İzmir Foça

İzmir Foça

Yazıya başlamadan önce dikkatinizi çekmek istediğim bir husus var. Şöyle ki, belki de düşündünüz, gerçekte 2 Foça var.

Eski ve Yeni Foça olmak üzere. Eski Foça; İzmir yönünden ilerlediğinizde, yarımadaya girdiğinizde ilk karşılaşacağınız yer. Bunun ilerisinde ise, veya Çanakkale yönünden İzmir yönüne gelirken, yarımadaya ilk girdiğinizde karşılaşacağınız Foça, Yeni Foça.

ULAŞIM

İzmir’den çıktıktan sonra: Karşıyaka-Çiğli-Menemen’den sonra, Buruncuk’u geçince ilk ışıklardan sola döndüğünüzde, İzmir-Çanakkale yoluna çıkıyorsunuz. Bu yolda ilerlerken, 39’ncu km.de sola sapıp, 26 km. sonra Eski Foça’ya ulaşıyorsunuz. Bu yolun 46’ncı km. den Yeni Foça’ya döndükten sonra, 14 km. lik yol izlenerek, Yeni Foça’ya ulaşılıyor.

Eski Foça ile Yeni Foça arası, 22 km. lik bir sahil yolu ile bağlanıyor. İzmir ile Eski Foça ve Yeni Foça arasında, ayrı ayrı olmak üzere, ortalama yarım saatte bir karşılıklı olarak otobüs seferleri düzenleniyor. Bunun dışında, Foça’ya ulaşımı sağlayacak toplu taşım yolları ve alternatifleri de bulunuyor.

İzmir Foça

GENEL

İzmir’in en az yağış alan ilçelerinden biri. Hemen her mevsim, poyraz ve batı rüzgarları esiyor. Temmuz ve Ağustos ayları, en sıcak aylardır. Sıcaklık: 35 dereceyi aşar. Bunlardan söz etmişken, peki burada deniz nasıl. Evet: Foça’nın denizi çok temiz, tertemiz ama buranın denizi biraz soğuk.

Yani: Antalya ve yöresinin sıcak denizine alışkın olanlar için, buranın denizinin sıcaklığı, bir hayli düşük. Yani: denize girdiğinizde, önce irkiliyorsunuz ama elbette bu tür soğuk denizlerden hoşlananlar için de, denizin suyunun bu soğukluğu bir avantaj. Peki, denizin dalgalı olup olmadığı.

Deniz koylarda dalgalı değil, ama bu konuda net bir şeyler söylemek elbette mümkün değil, ama merkezde yani liman bölgesinde dalga yok. Derinlik, genelde sığ bir deniz değil, derinleşen bir yapısı var.

Yol bitip te, Foça’ya geldiğinizde: özel aracınızı, arka sokaklardan birine bırakıp, sahile inebilirsiniz Sahildeki restoran ve kafelerde oturup, hemen deniz kıyısındaki masalarda yorgunluk çıkarabilirsiniz.

Kıyı boyunca yürüyüp, denizi, denizdeki balıkçıları izleyebilir ve kıyının ilerisinde, hemen sağ bölümde bulunan pastanelerden alacağınız dondurmaların tadına bakarak, geri döner, bu güzel yörenin, güzelliklerini tam anlamıyla yaşayabilirsiniz.

Ayrıca: Foça pazarına gidebilirsiniz. Salı günleri kuruluyor. Her türlü yeşilliğin bolca satıldığı, mefruşat, zücaciye, baharat, yufkacı, hurdacı, ayakkabıcı ve ilaveten tüm esnafın tezgah açtığı, oldukça zengin bir Pazar. Hele yaz mevsiminde, öyle kalabalık oluyor ki, iğne atsanız yere düşmez cinsinden. Mutlaka uğrayın, hoşunuza gidecektir.

Burada: yoğun olarak askeri birlik ve tesisler bulunmakta. Bu bölgede, öğrendiğime göre, üç tane askeri kamp tesisi var. Bir tesis denizcilere ve iki tesis ise Kara Kuvvetlerine ait. Tesislerin yeri güzel. Kara Kuvvetlerine ait olan ve denizcilere ait olan askeri kamp tesisine: Foça’nın hemen şehir içinden, gidiliyor.

Diğer bir tesis ise; burada değil, yeni Foça taraflarında imiş. Zaten, yeni Foça tarafındaki bu diğer askeri kamp, yerel bir kamp imiş. Yani: Manisa’daki askeri birlik personeline ait bir kamp imiş. Yalnız: eski Foça’daki askeri kamp; gerek subay ve gerekse astsubayların, sıra sıra dönemler halinde gittikleri bir kampmış. Tertemiz ve kısa sürede derinleşen ve soğuk bir deniz kıyısında, nispeten pek de ince olmasa da yine de kumluk bir kumsal.

Deniz içi ise, özellikle girişte, taşlık ve çakıllı olması nedeniyle biraz sıkıntılı. Bir tepenin yamacına kurulu kalma yerleri. Bu kalma yerlerine çıkış, biraz sorunlu. Aslında: traktör benzeri bir ulaşım aracı var ama, bu araç sürekli işlemiyor, yani bunun hareket saatlerine göre kendinizi ayarlarsanız iyi olur veya aksi halde, bacaklara kuvvet. Ve, evet, en büyük özellik: sürekli bir rüzgar.

Öyle bir rüzgar ki: bazı geceler, pencere camlarının uğultusundan tesiste kalanları uyutmayacak ölçüde sert esen bir rüzgar. Diğer sosyal tesisler gayet güzel. Arzu ettiğinizde, Foça’ya da gitmek mümkün. Yani; İlçe merkezine uzak bir kamp alanı değil.

Evet, bu tesislere gitmek durumunda olanlar: Foça merkezine girip, sorduklarında, bu tesislere gidiş yolunu rahatlıkla öğreneceklerdir. Tesisler: Foça şehir merkezine yakın. Yaklaşık: 5 dakika uzaklıkta.

TARİHİ

12 İyon kentinden biri olan Phokaia, İzmir il merkezine 70 km uzaklıkta, kuzeyde yer alan bir yarımada üzerinde kurulmuştur.

Doğal bir liman kentidir.

Kent, deniz kenarında kurulmuş olan diğer İyon kentleriyle aynı özellikleri taşır ve halkı kentin konumu nedeniyle daha çok denizcilikle uğraşmıştır.

 

Kuruluş ve Adının Kökeni:

Antik yazarlara göre Orta Yunanistan da yaşayan Phokisliler, Atinalı komutanlar Phligones ve Damos yönetiminde bölgeye egemen olan Kyme kentinin verdiği izinle, bugünkü Foça nın bulunduğu yerde Phokaiya’yı kurdular.

Ancak son yıllarda yapılan kazılara göre Phokaia’nın bilinen en eski tarihi İlk Tunç Çağı, yani MÖ 3000 yılına kadar gittiği anlaşılmıştır.

Kentin adı ise etrafındaki adalarda yaşayan foklardan (Yunanca Phoke) gelmektedir.

 

Denizcilik ve kolonicilik:

Tarihin babası olarak bilinen Heredotos, İonlar arasında ilk deniz yolculuğuna çıkanların Phokaialılar olduğundan söz eder.

Bu yüzyıllarda Adriatik, Etruria, İberia ve Tartesos’a kadar gittiler.

Batı Akdeniz’de Güney İtalya’da Elea (Velia), Korsika’da Alalia, Fransa’da Massalia (Marsilya) ve İspanya’da Emporion’u kurdular.

Milet kenti ile güçlerini birleştirerek, Çanakkale boğazında Lampsakos (Lapsesi) ve Karadeniz kıyısında Amisos (Samsun) kentlerini kurdular.

 

Altın çağı-MÖ 6 yüzyıl:

Phokaia, MÖ 6 yüzyılın ilk yarısında altın çağını yaşadı.

Bu altın çağ, Perslerin MÖ 546 yılında Sardes’i ele geçirmeleriyle sona erdi.

Birçok Batı Anadolu kenti gibi Phokaia yı da Persler yakıp tahrip etti.

Kentin çevresi MÖ 590-580 yıllarında uzunluğu 5 km yi aşan Herodotos’un sözünü ettiği ünlü duvarlarla çevrildi ve Phokaia antik dünyanın en büyük kentlerinden biri oldu.

 

Pers istilası ve göç:

Kent kapısının yanındaki kazılarda Perslere ait ok uçları, bir Lesbos tipi amphora ve tarihin bilinen en eski mancınık güllesi ele geçti.

Bu bulgular, MÖ 546 yılındaki Pers saldırısını kanıtlamaktadır.

Phokaialıların büyük çoğunluğu Perslerden kaçarak Akdeniz kolonilerine göç ettiler.

 

Sikke Darbı:

Phokaia, MÖ 5 yüzyılda Delos Birliğinin iki talent vergi veren bir üyesi olarak bilinir.

Phokaia, İyonya’da ilk “elektron sikke” bastıran kentlerden biridir.

Bu paralar deniz ticareti yoluyla Akdeniz ve Mısır’a kadar ulaşmıştır.

MÖ 4 yüzyılın sonuna kadar elektron sikke basan kentler sadece Phokaia ve Mytilene idi.

Phokaia sikkelerinin büyük bölümünün arka yüzünde griffon betimi bulunur. (bu karışık yaratık kentin asıl sembolü olmuştur)

 

Ortaçağ ve Osmanlı dönemi:

Phokaia, Erken Hıristiyanlık döneminde Bizans İmparatorluğunun bir piskoposluk merkeziydi.

Foça 13 yüzyılda Çaka Bey’in, daha sonra Saruhan Beyliğinin yönetimindeydi.

13 yüzyılda Cenevizliler kenti bir kaleyle güçlendirerek ticari üs olarak kullandılar.

15 yüzyılda kesin olarak Osmanlı topraklarına katıldı.

 

İzmir Foça

NE YENİR

Foça, her bakımdan bir deniz ve balık kenti. Burada, mevsimine göre, her türlü balık yemeniz mümkün. Sarımsaklı yoğurt sosu dökülerek yenilen, kupa balığı bunlara bir örnek.

Yoğurtlu kupa, buranın spesiyali, mutlaka deneyin. Bir de, buraya özgü, her türlü mezesi ve salatası yapılan yabanı otlar var. Bunları tadın.

İzmir Foça Akdeniz Foku
İzmir Foça Akdeniz Foku

AKDENİZ FOKU

Akdeniz foku: günümüzde, dünyanın nadir 12 memelisinden biri olarak değerlendiriliyor. Dünyada 400 ve Türkiye’de ise, yalnızca 100 fok yaşadığı sanılıyor.

Akdeniz foku: sakinliği ve sessizliği seven bir canlı. Sanayileşme, yerleşim ve deniz kirliliği olmayan yerlerde yaşamayı seviyor. Foça; bu yerlere örnek olarak, Türkiye’de, Akdeniz foklarının korunması için pilot bölge seçilmiş.

Evet, Akdeniz foklarının yaşamı ve bölgedeki etkinliği hakkında, tarihi süreç içinde günümüzden çok daha eskilere gitmek mümkün. Akdeniz Foklarının; antik devirlerde, yağı ve derisi, değişik amaçlarla kullanıldığı için, ekonomik bir değere sahipti. Bunlar: mitolojide, yeri olan canlılar.

Şöyle ki: Fokların, deniz tanrısı Poseidon ve güneş tanrısı Apollon’un koruması altında olduğuna inanılıyormuş. Phokaia’da yapılan kazılarda, MÖ.500 lere tarihlenen, fok figürlü sikkelere rastlanılmış.

Eski Yunanlılar; Akdeniz Fokunu, tombul hayvan anlamına gelen “Phoka” sözcüğü ile isimlendirmişler. Günümüzde, üzerinde, bugünkü Foça’nın bulunduğu antik Phokaia kentinin adının, foklardan geldiğine inanılıyor.

Bu sevimli canlıların gelecekleri tehlikede. Çünkü: yaşam alanı olarak kabul ettikleri bölgelerdeki; aşırı kirlilik ve yerleşim nedeniyle oluşan hareketlenme ve canlılık, bunların yaşamlarını olumsuz yönde etkiliyor ve sayıları giderek azalıyor.

Tedbir almak şart. Bu tedbirlerin başında da; bizler yani insanlar içinde gerekli olan, temiz bir çevre yaratmak geliyor.

İzmir Foça

KARATAŞ EFSANESİ

Foça denilince: Karataş Efsanesi akla gelir. Hoş, belki de, buradan gelip geçenler için, yerli halk ile dostlukları olmayanlar, bu efsaneden bihaberdirler. Ancak: Foça’da yerli halk arasında bu efsane sıkça anlatılır.

Efsane şöyle

Foça’da, nerede olduğu bilinmeyen bir taş vardır ve Karataş olarak adlandırılır. Bu, herhangi bir kaldırım taşı da olabilir. Yolda, belki de yerin birkaç metre altında bulunan bir taş da olabilir. Zaten: gizemlilik ve çekicilik buradan doğmaktadır. Yani: Karataş Foça’da ama yeri belli değil. Ancak: her kim, Foça’da, nerede olduğu bilinmeyen bir Karataş’a basar ise, basireti bağlanır ve içinde bir yerlerde, Foça’ya yerleşme ve hep burada olma isteğini bulur.

Yolu nereye giderse gitsin, Karataş’a basan kişi, bir gün mutlaka Foça’ya geri dönecektir.” Bana; Bolu ve başka birkaç yerde daha rastladığım söylenceleri hatırlattı. Örneğin: Bolu’da meşhur “Kökez suyu” vardır. Bu sudan içen, Bolu’ya bağlanır ve bir daha buradan ayrılamaz derlerdi.

Neyse; Karataş var. Bunu herkes biliyor da, nerede olduğunu kimse bilmiyor. Gezip dolaşırken, bu taşa basan, mümkünü yok, bir daha Foça’dan kopamıyormuş. Çok zorlanıp bir yerlere gitse de, mutlaka dönüp dolaşıp geri geliyormuş. Bir kez yolunuz Foça’ya düşmeye görsün, Foça’ya gelip te o büyülü havasını yakalayabilen her kez, bu öyküyü duyunca, sokaklarda dolaşıp duruyormuş.

Belki de, Karataş’a basarım ve bu güzel kasabada yaşarım diye. Sizlerde gezerken, dolaşırken aman dikkat, bastığınız yere değil de, Karataş’a basıp basmamaya dikkat. Sonuçta, Karataş’ı görme şansınız yok ama sanırım bu güzellikleri görünce, Karataş’a basmış misali, buraya yerleşmek, Foça’da oturmak, ikamet etmek için, içinizde büyük fırtınalar kopacağı kesin.

Foça

GEZİLECEK YERLER

Foça Kalesi

SURLAR VE BEŞ KAPILAR KALESİ

Surlar, antik çağda, kentin doğusundaki tepeler üzerinden geçiyormuş. Athane Tapınağının bulunduğu yarımadayı kuşatıyorlarmış.

Hem antik hem de onun üzerinde bulunan, bugünkü Foça, bu surların çevrelediği alanın içinde kalıyor.

Foça Kalesi

Şehir çevresini çeviren surların en iyi korunmuş bölümleri: yarımadanın üzerinde ve Bizans, Ceneviz, Osmanlı dönemlerinde onarım geçiren surlar.

Foça Kalesi

Günümüzde, kısmen tahrip olmuş, mazgallı ve kuleli bir sur görülebiliyor.

Foça Beş Kapılar

Resmi kayıtlarda bu bölge genellikle Atatürk Mahallesi sınırları içinde yer alıyor. Adını surlar üzerinde yan yana dizili olan beş adet kapıdan alan bu yapı, Foça’nın savunma sisteminin en önemli parçasıdır.

Temelleri antik dönemlere dayansa da, günümüzdeki hali Bizans, Ceneviz ve Osmanlı dönemlerinden kalma eklemelerle şekillenmiştir. 

Kale, 1538-1539  yıllarında Kanuni Sultan Süleyman döneminde büyük bir onarım geçirmiştir. 

Kalenin hemen arkasında, Foça’nın meşhur taş evlerini, begonvillerin ve butik kafelerin bulunduğu o dar, karakteristik sokaklar başlar. 

 

Foça Athena Tapınağı

ATHENA TAPINAĞI

Antik Phokaia kentinin en önemli tapınağı olan Athena Tapınağı, deniz kıyısında, yarımadanın kuzeydoğusundaki kayalık yükselti üzerindedir. Burası aynı zamanda kentin en güzel yeriydi.

Tapınak Phokaia’nın merkezinde ve şehri tamamen gören bir tepenin üzerindedir. Doğu yüzünde tanrıçaya getirilen sunuların bırakıldığı bir sunak vardır.

Foça Athena Tapınağı

Arkaik Dönem-MÖ 6 yüzyıl

Arkaik dönemde yapılan Athena Tapınağının yaklaşık 800 yıl ayakta kalmış olduğu son yıllarda gerçekleştirilen kazılarda ortaya konmuştur.

Tüf taşından İon düzeninde yapılan tapınak, MÖ 6 yüzyılın başlarında büyük bir depremde yıkılmış olmalıdır.

Foça Athena Tapınağı

Roma Dönemi-MS 2 yüzyıl

MS 2 yüzyılın sonlarında Bergama’dan İzmir’e dek alanı etkilemiş olan büyük bir deprem Phokaia Athena Tapınağını da yerle bir etmiş olmalıdır.

Bu tarihte Phokaialılar tapınaklarını mermerden yeniden yaptı.

Bu tapınak Korinth düzenindeydi çünkü kazılar sırasında Korinth başlığı parçalar ele geçirildi.

Ayrıca mermerden büyük mimari bloklar, sima parçaları ve çatıya ait diğer üst yapı elemanları da son yıllarda yapılan kazılarda bulundu.

2007 yılında yapılan stratigrafik kazılar, 1040 yılında oluşan büyük bir depremin Phokaia’yı ve Athena Tapınağını bir kez daha yerle bir ettiğini ortaya koydu.

Foça Athena Tapınağı

Mimari Özellikleri:

Ele geçen buluntularda tapınak çatısının ahşap olduğu ve çatıya kadar olan bölümün ise tüf taşından yapılmış olduğu anlaşıldı.

Tapınağın eski durumunu gösteren çizimlerin doğru olarak yapılma olanağı ortaya çıktı.

Özellikle yaprak bezemeli tüf taşı elemanlar, mimarlık buluntuları arasında oldukça dikkat çekici olarak görülmektedir.

Kuzey-güney ve batı yönlerinde rastlanılan podium duvarının, tüf taşından dikdörtgen biçiminde, düzgün yüzeyli büyük bloklarla yapılmış olduğu görüldü.

Bu duvarların stili, Maltepe Tümülüs’ünün içerisinde bulunan kent duvarlarının stiline çok yakındır.

Foça Athena Tapınağı at ve griffon heykelleri

Griffon ve At Heykelleri-Eşsiz buluntular:

Phokaia’nın baş tanrıçası olan Athena’nın Tapınağı; grifffon ve at protomlarıyla süslenmişti.

1.30 metre ile 1.40 metre boyutundaki at ve griffon büstleri, tüf taşından yapılmış protome olarak adlandırılan, duvar süsü amacıyla kullanılan heykellerdir.

Kartal başla, aslan gövdeli ve kanatlı mitolojik kuş olarak tanımlanan griffonların dönemin inancına göre “tapınağın bekçiliğini yapmaları” için duvarlara yerleştirilmiş olabileceği tahmin edilmektedir.

2005 yılı kazılarından önce griffon ve at heykellerinin Athena Tapınağını süslemiş olduğu bilinmiyordu.

Kazıdaki buluntu durumlarına göre, çok sayıda ele geçen griffon ve at protomları yan yana sıralanıyordu.

Muhtemelen bu heykeller tapınağın sütunlarının gerisinde, sütun aralarına rastlayan bölümde ve tapınağın duvarına bitişik olarak, bir griffon, bir at biçiminde dizilmişlerdi.

Son dönemde antik kent içindeki yapılardan olan Athena Tapınağı alanında bulunan Arkaik dönem malzemesi, işlenmesi nispeten kolay tüf taşından büyük griffon ve at heykelleri, Phokaia’nın antik dünyadaki büyük taş heykeltıraşlığındaki öncü konumunu da ortaya koydu.

Son bir not: Heykeller İzmir Arkeoloji Müzesinde sergileniyor.

Foça Athena Tapınağı

Tapınağın önemi:

Phokaia’da yapılan kazılarda Maltepe Tümülüsü içerisinde bulunan Arkaik dönem surları, yarımada üzerindeki Athena Tapınağı ile Sevgi Caddesinde ele geçen sunaklar ile Kybele Açık Hava Tapınakları, MÖ 6 yüzyılın ilk yarısında Phokaia’nın büyüklüğünü ve görkemini gözler önüne sermektedir.

İon dünyasının en önemli tapınaklarından biri olan Athena Tapınağına ait kalıntıların yeniden ortaya çıkarılması ve bir bölümünün yeniden ayağa kaldırılması, bugünkü Batı Uygarlığını kuran ve en büyük İon kentlerinden biri olan Phokaia ve üzerinde bulunan modern Foça yerleşimi için büyük bir önem taşımaktadır.

Foça Kybele Kutsal Alanı

KYBELE KUTSAL ALANI

Kybele Kutsal Alanı, 1993 yılında liman kazıları sonucunda ortaya çıkarılmıştır.

Phokaia’ta Athena Tapınağının hemen altında yer alan Kybele Kutsal Alanı, iki ana tanrıçanın yan yana tapıldığı nadir örneklerden biridir.

Antik Phokaia’nın en önemli tapınım yeri olan Athena Tapınağının üzerinde bulunduğu tepenin kuzey eteğindeki nişler, Ana tanrıça Kybele ile ilgili olmalıdır.

Foça Kybele Kutsal Alanı

Tarihi:

MS 580 yılına tarihlenen Kybele Açıkhava Tapınağında, farklı büyüklüklerde 5 niş içerisinde tanrıça Kybele’ye ait heykel ve kabartmalar yer alıyor.

MÖ 6 yüzyılın ilk yarısında Athena Tapınağı ve onun eteğinde yer alan Kybele Açık hava tapınağı yapıldı.

 

Mimari özellikleri:

Kayaya oyulmuş adak havuzu ve denizci fenerlerinin yerleştirildiği küçük nişler, denizden gelenlerin burada tapındığını göstermektedir.

Kutsal alanın yaslandığı kayalık üzerindeki sur duvarlarının, Arkaik, Roma, Ceneviz ve Osmanlı dönemlerine ait 4 farklı yapı evresini yansıttığı ifade ediliyor.

Bu kutsal alan, antik dönemde bölge halkı için hem dini hem de denizcilikle bağlantılı önemli bir merkezdi.

Kutsal alanın güneybatısında kayalara oyulmuş bir merdivene ulaşılıyor.

Ayrıca bu çevrede 1500 kadar adak nişi bulunduğu biliniyor.

 

Denizcilikle Bağlantısı:

Kayaya oyulmuş adak havuzu ve denizci fenerlerinin konulması için hazırlanmış küçük nişler, denizden gelenlerin burada Kybele’ye tapındığını ortaya koyuyor.

Bu durum, Foça’nın köklü denizcilik geleneğiyle kutsal alanın iç içe geçtiğini açıkça göstermektedir.

 

Birden fazla kutsal alan:

Phokaia’nın doğusunda yel değirmenlerinin bulunduğu tepede ve İncir Adasında da Kybele’ye ait kutsal alanların varlığı, bölgenin ana tanrıça kültü ile derin bağlarını gösteriyor.

Athena Tapınağının kuzey yamacında ve adalarda kayalara oyulmuş Kybele tapınım alanları, Phokaia’da Kybele kültünün önemini vurgulamaktadır.

Foça Antik Tiyatro

ANTİK TİYATRO

Tiyatro, Foça girişinde, sol tarafta ve üzerinde değirmenlerin bulunduğu tepenin yamaçlarındadır. Kent merkezine yakın, denize hakim bir konumda bulunmaktadır.

 

Tarihi ve önemi:

Son yıllarda yapılan kazılarda ortaya çıkan Phokaia tiyatrosunun, Anadolu’nun bilinen en eski tiyatrosu olması şaşırtıcı değildir.

Tiyatro, MÖ 340-330 yılları arasında yapıldığı saptanmıştır.

Tiyatronun yapımı sırasında Foça’nın yerel taşı olan tüf taşının kullanıldığı biliniyor.

Keşfi ve kazı süreci:

Daha önceleri yeri bilinmeyen tiyatro, 1991 yılında yapılan kazılar sırasında tiyatroya ait 4 sıra oturma basamağı ve tiyatroyu çevreleyen duvarların bir kısmı ortaya çıkarıldı. Kazı çalışmaları günümüzde de sürdürülmektedir.

Mimari özellikleri:

MÖ 330-340 yıllarına tarihlenen yapının basamaklarının çoğu başka yerlerde kullanılmıştır.

Bulunan basamakta Yunanca harflerle mahalle isimlerinin yazılı olduğu keşfedilmiştir.

Cavea kazılarında Foça’nın yerel taşı olan tüf taşından yapılmış 4 sıra oturma basamağı ortaya çıkarılmıştır.

MÖ 4 yüzyılda inşa edilen tiyatronun 10 bin kişilik kapasiteyle antik dönemin en büyük tiyatrolarından biri olduğu belirtilmektedir.

Günümüzdeki durumu:

Phokaia antik kentinde, MÖ 3500’lere yani günümüzde 5500 yıl öncesine ait izlere rastlandığını açıklayan yetkililer, Helenistik döneme ait 2400 yıllık tiyatronun gün yüzüne çıkarılmasına devam edildiğini açıkladılar.

Antik tiyatro alanı, tarih ve doğanın buluştuğu bir noktada yer almakta ve Foça’nın güzel manzarasına karşı tarih kokan anlar yaşatmaktadır.

Neden bu kadar önemli

Phokaia Antik Tiyatrosu, 3 açıdan son derece önemlidir.

Birincisi: Anadolu’nun bilinen en eski tiyatrosu olma özelliği taşımasıdır.

İkincisi: Phokaia’nın MÖ 6 yüzyılda yaşadığı kültürel altın çağın somut kanıtı olması.

Üçüncüsü ise: Tüf taşından yapılmış oturma basamaklarındaki Yunanca mahalle isimlerinin antik kentte yaşama dair eşsiz ipuçları sunmasıdır.

 

Foça Heredot Surları

ARKAİK DUVAR (HEREDOT DUVARI)

MÖ 590-580 yıllarında yapıldığı tahmin edilen su duvarı, Foça’nın son dönem kazılarında gün ışığına çıkarılmıştır. Maltepe Tümülüsü tepesinde bulunun bu sur duvarlarının uzunluğu 5 km dir. Tarihte Heredot’un bahsettiği duvarlar olduğu için “Heredot Duvarı” adıyla da anılmaktadır. 

Foça Heredot Surları

1992 yılında gerçekleştirilen kazılarda Arkaik Sur ortaya çıkarılmıştır. Foça’nın Arkaik dönemde 5 km uzunluğunda sur duvarına sahip olduğu son dönemdeki kazılarla kanıtlanmıştır. 

Duvarın yanında bulunan yaklaşık 4 m genişliğindeki yapı kent kapısı olarak değerlendirilmektedir. Kapının her iki yanında yer alan kuleler ise yangın nedeniyle zamanla kömürleşmiştir. 

Pers komutanı Harpagos’un ordusu ile Foçalılar arasında MÖ 546’da geçen savaştan günümüze kadar gelmiş olan Pers ok ve mızrakları, mancınık gülleleri ve kırık amforalar bu surlarda yapılan arkeolojik araştırmalar sonucunda ele geçmiştir. 

Foça Heredot Surları

Yapılan incelemeler sonucunda duvarın inşa şekli ve yapımında kullanılan malzemeler, 4 ayrı dönemde yapının var olduğunu ve kullanıldığını göstermektedir. Arkaik dönemde surlar harçsız, Roma döneminde kireç harcı ve hem Ceneviz hem de Osmanlı dönemlerinde ise kireç harcı, kum ve kiremit tozu kullanılarak yapılmıştır. 

Maltepe Tümülüsü içinde oldukça iyi korunarak yaklaşık 2600 yıllık tarihi kent duvarları, taş işçiliğiyle İon dünyasının eşsiz bir eseri olarak kabul edilmektedir. Büyük bir arkeolojik park alanı olarak düzenlenmesi planlanan bu alan, kentin önemli cazibe merkezi haline getirilmesi hedeflenmektedir.  

Foça Yel Değirmenleri

YEL DEĞİRMENLERİ

Foça’ya gelirken indiğiniz yokuşun solunda yer alan tepede, 3 yel değirmeni göze çarpar.

Foça’nın Top dağı tepesinde bulunan tarihi 3 değirmen, antik tiyatronun da bulunduğu Değirmenli Tepe üzerinde yer almaktadır.

Buradaki yel değirmenleri, 17 yüzyıldan kalmadır.

Bunu da 1678 yılında Hollandalı bir gezginin Foça’ya gelip bu değirmenleri resmetmesinden anlıyoruz.

Anadolu’da yüzyılın başına kadar ayakta kalmış yel değirmenleri, Foça yel değirmenleridir.

Değirmenlerden ikisi, 19 yüzyılda, buğday öğütecek değirmen ise 18 yüzyıla aittir.

Foça’da 20 yüzyılın başında 24 tane değirmen olduğu bilinmektedir.

 

Mimari Özellikleri:

Foça’daki yel değirmenlerinin yerel tüf taşından yapılmış olması önemli bir özelliktir.

Yel değirmenlerinin çatıları dönebilir niteliktedir. Rüzgar nereden eserse çatısı ve pervanesi o yöne döner. Bu muhteşem bir mühendislik örneğidir. Değirmenlerin onarılma çalışmaları sınasında, konik çatılarının kurşun plakalarla kaplı olduğu görülmüştür.

Foça Yel değirmenleri

Öğütme Taşları:

Türkiye’nin neresine giderseniz gidin yel değirmenlerinin öğütme taşları Foça yapımıdır. Çünkü bu taşlar andezit olup çok iyi bir öğütme işlemi yaparlar.

 

Kybele kutsal alanı ile bağlantısı:

3 yel değirmenini bulunduğu tepenin üzerinde, antik çağda Ana Tanrıça Kybele nin kutsal alanı bulunmaktaydı.

Bu alana, tepenin güneybatısındaki kayalara oyulmuş merdivenlerle ulaşılmaktaydı.

Bu durum, değirmenlerin bulunduğu tepenin hem antik hem de Osmanlı döneminde ne denli önemli bir mekan olduğunu gözler önüne serer.

 

Restorasyon

3 yel değirmeninden bir tanesi orijinal yapısında öğütme sisteminin tıpa tıp aynısının kurulacağı açıklanmıştır.

Değirmenlerin pervane ve çark gibi hareketli kısımları da aslına uygun olarak Foça’nın marangoz ustaları tarafından ahşaptan imal edilmiştir.

Restorasyon sırasında ayrıca değirmenlerin iç kısmına döner merdiven yapılarak ziyaretçilerin değirmenin üst bölümüne çıkarak Foça’yı seyretmeleri sağlanacaktır.

Ahşap çatı kısımlarının üzeri bakır levhalarla kaplanacak ve oksitlenmeden dolayı oluşan yeşil renkle daha doğal ve tarihi bir görünüm kazandırılması amaçlanmaktadır.

Restorasyon çalışmalarının tamamlanmasından sonra, değirmenlerden birinde tıpkı 18 yüzyılda yapılan yöntemle buğday öğütülerek un yapılması da planlanıyor.

Foça Şeytan Hamamı

ŞEYTAN HAMAMI

Foça ilçesinin güneyinde, denize yakın tepelerden birinin yamacında yer alan Şeytan Hamamı, yöne halkının verdiği adıyla anışla da gerçekte bir hamam değildir.

Foça merkezine yaklaşık 2 km mesafede, Çan Tepesinin eteklerinde bulunan bu yapı, antik çağdan günümüze ulaşmış, kayaya oyulmuş bir aile mezarıdır.

Yapı, MÖ 4 yüzyıla tarihlenmektedir.

Uzun bir giriş koridoru, yani dromos ile ulaşılan mezar, iki ayrı mezar odasından oluşur.

Kaya içine ustalıkla oyulan bu odalar, dönemin mimari anlayışını ve ölü gömme geleneklerini açıkça yansıtır.

Mezar odalarının tabanında yer alan nişler, burada birden fazla gömünün yapıldığını düşündürürken, taş işçiliğindeki özen, yapının sıradan bir mezar olmadığını gösterir.

Araştırmalar, bu yapının mimari bakından Lidya mezarlarına benzediğini ortaya koymuştur. Mezar çevresinde bulunan seramik parçaları, MÖ 400’lü yılların sonuna tarihlenmesi, yapının antik dönemde aktif olarak kullanıldığını kanıtlar.

Kime ait olduğu ve kim tarafından yapıldığı gibi bilgiler yoktur.

Peki neden Şeytan Hamamı denilmektedir.

Yapının adı, halk arasında yüzyıllar içinde oluşmuştur. Kayaya oyulmuş karanlık ve gizemli odaları, halk arasında hamam ile ilişkilendirilmiş, “Şeytan” ön eki ise yapının ürkütücü ve gizemli atmosferini yansıtmaktadır.

Gelelim günümüzdeki durumuna: Günümüzde Şeytan Hamamı, askeri bölge sınırları içinde kaldığı için ziyaret edilememektedir.

Foça Pers Mezar Anıtı-Taş Kule

PERS MEZAR ANITI (TAŞ EV-TAŞ KULE)

Foça ilçe merkezine yaklaşık 10 km kala, yol kenarında yükselen kaya anıt mezarı, yarı yontulmuş yapısıyla dikkat çeker.

Taş Kule, Pers Mezarı ya da Taş Ev olarak adlandırılan bu anıt, Foça’nın doğusunda, Foça-İzmir karayolunun 7 km de, eski İzmir yolu ve Geç Osmanlı dönemine ait bir köprünün yanında bulunuyor.

Antik çağda da yolun bu güzergahtan geçtiği biliniyor.

Foça Pers Mezar Anıtı-Taş Kule

Tarihi ve kime ait olduğu:

Perslerin Sardes’i almasından hemen sonra (MÖ 547) General Harpagos komutasındaki Pers ordusunun Phokaia’yı ele geçirme sürecinde veya almalarından az önce, MÖ 546 yılının ilk yarısı içinde yapılmış olmalıdır.

Muhtemelen Sardes savaşı sırasında ölen Susa Kralı Abradatas için Pers Kralı Kyros tarafından yaptırılmıştır.

Kral Yolunun, yani Susa yolunun Susa Kralının anıt mezarının yanından geçmiş olması akla yakındır.

Halk arasında bu anıtın yanından geçen eski yol şimdilerde bile Susa yolu diye anılır.

Antik dönem yazarı Ksenephon’a göre: Pers Kralı Kyros, Sardes Savaşından sonra birlikte savaştığı Susa Kralı Abradatas ve savaşta hayatını kaybeden Abradatas’ın ardından intihar eden eşi Panthea için büyük bir anıt mezar yaptırdı.

Ksenephon, bu mezarda adakların sunulduğu bir sunağın bulunduğunu ve bu sunakta sığır, at ve koyunların adandığını aktarır.

Yine Ksenephon, anıtın kendi döneminde ayakta olduğunu ve mezar sahiplerinin isimlerinin yazılı olduğu bir taşın yapının üst bölümünde yer aldığını belirtir.

Foça Pers Mezar Anıtı-Taş Kule

Mimari özellikleri:

Monoblok, masif bir tüf taşı kütlesinin oyulmasıyla oluşturulan anıt mezar, İonia da Perslere ait tek eser olma özelliği taşıyor.

Tüf taşından büyük bir kayanın işlenmesiyle yapılan ve 2 katlı olan yapının alt katında mezar odası bulunmaktadır.

Yapının çatısına ait üst kütle ile alttaki ana gövde arasında 35-42 cm yüksekliğinde 4 basamak var.

Kübik üst kütlenin üzerinde bulunan daha küçük boyutlu basamaklardan sadece biri günümüze ulaşmış durumdadır.

Yukarı doğru küçülerek yükselen anıtın formu piramitleri anımsatıyor.

Foça Pers Mezar Anıtı-Taş Kule

Sahte Kapı:

Alt bölümün ön yüzünde sahte kapı bulunuyor.

Artı şeklinde işaret kazınmış olan bu bölüm, gerçek dünya ile ölülerin dünyasına geçişi simgelemektedir.

 

Zerdüşt İzleri:

Basamaklar üzerindeki iki farklı boyuttaki çukurlar Zerdüşt inancına göre ateş yakılması için yapılmıştır.

Taş evin etrafına oyulmuş olan nişler kurban törenler için oluşturulmuştur.

 

İran’daki örneklerle bağlantısı:

Mezar anıtındaki sahte kapının üzerindeki süslemeler, İonia ve Lydia sanatında da görülür.

Bu kapı üzerindeki ayrıntılar İran’da Pasargadai’deki Kyros’un mezarında ve Süleyman Zindanı diye anılan ateş tapınağı ile Nakş-i Rüstem’deki ateş tapınağında da karşımıza çıkar, ancak İran’daki bu örnekler Phokaia’daki mezardan daha geçtir.

 

Yüzyıllar içindeki Kullanımı:

Mezar anıtı, inşa edilmesinin ardından yüzyıllar boyunca farklı amaçlarla kullanıldı.

MÖ 4 yüzyılın ikinci yarısında, yol tarafındaki bölüm kısa bir süre taş olacağı olarak işletildi.

Geç Roma döneminde ise anıt ve çevresi yoğun şekilde taş ocağı olarak kullanıldı ve bu süreçte yapı büyük tahribat gördü.

Bizans döneminde ise yapının konut olarak kullanıldığı, kazılarda ele geçen buluntulardan tespit edildi.

 

Restorasyon Süreci:

Zaman içinde ve insan etkili müdahaleler ile tahrip olan anıtın koruma ve onarım çalışmalarına, 2000 yılında başlanmış, çalışmalar 2001 yılında tamamlanmıştır.

Anıt çevre düzenlemesi bir arkeo park oluşumunu amaçladı.

Anıtı ve yakın çevresindeki tarihi dokuları içine alan toplam 2500 metre karelik bir alanda düzenlemeler yapıldı ve bu düzenleme ile yapının d ışında ve içinde anıta kontrollü yaklaşım sağlandı.

 

Foça Siren Kayalıkları

SİREN KAYALIKLARI 

Siren Kayalıkları, fokları andıran adaların en büyüğü olan Orak Adasının kuzeybatısında yer almaktadır. Milyonlarca yıl önce aktif olan yanardağların püskürttüğü kül tabakalarıyla oluşan bu kayalıklar, görsel açıdan büyüleyici manzaralar sunmaktadır.

Foça Siren Kayalıkları

Mitolojik Hikaye-Sirenler Kimdir

Sirenler ve Siren kayalıkları, ilk defa Homeros’un Odysseia destanı ile karşımıza çıkar. Sirenler, geniş kanatlarıyla kuş vücutlu ve çok güzel kadın başlı yaratıklardır. Esrarengiz sesleri ve büyülü müzikleriyle erkeklerin akıllarını başlarından alırlar. 

 

Odysseus ve Sirenler:

Foça’daki siren  kayalıklarına yaklaşan Odysseus, büyücü Kirke’nin uyarısı üzerine kendisini geminin direğine halatlarla sıkıca bağlar ve tayfalarının kulaklarını balmumu ile kaplar. Böylece sirenlerin büyüleyici seslerini sadece kendisi duyar, büyülenmesine rağmen bağlı olduğu için emrini tayfalarına geçiremez ve gemi kayalıklardan süzülerek geçer. Böylece Odysseus, 20 yıl sonra karısı Penelope’ye kavuşur. Homeros’un Odysseia’sında sirenlerin yaşadığını söylediği Foça denizindeki kayalıklar o günden bu yana Siren Kayalıkları ismiyle bilinir. 

Foça Siren Kayalıkları

Yerel Foçalı Efsanesi:

Yerel bir efsaneye göre ise, yıllar önce Foçalılar Marsilya’ya göç ederken, Foçalı kadınlar Foça’dan ayrılmak istememişler ve kendilerini kayalıklardan aşağıya ağlayarak atmışlardır. Bölgede rüzgar estiğinde kayalık bölgeden gelen seslere bu yüzden “Siren kayalıkları” denmiştir. 

 

Doğal özellikleri ve Günümüz:

Siren kayalıkları, volkanik tozların suyla buluşmasından ortaya çıkmıştır. Bugün bu kayalıklarda Akdeniz foklarının yaşadığı mağaralar vardır. Türkiye’nin ilk deniz koruma bölgesi olan bu alanda foklar güvenle yaşamaktadır. Siren kayalıklarını keşfetmek için Eski Foça limanından kalkan teknelerle günlük turlar yapılabilir. Uzaktan görmek isteyenler için ise Foça’nın kıyılarındaki yüksek noktalar olabilir. 

Yeni Foça

 

YENİ FOÇA

Yenifoça, İzmir şehir merkezinin 80 km kuzeyinde, Foça ilçe merkezinden 20 km uzaklıktadır. Eski Foça’nın tarihi antik dönemlere uzanırken Yeni Foça’nın tarihi 14 yüzyıla dayanır. Yani sanılanın aksine Yeni Foça, günümüze yakın bir tarihte kurulan bir yerleşim yeri değil, Eski Foça kadar olmasa da tarihi bir yerdir. 

Yeni Foça

Yenifoça, Cenevizliler tarafından Avrupa’ya ticaret yapmak için kurulmuş bir kenttir. Daha sonra kenti Türk akınlarından  korumak için çevresine bir kale inşa edilmiştir. 

Yeni Foça

Yenifoça, doğal güzellikler listesinde bulunan plaj ve koyları ile öne çıkmaktadır. Foça Karakum Plajı, mavi bayrağa sahip denizi ile dikkatleri üzerine çekmektedir. Fener yarımadası bölgesinde bulunan bu plaj, 500 m sahil şeridi ve 30 m genişliğiyle yöre halkının ve turistlerin tercih ettiği mekanlar arasındadır. 

Tarihi yapılar çok iyi korunamamış ancak yeni restore edilen taş evler gerçekten görülmeye değerdir. Kentin sokaklarında gezip çiçeklerle bezeli 2-3 katlı taş evleri görebilirsiniz. 

Evet Eski Foça’ya göre daha az turistik bir yer olan Yeni Foça, limandaki balıkçı tekneleri, sahil yolu. tertemiz denizi, salaş balıkçıları ve misafirperver esnafıyla kendini mutlaka sevdirir. 

Foça Jandarma Komando Okulu ve Eğitim Merkezi

FOÇA JANDARMA KOMANDO OKULU VE EĞİTİM MERKEZİ

Bu önemli askeri birimin Foça ilçesinde yer alması, bölgenin Jandarma teşkilatı açısından stratejik önemini ortaya koymaktadır. 

Evet Foça Jandarma Okulu, Türkiye’nin en seçkin ve zorlu askeri eğitim merkezlerinden biri olup hem iç güvenlik hem de uluslararası iş birliği kapsamında müttefik ülke personeline de eğitim veren stratejik bir kurumdur.

Foça Jandarma Sosyal Tesisleri

FOÇA JANDARMA SOSYAL TESİSLERİ

Deniz kenarında konumlanmış olup ziyaretçilere huzurlu bir ortam sunmaktadır. Tesis, deniz manzarası ve sahil olanaklarıyla dikkat çeker.

Foça Jandarma Sosyal Tesisleri

Tesisin deniz üzerinde bir iskelesi bulunmakta ve iskele üzerinde masalar yer almaktadır. Gazino, restoran ve kafeden oluşmaktadır. 

 

 

İzmir tanıtımı.

Menemen tanıtımı.

Aliağa tanıtımı.

Ayvalık tanıtımı.

Isparta Atabey

Isparta Atabey

Isparta Atabey; Antik çağda, önemli bir yerleşim yeri. Ayrıca: Selçuklular döneminde, yapılışından sonra 700 yıl boyunca eğitim verilen Ertokuş Medresesi, yörenin önemini ortaya koyuyor.

ULAŞIM

Atabey ilçesinin, Isparta il merkezine uzaklığı: 24 km. dir. Eğirdir yolu üzerinde, sola sapılarak 12 km. ilerleyince, İlçeye ulaşılıyor.

TARİH

İlçe, antik çağda: Ağrai veya Agpia olarak isimlendirilmiştir. MÖ. 334 yıllarında, Büyük İskender’in egemenliği, bölgede hissedilir. Ölümünden sonra ise, I. Antiochos Soter tarafından bu bölgede kurulan: “Seleukeia” kenti, ilçenin güney batısındaki Bayat köyü sınırları içindedir.

Seleukeia şehri: bölgenin Roma egemenliğine girmesinden sonra: MÖ.164 yılında, İmparator Claudius döneminde “Claudioseleuceia” adını alır. Daha sonra ise, “demirden” anlamına gelen “Sidera” ön adını alarak: Seleukeia Sidera olarak isimlendirilir.

1224 yılında, Selçuklular bölgede görülür. Antalya Valisi Mubarizüddin Ertokuş, bölgeyi ele geçirir. Konya-Antalya güzergahındaki yerleşimlerden biri olan “Agros (Atabey)” a önem verilir. 1224 yılında, Ertokuş tarafından, burada bir Medrese yaptırılır. Bu medrese, Osmanlı eğitim sistemi içinde, 13.yüzyıl başlarına kadar faaliyetini sürdürür.

16.yüzyıl başlarında, dört mahalleden oluşan merkez, aynı yüzyılın sonlarında büyük bir gelişme göstererek, kasaba olur.

Özellikle: 16.yüzyılda, buranın Pambuklu köyünde yetiştirilen pamuğun işlenmesi sonucu, dokunan ve Osmanlı ülkesinde “donluk”denilen kumaş; oldukça iyi Pazar bulur. 1869 yılında, Agros nahiyesinde, 14 mahalle bulunmaktadır.

Cumhuriyet döneminde, 1926 yılında ise, TBMM kararı ile, İlçe, Atabey ismi ile anılmaya başlanır. 1953 yılında Bucak ve 1960 yılında ise İlçe statüsüne getirilir.

Atabey ismi, Selçukluların kumandanlarına verdikleri bir unvandır.

Isparta Atabey Genel

GENEL

İlçe merkezinde: Çayırlı Mescit adında bir mesirelik ve dinlenme yeri ile, Belediye önünde bir dinlenme parkı var. Ayrıca, 1995 yılında, faaliyete geçen “Okuf Göleti” çevresi: dinlenme ve piknik için ayrılmış, burada ayrıca olta balıkçılığı da yapılabiliyor.

Atabey ilçesinin en büyük özelliklerinden biri de: Süleyman Demirel’in doğum yeri olan “İslamköy” kasabasının buranın sınırları içinde olmasıdır.

İlçe ekonomisi: tarım ve hayvancılık ağırlıklıdır.

GEZİLECEK YERLER

Isparta Atabey Ertokuş Medresesi

ATABEY ERTOKUŞ MEDRESESİ

Medrese: 13.yüzyılda Selçuklu hükümdarlarından Ertokuş Bey tarafından yaptırılmış ve 700 yıl boyunca, ilim ve kültür merkezi olmuştur. Burada: astronomi ve tıp alanında eğitim verilmiştir. Medresenin yapımında kullanılan bazı taşlar: Atabey ve Bayat’taki harabelerden getirilmiştir. Ancak: hiçbir bağnaz düşünceye yer vermeden, bu taşlar üzerinde bulunan Roma ve Bizans simgeleri, işaretleri silinmemiş, kazınmamıştır.

Medrese: dış avlu, iç avlu ile türbe ve medrese odalarından oluşur. Odaların üzeri kubbelidir. İç avluda bir havuz ve üstünde, ortası açık bir kubbe var. Bu kubbe: yarım kemerlerle dört adet sütuna dayanmaktadır. Dinlendirici su sesi eşliğinde, ders ve araştırma yapılması sağlanmıştır. Giriş kapısının karşısında: mescit ve dershane görevini üstlenen, ana bir eyvan bulunmaktadır. Buradaki taş mihrap: Anadolu Selçuklu eserlerinin nadir örneklerindendir.

Mescit ve dershane olarak kullanılan bölümden: sivri kemerli, üç kapı ile türbeye geçilir. Bu kapıların medrese ilk yapıldığında olmadıkları ve yakın zamanda açıldıkları biliniyor.

Birçok fermanda, Agros Medresesinin tasdiki ile, kaydının bulunması, Medresenin ilim bakımından ülke çapında ne derece önem taşıdığını anlatmaktadır. Öğretime başladığından itibaren, Medresede pozitif ilimler okutulmuştur. Bu medresede bulunan ve 629 yıl önce yazıldığı bilinen bir kitapta gösterilen “Ay ve güneş tutulması” şekilleri, bugünkü okullarda okutulan Astronomi kitaplarındaki bilgilerle aynıdır. Tıp alanındaki birçok hastalık ta, bugünkü dille tanımlanmış ve çareleri de belirtilmiştir.

1877 Konya Vilayet Salnamesine göre: Medresede, 51 öğretmen bulunduğu, 344 kız ve 443 erkek öğrencinin eğitim gördüğü yazılıdır.

1993 yılında restore edilmiştir.

AGRAE ANTİK KENTİ

İlçe merkezinde bulunmakta olup, günümüzde ilçe merkezinin altında kalmıştır. İlçe merkezinin kuzeybatısında Kapıcak köyü yakınında Parlais (Barla) ve Prostanna (Eğirdir) şehirlerinin sınırlarını belirleyen bir sınır yazıtı bulunmaktadır. Bundan başka, birkaç mimari parça dışında, anılan kentten günümüze herhangi bir kalıntı kalmamıştır. Agrea; Bizans döneminde bir piskoposluk merkezi olarak kullanılmıştır.

Evet günümüzde bu kentten bir kalıntı yoktur.

Isparta Atabey Seleukeia Sidera

SELEUKEİA SİDERA-CLAUDİOSELEUCEİA-SİDERA

İsparta Atabey ilçesi Bayat köyü sınırları içinde bir tepededir. Atabey ilçe merkezine 15 km uzaklıktadır. Bayat köyüne ise 800 m uzaklıktadır.

Aynı şehre tarih boyunca farklı isimler verilmiştir.

 

Seleukeia Sidera:

Demir Seleukeia anlamına gelir. Şehrin çevresindeki zengin demir madenleri nedeniyle bu ismi almıştır.

 

Claudioseleuceia:

Roma İmparatoru Claudius (MS 41-54) döneminde şehir yeniden imar edildiği için, İmparatora atfen bu isim kullanılmıştır.

 

Selef:

Bölgedeki Bayat köyünün eski adı “Selef” tir.

Bu isim doğrudan “Seleukeia” isminin günümüze ulaşmış, bozulmuş bir halidir.

 

Tarihçesi:

MÖ 3 ncü yüzyılda Seleukos Kralı I Nikator veya I Antiokhos tarafından, kuzey Psidia boyunca uzanan askeri yolu korumak amacıyla kurulmuştur. Şehir kendi sikkelerini basmış ve bunların bazıları Antioch ta tapınılan Asyalı Tanrı Men in görüntüsünü taşır.

SELEUKEİA SİDERA-CLAUDİOSELEUCEİA-SİDERA

Günümüze ulaşan kalıntılar:

Günümüzde su duvarları, nekropol alanı ve bir tiyatronun kalıntıları görülebilmektedir. Ayrıca şehre su taşıyan antik su kemerlerine ait izler (Taş Kemer mevkii) hala mevcuttur. Bunun dışında henüz tam olarak turizme açılmadığı için kalıntılar oldukça doğal ve el değmemiş bir şekilde yayılmış durumdadır.

 

Şehir kalesi:

Şehir kalesi, tepe üzerinde iç içe geçmiş 3 kaleden oluşur. En iyi ayakta kalan kısmı, tepenin güneydoğu köşesindedir. Kale, büyük dikdörtgen bloklardan oluşur.

 

Kaya Mezarları:

Kentin en dikkat çekici özelliklerinden biri, çevredeki kireç taşı kayalıklara oyulmuş mezarlardır. Genellikle tek odalı ve önü açık kaya mezarları şeklindedir. Bazılarında Helenistik ve Roma döneminin tipik süslemeleri görülür. Mezarlar genellikle şehrin kurulduğu tepenin yamaçlarına yayılmıştır. Bu mezarlar, kentin o dönemdeki refah seviyesini ve nüfus yoğunluğunu göstermesi açısından önemlidir.

 

Antik Tiyatro ve Akropolis:

Şehrin savunma avantajı sağlayan yüksek bir tepeye Akropolis kurulmuştur.

 

Tiyatro:

Tepenin güney yamacına yaslanmış, doğal eğimden yararlanılarak inşa edilmiş küçük bir tiyatrosu vardır. Helenistik döneme tarihlendirilen yapılardan biridir.

Hisar Tepenin doğu yamacına yaslanarak, yarım daireyi biraz aşan planda inşa edilmiş, tipik Yunan tiyatrosu formundadır.

Tiyatronun sadece skene (sahne) binası, yanlardan girişini sağlayan vomitoriumu (tonozlu giriş kapısı) ve diazomanın (oturma sıralarını ayıran bölüm) bir bölümü korunmuştur.

Tiyatronun cavea (oturma sıraları) kısmı ise oldukça tahrip olmuş durumdadır.

Hellenistik ve Roma İmparatorlukları dönemlerinin metropolis kentlerine oranla oldukça küçük olan tiyatronun oturma basamaklarının tahrip olmasına karşı, ortalama 3-4 bin kişilik olduğu söylenebilir.

Bugün görülen sahne binası, Roma İmparatorluk dönemine MS 2-3 ncü yüzyıllara aittir.

 

Surlar:

Akropolisi çevreleyen devasa sur duvarlarının kalıntıları hala ayaktadır.

Bu taşların bir kısmı daha sonraki dönemlerde çevre köylerdeki yapılarda malzeme olarak kullanılmıştır.

 

Su sistemi-Taş Kemer Mevkii:

Seleukeia Sidera, sadece demiriyle değil, mühendislik harikası su yollarıyla da ünlüdür.

Kente su taşımak için inşa edilen su kemerlerinin kalıntıları, bugün hala bölgedeki bahçelerin arasında görülebilir.

Antik dönemde Eğirdir Gölü veya yakınındaki kaynaklardan şehre su taşındığı düşünülmektedir.

 

Güneybatı Yamaç Yapıları:

Seleukeia Sidera antik kentinin güneybatısında, güneybatı yamacı olarak adlandırılan alanda, farklı dönemlere ait çok sayıda yapılanma vardır.

Bunlar arasında, iki şarap işliği ve bu işliklerin hemen kuzeyinde ise kemik işlikleri vardır.

Alanda ayrıca ana kaya kullanılarak oluşturulmuş ahşap hatıl delikleri bulunan bir yapı yer alır.

Bu alanın işlik kompleksi ile ilişkili olduğu ve depolama amacıyla kullanıldığı düşünülür.

 

Şarap İşlikleri:

Kentin kurulduğu Hisartepe nin çevresinde yapılan araştırmalarda çok sayıda tarımsal üretim donanımı bulunmuştur.

Hisartepe nin güney, batı ve doğu yamaçlarında ve eteklerinde, toplam 25 şarap presine işaret eden arkeolojik buluntulara rastlanmıştır.

Bununla birlikte bu presler ile birlikte kullanılan 5 ağırlık taşı tespit edilmiştir.

Ayrıca fulchrum deliği ve taşları, pres ağırlık taşları ve açık alanda anakayaya oyulmuş preslerde bu donanımlar arasındadır.

Kentte tespit edilen 25 şarap presinin varlığı, bu dönemde kent ekonomisinde tarımsal üretimin tuttuğu yeri gösterir.

Kentin batı ve güney yamacında bu preslerin tespit edilmiş olması önemlidir.

Özellikle baskı kollu preslerin yayılımlarının Hisartepenin Nekropolis alanlarından biri olarak kullanıldığı bilinen Kuzeybatı yamacın dışında kalır.

Kuzeybatı Nekropolisin hemen sınırında bu üretim donanımlarının sonlanmaları, kentte üretim ve nekropolis alanları için kesin bir planlama olduğunu gösterir.

 

Kemik alet işlikleri:

Güneybatı yamacı yapıları olarak alandaki mekanlarda yürütülen çalışmalarda ele geçen buluntular, söz konusu mekanların kemik işliği olduğunu ve MS 5 ile 6 ncı yüzyıllara kadar aktif olarak kullanıldıklarına işaret eder.

 

Seramik işlikleri:

Üretim faaliyetlerinin bir başka kolunu seramik üretimi oluşturmaktadır.

MS 1 ve 7 nci yüzyıl arasında devam eden: hazırlama-servis kabı, pişirme kabı ve Geç Roma İmparatorluk döneminde unguentarium üretimi yapıldığı görülmektedir.

Çatı kiremidi üretimi kentin önemli üretim faaliyetleri arasında yer almaktadır.

Kazılar ve yüzey araştırmalarında bulunan hatalı üretim parçaları, üretimin yoğun bir şeklide yapıldığına işaret etmektedir.

 

Antik Yol:

Antik kentin bulunduğu Hisarlık Tepe nin yaklaşık 2 km kuzeydoğusunda, İncirli sırtlarındaki Sırçalı Tepe de bir bölümü günümüze ulaşmış antik kente ulaşımı sağlayan antik yol vardır.

 

Demir (Sidera) Takısı ve Madencilik:

Şehre neden Sidera (Demir) denildiği konusunda arkeologlar iki varsayım üzerinde dururlar.

1-Gerçek Maden: Bölgedeki demir yataklarının o dönemde aktif olarak işletilmesi.

2-Siyasi Ayrım: Akdeniz deki diğer “Seleukeia” isimli şehirlerden (örneğin: Silifke Seleukeia ad Calycadnum) ayırt edebilmek için bir lakap olarak kullanılması.

Antik yerleşimde, demir cürufları ve cevher zenginleştirilme havan taşları, MS 4 ile 6 ncı yüzyıllar arasında kentte demircilik faaliyetlerinin de yürütüldüğünü düşündürür.

Isparta Atabey İslamköy Demirel Evi ve Demokrasi Müzesi

İSLAMKÖY DEMİREL EVİ VE DEMOKRASİ MÜZESİ

İslamköy’de bulunuyor. Türkiye Cumhuriyetinin 9.Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in doğduğu Ata evi.

İslamköy Demirel’İn doğduğu ev

Müze: bir külliyenin tam ortasında bulunuyor. Külliyenin diğer yapıları ise: Süleyman Demirel’in ninesi Şehriban Hatun adına yapılmış cami, kütüphane, araştırma merkezi, şadırvan, hediyelik eşya satış yeri, lojman, çeşme, Demirel evi, köy evi gibi üniteler bulunuyor. Ancak, bunların bazıları yapım aşamasında. Müze ise tamamlanmış ve kısmen ziyarete açılmış.

Müzenin girişinde duygusal bir yazı var. “Ey ziyaretçi, Süleyman  Demirel Demokrasi Müzesini dikkatli gez. 50 yıllık medeniyet mücadelesini, sende sez. Kafanı kaldır, kerpiç evleri, yeşil ovayı gör. Böylece: Türkiye-Köy-Demirel ve Demokrasi arasındaki ağını ör”

Bunun dışında müzede: Süleyman  Demirel’in 55 yıllık siyasi hayatına ilişkin belgeler, fotoğraflar bulunuyor. Müzenin büyük kubbesi Demirel’in cumhurbaşkanlığını, 7 kubbesi ise, başbakanlıklarını simgeliyor. Bunların dışında: Demirel’in 1949 yılından, 2000 yılına kadar geçen dönemdeki yurt dışı gezileri, bu geziler dolayısıyla ortaya çıkan belgeler, fotoğraflar ve 10 bine yakın hediye sergileniyor.

Müzenin girişinde: Demirel’in heykeli ve önünde de seçim sandığı bulunuyor.

İslamköy Süleyman Demirel Mezar Anıtı

İSLAMKÖY SÜLEYMAN DEMİREL ANIT MEZARI:

Atabey ilçesine bağlı İslamköy’de, Çataltepe Mevkiindedir. Anıtkabir’den sonra Türkiye’nin ikinci büyük anıt mezarıdır. Anıt mezar, Demirel hayattayken oluşturulmaya başlanmıştır.

Demirel’in dokuzuncu Cumhurbaşkanı olmasını simgeleyen dokuz adet gölet yapılmıştır. Demirel’in 17 Haziran 2015 tarihinde vefatından sonra anıt mezarın inşasına başlandı.

Anıt mezarda bir de dünya ormanı oluşturuluyor. Bir zamanlar kayalıklar ve kıraç topraktan ibaret olan Çalça tepede şu anda dünyanın dört bir yanından getirilen bölge iklimine uygun farklı türden ağaç ve fidanlar dikilerek orman oluşturuldu.

İslamköy Süleyman Demirel Mezar Anıtı

Yaklaşık 2 yıl süren inşaat sürecinin ardından, 2019 yılında halkın ziyaretine açıldı. Anıt mezar Demirel Külliyesini çaprazdan görüyor. Atabey ve İslamköy ovasına hakim bir tepededir. Tepe, Selçuklu İmparatorluğu döneminden bu yana mezarlık olarak kullanılan ve Demirel’in ataları, eşi Nazmiye Demirel ve diğer hemşerilerinin bulunduğu mezarlığı da görüyor. Evet Nazmiye Demirel’in mezarı 400-500 metre ileride köy mezarlığındadır.

 

ATABEY GÜL BAHÇELERİ:

Atabey gül bahçesi içinde Ertokuş Medresesi bulunur. Çevresi son derece bakımlı ve güzeldir. Medresenin çevresi, güllerle çevrilidir.

 

Atabey Gazi Ertokuş Bey Medresesi

ATABEY GAZİ ERTOKUŞ BEY MEDRESESİ:

Medrese, I Alaaddin Keykubat zamanında, Selçuklu uç kumandanı Mübarizeddin Ertokuş tarafından, 1224 yılında yaptırılmıştır. Medresenin taşları Agrai (Atabey) ve Seleukeia Sidera (Bayat) harabelerinden getirilmiştir. Avluda dört kolon Bizans yapılarından alınmadır. Kapı lentolarının büyük bir kısmı da ya Bizans ya da Geç Roma devirlerine aittir.

Atabey Gazi Ertokuş Bey Medresesi

Medrese “Kapalı Tip Medrese” türüne girer ve dış avlu, iç avlu ile türbe ve medrese odalarından oluşur. Medresenin hücreleri zemin katta olup, üzerleri kubbelidir.

İç avluda bir havuz ve üstünde ortası açık bir kubbe vardır. Bu kubbe yarım kemerlerle, dört mermer direğe dayanır. Medresenin içinde hiçbir dekor bulunmadığından, sadece mimari kuvvete dayalı değişik bir mekan olarak değerlendirilir. Taş mihrabıyla Anadolu Selçuklu eserlerinin nadir örneklerinden biridir.

 

Atabey Ertokuş Kümbeti

ATABEY ERTOKUŞ KÜMBETİ

Atabey’te Mübarezeddin Ertokuş Medresesinin batı yüzüne bitişik, sekizgen gövdeli ve külahlı bir yapıdır.

6.40 x 6.40 metre karelik oturmalığın üstüne kurulu gövdenin kenarları 2.69-2.80 metre arasında değişir. Her yüzde köşelerden 0.32 metre genişlikte tuğla ayakları, oturmalıktan 4.95 metre yukarıda kesilerek, beyaz bir taş sırasıyla gövdenin üst bölümünü oluşturur. Bunu yarım yıldızlardan ve halat örgüden taş silme izler. Bundan sonraki iki sıra tuğla külahın görünen kesimleridir. Kümbete, medresenin baş eyvanlarından girilir. Tuğla döşemeden 2.43 metre yukarıda başlayan ve 3.21 metrede biten güney, batı ve kuzey yöndeki üç pencere kemerlidir.

 

GÖNDÜRLE HÖYÜK;

İlçe merkezine bağlı Harmanören köyünün 1.3 km doğusundadır.

Yapılan yüzey araştırmalarında ve 1993 yılında yürütülen kazı çalışmalarında, buranın son Kalkolitik çağdan MÖ 1000 yılı sonlarına kadar kesintisiz yerleşmelere sahne olduğu anlaşılmıştır. Höyükte yer alan küp mezarların, ilk Tunç Çağı başlarından, Orta Tunç Çağı başlarına kadar kullanıldığı belirlenmiştir.

Evet burada 41 küp mezar çıkarılmıştır.

Atabey Küp Mezarlar

KÜP MEZARLAR:

Harmanören köyü yakınlarındaki Göndürle Höyük mezarlığı 1989 yılından beri süren kazılarla açığa çıkarılan ilk Tunç Çağı mezarlığıdır.

MÖ 1000 sonlarına tarihlenen, Atabey’de bulunan küp mezarların ağzı genellikle doğuya açılmaktadır ve düzenli sıralar halinde yerleştirilmiştir. Küpün ağzı kapak taşı ya da küçük derin bir çömlekle kapatılarak etrafı moloz taşlarla desteklenmiştir. Ölünün yanına mezar hediyesi olarak, kadın ise bronz bir yüzük, küpe, bilezik, ağırşak, gaga ağızlı testi ve benzeri kap-kacak, erkek ise taş balta, obsidiyen (doğal cam), kesici, bronz spatula gibi metal objeler, gaga ağızlı testiler konulmuştur.

Evet mezarlık Erten Tunç Çağı kültürüne ışık tutmaktadır.

Atabey Sinan Camii

ATABEY SİNAN CAMİİ-KURŞUNLU CAMİİ

Defterdar Burhanettin Paşa Camii de denilmektedir. Isparta’daki Ferdevs Bey camii gibi, Mimar Sinan stiliyle 1591 yılında yapılmıştır. Tek kubbeli olan yapının kubbesi kurşun kaplıdır. Caminin minaresi, basamak merdiveni, orta direk ve dış duvarının bir bütün olarak oyulduğu kasnakların üst üste dizilmesiyle meydana gelmiştir.

 

Adana Karataş

Adana Karataş

Yaz aylarında, Adana ve çevresinde yaşayan insanların, dinlenmek ve denize girmek için tercih ettikleri başlıca yerdir. Ancak tarihi ve tarihi yerleri sevenler de, Karataş’ı ziyaret ettiklerinde Magarsus kenti kalıntılarından büyük keyif alacaklardır, Efes antik kentinin yaklaşık 3 misli büyük olduğu söyleniyor.

ULAŞIM

Adana’ya 47 km. uzaklıktadır. Bu mesafe otobüsle 45 dakika ve özel araçlar 30 dakika sürer. Karataş-Yumurtalık arasındaki mesafe: 45 km. dir.

Adana Karataş

GENEL

Yazının girişinde de belirttiğim gibi: Karataş, ülkemizin büyük nüfus yoğunluklu şehirlerinden biri olan Adana’nın, denize açılan iki noktasından biri. (Diğeri, Yumurtalık)

Karataş: Doğu Akdeniz bölgesinde, Seyhan ve Ceyhan nehirlerinin yarattığı doğal sınırlar içinde kurulmuştur.

88 km. uzunluğunda deniz kıyısı bulunmaktadır.

Burada, birçok kamu kurum ve kuruluşuna ait tesis bulunuyor. Ayrıca: Orman Müdürlüğüne ait bir kamping yeri var. Yinede: birçok turistik tesis bulunmasından çok, daha çok yazlık konutların yoğunlaştığı bir beldedir. İlçenin nüfusu kış aylarında 10 bin iken, yaz aylarında 100 bini geçer.

Çukurova’da bulunan ilçe toprakları tamamen düz ovalık bir arazi yapısına sahiptir. Akdeniz kıyısında doğal kumsallar vardır. Kıyıdaki kumul setleriyle deniz arasında lagünler oluşmuştur. Sığ ve tuzlu suları olan bu lagünlerin çevresi bataklıktır.

Karataş’ta, çok önemli üç dalyan var. Bunlar: Hurmaboğazı/Akyayan, Akyatan ve Tuzla Dalyanı. Ayrıca: küçük bir balıkçı barınağı var. Bu dalyanlarda: çeşitli balık türleri bulunuyor.

Akdeniz’e özgü: kefal, çipura ve levrek balıkları, çok sayıda üretiliyor ve yetiştiriliyor. Özellikle: Tuzla dalyanında çıkan balıklar, ayrı bir lezzet taşımaktadır.

Bu arada: amatör balıkçılık yapmak da mümkün. Özellikle: Tuzla Dalyanında Karagöçerler’i öneriyorum. Ancak, kötü bir yolu var. Özellikle, yağışlı havalarda gitmek biraz sorunlu, tercih etmemenizde yarar var.

Adana Karataş

TARİHİ

Bölgede kurulan en eski uygarlık, Hititlerdir. Ayrıca Luvi krallığı ve Kizuvatna (MÖ 2000-1500) krallığı dönemlerine ait sikkeler bulunmuştur. Bölgede ilk yerleşim yeri antik Magarsus şehrindir. Yani Karataş ilçesinin tarihte bilinen en eski ismi “Magarsus” dur.

Bu antik kent, günümüzdeki Karataş ilçesinin 5 km batısındadır. Bu şehir, MÖ 7’nci yüzyılda koloni kenti olarak kurulur, Grek, Roma ve Bizans dönemlerinde de yerleşim görür. Öncelikle büyük ve geniş bir kalesi vardı. İlkçağdan Ortaçağ’a kadar Akdeniz ticaretini ellerinde bulunduran Fenike, Rodos, Girit, Venedik, Ceneviz ve hatta Portekizli deniz ticaret filolarının uğrak yeri olan bir ticaret şehridir.

Bu antik kentin önünde bulunan Dydimae denen iki ada üzerinde iki kalenin mimari kalıntıları görülür. Bunların kalıntıları, Karataş ve civarındaki köylerde yapılan Menzil Han ve İskele yapımında kullanılmıştır.

MÖ 547 yılında Magarkus şehri ve bütün Çukurova, Perslerin eline geçmiştir.

MÖ 331 yılından sonra bölgede Büyük İskender ve ardından Selevkosların hakimiyeti görülür.

Roma imparatoru Justinyen, Mısır seferine giderken, bölgeyi istila etmiş, Magarsus kalesini yıkmıştır. Harun Reşit, bölgeyi ele geçirince, Magarsus kentinin imarını, tahkimini ve iskanını yaptırır.

Homeros, İlyada destanında: Magarsus şehrinin, Misis’i kuran Mopsos’un Turuva savaşında tanışıp Çukurova’ya getirdiği Yunanlı Anfloksos tarafından kurulduğunu yazar. Ancak bölgeye hakim olma isteğiyle daha sonra ikisi de savaşa tutuşurlar.

Bir balıkçı tarafından 1980 yılında balık avı için suyun dibine daldığında suyun dibinde bulduğu ve daha sonra sudan çıkarılıp Adana Müzesine götürülüp sergilenen bronz heykel, Magarsus sanatının hangi düzeyde olduğunun kanıtıdır. Heykelin MÖ 1 ile MS 2’nci yüzyıllara ait olduğu düşünülüyor, MÖ 1’nci yüzyılda Eyalet valiliği yapan Çiçeron’a ait olma ihtimali yüksektir.

Büyük Türk denizcisi Piri Reis: 1517 yılında yazdığı Kitab-ı Bahri adlı eserinde Karataş hakkında şunları yazar “Cihan suyunun beri yanında Od kalesi dirler, denize karşı yüce bir yerde bir harap kale vardır. Ol kalenin altında yani lodos tarafında bir adacık var. Ol adacığa Porto Melun dirler. Küçük gemiler mezkür adacıkla kenar arasına girerler.”

1885 yılında Alishan isimli yazar Karataş Hakkında şunları yazar “Antik Magarsus’un bulunduğu Karataş burnunun üstünde şimdi birkaç harabe ile kuzey tarafında Sen Nikola adına yapılmış küçük bir kilise vardır. Kubbesi dört sütun üzerine kurulmuş olan bu kilisenin yanında lahit ve biraz ilerisinde de eski bir hamam ve sarnıç görülür.

Kilisenin güneyinde bir şatoyu andırır kare şeklindeki yapı kalıntısının sütunları durmaktadır. Burnun doğusunda eskilerin Didime dedikleri, iki küçük adada bazı inşaat kalıntıları vardır. Sahilde büyük bir han ile 50 hanesi Hıristiyanlara ait, Karataş köyü bulunur.”

Yakın tarihte Karataş, 1’nci Dünya Savaşından hemen sonra Fransızlar tarafından işgal edilir. Fransızlar, ermeni militanları ile birlikte yöredeki Müslümanlara eziyet ederler. Milli Mücadeleden  sonra, Karataş’a Selanikli göçmenler getirilerek yerleştirilir, bunlara toprak verilir. Karataş 1928 yılında uçak, 1957 yılında ise ilçe olur.

Peki buranın ismi niye Karataş? Karataş’a adını veren kara taş, volkanik patlamalardan geriye kalan bazalt taşlarıdır. Bölgede yapılan araştırmalarda ve kazılarda, bazalt taşlarla örülmüş bina ve yol örneklerine ulaşılması hedefleniyor.

NE YENİR

Adana yöresinin zengin mutfağı, Karataş mutfağını da etkilemiştir. Adana kebabı çok ünlüdür. Yanında bol yeşillik, ezme, salata yenir ve mevsimine göre ayran veya yöreye özgü şalgam suyu içilir. Tatlı olarak  halka tatlısı önerilir.

PLAJLAR VE KAMP ALANLARI

Karataş ilçesinin 60 kilometrelik kumsal alanı vardır. Bu alandaki plajlar: Atapark, Barınak, Mavikum, Orman altı, Tuzla, Bahçe, Harbiş’tir. Günübirlik tatilciler bu plajları kullanarak denize girebilirler. Aynı zamanda karavan ve çadır turizmi içinde uygundur.

BÜYÜK İSKENDER FESTİVALİ

Karataş ilçesinde, iki yıldır bu festival yapılıyor, tarihi Ağustos ayının son haftasında üç gün sürüyor. Festivalde ücretsiz halk konserleri düzenleniyor. Bu festivalin neden yapıldığını, niye isminin “Büyük İskender Festivali” dendiğini anlamadım, araştırdım öğrenemedin, sanırım Karataş ilçesinin tanıtımı için böyle bir festival düzenleniyor, iyi de ismi niye Büyük İskender?

Adana Karataş Turizm İşletmeciliği ve Otelcilik Yüksek Okulu ve Uygulama Oteli

KARATAŞ TURİZM İŞLETMECİLİĞİ VE OTELCİLİK YÜKSEK OKULU VE UYGULAMA OTELİ

Çukurova Üniversitesine bağlı okul, 1994 yılında kurulmuştur. 2005 yılında ise Karataş ilçesindeki yerleşkeye taşınmıştır. Konaklama işletmeciliği bölümü örgün eğitim vermektedir. Bu bölümde, temel turizm branşları dersleri ağırlıklı olarak veriliyor. Karataş ilçesinde, okula ait uygulama oteli var. Otel özel işletmeye kiralanmış olup 50 oda, toplantı salonları, restoran, kafe, spor tesisleri ve yüzme havuzu bulunuyor.

Adana Karataş

GEZİLECEK YERLER

KARATAŞ MENZİL HANI

İlçe merkezinde çarşı içindedir. Pazaryeri denilen denize nazır bir tepe üzerindedir. Ancak günümüzde tamamen harabe halindedir.

Hanın kitabesinde yapının 1608 yılında Osmanlı döneminde Mir Ali isimli birisi tarafından yaptırılmıştır. Dikdörtgen planlı hanın batı kısmında temel hizasına kadar yıkılmıştır.

Güney kısmında iki tane bina vardır. Kuzeyde cümle kapısı vardır. Doğu kenarındaki mekanların bir kısmı sağlamdır. Yapıda ortada uzun bir avlu ve bu avlunun çevresinde sıralanan odalar bulunur.

Adana Karataş Akyatan Kuş Cenneti ve Yaban Hayatı Geliştirme Sahası

AKYATAN KUŞ CENNETİ VE YABAN HAYATI GELİŞTİRME SAHASI

Deltada bulunan lagünler ve göller, Akdeniz’in su seviyesinin düşmeye başladığı dönemlerde oluşmaya başlamıştır. (muhtemelen 10 bin yıl önce) Akyatan gölünün bulunduğu yerde: deltayı oluşturan nehirlerin yataklarından taşmaları sonucu, bataklık oluşur. Bu bataklık, daha sonra dalgaların taşıdığı kumların zamanla kıyıda oluşturduğu kordonla denizden ayrılır ve bugünkü durumunu alır. Yani, burası tipik bir alüvyon baraj gölüdür

Akyatan lagünü, 1988 yılında Sulak Alanları Koruma Sözleşmesi kapsamına alınmış ve 2005 yılında Yaban Hayatı Geliştirme Sahası olarak ilan edilmiştir.

Burası, Türkiye’nin en büyük lagün gölü ve kuş cennetidir. Yaz süresinde gölü besleyen suların azalması ve buharlaşması nedeniyle, göl alanı küçülür, suyun çekildiği alanlarda geniş çamur düzlükleri oluşur ve yaz sonuna doğru tamamen kurur. Çamur düzlükleri, özellikle gölün kuzeydoğu ve batı kesimlerinde görülür ve Kapıköy yakınlarındaki bazı adalar, kara ile birleşir.

Göl, güneybatıda bulunan 2 kilometrelik bir kanalla denize bağlanır. Göl suları yüksek olduğunda, kanal vasıtasıyla gölden denize, göl sularının düşük olduğu dönemlerde ise denizden göle su akışı olur. Bu yüzden, göl suyundaki tuzluluk durumu mevsimlere göre değişir.

Kışın ve ilkbaharda, drenaj kanalları ile taşınan sular ve yağışların etkisiyle, göl suyu tatlılaşır. Yazın ise yüksek buharlaşma ve denizden göle gelen tuzlu su girişi nedeniyle göl suyu tuzlanır. Tuzluluk oranı, denize bağlantılı olan yerlerde daha yüksek, kuzey kesimlerde yani drenaj sularının etkili olduğu yerlerde ise tuzluluk daha azdır.

Göl ile deniz arasında Türkiye’nin en büyük kumullukları vardır, bunların yükseklikleri 20 metreye kadar ulaşır. Bunlar yağışlı dönemlerde suyla dolar. Ayrıca kumulların kuzeydoğusunda, hiç kurumayan ve ekolojik açıdan önemli Tatlısu birikintileri ve bataklıklar vardır.

Deltalar: dünyanın en verimli doğal alanlarıdır. Bu yüksek verimin oluşturduğu yiyecek ağı, başka su kuşları olmak üzere değişik türden zengin bir yaban hayatının barınması ve beslenmesine olanak verir. Deltalar balıkların yumurta döktüğü, özellikle yavru balıkların beslendiği ve korunduğu alanlardır. Yapılan araştırma sonuçlarına göre: deltalar, balıkçılığın devamı açısından hayati öneme sahiptir.

Burada, nesli tükenme tehlikesi altında bulunan bitki türleri, memeli hayvanlar ve kuşlar bulunur. Bunlara örnekler: hayvanlar: saz kedisi, turna, yeşil kaplumbağa, caretta caretta, bitkiler: kum zambaklarıdır.

Lagün, 22 kilometrelik kumsalı ile caretta caretta kaplumbağalarına ev sahipliği yapar, bunların Akdeniz’deki en büyük yumurtlama alanı burasıdır.

Burası, fotoğraf çekmeyi seven doğa tutkunlarının yoğun tercih ettiği bir yerdir. Çünkü burada yıllık 300 binden fazla kuş göçü yaşanır ve meraklılarına bu kuşları izleme imkanı tanır. Dünya üzerinde en çok flamingo türü burada yaşar. 2015 yılında yapılan sayımda, lagün alanında 89.900 tane flamingo tespit edilmiştir.

Akyatan gölü, Doğu Akdeniz’in en zengin dalyanlarından birisidir. Denizle olan bağlantısı nedeniyle, göle beslenmek ve üremek için çok sayıda balık girer. Gölün denize açılan bölümünde, Karataşlı balıkçılar tarafından işletilen bir dalyan inşa edilmiştir.

Gölde bulunan balık türleri: sazan, aynalı sazan, yayın, yılanbalıı, levrek, kefal, çipura, yayın, gökkuşağı alasıdır. Gölde avlanan balıkların bir bölümü ihraç edilmektedir. Gölün doğu kesimlerinde, mavi yengeç avlanır. Ancak zaman içinde arkan kirlilik, bu göldeki balık popülesyonuna zarar vermektedir.

Adana Karataş Tuzla Gölü

TUZLA GÖLÜ

Çukurova Deltasında, balık stoklarının son yıllarda düşmediği tek sulak alan. Burada: üretilen ve yetiştirilen balıkların lezzeti bir başka. Yani: muhteşem bir lezzet.

Diğer lagunlarda olduğu gibi, burada da; çeşitli kuş türlerini görmekte mümkün. Bunlar: Turaç, Yaz Ördeği, Kocagöz, Akça Cılıbıt, Mahmuzlu Kış Kuşu ve küçük Sumru. Hiçbir turizm yatırımı bulunmayan bir yer. Daha önce söylediğim gibi, yine güzel bir görüntü, kuşlar sizi bekliyor. Yanınızda, dürbün ve fotoğraf makinesi bulunmalı.

Adana Karataş Mallos Antik Kenti

MALLOS ANTİK KENTİ

Evet, bugün Adana Karataş bölgesindeki Mallos ismiyle bilinen bir şehrin varlığı hakkında antik dönem yazarları ve diğer bazı kanıtlar bulunmaktadır.

Ancak Mallos şehrinin yeri net olarak bilinmemektedir. Muhtemelen: Ceyhan ırmağının batı kıyısındaki, şimdiki Kızıltahta köyünün bulunduğu yerdeydi. Ancak: şehrin kalıntıları, Ceyhan ırmağının alüvyonları altında kalmıştır.

Antik dönem yazarlarının şehirle ilgili bildirdikleri:

Dr Şaffer:

Mallos şehrinin Ceyhan nehrinin aşağı kesimlerindedir. Çünkü Ceyhan ırmağının üzerinden geçişini hesaba katarak, bu nehrin o zamanlar Karataş tepeler silsilesinin kısmen kuzeybatısından akmış olduğunu söyler. Coğrafi konum olarak bu yorumlar haklıdır.

O dönemki şartlar düşünüldüğünde, Misis, Mallos ve Magarsus un birbirleriyle çok sıkı bir ticari ilişki içinde olmaları gerekmekteydi.

Bu ilişkiyi sağlamanın tek yolu: Misis in bir iç liman halinde kullanılmasını sağlayan Pyramos (Ceyhan) nehriydi. Çünkü yağışların çok yoğunlaştığı ilkbahar ve sonbahar mevsimlerinde, bu üç kenti çevreleyen alan bataklık haline gelmekteydi.

Böylece herhangi bir zorluk karşısında, Mallos’a, Karataş ve Misis’ten kara yoluyla yardım gelmesi neredeyse imkansızdı.

H.Th.Bossert:

1949 yılında bölgede yaptığı araştırmalarda: Kızıltahta köyünde okuduğu bir yazıtta: kayıp kent Mallos’un Kızıltahta ve Terkeşen köyleri arasında bulunduğunu ve zamanla bu şehrin, Ceyhan nehrinin batı kıyısı boyunca çökeller altında kaldığını iddia etmiştir.

Strabon:

Geographika adlı eserinde: “Mallos’un Truva savaşından sonra bölgeye gelen Apollon’un bilici rahipleri Mopsos ile Amphilokhos tarafından kurulmuştur. Şehrin yerini ise şöyle tarif eder. “Ceyhan nehri (antik dönemdeki ismi Pyramus) ağzına yani denize yakın bir tepe üzerinde konumlanmış bir liman kenti” dir.

Büyük İskender zamanında, hayli gelişen Kahinler Kenti Mallos’tan bu tarihlerden sonra bir haber alınamamaktadır.

Sadece MÖ 67 yılında, ünlü Romalı Komutan Pompeius’un Mallos’a;  Kilikyalı korsanları yerleştirdiği bilgisine ulaşılmaktadır.

Vutras’ın Coğrafya Kitabı:

Mallos, Kilikya’da Tarsus şehrinin 63 km güneydoğusunda, Ceyhan nehri kıyısında kurulu, Mopsos Tapınağı ile meşhur bir kentin adıdır.” Şeklinde yazmıştır.

Alishan Sissounadlıl eserinde:

Mallos, Rupenler devrinde pek gelişmişti. Rupen, kızının on bin altınlık dotasını temin edebilmek için Haçlı şövalyelerine, bu paraya karşılık Mallos’un bütün köylerini, ekilmiş ve ekilmemiş arazilerini tutu olarak vermişti.” Şeklinde anlatmıştır.

Dr Bossert:

1950 yılındaki ön raporunda: Mallos’un toprak üstünde mevcut olan binaların hemen hepsinin civarda bulunan köylerdeki yapılar için bir gereç olarak kullanılmıştır.

Sadece Roma dönemine ait olup İslami devirlerde tamir edilen köprünün bir kısmı, Kızıltahta köyüne bağlı Akdeğirmen mevkii yanında kendisini muhafaza etmiş bir durumda bulunup, şimdi değirmen olarak kullanılmaktadır.” Şeklinde yazmaktadır.

Akdeğirmen’in hemen güneydoğu kısmında yaklaşık 400 m yakınında bulunan 9 gözlü bir köprünün kalıntısının, sular azalmaya başladığında ortaya çıkması, bu yapının Mallos’a ait olup olmadığı ile ilgili daha ayrıntılı inceleme yapılmasını gerektirmektedir.

Kızıltahta köyünde bulunan bir mermer yazıt:

Yazıtın bildirdiği yer, yazıtın bu günkü sahibi, eseri tesadüfen bulduğunu söylemiştir. Bu yazıtta “Flavia Procia şerefine bir Heroon inşa ettirmiş olan Mallos şehrinin adı geçmektedir.”

Bu suretle yazıtın, harabesi Kızıltahta köyünün hemen yakınında ve Ceyhan nehrinin batı kıyısı boyunca, toprak altında bulunan Mallos şehrine ait olduğu anlaşılmış bulunmaktadır.

Mallos bölgesinde toplanan keramik parçaları:

Bu parçalar, pek geniş bir Roma ve Bizans iskanının mevcudiyetini göstermektedir.

Nitekim Mallos’un Bizans döneminde Piskoposluk makamı olduğu bilinmektedir.

Roma çağından önceki iskan izlerini, yani Yunan ve daha eski olan Demir çağı buluntuları pek ender olarak görülmüştür.

Mallos’ta daha eski tabakaların halen toprak altında bulunduğu tahmin edilmektedir.

Asıl büyük şehir bir höyük üzerine kurulmamıştır.

Çünkü, gerek Mallos ve gerekse Magarsus şehirleri, hiç olmazsa Yunan devrinden itibaren gelişmeye başlamıştır.

Öte yandan, Mallos şehrinin sahası içinde, Kızıltahta köyü sakinleri tarafından “Terkeşen Höyük” adı verilen bir yükseklik mevcuttur, fakat bu tümsek gözle de farkedilebildiği gibi bir höyük olmayıp, tabii bir kayalığın oluşturduğu yüksekliktir.

Roma ve Bizans döneminde iskan görmüştür.

MALLOS SİKKELERİ:

Mallos kenti ilk olarak MÖ 5’nci yüzyıl ortalarından sonra kendi adına sikke basmaya başlamıştır.

Kent, kesintilerle olsa da Roma İmparatoru I. Valerianus dönemine (MS 253-260) kadar otonom ve yarı otonom olarak sikke basmaya devam etmiştir.

Her ne kadar kentin sikkeleri üzerine birçok araştırma yapılmış olsa da, bunlar daha çok katalog şeklinde yürütülmüş çalışmalar olduğundan, kente ait sikkelerde yer alan bazı tipler, henüz kesin olarak kimliklendirilmemiştir.

Kentin şehir yılı MÖ 68’de başlar.

MÖ 5’nci y üzyılda, bölgede yerel Syennesis Krallığının hakim olduğu, genellikle kabul edilen bir görüştür.

Bu dönemde, Mallos, gümüş stater ve oboller basmıştır.

Sikkelerde daha çok kentle ilişkili sembollerin yer aldığı otonom baskı ağırlık gösterir.

Bu sikkelerin üzerinde, MÖ 425-375 tarihleri arasında Mallos’un “Yunanca isminin kısaltmaları veya tam hali olarak MAP, MAPA, MAPAO, MAPAOTAN, MAAPO” yazıtları yer almaktadır.

Bu dönem baskılarında, en sık görülen sikke tipi: Athena başı, kanatlı tanrı, çift yüzlü baş, Bellerophontes, kuğu, insan yüzlü boğa başı veya ön gövdesi, Gorgon Medusa başı, baykuş, kaplumbağa ve Astragalos’tur.

Kentin erken tarihli sikkelerinde en sık karşılaşılan tip olan “kuğu” Mallos kentinin simgesi olabilir.

Bu simgeler, o dönemin kentlerinde veya kent devletlerinin bir nevi arması görevini görüyordu.

Kuğunun seçilmiş olması da tesadüf deildir.

Çünkü kentin doğusunda ve batısında iki adet lagün (Ağyatan ve Akyatan) bulunmaktadır.

Günümüzde de göçmen kuşların göç esnasında bir süre kaldıkları bu lagünlerde, öyle anlaşılıyor ki antik çağda da bolca kuğu yaşamaktaydı.

Bu dönemde en sık karşılaşılan diğer tip ise insan yüzlü boğa başı veya ön gövdesidir. Bu tasvirler: Pyramos (Ceyhan) nehrini temsil etmektedirler. Kentin sikkelerinde nehir tanrıları, bu dönemden sonra 4’ncü yüzyılda insan başı şeklinde, Helenistik dönemden sonra da insan şeklinde, yüzen nehir tanrıları olarak varlığını Roma dönemi sonuna kadar sürdürmüştür.

Mallos sikkelerinde, çift yüzlü erkek başı da sık görülen tiplerdir. Ancak bunların neyi veya kimi tespit ettiği, temsil ettiği anlaşılamamıştır.

MALLOS ANTİK KENTİ:

Kentin yeri:

Antik dönem yazarlarının yazdıkları ve sikkeler nedeniyle, Mallos kentinin varlığı kesindir. Ancak yeri bulunamamıştır. Çünkü Pyramus nehri kıyısındaki nehir, nehrin akış yönü değiştiği için, günümüzde denizden biraz içeride bir tepe/höyük üzerinde kalmıştır.

Bugünkü duruma göre, bu antik yerleşim muhtemelen Karataş ilçe merkezine 25 km uzaklıktaki Kızıltahta köyü civarında olmalıdır.

KENTİN KURULUŞ ÖYKÜSÜ:

1’NCİ GÖRÜŞ:

Antik dönem yazarları, kentin kuruluşunu efsanevi figürlere bağlıyorlar.

Mophos ve Amphilokhos adlı karakterlerin, Truva savaşı sonrasında bu kenti kurdukları rivayet edilmektedir. Amphilokhos genellikle kral ve kahin olarak tanımlanır. Strabon’a göre: bu iki kardeş Apollon’un yarı tanrı oğullarıdır. Tarihçi Yazar Amphiaras: Alkmaaion’un da oğullarının Truva savaşına tanıklık ettiklerini, nesiller boyu anlatmıştır.

Amphilochus ve Mopsos, Truva savaşından sonra gelip Mallos şehrini kurarlar. Daha sonra Amphilochus, Argos şehrine döner. Ancak buradan sonra tekrar Mallos şehrine dönüp yönetimde yer almak istediğini söyleyince, Mopsos ile çatışır. Aralarında düello yapılır, ancak ikisi de ölür ve birbirlerini görmeyecek şekilde gömülürler. Mezarlarının nerede olduğu bilinmemektedir.

2’NCİ GÖRÜŞ:

Bazı tarihçiler ise, kentte yaşayan bir gurup Argoslunun (Yunan kolonist) bu yerleşimi kurduklarını yazarlar.

MALOS-MAGARSUS BAĞLANTISI:

Yine yaygın görüşlere göre, antik çağlarda Didyma ve Miletos şehirleri arasındaki ilişkiye benzer biçimde, Magarsus/Magarsia’nın Mallos’un limanı olduğu yönündedir.

PYRAMOS (CEYHAN) NEHRİ:

Pyramos nehri, Ceyhan ilçesinden sonra Sirkeli köyü civarında, önüne çıkan orta yükseklikli dağ silsilesinin kuzey yamaçlarını takip eder ve Bebeli köyüne kadar geldikten sonra, burada doğal kesintiye uğrar ve  düzleştiği dar bir alanda, aynı 90 derecelik bir sapma ile yatak değiştirmiştir.

Bu değişikliğin, bir taşkın sebebiyle olduğu muhtemeldir. Nehrin Bebeli köyü civarında olağan yağmur yönünde dev bir bent yapar. Bundan daha önceki güzergahında olduğu gibi, kuzeydoğu-güneybatı uzantıları yüksekçe tepeler silsilesiyle, kuzey yamaçlarında devam etmiştir. Nehrin denize ulaşacağı yer, Akyatan Gölü ile Magarsus arasındaki dar alandır.

KIZILTAHTA KÖYÜ:

Kızıltahta köyü, bugün Pyramos nehrinin kenarında yer almaktadır.

Yani antik Mallos kenti bugünkü Kızıltahta köyünde ise, bu kent için “Pyramos kıyısındaki Antiokheia” olarak adlandırılması, yanlış olmaz.

TARİHİ SÜREÇ:

Tarihçi yazar Arrianus: Büyük İskender’in doğu seferini anlatıyor. Yazar, ünlü Arabasis isimli eserinde, Büyük İskender’in Tarsus’tan sonra Magarsus’a gelip Athena Magarsia’ya kurbanlar sunduğunu, ardından Mallos’a yürüdüğünü belirtir. Eserde bundan sonra anlatılanlara göre, hastalığı nedeniyle, Büyük İskender’in Mallos şehrinde bir dönem kaldığı anlaşılmaktadır.

Mallus şehrinde Amphilokhos’a adaklar adamıştır. Ayrıca İskender, şehri vergiden muaf tutmuştur. Çünkü şehir Argos kolonisidir ve kendisi de Herakles’in şehri Argot’da doğmuş olan İskender, Herakles’in soyundan geldiğini iddia etmiştir.

Büyük İskender, ayrıca: ordusunun geçmesi için, Pyramos nehri üzerine bir köprü yaptırmıştır.

Evet, Mallos şehri büyük öneme sahip olmasına rağmen, önemli bir cazibe taşımamaktadır.

Malloslu Krates:

Şehir MÖ 2’nci yüzyılda tanınan, en eski dil bilimcilerden biri olan Malloslu Krates’in doğum yeridir. Ancak o genç yaşta Tarsus’a taşınmış ve ardından Bergama’ya giderek akademik kariyerini orada geliştirmiştir. Malloslu Krates döneminin en önemli dil bilimcilerinden biri olmuştur.

Roma ve Bizans Dönemleri:

Helenistik dönemin ardından, Roma ve Bizans dönemlerinde şehirde yerleşim sürmüştür. Ancak zaman içinde nehir yatağının değişmesi, deniz ve lagün hattının değişmesi nedeniyle, kent yerleşiminin kayması ya da eski liman merkezinin terk edilmesi söz konusu olabilmektedir.

Arkeolojik buluntular, yazıtlar, seramikler, mimari parçalar, bölgedeki bazı köylerde ve özellikle kıyıya daha yakın yerlerde gözlemlenmiştir. Bu da kıyı değişimi, lagün oluşumu gibi doğal değişimlere bağlı olarak antik yerleşimin zamanla göç etmiş olabileceğini göstermektedir.

Nehir yatağı ve deniz kıyısındaki değişimler, antik kalıntıların yer değiştirmesine veya alüvyonların altında gömülmesine yol açmış olmalıdır.

Şehrin sonu:

Şehir: MS 964 yılında Bizans tarafından yakılıp yıkıldıktan sonra, tarihe karışmıştır. Kalıntıları ise, Ceyhan nehri alüvyonları altında kaybolmuştur.

 

Karataş Magarsus şehrin yerleşim planı

MAGARSUS ANTİK KENTİ

Yeri:

İlçe merkezinin batısında bulunan bu antik kent, ilçe merkezine 4 km batısında, Fener Burnu denilen bölgede Dört direkli mevkiindedir.

Neden “Dört direkli” denmektedir?

Çünkü Bizanslılar tarafından yapılmış olan kiliseye Türkler “Karakilise” demişler, ardından savaşta bu kilise yanınca “Yanıkkilise” diye adlandırılmıştır.

Bugün, burası herhangi bir kalıntı olmasa da “Dört Direkli” mevki olarak bilinir.

Peki “Kara kilise” nedir? Yine eski dönem yazarlarından Bağdatlı Ahmet yazdıklarına göre “Söylendiğine göre Kara Kilise Rumlar tarafından siyah taşlarla yapılmıştır. Burada harap olan şeyler arasında bir de kale vardır. Harun Reşit, Karataş’ın imarını, tahkimini ve iskanını emir eyledi ve buradaki mücahitlerin tahsisatına zam yaptı” İbn-ül Adim’in söylediklerine bakalım “Kara kilise veyahut Yanık kilise denen bu şehir eskidir.

Rumlar tarafından siyah taşlarla bina edilmiştir. Sonradan yine onların hücumuyla yıkılmıştır ki, bundan dolayı kendisine Yanık Kilise denmiştir. Şimdi harap bir vaziyettedir. Burası aslında bir kale imiş, deniz kenarındadır. Eski şehir de siyah taşlarla Rumlar tarafından bir tepe üzerinde kurulmuş olup içinde bir kalesi vardır ki bu da haraptır.”

Akdeniz’e girinti yapan bir burun üzerine kurulmuştur.

Denizden yüksekliği 20-50 metre civarında değişen bu tepelik bölge, yöredeki en yüksek yer konumundadır.

Ayrıca Akyatan ve Ağlatan gölleri arasındaki yaklaşık 12 km lik alan boyunca denize paralel olarak uzanmaktadır.

 

Şehrin ismi:

Şehrin ismi; buradaki tapınakta rahibelere verilen Magarsiya isminden türediği düşünülmektedir.

Antik dönem yazarlarından: Strabon, Mela, Plinius, Arrianos ve Pausanias gibi yazarların eserlerinde adı geçen şehir: tarihin farklı dönemlerinde Mallos, Pyramos kıyısındaki Antiokheia, Kara (veya yanık) Kilise, Od kalesi ve Dört Direkli isimleriyle anılmıştır.

 

Önemi:

Antik Magarkos kenti, liman aracılığıyla ticaret yapılmasını kolaylaştırması ve Ceyhan nehri kıyısında kurulmuş olan Mallos, Mopsouhestia (Misis) kentlerinin deniz bağlantısını sağlamış olması açısından, stratejik öneme sahip olmuştur.

Doğal limana sahip olan bu kentte artan ticaret ilişkileri nedeniyle ilerleyen dönemlerde dalgakıranların eklenmiş olduğu ve limanın genişletildiği bilinmektedir.

Magarsus kentinin kalesinin sağ batısında, Ceyhan nehrinin denize döküldüğü ve ticari yük gemileri, Magarsus denetiminde kalenin dibindeki batı kenarından Ceyhan nehrine girerek, bugünkü Kızıltaha köyünde yer alan antik Mallos kentine ulaşarak, getirdikleri yağ, şarap, sabun ve zeytini satıp, burada da tahıl, baharat, ipek ve canlı hayvan taşınmış olduğu tahmin edilmektedir.

 

Tarihi Süreç:

Şehir, MÖ 5’nci yüzyıldan itibaren: Syennesis Hanedanlığı, Pers İmparatorluğu, Makedonya krallığı, Seleukos krallığı, Ptolemalos krallığı, Roma imparatorluğu, Abbasi devleti, Ermeni krallığı ve Osmanlı imparatorluğunun hakimiyetinde kalmıştır.

Şehir, özellikle Roma döneminde önemli bir liman kenti olmuştur.

Roma İmparatoru Elagabalus (MS 218-222) döneminde Coloniae unvanı alan Mallos/Magarsus, MS 260 yılına kadar bir Roma kolonisi olarak kalmıştır.

Seleukos kralı IV Antiokhos döneminde, Magarsos ilk kez şehir statüsü elde eder.

Karataş’ta bulunan bir yazıt üzerindeki “Magarsos halkı” ifadesi değerlendirildiğinde, Karataş-Magarsos eşitlemesi yerindedir.

Roma imparatoru Elagabalus (MS 218-222) döneminde “Coloniae” unvanını alan Mallos/Magarsus MS 260 yılına kadar bir Roma kolonisi olarak kalır.

Geç Roma döneminde ise MS 4 ncü yüzyıldan itibaren bir Piskoposluk merkezi olmuştur.

MS 964 yılında Bizans İmparatoru II Nikephoros Phokas’ın (MS 912-969) bölgesi Abbasilerden geri almak için düzenlediği sefer sırasında yakılıp yıkılan kent, sonraki dönemlerde bir daha eski günlerine dönmemiş ve küçük bir liman yerleşkesi olarak varlığını sürdürmüştür.

Piri Reis:

Magarsus kalıntıları ve kalesi, Piri Reis’in kitabında Od Kalesi ve Osmanlı belgelerinde Vanir kababası adıyla geçmektedir.

 

Bir heykel:

Bir balıkçı tarafından, 1980 yılında balık avı için suyun dibine daldığında, suyun dibinde gördüğü ve günümüzde Adana Bölge Müzesinde sergilenen bronz heykel, Magarsus sanatının hangi düzeyde olduğu hakkında bilgi vermektedir.

Heykelin MÖ 1 ve MS 2 nci yüzyıllara ait olacağı düşünüldüğünden, MÖ 1 nci yüzyılda Eyalet Valiliği yapan Çiçeron a ait olma ihtimali de düşünülmektedir.

 

KENTİN YERLEŞİMİ VE GÜNÜMÜZE ULAŞAN KALINTILAR:

Magarsos antik kentine yönelik 1899 yılında Gewond Alisan tarafından yapılan ilk plan çalışması olarak tanımlanabilecek haritada: kentin orta bölümünde tapınak ile batı surları arasında kısa çizgilerle tanımlanan deniz ve kara yönünde oluşturulmuş surlara ilişkin izler görülmektedir.

Magarsos arkeolojik Sit alanı toplam 158 hektardır.

Magarsos antik kenti planlama alanı içerisinde, korunması gerekli anıtsal yapılar kimliğine sahip sur kalıntıları, tonozlu yapı, tiyatro, hipodrum, Bizans ve Osmanlı hamamı, sarnıçlar, çıkarılmış mezar odaları ile nekropol ve tanımlanamayan iki yapı kalıntısı olmak üzere toplam 11 yapı dışında herhangi bir yapılaşma bulunmamaktadır.

Kıyılar ise dalışa yasak bölge olarak ilan edilmiştir. Kentin bu yönünde denize düşmüş surlar ile antik limana ait olduğu düşünülen kalıntılar mevcuttur.

Doğu, batı ve kuzey yönlerinde, kara surları ve Sit alan sınırları ile örtüşen alanın kuzeybatı ve güneydoğusunda iki ayrı tatil sitesi, kuzeydoğusunda küçük ölçekli bir çiftlik yapısı antik Magarsos kenti ile sınır oluşturmakta ve kenti çevrelemektedir.

Alanda yapılan çalışmalarda, sit alanı sınırlarını da oluşturan surların dışında, yerleşimin varlığına dair herhangi bir arkeolojik kalıntıya şimdilik ulaşılmamıştır.

Magarsos antik kentinde genellikle tek katlı olan tonozlu yapı ve hamamlar ile nekropol alanında bulunan mezar odasında olduğu gibi, tonoz örtülü bu yapıların günümüze ulaşamayan tapınağın mimari özelliklerini söyleme olanağı bulunmamaktadır.

Magarsos yerleşiminde anıtsal yapıların ve yapı kalıntılarının kat durumun incelendiğinde, alandaki yapıların tümünün tek katlı olduğu görülmektedir.

Günümüzde sadece bulunduğu alandan dolayı Nekropol olarak nitelendirilen alan dışında, yapıların plan şemaları da toprak altında veya kalıntı olmaları nedeniyle okunamamıştır.

Anıtsal yapılar arasında plan şeması kısmen anlaşılabilen yapılar tiyatro, Osmanlı hamamı olarak tanımlanan yapı ve nekropol alanındaki mezar odasıdır.

Bu yapılardan planı en net okunabilen tiyatro, Klasik Helen tiyatro şemasını yansıtmaktadır.

Plan şeması net biçimde okunamamakla birlikte, tonoz örtülü ve iki eyvanlı olduğu anlaşılan Osmanlı Hamamı, erken Roma dönemine tarihlenmektedir.

Mezar odasının ize, üzeri tonozla örtülü kare bir mekan olmasının yanı sıra, duvar diplerindeki mezar yuvalarıyla tipik Roma dönemi mezar yapıları plan şemasına sahip olduğu söylenebilir.

 

MAGARSOS ANTİK KENTİNDE KORUMA ALTINA ALINAN ANITSAL YAPILAR:

Antik kentin güney bölümünün bir kısmını kaplayan alanda: 1 tiyatro, 1 hipodrum ve tanımlanamayan tonozlu bir yapı bulunmaktadır.

Diğer bölümde ise, sur kalıntıları, 2 hamam, 2 sarnıç, tanımlanamayan 2 yapı kalıntısı ve mezar odalarını da içeren 1 nekropol bulunmaktadır.

 

DENİZ VE KARA SURLAR VE KÜÇÜK KALE OLARAK TANIMLANAN KULE:

Magarsus sayısız akınlara uğradı, işgallerden kurtulamadı. Fenike, Rodos, Girit, Venedik, Ceneviz ve Portekiz filolarının uğrak yeri olan Magarsus’un görkemli kale duvarlarından bugün geriye pek az şey kalmıştır. Çünkü antik şehri, savaş ve işgallerin yanı sıra büyük depremlerden de nasibini aldı.

Evet, yerleşimde yapılan incelemelerde yüzeyde görüldüğü kadarıyla kuzey hattı boyunca devam eden yükselti, kuzey ve kuzeybatı yönünde yer alan sur kalıntılarının büyük ölçüde sağlam olduğu düşünülmektedir.

Surların, batı, kuzeydoğu ve doğu bölümü ise net biçimde algılanmaz.

Güneydoğu yönünde sur sistemi, Küçük Kale olarak tanımlanan mevcut kulesi ile birlikte yüzeyde görünmekte iken, güney yönünde bulunan deniz surlarının günümüze ulaşmış kısımlarının oldukça tahrip olduğu görülmektedir.

Magarsos antik kentinin, en geniş sınırlarının mevcut sur sistemi dahilinde olduğu bilinmekle birlikte, sur dışındaki yerleşimin varlığına dair herhangi bir arkeolojik kalıntıya ulaşılamamıştır.

Günümüzde insan eliyle veya doğa olayları ile tahrip edilmiş olan ve bütünsellik göstermemesi nedeniyle, yüksekliği ve uzunluğu tespit edilemeyen özellikle kuzey yönündeki sur kalıntılarının arazinin sürekli işletilmesi etkisi ile, toprak altında kaldığı görülmektedir.

1899 yılında hazırlanan kent planında: Karataş Burnu’nun doğu ve batısında, V şeklinde 5 kule ile desteklenen surların tanımlanmış olmasına karşılık, yerleşimin kuzeydoğu yönünde yer aldığı düşünülen iki kuleden sadece bir köşe kuleye yer verilmiştir.

Roma döneminde inşa edilen surların, günümüze ulaşan bölümlerinden de anlaşılacağı üzere, taban seviyesinde kesme blok taşların kullanıldığı ve surların sahip olduğu burç sayısının zaman içerisinde yapılacak kazılarla tespit edileceği anlaşılmaktadır.

 

HİPODROM

Alisan ın planında yeri belirtilmemiş olan Hipodrom, I Derece Sit alanının güneyinde ve deniz kenarında yer alan hipodromun tamamının, toprak altında olduğu ve yapının zemini ile arazinin doğal zemini arasında kot farkı olduğu için algılanamamıştır.

Geç Roma döneminde yapıldığı düşünülen ve kuzeybatı-kuzeydoğu doğrultusunda konumlandırılmış yarım daire plan şemasına sahip hipodrom amfisinin kuzeybatı yönünde yer alan oturma sıraları, arazi eğimi nedeniyle algılanamamıştır.

Buna karşılık hipodromun kuzeydoğu bölümünde sahne ve sahne gerisine (skene) ait büyük boyutlu blok taşlara rastlanmaktadır.

Yapının bulunduğu alanda günümüzde tarım yapılıyor ve bu yüzden hipodrom alanı tahrip edilmektedir.

Karataş Magarsus Tiyatro

TİYATRO:

Magarsus antik kentinde, günümüzde açığa çıkarılan en önemli eser 2500 yıllık antik tiyatrodur.

I Derece Sit alanı içindeki Hipodromun doğusunda bulunan tiyatro yapısı, Alisan tarafından 1899 yılında hazırlanan Magarsos kent planı paftasında, belirgin bir şekilde işlenmiş ve tiyatro olarak belirlenmiştir.

Tiyatro için, 1988 yılında başlatılan kazı çalışmaları, 1997 ve 2013-2014 yıllarında sürdürülmüştür.

Tiyatro için 1997 yılında yapılan kazılarda yapı temellerinde kalker taşı, orkestra kısmında da kısmen mozaik kaplama kullanıldığı tespit edilmiştir.

Helenistik döneme ait tabak, kaseler, Roma dönemine ait çeşitli cam şişe parçaları, MÖ 4’ncü yüzyıldan başlayarak MS 9’ncu yüzyılda Bizans dönemine kadar kullanılmış sikkeler bulunmuştur.

2013-2014 yılı kazılarında ise tiyatro yapısının toprak altında bulunan amfi (cevea) bölümü büyük ölçüde açığa çıkarılarak, güney yönüne bakan bir yamaca yaslanmış ve sahne ve sahne gerisi (orkestra ve skene) bölümleri ise kazı çalışmalarının sürdürülememesi nedeniyle toprak altında bırakılmıştır.

Tiyatro kazılarında ortaya çıkan cam şişe parçaları, yapının Roma dönemine tarihlenmesini sağlarken, sikke buluntuları da tiyatronun sonraki dönemlerde Bizanslılar tarafından da bir süre kullanıldığını göstermektedir.

Evet tiyatronun genişliği 30 metre ve uzunluğu 150 metredir. Yaklaşık 3 bin kişi kapasitelidir.

Helenistik dönemde, denizin hemen kenarında bir tepeyi oymak suretiyle, arazinin doğal eğiminden yararlanılarak ve yerel kireçtaşı bloklar kullanılarak inşa edilmiştir.

Tiyatronun en dikkat çekici özelliklerinden biri, deniz kıyısına bu kadar yakın olması ve günümüzde de hala Akdeniz’den gelen esintiler eşliğinde tarihi atmosferin hissedilmesidir. Yani, bu tiyatro, antik dönemde deniz manzaralı yapılmış tek tiyatrodur.

 

SARNIÇLAR:

Antik kentin III Derece Sit alanı bölgesinde sarnıç olduğu düşünülen, birbirinden bağımsız iki yapı bulunur.

A Sarnıcı:

Tamamı planlama alanı olan Magarsos antik kenti içinde ve kentin kuzeybatı bölümünde bulunan, günümüzde tamamen toprak altında olduğu için plan şeması, sarnıcın üst örtüsü, kullanılan malzeme ve ölçüleri de çözümlenememiştir.

İzlerden okunabilen kısımlardan Roma döneminde yapılmış kare formda bir yapı olabileceği düşünülür. Sarnıcın kesme taşlarla inşa edildiği bilinmektedir.

 

B Sarnıcı:

Kentin yaklaşık olarak merkezinde, Osmanlı ve Bizans hamamlarına yakın bir mesafede bulunan, diğer alanlara kıyasla daha küçük kotta yer alan ve dikdörtgen şemalı olduğu gözlenen kalıntının, Roma döneminde yapılmış bir sarnıç olduğu düşünülmektedir.

Günümüze sadece bir duvarı ulaşabilen yapının özgün boyutlarının, işlevinin ve plan şemasının temel seviyesini açığa çıkaracak bir arkeolojik k azı ile tespit edileceği anlaşılmıştır.

Günümüze ulaşan kalınlığı 50-65 cm ve uzunluğu 4-8 metre olduğu düşünülen tek duvar kalıntısında kullanılan kesme taş ve tuğla malzeme, yapının yığma  teknikle inşa edildiğini gösterir.

 

HAMAMLAR:

III Derece sit alanı içinde iki farklı hamamdan kalma olduğu düşünülen, birbirinden bağımsız iki ayrı kalıntı bulunmaktadır.

İlk kalıntının malzeme ve malzeme kullanım tekniğinden hareketle, Osmanlı döneminde yapılmış bir hamamdan kalmış bir bölüm, bu hamama çok yakın mesafede bulunan diğer kalıntının ise Bizans döneminde yapılmış bir hamam kalıntısı olduğu söylenebilir.

 

Osmanlı Hamamı:

Hamam antik kentin yaklaşık olarak merkezinde, diğer alanlardan daha küçük kotta yer almaktadır.

Hamamdan kalma kalıntı, Bizans dönemi hamam kalıntısı olduğu düşünülen yapının yaklaşık 20 m kuzeybatısındadır.

Günümüzde tamamen toprak altında olması nedeniyle plan şeması ve cephe unsurları anlaşılamayan hamam, arazi zeminiyle arasında oluşan kod farkından dolayı bir höyük görüntüsü vermektedir.

Mevcut duvar kalıntılarından kesme taş malzeme ile yığma tekniğiyle inşa edildiği anlaşılan hamamın içine girilebilen küçük bir bölümde, beşik tonozla örtülü iki eyvan tespit edilmiştir.

Hamamın yakınında bulunan ve Erken Roma dönemine tarihlenen yazıtlı bir heykel kaidesinin ortaya çıkartılması sırasında ağır tahribata uğradığı anlaşılmaktadır.

Bu nedenle hamamın yapım tarihinin tespit etme imkanı bulunmamaktadır.

 

Bizans Hamamı:

III Derece arkeolojik sit alanı içindeki kalıntı, kentin yaklaşık olarak merkezinde, diğer alanlardan daha düşük kotta ve Osmanlı hamamı olduğu düşünülen yapıya kuzeydoğu yönde yakın konumdadır.

Günümüze sadece bir duvarı ulaşabilmiş olan yapının özgün boyutlarının, işlevinin ve plan şemasının temel seviyesini açığa çıkaracak bir arkeolojik kazı çalışması yapılmamıştır.

Mevcut duvar kalıntısından, kesme taş ve tuğla malzeme ile yığma tekniğiyle inşa edildiği anlaşılan yapının Bizans döneminde yapılmış bir hamam olabileceği düşünülmektedir.

 

TAMAMLANMAYAN YAPI KALINTILARI:

Magarsos antik kenti içinde işlevi tanımlanamayan ve tonozlu yapı kalıntısı olarak isimlendirilen yapı kalıntıları bulunmaktadır.

 

Tonozlu Yapı Kalıntısı:

Yapı kalıntısı Hipodromun üst kısmındadır.

Günümüzde neredeyse tamamı toprak altında olan ve tonozlu üst örtüsünün bir kısmı toprak üzerinde olduğu için tonozlu yapı kalıntısı olarak isimlendirilen kalıntı, arazi zeminiyle arasında oluşan kot farkı nedeniyle bir höyük görünümündedir.

Plan şeması ve cephe özellikleri anlaşılamayan yapının duvar kalıntılarından, kesme taş ile yığma tekniğiyle inşa edildiği anlaşılmaktadır.

Yapının içine girilebilen küçük bir bölümü, dikdörtgen planlı tonozlu bir mekandan ibarettir.

Kalıntının Geç Roma döneminde yapılmış ve yakındaki Hipodrom yapısıyla ilişkilendirilebilecek bir yapı olduğu düşünülmektedir.

 

A Yapı Kalıntısı:

Athena Magarsia Tapınağının güneyindedir.

Arazi zeminiyle arasında oluşan kot farkı nedeniyle daha düşük kotta yer almaktadır.

Osmanlı ve Bizans hamamlarına kuzey yönde çok yakın mesafede bulunan A yapı kalıntısı, günümüze sadece bir duvarı ulaşabilmiş olan yapının özgün boyutlarının, işlevinin ve plan şemasının temel seviyesini açığa çıkaracak bir arkeolojik kazı ile tespit edilmesi mümkün olacaktır.

Mevcut duvar izlerinden kesme taş ve tuğla malzemeden, yığma tekniğiyle inşa edildiği anlaşılan kalıntının, Athena Magarsia Tapınağına yakın konumda olması, bu izlerin tapınağa bağlı bir yapıdan kalma olabileceğini düşündürür.

Bu durum dikkate alındığında, yapının tapınakla eş zamanlı veya tapınağın inşasından önce ya da sonra inşa edilmiş olabileceğini düşündürür. A yapı kalıntısı, Roma döneminde inşa edilmiş olmalıdır.

 

B Yapı Kalıntısı:

Kuzeybatıdaki sarnıcın güneyindedir.

Günümüzde tamamen toprak altında olan kalıntı, arazi zeminiyle arasında oluşan kot farkından dolayı bir höyük görüntüsü vermektedir.

Plan şeması ve cephe özellikleri anlaşılamayan yapı kalıntısına ait duvar izinden, yapının kesme taş ve tuğla malzemeden yığma tekniğiyle inşa edildiği anlaşılmıştır.

İşlevi bilinmediği için tarihlendirilmemiştir. Kullanılan malzeme ve malzeme tekniğine göre Roma döneminde inşa edilmiş olmalıdır.

 

NEKROPOL

Magarsos antik kentinin kuzey ve kuzeybatı bölgelerinde sınırları ve büyüklüğü tespit edilmekle birlikte, geniş bir alana sahip olduğu düşünülen Nekropol bulunmaktadır.

Üzerinde kaçak kazılar dışında herhangi bir bilimsel kazı çalışması yapılmamıştır.

Tarımsal faaliyetler sonucu, ölçüleri tam olarak anlaşılamayan bir lahit kapağı bulunmuştur.

Nekropol alanında kaçak kazılar ile tahrip edilen yaklaşık 1.65 x 4 m ölçülerinde, üzeri tonoz örtülü adı bilinmeyen bir mezar odası tespit edilmiştir.

Plan şeması, malzeme, ölçü ve malzeme kullanım tekniklerine bakılarak mezar odasının Roma dönemine ait olduğu düşünülür.

 

ATHENA MAGARSİA TAPINAĞI:

Günümüze ulaşamamış olan ve Alisan ın 1899 tarihinde yapmış olduğu Magarsos kent planında, tiyatronun kuzeyinde hafif eğimli bir alanda gösterilen tapınak, Roma dönemine tarihlenir.

Tiyatronun 200 m kuzeyindeki yüzey taramalarında, tapınağa ait altyapı, üstyapı ve sütun parçaları bulunmuştur.

Tapınak alanında ortaya çıkarılan Roma dönemi sikkeleri üzerinde betimlenen yapının tapınak olabileceği düşünüldüğünden, Athena Magarsia Tapınağının iki odalı ve tonozlu bir yapı olduğu söylenebilir.

Yapının Roma sikkelerinde betimlenmiş olması tapınağın Erken ve Geç Roma dönemi aralığında yapılmış olabileceğini düşündürür.

Yapım tarihi tam olarak bilinmemekle birlikte, Mallos kentinin MÖ 4 ve 5 nci yüzyıllarda Kilikya da kendi sikkelerini basan kentlerden birisi olduğu da bilinmektedir.

Mallos gibi Tarsos, Solai, Issos, Nagidos, Kelenderis ve Kilikya  kentlerinde MÖ 450 ile 323 yılları arasında çeşitli staterlerin basılmış olması bu savı desteklemektedir.

Evet yerel bir tanrıça olan Athena adına Magarsia’ya adanmış olan tapınak, Helenistik dönemde tüm Doğu Akdeniz’deki en önemli kehanet merkezlerinden birisidir.

Yöredeki insanlar ve deniz aşırı yerlerden gelenler, burada konaklıyor, dua ediyordu. Yani bir nevi istişareye yatıyorlardı. Gece gördükleri rüyaları tanrılardan gelen mesaj olarak kabul edip, rahiplere anlatıyorlar, onların yorumlarını dinliyorlardı.

Tapınağın yaklaşık 14 metre yükseklikte olduğu düşünülüyor. Tapınağın temel kısmında bir “kara taş” bulunduğuna ilişkin bilgiler olduğu, Karataş ilçesinin adının buradan geldiği tahmin ediliyor.

Antik dönem yazarlarından Arrianos’un aktardığına göre: Büyük İskender, Perslerle yapacağı İsos savaşından önce, MÖ 333 yılında, Ceyhan nehri üzerine bir köprü yaptırmış, Soli’den Megarsus a yürümüş ve oradan Athena Megarsis e ve şehrin efsanevi kurucusu Amphiaraos oğlu Amphilochus a kurban adamıştır.

Tapınağın; Roma İmparatorluğu döneminde, Hıristiyanlığın kabulünün ardından kilise olarak kullanıldığı belirtilmektedir.

Evet sonuç olarak bu önemli tapınak, günümüzde henüz gün yüzüne çıkarılamamıştır.

 

MAGARSUS LİMANI

Liman, Magarsus antik kentini barındıran ve Fener Burnu olarak bilinen oluşumun doğu yakasındadır.

Burada Magarsus antik kentinin limanı tespit edilmiştir.

Ancak limana yönelik herhangi bir çalışma yoktur.

Bu yüzden Magarsus limanının teknik detayları bilinmiyor.

Kent merkezinden limana doğru, diğer bölgelerdeki keskin falezlerin aksine hafif eğimli bir topoğrafik yapı söz konusudur.

Bu durum limana ulaşımı kolaylaştırmaktadır.

Ayrıca denizden gelindiğinde kente geçişe imkan vermektedir.

Kuzeyden başlayıp güneye inan bu yamaca yerleştirilen limanın kara tarafında, maalesef herhangi bir özgün mimari kalıntı görülmemektedir.

Bu bölgede, limanın hemen kuzeyinde betonarme bazı yapılar yapılmış ve bu yapılara yönelik bahçe düzenlemeleri ve teraslar bulunmaktadır.

Limanın kara yönünde muhtemel kalıntıların bu uygulamalar sırasında tahrip edildiği veya bu inşaatların altında kaldığı düşünülür.

 

Mendirekler:

Magarsus limanındaki mendirek ve/veya dalgakıranların günümüze ulaşabilen kısımları tespit edilememiştir.

Doğu Mendireği ve Batı Mendireği olarak adlandırılan iki temel unsuru bulunan bu liman, kısmen doğal sebepler, kısmen de insan müdahalesiyle tahrip olmuştur.

Bu iki mendirek birbirine belli bir açıyla yaklaşan ve eksenleri kesişen bir yapıya sahiptir.

Her iki mendireğin ucu arasında, gemilerin giriş ve çıkışlarına imkan verecek şekilde yaklaşık 25 metrelik bir giriş açıklığı bırakılmıştır.

 

Doğu Mendireği:

Magarsus limanının iki ana bileşeninden biri olan Doğu Mendireğinin üzerinde, bugün kısmen yıkılmış niteliksiz betonarme bir iskele bulunmaktadır.

Bu betonarme iskele, büyük oranda antik mendireğin üzerine oturtulmuştur.

Bu iskele yapılırken, antik mendireğe kısmen zarar vermiştir.

Limanın hemen kuzeyinde bulunan birkaç modern yapı yapılırken, bu iskelenin de o yapılara hizmet vermek üzere inşa edildiği kesindir.

Bugün doğu mendireğinin liman içine bakan yüzü, kumluk plaja kadar izlenebilmektedir.

Mendireğin limanın içine bakan yüzü ölçüldüğünde yaklaşık 35 metrelik bir uzanım görülürken, limanın dışına bakan doğu yüzü esas alınarak yapılan ölçümlerde 60 m lik bir uzanım görülmektedir.

Bunun temel nedeni, limanın dışına bakan yüzünde malzeme birikimi olmasıdır.

Mendireğe ait döşeme taşları yer yer izlenebilmektedir.

Ancak bunlar da tahrip olmuştur.

Doğu mendireğine ait malzemenin su üzerine pek çıkmadığı, genellikle suyun 0-20 cm altında olduğu, yer yer ise daha derinlere doğru indiği görülmektedir.

Betonarme iskelenin yapımı sırasında, yüzeydeki malzemenin zemin tasfiyesi amacıyla alınmış veya sökülmüş olma ihtimali yüksektir.

Ancak betonarme iskelenin ayakları arasındaki boşluklarda bile özgün döşeme taşları rahatlıkla görülebilmektedir.

İzlenebilen döşeme taşlarının kireçtaşı özelliklerini yansıttığı söylenebilir.

Ölçülebilen döşeme taşlarının ortalama boyutu 50 x 100 cm dir.

Mendireğin uç kısmında ise, görece olarak daha büyük boyutlu taşlar kullanılmıştır.

Mendireğin uç kısmı, suyun sert baskısını hafifletmek için hafifçe yuvarlatılmıştır.

Böylece mendirek ucu hem güçlü bir statiğe sahip olmuş hem de verilen dönüş sayesinde yumuşak bir tasarıma dönüşmüştür.

Mendireğin üst yüzeyindeki eni yaklaşık 5 m iken, sualtında görünen tabana yayılım yaklaşık 12 metredir.

 

Batı Mendireği:

Limanın bir diğer ana bileşeni Batı Mendireğidir.

Doğu mendireği ile arasında kara yönünde yaklaşık 50 metrelik bir mesafe bulunmaktadır.

Batı mendireği, kumsaldan itibaren – 20 cm kotunda başlamakta ve daha sonra yer yer su yüzeyine çıkmaktadır.

Başlangıç noktasından itibaren kireçtaşı olma olasılığı yüksek, kesme taş malzeme kullanılarak yapılmış döşemeler görülebilmektedir.

Doğu mendireğine oranla daha uzun bir yapıya sahip bu mendireğin devamında da düzgün kesme döşeme taşları yer yer izlenmektedir.

Batı mendireğinde, modern çağda herhangi bir insan müdahalesi olmamıştır.

Mevcut deformasyon büyük oranda su yükselmesi ve bu baskısı, fırtına, tektonik veya dip hareketleri gibi doğal sebeplere bağlı olarak oluşmuş olmalıdır.

Doğu mendireğinin düz bir hat üzerinde uzanmasının aksine, Batı merdireği, karadan itibaren denize doğru 15 metre uzandıktan sonra yaklaşık 45 derecelik bir açıyla sola dönmekte ve doğu mendireğinin ucuna doğru 55 m boyunca uzanmaktadır.

Bu dirsek oluşumu, bu tarafta asıl mendireğin büyük oranda karadan alüvyon akışı ile denizden gelen kum birikmesi sonucu toprak/kum altında kaldığı ve mendireğin sadece 15 m lik kısmının suya doğru uzandığı, 55 m lik geri kalan kısmın ise dalgakıran olarak tasarlandığı ihtimalini ortaya koymaktadır.

 

ADALAR-DYDİMAE

Kıyıdan yaklaşık 1 km açıkta yer alan, halk arasında Gavur Adası ve Türk Adası olarak bilinen iki adacık bulunur.

Antik dönem denizcilik kaynaklarında, Didymos adıyla bölgede duraklanabilecek bir liman olarak tanımlanan bu adalara, 19’ncu yüz yılda bile kıyıya yanaşamayan gemilerin yanaştığı bilinmektedir.

 

DOĞU ADASI

Bu ada, kıyıdan yaklaşık 1.1 km açıktadır.

Batısında bulunan diğer adayla olan mesafesi ise 500 m civarındadır.

Adanın yüzeyinde herhangi bir yerleşim izinin yanı sıra bitki örtüsü veya toprak da bulunmamaktadır.

Tamamen kayalık bir yapıda olan Doğu adasının deniz seviyesinden yüksekliği 1.5 m dolaylarındadır.

Ancak ada üzerinde yapılan araştırmada, adanın tamamen antik taş ocağı olarak kullanıldığı, bu sebeple ada yüzeyinin yer yerdeniz seviyesine ve altına indiği görülmüştür.

Ada yüzeyini oluşturan kütlesel kayalık oluşum, farklı ebatlardaki antik yapı taşı elde edilecek şekilde kesilerek buradan inşa malzemesi elde edildiği anlaşılmaktadır.

Yer yer büyük blok taş olacak şekilde malzeme kesilirken, yer yer bölge için standart denilebilecek 50 x 100 cm boyutlarında taş alınmıştır.

Bunun sonucunda bazı bölgelerde geniş boşluklar oluşmuştur.

Bu ada üzerinde de bitirilmeden bırakılmış taş yerleri ve formları rahatlıkla görülmektedir.

Adanın anakaraya bakan ve korunaklı kuzey kıyısında, bir kaya üzerinde palamar deliği görülmüştür.

Bu palamar halkası, antikçağdan yakın çağa kadar adanın gemiler için yanaşabilecekleri ve kullanılan bir yer olduğu bilgisini teyit eder.

Palamar babası, dik bir kayalık çıkıntıya oyulmuştur.

Palamar halkasının çapı yaklaşık 13 cm civarında, derinliği ise 15 cm civarındadır.

Halkanın bulunduğu noktadaki düz kayalık sahil, bir platform işlevi görerek, adaya yanaşan gemilerin buradan çıkarılan malzemeyi rahatlıkla bindirmelerine de olanak sağlayacak niteliktedir.

 

BATI ADASI

Bu ada, Doğu Adasının 420 m batısında, modern Karataş limanının dalgakıran ucuna ise 350 m uzaklıktadır.

Anakaraya olan uzaklığı 600 m civarında olan Batı adası, ortalama 7500 m karelik bir alanı kaplar.

Ada yüzeyinin deniz seviyesinden yüksekliği, orta bölgelerde azami 1 m dolaylarında, kenarlarda ise deniz seviyesindedir.

Ada üzerinde yaz aylarında restoran olarak kullanıldığı öğrenilen bir niteliksiz yeni yapı bulunmaktadır.

Bu adanın yapısı, yakınındaki Doğu Adasından çok za bir farklılık göstermektedir.

Adanın kuzey kıyısı kısmen kumsaldır.

Ada yüzeyi tamamen kayalık olup buradaki kayalığın da bölge morfolojisiyle uyumlu bir şekilde kireçtaşı olduğu görülür.

Batıdaki ada üzerinde yapılan incelemelerde, yapı elamanları görülmüştür.

Ada yüzeyinde çeşitli boyutlarda ve formlarda olan ve ada yüzeyine dağılmış yapıtaşları vardır.

Bunların en belirgin özelliği renkleri ve taş ürünüdür.

Bu taşlar, bölgenin malzemesinden farklı olarak açık renge sahiptir.

Bu guruptaki taşların gri ve kahverengi tonlarındaki kireçtaşından ziyade mermer benzeri bir kaya türünden üretildikleri anlaşılmaktadır.

Beyaz renkli mermer yapı taşları incelendiğinde, yuvarlak veya kavisli bir yapının inşasında kullanılmış olmaları muhtemeldir.

Taşların çoğunun kullanıldıkları yapıda, yuvarlak bir hat oluşturacak şekilde tasarlandıkları açıkça görülmektedir.

Yine taşlar neredeyse tümünde hem kenet hem de zıvana izler görülmektedir.

Modern yapının önünde, aynı renk ve malzemeden üretilmiş iki adet sütun başlığı görülmektedir.

Bu başlıklarda zıvana yuvaları ve akıtma kanalları açıkça görülmektedir.

Adadaki bir diğer gurup yapı kalıntısı ise, kısmen yıkılmış, kısmen de iyi durumda olan taş sırasıdır.

Adanın batı ve kısmen kuzey yönünde bulunan bu taş sırası, adanan bu yönde kıyı çizgisini de oluşturmakta ve düşük kotlu bu kısımlara suyun geçişini engellemektedir.

Bu duvar kalıntısı, bir mekan oluşturmaktan çok bir alanı çevrelemek veya korumak için inşa edildiği açıktır.

Adanın üzerinde herhangi bir yerleşim izi yoktur.

Zaten büyük oranda kayalık olan ada yüzeyinde yerleşime ilişkin muhtemel temellerin toprak altında kalması gibi bir durum söz konusu değildir.

Bu nedenle adanın sürekli yaşama imkan sağlayacak kalıcı bir yerleşim yeri olmadığı düşünülür.

 

Adana Karataş Akdeğirmen

AKDEĞİRMEN

Kızıltahta mahallesinde ve Ceyhan nehri üzerinde kurulmuştur.

Roma mimarisiyle yapılmıştır. 1700 yıl önce Roma döneminde inşa edilen Akdeğirmen’de yerel halk tarafından 1960 yılına kadar buğday unu üretildiği ancak daha sonra değirmenin bakımsızlığı nedeniyle kapandığı söyleniyor. Ama neden kapanmış, çevre köylerden gelenler değirmen yapısının tahta ve demirlerini yağmalamışlar, ardından da yapıyı yakmışlar. (yangın izleri bugünde görülmektedir.)

Değirmen kısmı iki katlıdır. Altında bulunan köprünün, sadece nehrin karşı tarafından ayakta kalmış 4 gözü görülebiliyor, yani yıkılmış.

Evet Akdeğirmen ve değirmene giden yol üzerindeki köprü günümüzde bakımsızlık nedeniyle harap halde, yani buraya gidip görmek isterseniz, beklentiniz çok olmasın. Çünkü köprünün kötü olması nedeniyle, aracınızı bırakıp, değirmene ulaşmak için bir süre yürümeniz gerekiyor.

Adana Karataş Yedi Kardeşler Türbesi ve Anıt Ağaç

YEDİ KARDEŞLER TÜRBESİ VE ANIT AĞAÇ

Yöre halkının çok tanrılı dine inandığı dönemde, 6 kardeş, halkı tek tanrılı dine inanmaya davet eder. Ancak bu kardeşlere sadece 1 çoban inanır. Yöre halkı 6 kardeşi ve 1 çobanı öldürür, yedisini de palamut ormanlarının içine gömerler. Sonra halk, Allah’ın bir olduğuna inanınca, bu yedi kişi kıymete biner ve şimdiki türbelerini yaparlar. Bundan dolayı, buraya yedi kardeş ziyareti denir.

Anıt ağaç yaklaşık 500 yıllıktır.