İstanbul Mahmutpaşa

mahmutpaşa külliyesi.1
İstanbul Mahmutpaşa

Fatih ilçesinde, Eminönü semtindedir.

Mahmut Paşa: Fatih Sultan Mehmet’in ve halkın çok sevdiği, Rum Sırp melezi dönme vezirdir. Kendisi: Sırbistan’da despotluk yapan ve bir zaman İmparatorluk hanedanı olmuş “Angeli” ailesinden gelmektedir. Osmanlı’da: artık imparatorluk boyutlarına varan yeni devlet örgütlenmesinde önemli katkıları olmuştur. Enderun’dan çıkan ilk sadrazamdır. Güçlü bir kişiliği vardır. Yeni bir dini benimseyen pek çok kişi gibi, o da yeni inancında oldukça sofu idi.

1474 yılında Mahmut Paşanın idam edilmesi hakkındaki söylentiler

Bir süre sonra, Sultan II. Mehmet ve Mahmut Paşanın arası açılır. Mahmut Paşanın aşırı sertliğini içine sindiremeyen Padişah: halkın çok sevdiği veziri katlettirir. Fundamentalist akımlara yakınlık duyduğu ve bu yüzden idam edildiği düşünülmektedir. İdam edilmesine ait bir diğer söylenti: Şehzade Mustafa’nın ölümüne sevindiği ve aslında Rum Mehmet Paşanın kendisini Fatih Sultan Mehmet’e kötülemesidir. Peki, Mahmut Paşa, Şehzade Mustafa’nın ölümüne neden sevinmiştir diye bir söylenti çıkar. Hikayenin esas ilginç bölümü buradadır.

Çünkü: Şehzade Mustafa, Mahmut Paşanın genç karısına göz koymuştur ve Paşa, genç karısını boşamak zorunda kalır. Şehzade ölünce, Mahmut Paşa yas kıyafeti olan siyah kaftan giymez ve bunun üzerine Fatih Sultan Mehmet tarafından idam ettirilir. Ancak sonra pişman olur ve cenazesine katılır. Ancak halk ve asker, Paşanın idam edilmesini iyi karşılamaz.

Hatta idam edildikten sonra “Ebedi Sadrazam” diye anılmaya başlanır. Bir söylentiye göre, işlerinde sorunları olan İstanbullular: bunların halledilmesini istedikleri evrakları, Sadrazamın sandukasının ayak ucuna bırakır, ertesi günü gelip o kağıtları aynı yerden alarak ilgili mercilere verirlerdi. Çünkü bunların Mahmut Paşa tarafından manen imzalanmış olduğunu düşünürlerdi.

Bir başka söylentiye göre: devletle işleri olanlar burada önce türbeye bağışta bulunurlar ve ardından, orada işi bilenlere dilekçe yazdırırlardı. Dilekçenin burada yazdırılmasının etkili olduğu düşünülürdü.

Mahmut Paşa: bu bölgede bir cami, hamam ve çarşıdan oluşan bir külliye yaptırmıştır. Fatih külliyesinden sonra 15’nci yüzyılın en önemli yapı gurubudur. 1460-1462 yılları arasında tamamlanan külliyenin mimari Atik Sinan’dır.

Ancak günümüze sadece cami ve türbe ulaşmıştır.

mahmutpaşa.alışveriş.1
İstanbul Mahmutpaşa Çarşısı

MAHMUTPAŞA ÇARŞISI

Çarşı ilk yapıldığında, 265 dükkan bulunuyormuş. Bunların çoğu, 17 ve 18’nci yüzyıllarda, burada yaptırılan dev boyuttaki hanlarda yerleşmiştir.

mahmutpaşa camii.1
İstanbul Mahmutpaşa Camisi

 

MAHMUTPAŞA CAMİSİ

İstanbul’un fethinden sonra kronolojik sıraya göre yaptırılan üçüncü camidir. (Eyüp Sultan ve Fatih Camisinin ardından yaptırılmıştır)

1463 yılında Mahmut Paşa tarafından yaptırılmıştır. Caminin adı kesin olarak bilinmeyen (bir ihtimal Tusteren kilisesi) bir kilisenin üzerine yapıldığı hakkında bir rivayet olsa da, bu konuda herhangi bir kanıtlanmış bilgi yoktur. Ama burada hemen bir ayrıntıdan daha doğrusu caminin yapılması sırasında yaşanan ve günümüze aktarılan bir olaydan söz etmek istiyorum.

Caminin yapımı oldukça uzun sürmüş yani geç bitirilmiştir. Çünkü: Padişah’tan aldığı izinle caminin yapımına başlanıldığında, kilise kalıntıları yıktırılıp caminin temeli için toprak kazılırken, iki küp dolusu altın bulunur. Mahmut Paşa: durumu Sultan Mehmet’e ilettiğinde, Sultan altınları Mahmut Paşa’ya bağışlar. Bunun üzerine, Mahmut Paşa “caminin inşası için gerekli para yerinden çıktı” diyerek mimar ve işçilere: istedikleri zaman ve istedikleri süre kadar çalışmaları iznini verir ve çalışmaya kimsenin zorlanmamasını ister. Bu yüzden, cami 7 yılda tamamlanır.

Şehrin en eski camilerinden biridir ve aynı zamanda şehirdeki ilk büyük anıtsal eserdir. Ancak bu ölçüde büyük olması, Mahmut Paşanın zenginliğini ifade eder, yani sadece bir vezir için oldukça büyük ölçeklidir.

Mimari

Mimari: Bursa dönemi erken Osmanlı mimarisi üslubundadır. Mekanın düzenlenmesinde ters “T” harfi şekline benzerlik görüldüğünden, bu tür planlı camilere Ters T tipi planlı cami denir. Namaz kılınan ana mekanın üstü: kubbeyle örtülü yanlardan bitişik mekanlar: dervişlere veya resmi dairelere ayrılmıştır. Bu yüzden “Tabhaneli” veya “Zaviyeli” cami de denir.

Caminin orijinalinden günümüze kalan mermer kapısı muhteşem güzelliktedir. Kapı kemerlerinin üstünde kitabe ve yanlarda yazılar vardır. Kapı çerçevesinin düzlüğüne, sonradan tamir kitabeleri yazılmıştır. Bu kitabede hicri 868 tarihi caminin yapılış tarihi olarak yazılıdır. Kapının çerçevesi işlemeli mermerdir ve yanında Sultan III. Osman’a ait bir tamir kitabesi bulunur.

Duvarlar az pencereli ve ağır görünümlüdür.

Son cemaat yerine; ortada beşik tonozlu ve iki yanında, ikişer yuvarlak kubbeli bir mekandan girilir. Bu yapı: Bizans kiliselerindeki narteksi andırır. Buradaki sütunlar ilgi çeker. Bunlar çok kalın ve sekiz kenarlıdır.

Mihrap duvarı yüksektir ve sivri bir kemerle biter. Üzerinde ise dört tane sivri kemerli pencere bulunur.

İşlemeli mermerden yapılmış mihrap ve minberdeki motifler ve işçilikler farklı devirde yapıldığından birbirinden farklıdır. Üstlerindeki bitki motifleri, çağına ait olmadıklarını açıklar.

Hünkar mahfili 1828 yılı yapımıdır. Altı sütun tarafından taşınır, ahşap ve yeşil renk boyalıdır. Öncesinde dış mekandan ayrı bir girişle ulaşıldığı ve kapı olarak kullanılan pencere ile Hünkar Mahfili arasında irtibatı sağlayan ancak günümüzde olmayan bir ara kat olduğu düşünülmektedir. Günümüzde buraya sonradan ilave edilmiş, ahşap bir merdivenle çıkılır.

Caminin ana mekanı: dikdörtgendir. 26 x 12 metre büyüklüktedir. Burası, birbirinden bir kemerle ayrılan iki kareden oluşur. Karelerin üstünü: eşit büyüklükteki iki kubbe örter. Kubbenin çapı 10.45 x 11 metredir. Böylece iç mekan genişletilmiştir. İki yanlarda ise küçük kubbeli tabhaneler yani konuk evleri vardır. Camide toplamda 18 kubbe bulunur.

O devirlerde Türk mimarları, ana mekanı genişletirken, bunun üstünü tek bir kubbeyle örtmekte zorlanıyorlardı.

Minare: kesme taştan, tek şerefelidir ve 1936 yılına yapılan restorasyon sonucu günümüzdeki şeklini almış, özgün çizgilerini yitirmiştir.

Avluda bulunan sebil ve çeşme: Darüssade Ağası Mustafa Ağa tarafından yaptırılmıştır.

Mahmut Paşanın katledilmesinin ardından yıkandığı taş: cami avlusunda, son cemaat yerinin karşısında durmaktadır.

1755 yılında çıkan yangında hasar gören cami, Sultan III. Osman tarafından tamir ettirilmiştir. 1766 yılındaki depremde cami yıkılır, 1785 yılında tamir görür. Bu tamiratlar nedeniyle, caminin özellikle içindeki bezemelerin birçoğu orjinalliğini yitirmiştir.

mahmutpaşa.türbesi.1
İstanbul Mahmutpaşa Türbesi

 

Mahmut Paşa Türbesi

Caminin arkasında, mihrabın önündeki hazirede: Paşa’ya ait sekizgen bir türbe vardır.  1473 yılında yapılmıştır. Giriş kapısı üstünde, üç satırlık inşa kitabesi ve 1730 tarihli onarım kitabesi bulunur.

Türbe: küfeki taşından, sekizgen plan üzerine inşa edilmiştir. Kubbesi 7.36 metre çapında bir kubbele örtülüdür.

İstanbul’daki en güzel türbelerden birisidir. Çünkü: türbenin dış yüzeyleri: lacivert, firuze ve yıldız motifli çinilerle kaplıdır. İstanbul’da dış yüzü çini kaplı tek türbe burasıdır. Kullanılan çiniler: İznik çinilerinin ilk parladığı döneme aittir. Renkler: Osmanlıdan çok Selçukluları hatırlatır.

Yani İstanbul’da Selçuklu türbe özelliğini gösteren tek yapıdır. Türbenin içinde ise hiç süsleme yoktur. İç zeminde: ahşap döşeme ve bunun altında özgün tuğla döşemesi görülür. Türbenin ortasında, mermer bir kaide üstünde, Mahmut Paşanın sandukası ve kapı tarafında ise oğlu Mehmet Beye ait daha küçük bir sanduka bulunur.

mahmutpaşa hamamı.1
İstanbul Mahmutpaşa Hamamı

MAHMUT PAŞA HAMAMI

Caminin kuzeyindedir. İstanbul’un en eski hamamıdır. Hamamın ana giriş kapısındaki kitabede 1466-1467 tarihleri yazılıdır. Çifte hamam olarak inşa edilmiştir. Kadınlar kısmı 1755 yılındaki yangında yanarak yok olmuş, bu bölüm 1878 yılında yıkılarak yerine “Abud Efendi Hanı” yaptırılmıştır. Günümüzde sadece erkekler kısmı ayaktadır. Hamamın mukarnaslı kapı nişi ve cephesi çok güzeldir. Kubbesi ise 26 metre yükseklikte ve 17 metre çapındadır.

Hamam 1953 yılında restore edildikten sonra bir süre hamam olarak kullanılmıştır. Ardından bir depoya ve son olarak 1990 yılında bir çarşıya dönüştürülmüştür.

kürkçü han.1
İstanbul Mahmutpaşa Kürkçü Han

 

KÜRKÇÜ HAN

Caminin kuzeyinde, Mahmutpaşa yokuşundadır.

Burası: Mahmut Paşa tarafından, 1453-1460 yılları arasında hamamla birlikte Kervansaray olarak yaptırılmıştır. Bir zamanlar “Kurşunlu Han” olarak isimlendirilen yapı, günümüzde “Kürkçü Han” olarak tanımlanır.

128 metre uzunluğunda ve 70 metre genişliğindeki yapının alt katında 48 ve üst katında 50 oda bulunur. Daha sonra, zemin katın üzerine, Hacı Kürkçü Ahmet Ağa isimli bir kişi tarafından küçük bir cami yaptırılır. Kubbe 1900’lu yıllarda çökmüş ve ikinci avluya zarar vermiştir. Bu yüzden, ikinci avludaki yapıların pek çoğu yeni tarihlidir.

Hana ismini veren 7-8 kürkçü dükkanı zaman içinde kapanmıştır. Dokuma ve çorap atölyeleri de yoktur. Günümüzde burada çeyizlik dükkanlar, tuhafiyeciler, yüncüler ve gelinlikçiler doludur.

MAHMUT PAŞA MEDRESESİ

1470’li yılların başında caminin doğusunda inşa edilen medreseden günümüze sadece bir dershane ulaşmıştır. Yapının bütünü 20’nci yüzyıl başında yıkılmıştır. Yapının günümüzde dershanesi dışında kalan arsasında bir İlköğretim okulu bulunmaktadır. Dershane: 6.80 x 7.5 metre ebatlarındadır.

BÜYÜK YENİ HAN

Mahmutpaşa’da Çakmakçılar Yokuşundadır.

Sultan III. Mustafa döneminde, 1764 yılında mimar Tahir Ağa tarafından yapılmıştır. Yapıldığı dönemde sarraflar tarafından kullanılan yapı, İstanbul’un işgal dönemlerinde işgal kuvvetlerince karargah olarak kullanılmıştır. Memurlara borç para veren bir kuruluş olan Emniyet Sandığı da burada açılmıştır. Bankalar caddesindeki hanların yapılmasından sonra, sarraflar buradan ayrılmıştır. Han: düzgün olmayan dikdörtgen şekilde, 3 katlı, 2 avlulu, 173 odalı ve 40 dükkanlıdır.

büyük han.1
İstanbul Mahmutpaşa Büyük Valide Han

 

BÜYÜK VALİDE HAN

Mahmutpaşa’da Çakmakçılar Yokuşu ve Fincancılar Yokuşu arasındadır.

1635 yılında: Sultan I. Ahmet’in eşi Kösem Sultan tarafından Üsküdar’daki Çinili Külliyesine akar sağlamak için yaptırılmıştır. Hanın bulunduğu yerde, önceden bir Bizans yapısı bulunduğu tahmin edilmektedir. Söylentiye göre: Kösem Sultan, servetini bu hanın bir odasına saklamıştır. Kösem Sultan: IV. Mehmet’in eşi ve gelini Turhan Hatice Sultan tarafından, Başlala Uzun Süleyman Ağa ve birkaç has odalı tarafından 2-3 Eylül 1651 yılında, odasında bir perde ipiyle boğularak öldürülmüş, serveti de yağmalanmıştır.

200 den fazla odası bulunan han, İstanbul’un en büyük hanlarından bir tanesidir. Kösem Sultanın ölümünden sonra, bir kısmı hazineye kalmıştır. Cumhuriyetten sonra da bazı odalar Vakıflara geçmiştir. Vakıflar Başmüdürlüğü, 1940’lı yıllarda bu odaların bir kısmını satmıştır. Maliklerinin çok olması nedeniyle bakımsız kalan hanın odaları: yüzyılın başında ise çoğunlukla İranlıların oturduğu bekar odaları olarak kiralanmıştır.

Burada, Osmanlı imparatorluğunun ilk Ermeni matbaası 1567 yılında kurulmuştur. (İlk Türk matbaasının kuruluş tarihi 1728 yılıdır) İstanbul’da ilk Kuran-ı Kerim: Şeyhülislamdan fetva alınamayınca, buradaki matbaada, İranlılar tarafından gizlice basılmıştır. 19 Ağustos 1906 tarihinde bakımsızlıktan bir kısmı çöken bina, 1931 yılında valilik tarafından kapatılmıştır.

James Bond’un “Skyfall” isimli filmi, bu hanın çatısında çekilmiştir.

ÇUHACILAR HANI

Mahmutpaşa yokuşunun başında, Kılıççılar sokağı ile Çuhacı Han sokağı arasındadır. Lale devrinin Sadrazamı İbrahim Paşa tarafından çuhacı esnafı için yaptırılmıştır. Adı “Çuhacılar Hanı” olarak kalmasına rağmen, günümüzde içinde kuyumcu atölyeleri bulunmaktadır. 29 Eylül 1755 tarihindeki büyük yangında yanan han, tamir edilerek günümüzdeki görüntüsüne kavuşmuştur.

 

Siirt Baykan

Siirt Baykan

Yol üstünde, karayolu ilçenin tam ortasından geçiyor, yolun hemen yanında, yine ilçenin tam ortasından Başur çayı akıyor.

BAYKAN

İlçe Diyarbakır-Bitlis-Van karayolu üzerinde bulunduğundan ulaşım sorunu yoktur. Baykan, Siirt il merkezine 47 km ve Bitlis il merkezine 50 km uzaklıktadır.

TARİHİ

Baykan ilçesindeki ilk yerleşim halen ilçe merkezine bağlı bir köy konumunda olan “Tütenocak” beldesinde 1938 yılında kurulmuştur. 1949 yılında ise, ilçe merkezi Diyarbakır-Bitlis karayolu üzerinde bulunan tarihi bir geçmişe sahip olan “Havil Hanları” mevkiine taşınmıştır. Daha sonra ilçenin ismi “Baykan” olmuştur.

Siirt Baykan

GENEL

İlçe bir vadi içindedir, çevresi yüksek tepelerle çevrilidir. İlçenin ekonomisi bahçe tarımı ve hayvancılığa dayanır. Arazinin büyük kısmı dağlık olduğu için, hububat ekimi azdır. Nakliyecilik te yoğun yapılır. İlçede karasal iklim hakimdir.

Yazlar sıcak ve kurak, kışlar soğuk ve yağışlı geçer. İlçede irili ufaklı dereler bulunur. En önemli akarsuyu, Bitlis ilinden gelen ve ilçenin merkezi içinden geçen “Başur çayı” dır.

Bitki örtüsü olarak bozuk meşe ormanları yoğundur.

GEZİLECEK YERLER

Siirt Baykan Veysel Karani Türbesi

VEYSEL KARANİ TÜRBES

Yine bu sitede “Veysel Karani Türbesi” ismi ile aratırsanız, ayrıntılı bir gezi yazısı bulabilirsiniz.

Siirt Baykan Veysel Karani

Siirt Baykan Dört Ulular Köprüsü

DÖRT ULULAR (ÇARPIRAN) KÖPRÜSÜ

İlçe merkezinin 3 km doğusunda, Bitlis çayı üzerindedir.

Güneydoğu Anadolu’yu, Doğu Anadolu ve İran’a bağlayan yol güzergahı üzerindeki köprü, yeni yol yapımı sonucunda artık kullanılmıyor. Kesme ve moloz taşlardan yapılan köprü, 47.5 metre uzunlukta ve 4.5 metre genişliktedir. Kesin yapım tarihi ve yaptıran bilinmez, çünkü kitabesi yoktur. Ancak muhtemelen 16 veya 17’nci yüzyılda yapıldığı düşünülüyor.

Baykan Kezer Köprüsü

KEZER KÖPRÜSÜ

Siirt-Baykan yolunda Kezer çayı üzerindedir. Siirt il merkezine 12 km uzaklıktadır.

Kitabesi yoktur, bu yüzden ne zaman ve kim tarafından yaptırıldığı bilinmiyor. Ancak mimari stilinden Cumhuriyetin ilk yıllarında yapıldığı tahmin ediliyor. Köprü 1934 yılında doğal etkenlerden zarar görmüş yıkılmış ve tekrar yapılmıştır.

Kesme taştan yapılan köprünün uzunluğu 61 metre, genişliği ise 4.5 metredir. Dört gözlü köprünün gözleri yuvarlak kemerlidir. Günümüzde halen kullanılmaktadır.

ADAK-DERZİN KALESİ

İlçe merkezinin 8 km doğusunda Adakale (Derzin) köyü yakınındadır.

Sarp bir kayalık üzerindedir. Derzin Beylerinden Şahkulu Bey’in adı ile anılmaktadır. Çünkü, Osmanlı döneminde, buraya sığınmıştır. Kalenin gözetleme kuleleri, günümüze sağlam olarak gelmiştir.  

Siirt Tillo Aydınlar

Siirt Tillo Aydınlar

 

 

 

 

Siirt Tillo Aydınlar: Aydınlar, eski adı ile “Tillo”, bu yöreye yakın bulunduğunuzda, mutlaka gezmenizi ve görmenizi öneriyorum. Buraya gittiğinizde: kendinizi, muhteşem bir duygusal atmosfere girmiş hissedeceksiniz.

Gerek dini yapıları ile ve gerekse gerçekten eğitime önem veren ve büyük kısmı Aydınlar dışında yaşayan insanları, muhteşem sıcak kanlı ve ziyaretçilerine yakınlık gösteren insanlar.

GENEL

Evet, birazda uzaklar, ülkemizin uzak kesimlerini gezmeye ne dersiniz. Tek bir gerçek var, Siirt yöresi ve civarında iseniz, mutlaka Aydınlar’a gitmelisiniz, gerçekten görülmesi gereken bir yer. En büyük özelliği ise, günümüzden yıllarca önce, bölgede yaşayan insanların tarafından yaratılan ışık sistemi ve bilim yönünden ve de özellikle astronomi yönünden yakalanan üst düzey.

Gördüğünüzde şaşıracaksınız. Çünkü: yüzyıllar önce, burada gerçekten büyük insanlar yaşamış ve günümüz Tillo insanı, yine o eski dönemlerde olduğu üzere, okumaya ve eğitime dört elle sarılmış. Burada yaşayan veya Tillolu olup ta burada yaşamayan insanlar, eğitime düşkün, hepsi okuyorlar, kendilerini yetiştiriyorlar, yüzyıllar önceden gelen bir alışkanlık olsa gerek. Elbette, buranın dinsel yönden de yüklü bir geçmişi var. İlçe, türbe ve ziyaret yerlerinin çok oluşu nedeniyle, yöre halkının ve diğer bölgelerden gelen ziyaretçilerin akınına uğramakta.

Ulaşım çok kolay. Siir’ten yaklaşık yirmi dakikada ulaşabileceğiniz, güzel bir asfalt yol ile buraya gidiyorsunuz. Giderken yol üzerindeki köy ve yerleşim yerlerinde, sağlı sollu fıstık ağaçlarını göreceksiniz Yerel dille: bıttım ağaçları. Bıttım ilginç, meyvesi çekirdek gibi çitlenerek, içi yeniliyor, ayrıca sabun yapılıyor, sağlık açısından yararlı. Bıttım ağacı aşılanınca, fıstık oluyor.

Peki; Siirt’e ulaşım nasıl diye merak edenler olabilir. Evet; Siir’te oluşmanın birçok yolu var. Hava yolu ile ulaşmak mümkün. Ayrıca karayolu elbette. Diyarbakır-Batman-Siirt karayolunu kullanabilirsiniz. Bu yol; yaklaşık 180 km. Düzgün ve güzel bir yol.

TARİHİ

Siirt Tillo Aydınlar: İlçenin tarihi çok eskilere dayanıyor. Hıristiyanlık ve İslam dönemlerinde, kültürel bir merkez olmuş. 1514 yılında, Yavuz Sultan Selim tarafından, Çaldıran seferi sırasında, Osmanlı egemenliğine girmiş. İsminin anlamı (Tillo), Süryanicede ” Yüksek Ruhlar ” ve Arapçada ise; Til; “Aydınlar”, Tillo ise ” Aydınları karşılamak ” anlamına gelir. Tillo, 1990 tarihinde ilçe olmuş ve Aydınlar ismini almış. Dikkate değer bir konu: buranın insanının eğitime, okumaya önem vermesi. Geçmiş dönemde de bu böyle imiş. Sanırım: Aydınlar, kelimesinin buraya isim olarak verilmesinin temelinde, eğitime, bilime ve ilime yatkın ve önem veren insanların burada yaşaması büyük etken.

İLÇEDE YAŞAMIŞ İSİMLER

İSMAİL FAKİRULLAH HZ

Siirt Tillo Aydınlar: Yaşam öyküsünün önemli kesitleri şöyle sayılabilir. 40 yaşına kadar, günlerinin çoğunu oruç tutarak geçirmiş. Orucunu, daima birkaç kuru üzüm tanesi ile açmış. Küçücük bir odaya ( çilehane) girerek, 40 gün konuşmadan, yeme-içmeden kesilmiş. Kırkıncı gün, gözünü açtığında ise, bir tas su içmiş, bir parça nar ve ekmek yiyerek, kendine gelmiştir.
Büyük kerametleri olmuştur. Bunlardan en önemlisi, kuyu olayıdır. 48 yaşında iken, komşularından biri vefat eder. Akşam, onların evine gider. Taziyede bulunduktan sonra, namaz vakti, izin alıp evden ayrılır. Ancak, dönüş yolunda, avluda, içinde su bulunmayan, 22 metrelik bir kör kuyuya düşer. Camide bulunmadığını gören insanlar onu aramaya çıkarlar. Taziye evinden çıkanlar tarafından, kuyudan gelen sesler üzerine, kuyuya inilir ve kendisine ulaşılır. Ufak sıyrıklar dışında, vücudunda herhangi bir yara ve kırık olmadığı görülür.

Kuyuya düştüğünü hatırlamaz, ama kuyuda bulunduğu sürede, yüce Allah’ın tecelli sıfatıyla karşılaştığını ve birçok evliyanın ruhu ile tanıştığını söyler. Yaşamında, daha sonraki yıllarda, bir yandan her kesimden insanları irşad ederken, diğer yandan da şer-i ve müspet ilimlerde, birçok ilim adamı yetiştirir. Mezarı, Aydınlar’dadır. Ölümünden sonra, kendisini, dünyaya tanıtan ise, öğrencisi İbrahim Hakkı Hz. olmuştur. Kuyu deyince, bugün Tillo’da bu kuyuyu göreceksiniz. Ama kuyunun suyunu mutlaka için, söylenenlere göre, kuyunun suyu, kutsal topraklardaki zemzem suyuna benziyormuş. Kuyunun suyunu mutlaka tadın.

Günümüzde, İsmail Fakirullah Hz. nin yaşadığı yerleri görmek mümkün. Özellikle; 40 gün kaldığı küçücük bir oda (çilehane) görülebilir. Bahçesindeki nar ağacı görülebilir. Bu nar ağacının bugünkü yeri, bir el yazması eserinde, evin planı içinde gösterilmiştir. Yani, yüzyıllardır aynı yerde durmaktadır. Nar bitkisinin, günümüzdeki ömrünün en fazla 20 yıl olduğu düşünüldüğünde, halen aynı yerde bulunan, gövdesi kuru ancak zamanı geldiğinde, yılda 3-5 meyve veren bir ağaç. Bu ağaç, yüzyıllardır aynı yerde ve meyve vermeye devam ediyor. İlginç ama gerçek.

İBRAHİM HAKKI HZ

Siirt Tillo Aydınlar: Erzurum’un Hasankale ilçesinde doğmuştur. Babası, bir şekilde Tillo’ya geldiğinde, onunla birlikte gelmiş ve İsmail Fakirullah Hz. nin öğrencisi olmuştur. Günün şartlarına göre; çok ileri düzeyde dini ve fenni bilimleri öğrenmiştir. Tasavvuf ve edebiyatta, psikoloji ve sosyolojide, tıp ve astronomide ve pek çok ilim dalında, büyük yetenek göstermiştir.

Doğunun yetiştirdiği bu büyük alim, kısa zamanda, dünya çapında ün salmıştır. Batılılar ona, doğunun Leonardo Da Vinci’si derler. İnsanlığa bıraktığı eserler, onun şahsiyetinin ve ilminin faziletlerini gösterir. Ama, bu eserlerden en büyüğü ve şaşırtıcı olana, yarattığı ışık yansıması düzeneğidir.

MARİFETNAME VE EV MÜZE

Siirt Tillo Aydınlar: En önemli yazılı eseri; Marifetnamedir. 1757 yılında, ansiklopedi türünde yazılmıştır. 1836 ve 1964 yıllarında Mısır’da, 1868, 1889 ve 1914 yıllarında ise İstanbul’da basılmıştır. Ortalama, 600 büyük sayfa kadardır. El yazması, orijinal nüshalar, bugün halen Aydınlarda yaşayan, torunlarından, Saadettin Toprak tarafından muhafaza edilmektedir.

Ama, nasıl muhafaza. Evinde, büyükçe bir salon özel olarak dizayn edilmiş. Salonun duvarları camlı panolar haline getirilmiş ve bu panolar içine, o devirde kullanılan çeşitli aletler, cihazlar, marifetname ve diğer el yazması eserler konulmuş. Yani, resmi bir müze söz konusu değil. Ancak bölgeye gittiğinizde göreceksiniz ki, Saadettin Toprak, gerçekten genellikle ziyaretçiler geldiğinde, evini yani müzeyi onlara açıyor ve hatta ziyaretçiler misafir kabul edilip, çay ve ayran gibi ikramlarda bile bulunuluyor. Yine de, acaba bu kültür hazinesinin, devlet korumasına alınmasında yarar mı var? Bilmiyorum. Umarım, bu kültür hazinemizin başına bir şey gelmez ve gelecek nesillere, aynı şekilde aktarır ve onların da, bunları görmesini sağlarız.

Bu arada, marifetnameden bir nebze de olsa söz etmekte yarar olabilir. Çünkü, ilginç bir kitap, daha doğrusu o günlerde yazılmış olması ve yazılanlar ilginç. Dini özellikteki yazılar ağır basıyor. Bu nedenle, bir aralar yasaklanmış. Ama bunun dışında: yalın ve bileşik cisimler, madenler, bitkiler ve insan anlatılmış. Sonra: geometri, astronomi ve takvim konuları. Coğrafyaya ait bölümler, enlem ve boylamlar anlatılmış. ” Hiçbir çağda yerin döndüğüne inananlar eksik olmamıştır ” yorumu yazılmış. Bunu düşünenlerin dahi, Hıristiyan dünyasında, afaroz edildiği ve büyük işkencelere maruz kaldığı bir dönemde, bu tür bir yorum yazılı kitap, düşünebiliyor musunuz?

İnsan vücudu estetik yönden incelenmiş, vücut ile huy arasındaki ilişki anlatılmış, ruha, sağlığa ve ölüme ait geniş bilgiler verilmiş. Öğrenim yol ve yöntemleri, öğrencinin hocasına karşı takınması gereken tutum, ana ve babaya karşı sevgi ve saygı, evlenme ve evlenmede aranacak nitelikler anlatılmış. Bu kitabın en ilgi çekici bölümlerinden birisi de, en sondaki dünya haritası. İnce çizgilerle, titizlikle çizilmiş. Sanırsınız ki, bunu çizen gökyüzüne çıktı ve oradan bu haritayı çizdi, evet, işte Amerika kıtası dahi gösterilmiş bir harita. Ama, bu kitabın yazıldığı tarihte yani Amerika kıtasının gösterildiği bu kitap yazıldığında, henüz Amerika kıtası, resmen keşfedilmemişti. İşin ilginç yönü bu. Değerlendirmek size kalmış.

Evet, ev müzede, bulunan diğer belli başlı metalar şunlar

1. Maarifetnamenin orijinal nüshaları ile birlikte, birçok el yazması kitap.
2. Dünya, bir ağaç küre üzerine çizilmiş, enlem ve boylamlar gösterilmiş. Ama merkez, yani dünyanın merkezi olarak, bugünkü İngiltere-Greenwıch değil, Tillo gösterilmiş, minik bir çivi çakılarak,
3. Mevsimleri, burçları ve önemli yıldızları gösteren gök küre. (ağaçtan yapılmış)
4. Yıldızları, konumlarını, yerlerini ve yüksekliklerini gösteren metal cihazlar.
5. Özellikle, uzun süre gökyüzünü seyrederken kullandığı baston ( tutamak kısmında, minicik bir delik, oradan uzun süre gökyüzünü seyrederken odaklanmak için sanırım kullanılan bir delik)
6. Ruzname. 1753 yılında yapılmış, yüzyıllarca takvim işlevini görmüş bir araç, 52,5 cm. çapında bir ağaç üzerine gerilmiş bir derinin, birçok daire ve yarı çaplara bölünmesiyle oluşmuş bir takvim. Siirt ve Tillo gibi, 40’ncı enlemde bulunan yerlere göre düzenlenmiş. Bir yılın, herhangi bir ayının bir günü aranırken, bunun, haftanın hangi günü olduğu, o gün güneşin ne zaman doğup ne zaman battığı kolayca bulunabiliyor. Duvar ve cep takvimlerinin bulunmadığı bir devirde, bu aracın önemini düşünün.

İSMAİL FAKİRULLAH HZ. TÜRBESİ

Türbe, İbrahim Hakkı Hz. tarafından yaptırılır. Bir büyük, iki küçük kubbe, bir hol ve bir kuleden ibaret. Türbenin özelliği; İbrahim Hakkı tarafından gerçekleştirilen ışık yansımasıdır. İbrahim Hakkı, önce, Aydınlara 3-4 km. uzaklıktaki bir tepe üzerine, harç kullanmadan, bir taş duvar yapar. (kaletul Ustad) Ancak, bu duvarın ortasında 40 x 50 cm. ebadında bir boşluk yani pencere yeri bırakır.

Her yıl, gece ve gündüzün eşit olduğu, 21 Mart günü, yeni doğan güneşin ilk ışıkları bu duvara vurduğunda, türbenin tümü ve Tillo gölgede kalırken, ortadaki boşluktan türbenin yanındaki kuleye yansıyan güneş ışınları, kulede kırılarak, türbeye yani sandukanın başucuna düşer. Bu olay, yüzyıllarca, her yıl 3-5 saniye kadar sürer. İbrahim Hakkı, olayı yaratmasındaki sebebi şu sözleri ile açıklar. ” Yeni yılda doğan güneşin ilk ışıkları, hocamın başını aydınlatmaz ise, ben o güneşi neyleyeyim?” Evet, hocasına bu derece büyük bir saygı ve muhteşem bir ışık düzeneği yaratan deha.

Ancak, ne yazık ki, bu ışık düzeneği, yıllarca yansıdıktan sonra, türbenin restorasyonu esnasında, 1960’lı yıllarda bozulur. Ülkenin ve Avrupa’nın birçok konu ile ilgili bilim adamı bölgeye gelmesine rağmen, ışık yansıma düzeneğini yeniden yapamazlar, günümüzde yansıma olmamakta.

Evet, bu yansıma özelliği yanında, türbeye girerken, sizi iki ağaç karşılar, Bunlar yılan ve aslan kafası şekline almış ağaçlar, ilginizi çekecek. Bakın bakalım, sizlerde bu benzetmeleri yapacak mısınız? Bunun hikayesi de var. Hikayenin ana özelliği: aslan ve yılanın mücadelesi. Ama ayrıntıyı bilmiyorum, bu konuda ayrıntıyı bilen ziyaretçilerimizin yorumlarını bekliyorum.

GAVSUL MEMDUH CAMİİ

Rasul kuva tepesindedir. 1309 yılında inşa edilmiştir. Giriş kapısındaki işlemelerde, taş işçiliğinin nadir örnekleri görülebilir. Cami içinde, Fakirullahın torunu, Gavsul Memduh Hz. nin türbesi vardır. Sandukayı çevreleyen parmaklıklar üzerinde, yumruk büyüklüğünde, iki cam küre ilgi çekicidir. Şöyle ki, bu kürelerden bir tanesi cenneti tasvir etmekte, diğeri ise cehennemi tasvir etmektedir. Gavsul Memduh tarafından yapılan bu kürelerden cenneti tasvir eden içindeki aydınlık ile, cehennemi tasvir eden ise içindeki koyuluk-karanlık ile göze batar. Nasıl yapıldıkları meçhul, cam küre, içlerindeki tasvirler ilginç. Ayrıca: bu türbede bulunan bir pala, sütün içine batırıldığında sütün kısa zaman sonra yoğurt haline geldiği söyleniyor.

Evet, Aydınlar güzel ve şirin bir ilçe. Ama daha çok dinsel yönü ağır basan, yani türbeleri yoğun ve manevi hayatın teneffüs edildiği bir yer. Ancak, burada gerçekten, o günün şartlarında, büyük ilim adamları da yetişmiş. Bunların yarattıkları eserler, hala görülebilmekte ve incelendiğinde gerçekten o günün şartlarında yaratılmış büyük ilim dehaları olduklarını kabul etmemek mümkün değil. Aydınlara giderseniz, görecekleriniz bunlar.

Dönüşte Siirt İline uğramayı ihmal etmeyin. Zaten çok yakın. Siirt’ten; Siirt fıstığı alın, gerek kendiniz ve gerekse eş ve dostlar için hediyelik. Ayrıca, zamanınız varsa, Siirt’te, buraya has perde pilavı yemeyi ve buraya özgü kebabı tatmayı sakın ihmal etmeyin. Buranın güzel insanı, içinde Tillo kelimesi geçen 2.5 milyon internet sitesi yaratmış, memleketlerine sevgileri sonsuz, siz de gidin, bu güzellikleri mutlaka görün.

Siirt ili tanıtımı ve gezilecek yerlerle ilgili yazım için.