Türkiye’nin gururu Atatürk Barajı ve Hidroelektrik Santralı tesislerini ve baraj gölü kıyısındaki soysal tesisleri mutlaka görmelisiniz. Bu tesisleri yapmayı başaran ülkemizle gurur duyacaksınız.
Şanlıurfa Bozova
ULAŞIM
Bozova-Şanlıurfa arası uzaklık: 38 km., Bozova-Adıyaman arası uzaklık: 96 km., Bozova-Diyarbakır arası uzaklık: 121 km. dir. Bozova’nın Atatürk Barajına uzaklığı ise: 22 km. dir.
TARİHİ
Bu yöre: Asurlular döneminde: Asurnianu, Romalılar ve Ermeniler döneminde: Tormenapa, Araplar döneminde: Telhüvek, Türkmenler döneminde Yaylak olarak isimlendirilmiştir.
Tarihi: MÖ.7250-5500 yıllarına kadar uzanmaktadır.
Ayrıca: 1982 yılında, İğdeli köyü yakınlarında yapılan arkeolojik çalışmalarda elde edilen buluntular, bölgenin günümüzden 7000 yıl öncesine kadar yerleşimlere ev sahipliğine göstermiştir.
Bozova civarında kurulan ilk medeniyet: Asurluların Asuranianu ismini verdikleri ve MÖ.2000 ile 606 yılları arasında hüküm sürdükleri dönemde oluşan medeniyettir.
Bozova bölgesi daha sonra Makedonyalıların, Roma imparatorluğunun ve Bizans imparatorluğunun eline geçer.
640 yılında, Hz. Ömer zamanında, Übeyt ibni el Cerrah tarafından, Urfa’nın fethi ile birlikte, İslam topraklarına katılır.
1402 yılından 1516 yılına kadar; sürekli olarak İran Safavileri, Mısır Memlukları ve Osmanlılar arasında el değiştirir.
Şanlıurfa Bozova
GENEL ÖZELLİKLERİ
SOSYAL HAYAT
Türkiye’nin en büyük barajı ve hidroelektrik santralini bünyesinde bulundurması ve GAP’ın merkezinde olmasına rağmen, Bozova’da sosyal hayat oldukça durgundur.
Atatürk Barajı inşaatı sırasında bir hareketlilik gözlense de, baraj inşaatının bitiminden sonra tekrar sade ve gelenekçi hayat tarzına devam edilmiştir.
İlçe merkezinde; sinema, tiyatro ve gazino gibi eğlence yerleri yoktur.
Atatürk Barajında bulunan; DSİ Müdürlüğüne ait sosyal tesisler, amfi tiyatro ve kır kahvesine ilave olarak, Holan Tepesi olarak bilinen ormanlık alan içinde: Su ve Doğa Sporları Merkezinin de bulunduğu dinlenme ve mesire yerleri, 2001 yılında hizmete alınmıştır.
Özellikle, baraj gölünün kıyısında bulunan sosyal tesislerde; yelken, sörf, kürek ve yüzme gibi her türlü su sporları yapılabilmektedir.
Şanlıurfa Bozova
GEZİLECEK YERLER
Bozova Çarmelik Kervansarayı
ÇARMELİK KERVANSARAYI
Şanlıurfa-Gaziantep kara yolunun, Aligör köyünün kuzeyinden Bozova’ya giden yolun, 14’ncü km. dedir. Kocatepe, Büyükhan Mahallesinde bulunuyor. İlçe merkezine 35 km uzaklıktadır.
Bu anıtsal eser: ticaret kervanlarının ve hac yolcularını konaklaması için Selçuklular döneminde yapılmıştır.
Ancak, kitabesi bulunmadığından, kesin inşa tarihi bilinmemektedir. 15’nci yüzyıldan kaldığı sanılıyor.
Yani: muhtemelen 1234-1235 yılları arasında, Selçuklu dönemine tarihleniyor.
Bozova Çarmelik Kervansarayı
Yapının ölçüleri 63.40 x 62.50 metredir. Kare bir plana sahiptir. Güneydeki cephesi dışındaki yerleri, büyük ölçüde tahrip olmuştur. Avlu ve kapalı bölümlerden oluşan karma tipli bir yapıdır.
Avlunun çevresinde: ahırlar, kışlık ve yazlık odalar bulunur.
Avlu da, bir de su kuyusu var.
Yapıya giriş, kuzey cephesinin ortasındaki eyvandan.
Bu giriş eyvanı ve avlunun etrafını çevreleyen mekanların büyük bir kısmı, günümüzde yıkılmış durumda.
Plan şeması olarak Selçuklu şehir dışı hanlarından çok, Suriye çevresindeki 12 ve 13’ncü yüzyıl hanlarıyla benzerlik gösteriyor.
Evliya Çelebi; Seyahatnamesinde :” Suruç’tan kalkarak batıya doğru, iki saatte Çar Melik kalesine ulaştığını, burasının dört hükümdar (Çar Melik) kardeş tarafından yapıldığı için bu ismi aldığını “ belirtiyor.
Güneydoğu Anadolu bölgesinden daha çok Suriye geleneklerinden izler taşıyan özgün konumu ve yöredeki “Han” yapılarının en erken tarihlisi olması bakımından, çok önemli bir eser.
Şanlıurfa Büyükşehir Belediyesi tarafından 2019 yılında restore edilmiştir.
Bozova Kırsal Yaşam ve Tarım Müzesi
Günümüzde “Kırsal Yaşam ve Tarım Müzesi” olarak hizmet vermektedir.
Şanlıurfa Bozova Çarmelik Camii
ÇARMELİK CAMİİ
Büyükhan köyünde, Çarmelik Hanının kuzey kapısının karşısında, 2 katlı olarak yapılmış.
Alt katı: dershaneler, üst katı ise camidir. 6 adet kubbe ile örtülü, son cemaat yeri, 3 kemerli ve kubbesizdir.
İskender diye adlandırılan mevkide bulunan mezarlıkta ise, yan yana bulunan ve iki kardeşe ait olduğu söylenen mezarların, bu camii ve hanı yapan kardeşlere ait olduğu söyleniyor.
Bozova Çarmelik Camii
Mezar taşlarından birinde Ali oğlu Ahmet Ağa ismini taşıyan bu mezar taşında 1621 tarihi bulunmaktadır.
Çarmelik camiinin restorasyonu ve çevre düzenlemesi tamamlanmış ve cami ibadete açılmıştır.
Şanlıurfa Bozova Atatürk Barajı
ATATÜRK BARAJI
Evet, bu bölgeye gelip de, Türkiye Cumhuriyet tarihinin en büyük yapısını görmeden sakın ayrılmayın. Bu büyük yapının haşmeti, gözünüzü korkutacak ama bir yandan da, bir Türk olarak sizlere gurur verecek.
Şanlıurfa Bozova Atatürk Barajı
Burayı görmeden önce: GAP hakkında kısaca bilgi vermek istiyorum.
GAP, Güneydoğu Anadolu Projesi. Türkiye yüzölçümünü ve nüfusunun yaklaşık % 10 nu oluşturan Güneydoğu Anadolu Bölgesinde: toprak, su, insan kaynaklarını geliştirerek, top yekun sosyo-ekonomik kalkınmaya yönelik, bütünleşmiş ve sürdürülebilir insani gelişme ilkesine dayalı bir girişim.
Projenin temel hedefleri: Güneydoğu Anadolu Bölgesi halkının, gelir düzeyi ve hayat standardını yükselterek, bu bölge ile diğer bölgeler arasındaki gelişmişlik farkını ortadan kaldırmak.
Kırsal alandaki verimliliği arttırarak, istihdam olanakları yaratmak, ekonomik büyüme ve milli gelir gibi kalkınma hedeflerine katkı sağlamak.
Bozova Atatürk Baraj Gölü
Önceleri: Fırat ve Dicle nehirleri üzerine, sulama ve hidroelektrik enerji üretimine yönelik: 13 proje demetin içinde, 22 baraj ve 19 hidroelektrik santralı yapımı planlanmış.
Proje kapsamında: GAP Uluslar arası havalimanı yapımı sürdürülmektedir. GAP’ın büyük kilit yapılarından biri olan Urfa Tünelleri ise, bitirildiğinde, toplam: 476.000 hektar arazinin sulanması sağlanacaktır.
Tünellerin toplam uzunluğu: 57.8 km. olacaktır. Urfa Tünelleri: Atatürk Barajından sonra, yurdumuzdaki en büyük yatırımdır.
Evet, Atatürk Barajı; Güneydoğu Anadolu Projesinin temel taşı. Gövde hacmi:84 milyon m. küp.
Dış yüzeyi: kaya içi kil ve toprak. Baraj gövde yüksekliği ; gölün baskısı ile, ilk inşasındaki yüksekliği 10 metre kısalmış.
8 ünitelik güç kapasitesiyle, günümüzde, ülkemizin toplam elektrik enerjisinin yaklaşık üçte birini karşılıyor.
Yapımına: 1983 yılında başlanmış, 1990 yılında tamamlanmış. Yükseklik bakımından; dünyada 8, göl hacmi bakımından ise 15 sırada.
Elektrik üretimi açısından ise, dünyada: 3 sırada.
Baraj gölü: 48 milyar m. küp su toplama kapasitesine sahip. Bu su; yerli şirketler tarafından, en son teknolojiyle inşa edilmiş olan Şanlıurfa tünelleriyle taşınıyor.
Yarıçapları: 7.62 m. ve uzunlukları ise 26.4 km. olan bu iki tünel, dünyanın en uzun tünelleri.
Bu tünellerle taşınan su; Şanlıurfa, Harran, Mardin-Ceylanpınar, Siverek, Hilvan ve Bozova’yı içeren, 730.000 hektarlık bir alanı suluyor.
Bir zamanlar, yakın doğunun önemli bir merkezi, bölgenin en önemli tersane kenti, aynı zamanda bir zamanların kendircilik, zeytinyağcılık ve sabunculuk imalat merkezi, günümüzde mi?
Evet, ayakta zor durabilen bir kasaba. Birecik tersanesinde: Osmanlı devleti zamanında faaliyet göstermiş tersanede, Fırat ve Dicle üzerinde çalışan küçük boyda ırmak gemileri yapılırmış. 1571yılında, 400 geminin yapıldığı kaydedilmiş. Bunların: 250 si askerler için ve 150 si zahire için inşa edilmiş gemilerdir.
Şimdi kayık bile yapılmıyor. Bir de kelaynak kuşları. Üretim istasyonuna gidip görün. Gerekli tedbirler alınmamış olsa, nesilleri tükenecekti.
Kendircilik derseniz? Fırat kıyısında yetişen kendir bitkisinin işlenmesi bu zanaatı geliştirmiştir. Genellikle evlerde kadınlar tarafından işlenen kendir bitkisi nehir kıyısında kurulan “Kabiye” lerde işlenerek halat haline getirilmektedir. Çok az sayıda usta tarafından sürdürülen bu el sanatı bütün fabrikasyon ürünlerine rağmen hala yaşamaya devam etmektedir.
ULAŞIM
Gaziantep-Şanlıurfa karayolu üzerindedir. Şanlıurfa-Birecik arası uzaklık: 80 km. dir.
Şanlıurfa Birecik
GENEL ÖZELLİKLERİ
İlçe Fırat nehri kıyısında konumlanmıştır. Hem nehir hem de karayolu bağlantıları ilçenin genel özelliklerinde önemli yer tutar.
1951-1956 yılları arasında Fırat nehri üzerine, o dönemde Türkiye’nin en uzun köprüsü olarak yapılan Birecik köprüsü; sonucunda, bölgede büyük gelişmeler yaşanır. İlçenin rakımı 450 metredir.
Birecik ismi, Aramice/Süryanice de “Birthe/Birtha” kökenlidir ve kale/gözetleme yeri anlamına gelmektedir.
NE YENİR
Birecik’te buraya has: Mumbar (koyun bağırsağından yapılır), yeşil mercimekten yapılan Haspeli Aşı, çiğköftelik etten yapılan Şırşırlı deneyebileceğiniz tatlardan. Özellikle: mumbar.
Birecik Kelaynak Kuşları
KELAYNAKLAR
Nuh Peygamberin bereket sembolü olarak “Tufan” da gemisine aldığı kelaynaklar, geçmişte Türkiye’den Kuzey Afrika’ya, Arap Yarımadasından Fasa kadar, çok geniş bir bölgede ürerlermiş.
Ancak: avcılık, üreme alanlarında rahatsız edilmeleri, yaşam alanlarının değişmesi ve beslenme alanlarında kullanılan zirai ilaçlardan zehirlenmeleri sonucunda, sayılarında ciddi azalmalar ve dağılım olmuştur.
Günümüzde, kelaynaklar, nesli tükenmekle karşı karşıya olan kuş türlerinden biridir. Dünyada yalnızca Nil Vadisinde ve Birecik’te bulunmaktadırlar.
Birecik’te üremek için “Kayalar altı” denilen bölgeyi seçmişlerdir.
Bu seçimde: Aşağı Fırat Havzasının, Güneydoğu platolarına göre ılımlı ikliminin, tarlalardaki haşaratın bu kuşların besinleri oluşunun, İlçenin jeolojik yapısına dahil kayaların: alkalik, yani ak ve yumuşak olduğundan dolayı kolay işlenir olmasının ve de halkın söylentisine göre “Allah’ın bir bereket müjdesi” olduğu bilinci ve inancıyla, bu kuşlara ve yumurtalarına zarar vermemeleri etken olmuştur.
Günümüzdeki deyimiyle, “Sevgililer günü” olarak kutlanan 14 Şubat tarihinde, bu kuşlar Birecik’e göç ederler.
Önceki yıllarda, gökyüzünün bu kuşlarla kaplandığı bilinir.
Bunların geliş tarihinde; yörede etkinlikler düzenlenir, esnaflar ve Fırat kıyısındaki kayıkçılar başta olmak üzere, ilçede bayram havası yaşanır.
Kelaynak kuşları: başlarında tüy olmaması nedeniyle, kelaynak ismini alırlar.
Boğazı ve gagası erişkinlerde koyu kırmızıdır.
Ortalama ömürleri: 25-30 yıl kadardır. 1-1.5 kg. ağırlığa kadar erişirler. Bu kuşların en önemli özelliği: tek eşli olmalarıdır.
Eşlerine çok sadıktırlar. Öyle ki eşi ölen bazı kelaynak kuşlarının, yemeyi-içmeyi terk edip, ya da kendini kayalardan aşağıya bırakarak intiharı seçtikleri çok görülmüştür.
Birecik Kelaynak Kuşları Üretim İstasyonu
KELAYNAK KUŞLARI KORUMA İSTASYONU:
Evet, Birecik’te kelaynak kuşlarının üremeleri için “Üreme İstasyonu” yapılmış. Baraj gölü kıyısında Birecik çıkışındadır.
1997 yılında Kelaynak Üretim İstasyonu kurulmuş, 2 adet ergin ve 9 adet yavrunun doğadan yakalanıp kafeslere alınmasıyla çalışmalar başlatılmıştır. 2021 tarihinde 72 rekor yavru üretilmiştir.
Birecik Kelaynak Kuşları Üretim İstasyonu
1990 yılına kadar göç etmesine izin verilen kelaynakların dönüşleri devam etmiş. Ancak 1990 yılında, yalnızca bir kuş, göçten dönmüştür. Ancak, dönüş sürekli aksayınca, 1998 yılından itibaren göç için bırakılma bitirilmiştir.
KELAYNAK ÇEVRE FESTİVALİ:
Yörede bolluk ve bereket sembolü olarak görülen ve kutsal sayılan kelaynaklar adına 1984 yılından bu yana düzenlenmekte olan bir festivaldir. Festivalin amacı: ilçe ekonomisine katkı sağlamak, turizm faaliyetlerini yörede canlandırmak ve bir çevre koruma bilinci oluşturmaktadır.
Şanlıurfa Birecik
TARİHİ
Birecik, gerek yüzey şekillerinin elverişliliği ve gerekse Fırat nehri kıyısında bulunması nedeniyle, tarih boyunca önemli medeniyetlerin yerleşimlerine sahip olmuştur.
Tarihi süreç içinde: MÖ.9’ncu yüzyılda Asurluların eline geçen şehir, sırasıyla Pers, Makedonya, Roma ve Bizans egemenliklerine ev sahipliği yapar.
780 yılında Arap işgaline uğrar. 11’nci yüzyılın sonlarında ise; Selçuklu egemenliği görülür. 1517 yılında, Osmanlı topraklarına katılır. 1919 yılında bir süre İngiliz işgali altında kalır.
Şanlıurfa Birecik Köprüsü
BİRECİK KÖPRÜSÜ
Köprü Fırat nehri üzerinde Birecik ve Nizip ilçelerini birbirine bağlayan D 400 karayolu üzerindedir.
Köprü olmadan önce, ulaşım feribotlar ile sağlanıyordu. Köprü 1951-1956 yılları arasında yapılmıştır. Köprünün uzunluğu 720 metre, genişliği 11 metredir. Köprü Türkiye’nin ikinci büyük betonarme nehir geçiş köprüsüdür. (Birinci köprü: Fırat üzerinde bulunan Karkamış çelik demiryolu köprüsüdür.)
Birecik Köprüsü
Her iki tarafta 1.5 metre yaya kaldırımı bulunur. Nehir üzerinde beş kemer vardır. Kemerlerin her birinin açıklığı 57 metredir.
Son bir not, köprünün şantiye mühendisi Yüksek Mühendis Kadri Çile, 1953 yılında işten çıkarılan bir işçi tarafında, şantiye de görevinin başındayken öldürülmüştür. Mezarı köprü başındadır.
Birecik
GEZİLECEK YERLER
Şanlıurfa Birecik Kalesi
BİRECİK KALESİ
Fırat’ın doğu yamaçlarında yükselen kale; kalker üzerinde kurulmuştur. Yüzey şekillerinin elverişliliği ve Fırat kıyısında bulunmasından dolayı, tarih boyunca önemli yerleşimlere sahne olmuştur.
Şanlıurfa Birecik Kalesi
Kale, tek önemli tarihsel yapıdır. İlçe merkezinde yer alır. Asurlular zamanında yapılmıştır. Dönemin hükümdarı II. Salmaneser’in MÖ.859-824 yılları arasına onartarak, kendi adını verdiği kalenin son biçimi ise, 13’ncü yüzyılda atılmış. Çeşitli dönemlerde onarım görmüştür. Üzerine inşa edildiği, beyaz kalker tepeden dolayı; Beyaz kale olarak da isimlendirilmektedir.
Birecik Kalesi
Büyük kesme taşlardan yapılan yapıda; yüksekliği 30-40 metreyi bulan duvarları üstünde, 12 burç bulunmaktadır.
En büyük yenilemeyi, Memluklar zamanında yaşamış olan kale, Yavuz Sultan Selim zamanında da tamir edilmiştir.
Kalenin büyük kısmı tahrip olmuştur. Halen bir kısmında restorasyon çalışmaları sürdürülmektedir.
Şanlıurfa Birecik Surları
BİRECİK SURLARI
Kent doğuda, güneyde ve kuzeyde bir sur duvarıyla sınırlandırılmıştır. Bu sur duvarı kısmen günümüze kadar ulaşmıştır. Sur duvarı dışında yer alan teraslar üzerinde bağlar ve bağ evleri bulunmaktadır.
İlçe merkezini çevreleyen surlar, büyük tahribata uğramış ve günümüze yalnızca; bazı burç kalıntıları ve kısmen ayakta kalan iki kapısı gelmiştir.
Birecik Surlar
Ne zaman yapıldığı tam olarak bilinmeyen surların; 2 kapısı 1 burcu ve duvarında bir kitabesi bulunmaktadır. Bu kitabelere göre; 1483 yılında, Memluklu döneminde yapıldığı tahmin edilmektedir.
Ayakta kalıp günümüze ulaşan kapıları: Urfa kapısı ve Meçan kapısı olarak bilinir. Günümüze ulaşamayan diğer kapılar ise kuzeybatıdaki Bağlar Kapısı ve güneydeki Meydan Kapısıdır.
URFA KAPISI-BAB-I RUHA
Birecik’in doğu tarafındaki sur duvarlarının üzerinde yer almakta olup, Urfa yönünden girişi sağlamaktadır. Tam olarak ayakta kalarak, günümüze kadar gelmiştir.
Sur dışına açılan doğu kapısını, boydan boya dolaşan şerit kitabeye göre; 1483 yılında Memluklu Hanı Kayıtbay tarafından, Yunus Şeref’e yaptırılmıştır.
Kapının ana yapım malzemesi: kesme taştır.
Kapının kuzey tarafında sur duvarına bitişik “Kule Mescidi” güney tarafında ise iki adet dikdörtgen mekan bulunmaktadır.
Birecik Meçan Kapısı
MEÇAN KAPISI-VADİ-İ CENG
Şehir surlarının güneydoğu tarafında yer almaktadır.
Kuzeybatı ve doğu duvarları tamamen ayakta iken, güney duvarı ise kısmen yıkılmış durumdadır.
Günümüzde, ancak bir bölümü görülmektedir. Kapıyı; batı ve güneyden kuşatan, şerit kitabeye göre; bu kapının da, Memluklu Sultanı Kayıtbay emriyle Yunus Şeref’e yaptırıldığı anlaşılmış olup, yapım tarihi 1484 yılıdır.
Meçan kapının kuzeybatı ve doğu duvarları, tamamen, güney duvarı ise kısmen ayaktadır.
Şanlıurfa Birecik Rum Kale-Hromgla
RUM KALE (HROMGLA)
Rumkale, Birecik Ovasının kuzeyinde, Fırat nehrinin kıyı kesiminin doğusunda, Şanlıurfa yoluna bakan bir tepe üzerindedir. Birecik’i kuzeyden ve kuzeydoğusundan sınırlar. 20’nci yüzyılın başlarında, kuzeyden Hısn-ı Mansur, doğudan Urfa ve Suruç kazaları, güneyden Birecik, batıdan Pazarcık ve Ayıntab (Antep) kazaları ile çevrili olduğu belirtilir. Kazanın merkezi: Halfeti kasabasıdır.
Yerleşimi nedeniyle Rumkale; Asur kralı III. Salmanassar tarafından, 855 yılında alınan Şitamrat Şehri olarak kabul edilmektedir. Buna karşılık: Nöldeke, yerleşimi Fırat kıyısında, bugünkü Belkıs köyünün yukarısındaki Urum (Hörum) olarak kabul etmiş, sonraki araştırmacılar Urima’nın, Rumkale olduğunu öne sürmüşlerdir.
Urima Piskoposluğundan Ermeni Kogh Vasil; Franklardan almış olduğu Harsn Msur, Sareş ve Uremn havalisini, Antakyalı Tancredeye geri verir. Süryani vakahinamecilerine göre: Kogh Vasil ve sonra dul zevcesi adına yönetimin başına geçen Kürtig’in elinde, Kayşum Raban, Behesne ve Kal’a şehirleri bulunmaktadır. Rumkale, Süryanice isimli olan Kala’a, büyük bir olasılıkla Kogh Vasil’in Uremn’ine karşılık gelmektedir.
13’ncü yüzyılda
Rumkalede, birçok Yahudi bulunmaktaydı. Yahudi patriği: II. Ignece, diğer eserlerinin yanı sıra, Rumkale’de muhteşem bir kilise yaptırır. Sonraları, kaleyi patriklik makamı olarak seçer. 1252 yılında Rum kalede ölür ve yerine Yukubi patriği geçer. Rumkale de bu olaylar yaşanırken, aynı zamanda yerleşim, Memluklu saldırılarına maruz kalır. Memluklu hükümdarı Kalavun zamanında, Baysarı’nın komutasındaki Mısır Ordusu; Suriye güçleriyle birleşerek, 1279 yılında Rumkale üzerine yürür ve kaleyi ele geçirirler.
1516 yılında, Mercidabık Savaşından sonra, Rumkale, Osmanlı egemenliğine girer. 17’nci yüzyılda, Rumkaleyi ziyaret eden Evliya Çelebi, şöyle yazar.” Bir tepe üzerinde de gayet sağlam ve müstahkem bir kale olduğunu, 1516 tarihinde Mısır Hakimi Melik Gavri’den Sultan Selim tarafından alınarak imar edilmeye çalışıldığını, ancak 17’nci yüzyılda o kadar mamur olmadığını, dışarıda camisi, hanı, hamamı ve küçük çarşısı bulunduğunu, Merzeban suyunun kale dibinde Fırat’a karıştığını belirtir.”
1838 yılında
Rumkaleyi ziyaret eden Maraşal Von Moltke, eski Roma Surlarının kalıntılarını dolaştığını, derin ve sarp vadi içinde akmakta olan Fırat nehrinin, gümüş bir şerit gibi, ayaklar altında uzandığını, bir zamanlar İskender, Kurus Ksenefon, Sezar Julianın: ay ışığında bu nehri atlarının sırtında geçtiğini yazar.
Eskiden Fırat nehri üzerinde bir köprü bulunduğu, Romalıların burada hemen hiç yolu bulunmayan bir bölgede koloni kurmalarının sebebinin bu olabileceğini belirtir. Rumkale’de, kayanın nerede bittiği ve insan eserinin nerede başladığını kestirmenin güç olduğunu, kaya duvarının üzerinde beyazımsı taştan 60 ayak yüksekliğinde mazgallar, burçlar ve kulelerle donatılmış surlar bulunduğunu, altı kule kapısının olduğunu söyler.
Şanlıurfa ile Gaziantep arasında sınır oluşturan Fırat Nehri kıyısında yükselen Rumkale’den güneye doğru nehir kıyısı izlenirse, Suriye sınırları içindeki Carabulus’a kadar birçok kalenin yer aldığı görülür. Aynı noktadan kuzeye doğru yol alındığında, Samsun’a kadar başlıcalarını Amasya, Tokat ve Sivas kalelerinin oluşturduğu tahkimat yapılarıyla karşılaşılır. Rumkale, bu kaleler zincirinin en önemli halkasıdır.
Fırat’ın batı yamaçlarında ve sert kalkerli kayalar üzerinde inşa edilmiştir. Doğu, kuzey ve batısındaki duvarlar, yüksek kayalarla çevrilidir. Kale günümüzde harap durumdadır. Büyük ve kesme taştan inşa edilen kalenin güneydoğuya açılan tek kapısı var. Kalede, kale beyinin konağının kalıntıları, 17’nci yüzyılın ikinci yarısına ait Aziz Merses Ermeni Kilisesi, çok sayıda kalıntı, su sarnıçları ve bir de kuyu bulunmaktadır.
Evet, Rumkalede, neler görebilirsiniz?
Kale, Aziz Nerses Kilisesi ve Barşavma Manastırını görebilirsiniz.
Bu arada: inşaatı sürmekte olan Birecik Barajı bu kaleyi de etkileyecektir. Yaklaşık 500 metre yükseklikte bir tepe üzerinde konumlandırılmış olması nedeniyle, Rumkale, barajın 385 metreye kadar yükselecek suları altında kalmayacak, ancak zaten güç olan ulaşımı, daha da zorlaşacaktır. Halen Rumkale’ye ulaşmak için üç yol var. Birinci yol: Şanlıurfa’nın Halfeti ilçesine gidip, sal ile Fırat Nehrinden Kale meydanı köyüne geçip, sonra da yaklaşık 45 dakika süreyle, engebeli arazide zor bir yürüyüşü göze almak gerekiyor.
Ulaşımın ikinci yolu ise: Gaziantep’in Yavuzeli ilçesine bağlı Kasaba Köyü üzerinden ve Kasabadan sonra yaklaşık 45 dakika sürecek bir yürüyüşün ardından, Merzimen Çayının geçilmesi gerekiyor. Son olarak Nizip’in Kamışlı Köyü üzerinden, yaklaşık bir saatlik bir yürüyüş ile Rumkale’ye ulaşılıyor. Her üç güzergahta, Rumkale’nin yakınlarına ulaşılarak görkemli manzarayı fotoğraflamak imkanı var. Kalenin üstüne tırmanmak ise, ayrı bir çaba gerektiriyor.
Birecik Ulu Cami
BİRECİK ULU CAMİİ:
Yerleşmenin kuzey-batı yönünde yükselerek Ortaçağ kentini taçlandıran tarihi kalenin güney eteklerinde ve vaktiyle Fırat nehri kıyısında yer aldığı anlaşılan Ulu Cami, kuzey-güney yönünde uzanan dikdörtgen planlı bir oturum alanına yayılan ve farklı tarihlerde yapılan tamir, tadil ve tevsii işlemleriyle günümüze ulaşmıştır.
Günümüzde, sıkışık ve düzensiz bir kentsel alanda ve çevresi üç yönden konutlarla çevrili durumdadır. Yapının geçmişte Fırat nehri kenarında yer alan batı cephesinin tamamı, kenti batı sahili boyunca kat eden geniş bir cadde oluşturmak amacıyla, 1970’li yılların başında doldurulmuştur. Bu fiziki değişiklik sırasında, anılan cephenin asli unsurları da caddeni dolgu toprak kotunun altında bırakılmıştır.
Caminin güney cephesinin doğu kanadındaki pencere üzerinde yer alan iki satırlık sülüs hatlı Arapça kitabede, “1215 senesinde bu mescidin yapılmasına, Ahmet Efendi oğlu Hacı Mustafa çaba göstermiştir” yazılıdır.
Cami avlusunun kuzeyindeki tek şerefeli minarenin kapısı üzerinde yer alan Osmanlıca üç satırlık kitabede ise, yapım tarihi olarak 1232 yazılıdır.
Evet sonuç olarak: yapılış tarihi bilinmediği halde, 1364-1365 yıllarında Memlük Sultanı Melik Eşref Şaban tarafından inşa ettirildiği düşünülmektedir.
Birecik Keloşk Yapıları
KELOŞK YAPILARI KALINTILARI
İlçe merkezine bağlı İnceler köyünde yer alan yapılar, yöre halkı tarafından “Kalecik” anlamına gelen “Keeloşk” olarak bilinmektedir.
Roma dönemine tarihlenen alanda, iki yapı kalıntısı ve bir kaya mezarlığı bulunmaktadır.
Bilecik Keloşk Yapıları
Büyük Yapı Kalıntısı:
Uzun kenarı doğu-batı yönünde, dikdörtgen planlı bir yapıdır. Yapının yarıdan itibaren batı bölümünün iki katlı, doğu bölümünün tek katlı olduğu anlaşılmaktadır. Kalıntılara ve mimari izlere dayanarak yapının üzerinin düz direk damlı olduğunu söylemek mümkündür. Büyük blok kesme taşların üst üste konulmasıyla yapının tüm cephelerinde yüksek ve dar dikdörtgen pencere açıklıkları açılmıştır. Bu açıklıkları şebekeye benzeten köylüler, buraya Kafesli Kilise-Şebekeli Kilise anlamına gelen “Deyr Şebek” adını vermişlerdir. Roma devrine ait olduğu tahmin edilen büyük yapının mahiyeti anlaşılamamıştır.
Küçük Yapı Kalıntısı:
Büyük yapının 5 metre kuzey doğusundadır. Doğu batı yönünde, dikdörtgen planlı olan bu yapının doğu, batı ve kuzey kenarlarındaki nişlere dayanarak büyük bir anıt mezar olduğu tahmin edilmektedir. Doğudaki nişin kemeri durmakta olup örtüsü yıkılmıştır. Kuzey ve batıda yer alan niş kemerleri yıkılmış olup, ancak temel kalıntılarından tespit edilebilmektedir.
Kaya Mezarı:
Büyük yapı kalıntısının yaklaşık 50 metre güney doğusunda, küçük yapı kalıntısının 100 metre güneyinde, kayalıkların doğuya bakan yamacına açılmış bir kaya mezarıdır. Giriş doğudan olan kare planlı mezarın kuzey, güney ve batıda kayaya oyulmuş birer arkosoliumu bulunmaktadır. Güney ve kuzeydeki arkosoliumlar lahitli, batıdaki arkosolium lahitsizdir. Herhangi bir kitabe, kabartma, mozaik ya da fresk süslemesi bulunmayan bu kaya mezarı, uzun yıllarda çobanlar tarafından barınak olarak kullanıldığından içerisinde yakılan ateş sonucu duvarları kararmış durumdadır.
Alanda çevreyi gözetleyebilecek bir konumda inşa edilmiş olan yapının “Keçiburcu” ve “Harapsor” kalıntısı gibi Roma dönemine ait bir karakol olduğu tahmin edilmektedir.
Evet ülkemizin son yıllardaki en büyük turizm merkezi Göbekli tepe, Ş. Urfa şehir merkezine sadece 17 km uzaklıkta ve yolu oldukça güzel.
Göbekli Tepe ören yerine ulaştığınızda, ilk olarak yolun solunda, yeni yapılmakta olan bir yapı ile karşılaşacaksınız. Üzerinde “Türkiye’nin Hazineleri” yazısı bulunan bu yapının “müze” olarak düzenlendiğini öğrendim, ama henüz yapım çalışmaları devam etmektedir.
Burayı geçtikten sonra, toprak yoldan devam ediyorsunuz ve kısa süre sonra ören yerinin otopark bölümüne ulaşıyorsunuz. Ancak, anladığım kadarı ile, biraz önceki yapının bulunduğu yere kadar olan bölüme bahçe duvarı gibi bir duvar yapıyorlar, sanırım bir süre sonra: araçlar buraya park edecek ve buradan sonra yürüyüş yolları takip edilerek ören yeri gezilecektir. Şimdilik: araçlar ören yerinin kapısına kadar gidebiliyorlar.
Aracınızı park ettikten sonra, görevliden giriş ücreti ödeyerek bilet alınıyor ve ören yerine giriliyor.
Bölgede oldukça güzel bir yürüyüş yolu yapılmış.
Evet, ören yerine girmeden önce, buranın keşfedilmesi hakkında, arkeolojik araştırmalar hakkında biraz bilgi vereceğim.
Önce Göbekli tepenin önemi:
Göbekli tepe: avcı-toplayıcılıktan, çiftçiliğe, besin üretimine dayalı bir yaşam tarzına geçiş döneminde yapılmış ve dünya üzerinde eşi-benzeri olmayan, emsalsiz anıtları barındırmaktadır.
Burada: günümüzden 12.000 yıl öncesine tarihlenen “Dünyanın En Eski Tapınağı” bulunuyor. Mezopotamya bölgesindeki en eski olarak bilinen bu tapınağı kullananlar: bir an gelmiş, tapınağın üzerini toprakla kapatmışlar ve böylece tapınak ve tapınma alanı binlerce yıl sonra günümüze sağlam olarak gelebilmiştir.
Arkeolojik Araştırmalar
Arkeolojik kazı çalışmaları başlamadan önce: tarım faaliyetleri için kullanılmakta olan arazide, yalnızca yüzeyde bulunan çakmaktaşı alet parçaları görülür durumdaydı. Öte yandan ise, günümüzde görülen mimari kalıntıların hepsi toprak altındaydı.
1995 yılında başlayan kazı çalışmaları, 2007 yılından sonra Bakanlar Kurulu kararı ile Alman Arkeoloji Enstitüsünden arkeolog Klaus Schmidt tarafından yürütülmektedir.
Birkaç tepe ve tepelerin arasında bulunan çöküntü alanlarında yapılan kazı çalışmaları başladıktan sonra: özellikle tepenin güney yamacında yoğunlaştı ve ilerledi ve ilk olarak mimari yapılar ortaya çıkarıldı. Bu mimari yapıların: geofizik ölçümleri yapıldığında ise, tüm tepenin Milattan Önce: 10 ve 9. yüzyıllarda yapıldığı anlaşıldı.
Arkeolojik araştırmalarda: tapınak kalıntıları yanında: ayrıca tapınağı süsleyen: doğal boyutlarında ve taştan oyulmuş yaban domuzu, kaplumbağa ve akbaba heykelleri de bulunmuştur. Bunu değerlendirirken, şunu düşünmek gerekir: o dönemde yani gerek taşların üzerine figürler işlenen ve gerekse taşlardan heykeller yapılan dönemde: metal aletler kullanılmıyordu, bu düzgün ve muhteşem görünümlü nesnelerin yalnızca çakmak taşı kullanarak yapıldığını düşünün.
Günümüzde: kazı çalışmaları: tepenin güney yamacında, güneybatı ve kuzeybatı yönünde sürdürülmektedir.
Günümüze kadar olan süreçteki buluntular genel olarak şöyle değerlendirilir:
Heyecan verici tepe, güney ve batı yamaçlarına yerleştirilmiş en azından 20 dairesel odadan oluşur.
Odalar, orijinal yüksekliklerine kadar doldurularak bilinçli şekilde gömüldükleri için gayet iyi korunmuş durumdadır. Odalar bir taş duvar, bazen de bir dizi iç içe taş duvarlardan oluşur. Bazılarında, büyük monolitik “T” biçimli taş sütunlar duvarlara dik açıyla, takviye ve çatı desteği olarak yerleştirilmiştir. Yine tipik olarak odaların ortasında monolitik, T biçimli çok yüksek ve dikdörtgen kesitli iki sütun da çatıya ek destek olarak yerleştirilmiştir. Schmid, bu odaların yerde gömülü, girişin ise Güneybatı Amerika Birleşik Devletlerindeki Pueblo Yerlilerinin yeraltı törensel odaları olan kivalar gibi çatıdan olabileceğini düşündüğünü ifade etmiştir.
Göbekli tepede arkeologlar: 15 metreye varan, dairesel biçimli, 3 alan ortaya çıkarmışlardır. Bu alanlarda: üzerlerinde çeşitli hayvan kabartmaları ya da bunların taşa kazınmış figürlerinin bulunduğu ve “T” biçimli 16 destek ve kireçtaşı simge bulunmuştur.
Ayrıca: bulunan bazalttan yapılmış kaplar ve işlenmiş çakmak taşlarından: burada yaşayanların kalıcı olmasalar da, en azından geçici bir süre burada yaşadıkları anlaşılmaktadır. Bu esas alındığında: Göbekli tepe; bölgede yaşayan insanlar tarafından dinsel amaçlar için düzenli olarak ziyaret edilen bir buluşma yeriydi.
Kazılan odaların en büyüğü, çapı 12 m ile 30 m (iç içe dört duvarın en dışındaki) olan Kompleks-C’dir. Sütunları 5 m yüksekliğindedir.
Merkez sütunlar ile çevre duvarlara yerleştirilenlerin çoğu, tipik olarak aslan, tilki, akbaba, yılan ve akrep gibi sıra sıra çok çeşitli korkutucu saldırgan hayvan, kuş ve böcekleri gösteren yontma rölyeflerle süslenmiştir.
İki yanında uzun ince kollar ve elleri dar ön yüzde birleşmiş şekilde çizilmiş bazı sütunlar, insanları temsil ediyor gibi görünür.
Bu imgelerin anlamları gerçekleştirilen ritüeller ve onların altındaki ideoloji ile bağlantılı olmalı, ama bunları tam olarak bilmek mümkün değildir.
Bunlar: 12.000 yıl önce, yerleşik hayata geçen o dönem insanlarının inançlarını yansıtan önemli bulgulardır.
Burada bulunan yapıların eski tarihlileri: dairesel ve yeni olanlar ise dikdörtgen biçimlidir ve bunlar: mimarlık tarihinin başlangıcı olarak kabul edilmektedirler.
Burası bulunmadan önce; insanoğlu tarafından tek tanrılı dinlerden önceki çok tanrılı döneme ait ilk tapınağın: MÖ.5.000 yılında Malta adasında yapıldığı biliniyordu. Göbekli tepe yerleşiminin bulunmasıyla, bu bilgiler geçerliliğini yitirmiş ve insanoğlunun ilk tapınağının, günümüzden 12.000 yıl önce, burada kurulduğu anlaşılmıştır.
Dünyada kabul gören arkeolojik görüşlere göre: insanoğlunun; avcı ve toplayıcı yaşam biçiminden yerleşik hayata geçmesindeki en önemli faktörler: açlık korkusu ve korunma içgüdüsüdür.
Göbekli tepe: bu tabuyu yıkmış ve yerleşik yaşama geçişteki en önemli faktörün: dinsel inanışların etkisi olduğunu kanıtlamıştır. Yani: yerleşik hayata geçişte: ekonomik ya da ekolojik değil, kalabalık ve uzun süreli dinsel törenlerin rol oynamasıdır. Bu tapınakları yapanların, yukarıda söz ettiğim gibi: gerek metal ve gerekse çanak-çömlek yapmayı ve kullanmayı bilmediklerini düşününüz.
Evet: günümüze kadar olan süreçte, burada toplam 45 parça gün yüzüne çıkarılmıştır.
ÇEŞİTLİ İDDİALAR
Göbekli tepede, kazılar sonucu ortaya atılan en çarpıcı iddia: Adem ve Havva’nın yasak elmayı dişledikleri “Cennet Bahçesi” nin burası olabileceği tezidir. Kazı çalışmaları yapan arkeologlar: Göbeklitepe’nin “Cennette” bir tapınak olduğuna inanıyorlar. Çünkü: burada çok sayıda nadir bulunur ve tuhaf sürüngen resimleri göze çarpıyor. Bu genişlikte hayvan kabartması ve yelpazesinin dünyanın başka hiçbir yerinde bulunmadığı biliniyor.
Hatta ve hatta: kesin olmamakla birlikte, dünya tarihinde, ilk kez “insan kurban etme” töreninin burada yapıldığı tahmin ediliyor.
Öte yandan: burada yaşayan insanların, dünya üzerinde “varoluş” nedenlerini soruşturan ilk insanlar oldukları düşünülüyor. Bu tapınağı yananlar: yeryüzünde ilk kez “evren nedir, biz niye buradayız” sorularını soran kişilerdir.
Evet, ören yerindeki gezimize devam ediyoruz. Kapı olarak belirlenen yerden içeriye girdikten sonra, hemen solda: büyük bir kayalık blok üzerinde, kayaların üzerine oyulmuş oyuklar göze batıyor.
Bu bölgeye “E yapısı” yani “Kaya Tapınağı” deniliyor. Bu noktada: 1995 yılında, henüz kazı çalışmaları yeni başladığında ana kaya içerisinde oluşturulan oval alan ve yine ana kayanın işlenmesi ile şekillendirilen platformlar bulunmuştur.
Burada görülen mimari ana hat: daha sonra kazı çalışmalarında bulunan neolitik dönem yapılarında saptanan tipik mimari düzenin aynısıdır.
Buna göre: ana kaya üzerinde yükselen platformların oyuklarında (bu oyukları görmek mümkündür) : “T” biçimli dikilitaşlar bulunuyordu. Bu dikilitaşların: yapı duvarı ve duvar içinde yer alması gereken diğer dikilitaşlar ile birlikte, hali hazırda neolitik dönem sırasında, ikincil kullanım için yerlerinden alınarak başka yerlere taşındığı düşünülmektedir.
Kuzey yönünde görülen kaya çukurları da: günümüzde “E yapısı” olarak bilinen alana dahildir.
Söylenenlere göre: çevrede buraya benzer 20 tepe varmış ve günümüze kadar bunlardan yalnızca 3 tanesinde kazı çalışması yapılmış ama yine söylenenlere göre bu 20 tepenin bulunduğu yer, dikenli tel örgü çekilerek koruma altına alınmış.
Yürüyüş yolundan devam ettiğimizde: ören yerinin en ilgi çeken yani tapınağın bulunduğu yere varıyoruz. Burada ilk dikkatimi çekenler: birçok taş parçası ve haddinden fazla olduğunu düşündüğüm, kalın tahta parçaları, kalasların bulunması, öyle ki, bu kalaslar bazı yerlerde: taşlar üzerindeki figürleri kapatacak dereceye gelmiş.
Evet: tamam koruma, tedbir alma, üzerine kapatma, yağmur-kar-güneşten koruma mantıklı ve gerekli bir yaklaşım ama, bu şekilde estetik duygusundan yoksun koruma hiç yakışmamış. Ana tapınağın bulunduğu bu alanda o kadar çok tahta kalas kullanılmış ki, tam orta yere, görülecek şekilde bir de kırmızı yangın söndürme cihazı asmışlar, hayır, yakışmıyor, o cihazı lütfen gizli bir yere koyun.
Estetik duygusundan yoksun bu koruma önlemleri: umarım en kısa zamanda daha güzel hale getirilir, niye daha ince çelik direkler kullanılmaz da, bu kocaman ve kalın kalaslar kullanılır, estetik duygusunun kepazeliği yanında, bir de biraz önce de belirttiğim gibi, bazı taş figürleri bu kalaslar yüzünden görünmüyor.
Zaten
Eğer bu satırları okumaz veya göbekli tepe hakkında herhangi bir bilgi sahibi olmadan buraya giderseniz: burada göreceğiniz taş yığınları ve kalas yığınları ilginizi çekmeyecektir, çünkü: ben burayı ziyaret ettiğimde bir Ankaralı turist gurubu geldi, sıradan yürüdüler ve 5 dakika içinde buradan ayrıldılar, dikkat ettim, başlarındaki rehber hiçbir bilgi vermedi, yani buralara kadar zahmet edip gitmeden önce, lütfen burası hakkında bilgi sahibi olun ve bilinçli olarak gidin, düşünün ki, günümüzden 12.000 yıl önce, burada insanlar yaşamış, bu taşlar üzerindeki figürlere tapmışlar, bunları kafanızda canlandırın, yoksa: burası size bir şey hitap etmeyecektir.
Yerli turist gurubu, burayı 5 dakikada geçip giderken, yabancı oldukları belli 4 kişilik bir gurup, bizimle birlikte dakikalarca bölgeyi gezdiler, incelediler.
Evet: ana tapınağın bulunduğu yerin üzeri bir ahşap çatı ile kapatılmış. Tapınak bulunan bölümde; tam ortadan bir yürüyüş yolu yapılmış ve bu yolun üzerinden yürüyerek, tapınak alanının üstten görebiliyorsunuz.
Bazı taş ve kaya bloklarının altına, kum torbaları ile destek yapılmış.
Buradaki buluntular: kolay anlaşılabilmesi için, harflendirilerek ve harflendirilen bölgelerdeki “T” şeklindeki kaya blokları ise yine “P” harfi verilerek tasnif edilmiştir.
A YAPISI
A yapısı: 1995 yılında keşfedildi ve bugün gördüğümüz aşamaya 1996 ve 1997 yıllarında devam eden kazı çalışmaları sırasında ulaşıldı.
Göbekli Tepe yapılarında temel unsur olarak T-biçimli dikilitaşlar öne çıkmaktadır. Bazı örneklerde bulunan, kabartma tekniği ile yapılmış el ve kol ve motiflerinin varlığı: bunların insan biçimli tasvirler olduğunu kabullenmek gerekir.
Daire planlı taş yapıların merkezinde, her zaman iki adet özellikle büyük boyutlu T-biçimli dikilitaş bulunmaktadır.
A yapısının: P1 ve P2 numaralı iki dikilitaşının üzerlerinde bulunan kabartma motifler özellikle dikkat çekicidir. Birinin üzerinde: yılandan oluşan bir motif ve altında bir koç kabartması,
Diğerinde ise: üst üste sıralanmış vaziyette boğa, tilki ve turna kabartması görülmektedir.
D YAPISI
2001 yılında keşfedilen D yapısı, şimdiye kadar kazısı yapılan Göbekli Tepe anıtsal yapıları arasında, günümüze en iyi durumda ulaşanıdır.
Burada: boğa, tilki, yaban domuzu, yılan, akrep gibi çeşitli kabartma tasvirler ile çok zengin bir motif repertuarının varlığı görülür.
Bunların yanında dikkat çeken bir başka motif P43 numaralı dikilitaş üzerinde bulunan “Başsız İnsan” tasviridir.
D yapısının merkez dikilitaşları (P18 ve P31) 5 metrenin üzerinde bir yüksekliğe ulaşmaktadır.
Bu eserlerin üzerinde kabartma tekniği ile yapılmış: el ve kol motiflerinin yanı sıra, kemer ve kemerden sarkan hayvan postu biçiminde şekillendirilmiş bir giysi parçası görülür.
Mekan içinde ulaşılan taban C yapısında olduğu gibi ana kaya üzerinde şekillendirilmiştir.
B ve C YAPISI
B yapısı 1998 yılında keşfedilmiştir.
Yanının 4 metre yüksekliğe ulaşan, P9 ve P10 numaralı, merkez T-biçimli dikilitaşları üzerinde birer “tilki” kabartması bulunmaktadır.
Yapının içi mekanında: terrazzo taban adı verilen suya dayanıklı, kireçtaşından yapılmış taban dokusu bulunmaktadır. P9 dikilitaşının hemen önünde, taban içine yerleştirilmiş bir taş kap görülür.
C yapısı 1998 yılında keşfedilmiştir.
Yapıda: antik çağlarda meydana gelen tahribatın izleri görülmektedir.
Bu yapıda: T biçimli dikilitaşlardan oluşan 2 adet daire planlı taş duvar sırası, birbirini çevrelemektedir.
Mekan içinde ana kayanın en dikkat çekici buluntusu P27 numaralı dikilitaş üzerinde bulunan yüksek kabartma tekniğiyle yapılmış olan “yırtıcı hayvan” motifidir.
DİLEK AĞACI VE İSLAM MEZARLARI
Göbekli tepe ören yerinden çıktıktan hemen sonra, tepenin tam zirvesinde bir ağaç göreceksiniz. Bu ağaca dilek ağacı deniliyor ve çok uzaklardan dahi görülebilmesi ile biliniyor. Yani bir anlamda, sanki açık arazide bir işaret gibi olmuş.
Duyduğuma göre; üzeri tamamen gelenlerin bağladıkları çaputlarla dolu olan ağaç, kısa süre önce temizlenmiş, ben gördüğümde herhangi bir çaput veya başkaca bir şey bağlı değildir, sanırım yakın zaman sonra yine ağaç bağlananlarla dolar.
Ağacın hemen altında ise: taşlarla belirlenmiş iki tane mezar yeri var, bunların İslam dönemi mezarları olduğu biliniyor ve söyleniyor, başkaca bilgi yok.
Ama: gerek dilek ağacı ve gerekse mezarların bulunduğu bu zirve noktası: geniş görüş açısı ile birçok yere hakim olması ile tanınıyor. Buradan kuzeydoğu yönüne bakılınca Karacadağ, kuzey yönüne bakılınca Toros dağları ve güneye bakınca Harran ovasını görebiliyorsunuz.
SORULAR
Göbekli tepe birçok gizi de halen barındırmaktadır. Şöyle ki: burada tapınan insanlar, niye günün birinde burayı toprakla kapatarak tarihin derinliklerine gömdüler. Diğer bir soru: aynı dönemde tapınma alanlarında sunaklar vardı ve tanrılara çeşitli kurbanlar adanıyordu, ama burada bugüne kadar yapılan kazılarda herhangi bir kemik (insan veya hayvan) bulunamaması da ilgi çekmektedir.
Sonuç olarak: boğa, tilki, yaban domuzu, yılan, turna, yaban ördeği, ceylan, yaban eşeği kabartmalı tapınakları ve sırlarıyla, Göbekli tepeyi pek çok arkeolog: yazı ve çanak-çömlek kültürü öncesi tarihi aydınlatacak en önemli kaynak olarak görüyorlar. Sanıyor ve umuyorum ki; bu tarih hazinesi: bilinçli ve sistemli şekilde kazılır ve buluntular uygun yerlerde sergilenerek ziyaretçilere sunulur.
Yazının en başında da belirttiğim gibi: burada bulunuyor iken kendinizi günümüzden 12.000 yıl önce, burada yaşamış insanlarla aynı havayı soluyor, aynı toprağa basıyor gibi hissetmelisiniz ki, buranın büyüsünü yakalayabilirsiniz.