Kuluncak, Malatya il merkezi arasındaki uzaklık 110 km. dir. Kuluncak Kangal arası uzaklık 110 km, Kuluncak Hekimhan arasındaki uzaklık 27 km, Kuluncak Darende arasındaki uzaklık 47 km, Kuluncak Gürün arasındaki uzaklık 80 km dir. Kuluncak Elazığ arasındaki uzaklık 209 km dir.
Malatya Kuluncak
TARİHİ
İlçenin tarihi geçmişi çok gerilere gitmez. Yıllar önce yayla hayatı süren Başören, Konaktepe ve Karıncalık köyü sakinleri, Kuluncak yöresine kışı geçirmek için yerleşirler. İlçe kuytu bir yerde bulunduğu için ismi “Kuytucak” olmuştur.
Daha sonra ise “Kuyuncak” olarak değiştirilmiştir. Yöre ilk olarak Sivas iline bağlı iken, 1934 yılında Darende ilçesine bağlanmış ve son olarak 1972 yılında belde ve 1990 yılında ise ilçe olur.
Malatya Kuluncak
GENEL
İlçe genel olarak bir vadi içinde yerleşiktir ve Tohma çayı üzerinde konumlanmıştır. İlçenin rakımı 1270 metredir. Arazinin büyük bölümü dağlık ve engebelidir. 1990 yılında ilçe statüsü kazanmıştır.
Malatya Kulancak
GEZİLECEK YERLER
Malatya Kuluncak Eşref Höyük
EŞREF HÖYÜK
İlçe sınırları içinde Konaktepe Mahallesindedir. Konaktepe-Kuluncak yolu üzerinde, Konaktepe’ye 1 km uzaklıkta, yolun 300 metre güneyinde, tarlaların arasındadır. Kuzeyindeki Karıncalık-Konaktepe yoluyla höyüğe ulaşılır.
Kuzey, güney ve doğu yönünde meyillenen bir tepe üzerinde bulunan höyük dolgusu yaklaşık olarak 30-35 metre uzunluğunda, 15 metre genişliğinde ve 4 metre yüksekliğindedir.
Üzerinde bol miktarda Tunç dönemine ait Karaz tipi seramik parçalarına rastlanılmıştır. Höyüğün üzerinde bulunduğu tepenin güney yamacında, höyük koruma sınırına kadar teraslama yapılmıştır.
Höyük 1990 yılında Sit alanı ilan edilerek koruma altına alınmıştır. Ancak höyükte herhangi bir resmi arkeolojik kazı çalışması yapılmamış olup sadece kaçak kazılar yapılmaktadır.
Malatya Kuluncak Mozaikler
MOZAİKLİ ALAN-KAYNARCA KÖYÜ, T AVŞANBÜKÜ MEZRASI CİVARI
İlçe merkezinde kaynarca mahallesi Tosunbükü mezrasındadır. Geç Roma dönemine ait olduğu tahmin edilmektedir. Mozaikler MS 3’ncü yüzyıla tarihlenen Doğanşehir yöresindeki Karaca motifli mozaiklerle paralellik gösteriyor.
Mozaikli taban alanının Roma dönemine ait olduğu düşünülür. Mozaiklerin sadece süslemeye ait parçalar olmayıp, mimari kalıntılarla birlikte (duvar izleri gibi) bir yapı sisteminin tabanı olduğu düşünülüyor. Bu yapı: Agora ya da ticaret merkezi fonksiyonunu taşıyan bir yapı olabilir.
Mozaiğin tabanında geometrik, bitkisel motifler ve stilize hayvan figürleri bulunduğu ifade edilir. Mozaik alanın, mozaik döşemenin yanında bazı duvar izlerinin de izlediği kaydedilmiştir. 60 cm kalınlığında, 3.5 metre uzunluğunda, kuzey-güney yönünde bir duvar izi, doğu-batı yönünde de 2 metre duvar izi görülür.
Mozaiğin açıkta görülen kısmının tahrip olduğu, bazı kısımlarının yok olduğu anlaşılmıştır.
Önce müzeye nakledilmesi düşünülen mozaiklerin çok geniş bir alana yayıldıkları görülünce, yerinde korunmasına karar verilmiştir.
Evet mozaikli alanın, “Zeugma Mozaikleri” ne alternatif olabilecek değerde olduğu görülmüştür. Geniş bir taban yüzeyi mozaiklerle süslenmiştir. Mozaiklerin MS 2’nci yüzyıla ait olduğu ileri sürülür. Bazilika ya da kilise yapısını işaret eden mimari planlama özellikleri, gündeme gelmiştir, ancak planların haç planı olmadığı, uzun yapılı bazilika tarzının bir versiyonuna benzediği düşünülür.
Malatya Kuluncak Bicir Köyü Yamaç Yerleşimi
BİCİR KÖYÜ BİCİR YAMAÇ YERLEŞİMİ
İlçe merkezine 15 km uzaklıkta, Bicir mahallesinin yaklaşık 4.5 km güneybatısında ve mahalle yolunun 200 metre güneydoğusundadır.
Günümüzde tarım arazisi olarak kullanılan alan, kuzey-güney doğrultuda uzanmakta olup, doğu ve batı yönde dere ile sınırlanır. Bölgenin topoğrafik yapısı yamaçtır. Arazi eğimli, muhtemel vadiler veya dere yatarları gibi doğal sınırlarla çevrili bir konumdadır.
Arazide bitişik iki adet kaçak kazı çukuru görülür.
Kazı çukurları 10 metre uzunlukta, 3 metre genişlikte, 2 metre derinliktedir. Çukurlarda mimari yapı kalıntılarına ait mimari bloklara, arşitrav, friz sütun parçalarına, kapama kiremitlerine ve seramik parçalarına rastlanmıştır.
Söz konusu alanın Roma dönemine ait bir yamaç yerleşimi olması muhtemeldir. Bölge 2008 yılında Sit alanı ilan edilerek koruma altına alınmıştır.
Malatya Kuluncak Mehmet Halife Türbesi
MEHMET HALİFE TÜRBESİ-SİYAHİ BABA TÜRBESİ
Kuluncak ilçe merkezinde şehir mezarlığındadır.
Osmanlı dönemine aittir. Kişinin dönemin din adamlarından biri olduğu tahmin edilmektedir. Yöre halkı tarafından “Mehmet Kalfe” olarak tanınır. Bu türbe “Siyahi Baba” adıyla da bilinir.
İlçe merkezine bağlı Alvar köyündedir. Köyün kuzeybatısına uzanan Tekke Deresinin hemen kenarında yüksekçe bir tepede “Son Osmanlı” dönemi yapıları tarzında türbe mezarı bulunmaktadır.
Kuluncak Kabak Abdal Türbesi
Hakkında çok sayıda söylence vardır. Kabak Abdal’ın Alvar’a ne zaman, nereden geldiği ve nasıl geldiğine dair yazılı bir kaynak yoktur. Türbesin kapısı üzerindeki kitabe çok yıprandığından çözülememiş, sadece 1844 tarihi okunabilmektedir.
Türbe korunması gereken kültür varlığı olarak tescil edilmiştir.
Kare planlı yapının üstü kubbelidir. Yapı içinde, beton sıvalı bir mezar bulunur.
Kuluncak Kabak Abdal Türbesi
Çevrede Kabak Abdal’ın asıl isminin Abdullah olduğu, saçları dökülmüş olduğundan “Kabak Abdal” isminin Balım Sultan tarafından verildiği anlatılmaktadır. Kendisi Balım Sultan’ın dervişlerindendir ve Balım Sultan 1511 yılında ölmüştür. Bir başka söylenceye göre, I Murat (1362-1389) döneminde yaşamıştır.
KABAH APTAL TÜRBESİ-ŞİFALI HAMAM:
Alvar köyü ile ilçe merkezi arasında bulunur. Özellikle romatizma gibi rahatsızlıklara iyi geldiği söylenen hamam, yerel halk ve ziyaretçiler için sağlık yönüyle önem kazanmaktadır. Ancak günümüzde hamamın suyunun çekildiği ve hamamın enkazının bile kaybolduğu söylenmektedir.
LEYLEK TEPESİNDEKİ TÜRBE:
Çiritbelen Mahallesindedir. Oldukça ilginç bir konumdadır. İlçenin en yüksek yeri olarak kabul edilen bu yerin zirvesi yaklaşık 2052 metredir. İlçede Leylek Tepesi üzerindeki türbe olarak anılan bir de türbe bulunmaktadır. Tarihi kaynaklarda: Leylek Tepesinin üstünde “Leylek Baba” gibi efsanevi figürlerin mezarları olduğu ve bu yerin ziyaret amaçlı kullanıldığı da belirtiliyor.
Evet, doğa ile iç içe bir tepedeki türbe olarak hem manzarası hem de atmosferiyle dikkat çeker.
TERSİHAN VE BAŞÖREN BÖLGELERİ;
İlçe merkezinin 11 km uzağındadır. Tersihan (Tersehan) bölgesi de Başören çevresinde anılmaktadır. Evet, buranın tarihi kalıntılar barındırır. Eski yerleşim izleri açısından gezilebilir. Ancak bu bölgelerle ilgili ne bir resim, ne de ayrıntılı bilgi bulamadım.
KIZILHISAR KÖYÜ:
16’ncı yüzyıldaki kaynaklarda Darende’nin Ayvalı nahiyesine bağlı bir köy olarak gözüken ( o zamanki adıyla Kızılcahisar, Kızılşar) Kızılhisar köyünün ilk kuruluşu 1500’lü yıllara dayanmaktadır. Ancak 1680’li yıllardaki açlıktan geriye sadece daha önce köy dışına giderek kurtulan 4 kişi kalır. Bunlar köyü yeniden kurarlar.
Evet günümüzde köy, geleneksel taş evleriyle, eski mimari dokusuyla dikkat çeken bir köydür. Kültürel atmosfer ve doğa iç içedir.
Kuluncak Mavi Göl
MAVİ GÖL:
Kanyonları, mağaraları, kamp alanları, tarihi ve doğal güzellikleriyle önemli rotalardan biridir. Muhteşem manzarasıyla büyülüyor.
Bicir Mahallesinde yer alan Krom madeni sahasında maden çıkarımı ile oluşan yapay göl, son yıllarda ziyaretçilerin büyük ilgisini çekiyor. Göl, bulunduğu alan itibarıyla “mavi cennet” olarak adlandırılıyor. Son dönemlerde gölün hemen yanında bir de Yeşil Göl oluştuğu bildirilmiştir.
Denizli Pamukkale; Türkiye denildiğinde, gerek yerli gezginler ve gerekse yabancı turistlerin aklında kalan, belli-başlı resimlerden biri Pamukkale. Uzaktan bakıldığında gerçekten o muhteşem beyaz görüntü insanı büyülüyor. Umarım bu beyazlık, bizlerden önce günümüze kadar olduğu gibi, gelecek nesillere de daha yüzlerce yıl sonralarına kadar aynı güzellikle, aynı beyazlıkta kalarak, devam eder.
Ama elbette bu dileklerin olabilmesi için, mutlaka çeşitli önlemlerin alınması gerekiyor. Başlıca önlem ise: temizlik, bölgede temizlik çok önemli. Travertenlerin sularının, otellere verilerek tamamen heba edilmesi önlenmeli, travertenlerin üzerinde gerek insanların yürümek suretiyle ve gerekse çöp atmak suretiyle oluşturdukları kirlilik kesinlikle önlenmeli. Yoksa, bu doğanın binlerce yılda oluşturduğu güzellikler çok daha kısa sürelerde kaybolacak.
Denizli Pamukkale; Denizli’ye ulaşım: Ankara’dan 477 km., İstanbul’dan 649 km. ve İzmir’den ise 224 km. Ancak; Pamukkale’ye gitmek için, ince bir ayrıntı var. Pamukkale; Ankara karayolunda, yani Denizli’ye yaklaşık 4 km. uzaklıkta yol sapağı var. Ankara’dan gelenler için; Denizli’ye varmadan, tabelalar bulunan bir sapaktan; sağa dönmeniz gerekiyor. Sonra; yine, güzel bir yol ve yaklaşık 18 km. ilerleyeceksiniz.
Yol üzerinde: bol miktarda; otel, motel, pansiyon ve alışveriş mağazaları var. Bunların önünden geçtikten sonra, kilometrelerce uzaktan, bembeyaz ve parlak kayaları görmek ve bunların büyüsüne kapılmamak mümkün değil. Evet; bu beyaz kayaları; çok uzaktan göreceksiniz. Bulunduğu bölgedeki, gri tonların arasında, bembeyaz bir gölge.
Kalacağınız otel, Karahayıt’da ise, bu yol üzerinden, hiç ayrılmadan, doğruca ilerleyin, bu yol sizi Karahayıt otellerinin bulunduğu yere götürecek. Günübirlik geliyor iseniz; Pamukkale’ye girmek için, iki giriş kapısı var, doğal olarak iki seçeneğiniz var. Güney ve kuzey. Gezinize başlamanız için, bunlardan birini tercih etmeniz gerek.
Denizli Pamukkale; Güney kapısını tercih ederseniz; Pamukkale travertenlerini gördüğünüz anda, merkezdeki bir sapaktan, sağa dönmeniz gerek, sonra bir rampa çıkacaksınız ve travertenler. Hayır; kuzey kapısından gireyim derseniz, yine aynı yolda ilerleyin, Karahayıt oteller bölgesine varmadan, sağ yanınızda, kuzey giriş kapısını göreceksiniz. Bu bölgede; yamaç paraşütü de yapılıyor, paraşütçülerin gökyüzünde süzülme görüntülerini de izleyebilirsiniz.
KENTİN TARİHİ
Denizli Pamukkale: Antik dönem coğrafyacısı Strabon’a göre; buradaki ilk yerleşim Frigler döneminde olmuş. Yine de, şehir hakkında, Helenistik dönem öncesine ait herhangi bir bilgi ve belge yok.
Yalnızca: Hierapolis olarak kurulmadan önce, ana tanrıça Kyble’ye ait bir kültürün varlığından söz etmek mümkün. Anadolu halkları, Hitit ve Frig dönemlerinde; bu tür termal su kaynaklarının bulundukları yerlere, tapınak inşa ederler ve bu olağanüstü doğa olaylarına tapınırlardı.
Termal kaynağın bulunduğu yerde; Frig döneminde inşa edildiği belirlenen küçük tapınak, belki de başlangıç yıllarında, bölgenin ibadet yeri olmuş ve sonradan inşa edilecek ve gelişecek olan Hierapolis şehrinin de çekirdeğini teşkil etmiştir. Yine de, bir yerleşim olduğu kesin ama, kimler, bu net değil.
Neyse, Hierapolis olarak kent; Bergama krallarından, II. Eumenes tarafından , MÖ.197 yılında kurulmuş.
Bergama’nın efsanevi kurucusu, Telephosos’un karısı Hiera’ya atfen, şehre, Hierapolis ismi verilmiş.
Antik dönemde; burası, bir kür merkezi olarak uzun yıllar kullanılmış. O devirlerde, burada 15 tane hamam olduğu söylenmekte. Zamanın büyük devlet adamları ve zengin kişileri, tedavileri için buraya gelirlermiş. Tedavileri ise; din adamları ve antik dönem hekimleri tarafından yürütülürmüş.
Şehir; Roma imparatoru Neron döneminde, MS.60 yılında, çok büyük bir deprem geçirir. Çünkü; bulunulan bölge, deprem kuşağı üzerindedir. Zaten; termal suyun çıkmasını da buna bağlamak mümkündür.
Denizli Pamukkale: Malum, fay tabakaları arasından çıkıyor. Deprem felaketleri, şehri, bir süre üst üste etkilemiş. Ama, her seferinde de, şehir yeniden onarılmış. Ancak; Helenistik mimari özelliklerini yitirmiş ve tamamen bir roma şehri görünümüne kavuşmuş.
Takip eden dönemde, şehirde, Bizans egemenliği görülür. Egemenlik el değiştirse de, şehir, yine çok önemli bir merkez olma özelliğini sürdürmüş.
ŞEHRİN DİNİ VASFI
Denizli Pamukkale: Şehir; Pagan döneminde, su kaynağının yakınına kurulan dini yapı ile, kutsal bir kimlik kazanmış.
Daha sonra ise; MS.80 yıllarında, Hz. İsa’nın havarilerinden, Aziz Philip, burayı ziyaret eder, ancak dini yayma girişimleri nedeniyle, çarmıha gerilerek öldürülür.
Hıristiyanlığın resmi din olarak kabul edilmesinden sonra ise, Aziz Philip’in burada öldürülmesi, şehit edilmesi olarak düşünülür ve MS. 4’ncü yüzyılda, çarmıha gerildiği yere, bir şehitlik yapılır.
Bu yapıyı, aşağıda daha ayrıntılı anlatacağım.
Burada; şehrin nasıl dini merkez olma özelliğini kazandığını ifade etmek istedim. Tabi, bunun yanında, şehirde, tarihi süreç içinde, birçok dini yapı daha yapılır. Böylece; buraya, muhteşem bir inanç turizmi potansiyeli ön plana çıkar ve çevreden insanlar akmaya başlar. Şehrin; arkeolojik literatürdeki ismi olan ” Hall City” (kutsal kent)de bunu kanıtlamaktadır.
Şehir; MS. 12’nci yüzyıl sonlarına doğru, Türklerin egemenliğine girer.
MS.1354 yılında, yine büyük bir deprem olur. Şehir, yine bir taş yığını haline gelir. Terk edilir, yüzyıllar boyunca, sular altında kalır ve harabeler, kalın bir traverten tabakası ile örtülür. İlk defa 1887 yılında, Berlin Üniversitesinde görevli Prof. Human’ın başkanlığındaki bir heyet tarafından kazı yapılır. Dar kapsamlı kalan bu kazıdan sonra ise, 1957 yılında Prof. Paola Verzane başkanlığında çalışmalara başlayan İtalyan heyeti, çok başarılı kazı çalışmaları yürütür.
GENEL
Denizli Pamukkale: Evet, Pamukkale, Türkiye’nin en tanınmış, doğa harikası bir bölge. Yerli ve yabancı turistlerin ilgi odağı. Türkiye’de bu tür yerler olsa da, bu boyutta, bu büyüklükte yok.
Şehrin kurulu olduğu yer: Çökelez dağı ve yüksekliği 160 metre. Bu yükselti üzerinde, termal suyun oluşturduğu beyaz görünümlü bölgenin uzunluğu ise, 2700 metre.
2008 yılında, bölgeyi ziyaret eden turist sayısı: 2.800.000. Bölge: 1988 yılında, UNESCO tarafından Dünya Kültür Mirası listesine alınmış.
Evet; buralara gelirseniz ve yöresel yemek kültürünün başlıca örneğini tatmak isterseniz, mutlaka Denizli şehrinin içine girin ve çarşıda, tandır kebabı tadın. Mutlaka beğeneceğiniz bir lezzet.
Özellikle; çarşı içinde çok güzel yapan yerler. Bu arada; bu bölgeye geldik, ne alabiliriz, hediyelik veya kendimiz için alışveriş olanakları nedir derseniz.
Bu bölgede; çok miktarda, tekstil üretimi üzerine yoğunlaşan fabrikalar var. Yani: bu bölgeden; bornoz, havlu, yatak takımları, nevresim, çarşaf gibi, masa örtüsü alabilirsiniz. Denizli şehir içinde, merkezde, bu tür şeylerin satıldığı alışveriş merkezleri var.
Ama şehre inemezseniz, Pamukkale yolunda da, bu tür alışveriş yapabileceğiniz mağazalar var. Fiyatlar turistlere yönelik olsa da, sonuçta etiketi kontrol edip alabiliyorsunuz. Ne alabilirim, ne satılır, ne alınmalı, ne yenir, ne yenmeli, meşhur yemeği nedir. Denizli ve Pamukkale yöresinde işte bunlar.
GEZİ PLANI
Denizli Pamukkale: Evet, Pamukkale’de nereyi gezelim, nereyi görelim, en güzel, en ilginç, en orijinal yerleri neresi. Ben bir gezi planı yaptım ama bu gezi planı, çok doğal olarak, size öneri mahiyetindedir.
Gezilecek yerleri seçerek, kendinize uygun bir plan elbette yapabilirsiniz. Neyse; dedim ya öneri. Burada; gezi planını vereceğim, aşağıda ise, gezilecek yerleri ayrıntılı olarak tanıtmaya çalışacağım.
Karahayıt bölgesinde, çok güzel oteller var. Gün boyu, Hierapolis’te gezinip, sonra bu bölgedeki otellerden birine gelip, açık veya kapalı havuzunda, bütün gün yorgunluğunu giderebilirsiniz.
Gerçekten muhteşem güzel ve sessiz bir ortam var. Yalnızca; hafta sonlarında, kalabalık turist gurupları geldiğinde, oteller hareketleniyor. Genelde, hafta içi, çoğunlukla sakin.
Evet; Karahayıt bölgesinden ilerlediğimizde 3-4 km. ötede, Pamukkale’nin kuzey girişini görmek mümkün. Buradaki gişeden biletimizi aldıktan sonra, özel aracımız ile içeriye girebiliyoruz. İçeride; nispeten dar bir asfalt yol var.
Dar çünkü yolun her iki kıyısı da, tamamen, antik kalıntılarla, mezarlarla dolu. Yolda; çevrenizdeki antik kalıntıları izleyerek ilerleyin ve bir süre sonra; aracınızı en uygun bir alanda, yolun kıyısına park edin.
Çünkü; antik caddeyi ve antik kapıları görmelisiniz. Evet; aracınızı park ettikten sonra; bir süre, antik mezar yapılarının arasında; tamamen doğal bir ortamda, dolaşabilir, yapıları gezebilir ve inceleyebilirsiniz.
Yeterli tanıtıcı tabela olması güzel bir uygulama. Sonra: antik cadde, sütunları, antik kapılar, tapınaklar, kiliseler, hamamlar, evler ve anıtsal sokaklar. Şehrin ana caddesine girişi sağlayan antik kapıyı görün.
Caddenin zemini, tamamen büyük taşlarla kaplı. Ortasından, üzeri yine taşlarla kaplı olan su kanalı geçiyor. Anıtsal sütun blokları, Roma’nın gösteriş ve ihtişamının izlerini taşıyor. Bu bölgede; gönlünüze göre gezin, tarihi canlandırın, o insanların yaşadığı yerde bulunmanın heyecanını yaşayın. Cadde üzerindeki iki anıtsal çeşmeyi görün.
Sonra; yine arabanıza biniyorsunuz ve aynı yoldan ilerlemeye devam ederek; büyükçe bir alana çıkana kadar ilerliyorsunuz. Bu alanın: sağ yanı, travertenler, tam karşıda, müze olan roma hamamı, sol yanda ise, Kleopatra havuzu.
Aracınızı; merkezdeki otoparklardan birine bırakın. Artık; yürüyüş zamanı. Yalnız: ayaklarınızda özellikle terlik olmasına dikkat etmelisiniz, aksi halde travertenlerde, su havuzlarında gezemezsiniz veya gezmeniz zor olabilir.
Evet; önce, sağ yana, travertenlere ilerleyin. Ayakkabı veya terlikle girmek yasak. Suların bulunduğu havuzlar; yer yer derinleşse de, en derin yeri, diz hizasında.
Yalnızca: ayaklarınızın ıslak zeminde kaymaması için, biraz dikkat yeterli. Bir de, burada asla ve asla, temizlik kurallarına uymanız gerek. Yani: sigara, kuruyemiş veya kirlilik yaratacak başka herhangi bir şey olmamalı.
Evet, devam ediyoruz, bu pamuk gibi bölgede; nispeten ılık suların içinde, bir süre dolaşıyoruz ve son yıllarda oluşan kirliliği, yani beyazdan öze gri rengin oluşumunu üzülerek izliyoruz ve buna sebep olanlara kızıyoruz.
Evet; bazı yerler grileşmiş. Sular; sürekli olarak verilmiyor, özellikle yaz aylarında; suların sık verilmemesi nedeniyle, bazı bölgelerdeki havuzların suları yok, zemin kuru, renk gri.
Travertenlerde dolaştıktan ve muhteşem manzara karşısında fotoğraflarımızı çektikten sonra; çıkıyoruz ve hemen yan taraftaki müzeye giriyoruz.
Müzede geziyoruz. Müzeden çıktıktan sonra ise, biraz uzunca bir yol bizi bekliyor. Uzaktan görülen tiyatroya, hafif bir rampadan yukarı yürüyerek çıkıyoruz. Evet: tiyatroda geziyoruz.
Sonra, geldiğimiz yoldan, rampa aşağıya tekrar iniyoruz ve solumuzda kalan, antik havuza girmemiz gerek. Yanınızda; mayo varsa ki, kesinlikle olmalı, mutlaka antik havuza girmeyi tercih edin.
Hoş, kalabalık olması belki sizi etkileyecektir ama, girmeseniz bile içeri girip, havuzu görün, içindeki tarihi kalıntılar ile, gerçekten ilginç bir görüntü sunuyor.
Evet; daha öncede söylediğim gibi; Hierapolis yani Pamukkale güzel bir yer. Turistik açıdan birçok görülmesi gereken mekan var. Bunları; kendi tercihlerinize göre, bir sıraya da koyup gezebilirsiniz. Kesin olan şu ki, Pamukkale’ye gitmekten büyük keyif alacaksınız.
TRAVERTENLER BÖLGESİ
Denizli Pamukkale: Evet, travertenler ve üzerlerinde, çeşitli büyüklükteki havuzlar. İsterseniz, önce travertenler ve sonrada bu travertenler üzerindeki beyaz örtünün nasıl oluştuğunu bilelim.
Evet; traverten sözü, nereden geliyor? İtalya’dan. Şöyle ki, İtalya’da, geniş traverten çöküntülerinin bulunduğu bir yer var.
Tvoli kenti. Bu kentin; Roma imparatorluğu dönemindeki adı ise: Tivertino. Traverten sözü, işte buradan gelmiş. Biraz geniş ve saçma bir bağlantı diyebilirsiniz, ama sonuçta, bu bilginin doğruluğuna inanmak durumundayız.
Evet: travertenler nasıl oluşuyor? Çeşitli nedenlere ve ortamlara bağlı olarak, kimyasal reaksiyon sonucu, çökelme ile oluşuyor. Bu bölgede; sıcaklıkları 30-90 derece arasında değişen, yirmiye yakın su kaynağı var ki, bu kaynakların varlıkları, antik devirden günümüze kadar geçen yüzlerce yıla dayanıyor.
Bu termal su kaynaklarından çıkan su; yaklaşık 300 metre uzunluğundaki bir kanalı geçiyor ve traverten başına geliyor ve buradan, traverten katlarına, aşağıya doğru dökülüyor.
Bu katlarda: suyun aldığı mesafe ise; 250-300 metre. Bu mesafede, traverten katlarında ilerlerken, suyun içindeki kalsiyum karbonat çökeliyor ve başlangıçta ince bir jel halindeki bu beyaz çökelti, zaman içinde kat kat sertleşerek, traverteni oluşturuyor.
Beyazlığın oluşumunda; hava şartları, ısı kaybı, akışın yayılımı ve süresi çok etkin. Yapılan hesaplamalara göre, yılda, yaklaşık 1 mm. yani bir tırnak kalınlığında bir beyaz katman oluşuyor.
Bu katman; herhangi bir dış tesir, yani kirlilik olmaz, üstüne basılmaz ise, belli bir süre sonra sertleşiyor ve beyaz bir tabaka oluşuyor. Kirlilik olur, üstüne basılırsa, jel dağılıyor veya tabaka, beyaz değil, gri oluşuyor.
Evet, bu oluşum, günümüzde de halen devam etmekte. Biraz öncede söylediğim gibi, üstte ince bir jel tabakası var. Havuzlara, bu yüzden kesinlikle ayakkabı ile girilmemeli ve çöp atılmamalı.
Aksi halde, bu jel tabakası sertleşmeden, su ile akıp gidiyor. sonuçta ise, beyaz tabaka, zamanla kaybolmaya başlıyor. Yani: tedbir alınması şart.
Travertenler böyle oluşuyor. Tabi, bu oluşumu sağlayan suyun; bu beyazlığı yaratma gücü yanında, çeşitli hastalıklara iyi gelen özelliği de var.
Bu havuzlardaki termal suların sıcaklıkları, yaz-kış değişmiyor. Hep aynı, 35 derece. Termal sular; iki türlü sağlık etkisi yaratmakta.
İçine girildiğinde: kalp, damar sertlikleri, tansiyon, romatizma, deri, göz, raşitizm, felç, sinir hastalıklarına iyi geliyor. İçildiğinde ise: (elbette kaynağın bulunduğu yerden içildiğinde) mide rahatsızlıklarına iyi geliyormuş. Ayrıca: idrar söktürücü özelliği ve böbrek taş ve kumlarını dökücü özelliği de varmış.
AZİZ PHİLİPPUS ŞEHİTLİĞİ
Denizli Pamukkale: Dini ve ruhani merkez olarak yapılmış bir yapı. Ortasındaki mermer kaplı alanda, azizin mezarı var.
Yaklaşık: 20 metre çapındaki sekizgen bölümün üstü, kurşun kaplı bir kubbe ile örtülmüş.
Yapıda: dua edilmesi için, küçük şapeller mevcut. Günümüzde, burada, birçok kilise, Aziz Philippus bayramı kutlayıp, ayin düzenliyorlar.
ARKEOLOJİ MÜZESİ
Denizli Pamukkale: Hierapolis kentinin en büyük yapısı. Aslında; bir Roma hamamı. Bu yapı: MS.60 yılındaki büyük depremden sonra, şehirdeki inşaat faaliyetleri sırasında, MS.2’nci yüzyılda yapılmış.
Amaç: hemen arkasındaki önemli bir su kaynağından yararlanmak. Kaynaktan çıkan sular, travertenlerin bulunduğu vadiye akmadan önce, bu hamamın kalıntıları üzerinden geçmekte. Akan suyun, kalker oluşturma özelliği devam ettiğinden, bugün, hamamın orijinal tabanı, 4 metre kalındığında bir kalker tabakası altında kalmış.
Roma hamamı; 1984 yılında, restore edilerek, müze olarak hizmete açılmış. Müzedeki; 3 kapalı mekan ve doğu bölümündeki kütüphane, teşhir alanları olarak düzenlenmiş. Açık teşhir alanlarında ise, mermer ve taş eserler sergileniyor.
Sergilenen eserler, Hierapolis kazılarından çıkarılan buluntular. Ayrıca; çevredeki, antik kentlerden gelen eserlerde, burada sergileniyor. Biz, sergilenen eserleri salon salon gezmeye başlayalım, mutlaka girin, güzel bir müze.
LAHİTLER VE HEYKELLER SALONU
Denizli Pamukkale: Hierapolis ve Laodikeia kazılarından çıkarılan eserler sergileniyor. Lahitler, heykeller, mezar taşları, mimari sütun başlıkları ve yazıtlar var.
Mezar taşları içinde; yöreye ait gelenekleri simgeleyen, aile mezarları ile ilgili örnekleri görebilirsiniz. Müzenin en güzel eseri ise, buradaki: Leodiekima kentinde bulunan bir lahit. Arhon isimli, şehir meclisi üyesi birine ait.
KÜÇÜK ESERLER SALONU
Denizli Pamukkale: Burada; MÖ.4 binli yıllardan beri, birçok uygarlığa damgasını vuran küçük buluntular sergilenmekte. Bunlar; Denizli ve çevresindeki yerleşim yerlerinde ele geçmiş buluntular.
Dönemine göre; eski uygarlıkların eserlerinin en güzel örneklerinden olan; Beycesultan höyüğünden çıkarılan eserler, ayrı bir önem taşıyor.
Pişmiş toprak testi, tören kapları ve taş eserler var. Salonun diğer bölümünde ise, Frig, Helenistik, Roma, Bizans dönemlerine ait; pişmiş toprak kandiller, adak kapları, cam kaplar, kolyeler, madeni takılar sergilenmekte. Ayrıca: sikkeler var.
HIERAPOLİS TİYATROSU BULUNTULARI SALONU
Denizli Pamukkale: Tiyatronun sahne bölümünü süsleyen eserlerin birçoğu, burada sergileniyor.
Bunlar: Apollon ve Artemis’e ait mitolojik kabartmalar, Roma İmparatoru Severus’un taç giyme töreni, Apollon, Leto, Artemis, Hades ile ilgili heykeller, sfenksler, büst heykelleri ve mimari kabartmalar.
Ayrıca; kent tanrıçasının taç giyme töreni ve tiyatro ile ilgili meclis kararlarını belirten yazıtlar.
Evet: buradaki, MÖ.3’ncü yüzyılda yapıldığı sanılan, bir kabartmanın üzerinde, figürlerle anlatılan bir efsaneden söz etmek istiyorum.
Şöyle ki: ” Hierapolis’te, en iyi müziğin kim tarafından yapıldığı konuşulduğunda, Marsyas isimli bir şehir yerlisi, ortaya çıkarak, tanrı Apollon’a rağmen, kendisinin en iyi müziği yaptığını iddia eder. Marsyas ve tanrı Apollon arasında, yarışma yapılır.
Neticede, Marsyas yenilir ve tanrı Apollon ile yarışmaya girme densizliğini gösterdiği için, şehir meclisi tarafından, derisi yüzülerek öldürülmesine karar verilir.
Bu görev için, bir İskitli bulunur. Kabartmada: Marsyas, kollarını kaldırır ve ellerinden bir çam ağacına bağlanır. Karşısında ise: bir iskitli, diz çökmüş, büyük bir taş üzerinde bıçağını bileylemektedir.
Bu sırada, başını kaldırıp, Marsyas’a bakıyor. Arkada ise, tanrı Apollon, bu olayı izlemekte. Marsyas’ı yendikten sonra, iki peri tarafından, kendisine, defne tacı giydirilmiş.
Apollon, elinde zafer palmiyesi tutmakta, şerefe içki içerek, olayı ve başarısını kutlamakta.” Evet: kabartma üzerindeki tasvirin hikayesi bu. Bu kabartmayı izlerken, hikayeyi bilirseniz, daha olumlu gözle, kabartmayı izleyebilirsiniz.
ANTİK TİYATRO
Denizli Pamukkale: Yamaca yaslanmış olarak inşa edilmiş. MS.62 yılında, yani depremden sonra, Flavuslar döneminde inşasına başlanır ve MS.206 yılında, Severuslar döneminde inşaat bitirilir. Yani: yaklaşık 144 yıllık bir süreç.
Evet; tiyatronun bugünkü durumu güzel ve çoğu ayakta. Seyirci bölümünde: 50 oturma sırası var. Bu sıralar, 8 merdiven sırası ile, 7 bloka ayrılmış. Tam ortada: krallık locası var.
Orkestranın bulunduğu sahnenin önünde, 3.66 metre yüksekliğinde bir duvar ve duvarda ise, 5 kapı ve 6 niş bulunmakta. Bunların önünde ise, 10 sütun var ve mermer sütunların üstleri, istiridye kabuğu şeklinde motiflerle dekore edilmiş. Araları ise, heykellerle süslenmiş.
Kabartma firizde; birçok olay tasvir ediliyor. Özellikle: mitolojik konuların işlendiği sahnelerde, Helenistik dönem heykel sanatının etkilerini görmek mümkün. Bu sahne binasının, kabartmalı frizle süslenmesi geleneğini: Perge, Side ve Nysaa antik şehirleri tiyatrolarında da görmek mümkün.
Denizli Pamukkale: Kent surlarının dışında ve ova dışındaki tüm yönlerde, bunları görmek mümkün. Mezarların yapımında: kireçtaşı ve mermer kullanılmış.
KUZEY NEKROPOLÜ
Denizli Pamukkale: Anıtlar iyi durumda korunarak, günümüze kadar gelmiş. Yayıldığı geniş alanda, çok sayıda traverten lahit görmek mümkün.
Gerçekten, etkileyici bir görünüm. MÖ.2 ve 1’nci yüzyıllardan kalma. Helenistik döneme ait. Sayıları 2000 civarında.
İki tür mezar var. Birinci türde: düzgün kesilmiş taşlardan örülü mezar odası ve yapıya girince, küçük bir koridor sonunda, mezar odasına ulaşılıyor. Yapının üstü ise, koni biçiminde toprakla örtülüyor.
Daha çok, seçkin kişilere ait bir mezar modeli. Diğer bir tür mezar ise, bir kaide üzerinde, lahit şeklinde. Bu tür mezarlarda, kaide üzerinde bulunan yazıtta: Yunanca ” bomos ” kelimesi yazılı.
Bu kelime: ölünün, yüksekte duran vücudu ile bağlantılı olarak, ” anısını yücelten ” simgesel bir anlam taşımakta. Bu tümülüsler den ve kaide üzerindeki lahitlerden, ortadaki asfalt yol boyunca ve doğuya çıkan bayırda, çok sayıda var.
GÜNEY NEKROPOLÜ
Geniş traverten düzlük, depremin etkisiyle tamamen alt-üst olmuş. Çukur mezarlar ve taş ocağına ait izler var. Bu alanın kuzeyinde, kazı çalışmaları halen sürdürülmekte.
Yamaçta, Bizans surlarının bulunduğu yerdeki mezar yapılarında, taş bir kaide üzerinde duran, figürlü, mermer lahitler bulunmuş.
Çatı kısmı: kerpiç tuğlalar ile yükseltilmiş ve kiremit örtülmüş. Mezar yapısının içi ise; renkli fresklerle süslenmiş. Değişik bir roma mezar yapısı tarzı olması nedeniyle önem taşıyor.
ANTİK HAVUZ (KLEOPATRA HAVUZU)
Denizli Pamukkale: Muhteşem bir mekan. Sıcak bir su ve, havuzun içinde, bir sürü tarihi kalıntı, sütun başlıkları, büyük mermer parçaları.
Binlerce yıl öncesine sizi götüren bir ortam. Pamukkale’nin simgesi olmuş bir mekan. Bir zamanlar, Mısır Kraliçesi Kleopatra’nın da burada yüzdüğü rivayet edilmekte. MS.60 yılındaki büyük depremden sonra, bu havuz oluşmuş.
Havuzun içinde: bir kısım, antik mimari kalıntılar göreceksiniz. Gerçekten çok orijinal bir görüntü. Bu kalıntılar üzerinde yüzüyorsunuz. Havuzun derinliği fazla değil, su ılık.
Ama, dediğim gibi, mimari kalıntılar var, su berrak, bunları görebiliyor ve üzerlerine basarak yürüyor veya yüzebiliyorsunuz.
Sütunlu caddenin yanındaki agoraya ait bir yapı, depremde etkilenerek, bu havuzun bulunduğu yere, yıkılmış. Bu yapının parçaları, halen havuzun içinde.
Suyun sıcaklığı nedeniyle, havuz suyunun rahatlatıcı bir etkisi var. Sıcaklık: 35-55 derece arasında. Ayrıca: havuzdaki suyun, birçok hastalığa iyi geldiği söylenmekte, çünkü termal su.
Ücret ödeyerek girebiliyorsunuz. Kabinler var. Bunlarda: mayonuzu giyebilir ve bu ilginç havuzda, elbette kalabalığı yadırgamaz iseniz, yüzebilir veya yüzmek pek mümkün değil ama, suyun içinde, bir kenarda öylece durabilirsiniz. Yine de; mutlaka deneyin.
APOLLON TAPINAĞI
Denizli Pamukkale: Burası; şehirde yaşayan yerli halkın, en eski dini merkezi.
Tapınağın altında; pagan dönemine ait, dini değeri büyük bir mağara bulunmakta imiş. Tanrı Apollon, bölgenin ana tanrıçası Kyble ile burada buluşmuş.
Antik kaynaklar; ana tanrıça Kyblee rahibinin bu mağarada yaşadığını ve mağarada bulunan zehirli gazlardan etkilenmediğini yazıyormuş.
Hıristiyanlık öncesi, Anadolu inanışında, cehenneme açılan kapı olarak gösterilen kutsal yer; Plotonium, işte burası imiş.
Evet; mağaranın üstüne, zamanla bir tapınak yapılır. MS. 3’ncü yüzyıla tarihlenen tapınak, Apollon tapınağı ismiyle anılıyor. Sütunlu ana girişi ve merdivenleri ayakta.
Cephesinin uzunluğu 70 metre. Mermer levhalar ile kaplı birde podyumu var. Tapınağın arka bölümünde ise, merdiven, sütun gövdeleri, başlıklar, kaideler ve sonradan doldurulmuş bir alan var.
Tapınakta; MÖ. 4’ncü yüzyıl yapımı, kıvrımlı giysili, bir kadın heykeli bulunmuş. Bu heykel; Teuxis kızı Apphia’ya ait.
Tapınağın önünde, duvarla çevrili bir koruma alanı var.
Tapınağın tabanında, ” Apollon kehanetine ait ” bir yazıt bulunmuş. Yani: burası, bir kehanet merkezi imiş. O dönemde, bölgeye gelen insanlara, kehanet merkezinde, alfabetik sıraya göre, fallarına bakılıyormuş. Kitabede, bu anlatılmış.
ANTİK CADDELER VE KAPILAR
Denizli Pamukkale: Kentin en önemli ve en geniş ana caddesi, 1 km. uzunluğunda. Kenti, bir ucundan, diğer ucuna ikiye bölüyor.
Kuzey-güney doğrultusunda uzanıyor. İki yanında, sütunlu revaklar ve önemli kamu binaları varmış. Her iki ucunda ise, anıtsal kapılar bulunmakta.
FRONTINUS KAPISI
Kapı: Julius Sextus Frontınus tarafından, MS.82-83 yıllarında yaptırılmış. Bu nedenle. kapıya, Frontinus kapısı denilmekte.
Roma döneminde, kentin anıtsal giriş kapısı olarak kullanılmış. 14 metre genişliğinde, ana caddenin hemen başlangıcında. Düzgün, traverten bloklardan yapılmış.
Üç kemerli girişi, basit bir korniş süslüyor. Her iyi yanda; yuvarlak kulelere yaslanmış. Frizinde, imparator Domitiana’ya atfen yapıldığı yazılı olan bir yazıt var.
Bu nedenle: Domitiana veya Roma kapısı olarak da isimlendiriliyor. Bu kapıdan, güneye inen yolun, surla kesiştiği yerde: Kuzey Bizans kapısı var.
GÜNEY ROMA KAPISI
Traverten bloklar ve içinde mermerlerinde bulunduğu malzeme ile yapılmış. Yanlarında, iki adet, dikdörtgen planlı kulelere yaslanmış. Nefis bir bölge manzarasına sahip.
SURLAR
MS. 5’nci yüzyılda, Roma imparatorluğunun, diğer kentlerinde olduğu gibi; Hierapolis kenti de, surlarla çevrilmiş. Surlar;
KUZEY BİZANS KAPISI
Sur sistemine dahil bir kapı. MS.5’nci yüzyılda yapıldığı sanılıyor. Bizans döneminde, kentin anıtsal girişi olarak kullanılmış. Agora’nın yıkıntılarından alınan, devşirme malzeme ile yapılmış.
Yanlarındaki, kare planlı iki kuleye yaslanıyor. Girişin iki yanında ise, şehri kötü etkilerden korumak için konulmuş konsollar var. Bunlar; aslan ve panter başlı. Günümüze kadar ulaşmışlar, mutlaka görün. İznik surları, giriş kapısında da, bunlardan görmek mümkün.
GÜNEY BİZANS KAPISI
MS.5 nci yüzyılda inşa edilmiş. Traverten bloklar ve mermer malzemeden yapılmış. Sonradan yapıldığı için, burada da devşirme malzeme kullanılmış. İki adet kuleye yaslanıyor.
KARAHAYIT
Pamukkale’yi geçtikten sonra, bir süre daha ilerliyorsunuz ve Karahayıt köyü bölgesine geliyorsunuz.
Yani: Denizli’ye toplam 23 km. uzaklıkta. Burası: Pamukkale’ye ise 4 km. uzaklıkta. Ancak; önce yani köye varmadan önce, yolda, sağlı-sollu, beş yıldızlı oteller göreceksiniz.
Bu oteller: Karahayıt suyunu bağlatmışlar, yani, gerek tatil ve gerekse sağlık turizmi açısından, bu otelleri tercih edebilirsiniz. Açık ve kapalı havuzları var. Kapalı havuzlarında termal su var.
Açık havuzları ise, gerek tatlı su ve gerekse termal sulu olmak üzere, iki tane. Aslında, bu termal su derken, termal çamurlu su demek daha uygun. Çünkü; su, bildiğiniz berrak su değil, içinde yoğun olarak çamur tabakası var. Zaten, gerçek şifalı olduğu söylenen de, bu çamur imiş.
Köy; oteller bölümünden daha ilerde. Büyük olasılıkla, zaten, köye girmeyeceksiniz. Çünkü: Karahayıt otellerinde kaldığınızda, Pamukkale’ye gidiş-gelişlerde köye uğramaya gerek kalmıyor.
Neden, Karahayıt?
Evet, özellikle yazın, sıcak zamanlarda buraya gittiğinizde, göreceğiniz gibi, bölgede bol miktarda, küçük çalılık var. Bunlara: “hayıt” ismi veriliyor.
İşte, bu nedenle, bölgeye karahayıt denilmekte. Birde, bir zamanlar, köye, kara yiğit isimli, Yörük aşireti gelir ve köye yerleşir. Bunların ismine atfen de, bölgeye karahayıt denilmekte olduğunu söyleyenler var.
Evet, oteller, bildiğiniz klasik otel tipi. Burada, sanırım size, sudan bahsetmem gerek. Çünkü, burada, buraya has bir su var. Suyun rengi kırmızı.
Çünkü: içinde bol miktarda kükürt bulunmakta. Termal suyun sıcaklığı ise, 25-67 derece arasında değişiyor. Radyoaktivitesi yüksek. Kalp, damar sertliği, yüksek tansiyon, romatizma, siyatik, deri ve sinir hastalıklarının bir kısmına iyi geliyormuş.
Banyo yapılırsa; genişleyen damarlar, kan basıncını düşürerek, kalbi rahatlatıyormuş. Astım hastalarına da faydalı olduğu söylenmekte. Çamur banyosu yapıldığında ise: vücudun dayanıklılığını ve direncini arttırıyormuş.
Yalnız, yine bir ipucu: su havuzları, bazen çok sıcak olabiliyor. Havuza birden girmeyin, suyun sıcaklığını mutlaka kontrol edin. Su sıcaklıkları, Pamukkale’deki termal suların sıcaklığından yüksek.
Burada, özellikle, bazı otellerde görebileceğiniz gibi, travertenler beyaz değil, kırmızı ve yer yer yeşil olarak oluşuyor. Bu rengin oluşumunda; suyun içindeki maden oksitleri etkili. Kırmızı renkli travertenler, 60 derece sıcaklıkta çıkan suyun çevresinde oluşmakta.
Evet, Karahayıt’ta böyle. Otellerle, güzel bir pazarlık sonucu anlaşarak, burada kalabilir ve Pamukkale’ye gelmişken, Karahayıt suyundan da yararlanabilirsiniz. İyi tatiller.
LEODİKEİA ANTİK KENTİ
Roma dönemi antik yapılarına ilgisi-merakı olanların mutlaka gidip görmesini öneriyorum. Muhteşem bir antik kent kalıntısı, burada görecekleriniz sizi tam bir antik rüya alemine götürecektir, mutlaka ama mutlaka gidin ve görün.
Burası: Hierapolis kentine yakın, MÖ.3’ncü yüzyılda (261-263) Hierapolis termal su kaynağının, 8 km. yakınında kurulan bir şehirdir.
Selevkid ailesinden Antiokhos II. Teos tarafından kurulmuş ve karısı Leodikeia’nın ismi verilmiştir.
Çürüksu (Lykos) ırmağının güneyinde kalıyor.
GENEL
Şehir, kuruluşunu takiben sonraki yıllarda: bir dokumacılık ve ticaret merkezi olmuştur. Hıristiyanlık döneminde ise, Batı Anadolu’da kurulan 7 ünlü kiliseden biri, burada kurulmuştur.
Romalılar: kente özel bir önem vermişler ve eyalet merkezi yapmışlardır. İmparator Caracalla zamanında, burada bir seri kaliteli sikke basılmıştır. Halkın katkılarıyla, kentte, çok sayıda anıtsal yapı inşa edilmiştir.
Şehir: MÖ.3’ncü yüzyıldan, MS.7’nci yüzyıla kadar olan 1000 yıllık bir süreçte etkin yerleşim yeri olarak kullanılmıştır. Kalıntılar arasında gezerken: evlerin önünde, ana caddede kaldırımlar göreceksiniz. Onun gerisinde dükkan sıraları ve daha geride depolar bulunuyor.
Bu dükkanların ön kısmında ise: günümüzde Denizli şehrindeki gelenek olduğu üzere, dükkan sahipleri, müşteri beklerken, diğer dükkan sahipleriyle oturup oyun oynuyorlarmış, yani oyun konsolları görülüyor.
Bu oyun konsolları: ortaya bir başlık konulmuş, bunun düz zemin şeklindeki üzerinde, 18 adet taşla oynanan, dama benzeri bir oyun şekli var. Evet, dükkan sahipleri müşteri beklerken, zamanlarını oyun oynayarak geçiriyorlarmış.
Gezimize devam ediyoruz. Şimdi: kuzeye doğru ilerleyen bir sokak üzerindeyiz ve sağ yanda bir kaldırım var. Bu kaldırımdan: bir eve giriyoruz. Bu evin: meyhane olarak adlandırılan bölümünü görmelisiniz.
Burada: küçük bir havuz, 4 tane sütun, sundurma çatı ve su var. Ayrıca: zeminde, kenarda bir kuyu görülüyor. Kuyunun içine: antik dönemde, şaraplar indiriliyormuş.
Dışarıdaki sıcaklık: 36-37 derece iken, kuyunun içindeki sıcaklık, sabit: 16-17 dereceyi geçmiyor. Hatta: şarap uzmanlarının söylediklerine göre, şarabın en iyi içilme sıcaklığının: 16-17 derece olduğu söyleniyor.
Evet, antik dönem insanı, buraya şişeyi indiriyor ve sonra müşterisine ikram ediyormuş.
Buradan çıktıktan sonra: şehrin en büyük özelliklerinden biri olan, su dağıtım kanallarını görüyoruz. Özellikle: bir sokağın başında bulunan ve MS.5’ncü yüzyılda yapılan bir su dağıtım terminalini görmelisiniz.
Burada: ana borunun çevresinde, üçer tane boru var. Bu üçer tane borunun giriş kısımları birbirinden farklıdır.
Giriş kısımları: biri açık, biri kapalı, biri süzgeçlidir.
Ana su borusundan su geliyor ve 4 sokağa buradaki 12 boru vasıtası ile dağıtılıyor. Herhangi bir problem olduğunda veya sokak oturanları su parası ödemediklerinde, o sokağın boru kısmının başındaki süzgeç kapatılıyor ve su kesilmiş oluyordu.
Evet, erken Bizans dönemine ait bu sokak su dağıtım terminalini görmeniz gerek.
Evet, şehirde gezimize devam ediyoruz. Kentin su ihtiyacını karşılayan kanallar ve künkler görülüyor. Biraz önce sokak su dağıtım terminalini görmüştük. Su dağıtımını sağlayan, beşer tane pişmiş topraktan yapılmış su borularının hemen yanında, kirli suyun tahliyesi için ayrı bir su borusu var.
Yani: kanalizasyon sistemi. Mükemmel bir alt yapı sistemi kurulmuş. MS.5’nci yüzyılda kurulan ve yaklaşık 1500 yıllık bir su dağıtım sistemi.
Gezimize devam ettiğimizde, şehrin en muhteşem ve önem kazanan yapısına geliyoruz.
KİLİSE
Kutsal haç kilisesi olarak isimlendirilen yapı, ilk olarak 2010 yılı kazılarında ortaya çıkarılıyor. Antik dönemin en önemli ve kutsal yapısı olarak önem kazanıyor.
Anadolu’da, 7 kiliseden biridir. MS. 1’nci yüzyılın ortalarında yapıldığı düşünülüyor. Aslında: 7 kilise deyimi, halkı, yani halkın Hıristiyanlığın yayılmasına katkısını ifade ediyor.
İmparator Konstantin gelinceye kadar, Hıristiyanlık dini, evlerde ve gizli mekanlarda, gizli olarak yayılmıştır. Ancak: İmparator Konstantin: 313 yılında, Milano fermanı ile dini yani Hıristiyanlığı serbest bırakıyor. Yani, o döneme kadar, yasak olan dinin, bir anlamda, gizli gizli sürdürüldüğü kentlerden biri, Leodikeia.
Burada, dikkat edilmesi gereken husus şu: Hıristiyanlık 313 yılında serbest bırakılmasına rağmen, bu kilisenin 320 yılında faaliyette bulunduğu görülüyor, yani bir anlamda, kilisenin yapılması için 7 yıllık sürenin yeterli olduğu düşünülemez, kilisenin bundan önce yani 320 yılından önce yapılmaya başlanmış olması büyük ihtimal.
Yani: burası, yeryüzünün ilk kilisesi olmalıdır. 313 yılında Hıristiyanlık serbest bırakıldığında, aynı yıllarda, bu kilisenin yapımına başlandığı düşünülüyor.
Antik kaynakların verdiği bilgilere ve kazılardan elde edilen bilgilere göre: MS.1’nci yüzyıldan itibaren, Hıristiyanlık, burada gizli gizli yayılmaya başlıyor. Bu yönü ile, kent, Hıristiyanlar için çok özel ve önemli bir yere sahiptir.
MS.4’ncü yüzyılda: ilk 7 kilise ortaya çıkıyor. 4’ncü yüzyıldan sonra ise: Hıristiyan dünyasının ilk dindarları, hacı olmak için kilise ziyaretlerine başlıyorlar.
Biz yine, şehrin kilise varlığına dönelim. Şehirde yapılan arkeolojik araştırmalar sonucu: yaklaşık 15 tane kilise kalıntısı bulunmuştur. Bu çok önemli bir durumdur ve başka şehirlerde böyle bir duruma rastlanmaz.
Çünkü: bu şehirde yaşayan zengin ve varlıklı aileler, kendilerine özgü kiliseler yaptırmışlardır. Hıristiyanlığın yayılması için o dönemlerde paraya ihtiyaç bulunmaktadır ve Leodikeialı zenginler, Hıristiyanlığın yayılması için çok para harcamışlar ve birçok kilise yaptırmışlardır.
Hatta, bu durum yani şehrin dini önemi o kadar yoğunlaşmıştır ki, Hıristiyanlık dünyasında, o döneme ait ayetlerde “Leodikeia meleğine sorun” şeklinde, deyimler bulunmaktadır.
Her ne kadar, şehirde 15 civarında kilise kalıntısı bulunmuş olsa da, yukarıda belirttiğim gibi, bunlardan en önem kazananı: Kutsal Haç Kilisesidir. Bu kilise: 320 yıllarında yapılmıştır ve her şeyi ile, orijinal olarak günümüze ulaşmıştır.
Bugün, dünyada, Konstantin döneminde yapılıp, orijinal halini korumuş başkaca bir kilise yapısı bulunmamaktadır.
Halbuki, Konstantin döneminde, 8 kilise yapıldığı bilinmektedir. Burası ise, 9’ncu kilise olarak, hem anıtsal hem de yapıldığı dönemin tüm özelliklerini yansıtması açısından, Hıristiyanlık için ve Hıristiyanlık kilise mimarisinin öğrenilmesi açısından büyük önem taşımaktadır.
Evet, Kutsal Haç Kilisesini geziyoruz. Buranın, iki giriş kapısı var. Bu girişlerden: birinciyle doğrudan kilisenin içine giriliyor. Ancak: kuzeydeki kapı, kilisenin içine değil, vaftizhaneye açılıyor.
Konstantin döneminde: insanlar yeni yeni Hıristiyanlaştıkları için, Hıristiyan olmayanların kilise içine girmeleri yasakmış. Bundan dolayı, kuzeydeki kapı: Hıristiyan olmayanlar için yapılmıştır.
O dönemde, Hıristiyan olmayanlar, yani pagan olup çok tanrılı dine inananlar, Hıristiyan olmak istediklerinde, kuzeydeki kapıdan giriyorlar ve orada vaftiz ediliyorlarmış. Buradan yani kuzeydeki kapıdan girdiğinizde, vaftizhane odasının holü ile karşılaşıyorsunuz.
Burada: Hıristiyanlık dünyası içinde, günümüze ulaşabilen; orijinalliği bozulmamış en erken tarihli ve en eski vaftizhane havuzu bulunuyor.
Hıristiyan olmak isteyen ziyaretçiler: bu havuza bir yanından iniyorlar, kutsal suyun içine giriyorlar, havuzun iki yanındaki din adamları tarafından vaftiz ediliyorlar ve havuzun hemen karşısındaki yandan dışarı çıkıyorlar.
Ama, inanmış bir mümin yani Hıristiyan olarak çıkıyorlar. Elbette: kiliseye girme hakkını elde ediyorlar.
Evet: diğer kapıdan: kilise yapısının içine giriyoruz. Burada: narteks denilen son cemaat yeri için ayrılmış bölüm, kuzey-güney doğrultusunda uzanıyor. İki yanlarında, yarım daire, niş denilen apsisler var.
Burada, kilisenin naosuna geçilen kapı, kapının hemen yanında, fresklerden yapılmış parapert ve üstünde cennet bahçesi figürleri var. Yani: bu kapıdan, kiliseyi girilen bu kapıdan: bir anlamda cennete giriliyor.
Devasa yapının içine girildiğinde, 8 tane muhteşem ayak görülüyor. Üst çatı, bu 8 ayak tarafından taşınıyor. Ayakların üstünde: kırma çatı ve ahşap konstriksiyon söz konusu.
Kilisenin içinde: çok zengin özel işlemeler var. Erken dönemde: geometrik ve iç içe geçmiş süslemeler tercih ediliyor.
Bunlar: ölümsüzlüğü sembolize ediyor. Burada: yerde mozaikler var. Bunları mutlaka görmelisiniz, muhteşem güzel. Çünkü: çok ince işçilik söz konusu.
Geometrik ve iç içe geçmiş süslemeler, gamalı haçlar, çok güzel. Tarz: Roma tarzı. Örgü süsleme olarak isimlendirilen süslemeler, yer mozaiklerinin temizlikleri tamamlandıktan sonra, daha da belirginleşecek.
Evet: yerdeki mozaik süslemelerin yan tarafında örgü süslemeler ve ortada haç görülüyor. Bu süslemeler çok kutsal, çünkü: İncil’de, kilise için vahiy söylenmiştir. Kilise: Leodikeia antik kentinin sembolüdür.
Günümüzde: her ne kadar bizim insanımız, bu antik kenti pek yoğun olarak ziyaret etmese de, Hıristiyanlar için burası bir haç merkezi haline gelmiş durumdadır. Burayı ziyaret eden, orta yaşlı Hıristiyanların büyük çoğunluğu, hacı olmak için geliyorlarmış.
Kilise içinde, diğer dikkati çeken bir husus: atlarında, haç işaretleridir. Bunlar: yaklaşık 1700 yıllık haç işaretleridir. Bu taşlar: hemen çevredeki mermer ocaklarından, Baba dağından getiriliyorlar.
Şehir büyürken, Baba dağı, Çökelez dağı, Burdur, Afyon ve Kütahya bölgelerinden, birçok mermer buraya getiriliyor.
Hatta: ovanın ortasında, günümüzde bulunmayan bir göl var ve bu gölde, sal taşımacılığı yapılarak, Menderes nehri kanalı ile, bu mermerler ve ticaret malları, denize kadar ulaştırılıyor. Hatta: bu mermerlerin, deniz kanalı ile, Roma şehrine kadar ulaştırıldığı ve birçok yapının, bu kaliteli mermerler ile yapıldığı biliniyor.
Roma için: İspanya’nın buğday tarlaları kadar, Anadolu’nun yeraltı kaynakları ve mermer ustaları da muhteşem önem kazanmıştır. Bu ustalar ve kaliteli mermerler ile, Roma döneminde muhteşem yapılar ve eserler ortaya çıkarılmıştır.
Gezimize devam ediyoruz. Bu kez: şehrin tapınak alanına geliyoruz.
TAPINAK ALANI
Burası: MÖ.2-3’ncü yüzyıllardan itibaren kullanılmaya başlanmış ve günümüze kadar sağlam olarak gelebilmiştir. Bu alan: Antoninler dönemine ait tapınak alanı olarak kullanılmıştır. Aslında; alanda eskilere inildiğinde, her uygarlığın burada, kendi tapınaklarını, bir öncekinin üstüne inşa ettiği görülür.
Tapınak alanı: hem tanrı Apollon ve hem de İmparator ve ailesine tapınmak için yapılmıştır. Tanrı yontusunun yanında, İmparator veya eşinin yontusu bulunuyormuş, aynen Mısır’daki firavun kültürü gibi, tanrı yanında, canlıya da tapınılıyormuş.
Evet: alanda, geniş bir avlu var. Avluda, 54 sütun ve hemen gerisinde 4 sütunlu tapınak alanı var. Burada: en ilgi çekici özellik: Denizli horuzu yontusunun bulunması. Kapı bölümünün hemen üstünde: süslemeli bir bölüm var. Buranın üzerinde, MS.150 yıllarına ait, 1850 yıllık “horoz” figürü görülüyor.
Çünkü: horoz, antik dönemde bu bölgede çok sevilen bir hayvan ve coğrafyanın sembolüdür. Hatta: Helenistik dönemde, kandiller üzerinde bile, Denizli horozu figürlerinin görüldüğü söyleniyor. Yani: Denizli horozunun, buradaki varlığının 2200 yıl geriye doğru gittiği belgeleniyor.
Tapınak alanının hemen yanında: gurur duyduğum bir yapılaşma görüyorum. Burası: çelik konstrüksiyon ve kırılmaz camlar ile kaplanarak koruma altına alınmış bir bölüm. Tapınak alanının: hediyelerinin ve hazinelerinin saklandığı alt mekan.
Duvarlarında çeşitli figürler bu alanın korunması için, özel bir önlem alınmıştır. Buranın üstüne çıktığınızda ise: ova ve Pamukkale’nin muhteşem güzel görüntüsüyle karşılaşıyorsunuz. Yani: Pamukkale ve Leodikeia şehirleri, karşılıklı olarak duruyorlar.
Burada yapılan ayinler, sunular: karşı taraftan görülüyor. Ama: zaten, Pamukkaleliler, buraya sık sık geliyorlarmış, çünkü: Leodikeia antik kenti, o dönemde, bir eğlence ve kültür merkezi olarak önem kazanıyor.
Evet, eğlence ve kültür denilince akla hemen tiyatro geliyor. Ama, bu şehir, Anadolu’da, iki tiyatrosu bulunan bir şehir olarak tek.
BÜYÜK TİYATRO
Bu iki tiyatrodan, birincisi: MS.3’ncü yüzyılda yapılmıştır. Günümüzde olmayan ve o dönemde bulunan göl manzaralı muhteşem bir tiyatro. Anadolu’da, bir ara sokağın, direkt üst gezinti alanına girişi sağlayan tek örnek tiyatro. Burada: devasa harflerle yazılmış bir yazı var.
Bütün oturma basamaklarında, bu tür yazılar var. Bu yazıların anlamı: bu yöredeki bütün antik kentlerin önde gelenleri, Leodikya antik kenti önderliğinde, burada toplanıyorlar ve kendilerine ayrılan sıralarda oturuyorlar ve ticaret ile ilgili genel kararlar alıyorlarmış. Yani, bir anlamda, günümüz Avrupa Birliği benzeri bir yapılaşma.
Tiyatronun seyirci kapasitesi: antik dönemde 12 bin kişi, günümüzde ise 20 bin kişidir. Antik dönemde, insanlar yayıla yayıla ve köleleriyle oturdukları için, oturma kapasitesi nispeten azdır.
Tiyatronun sahne binası: yay şeklinde kavisli ve çok büyük bir orkestrası bulunuyor. Biraz önce söz ettiğim gibi, günümüzde olmayan ama o dönemlerde tiyatronun yanında bulunan gölet nedeniyle: tiyatroda, su oyunları da düzenleniyormuş.
Bu yönü ile de tiyatro önemli. Su oyunları: gemi maketleri-modellerinin yüzdürülmesi, insanların suyun içinde değişik sportif yarışmalar yapması ve ayrıca su içinde değişik çılgınlıkların yaşanması ve mitolojik hikayelerin canlandırılması şeklinde yürütülüyormuş.
Ancak, bu eğlencelerin temelinde, şarap tanrısı Dionysos prensipleri esas alınırmış ve bu yüzden, Hıristiyanlık yayılınca, bu su çılgınlıkları da yasaklanmıştır.
Buradaki kazılarda öğrenildiğine göre: bir sanatçı, oyununu o kadar güzel icra etmiş ki, sonuçta, yalnızca Leodikeialılar değil, Bergamalılar da, o sanatçının bronzdan bir heykelini yaptırmışlar. Demek ki, o dönemde, sanata ve sanatçıya çok önem veriliyormuş ve komedyenlerin bronzdan heykeli dikiliyormuş.
KÜÇÜK TİYATRO
Bu tiyatro, daha erken dönemde yapılmıştır. Büyük tiyatronun, 300 metre kuzeybatısındadır. Helenistik dönem özellikleri gösterir. Alt bölümleri mermer, üst bölümleri ise travertendir. Yaklaşık 15 bin kişi seyirci kapasitelidir. Tiyatro: batıya bakıyor. İmbat denilen esintileri alıyor. Aynı zamanda: karşıda bulunan bir çardak bölümüne bakıyor.
O çardak bölümü, kentin ilk ve en erken yerleşim alanıdır. Bu yerleşim alanında yapılan arkeolojik kazılarda: o dönemlerden kalan: dokuma tezgahı, boya atölyesi, yün boyamacılıkta kullanılan yünler tortu halde bulunmuştur. Yani: Denizli yöresi, demek ki, tekstil kenti olması yönünde, 5500 yıllık bir geçmişe sahiptir.
Tiyatrodan çıktıktan sonra, antik kentte yürümeye devam ediyoruz ve Anadolu’nun en geniş tören caddesiyle karşılaşıyoruz. Batıda, Efes caddesine ulaşan tören alanı için yapılmıştır. 30.5 metre genişliğindedir. Anadolu’da, antik dönemden kalma, bundan daha geniş cadde yoktur.
Buradan sonra, karşımıza, kentin birinci yani ana su dağıtım terminali çıkıyor. Buradan: kentin hamam ve gymnasium bölümlerine su dağıtılıyor. Ama, sular kireçli olduğu için borular zamanla tıkanmış ve değiştirilmişlerdir. Denizli tarafından gelen su, buradan yukarıya çıkarılıyor ve dağıtım yapılıyor. Evet, bu yönü ile, antik dönemden kalan, tek su dağıtım sistemidir, eşi ve benzeri yok.
Hemen biraz ileride, yeryüzünün en büyük antik döneme ait stadyumu görülüyor. Hemen arkasında, hamam ve gymnasium yapısı var. Sporcular burada yıkanıyor, gymnasiumda antreman yapıyorlarmış.
Stadyumum seyirci kapasitesi, 25 bin kişidir. Kentin güneybatısındaki yapı: MS.79 yılında yapılmıştır. Uzunluğu: 350 metredir. Genişliği: 60 metredir. Amfi tiyatro şeklinde yapılmış olup, 24 basamaklı oturma sırası bulunmaktadır. Büyük bölümü, tahrip olmuştur.
Burası yalnızca sportif etkinliklerde değil, aynı zamanda gladyatör dövüşlerinde ve gladyatörlerin vahşi hayvanlarla yapılan mücadelelerinde de kullanılıyormuş. Hatta, bu gösteriler o kadar seyirci çekiyormuş ki, çevre şehirlerden de, yüzlerce kişi, buraya geliyormuş.
KENTİN TERK EDİLMESİ
Antik dönemin en önemli kentlerinden biri olan Leodikeia; iki önemli nedenden dolayı terk edilmiştir. Bunlardan birincisi: kentin suyu, Denizli’den yaklaşık 8 km. öteden geliyormuş. Çünkü: kentin bulunduğu yer, ovanın ortasında, yüksek bir platformda, bir masa gibidir.
Çevresinde ise: 3 tane ırmak (Gümüşçay, Başlıçay, Çürüksu) bulunmaktadır. Ama, söylediğim gibi, yükseklik nedeniyle, bu ırmakların suyu kente çıkmıyor ve kentin suyu, su yolları yapılarak Denizli’den getiriliyor. Zamanla, su yolları bozuluyor ve susuzluk sıkıntı yaratıyor.
Diğer bir neden: MS. 5’nci yüzyılda, Sasani ve ardından Arap saldırıları, ovanın ortasındaki bu kenti yaşanmaz hale getiriyor.
Sonunda halk, günümüzde kale içi ve hisar olarak adlandırılan ve suyu bol alanlara yani modern Denizli yöresine taşınıyorlar.
Evet, Leodikeia antik kentinde, 8 yıldır, resmi arkeolojik kazı çalışmaları sürdürülüyor. Antik dünyanın ticaret merkezi, hatta Avrupa’ya medeniyet taşıyan bir kent. Daha sade bir ifade ile, Romanın Anadolu’daki en önemli irtibat noktası ve Hıristiyanlığın öncü yerleşimlerinden biri.
Dünyanın en görkemli antik kentini: mutlaka gidin ve görün, tarihe ve tarihi yerlere ilgisi olanların muhteşem mutlu bir şekilde, şehirden
döneceklerine inanıyorum.
Halıcı Ahmet Urkay Etnoğrafya ve Arkeoloji Müzesi
HALICI AHMET URKAY ETNOGRAFYA VE ARKEOLOJİ MÜZESİ
İş insanı ve koleksiyoner Ahmet Urkay tarafından kurulan müze, hem arkeolojik hem de etnografik açıdan oldukça zengin bir koleksiyona ev sahipliği yapmaktadır. Ahmet Urkay, Hobi olarak yaptığı eski eser toplama işini, koleksiyonerlik belgesiyle profesyonel seviyeye taşımıştır.
Vakıf kurarak ilk müzesini Marmaris’te 2005 yılında açan Urkay, nemli hava şartlarının eserlere zarar vermesinden endişe ederek müzesini oğlunun Pamukkale Karahayıt Mahallesinde bulunan oteline taşımıştır. Müze halen otelden dönüştürülen 3 katlı binada kuruludur.
Halıcı Ahmet Urkay Etnoğrafya ve Arkeoloji Müzesi
Koleksiyon içeriği:
Müzede yaklaşık 3500 parça eser sergileniyor. Koleksiyonun büyük bir kısmını Osmanlı dönemine ait günlük kullanım eşyaları, takılar, silahlar, el yazması, kitaplar ve geleneksel Türk halıları oluşturuyor.
Halıcı Ahmet Urkay Etnoğrafya ve Arkeoloji Müzesi
Arkeoloji Bölümü:
Müzenin arkeoloji bölümünde, Helenistik, Roma ve Bizans dönemlerine ait pişmiş toprak kaplar, figürinler, cam eserler ve mermer heykel parçaları gibi bölgede yapılan yüzey araştırmalarından ve kazılardan elde edilen buluntular yer alıyor. Eserlerin korunması için kontrollü bir ışıklandırma sistemi bulunuyor.
Müzenin belki de en geniş serilerinden biri amfora koleksiyonudur. Bölgenin deniz ticaretindeki önemini yansıtan bu eserler, Helenistik ve Roma dönemlerine tarihlenir. Ayrıca üzerlerindeki mitolojik sahneler veya bitkisel motifler bulunan Roma dönemi kandilleri de önemlidir. Gözyaşı şişesi olarak bilinen koku şişeleri, antik cam işçiliğinin zarafetini ve o dönemdeki ölü hediyesi geleneğini anlamak açısından kritiktir.
Bence burada II Viyana kuşatmasından kalan Osmanlı hazine sandığını mutlaka görün.
Ayrıca: 8-9 milyon yıllık olduğu değerlendirilen 3 m uzunluğundaki fil dişi ile 2 milyon yıllık mamut dişini de görmelisiniz.
Halıcı Ahmet Urkay Etnoğrafya ve Arkeoloji Müzesi
Etnografya Bölümü:
Bu bölümde eski dönemlere ait kapı tokmaklarından ibriklere, geleneksel kıyafetlerden tarım aletlerine kadar geniş bir yelpazede Anadolu kültürünü yansıtan eserler görmek mümkündür. Özellikle ahşap işçiliği örnekleri ve dokumalar müzenin öne çıkan parçaları arasındadır. Bu bölümde tavan yükseklikleri, büyük boyutlu dokuma halıların sergilenebileceği şeklinde yüksek tutulmuştur.
Evet müzede en ünlü sergilenen eserler, Ahmet Urkay’ın en büyük uzmanlık alanı olan halıcılık bölümüdür. Müze, Türkiye’nin en zengin halı koleksiyonlarından birine sahiptir. 18 ve 19 yüzyıllara tarihlenen kök boyalı, Gördes, Kula, Milas ve Uşak halıları sergilenmektedir.
Bu bölümün bir diğer ilgi çeken yeri, Osmanlı dönemi silah koleksiyonudur. İşlemeli kılıçlar, yatağanlar, gümüş savatlı piştovlar ve tüfekler bulunur. Bu silahların üzerindeki altın kakma yazılar ve değerli taş süslemeleri, dönemin zanaatkarlığını ve estetiğini yansıtır.
Halıcı Ahmet Urkay Etnoğrafya ve Arkeoloji Müzesi
Açık ve Yarı Açık Alanlar:
Binanın girişinde ve çevresinde, doğa ile iç içe bir düzenleme vardır. Büyük mermer sütun başlıkları ve taş eserler binanın dış cephesiyle bütünleşik bir şekilde sergileniyor.
Çanakkale Lapseki: Deniz kıyısında, şirin ve muhteşem güzel bir yer. Ben burada bulunduğum; bir gece, iki gün boyunca, güzel zaman geçirdim. Özellikle ilçe merkezindeki öğretmen evi, konumu ve yemekleriyle çok güzeldi.
Ayrıca: boğazın karşı kıyısına servis yapan araba vapurlarının yanaştığı iskele. İskele’de bir akşam balık tutmayı bile deneme şansım oldu. Özellikle: arabalı vapurlar iskeleden ayrılırken, denizde oluşan muhteşem karışıklık, köpük ve kum karışımı içinde, gayet büyük boy balık tutmak mümkündü. Ancak tabii günümüzde buranın en büyük özelliği 1915 Çanakkale köprüsüdür.
Çanakkale Lapseki
ULAŞIM
İlçe merkezinin, il merkezi olan Çanakkale’ye uzaklığı: 35 km. dir. Lapseki-Biga arasındaki uzaklık: 59 km. Lapseki-Bandırma arası uzaklık: 131 km.
Lapseki ile, Gelibolu arasındaki feribot:24 saat süreyle çalışıyor.
TARİH
Bölgenin eski adı: “Lampsakos” dur.
Efsaneye göre: şehrin adı Bebrik Kralı Mandron’un kızı Lapseke’den gelmektedir.
Lampsakos şehri: MÖ 670 yıllarında, Foçalıların yani Kolophonluların kurduğu sanılmaktadır. Daha sonra ise, yörede Miletoslular egemen olurlar. Çünkü: Miletoslular, Ege kıyılarında kendilerine uygun bir yer bulamazlar ve daha kuzeye, yani bu bölgeye gelirler.
Bölgedeki birçok şehri koloni haline getirdikleri gibi, Lampsakos (Lapseki) şehrini de, kolonileştirirler. Bu dönemde: yörenin şarabının ünü, çok uzak yerlere kadar yayılır. Hatta: İran hükümdarları Darius ve Kserkes; buradan şarap getirtirler. MÖ 471 yılında şehir Perslerin yönetimine girmiştir.
Pers savaşlarındaki yenilgilerden sonra ise, Persler, şehri Yunan Komutan Themistokles’e ganimet olarak vermişlerdir. Daha sonra Atina önderliğindeki Attika-Delos Deniz birliğine katılan şehir, MÖ. 412 yılında birlikten çıkmak istemiş, ancak tamamıyla Atina’nın kontrolüne geçen birlikten ayrılmasına izin verilmemiştir.
Peloponnesos savaşının sonlarına doğru MÖ 405 yılında Spartalıların eline geçen şehir, daha sonra Persler tarafından işgal edilmiştir. MÖ 362 yılında özgürlüğünü kazanan şehir, MÖ 335 yılında Atinalı komutan Khares tarafından işgal edilmiştir.
Ardından Romalılar bölgede hakimiyet kurmuştur. Lampsakos, Ortaçağ’da önemli bir liman olmuştur.
1356 yılında ise: Gazi Süleyman Paşa tarafından fethedilerek, Osmanlı yönetimine alınmıştır. Türklerin, Avrupa yakasında, ilk çıkış yerleri olan “Çardak Beldesi” Lapseki ilçesi sınırları içinde bulunmaktadır.
Burası, Türklerin Rumeli’ye geçiş noktası olduğundan, Osmanlılara karşı düzenlenen ilk haçlı seferlerinin hedefidir. 1359 yılında, Pierre Thomas komutasındaki 20 kadırgalık bir Haçlı Donanması: Lapseki’ye çıkarma yapmış, ancak pusuya yata Osmanlı kuvvetleri tarafından geri püskürtülmüştür.
Lapseki isminin kaynağı: Lapseki yöresinin: Anadolu’ya yapılan, Helen göçlerinden önce de: Pityausa ismi ile burada bulunduğu biliniyor. Pityausa şehrinde: Foça doğumlu Fobus ve Blebüsus isimli iki kardeş, kral Mandrom’a hizmet etmektedirler.
Kral: bu iki kardeşi, Foçalı göçmen kafilesini göndermek üzere görevlendirir. Kafile: kardeşlerden Fobus’un nezareti altına girer.Ancak: bunlar ilerlerken, yörede yaşayan ve Berbrykoslar denen bölge yerlilerinin saldırısına uğrarlar.
Göçmenler, yerliler tarafından öldürülecekleri sırada: kral Mandrom’un kızı Lampseke: araya girer ve göçmenleri, ölümden kurtarır. Bu nedenle: Helen göçmenleri: kendilerini ölümden kurtaran, kralın kızı Lampseke’ye bir tanrıça gibi bağlanırlar ve sonradan ele geçirdikleri Pityausa şehrine, onun ismini verirler.
Çanakkale Lapseki
GENEL
Çanakkale boğazındaki, 4 önemli yerleşim merkezinden biridir. Marmara Denizinin Çanakkale boğazı ile birleştiği yerde, Anadolu yakasında kurulmuştur.
İlçe insanları: geçimlerini meyvecilikle sağlamaktadırlar. Özellikle: kiraz, şeftali ve elma bol ve ucuzdur.
Bunun dışında: ilçe halkının yoğunluğu yurt dışında işçi olarak çalışmaktadır. Özellikle yaz aylarında, karşı kıyıya sefer yapan araba vapuruna bindiğinizde, buradaki araçların çoğunun yabancı plakalı olması, bunun en büyük göstergesidir.
NE YENİR
Lapseki yöresinde, yemenizi önereceğim tek yerel lezzet: Sardalya balığı.
GEZİLECEK YERLER
SÜLEYMAN PAŞA CAMİSİ-LAPSEKİ CAMİİ
Caminin banisi olarak Rumeli Fatihi Gazi Süleyman Paşa gösterilmektedir.
İlk olarak 14’ncü yüzyıl ortalarında yapıldığı anlaşılan cami, yöredeki birçok eser gibi defalarca tamir görerek özgün niteliğini yitirmiştir.
Hatta, İkdam gazetesinin 17 Şubat 1897 tarihlinde yayınlanan bir haberine göre, cami çok harap olduğundan yıktırılarak yeniden yaptırılmıştır.
Bu kayıt, bugünkü caminin MS 1896-1897 tarihli yenilenenin ürünü olduğunu göstermektedir.
Şimdiki haliyle derinlemesine dikdörtgen planlı, tek minareli ve ahşap tavanlıdır.
Caminin doğu tarafındaki hamamın sadece bir mekanı kalabilmiştir.
LAPSEKİ DALYAN MAHALLESİ
Burası: ilçe merkezine 1 km. uzaklıkta, Lapseki-Çardak arasındaki bir yerdir. 1983-1984 yılları arasında yerleşime açılmıştır. Halk plajı, kafeler, restoranlar ve pansiyonlar var. Sessiz ve sakin bir tatil düşünenler için çok uygun. Zaten: Marmara denizinde, denize girilebilecek en temiz yer.
İKİ ATLI TÜRBESİ
Buranın ilginç bir hikayesi var. Buna göre: Osmanlı Padişahı Orhan Gazi zamanında: Gazi Süleyman Paşa komutasındaki kuvvetler, Lapseki yakınlarına gelirler. O dönemde, Lapseki Bizanslıların elindedir. Orhan Gazi’nin fermanını, Lapseki’ye götürmek üzere, üç süvari askeri görevlendirilir. Bu süvarilerin atları: al yani kırmızı renktedir.
Süvariler: 1356 yılında, Lapseki’ye girerken: şu anda kabirlerinin bulunduğu yerde, Bizans askerleri tarafından şehit edilirler. Bu şehitlerden iki tanesinin cesedi, hemen oraya gömülür, fakat diğer üçüncü şehidin cesedi bulunamaz.
Bu olay nedeniyle: buraya, “İki Atlı Türbesi” ismi verilmiştir. Lapseki ilçe merkezinin güneydoğusunda, Çanakkale boğazına hakim bir noktada, küçük bir tepe üzerinde bulunmaktadır. İlçe merkezine uzaklık, toplam 1 km. dir. Yolu bozuk olan türbe bölümünde; üzeri açık iki kabir bulunmaktadır.
BOSTANCI ORMAN İÇİ DİNLENME VE PİKNİK ALANI
İlçe merkezine, 25 km. uzaklıktadır. Burası: kayın, gürgen ve meşe gibi orman ağaçlarıyla kaplıdır. Yolu asfalttır. İki kaynak suyu bulunmaktadır. Ayrıca: piknik masaları ve ocaklar var. Lapseki halkı, özellikle sıcak yaz günlerinde, bu piknik alanına yoğun olarak gitmektedirler.
ÇARDAK
Antik Abarnis ile ilişkilendirilmeye çalışılan Çardak Beldesi, Erken Osmanlı devrinde teşekkül etmiş önemli bir menzil ve liman yerleşimidir.
Erken Osmanlı devrinde, Bursa-Edirne yolunun boğazın Anadolu yakasındaki menzilidir. Limanı, Lapseki limanı ile birlikte hem askeri hem de ticari taşımacılık için önem taşımıştır.
Burada Fatih devrinden Yakub Bey’in külliyesi ve aile mezarlığı, geç devire ait bir cami, yerleşime adını verdiği sanılan bir kalıntı, tarihi mezarlık ve konutlar dikkati çekmektedir.
Çardak ta geç devirden kaldığı anlaşılan bir hamam yakın tarihte yıkılmıştır.
Çardak kasabasının günümüzdeki yaşam alanında yerleşimin de Fatih ve II Beyazıt dönemlerinde Kaptan-ı Derya olarak görev yapmış olan Gazi Yakup Bey sayesinde olduğu ortaya çıkmıştır.
Gazi Yakup Bey: Çardak Kasabasında, konaklama yeri olarak han, hamam ve su kuyuları, fırın ve aşhane gibi eserlerle, temel yaşama yönelik hizmet birimleri oluşturmuştur. Ayrıca, bunlara ilave olarak medrese, zaviye, mektep gibi yapılarla Çardak Kasabasında eğitim birimleri de tesis etmiş ve bu anlamda eğitimi de önemsemiş ve desteklemiştir.
Gazi Yakup Bey’in şahsi gelirleriyle Çardak Kasabasında inşa ettirdiği eserlerden günümüze: han, cami, su kuyularından bazıları ve hamam ulaşmış olup bunlardan cami ve han, hala kasaba halkına hizmet etmektedir. Su kuyularından Çardak iskelesi yakınlarında olanların yerleri belli değildir. Ancak üç tanesinin yeri bilinmektedir.
ÇARDAK İSKELESİ:
Eskiçağa dayanan geçmişe sahip olmasına karşın yakaya (Rumeli) geçişin yapıldığı yer durumunu, Osmanlı devrinde de sürdürmüştür.
Yıldırım Beyazıt döneminde Gelibolu’nun donanma üssü olarak seçilmesi, Osmanlı’nın denizcilikte ilerlemesinde ve bölgenin gelişmesinde önemli bir dönüm noktası olmuştur.
II Murat döneminde Gelibolu-Çardak arasında ulaşım “At Kayığı” denilen yelkenli ve kürekli tekneler ile yapılmıştır.
Aslen Tımarlı sipahilerin nakli için tahsis edilmiş olan At Kayıklarında, Gelibolu’daki Acemi Oğlan Ocağına gönderilenler de günlük bir akçe karşılığında hizmet görmüştür.
Ticari geçişler açısından da Dimetoka’dan gelen ticaret yolunun önem kazandırdığı Çardak Mevkii, Gelibolu üzerinden geçişlerin sağlandığı bir menzil olarak Osmanlı’nın kullandığı önemli bir iskele ve geçiş güzergahı olmuştur. Oldukça işlek olan bu hat ile Bursa ipekleri Karacabey-Biga-Çardak-Çanakkale-Edirne üzerinden önce Rumeli’ye ardından da Dubrovnik-Ancona yoluyla Floransa’ya ulaşmaktadır.
ALEMSULTAN MEVKİİ:
Günümüzde Çardak Kasabasında Osmanlı’nın ilk varlık gösterdiğine dair iz, Rumeli’ye kalıcı geçiş sürecinde Süleyman Paşa’nın “Otağ Çadırı” nı kurduğu “Alemsultan” mevkiidir.
Kasaba halkı arasında; Sultan-ı Alem anlamında Alemsultan olarak anılan bu mevki, Farsça cehar dört sütun ve üzerindeki tak dolayısıyla cehar-ı tak” olarak anılmış ve zamanla bu isimlendirme “Çardak” adına dönüşmüştür.
Çardak adının kaynağı ile ilgili ayrıca Süleyman Paşa tarafından “Alemsultan” mevkiinde bir mescit yaptırıldığı ve Süleyman Paşa’nın otağını buraya kurduğu ve burası için halk arasında “Nereye gidiyorsun!” şeklindeki soruya “Çağırda’ğa” diye cevap verildiği bu söylemin zamanla “Çardak’a” dönüştüğü şeklinde hiçbir dayanağı olmayan bir rivayet te bulunmaktadır.
1938 yılında Çardak kasabasında yapılan incelemeden sonra hazırlattırılan raporda, Alemsultan Meviinde incelenmiş ve Çardak Kasabasının Osmanlı’nın Rumeli’ye geçişinde bir hazırlık yeri olduğu, Alemsultan mevkiinde müzeler müdürlüğü tarafından dört taş sütunla tespit edilip buraya bir de küçük bina inşa ettirildiği, inceleme tarihinde binanın yıkık olduğu ve Çardak halkınca yıkıntıların kaldırılarak buraya tarihi bir anıt dikme teşebbüsünde oldukları belirtilmiştir.
SALBAŞ AĞACI:
Çok büyük çapta ve oldukça eski bir çınar ağacı olan Salbaş ağacı, kasabanın kuzey doğusundaki mevkide bulunmaktadır.
Halk arasında Osmanlı’nın Rumeli’ye kalıcı geçiş sürecinde bu ağacın dallarından iki sal yapılıp Rumeli’ye bu sallarla geçildiği anlatılagelmiştir.
Çardak kasabasında menkıbeye göre her yıl Mayıs ayında temsili olarak Rumeli’ye geçiş ritüeli yapılır.
Osmanlı Beyliği’nin Rumeli’ye kalıcı geçişi ile ilgili bilgi içeren kaynaklarda, bu olaya, Osmanlı’nın Gelibolu’ya (Çimbi Kalesine) geçmek üzere “Gereceden aşağı Viranca hisar denilen yere gelmesi” şeklinde yer verilir.
Salbaş Ağacı, 30.08.2002 tarihinde meydana gelen şiddetli fırtınada parçalanıp yıkılmış, günümüze gövdesinin bir kısmı ulaşmıştır.
ÇARDAK YAKUP BEY KÜLLİYESİ
Vakfiye kayıtlarına göre cami, dokuz hücreli bir medrese, medresenin yanında bir mektep ve türbe olmak üzere bir menzil, bir zaviye, bir hamam, aşevi, mutfak, fırın, bir muallim evi, bir han, bir ambar ve beş adet kuyudan oluşmaktadır.
Bunlardan medrese, mektep, zaviye, aşevi, mutfak, fırın, muallim evi, ambar yok olmuştur.
Sadece cami, han, kuyular ve hamamın kalıntıları günümüze ulaşmıştır.
CAMİ:
Abdullah Bin Yakup Bey tarafından, 15.yüzyılda yaptırılan külliye: cami, medrese, mektep ve han yapılarından oluşur. Kubbe sağır ve yüksek, 8 köşeli bir kasnağa oturur. Caminin duvarları: iki sıra tuğla ve moloz taştır. Minare kapısı: revağın içindedir. İç süslemeler ise, son dönemdendir. Son cemaat yerindeki sütunlar ve başlıkları devşirmedir.
Günümüzde ibadete açıktır. Medrese caminin kuzeyindedir. 9 odadan oluştuğu bilinen yapı, tümüyle yıkılmış durumdadır. Külliyeyi oluşturan yapılardan olan han; 62 x 19 metre boyutlarındadır. Duvarları düzgün moloz taştandır.
HAN:
61.90 x 18.45 metre boyutlarında, iki sahınlı ve ahşap çatılı bir yapı olup, kuzey cephesindeki taç kapıda üç kitabe yuvası bulunmaktadır.
Buradaki kitabelerden biri yok olmuştur.
Diğer iki kitabeye göre, hanın inşasına 1462/63 tarihlerinde başlanmış ve 1463/64 tarihlerinde tamamlanmıştır.
İçerideki ve kapı revağındaki sütunlar ve başlıklar devşirmedir.
Yapının içinde, uzun kenarlara bitişik olarak 50-60 cm yüksekliğinde seki uzanır.
Bu sekilerin yaslandıı duvarlarda ocaklar ve dolap nişleri yer alır.
HAMAM:
Bugün harap durumda gelebilmiş olan Yakup Bey hamamının soyunmalığı ve külhanı yıkılmıştır. Enine sıcaklıklı, iki halvetli tipte bir yapıdır.
ÇARDAK ÇAMLIK
Lapseki-Çardak beldesi merkezindedir. Sahil ile bütünleşmiş bir konumdadır. Çardak çamlığında: yeşilin tüm tonlarını bulmak mümkün. Çamlığın bir bölümünde ise: çay bahçeleri ve piknik alanları bulunuyor.
KUM ADASI (LAGÜN GÖLÜ)
Kum adası Çardak Kasabasının sahil kesimindedir.
3.7 km uzunluğunda, maksimum 100 metre genişliğinde ve 1.5 metre yüksekliğe sahiptir.
Kıyı okunun uzanışına bağlı olarak burada 1.3 km kare yüzölçümüne sahip bir lagün meydana gelmiştir.
Zincirbozan mevkiine kadar tali bir yol oluşturan kıyı oku, Çardak Beldesinin 5 km doğusunda bulunan Bayramdere’nin Marmara Denizine taşıdığı çakıl ve kumların 2.5 km güneybatı yönünde taşınıp çökelmesiyle meydana gelmiştir.
Kum adanın varlığının daha eski tarihlerde var olduğunu ortaya koyan bilgiler de bulunmaktadır.
Buna göre Kum adadan MÖ 405 yılında Atinalılar ile Sparta-Pers ittifakı (Paleponnesoslular) arasında gerçekleşen Aigospotamoi savaşından bahsedilmekte ve bu savaşta Atinalıların Paleponnesoslular’ın yelkenlerini Abanis’teki Kum adada bularak burada imha ettikleri bilgisi verilmektedir.
ABARNİS
Antik çağda Mysia bölgesinde, günümüzdeki Çanakkale ili Lapseki ilçesine bağlı Çardak Burnu yakınlarında, bir kıyı yerleşimidir. Lapseki ilçesine yaklaşık 5 km uzaklıktadır.
Yörenin diğer isimleri: Abarnos, Aparnis’dir.
MÖ 405 yılında Aigospotami deniz savaşı münasebetiyle anılan Abarnıs adlı yer Çardak Burnu mevkiindedir.
Adının Yunanca olmadığı, muhtemelen Luwi-Pelasges kökenli olduğu kabul edilir.
Bazı kaynaklara göre, ismi, bölgede bulunan bir su pınarından gelmektedir.
Tarihi kayıtlarda şehirle ilgili geçen husus şudur: Yunanlı tarihçi Ksenophon: Konon’un Lysandros ile olan çatışmaları sırasında Sparta filosunun yelkenlerini çaldığı, filosunu yeniden düzenlediği ve savaşlardan haber getirmek üzere Paralus’u Atina’ya gönderirken Salamis Kralı I Evagoras’ın yanına sığındığından bahseder.
Atinalı Amiral Kanon, deniz muharebesinde Paleponnesosluların gemilerinde hareketi kısıtlayan sadece açık denizde kullandıkları yükçe ağır keten yelkenlerin olmadığını fark etmiş ve kısa bir araştırmadan sonra bu yelkenleri Kum adada bulmuştur.
Ayrıca Argonautika gibi destanlarda, Rodoslu Apollonios’un anlattığı rota içinde Abarnia’nın ismi geçer.
Stratejik konumu nedeniyle, antik dönemde deniz yolları ve bölgesel geçiş açısından önemli olmuştur.
Aynı bölgede Lampsakos (Lapseki) gibi daha ili bilinen antik kentlerin yakın olması, Abarnis’in bölgesel ölçekli antik kentler arası ilişkiler bağlamında potansiyel ilgi odağı olmasını sağlar.
ARKEOLOJİK KALINTILAR:
Antik şehirde herhangi bir arkeolojik araştırma yapılmamıştır.
Toprak üstünde gözle görülür kalıntılar da sınırlıdır ve yok denecek kadar azdır.
Evet günümüzde Abarnis şehri toprak altındadır ve yerleşim büyük ölçüde toprakla örtülüdür.
LAMPSAKOS
Bugünkü Lapseki ilçe merkezinin bulunduğu yerde, MÖ 670 yıllarında Kolofon ve Fokaia’dan gelen İyonlar tarafından kurulmuştur.
Antik çağda kentin ismi Pityousa’dır.
Yunancada Lampsaki ve Türkçede Lepsek olarak adlandırılmıştır.
Lampsakenos, Lampsacum olarak da isimlendirilir.
Hellespont üzerindeki Misya’da, en ünlü Yunan yerleşimlerinden biridir. Burası bir Phokaia kolonisi, şarabıyla ünlü ve Priapus tapınım merkeziydi.
Pers işgali sırasında, Pers kralı Lampsakos ve civarındaki mükemmel şarapların üretildiği bölgeyi şarap ihtiyacını karşılamak için Atinalı devlet adamı Themistokles’e bağışlamıştır.
Phokaia ve Milet gibi İyon şehirlerinden gelen kolonistleri kabul etmeden önce Pityusa veya Pityussa adıyla var olduğu biliniyor. Yani kuruluşu MÖ 7’nci yüzyıla kadar inmektedir.
Trakya’daki Chersonesos’ta, Calliipolis’in karşısında yer alıyordu ve mükemmel bir limana sahipti.
Heredot: Trakya’daki Chersonesos’a yerleşmiş olan yaşlı Miltiades’in Lampsaceno’lara savaş açtığını, ancak onu gafil avlayıp esir aldıklarının anlatır. Ancak Mitliades’i destekleyen Kroisos tarafından tehdit edilirler ve onu serbest bırakırlar.
Şehir İyonya isyanı sırasında MÖ 546 yılında, Perslerin eline geçer.
Fakat Lampsakos, Perslerin üstünlüğünü kabul ederken bile, ülke Pippocles adında yerli bir Prens veya Tiran tarafından yönetilmeye devam etti.
MÖ 479’da: Mycale savaşından sonra, Lampsakos Atina’ya katıldı.
Ancak Sicilya’ya yapılan büyük Atina seferinin başarısız olmasından sonra isyan etti. Ancak müstahkem yapıya sahip olmadığından, Strombichides komutasındaki bir filo tarafından kolayca geri alındı.
MÖ 334 yılında Büyük İskender Granikos savaşını kazanır ve MÖ 281 yılına kadar şehir Lysimachos’un elinde kalır.
MÖ 133 yılında Pergamon kralı, III Attolos’un mirası ile Roma İmparatorluğunun egemenliği altına girer.
Krallığın sadık bir müttefiki olan Lampsakos, artık Anadolu’nun batısında pek çok polis gibi Roma hakimiyetine girer.
MÖ 197 yılında, Roma’ya elçi gönderen, Anadolu’nun ilk Grek devletlerinden biridir.
Lampsako’a ait olduğu kabul edilen Latince lejantlı sikkeler ile Appianus’un ifadeleri, yerleşimin bir Roma kolonisine dönüşümünün en açık kanıtlarıydı.
Lampsakos’a atfedilen MÖ 1’nci yüzyılın ikinci yarısı ilk yallarına tarihli sikkelerin ilk tipinde ön yüzlerde defne çelenkli Caesar başı ile C G I L lejantı, arka yüzlerde ise öküzün çektiği sabanı süren rahip betimi bulunur.
Bu sikke betimi açık bir şekilde koloninin sınırlarının çizilişini sembolize etmekteydi.
Strabon zamanında: Lampsakos hala gelişen bir şehirdi.
Tarihçi Kharon, Hatip Anaksimenes ve Epikuros’un öğrencisi Metrodorus gibi birçok seçkin yazar ve filozof bu şehirde doğdu.
Metrodorus, burada uzun yıllar ikamet etmiş ve şehrin bazı vatandaşlarını yakın dostları arasında saymıştır.
Lampsacus, Lysippus tarafından yapılmış, yere kapanmış bir aslanı temsil eden güzel bir heykele sahipti. Ancak bu heykel, Agrippa tarafından Campus Martius’u süslemek üzere Roma’ya götürüldü.
1356 yılında Gazi Süleyman Paşa, Güreci ile Lapseki arasına gelerek ilk defa fetih amacıyla Gelibolu’ya geçmiştir. Daha sonra Osmanlı döneminde Asya’dan Avrupa’ya geçiş olarak Çardak-Gelibolu hattı kullanılmıştır.
GELELİM GÜNÜMÜZE:
Bölgenin antik adı muhtemelen buraya yerleşmiş olan Trakyalı Bebryces’ten gelen Bebrycia idi. Lamsaki adı, hala Lampsacus’un muhtemelen yakınında bulunduğu küçük bir kasabayla bağlantılıdır. Çünkü Lamsaki’nin kendisinde antik çağa ait hiçbir kalıntı yoktur.
Günümüzde: Lampsacus’un altın ve gümüş staterleri, çeşitli koleksiyonlarda bulunmaktadır. İmparatorluk sikkeleri Augustus’tan Gallienus’a kadar gitmektedir.
Evet, Lampsakos antik kenti, günümüzdeki Lapseki ilçesinin altında kalmıştır ve görünürde bir kalıntısı mevcut değildir.
Bugün Lapseki mezarlığının bulunduğu tepenin üstü oldukça geniş ve düz bir alan biçimindedir. Bu nedenle ilkçağ Akropolis’inin burada bulunduğu düşünülmektedir.
Ancak bugün Lapseki ilçesinin eski bazı binalarında, ilk çağ yapılarından alma mermer sütun parçalarına rastlanır.
Öte yandan, arkeolojik Sit alanındaki eserlerin müzelere taşındığı ve günümüzde alanda herhangi bir arkeolojik kalıntı bulunmadığı bilindiğinden, 3’ncü derece arkeolojik Sit alanı tescil statüsündeki nekropol alanı, sondaj kazısı yapılması koşuluyla yapılaşmaya açılmıştır. Zaten 1915 Çanakkale köprüsü ayakları da bu bölgededir.
PAİSOS-APAİOS
Çanakkale Lapseki ilçesinin 10 km kuzeydoğusunda, Bayramdere’nin denize döküldüğü yerde, oldukça yüksekte kurulmuştur.
Sözcük anlamı, Luwi-Pelasg dilinde “akarsu” anlamına gelir.
Kent, MÖ 7’nci yüzyılda Miletoslular tarafından ele geçirilmiştir.
Perslere karşı ayaklanmışlar, sonra da Darius tarafından MÖ 497 yılında şehir ele geçirilmiştir.
Attika-Dellos deniz birliğine katılan ve ödedikleri aidatları içeren listede Paisos’un adı da geçmektedir.
Antik yazarlardan Polyyainas, kentin terk edilişine ait yazdığı bir öyküde şunları belirtir:
“Parion ile Lampsakos kentleri bir sınır anlaşmazlığına düşerler ve sonunda çözümü yarışmakta bulurlar. Yarışma koşullarına göre, iki kent halkı, kendi kentlerinden diğerine yola çıkacaklar ve sonunda karşılaşacakları nokta, iki kent arasındaki sınırı meydana getirecektir. Ancak, Lampsakos’lular yarışmaya hile karıştırarak 200 stad yol aldıkları halde Parion’lular sadece 70 stad gidebilmişlerdir. Bu durum karşısında, Paisos, Lamsakos’un sınırları içinde kalınca halk kenti terk eder.”
Ünlü coğrafyacı Strabon: “LAmpsacus ve Parium arasındaki dönemde Peasus adında bir şehir ve nehir vardı. Ancak şehir harabe halindeydi. Paeseniler meskenlerini değiştirdiler.
KALINTILAR:
Şehir tamamen toprak altında olduğundan herhangi bir kalıntı yoktur. Hatta kentin yeri de tam olarak tespit edilmemiştir.
PERKOTE-PALEO PERKOTE
Lapseki sınırları içinde, Sindal ile Akçalan köyleri arasında, Umurbey (Praktios) ırmağının kuzeyinde bir bölgededir.
Şehrin isminin kelime anlamı: “Yüksek hisar” demektir.
Şehir antik Mysia bölgesinde, Helenistik-Roma döneminde Çanakkale Boğazının Asya yakasında bir kentti.
Attik Deniz Birliği vergi listesinde Perkote ve Palaiperkote olmak üzere iki kent adına rastlanır. Ödedikleri vergi miktarına göre, şehrin nüfusu tahmini 265 kişi olmalıdır.
Şehir, Abydos, Arisbe ve Paisos gibi bir Milet kolonisidir.
Kentin adı, Yunan destanlarında geçer.
Örneğin: Homeros, İlyada destanında Percote’den savaşa katılan birlikler olduğunu yazmıştır. Ayrıca: şehrin Praktios nehrinin yakınında olduğunu aktarır.
Eresuslu Phanias’a göre: “Persli Artaxerxes, Themistokles’e evi için yatak takımlarıyla birlikte Percote şehrini vermiştir.
Herodotos: İonya ayaklanmasına katılan Perkote’nin MÖ 94 yılında Pers kralı Dareios tarafından, Abydos’tan sonra ele geçirildiğini ifade eder. Pers kralı Artakserkses Lampsakos’u şarabı, Prkote’yi ise yatağı ve kıyafeti için Spartalı Themistokles’e vermiştir.
Antalkidas MÖ 387’de Atinalılara fark edilmeden gemiyle Perkote’ye doğru hareket etmiştir.
Büyük İskender, MÖ 334 yılında, ordugahını kurduğu Arisbe’den bir gün sonra Perkote’ye ulaşmıştır.
Argonautlar, Hellespontos’daki yolculukları sırasında Abydos ve sonra Perkote’nin önünden geçmişlerdir.
Percote, Truva savaşı sırasında Kral Priam’a yardım etmek için birlik göndermiştir. Percote şehrinden bir yerli Antilochus , Truva savaşında yaralanır. Percote şehrinden iki yerli, Truva savaşında Diomedes ve Ulysses tarafından öldürülür.
Mitolojide, kentin yöneticisi Merops adlı bir figürdür. Merops’un çocukları ve soyu Percote ile bağlantılıdır.
Perkote adına sikke bastırılmamıştır.
Kent, zamanla önemini kaybetmiş, Strabon döneminde kent pek parlak durumda değildir. Strabon, Percote şehrinin Hellespont kıyısındaki kesin yerinin bilinmediğinden bahseder.
KALINTILAR:
Antik şehirde tam olarak bilimsel kazılar yapılmamıştır.
Kalıntılar genellikle yüzey seviyesindeki izler ve taş temeller, harabe kalıntıları şeklindedir.
Aşağı ve Yukarı kale olmak üzere çift kale özelliğinde ve en eski kalıntıları Orta Paleolitik döneme uzanan, kale kalıntıları, muhtemelen Geç Tunç çağı ile Demir çağı arasına tarihlendirilebilir.
HACIGELEN BİBERLER KALE YERLEŞMESİ;
İlçenin Hacıgelen köyü güneydoğusunda bulunan biberler Obasının doğusunda Kaletepe üzerinde bir kale yerleşmesi vardır.
Ulaşımı zor bir konumdadır.
Çağ ağaçlarıyla kaplı Kaletepe üzerinde yer yer küçük açıklıklar mevcuttur.
O dönemden kalma kale duvarının tamamı yıkılmış durumdadır. Günümüzde, yoğun bitki örtüsü nedeniyle kale buluntusuna rastlanmamıştır.
Fakat duvar yapısının özelliği, bölgedeki diğer benzer yerleşimlerle karşılaştırıldığında, kalenin kuzeyindeki Erdağı’nda bulunan yerleşme ile benzerlik gösterdiği görülmüştür.
Kale duvarları ve bölgenin tarihi göz önüne alındığında, MÖ 600-400 arasında bölgeyi hakimiyet altına alan Perslerin kıyı bölgelerini kontrol altında tutmak için iç bölgelere yapmış oldukları kontrol ve güvenlik noktalarından biri olduğu düşünülüyor.
GÜRECİ LİMAN YERLEŞMESİ:
Güreci köyü sınırları içinde, Üstünlü mevkiindedir.
Güreci köyünün kuzeyinde Marmara denizi kıyısında bulunan alan halen balıkçı barınağı olarak kullanılmaktadır.
Deniz içine doğru uzanan duvar kalıntıları arasında pithos (küp) parçaları görülür.
Bölge iki tepe arasında bulunan bir vadiden oluşmaktadır. Batıdaki tepede ise konut olabilecek temel kalıntıları mevcuttur. Doğudaki tepe üzerinde birkaç kaya mezarı tespit edilmiştir.
Yerleşmede moloz taş ve çamur harcı ile inşa edilmiş olan duvarlar, deniz kıyısında çok daha iyi görülmektedir.
Bu küçük yerleşmenin yüzeyinde bulunan seramikler, yerleşmenin MS 5-6’ncı yüzyıllar arasında olduğunu gösterir.
ŞEVKETİYE ASARKALA KALESİ;
Lapseki ilçe merkezinin kuzeydoğusundadır ve Lapseki ilçe merkezine 18 km uzaklıktadır.
Tepe, Çanakkale-Biga karayolu üzerinde Asarkale mevkiinde bulunmaktadır.
Köyün kuzeyinde, Bozburun üzerindeki fazla geniş olmayan ancak oldukça sarp tepe üzeride duvarları kireç harcı ve moloz taş ile örülmüş bir kale vardır.
Kale, Çanakkale-Biga asfaltının hemen kenarında, sivri bir kayalığın tepesinde kurulmuştur.
Tepenin deniz tarafı dik bir kayalık, güney yamaçları ise daha az eğimlidir.
Tepe yoğun bitki örtüsüyle kaplıdır.
Tepenin çevresinde çalılıklar arasında çok az görülebilen yıkık durumda moloz taşlardan yapılmış kireç harçlı, kale duvarı kalıntıları vardır.
Kalenin bulunduğu yerde MS 12-13’ncü yüzyıllara ait Bizans seramikleri bulunmuştur.
Kalenin kuzeyinde ve güneyinde küçük teknelerin konaklayabileceği koylar bulunur.
Bu yapı, kalede daha ziyade bir gözetleme kulesi işlevinde olup esas yerleşme tepenin güneyinde yer almaktadır.