre Arolat Mimarlık tarafından tasarlanmıştır. Müze: zemin katta: 66 tane çelik ayaktan oluşan çelik konstrüksiyon bir projelendirme ile oluşturulan yapının altındadır. Müzenin üstünde otel inşa edilmiştir.

Otelin ismi ise “The Museum Hotel Antakya” dır. Otelin bütün sosyal alanları, çatıda konumlandırılmıştır.

Restoranlar, gece kulübü, fitnes, açık ve kapalı yüzme havuzları çatıya yerleştirilmiştir. Otelin oda sayısı ise 200’e düşürülmüştür.

Müze 2020 yılında ziyarete açılmıştır. Otelden tamamen bağımsızdır.

Hatay Necmi Asfuroğlu Arkeoloji Müzesi

MÜZE BÖLÜMÜ:

Müze kapısından girince, merdiven veya asansör ile bir kat aşağıya inilir.

Hatay Necmi Asfuroğlu Arkeoloji Müzesi Sergilenen Eserler

Burada: bazı eserler sergilenmektedir.

Buradan 50 metre sonra ise, Dünyanın en büyük tek parça mozaiği bulunuyor. Bu mozaiğin hemen yanında ise, G2 mozaiği vardır.

Hatay Necmi Asfuroğlu Arkeoloji Müzesi Mozaikler Bölümü
MOZAİKLER BÖLÜMÜ:

Müzede: Roma dönemine ait, çeşitli büyüklükte taban mozaikleri bulunmaktadır. Bu taban mozaikleri bulundukları yerde korunarak sergileniyor.

Mozaikler üzerine, yürüme platformları inşa edilmiştir. Yani, tüm arkeolojik buluntular üzerinde dolaşmayı, yürümeyi sağlayan bir alan yaratılmıştır.

Hatay Necmi Asfuroğlu Arkeoloji Müzesi Dünyanın en büyük tek parça mozaiği.
Dünyanın en büyük tek parça mozaiği:

MS 4’ncü yüzyıldan kalma bu mozaik tek parça olarak 1050 metre karelik bir alana yayılmaktadır. Ancak: depremler, insan etkileri ve bazı akarsuların olumsuz etkileri nedeniyle yer yer bozulmuştur.

Mozaiğin ortasından akarsu geçer ve bu akarsu mozaiği büyük hasar vermiştir.

Mozaiğin çevresinde gezmek mümkündür.

Mozaikte: geometrik şekiller bulunur. Mozaiğin ortasına doğru gittikçe küçülen şekillerde bir anafor şekli görülür.

Hatay Necmi Asfuroğlu Arkeoloji Müzesi G2 evi ziyafet salonu
G2 Evi ziyafet Salonu:

Pegasus Mozaiği olarak da bilinir. Dünyanın en büyük tek parça mozaiğinin hemen yanındadır.

Bir sondaj sırasında açığa çıkan ve G2 evi olarak adlandırılan Roma evi, mermer kapılı avlusunun 4 metre kadar altında bulunmuştur. MS 2-4’ncü yüzyıllar arasında kullanıldığı düşünülmektedir.

Kazı, Ziyafet Salonu ile sınırlı kalmıştır. Zemini pagan dönemin mitoslarının işlendiği mozaik ile kaplanmış salon, 14 metre x 8 metre ölçülerindedir ve küçük mekan için havuz düzenlemesinden oluşur.

Hatay Necmi Asfuroğlu Arkeoloji Müzesi Pegasus Mozaiği
Yerin 8.5 metre altındadır.

Tridiniumlar: Roma dönemi evlerinde, sosyal statüyü yansıtan prestij mekanlarıdır. Bu salonlar, kentin varlıklı ailelerinin evlerinde bulunur, ziyafet eşliğinde iş görüşmelerinden resmikabullere ve eğlencelere kadar birçok işlevleri vardır.

Buradaki salonun bezemeleri, mozaik tabandaki yüksek işçilik ve sanatsal yaklaşım, ev sahibinin entelektüel, esik Yunan edebiyatını bilen ve Helenistik kültürü benimsemiş olduğunu düşündürür.

Forum inşa edilirken dolgu ile kapatılmış ve forumun atık su kanalı bu yapının üzerinden geçirilmiştir.

Salonun havuz bölümünde ise iki Eros kabartması ile ayakta duran Eros heykeli ve mimariye ait mermer parçalar ortaya çıkarılmıştır.

Hatay Necmi Asfuroğlu Arkeoloji Müzesi Pegasus Mozaiği
Gelelim mozaiği tanıtmaya:

Burada bulunan mozaikler arasında en ilgi çekeni: MS 2’nci yüzyıla tarihlenen bir Roma dönemi villasının taban mozaiğidir.  

Bu mozaik, 4 panele ayrılmıştır. Ana panelde: Mitolojik kanatlı at “Pegasus” ve onu bir törene hazırlayan 3 peri “nymphe” figürleri görülür.

Ana panelin altında bulunan, 3 küçük panelde ise: İlham perileri (museler) ve onlardan biri olan Kalliope ile yazar Hesiodos’un karşılaşması betimlenmiştir.

Mozaiği yaptığı sanılan sanatçının imzası, mozaiğin üzerinde görülür. “Epheros tarafından yapıldığı” yazılıdır.

Hatay Necmi Asfuroğlu Arkeoloji Müzesi Kuşlu Mozaik
Megalopsychia Evi:

Burada: Kutsal Ruh ve Doğal Yaşam Mozaiği-Kuşlu mozaik bulunmaktadır.

Eserin, MS 5’nci yüzyılda yapıldığı düşünülmektedir. Muazzam eserde; madalyon içinde elinde bir tür çubuk tutan kadın figürü görülür. Mozaik, bölgedeki kuş türlerinin: oldukça zengin olduğunu gösterir.

Bu durum, şunu hatırlatıyor: yıllar önce kurutulan Amik Gölü, kuş göç yolları üzerinde bulunuyordu. Gölün kurutulmasıyla birlikte bu kuş çeşitliği hakkında bilgi yoktur.

Hatay Necmi Asfuroğlu Arkeoloji Müzesi Eros Heykeli
EROS HEYKELİ:

70 cm uzunluğundaki bu heykelin, MS 2’nci yüzyıldan kaldığı düşünülmektedir.

Hatay Necmi Asfuroğlu Arkeoloji Müzesi Roma Hamamı
ROMA HAMAMI:

Yapı, MS 5’nci yüzyıldan kalmadır. Hamam: Romalıların yemek, spor ve masaj keyfi için toplandıkları önemli sosyal mekanlardın birisidir. Hamamın muazzam su tesisatı ilgi çekmektedir.

 

TOPLANMA ALANI:

Müzenin çıkışına yakındır. MÖ 3’ncü yüzyıla tarihlenir. Özellikle mermer işçiliği görülmeye değerdir.

Hatay Şehir Müzesi

HATAY ŞEHİR MÜZESİ

Hatay merkezde, Asi nehrinin kıyısında bulunan eski Arkeoloji Müzesine ait taş bina, Arkeoloji Müzesinin yeni yapılan binaya taşınmasının ardından 6 yıl boş kalmış ve sonrasında “Şehir Müzesi” olarak dizayn edilmiştir.

Taş bina: 1948-2014 yılları arasında Arkeoloji Müzesi olarak hizmet vermiştir.

Hatay Şehir Müzesi

Şehir müzesinde 6 sergi salonu vardır.

Buradaki bölümlerde: Hatay şehrinin günlük yaşantısı, üretimi, ticareti, gastronomisi anlatılmaktadır.

Ayrıca içerde bulunan bir sergi salonunda ise “Hatay Devleti Müzesi” bulunmaktadır.

Hatay Şehir Müzesi Hatay Devleti Müzesi

Hatay Devlet Müzesi:

Daha önce Valilik binası içinde olan, Hatay’ın ana vatana katılmadan önceki ilk ve tek Cumhurbaşkanı Tayfur Sökmen’in ve o dönem Mecliste bulunanların bal mumu heykelleri ve kullanılan eşyaları: burada açılan Hatay Devlet Müzesine taşınmıştır.

Hatay Arkeoloji Müzesi tanıtım yazısı için. 

Hatay Saint Pierre Mağara/Kilise Müzesi için tanıtım yazısı. 

İskenderun gezi ve tanıtım yazısı için.

Samandağ gezi ve tanıtım yazısı için.

Belen gezi ve tanıtım yazısı için.

 

 

Samsun

Samsun

Türkiye’nin en gelişmiş, on ilinden biri. Türkiye’nin 7.büyük ilidir. Sahili, yolları ve Üniversitesi, şehre bambaşka bir güzellik katıyor.

2008 yılında kabul edilen bir kanunla: Samsun Büyükşehir Belediyesi merkez ilçeleri olarak: Atakum, İlkadım, Canik ve Tekkeköy ilçeleri kurulmuştur.

Samsun

ULAŞIM

Samsun’da: Samsun Çarşamba hava alanı var ve bu alandan, her gün, THY ve özel hava yolu şirketlerinin uçakları ile, birçok kente hava yolu ulaşımı sağlanıyor. Bu hava alanının kent merkezine uzaklığı: 19 km.

Bunun dışında: demiryolu, denizyolu ve elbette karayolu bağlantısı var. Sonuçta, Samsun, Karadeniz bölgesinin en önemli ulaşım ağını oluşturuyor.

Belli başlı merkezlere uzaklık şöyle: Samsun-Ankara arası uzaklık: 419 km. Samsun-Bursa arası uzaklık: 748 km. Samsun-Erzurum arası uzaklık: 560 km. Samsun-İstanbul arası uzaklık: 737 km. Samsun-İzmir arası uzaklık: 998 km. Samsun-Kayseri arası uzaklık: 452 km. Samsun-Konya arası uzaklık: 643 km. Samsun-Trabzon arası uzaklık: 333km.

Samsun Tarih

TARİH

Samsun tarihi süreci incelendiğinde: günümüzdeki şehir merkezi ve Kızılırmak vadisi, Kavak, Tekkeköy, Çarşamba ovası, çok eski tarihlerden buyana, insanlar tarafından yerleşim yeri olarak kullanılmıştır.

Tekkeköy’de bulunan sığınaklarda: bölgedeki ilk insanların yaşadıkları tespit edilmiştir. Merkez Dündar Tepe, Kavak Kalenderoğlu ve Bafra İkiztepe de: sürekli olarak, yaşamın sürdürüldüğü ve iskan faaliyetlerinin bulunduğu, yapılan arkeolojik kazılar sonucu ortaya çıkmıştır.

İl sınırları içinde: devlet kurarak yaşayan ilk topluluk ise: Gaşkalar. (MÖ.5000-3500) Daha sonra: Hititler, Frigyalılar, Kimmerler, Lidyalılar, Miletliler bölgede görülmüştür.

Özellikle: Lidyalılar  döneminde: bölgede: Enete isimli bir site kurulduğu görülür. Miletliler ise, daha sonraki süreçte, Ege’den gelerek Enete bölgesine yerleşmişler ve buraya “Amisus” veya “Amisos” ismini vermişlerdir.

Bölge: takip eden süreçte, Perslerin eline geçer. Daha sonra ise, Büyük İskender. Ama, Büyük İskender’in ölümü ile, Amisos bölgesinde, Pers kökenli, Kont krallığı kurulur. (MÖ.255-63).

Amisos, kont krallığının başkenti olur. Daha sonra: Romalılar bölgeyi ele geçirir. Ama: Roma imparatorluğunun ikiye ayrılması ile, bölgede Bizans hakimiyeti başlar.

1185 yılında, Anadolu Selçukluları bölgeyi ele geçirirler. Amisos ismi ise, değiştirilerek “Samsun” olarak kullanılmaya başlanır. Haçlı seferleri sonunda, Trabzon’da kurulan, Trabzon Pontus İmparatorluğu, Samsun’u da gele geçirir.

Bu aradaki dönemde, Cenevizliler, 100 yıl kadar, Karadeniz’deki ticareti, Samsundan yönetirler. Bu dönemde: şehir iki bölümden oluşur. Müslüman Türklerin yaşadığı yer; Müslüman Samsun ve buraya 3 km. uzaklıktaki Ceneviz ticaret sitesine ise: Gavur Samsun denir.

1389 yılında, Yıldırım Beyazıt, Samsun’u Osmanlı topraklarına katar.

Tarihi süreç içinde, takip eden dönemde, Samsun tarihinin en büyük olayı meydana gelir. 9.Ordu Müfettişi olarak, Mustafa Kemal Atatürk, 19 Mayıs 1919 tarihinde, Samsun’a çıkar ve ulusal kurtuluş hareketi başlar.

Samsun

GENEL

Samsun: Karadeniz sahil şeridi bölgesinde, Yeşilırmak ve Kızılırmak nehirlerinin Karadeniz’e döküldükleri deltalar arasındadır. Bu delta alanı: yurdumuzun tarımsal potansiyeli en yüksek bölgelerini oluşturan: Bafra ve Çarşamba ovalarını bulundurur.

Samsun: genellikle, ılıman bir iklime sahiptir. Ancak, sahil şeridi ve iç kesimlerde, iki farklı iklim görülür. Sahil şeridinde: yazlar sıcak, kışlar ılık ve yağışlı geçer. İç kesimlerde ise: dağların yükseklikleri, iklimi de etkiler.

Kışlar soğuk , yağmur ve kar yağışlı, yazlar ise serin geçer. Burada size ilginç bir not iletmek istiyorum. Samsun, gerçekten iklim özellikleri bakımından, benzersizdir. Aynı gün içinde, havanın birkaç değiştiği görülebilir.

Bazı dönemlerde, kış ortasında yazdan kalma günler yaşanabilir. Sahil şeridinde, karla kaplı gün sayısı: yıl içinde, 2-3 günü geçmez. İç kesimlerde ise, kar yağışı o kadar yoğundur ki, çoğu kez ulaşımı bile olumsuz etkilediği görülür.

İl’in ekonomik alt yapısını: sanayi, hayvancılık ve turizm oluşturur. Öne çıkan tarımsal ürünler: buğday, tütün, mısır, ayçiçeği, şeker pancarı, fındık, çeltik ve sebzedir. İstihdam gücünün: büyük çoğunluğu tarım sektöründe çalışmaktadır.

Turizm olarak düşünüldüğünde ise: ekonomik yapılaşmada her ne kadar turizmin önemi nispeten az ise de: il merkezinde ve çevre yerleşim yerlerinde, gezip görülmeye değer tarihi ve turistik tesisler bulunuyor. Yaz aylarında özellikle deniz turizmi öne çıkıyor ve kış aylarında ise av turizmi değerlendiriliyor.

SAMSUN ULUSLAR ARASI HALK DANSLARI FESTİVALİ

Milli Fuar bünyesinde, her yıl Temmuz ayının ikinci yarısında, iki hafta süreli olarak yapılıyor. İlk düzenlendiği tarih: 1986. Çeşitli ülkelerden (25 ülke) ve yurtiçinden davet edilen halk oyunları ekipleri katılıyor. Festival süresince: gün içinde, Samsun’un değişik mahallelerinde: gösteriler, akşamları ise Doğu Park Amfi Tiyatro ile belirlenen diğer yerlerde, ücretsiz halk gösterileri  düzenleniyor. Son gün ise, final düzenlenerek, dereceye giren ülkelere hediyeler veriliyor. Güzel bir organizasyon.

19 MAYIS GENÇLİK KÜLTÜR VE SANAT FESTİVALİ

Her yıl: 16-19 Mayıs tarihleri arasında düzenleniyor.

Samsun 19 Mayıs Üniversitesi

ONDOKUZ MAYIS ÜNİVERSİTESİ

1975 yılında kurulmuştur. Merkez yerleşke: Samsun merkezdedir. Üniversite: Tıp, Mühendislik, Diş Hekimliği, Fen-Edebiyat, Ziraat, İlahiyat, Eğitim, İktisadi ve İdari Bilimler, Veteriner ve Hukuk Fakülteleri olmak üzere, toplam 10 fakülte ve 1 konservatuvardan oluşuyor.

AMAZONLAR

Amazonlar: efsanevi kadın savaşçılar olarak biliniyorlar. Bunlar: Thermedon Çayı yakınlarında kurdukları: Themiskyra kentinde yaşamışlardır. Daha iyi ok atabilmek için, bir göğüslerini kestikleri, çeşitli kaynaklarda yazılı olan ve birçok efsanevi hikayede isimleri geçen bu savaşçılar için, her yıl Terme ilçesinde, festival düzenleniyor.

NE YENİR

Samsun’da, balık yemeği düşünürseniz: mevsimine göre: hamsi, barbunya, istavrit, kefal, mezgit, çinekop, palamut ve kalkan balığı yiyebilirsiniz. Diğer yemek cinslerinde ise: yoğun olarak: yer pancarı, mısır, kara lahana ve hamsi katılarak yapılan yemekler öne çıkıyor. Tüm bunların yanında: “Karadeniz” adıyla bilinen “Samsun Pidesi” buranın ve özellikle: Bafra ve Terme ilçelerinin en büyük damak tadı yiyeceği.

Bir de: Ladik ve Kavak ilçelerinde: kaz ile yapılan ve yoko (tirit) ismi verilen bir yemek çok meşhur.

Sonuç olarak: Samsun’da mutlaka “tirit” yemelisiniz. Bir de: özellikle Pazar günleri kahvaltılarına konu olmuş olan dünyaca ünlü “Samsun pidesi” yemelisiniz.

NE SATIN ALINIR

Samsun el sanatları denilince akla şunlar gelir: halı, kilim, bez dokumacılığı, taş işçiliği, oya, kunduracılık, bakır işlemeciliği, hasır dokumacılığı, zembil örücülüğü, çorap, kuşak dokumacılığı, ağaç oymacılığı. Günümüzde, bazı köylerde, üretim yapılmaktadır.

Bunun dışında: Samsun’da, bu yöreye has, çok çok orijinal bir şey satın almak pek mümkün değil.

GEZİLECEK YERLER

ATATÜRK ANITI

Samsun il merkezinde, Hükümet Konağı yanındaki şehir parkı içindedir.

Samsun ilinin simgesidir. Dünya’da ikinci konumdadır. Şaha kalkmış at üzerinde, asker giysileriyle, Büyük Önder Atatürk canlandırılmıştır.

Avusturyalı heykeltıraş: Heinz Kreppel tarafından: 1928-1931 yılları arasında yapılmıştır. Bu sanatçının diğer eserleri: İstanbul Sarayburnu Atatürk Heykeli, Ankara Atatürk Heykeli, Afyonkarahisar Zafer Anıtı, Ankara Sümerbank içindeki Oturan Atatürk Anıtı.

Kaidesinin dört bir tarafında: ulusal kurtuluş mücadelesini vurgulayan figürler bulunmaktadır. İlginç bir not: atın kuyruğu yere değmese imiş: Heykel, Guines Rekorlar kitabına girecekmiş. Gerçekten heybetli ve mutlaka görülmesi gereken bir heykel.

Samsun İlk Adım Anıtı

İLK ADIM ANITI

Atatürk Bulvarı üzerinde bulunuyor. Heykeltıraş Hakkı Atamalı tarafından, 1981-1982 yılları arasında yapılmıştır. Atamızın doğumunun 100.yılı anısına yapılmıştır.

Taş blok kaide üzerindeki İlk adım anıtı, dayanışmayı simgelemektedir. Burada, resmi üniforması ile Atatürk ve diğer askeri şahıslar görülüyor. Ayrıca, anıtın iki ucunda da gençliği simgeleyen heykeller var. Anıtın üzerinde ise: “ 1919 senesi, Mayıs’ının 19’ncu günü Samsun’a çıktım. Gazi M. Kemal” yazılı. Üçlü figürü: elinde çelenk tutan genç kız ve güvercin bulunan heykel tamamlıyor.

Samsun Arkeoloji ve Etnografya Müzesi

SAMSUN ARKEOLOJİ-ETNOĞRAFYA MÜZESİ

Fuar alanında: 19 Mayıs 1981 günü ziyarete açılmıştır. Müze binası: orta salon ve iki yan salondan oluşuyor. Orta salonda: Amisos kentinde ortaya çıkarılan mozaikler sergileniyor.

Buradaki en göz alıcı eser olan mozaik taban üzerinde: çeşitli mitolojik sahneler simetrik olarak işlenmiş.

Bu mozaik: Roma İmparatoru Alexander Severus (MS.222-235) zamanında yaptırılmış ve MS.5.yüzyıl sonlarında, Bizans döneminde tamir edilmiştir.

Mozaik üzerinde: merkezde: Akhilleus ve Thetis’in katıldığı Troya savaşı ile ilgili bir sahne, bu sahnenin dört köşesine yerleştirilmiş panellerde, mevsimleri simgeleyen portreler ve mevsimlerin arasındaki dikdörtgen panellerde Nereidlerv’e deniz yaratıkları tasvir edilmiştir.

Bu figürlü sahnelerden ayrı olarak, dikdörtgen bir panel de kurban kesme sahnesi işlenmiştir. Söz konusu mozaiğin kalan kısımları, çeşitli geometrik ve bitkisel motiflerle süslenmiştir.

Yine orta salonda: Amisos kentinde ortaya çıkarılan mezar odasında yapılan kazıda ele geçirilen, Amisos hazinesi sergileniyor. Bir erkek, bir kadın ve bir kız çocuğuna ait olan altın takılar (taç, bilezikler, kolyeler, gerdanlıklar, küpeler, düğmeler, elbise süsleri, yüzük vs.) müzenin en göz alıcı eserleridir.

Helenistik döneme ait bu eserler, zamanın sanat ve işçiliğini, tüm ihtişamı ile gözlerinizin önüne seriyor.

Orta salonun sağ tarafındaki salonda: Samsun ve çevresinde bulunan eski  dönemlere ait eserler, kronolojik sıraya göre sıralanmış.

Bunlar: bronz, kemik, taş ve pişmiş toprak eserlerdir. Bronzdan her iki yüzü kabartmalı mızrak ucu, İkiztepe halkının maden sanatında ne kadar ileri bir seviyede olduğunu gösteren örneklerden biridir.

Ayrıca: İkiztepe de bulunan, ilk Tunç Çağına ait: ameliyatlı kafatasları da müzenin dikkat çeken eserlerinin başındadır. Bu salonda sergilenen: bronzdan çıplak atlet heykeli (MÖ.5.yüzyıla ait orijinalinin, MS.1.yüzyıla özgü kopyasıdır) müzenin en gözde eserlerinden biridir.

Diğer yan salonda: Samsun yöresinden Müzeye intikal etmiş, Etnoğrafik eserler var. Bunlar: bindallılar, peşkirler, cepkenler, para ve saat keseleri, el yazması Kur-anlar, süs eşyaları, silahlar, mutfak eşyaları, halı, kilim gibi eşyalar var.

Müzenin bahçesinde: Klasik, Roma, Bizans ve Osmanlı dönemlerine ait eserler sergileniyor. Bunlardan: pithoslar, lahitler, steller, miltaşları, çeşitli mimari parçalar ve kabartmalar var.

Samsun Gazi Müzesi

GAZİ MÜZESİ

Kale mahallesinde, Mecidiye caddesi üzerinde bulunuyor. Bina: 2 katlı. Atatürk, Samsun’a ilk geldiği zaman: Mantika Palas olarak bilinen, bu binada kalmış.

Daha sonra, Samsun’a gelişinde, 20 Eylül 1924 tarihinde, eşi Latife hanım ile, Atatürk, yine bu binada kalmıştır.

Bina; 1902 yılında Jean Ionnis Mantika tarafından kurulan bir otel. Atatürk geldiğinde kapalı imiş, ancak onun kalabilmesi için açılmış ve içi eşyalarla donatılmış.

Otel: 1926 tarihinde, Samsun halkı tarafından Atatürk’e hediye edilir. 1938 yılında Atatürk ölünce, bina kız kardeşlerine devredildi.

Ancak: Samsun Belediyesi tarafından müze yapılmak üzere istimlak edildi. Müze, 1997 yılında, Belediye tarafından, Kültür Bakanlığına devredildi.

Burada: Atatürk’e ait eserler ile, 19 Mayıs 1919 tarihinde, Samsun’a geldiğinde yanında bulunan 18 arkadaşının, balmumu heykelleri var.

Müze: 2006 yılında restore edilerek yeniden düzenlenmiş. Müze yanında: binada, konser salonu ve Atatürk ile ilgili kitapların derlendiği özel bir kütüphane de bulunmaktadır. Müzeyi gezdiğinizde, Mantaki Palas otelinden geriye kalan herhangi bir şey göremeyeceksiniz.

Samsun Bandırma Vapuru

Samsun Bandırma Vapuru

Samsun Bandırma Vapuru

Samsun Bandırma Vapuru

 

Samsun Bandırma Vapuru

BANDIRMA GEMİ MÜZESİ

19 Mayıs 1919 tarihinde, Atatürk’ün Samsun’a geldiği, Bandırma Vapurunun, özgün ölçülerine uyularak yapılan örneği: 2000-2001 yılları arasında, Müze olarak kullanılmak üzere, Taşkınlar Tersanesi tarafından yaptırılarak, Doğu Park sahiline yerleştirilmiştir.

Geminin içine: 13 bal mumu heykel yerleştirilmiş. Gemi kaptanı, gemi serdümeni, çarkçı, vinçci gibi çalışanlar canlandırılmıştır. Bunlar: her türlü hava şartlarına dayanabilme özelliğine sahiptir.

Gemi üzerinde: Atatürk’e ait çalışma odası olarak düzenlenen tefriş salonu, tamamen yenilenmiştir. Atatürk ve çalışma arkadaşlarının bal mumu heykelleri: Heykeltıraş Adil Çelik tarafından yapılmış. Salon içinde göreceğiniz malzemeler (masa, harita, saat, telefon, koltuklar) : antikalardır.

Ambar olarak kullanılan yer, konferans salonu olarak tefriş edilmiştir. Burası, aynı zamanda müze ve sergi salonudur.

Salonda: Atatürk resimleri, Atatürk’ün Lagant marka beylik tabancası, Savarona ve Dolmabahçe için diktirdiği kıyafetleri ve Samsun’a çıktıktan sonra, İstanbul’a yazdığı el yazmalarından birkaç örnek ve değişik antika eşyalar bulunuyor.

Bandırma vapuru, ilginizi çekebilir. Vapura tırmanmak biraz zor olsa da, mutlaka vapura girmenizi, içini gezmenizi öneririm. Özellikle: Atatürk ve arkadaşlarının bal mumu heykelleri ve Atatürk’ün yattığı yatak ilginizi çekecektir.

Tabii vapurun ilkel şartlarında yaşanan sıkıntılar da gözlerinizin önüne gelecek, bu ülkenin kurtarıcılarının ne şartlarda bu ülkeyi kurtaracak faaliyetlerde bulunduklarını anlayacaksınız.

2017.07.22-1.Samsun.4.İlk adım anıtı.6b
Samsun İlk Adım Anıtı

Samsun İlk Adım Anıtı

 

KURTULUŞ YOLU

Atatürk’ün 19 Mayıs 1919 tarihinde Samsun’a ilk ayak bastığı yerdir. Tütün iskelesi olarak bilinen bu yerden, Mıntıka Palas oteline kadar uzanan yol: Protokol yolu haline getirilmiştir. Tütün iskelesi, Osmanlı-Rus savaşı sırasında ilk olarak bombalanmış, daha sonra I. Dünya savaşında yine bombalanmıştır.

Böylece büyük gemiler buraya yanaşamazlar. Bu yüzden: Bandırma vapuru, biraz açığa demir atar. 19 Mayıs sabahı saat: 08 civarında, üç kayıkçı, Atatürk ve 18 arkadaşını karaya çıkarır. Bir karşılama töreni düzenlenir, Sinop’tan buraya gelirken, Valiye bir telgraf çekilir, sabah saat 08 civarında burada olacakları belirtilir.

Atatürk 9’ncu Ordu Müfettişi olarak buraya ilk adımı atar. 6 gün Samsun’da kalır, ilk görevi Samsun Valisini görevden almak olmuştur. Çünkü kendisine verilen “bu bölgede Gayri Müslümlere yapılan zulmü göster, rapor et” şeklinde üstü kapalı bir emir söz konusudur.

Ancak Atatürk buraya geldiğinde, hiç de durumun böyle olmadığını, Gayri Müslümlere yapılan ayrıcalıklar olduğunu, onları ezmenin söz konusu olmadığını ve Vali’nin bu faaliyetlerde başı çektiğini, Gayri Müslüm çetelerine müdahale edilmediğini öğrenir ve Vali’yi görevden alır. Buradan Havza’ya geçer.

Evet: burada düzenlenen yol: 45 metre genişliğinde ve 400 metre uzunluğundadır. Buranın hemen sol yanında Hayvanat Bahçesi vardır. Guruplar buraya gittiklerinde, burada topluca fotoğraf çektirmek gelenek haline gelmiştir.

Diğer yanda ise bir zamanların “Rus Pazarı” günümüzde “Yabancılar Pazarı” olarak faaliyet sürdürüyor ama elbette pek bir özelliği kalmamış, yani zaman ayırmak bile bence gereksizdir.

Samsun İlk Adım Anıtı

Burada bir de “Samsun Belediyesi” tarafından yaptırılan “Samsun” yazısı bulunmaktadır. Samsun ziyaretinin anısı için burada fotoğraf çektirenleri görebilirsiniz.

Samsunda yaşayan ve Samsuna gelen insanlara: Atatürk’ün ilk karaya ayak bastığı yeri göstermesi açısından, bu düzenleme gayet güzel olmuş.

AMİSOS TEPESİ

Amisos kenti: günümüzde, Samsun’un 3 km. batısında, Toraman Tepe  ve doğu yamaçlarındadır. Antik dönem yazarlarına göre: MÖ.6.yüzyılda kurulduğu ve MS.12.yüzyıla kadar varlığını sürdürdüğü bilinmektedir.

Ancak: Amisos’un bulunduğu Toraman Tepe: 1954-1956 yılları arasında, buraya kurulması planlanan Amerikan Radar Tesisi için düzleştirilmiş. Bu sırada, elbette ki birçok kalıntı yok edilmiş.

Bölge: günümüzde, askeri yasak bölge kapsamına alınmış ve ziyarete açık değil. Şu anda, burada: Roma dönemine ait, bir döşeme mozaiği, çeşitli sütun başlıkları ve sarnıç bulunuyor.

Buluntulara göre: Toraman Tepenin sırtında kurulan “Yukarı Kent”, büyük bir alanı kapsıyordu. Kentin: batı ve güneyindeki yamaçlarda: nekropolis (mezarlık) vardı.

Yukarı kent: yönetici, asker, tüccar, din adamları, toprak sahipleri gibi varlıklı kişilerin yaşadığı yerdi. Burada bulunan: mozaik, fresko ve heykeller, bu görüşü doğruluyor.

Liman yakınındaki “Aşağı Kent”: burada, ticari depolar, limanda çalışan denizciler, köleler ve diğer çalışanlar yaşıyordu. Malları Anadolu’nun içlerine götüren arabalar ve katırların ahırları, görevlilerin barınakları burada bulunuyordu.

BÜYÜK CAMİ

Samsun ilinin en büyük camisidir. İl merkezinde, Fuar alanının karşısındadır.

Ulu cami, Hamidiye Camisi olarak da bilinir. 1884 yılında, Batumlu Hacı Ali tarafından yaptırılmıştır. Bu şahıs: Batum’dan Çarşambaya göç etmiş bir tüccardır.

Osmanlı arşiv kayıtlarında: bu caminin inşasına, 120 kuruşluk yardım yaptığı kayıt edilmiştir.

Daha sonraki dönemlerde ise, Sultan Abdülaziz’in annesi tarafından: onarım yaptırılmıştır. Her ne kadar bu konuda kayıtlar bulunsa da, Sultan Abdüzaziz’in annesi olan Pertevniyal Valide Sultan, bu tarihten önce, yani 5 Şubat 1883 tarihinde, cami yapılmadan önce ölmüştür.

Bu nedenle: Valide Camisi olarak da isimlendirilmektedir. Cami: büyük bir avlu içinde bulunuyor. Kesme taştan yapılmış çifte minaresi var.

Minareler, tek şerefeli. Yapıda: sarıya yakın renkte kesme taş kullanılmış. Kare planlı caminin üzeri, tromplu merkezi bir kubbe ile örtülmüş. Kubbe, sekizgen bir kasnak üzerine oturmuş ve dıştan basık görünümdedir.

Yuvarlak bir niş şeklindeki mihrabı, mermerden yapılmış. Ağaç işçiliğinin güzel örneklerinden birisini yansıtan minber üzerinde: madalyonlar ve yıldız motifleri var. Kubbe içi ve duvarlar: bitkisel ve geometrik kalem işleriyle süslenmiş.

İSA BABA (ESE BABA) CAMİSİ

Cedit Mahallesindedir. 15. yüzyılda yapılan yapı; günümüze kadar orijinal halini koruyarak gelmiştir. Bu yüzden görülmeye değer bir yapı. Ancak kitabesi olmadığından, kim tarafından ve ne zaman yapıldığı net olarak bilinmiyor.

1895 yılında, aslına uygun olarak onarılmıştır. 1975-1976 yılları arasındaki  dönemde ise: cami ve türbeye dönüştürülmüştür. Cami: kesme taştan, kare planlı olarak yapılmıştır. Üzeri basık bir kubbe ile örtülmüştür.

İbadet mekanı: altlı üstlü yuvarlak kemerli ve uzun pencereler ile aydınlatılmıştır. Mihrap ve minberi: geç dönemde yapılmış ve orijinal özelliğini yitirmiştir. Minaresi: kare kaide üzerinde yuvarlak, yivli gövdeli ve tek şerefelidir. Yanında ise, İsa Baba’nın türbesi bulunmaktadır.

Burası hakkında söylenen başka bir söylenti daha var. Eskiden, Hıristiyan denizcilerin kıyılardaki uğrak yerlerine: küçük kiliseler yapılırmış. Toraman Tepenin güney doğusunda, St. Theodora için yapılmış bir kilise kalıntısı varmış.

Adı geçen bu yapı, daha sonra Müslüman denizciler tarafından, Mescit olarak kullanılmış. Günümüzde: Cedid Mahallesi sınırları içinde bulunan bu yapı: İsa Mescidi olmalıdır diye düşünenler var. Özgün biçimi ile, günümüze ulaşmamıştır. Peki İsa Baba kimdir? Onun hakkında pek ayrıntılı bilgi yok.

Anadolu’nun fethi sırasında, şehit olduğu düşünülüyor. Söylentilere göre: İsa Baba: 39 arkadaşı ile birlikte, Samsun’da savaşırken, denizden top mermileri atılırmış. Ama İsa Baba, ellerini havaya kaldırıp, dua edince top mermileri, havada yön değiştirerek fırlatıldıkları gemilere geri döner ve onları batırırmış.

Ancak, beklenmeyen bir top mermisi, İsa Baba ve yanında bulunan 39 arkadaşının bulunduğu yere isabet etmiş ve hepsi ölmüş. Türbenin hemen arkasında, İsa Baba ve arkadaşlarına ait olduğu söylenen 39 mezar var.

Bu nedenle: Türbeye, Kırklar Türbesi de deniliyor. On yıldır türbenin bekçiliğini yapan Sebahattin Or: burada dua edenlerin, türbenin içinden yükselen iki pelit ağacından sürekli yaprak kopardıklarını belirtiyor.

Samsun İtalyan Katolik Kilisesi

İTALYAN KATOLİK KİLİSESİ

Ulugazi Mahallesindedir. Orijinal adı: Mater Dolorosa. 1846 yılında yapılmıştır. İki katlı ve kagir yapılıdır.

Karadeniz kıyısı boyunca: Kapusen rahipleri tarafından yapılan ve geriye kalan iki kiliseden biridir. Diğeri: Trabzon’dadır.

Hizmete açıktır, cemaatleri arasında bir de çoban varmış. Karadeniz’e gelen Hıristiyan hacılar, turistler ve ticaret için şehre uğrayan, buraya uğramaktadır. Kilisede: bir rahip görev yapıyor.

Samsun Taşhan

TAŞHAN

Sivil Osmanlı mimarisinin: Samsun’da bulunan tek ve güzel örneklerinden biridir. Zamanında: binek hayvanlarının barındığı ve sahiplerinin gecelediği bir tarzda inşa edilmiştir. Çevresinde de, kervanları ağırlayacak tarzda, ibadethane ve ticarethaneler yapılmıştır.

17.yüzyıl sonlarında inşa edilmiştir. 2 katlıdır. Pazar Mahallesinde, Buğday Pazarı İskele caddesi üzerindedir. Yapının dış duvarları: tuğla hatıllı moloz taştır.

Caddeye bakan yüzde: kemerli girişli bir sıra hücre (dükkan) var. Orta avlunun dört tarafı, tonozlu hücrelerle çevrili. İkinci katta: revaklar ve revak içlerinde hücreler var. Revak sütunları dört köşe olup kemerlidir.

Günümüzde: hoş bir görüntü yok. Taşhan’ın çevresi saçma sapan yapılarla donatılmış ve Taşhan’ı görmek çok zor. Taşhan’ın odaları da kiraya verilmiş ve eski gazete toptancıları ile naylon eşya satıcıları buraları işgal etmiş.

Yani: hanın, kıymeti bilinmiyor. Odalar çok ucuz olduğundan, dükkanlar depo olarak kullanılıyor. Yani: tam bir rezillik.

Ama, yinede  burayı gidip görün ve buraya giden insan sayısı arttıkça, sanırım buraya sahip çıkan insan sayısı da artacak ve yetkililer, bu mezbeleliğe son verecek önlemleri almak zorunda kalacaklardır.

BEDESTEN

Bedesten ismi: Farsçadan gelmektedir. Anlamı ise: değerli, kıymetli kumaşlar, mücevherler ve buna benzer eşyaların satılmasına mahsus, üstü kapalı çarşıların bütününe verilen addır.

Osmanlıda, kumaş, mücevher ve çeşitli kıymetli eşyaların alım ve satımının yapıldığı, eşit büyüklükteki kubbelerle örtülü, bir çeşit kapalı çarşı olan bu tür yapılara, 13. yüzyıl başlarında rastlanılmaktadır.

Osmanlı dönemi yapısıdır. Günümüzde: Bitpazarı olarak kullanılmaktadır. Burada: antika ve eski eşyalar satılıyor.

Süleyman Paşa Arastası olarak da biliniyor. Kale Mahallesinde, halen şehrin ticari merkezi konumundaki kuyumcular mevkiinde, Ziya Gökalp Caddesi üzerindedir. Klasik bedesten yapılarına uymuyor.

Uzunca bir sokağın sağ ve soluna, karşılıklı dizilmiş dükkanlar ve aralardaki kapılardan oluşmaktadır. Mimari tarzı ile, arasta tanımına uymaktadır. Doğu-Batı doğrultusunda uzanan, dikdörtgen bir alana oturan yapı: 92 x 15 metre boyutlarındadır.

Ortada: genişliği 4.40 metre genişliğinde, üzeri açık sokak, bunun iki yanında karşılıklı dizilmiş dükkanlar var. Sokağın üstünün ilk yapıldığında, kapalı olduğu biliniyor. Günümüzde: güney kolunda 19 ve diğerinde ise 21 dükkan var.

Yapının inşa kitabesi yoktur. Günümüze sağlam olarak ulaşan, iki kapısı üzerinde bulunan kitabeliklerin içleri boştur. Arşiv belgelerine göre: buranın, Hazinedarzade Süleyman Paşa tarafından yaptırıldığı bilinmektedir.

Yapılış tarihi ise, tahminen: 1807-1818 yılları arasıdır. Ancak: buranın, 1785 yılından önce yaptırıldığı ve Süleyman Paşa tarafından satın alınarak vakfedilmiş olabileceği de düşünülmektedir.

Samsun Eski Belediye Binası

ESKİ BELEDİYE BİNASI

İl merkezinde, Hançerli Mahallesindedir. 1913-1914 yılları arasında yaptırılmıştır. Nalbant han istimlak edilerek, onun yerine burası yapılmıştır. Binanın yapım işi: İtalyan Rici’ye verilmiştir. Bina: 26 Aralık 1913 tarihinde bitirilerek, resmi açılışı yapılmıştır.

Binanın dış yüzü: Ünye taşı ile kaplanmıştır. Yontma ve süsleme sanatının güzel örnekleri burada görülüyor. 3.katın balkonunun kıyısında: güzel bir kitabesi var. Eski yazı ile yazılmış.

Samsun Tekkeköy Mağaraları

TEKKEKÖY MAĞARALARI

Samsun’un 15 km. doğusundadır. Burada, mağara yerleşimi var. Önceleri: denizin mağaralar bölgesine kadar, daha sonra denizin alüvyonlarla dolması nedeniyle, ilçenin kıyıdan 4 km. uzakta kaldığı tahmin edilmektedir.  Evet, buralar, çok önceki dönemlere ait bir yerleşimin izleri bunlar.

Adeta bir Açıkhava müzesi gibi. Bölgenin en kolay ulaşılabilen, geniş ağızlı mağaralarıdır. Mağaralara ulaşım: kayalara oyulmuş basamak tipi merdivenlerle sağlanmıştır. Ana mağara: kalenin batısından başlayıp, güney tepelere kadar uzanan yol üzerinde, biri uzun, diğeri kısa iki adet araç yolu bulunmaktadır.

Bu mağaralarda yaşamış insanlar: madeni tanımamışlar. Bütün aletleri: taş, ağaç ve kemikten yapılmış. Geçimlerini: avcılık ve toplayıcılıkla sağlamışlar. Taştan yontmak suretiyle yaptıkları el baltaları, mızrak uçları, kesiciler, kazıyıcılar gibi çeşitli aletler kullanmışlar. Bu aletler: Arkeoloji Müzesinde sergileniyor.

Çınarcık ve Fındıcak vadilerinin birleştiği yerde ve her iki vadiye hakim durumda bulunan kaya kitlesi “Delikli Kaya” adıyla bilinmektedir. Bu kaya kitlesinden çıkan basamaklar, teknik ve biçim yönünden incelenmiş ve Delikli Kaya’nın bir Frig kalesi olduğu anlaşılmıştır.

Günümüzde: maalesef, ulaşım için yol açılırken: ana kaya kırılmış, mağara kalenin sağı, solu ve önünden yol geçirilmiş. Ayrıca, kale burçlarına dalarak, ana kaya oyulmuş ve su sarnıcının üzerinden yol geçirilmiş. Yani: tam bir rezillik. Neyse ki, 1977 yılında, mağara sahası Sit alanı olarak ilan edilmiş.

Samsun Dündar Tepe

DÜNDAR TEPE

Kılıçdede Mahallesindedir. Öksürük Tepe olarak da bilinir. Çünkü: tepede gömülü olan pir’in: öksüren çocukları tedavi etmesinden gelmektedir. Dündar tepe ismi ise, Dündarlar Yatağı olmasından ötürü verilmiştir.

İl merkezine, 3 km. uzaklıkta, Mert ırmağı boyunda bir höyüktür. Yüksekliği, yaklaşık: 15  metredir.

1940-1941 yıllarında, burada yapılan kazılarda, üç ayrı kültür ortaya çıkarılmıştır. Hepsinde: teknik ve biçim yönünden birbirinin aynı: elle yapılmış çanak-çömleklere rastlanmıştır. Renkleri: gri, siyah ve kırmızıdır.

Kaba geometrik süslü olanları da vardır. Bunlar: Alişar ve Alacahöyük çanak çömleklerine çok benzemektedirler. Halkın: tarım ve hayvancılıkla geçindiği anlaşılmaktadır. İkinci kültürde ise, çanak çömlekler, yine elle yapılmış ve perdahlanmıştır. Hemen hepsinde, kulp vardır. Madenden yapılmış eşya ve savaş araçları çoktur.

Ayrıca: domuz  dişlerinden ve geyik boynuzlarından yapılan aletlere de rastlanmıştır. En önemli buluntular: pişmiş toraktan yapılmış olan idollerdir. Üçüncü kültür: Hitit çağına ait olup, kaim bir yangın tabakası üzerine kurulmuştur.

Bir Hitit evinde bulunan damga mühür, bu yapının, MÖ.1500-1200 yılları arasında yapıldığını belirtmektedir. Çanak çömlekler, çarkla yapılmıştır. Renkleri: kırmızı, kahverengi, gri ve beyazdır.

Burada bulunan çaydanlıklar: Alişan, Alacahöyük ve Boğazköy’dekilere benzer. Bu Hitit şehri, MÖ.1200 yılında, bir yangınla yok olmuştur. Üçüncü yapı katında: çoğu boya astarlı, çarkla yapılmış ve iyi fırınlanmış seramik buluntuları, pişmiş toprak mühürler, hayvan heykelcikleri, kemik iğneler ele geçirilmiştir.

Arkeolojik Sit alanıdır. Burada bulunan eserler: Arkeoloji Müzesinde sergileniyor. Höyük ise: yine, tarihi eserlere sahip olmama gibi genel bir huyumuz nedeniyle, günümüzde tam ortasından Samsun-Sivas demiryolu geçmekte, höyüğün çevresi ise, çeşitli yapılarla çevrilmiş, işgal edilmiş durumdadır.

TOPTEPE TÜMÜLÜSLERİ

Hasköy’dedir. Belediye evleri mahallesinden, Samsun-Çarşamba karayolunun üstünde bulunur. Biri büyük, diğeri küçük iki tepe var. Bunlarda, arkeolojik Sit alanıdır.

AKALAN KALESİ

Samsun’un 18 km. güneybatısındadır. Çatmaoluk ve Kulacadağ köyleri arasında bulunmaktadır. Kuruluş yıllarının, demir çağına kadar gittiği  düşünülmektedir. Alman arkeolog Markidi’nin yaptığı kazılarda: burada, Frigler’in Karadeniz’e indikleri görülmüştür.

Samsun Atakum Adnan Menderes Bulvarı

ATAKUM-ADNAN MENDERES BULVARI

Atakum Beldesi: 4.8 km. lik sahil şeridine sahiptir. Burası şehrin en pahalı evlerinin olduğu yerdir, güzel bir plajı bulunuyor. Ayrıca, burada: dinlenme ve gezi yolları, bisiklet yolu, özel plajlar, kafeler, restoranlar, plaj voleybolu alanları, anfi tiyatro, özel spor alanları, aquaparklar, oteller, pansiyonlar, kamp alanları var. Samsun’da bulunduğunuz sürede, burayı mutlaka ziyaret etmenizi öneririm.

Özellikle, sahil şeridinin yani Adnan Menderes Bulvarının revizyondan geçirilerek, halka kazandırılması, yazın tüm Samsun halkının buraya akın etmesine neden olmuş.

Samsun Meşe Kültür Parkı

MEŞE KÜLTÜR PARKI

Canik Belediyesi tarafından işletiliyor. Burada: mesire alanları, aynı anda, 1500 kişinin faydalanabileceği restoran, açık ve kapalı düğün salonları, yürüyüş yolları ve Samsun’a özgü el sanatlarının satışlarının yapıldığı stantları ile, eşi ve benzeri olmayan bir yer konumunda.

PLAJLAR VE KAMP YERLERİ

Samsun ilinde: plaj ve kamp yerleri olarak: Karayolları Tesisleri, DSİ Tesisleri, Bayındırlık ve İskan Müdürlüğü Tesisleri, Köy Hizmetleri Müdürlüğü Tesisleri, Beden Terbiyesi İl Müdürlüğü Tesisleri, Meteoroloji Bölge Müdürlüğü Tesisleri, Kızılay Dinlenme Kampı var.

Bunların dışında, şehrin başlıca plajları: Mert Plajı, Fener Plajı, Bandırma Plajı, Atakum ve Atakent Plajları, Yakakent, Alaçam, Bafra ve Terme sahillerinde bulunuyor.

Bu plajların tamamına yakını, doğal kumsallardan oluşuyor.

Samsun Fuarı

SAMSUN FUARI

İlk kez, 1963 yılında açılmıştır. Ulusal ve yöresel kültürel ve toplumsal değerler sergileniyor. Dinlenme ve eğlence tesisleriyle, yöre halkına hizmet veriliyor.

Yunanistan Alexandrapolis-Dedeağaç

Yunanistan Alexandrapolis-Dedeağaç

Yunanistan Alexandrapolis-Dedeağaç; Burada: herhangi bir antik kalıntı veya tarihi eser yok. Bu şehirde daha çok: masmavi ve tertemiz bir deniz, uzun kumsallar var.

Ayrıca: şehir, özellikle akşam saatlerinde hareketli ve canlı. İnsanlar: eğlenmeyi seviyorlar.

Burayı ziyaret etmeyi düşünürseniz: denize girmek, balık restoranlarında muhteşem deniz ürünlerini tatmak ve tavernalarda, akşam saatlerinde sabaha kadar süren eğlencelere katılmak, başlıca yapabilecekleriniz bunlar.

Fazla zamanınız varsa, Semadirek adasına da geçebilirsiniz. Orada: tarihi kalıntılar, tarih meraklıları için ilginç gelebilir.

Evet: İpsala sınır kapısından çıktıktan sonra: gerek E-90 karayolu ve gerekse sahilden ilerleyen karayolu takip edildiğinde, Yunanistan’ın Trakya bölgesinde bulunan: Aleksandropolis şehri ile karşılaşıyoruz.

Yani: 32 km.lik uzaklık, yaklaşık 30 dakikada alınabiliyor. İstanbul’dan yola çıkıldığında ise, yaklaşık 4-5 saat sonra, Dedeağaç şehrine ulaşmanız mümkün. İstanbul’dan buraya ulaşmak için toplu ulaşım araçlarına ödemeniz gereken ücret: 40 Euro civarındadır.

Ulaşım için bir diğer alternatif ise: havaalanı. Şehirde: batı bölümünde, küçük bir havaalanı bulunuyor. Dedeağaç ile Selanik şehri arasındaki uzaklık: 346 km. dir.

Atina şehrine olan uzaklığı ise: 750  km. dir. Şehirde, bir de havaalanı bulunuyor. Havaalanı, şehir merkezine: 6 km. uzaklıktadır.

Buranın bir diğer ismi ise: Dedeağaç.

Söylenenlere göre: 15’nci yüzyılda, burada, Türk yönetimi etkin iken, bir tekke kurulmuştur. Bu tekkeye bağlı topluluğun dedesinin altında oturduğu ağaç, kutsal sayılarak kasabaya Türkler tarafından “Dedeağaç” ismi verilmiştir.

Aleksandrapolis ismi ise;

Yunanistan Alexandrapolis-Dedeağaç; Hani tarihteki Makedonyalı Büyük İskender’den gelmez. İsim: 19’ncu yüzyılda yaşamış bir Yunan kralından geliyor.

Şehir: 1913 yılında, Bükreş antlaşması ile verildiği Bulgaristan tarafından, Neuly antlaşması sonucu Yunanistan’a ilave edilince, dönemin Yunan kralının ismine izafeten bu isim verilmiştir.

Şehir: Ege denizi kıyısında, bir liman kentidir. Evros yani Meriç nehri bölgesinin en büyük şehridir. Meriç nehrinin yaklaşık 14.5 km. batısındadır. Ülkemiz ile olan sınırı:40 km. dir.

Kentte: büyük Türk nüfusu yaşamaktadır. Ayrıca: şehirde bulunan “Sağlık Bilimleri Fakültesi” nedeniyle, önemli bir öğrenci nüfusu barınıyor.

Bir de liman şehri olması nedeniyle, özellikle yaz aylarında, yoğun turist bulunuyor. Şehrin her yanında Osmanlı izleri, tarih, balık, zeytinyağı görülebiliyor.

Günümüzde: şehir nüfusu yaklaşık 115 bin kişi civarındadır ve bu nüfusun, 20 bin kişilik bölümü Türklerden oluşmaktadır. Yani, şehirde karşılaştığınız orta yaş üzerinde bir yerli ile Türkçe konuşmaya kalkarsanız, büyük olasılıkla konuşabilirsiniz.

Nüfus içinde büyük çoğunluğu oluşturan diğer gurup, Üniversite öğrencileridir. Şehirde: Trakya Demokritos Üniversitesinin: Tıp Fakültesi, Moleküler Biyoloji ve Genetik Anabilim Dalı, Temel Seviye Eğitim Bölümü, Eğitim Bilimleri Bölümü bulunmaktadır.

Ayrıca: Bölgesel Üniversite Hastanesinde, çok özel tıbbı operasyonlar yapılabilmektedir.

Gündüzleri: cadde, sokak ve kafeleri dolduran gençler, şehri canlandırıyorlar. Kafelerin sokağa bakan bölümlerinde, teraslar oluşturulmuş ve teraslarda oturup şehrin hareketli sokaklarına bakarak, muhteşem güzel zaman geçirebilirsiniz.

Öğleden sonraları oturduğunuz kafelerde, akşam olunca yer bulamazsınız, çünkü daha önce de söylediğim gibi, akşam saatlerinde bütün şehirliler, sokaklara çıkıyorlar.

TARİHİ GEÇMİŞİ

Yunanistan Alexandrapolis-Dedeağaç; Bölgenin tarihi geçmişi, MÖ.7’nci yüzyıla kadar uzanmaktadır. Buralarda görülen ilk yerleşimciler olan Tıraklar: bölgeye geldiklerinde, şehrin hemen karşısındaki “Somathraki” yani “Semadirek” adasına yerleşirler.

Daha sonra ise, yeniden anakaraya çıkıyorlar ve burada, yerleşim yerleri kuruyorlar. Özellikle: anakarada kurdukları bu kentleri, yeni yollar yaparak birbirlerine bağlıyorlar, tapınaklar yapıyorlar, deniz ve kara ticaretini geliştiriyorlar.

Takip eden dönemde, yani 1’nci yüzyılda ise: bölgede Romalılar görülüyor ve 4’ncü yüzyıla kadar, bölgede egemenlik kuruyorlar. 4’ncü yüzyıldan sonra ise, Bizans dönemi başlıyor. Bu dönemde: eski bir pagan tapınağı üzerine, Kosmosotiras kilisesi inşa ediliyor.

Sonraları:

Osmanlılar bölgede görülmeye başlıyorlar. 1821 tarihine gelindiğinde ise, Yunanlılar bağımsızlıklarını kazanıyorlar. 1869 yılında, Maurice de Hirsch isimli bir şahıs: Rumeli Demiryolları Şirketinin sahibi olarak bu bölgeye geldiğinde: Selanik-İstanbul demiryolu hattının yapımını ve işletme hakkını satın alır.

Ayrıca: şirket, Enez bölgesinde bir liman yapacaktır. Ancak, Meriç nehrinin aşırı alüvyon taşıması nedeniyle, limanın, Enez yöresine değil, buraya yapılmasına karar verilir.

Bunun üzerine, burada, sahil şeridindeki 10  km. lik kesime: liman işletmesi için gerekli antrepolar ve çalışanlar için evler yapılır. 1877-1878 Osmanlı Rus savaşı sonucunda ise,
Ruslar burayı işgal ederler ve şehri, yeniden imar ederler.

Ancak, şehir yine şirket şehri olmaya devam eder. Sonuç olarak: 1871 yılına kadar bir balıkçı köyü olarak gelen şehir, bu tarihten sonra, elverişli coğrafi konumu nedeniyle, gelişmiş, büyümüş ve şehir halini almıştır.

Özellikle: Selanik-İstanbul demiryolunun yapılması ve şehrin bu demiryolu üzerinde olması, gelişimini hızlandırmış ve
etkilemiştir.

ŞEHİR İÇİ ULAŞIMI

Yunanistan Alexandrapolis-Dedeağaç; Şehirde: genellikle ulaşım taksiler ile sağlanıyor. Çünkü: taksilerin ücretleri uygun. Özellikle: İstanbul ile karşılaştırırsanız, uygun olduğunu görüyorsunuz.

Ayrıca: ülke genel şartları gereğince, beş yaşın üstünde taksi yok. Zaten marka olarak da, bayağı kaliteli taksiler var.

KONAKLAMA

Yunanistan Alexandrapolis-Dedeağaç; Şehirde, çok sayıda otel ve pansiyon bulunuyor. Hatta: tüm bölgenin en büyük konaklama tesisleri buradadır. Oteller aynı zamanda, toplantı salonlarıyla, kongre turizmi için de elverişli yapıdadırlar.

Otel fiyatları, internetten verilen fiyatlar ile büyük farklılıklar gösteriyor. Bu nedenle: otellerden fiyat alırken dikkat etmenizi öneririm.

Genellikle, fiyatlar: iki kişilik oda için: 50-150 Euro arasında değişiyor. Türkiye’den giden birçok ziyaretçinin genel olarak tercih ettiği otellerin başında: Thraki Otel var. Şehir merkezinden, yaklaşık 10  km. uzaklıktaki otel, eski ama bakımlı, odaları temiz. Ayrıca: güzel bir sahili de var.

Şehrin en lüks oteli ise: deniz kıyısındaki Grand Hoteldir. Otelin kapalı yüzme havuzu bulunuyor ve her yere, yürüyerek ulaşım mümkündür.

NE YENİR

Yunanistan Alexandrapolis-Dedeağaç; Şehirde, kıyı şeridinde, birçok balık lokantası var. Bu lokantalarda; deniz ürünleri ve mezelerin tadına bakabilir ve barbayani isimli yöresel içkiden içebilirsiniz. Bu içki, rakıya benziyor.

Fiyatlar, genel olarak uygun. Özellikle: İstanbul balık lokantalarının fiyatları yanında çok uygun. Bu uygunluk: özellikle yöre valiliğinin sıkı denetimleriyle sağlanıyormuş.

Bir balık restoranı önermem gerekirse: “Taverna Nea Hili” olabilir. Bu restoran, zeytinliklerin arasında kalıyor ve özellikle mezeleriyle ünlüdür. Zaten kapısında, çok sayıda, İstanbul plakalı otomobil görebilirsiniz.

Şehirde diğer bir mekan: Ouzeri denilen ve Yunan rakısı Uzonun isminden gelen isimle anılan barlar yani bir tür meyhanelerdir. Bunlar, özellikle mezeleriyle öne çıkıyor.

Bunun dışında: bu şehirde, özellikle, denize bakan kafeteryalarda oturup, kahve için ve güneşin batışını izleyin. Güneş battıktan sonra ise şehirde muhteşem bir hareketlilik başladığını göreceksiniz.

Yunanlılar, genellikle akşam yemeklerini geç saatlerde yemeyi tercih ediyorlar. Daha sonra ise, geç saatlere ve hatta sabaha kadar sokaklarda oluyorlar.

Bu arada: büyük peynir üreticilerinden “Evropharma” nın merkezi, buradadır.

DENİZ

Şehrin kıyı şeridinde, deniz çok temiz. Çünkü: denizdeki kimyasal kirliliği önleyici tedbirler alınmış. Hatta: sahillerinin Mavi Bayrakları bulunuyor.

ŞEHİRDEKİ GEZİ

Yunanistan Alexandrapolis-Dedeağaç; Şehirde, en işlek cadde olarak: Dimokratias caddesi görülüyor. Leoforos Dimokratias caddesi: zaten şehrin hemen merkezinde, limana paralel uzanıyor. Şehri boylu boyunca geçiyor.

Cadde üzerinde, birçok kafeterya ve alışveriş merkezleri, dükkanlar bulunuyor. Ancak: özellikle sizlere hatırlatmam gereken husus: şehirde, tam bir “siesta” uygulaması olması.

Yani: saat: 13.00-17.00 arasında, tüm dükkan sahipleri siesta yani uyku molası veriyorlar ve dükkanlarını kapatıyorlar. Özellikle: hafta sonlarında, dükkanlar mutlaka kapalıdır.

Hatta: benzin istasyonları bile kapalı. Yani: özel aracınız ile gitmeye niyetlenirseniz, bu durumu mutlaka dikkate almalısınız. Öte yandan: bir gerçek daha var, İpsala sınır kapısından çıkıştı, birçok özel araç, yakıt deposu boş olarak çıkış yapıyor.

Çünkü: Yunanistan yani bu bölgedeki yakıt fiyatları, ülkemizdeki fiyatların çok altındadır. Bu nedenle: bir çok gezgin, özel araçları ile yola çıkarken, yakıtı Yunanistan topraklarından almayı düşünüyorlar.

Evet: şehrin tüm caddeleri ve sokakları, tertemiz ve pırıl pırıldır. Çarşıları canlı ve hareketlidir. Gece hayatı, nispeten daha renkli. Akşam saatleri geldiğinde: sahildeki yol, araç trafiğine kapatılıyor.

Sonra da: tüm kafeler, barlar, tavernalar ve balık lokantaları, gerek şehir yerlileri ve gerekse yabancı turistler tarafından dolduruluyor.

Şehir yerlileri eğlenceyi o kadar çok seviyorlar ki, her gün saat 22.00’den sonra, bütün kafeteryalar ve eğlence merkezleri, çılgınca eğlenenler ile doluyor.

Yani, her fırsatta dışarıdalar. Gündüz siesta adı altında uyku ve gece geç saatlere kadar eğlence.

DEDEAĞAÇ CAMİSİ

Şehir merkezinde, Leoforos Dimokratias caddesindedir. Dedeağaç tren istasyonunun hemen ilerisindeki bir sokakta, şehrin tek camisidir.

Bazı yerlerde, ismi “Selahattin Camisi” olarak da geçmektedir. Şehir merkezinde, günümüze kadar ayakta kalabilen tek camidir. Caminin tarihçesinde hazin bir öykü var.

Şöyle ki: 1912 Balkan Savaşında, cami ve içindeki Müslüman halk: Bulgarlar tarafından, yakılmıştır. 1921 yılına gelindiğinde ise, cami, Yunanlılar tarafından onarılmıştır.

Ancak: caminin ilk olarak kim tarafından ve hangi tarihte yapıldığı belli değildir. Son olarak: cami, 13 Mart 1993 tarihinde çıkan bir yangın sonucu tamamen yanarak yok olmuştur. Yangın olayının faili meçhuldür.

Yunan hükümeti, yangın olayından sonra camiyi yeniden onarılmış ve günümüzde halen ibadete açıktır. Ancak, çevresindeki büyük apartmanlar, caminin görüntüsünü etkiliyor.

Adeta, uzaktan görünmesi engellenmiş gibi bir hava var. Hatta: minarenin tepesindeki hilal sökülmüş ve bahçesinde, azınlık okulunun bulunması nedeniyle, Yunan bayrağı dalgalanıyor.

Azınlık okulu  dedim de, burası bir Türk azınlık okulu. Ancak, bu Türk okulunun pek fazla öğrencisi var denilemez.

Yunanistan Alexandrapolis-Dedeağaç

DENİZ FENERİ

Şehrin sembolüdür. 1880 yılından kalmadır. Sultan II. Abdülhamit tarafından yaptırılmıştır. Hemen deniz kıyısında, sahil kesiminde yükseliyor ve şehrin en hareketli bölgeleri, fenerin bulunduğu mahaldedir.

MAKRİ KÖYÜ

Şehrin, 11  km. batısında, deniz kıyısındadır. Aynı zamanda: E-90 karayolunun da hemen yanındadır. Burası: şirin bir yerleşim yeri.

Özellikle: balık restoranları çok ünlü ve mutlaka uğramanızı ve deniz ürünlerini tatmanızı öneriyorum.

Fiyatlar ise, çok uygun. Hatta, bazı restoranlarda, yoğun Türk ziyaretçiler nedeniyle, Türkçe menü bile bulmanız mümkün. Menülerde: midyeler, boy boy karidesler, kızarmış balıklar bulabilirsiniz.

Öne çıkan bir husus olarak: tüm yemeklerde, beyaz peynir ilave edilmesidir. Özellikle: salataya, mutlaka beyaz peynir ilave ediliyor.

LOUTROS KÖYÜ

Burası, şehir merkezine 13 km. uzaklıktadır ve kaplıcaları ile ünlüdür. Şehrin doğusunda, yani Türkiye tarafında, Meriç nehrinin hemen yanında kalıyor.

Yunanistan Alexandrapolis-Dedeağaç

SOUFLİ-SOFULU KÖYÜ

Şehir merkezine, 1 saat (65 km.) uzaklıktadır. Ama, sınırı geçtiğimizde ilk karşımıza gelen yerdir.

Burası: ipeği ve ipekböceği ile tanınmaktadır. Buranın pazarında-çarşısında ipek ve el dokusu kumaşlar bulup satın alabilirsiniz.

İpek bu bölgede, 1911 yılında o kadar önem kazanmıştır ki, yörenin nüfusu, 13 bin civarına ulaşmıştır.

Ancak, bu tarihten sonra, Batı Trakya’nın bölünmesi ve ipek böceği için gereken dut ağaçlarının sınırın öte yanında kalması nedeniyle, burada, ipek böcekçiliği gerilemiştir.

Böylece, şehrin nüfusu da gittikçe azalmıştır. Ayrıca, sentetik ipeğin bulunması da, bu olumsuzluğu etkilemiştir. Yine de, günümüzde burada ipek ve ipekböceği yetiştiriciliği sürdürülmektedir.

Yunanistan Alexandrapolis-Dedeağaç

Hatta, burada bir de “İpek Müzesi” bulunuyor. Müze: şehir merkezinde, eski bir Türk konağı görüntüsü veriyor. 1990 yılında açılmıştır. K. Kourtidis isimli doktor ve politikacı birinin konağında kurulmuştur. Konak: 1883 yılında yapılmıştır.

Zemin kat ve birinci kat müze, ikinci kat ise konut olarak kullanılmaktadır. 4 tematik bölüm vardır. Buralarda: metinler, fotoğraflar, tasarımlar ve haritalar görülüyor. Buralarda; ipek böceği kültürü hakkında geleneksel nesneler içeren toplam 46 parça obje var.

Yunanistan Alexandrapolis-Dedeağaç

SAMOTHRAKİ ADASI-SEMADİREK ADASI

Adaya, deniz yolu ile ulaşılabilen tek noktadır. Ada ile şehir arasındaki ulaşım, yaklaşık 1-2 saat sürmektedir. Kavala ile ada arasındaki deniz ulaşımı ise, 5-6 saat sürüyor. Adanın boyutu: 178 km. karedir. Uzunluğu ise, 17 km. dir.

Ekonomik etkinlikler: balıkçılık ve turizm üzerine kuruludur. Ayrıca: granit ve bazalt gibi yeraltı kaynakları da bulunmaktadır. Adanın Fengari dağı: 1611 metre yüksekliktedir.

Ada, özellikle yaz aylarında mutlaka gezilmesi gereken bir yerdir. Kumu: sarı ve tertemiz deniziyle, doğanın güzellikleri birleşmektedir. Adada, nehir ve şelaleler arasında yürüyüş yapabilir, kuş seslerini dinleyebilirsiniz.

Ayrıca: adada, çok sayıda antik kalıntılar da görülebilir. Özellikle: antik dönemlerde dini törenlerin yapıldığı bir site olan “Sanctuary” önem kazanmaktadır. Çünkü: bu dini yer, dönemin birçok ünlüsü tarafından ziyaret edilmiştir. Antik kent kalıntılarının bulunduğu yer ise: “Pelasgians” olarak bilinir. Burada: Kayralılar ve Traklar egemenlik kurmuşlardır.

Yunanistan Alexandrapolis-Dedeağaç

Hatta:

Günümüzde, Paris-Louvre Müzesinde sergilenen “Kanatlı Zafer Tanrıçası Nike” heykeli, 1863 yılında buradan bulunarak kaçırılmıştır. 1863 yılında, Fransız arkeologlar tarafından bulunan ve MÖ.190 yılından kalan anıt: başsız olarak, adanın dini sitesi olan Sanctuary bölgesinde bulunmuştur.

MÖ. 508 yıllarında, Persler de, adada hakimiyeti ele geçirirler. Daha sonra ise, ada, Helen hakimiyetine girer. Ada tarihindeki diğer önemli bir husus: İsa’nın havarisi Pavlus’un, Filistin dışında ikinci misyonerlik yolculuğuna yani Makedonya’ya giderken, Semadirek adasında bir gece geçirmiş olmasıdır ki, bu durum İncil de yazılıdır.

Adaya giderseniz: ilk olarak, limanın kenarında uzanan, dar ve uzun bir ana caddenin bulunduğu, Kamariotissa denilen köyü göreceksiniz. Burada: hediyelik eşya satış dükkanları ve plajlar var. Ayrıca: yine burada araba ve motosiklet kiralayabilirsiniz.

Burada: özellikle yaz aylarında, yoğun turist akımı oluyor. Buranın hemen arkasında: konaklama tesisleri var. Yaklaşık 14 km. lik bir yol sonunda ise, Therma şehri var.

Burada da: oteller, kiralık daireler, dükkanlar ve restoranlar bulunuyor. Ayrıca, yemyeşil bitki örtüsü, oldukça güzel bir görünüm ortaya koyuyor. Therma, aynı zamanda adanın kaplıcalar sitesidir.

Adanın başkenti: Hora şehridir. Burası: ada sakinlerinin korsanlardan gizlenmek için daha yukarılara ve iç kesimlere, dağın doğal amfi tiyatro gibi olduğu yere kurulmuştur. Yamaç boyunca, dar sokaklar, küçük ama şirin kasabaya ayrı bir güzellik vermektedir.

Burada, popüler restoranlar, batı tarzı kafeteryalar ve denizin muhteşem güzel manzarasını izlemek mümkündür. Aynı zamanda, adanın küçük hastanesi de bu şehirdedir. Bir de folklor müzesi, bir kale kalıntısı da görülüyor.

Adanın diğer öne çıkan özelliklerinden birisi de, plajlarıdır. Kamariotissanın güney kıyısında, yaklaşık 16 km. uzaklıkta: mükemmel bir kaya blok üzerinde yükselen tepelerin hemen önündedir.

Plaj: gayet sessiz, güneş şemsiyeleri ve sahilde bir bar, mükemmel bir balık restoranı, duşlar ve şezlonglar bulunuyor. Plajın uzunluğu: 800 metredir.

Yunanistan Samothraki adası-Semadirek adası ile ilgili ayrıntılı tanıtım ve gezi yazısı için.