Konya

Konya


Konya: İnsanlık tarihinin ilk yerleşim yerlerinden biri olan Çatalhöyük’ü bağrında barındıran Konya, tarihi akışı içinde, birçok medeniyetin izlerini taşımaktadır.

Konya

ULAŞIM

Ankara-Konya arası uzaklık: 258 km. İstanbul-Konya arası uzaklık: 668 km. İzmir-Konya arası uzaklık: 550 km. Antalya-Konya arası uzaklık: 323 km. Adana-Konya arası uzaklık: 356 km. Mersin-Konya arası uzaklık: 348 km. dir.

23 Ağustos 2011 tarihinde, Konya-Ankara arasında, hızlı tren seferleri başladı. Bu yüzden, sanırım Konya ilinin turizm potansiyeli zamanla artacak. Özellikle: Ankara insanının, Konya’yı tanıması, sık sık Konya şehrine gitmesi sağlanacak.  Bence, gerek ulaşım ve gerekse turizm açısından, büyük bir hamle. Mutlaka 1 gün zaman ayırın ve Konya’ya gidin, Konya gerçekten turizm açısından, yani gezilip-görülmesi gereken yerler açısından çok zengin.

Şehir merkezinden 15 km. uzaklıktaki otogardan şehir merkezine: dolmuş, otobüs, tramvay ve taksi ile ulaşmak mümkündür. Ama özellikle, tramvay kullanmanızı öneriyorum.

Konya’ya hava yolu ile de ulaşmak mümkün. Her gün karşılıklı olarak: İstanbul-Konya-İstanbul seferleri yapılmaktadır. Şehir merkezinden hava alanına, THY servisleri ve taksi ile ulaşabilirsiniz.

GENEL

İlin topraklarının büyük bölümü, İç Anadolu’nun yüksek düzlükleri üzerine rastlar. Güney ve güneybatı bölümleri, Akdeniz bölgesine dahildir. Nüfus yoğunluğu bakımından: Türkiye’nin beşinci büyük ilidir. Yüzölçümü bakımından değerlendirildiğinde ise: Türkiye’nin en büyük yüzölçümüne sahip olan ilidir. İl sınırları içinde: Türkiye’nin en büyük: aliminyum (boksit) ve magnezit yatakları bulunmaktadır. Rakım ortalama: 1011 metredir.

Konya, tarihi İpek Yolu’nun en önemli ticaret ve konaklama merkezlerinden biri olmuştur.

Konya Selçuk Üniversitesi

SELÇUK ÜNİVERSİTESİ

Selçuk Üniversitesinin tarihini yazarken 12 Şubat 1907 tarihine kadar geriye gitmek mümkündür. Bu tarihte açılan Konya Hukuk Mektebi, Konya’da Üniversite tarihi için ilk önemli adım sayılabilir. Dönemin Anadolu’sundaki tek hukuk mektebi olan bu okul, 15 Mart 1919 tarihinde kapanmıştır. 

Selçuk Üniversitesi, 1962’de açılan Selçuk Eğitim Enstitüsü ve Yüksek İslam Enstitüsü ile üniversite olma yolunda ilk adımı atmış, 1975 yılında yürürlüğe giden 1873 sayılı kanun ile resmen kurulmuştur. 

İlk olarak Fen ve Edebiyat Fakülteleri olmak üzere 2 fakülte, 7 bölüm, 327 öğrenci ve 2 öğretim üyesi ile eğitim-öğretim hayatına başlayan üniversite, bugün dev bir eğitim kurumuna dönüşmüştür. 

Bugün üniversite bünyesinde 23 fakülte, 7 Enstitü, 5 yüksekokul, 1 devlet konservatuvarı, 23 meslek yüksek okulu ve 53 araştırma merkezi bulunmaktadır. Öğrenci sayısı 70 binin, personel sayısı ise 7 binin üzerindedir. 

Keykubat Kampüsü:

Konya şehir merkezindedir. 14.5 milyon metrekare büyüklüğündedir. Bu haliyle Türkiye’nin en büyük kampüslerinden biri olma özelliği taşımaktadır. Kütüphane 1977 yılında kurulmuş olup akademisyen Hamdi Ragıp Atademir’in 26 bin ciltlik kişisel kitap koleksiyonunu Selçuk Üniversitesine bağışlamasıyla oluşturulmuştur. 

Öğrenci Yaşam:

Her yıl Mayıs ayında, 19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramını da içine alacak şekilde 6 gün süren Selçuk Üniversitesi Bahar Şenliği düzenlenmektedir. 

 

KONAKLAMA

Konya’da, iki adet beş yıldızlı otel, beş adet dört yıldızlı otel, altı adet üç yıldızlı otel ve ayrıca, çeşitli otel ve moteller, pansiyonlar bulunmaktadır.

 

TURİZM

Konya’ya: 2015 yılında, 1.500.000 ve 2016 yılında, 1.400.000 civarında turist gelmiştir. Gelen turistlerin büyük bölümü yerli turist olup, yabancı turistlerin oranı: yüzde 25 civarındadır. Özellikle: Japonlar, Koreliler ve Almanlar geliyorlar.

Konya

TARİHİ

Konya tarihi süreç içinde: Hitit, Frig, Lidyalılar ve daha sonra İskender’in istilasına uğramıştır. Daha sonraları ise, Anadolu’da Roma hakimiyeti sağlanınca, Konya İkonium olarak varlığını sürdürmüştür. Antalya’dan Anadolu’ya çıkan Hıristiyan azizlerden St. Paul ; önce Antiochia (Yalvaç) ve daha sonra İkonium (Konya)a gelmiş. Çünkü, bu dönemde: bölgede: Lystra-Derbe (Hatunsaray), Laodika (Ladik) ve Sille, önemli Bizans yerleşim yerleridir.

İslamiyet’in Anadolu’da yayılması ile Bizans’a Arap akınları başlar. Emeviler ve Abbasiler, bu akınları, Konya üzerinden yaparlar.

Roma döneminde: kent, Romalı Valiler tarafından yönetilir. Yerli halk, Roma egemenliği altında, yüzyıllar boyunca yaşar. Siyasal hakimiyet kurulduktan sonra, kent biraz büyür ve ek işlev kazanmaya başlar. Roma imparatorluğunun parçalanması ve Doğu Romanın Bizans ismiyle siyasal alanda boy göstermeye başlamasıyla, Konya garnizon olarak yıllarca idare edilir.

MS. 1077 yılında, Kutalmışoğlu Süleyman Bey tarafından, Bizans’ın elinden alınır. Daha sonra, 1097 yılında, I. Haçlı seferi sırasında İznik kaybedilince, başkent, Konya’ya taşınır. Böylece: İslam-Türk Medeniyeti Tarihi başlamış olur. Bunun sonucunda, şehirde, büyük bayındırlık etkinlikleri başlar, medreseler, camiler, kütüphaneler yapılır.

1190 yılında, 3.Haçlı seferinde, Alman imparatoru Friedrik Barbarossa, Konya’yı kuşatırsa da şehri ele geçiremez. Konya, Selçuklular tarafından ele geçirildiğinde, şehir, Alaaddin Tepesi ve civarındaki dar bir alanda bulunuyordu. Pazar yerleri, hanlar, ham madde satan dükkanlar ile bunları işleten sanatkarlar, işlevlerini bu dar alanda yürütüyorlardı. Şehir kısa zamanda gelişince, oturum alanları batıya doğru uzar ve şehrin savunması zorlaşır.

Takip eden tarihi süreçte: Konya, bir süre Karamanoğlu egemenliği altında kalır. Ancak: burayı ele geçirmek için mücadele eden; Karamanoğlu-Osmanlı çekişmeleri, burada, yüzyıllarca sürecek olan karanlık günlerin başlangıcı olur.

1387 yılında, Osmanlı Padişahı I. Murad, şehrin önlerine gelir. 1398 yılında oğlu Yıldırım Beyazıt, şehre girip, Karaman Devletine son verir. Ancak, 1402 Ankara Savaşı felaketinden sonra, Karamanoğlulları Beyliği, yeniden kurulur. Konya, Fatih Sultan Mehmet’in Karamanoğulları Beyliğini ortadan kaldırdığı 1465 yılına kadar Osmanlı-Karaman mücadeleleri devam eder.

Fatih, 1470 tarihinde, imparatorluğun 4’ncü eyaleti olarak, Karaman Eyaletini, merkezi Konya şehri olmak üzere kurar. Eyalete, ilk zamanlarda, Osmanlı şehzadeleri, vali olarak atanır. 17’nci yüzyılda, eyalet, 11 sancaklı ve 80 metre kare büyüklüğe ulaşır. Tanziman döneminde, eyalet için Karaman adı yerine “Konya” kullanılmaya başlar.

Anadolu-Bağdat demir yolu: 1895-1896 yıllarında Konya’ya ulaşır ve 1901 yılında, Avlonya’lı Ferit Paşanın Konya’ya vali olarak tayin edilmesiyle hız kazanır. Şehrin fiziki dokusu değişir. 1912 yılında, başlamak üzere, mimari tarzında çatılı ve kagir binalar inşa edilir. Ulaşıma atlı tramvay dahil edilir ve 1924 yılında, ilk elektrik fabrikası açılır.

1950 yılından itibaren şehirde yenilik hareketleri başlar. Şehrin sanayileşmesi ile bugünkü modern Konya’nın hazırlanmasına yardımcı olmuştur.

Bugün, Türkiye’nin sayılı büyük şehirlerinden olan Konya, milyonluk nüfusu, fabrikaları, köprüleri, yolları ile modern bir şehirdir.

 

KONYA HAKKINDA EFSANE: ŞEHRİN İSMİ

Bir zamanlar, bu şehre “Medüz” denilen bir canavar musallat olur. Tanrı Zeus’un oğlu Perse; Medüz’un başını keserek, şehri kurtarır. Şehir halkı da: Perse’nin bir heykelini, şehrin meydanına dikerler. Bundan sonra: şehrin ismi, “heykel şehri” demek olan “İkonium” olur. Konya ilinin Latincede adı: Iconium’dur.

NE YENİR

Konya’nın dışarı yemekleri olarak üç yiyecek dikkati çeker. Bunlar: Fırın kebabı, etli ekmek, peynirli pide. Bu üç yiyecek, Konyalıların olduğu kadar, yabancıların da ilgisini çeken yiyeceklerdir.

Fırın kebabı: kilo ile satılıyor. Arzunuza göre: 100 gr. İsteyerek, tadına bakabilirsiniz, yanında kuru soğan ile servis ediliyor. Etli ekmek ise: üç türü var. Bunlar: içindeki malzemeye göre değişen: Bıçakarası, Mevlana, peynirli.

Bunun dışında yöreye has yemekler şunlardır: Bamya çorbası, Çebiç (kuzu etinden yapılır), su böreği, Sac arası (bir tür tatlı)

Hiçbir yiyecek, Konya’da etli ekmekle rekabet edemez. Her ne kadar ülkemizin çoğu yerinde, etli ekmek yapan bir kısım restoran açılsa da, Konya’da yapılanı inanın bir başka.

Eğer kırmızı ete karşı sıkıntınız yoksa, Fırın Kebabı deneyin, aksi halde, etli ekmek. Ama; etli ekmek demelisiniz, etli pide derseniz, size ters ters bakarlar.

Konya

KONYA ŞEHİR İÇİ GEZİ PLANI

1.GÜN

Şehir gezimize: bulunduğunuz yerden, herhangi bir araç ile ulaşacağınız: Zafer Meydanından başlamalısınız. Zafer Meydanı: Konya’daki Selçuklu dönemi izlerinin en yoğun görülebileceği bir yer. Meydan: tamamen 12’nci yüzyıl eserleriyle dolu.

Bunlar

1. Alaaddin Camii.
2. Karatay Medresesi.
3. İnce Minare,
4. Selçuklu Köşk kalıntısı.

Meydanın tam ortasında: Alaaddin Camii var. Alaaddin Tepesinden şehre bakan caminin hemen alt tarafında, Selçuklu köşkü bulunuyor.

Konya Alaeddin Tepesi

ALAEDDİN TEPESİ

Konya ovasının batı kenarındaki dağların son yamaçlarına yakın bir mevkide yer alan, 450 x 350 m boyunda, 20 m yüksekliğinde oval planlı bir höyüktür. Şehrin tarihi boyunca gelişimi bu  tepenin çevresinde şekillenmiştir. 

Bizanslılar zamanında iç kale bu tepede idi ve surları tepenin eteklerini kuşatıyordu. 

Gelelim Selçuklu dönemine:

Konya, Selçukluların başkenti olunca, Sultan Alaeddin bir cami yaptırmak ister. Bunun için; şehir meclisi, şehrin ortasında bir tepe oluşturulmasını ve bu tepenin üzerine, cami yapılmasını kararlaştırır. Bu tepenin oluşturulması için: bir toprak vergisi konur.

Şehirde oturan herkes, hissesine düşen toprağı: çuval ve torbalarla getirir ve Alaeddin Tepesi ortaya çıkar. Caminin inşaatına başlanır. Bir gün, Sultan Alaeddin, tepeye çıkar ve şehre bakar. Şehir halkının evlerinin damlarında, yarı çıplak yattıklarını görür. Bunun üzerine: tepeye yalnız caminin yapılmasını, Sarayının ise, tepenin eteklerine yapılmasını ister.

Şehrin en merkezi yeridir. Dümdüz ovanın içinde, yapay bir tepedir. Eski kalenin ve Sarayın bulunduğu yer, kaleden kalma birkaç taş hala ayaktadır. İçerisinde, harika çay bahçeleri vardır.

Konya Alaeddin Camii

ALAEDDİN CAMİİ

Alaeddin Tepesinde ve şehrin iç kalesini oluşturan höyüğün kuzey-doğu yamacında yer alan eser, avlusundaki iki türbeyle beraber bir külliyeden ibarettir. Konya’daki Selçuklu yapılarının en büyük ve anıtsal örneğini teşkil eden yapı, aynı zamanda Selçuklu başkentinin de en eski camii olup vakfıye ve vesikalarla “Cami-i Atik”, “Cami-i Sultan” gibi isimlerle de anılmaktadır. 

Yapımı iki aşamada gerçekleşmiştir. İlk aşama: I Mesud döneminde başlayıp onun ölümünden sonra yerine geçen II Kılıçarslan’ın caminin avlusuna bir kümbet inşa etmesiyle son bulmuştur. Yaklaşık 26 yıl sonra I İzzeddin Keykavus yapıyı genişletmeye başlamış, ölümü üzerine yarım kalan inşaat I Alaeddin Keykubad’ın saltanatının ilk yıllarında tamamlanmıştır. Caminin esas cümle kapısı üstündeki 3 satırlık Arapça kitabede de eserin Sultan Alaeddin Keykubad zamanında 617 (1220) yılında Atabeg Ayaz’ın nezaretinde tamamlandığı bildirilmektedir. 

Mimarı:

Caminin mimarı Suriye’den Anadolu’ya gelen ve bazı Selçuklu devlet adamlarının yaptırdığı mimari eserlerde de çalışmış bir mimar olan Muhammed Havlan ed-Dımaşki’dir. Mimarın adına biri Alaeddin Camii, diğeri Konya-Aksaray yolu üzerindeki Sultan Han kitabelerinde olmak üzere iki kitabede rastlanmaktadır. 

Konya Alaeddin Camii
Mimari özellikleri:

Alaeddin Camii, günümüzde düzgün olmayan avlulu, doğu-batı doğrultusunda uzanan bir dikdörtgen plana sahiptir. Yapıya daha sonra eklenen bölümler, tepenin topoğrafik özelliklerinden ötürü asimetrik plana dönüşmüştür. Yapıya giriş dört yönden  sağlanır, kapılardan biri harimin doğu cephesinde, diğer üç kapı kuzey avlu duvarındadır. 

İki farklı dönemde inşa edilen yapıda 3 farklı iç mekan düzenlemesi görülür. I Mesud döneminde başlayıp II Kılıçarslan’ın saltanat döneminde tamamlanan mekan kubbe ile örtülüdür. Batıda ve doğudaki bölümlerin yapısını ise I İzzeddin Keykavus döneminde başlanmıştır. I Alaeddin Keykubad döneminde tamamlanmıştır. Bu bölümlerdeki düz toprak dam örtüyü taşıyan tuğla kemerler, farklı dönemlere ait çeşitli sütun ve sütun başlıkları ile taşınmaktadır. 

Konya Alaeddin Camii
Minber:

Caminin içinde çok değerli ahşap bir minber vardır. Bu minber abanoz ağacından Ahlatlı Usta Hacı Mengüberti tarafından yapılmıştır. Minberin küfi yazılı kitabelerinde Sultan I Mesud ile oğlu II Kılıçarslan’ın adları ile sanatkar ustanın ismi yer almakta, ayrıca burada 550 (1155) tarihi de tespit edilmektedir. 

 

Mihrap ve süslemeler:

Mihrap payandalarla desteklenmiş olup dışa taşkın olarak inşa edilmiştir. Yapının portalı renkli taşlar ve mermer kullanımıyla zenginleştirilmiş, geometrik geçmelerle hareketlendirilmiştir. Mimari süslemeler bakımından yapının en önemli yeri kubbeli mekandır. Kıble duvarındaki mihrabın orta bölümünde, Osmanlı çağının sonlarına doğru ve Sultan II Abdülhamid zamanında Konya valisi Sururi Paşa tarafından 1889 yılında mermer bir mihrap kütlesi ilave edilmiş, mihrabı çevreleyen bordür ve silmelerdeki dökülmüş çini mozaik kaplamanın yerine de alçı üzerine kalem işi boyalamalar yapılmıştır. 

 

Avlu ve Türbeler:

Avlu, caminin kuzeyinde olup kesme taştan yapılmış duvarla çevrilmiştir. Avlu içerisinde II Kılıçarslan ile I İzzeddin Keykavus’un inşa ettirdiği iki kümbet bulunmaktadır. Kümbetler, harimin genişletilmesi sırasında kısmen cami içerisinde kalmıştır. Doğudaki ongen kümbet, II Kılıçaslan’a aittir. 

II Kılıçarslan’ın caminin avlusuna inşa ettirdiği kümbet, Selçuklu hanedanının büyük kısmının mezarı olmuştur. İçinde günümüzde sekiz sanduka vardır. Sandukalardan birinin II Kılıçarslan’a ait olduğu bilinir. 

Osmanlı dönemi ve restorasyon:

Alaeddin Camii, II Abdülhamid tarafından yaptırılan tamir ve bazı değişikliklerden sonra, savaş yıllarında askeri işlere tahsis edilerek kapatılmıştır. En son 1980 yılında başlayan uzun ve köklü bir restorasyon çalışmasıyla ibadete kapanan cami, 1996 yılında tamamlanarak hizmete açılmış olup halen ibadete açıktır. 

 

Konya Selçuklu Köşkü

SELÇUKLU KÖŞKÜ-II KILIÇARSLAN KÖŞKÜ:

Selçuklu köşkü, Alaeddin Tepesi diye de bilinen höyük alanını çevreleyen Selçuklu surlarının bir kulesi üzerine yerleştirilmiştir. Bu köşk aynı zamanda sarayın da cihannüması (seyir yeri) şeklindedir. Malzeme olarak kesme taş ve tuğladan yapılmış olan köşkün çevresi balkon ile çevrilidir. 

İç kalenin kuzey eteğinde bulunan Sultan Kılıçarslan Köşkü, muhtemelen II Kılıçarslan’a aittir. Köşk, Alaeddin Keykubat I zamanında genişletilerek tamir edilmiş, kare bir plan üzerine harç ve tuğlalarla 2 kat olarak yapılmış, altı kat kerpiç ve molozlarla takviye edilmiştir. Evliya Çelebi’nin aktardığına göre: bir deprem görmüş, aldığı hasar sonucu da Alaeddin Keykubat döneminde hem onarılmış hem de genişletilmiştir. Bu nedenle Alaeddin Köşkü olarak da adlandırılmaktadır. 

Mimari Özellikleri:

İki katlı olanak inşa edilen yapının alt katında hizmet odaları ve depo bölümleri bulunurken, üst kat daha çok dinlenme ve sosyal amaçlar için kullanılmıştır. Köşkün planı oldukça düzenli ve simetrik bir yapıya sahiptir. Odalar arasında geniş bir salon bulunur. Bu salon Sultan ve misafirler için bir araya gelme yeri olarak tasarlanmıştır. 

Sultan II Kılıçarslan tarafından, İç kale kısmındaki sur kuleleri içinden bir tanesi genişletilip yaklaşık 10 m uzunluğunda bir köşk yaptırılmıştır. Ancak bu köşke ait doğu duvarının bir kısmı dışında günümüze gelebilen başka bir kısmı olmamıştır. 

 

Eşsiz Çini süslemeleri:

Anadolu’da 12 yüzyıl ortaları gibi erken tarihlerden itibaren izlenebilen çinilerin en önemlileri saray kazılarında ortaya çıkarılmıştır. Bu kapsamda en erken örnekler, Konya II Kılıçraslan köşkü kalıntılarında ele geçmiştir. Burada bulunan “minai tekniğindeki” çini kaplamalar, İslam sanatında nadir görülür. 

Sır üzerinde kullanılan mine boyalar dolayısıyla “Ninai” olarak adlandırılan bu teknik, çok renkliliğinden dolayı “heft renk (yedi renk)” tekniği olarak bilinir. Sekiz köşeli yıldız, altı köşeli yıldız, haçvari ve kare formlu levha çiniler üzerindeki bitkisel süslemeler ve sarayla ilgili sahneler tasvir edilmiştir. Tahtında oturan hükümdarlar, atlı avcılar, kadın figürleri ve fantastik yaratıklar gibi devrin zengin ve renkli dünyası yansıtılmıştır. 

Geometrik çerçeveler ise süslenmiş süvari figürü ile büyük kare çiniler minai tekniğinde yapılmıştır. Bazılarında insan tasvirleri olup oturup çalgı çalan insanlar ile kanatlı aslan figürleri de gene çinilerde kullanılmıştır. 

 

Günümüzdeki Durumu:

Köşk bugün harap olmuş bir duvar parçasından ibarettir. Son olarak 1961 yılında bu tek duvarın beton bir şemsiye ile muhafazası yoluna gidilmiştir. Yapıda bulunan çinilerin günümüze kadar gelebilen bazı kısımları koruma altına alınarak Konya Müzesine taşınmış ve o alanlarda sergilenmektedir. 

Konya Karatay Medresesi

KARATAY MEDRESESİ/MÜZESİ

Alaeddin Tepesi eteğinde Kemaliye Medresesi karşısında yer alan yapı, merkezi avlusunu örten kubbesi ve çini dekorasyonundaki zenginlik ve incelik bakımından diğer medreselerden ayrılır. 

Merkezi kubbeli medreselerden biri olan Karatay Medresesi, mimarisi ve iç yüzeylerindeki çini kaplamaları ile Anadolu Selçuklu mimarisinin en güzel örneklerinden biri olarak Konya’da yaklaşık 40 yıl devlet hizmetinde bulunan Celaleddin Karatay bin Abdullah tarafından inşa ettirilmiştir. 

Medreseyi inşa ettiren Celaleddin Karatay’ın Selçuklu hükümdarları tarafından azat edilerek Konya’ya yerleşen ailenin çocuğu olduğu iddia edilmiştir. Vakfıyede isminin yanında geçen “eş-şehri” ifadesinden Konyalı olduğu anlaşılmaktadır. 1254 yılında Kayseri’de hastalanarak öldükten sonra Konya’ya getirilmiş ve medrese içinde kendisi için hazırlanan türbeye defnedilmiştir. 

Medresenin Selçuklu devrinde Konya’nın kültür hayatında önemli bir yer tuttuğu, Mevlana Celaleddin-i Rumi çağı derviş ve fakihlerinin bir buluşma ve toplantı yeri olduğu kaynaklardan anlaşılmaktadır.

İnşa Tarihi:

Çini Eserler Müzesi olarak kullanılan Karatay Medresesi, Selçuklu Sultanı II İzzeddin Keykavus zamanında Emir Celaleddin Karatay tarafından 1251 yılında yaptırılmıştır. Mimarının Muhammed bin Havlan olduğu tahmin edilmektedir. 

Konya Karatay Medresesi
Mimari Yapısı:

Medrese, Selçuklular devrinde hadis ve tefsir ilimleri okutmak üzere “Kapalı avlulu medrese” gurubunda beden duvarları taştan, kubbe ve tonozlar tuğladan inşa edilmiştir. Sille taşından inşa edilmiştir. Tek katlıdır. 

Kapalı avlulu ve tek eyvanlı medreseler gurubundandır. Medresenin doğu cephesinin güney ucunda bulunan taç kapı, beyaz ve gri mermerlerle kaplanmıştır. Gerek mimari kuruluşu, gerekse malzeme ve kompozisyonu ile Türkiye Selçuklu portal geleneğinden ayrılarak farklı bir karakter ortaya koymaktadır. 

Medresenin sanat literatüründe en iyi tanınan eserlerin başında yer almasının başlıca sebeplerinden birisi de bu taç kapının estetiği, süslemedeki sadelik ve olgunluğu, taşçılık sanatının bütün güzellik ve inceliğini ihtiva etmesidir. 19 yüzyıldan beri seyyah ve araştırmacıların eserlerini süslemiş, bazen gravür, bazen suluboya, çoğunlukla da fotoğraflarla tanıtılmıştır. 

Konya Karatay Medresesi
Eşsiz Kubbe ve Çini süslemeler:

Medrese avlusunun üzeri, merkezinde aydınlık feneri bulunan ve mozaik çinilerle kaplı kubbe ile örtülüdür. Kubbe kasnağında duvarların üst kısımlarındaki bordürlerde ve hücre kapıları üzerindeki panolarda ayetler yazılıdır.

En alttan başlayarak tepe açıklığına kadar büyük bir düzen içinde istiflenen 24 kollu yıldızlar farklı düğümlerle birbirine bağlanarak sistemi tamamlamaktadır. Karatay Medresesinin kubbesi grafik düzeni ve renk seçimi bakımından son derece anlamlıdır. Parıldayan yıldızlarla gökyüzü izlenimi, bir yandan kozmogonik bir anlamı vurgularken öte yandan mozaik çini tekniğinin ulaşabileceği sınırları göstermektedir. Çinilerde kullanılan renkler turkuaz (firuze), lacivert ile siyahtır. 

 

Türbe:

Eyvanın güneyindeki kubbeli hücre Celaleddin Karatay’ın türbesidir. Eyvanın kuzeyindeki kubbeli hücre daha önce yakılmış olup 2006 yılında yapılan kurtarma kazısı ve restore çalışmalarından sonra tamamlanmıştır. 

Konya Karatay Medresesi Çini Eserler Müzesi
Çini Eserler Müzesi

Karatay Medresesinin Konya’nın merkezinde bulunan, Kubadabat Sarayı kazılarından çıkarılan ve çevre illerden derlenen çini eserlerin sergilenmesi amacıyla kurulmuş ve 17 Aralık 1955 tarihinde ziyarete açılmıştır. 

Konya Karatay Medresesi Çini Eserler Müzesi

Müzenin Karaya Medresesinde kurulmasının başlıca sebebi, bu Selçuklu binasının özellikle çok zengin çini süslemeleri yönünden başlı başına bir müze niteliğinde olması, böylece sergilenen eserlerle sergilendikleri mekan arasında tam bir uyum sağlanmasıdır. Müzede 5000 dolayında çini, seramik ve stuko (alçı kabartma) bulunmakta, ancak bunların yarıdan fazlası sergilenmektedir. 

Konya Karatay Medresesi Çini Eserler Müzesi
Müzede sergilenen eserler:

Müzede: Selçuklu, Beylikler ve Osmanlı dönemine ait çini ve seramikler, özellikle Kubat-Abad Sarayı çinileri, alçı süsleri, dolaplar, çini tabaklar ve kandiller teşhir edilmektedir. 

Ayrıca Orta Asya hayvan üslübunun İslami devirde de devam ettiğini gösteren av köpeği, panter, tavşan, antilop, dağ keçisi, eşek, ayı, at, sincap, ördek ve avcı kuşlar gibi hayvanlar da bolca resmedilmiştir. Çoğu Kabadabad’dan gelen çini kaplar genellikle derin kaseler ve yayvan tabaklar şeklinde olup daha çok sır altı tekniğinde yapılmıştır. 

Müzede ayrıca Büyük Saray’da bulunan geniş cam tabağın ortasında bitkisel bir rozet, kenarda ise yazı sıraları dolaşmakta, altın yaldıza da bolca yer verildiği dikkati çeken cam eserler de sergilenmektedir. 

 

İNCE MİNARE MEDRESESİ-TAŞ VE AHŞAP ESERLER MÜZESİ

İnce Minareli Medrese, Selçuklu ilçesinde, Alaeddin Tepesinin batısındadır. Beyhekim Mahallesindedir. 

Anadolu medreseleri içindeki bilimsel işlevinin yanında mimarisiyle de ayrı bir öneme sahip olan bu medrese, estetik açıdan özellikle taç kapısı ve minaresiyle dikkat çeker. 

Selçuklu Sultanı II İzzeddin Keykavus döneminde Vezir Sahip Ata Fahrettin Ali tarafından hadis ilmi öğretilmek üzere, 1264 yılında inşa ettirilmiştir. Yapının mimarı Keluk bin Abdullah’tır.

 

 

Konya İnce Minare Medresesi-Taş ve Ahşap Eserler Müzesi

 

Mimari Yapısı:

Darü-l Hadis olarak bilinen medrese, Selçuklu Devrinin kapalı avlulu medreseleri gurubundandır. Fazla abartılı şekilde öne doğru 5.5 m çıkıntı yapan portal kütlesi, adeta bir eyvan gibi düzenlenmiş sıra dışı özelliğe sahip giriş koridoru ve iç kapısıyla değişiklik gösterirken, girişin karşısındaki ana eyvan ve bitişiğindeki kubbeli hacimler, havuzlu iç avlunun üstündeki aydınlık fenerli kubbesi ve yanlarda karşılıklı sıralanan öğrenci odalarıyla geleneklere bağlı bir plan şeması ortaya koymaktadır. 

Kubbe alanına geçişte pandantifler kullanılmıştır ve kubbe kasnağında “El-Mülkü-Lillah” ile “Ayet’el Kürsi” yazısı görülmektedir. 

Konya İnce Minare Medresesi-Taş ve Ahşap Eserler Müzesi

 

Eşsiz Taç Kapısı:

Eni 6, boyu 10 m yi aşan taç kapının cephesindeki geometrik ve bitkisel bezemenin nefis bir sülüs yazıyla tamamlanarak mükemmel bütünlüğe ulaştığı bir başka benzerine rastlamak mümkün değildir. 

Üst tarafta yuvarlak iki madalyon içinde, medresenin mimarı Kelük bin Abdullah’ın ismi vardır.

Selçuklu taş işçiliği şaheserlerinden olan taç kapı üzerindeki kabartmalı geometrik ve bitkisel bezemelerle birlikte Selçuklu sülüsüyle yazılmış “Yasin ve Fetih” sureleri vardır.

“Selçuklu taç kapılarının Türklerin göçebe devrindeki konutlarını oluşturan süslü çadır kapılarının taşa uyarlanmış şekli olduğu” düşüncesiyle İnce Minareli Medrese’nin taç kapısıyla çok daha yakın bir örtüşme göstermekte, gerek buradaki tasarım gerekse arkasındaki aydınlık fenerli kubbesiyle Orta Asya çadır çeşidi olan “topak ev” i çağrıştırmaktadır. 

 

Minare:

Medrese binasına adını vermiş olan minare bölümünde alt kısımdaki kaide kesme taş kaplamalıdır. Minarenin gövdesi tamamen tuğla ile örülmüş olup turkuaz renkli beyaz hamurlu tuğlalarla örtülmüştür. Minarenin binanın yapıldığı dönemde iki şerefeli inşa edildiği bilinmekle birlikte, 1901 senesinde binaya düşen yıldırım nedeniyle şerefenin biri zarar görmüştür. 

Yıldırım isabetiyle minaresi ile birlikte yıkılmış olan mescidi, son cemaat mahfeli ile bir hücresi aslına uygun olarak restore edilmiştir. 

 

Tarihsel Süreç ve Restorasyonlar:

18 yüzyıl başlarında Konya’da yaşanan depremde zarar gören medrese, 1714 yılı ve sonrasında çeşitli onarımlar geçirmiştir. 20 yüzyılın başlarına kadar zor şartlar altında olsa da eğitim-öğretim görevini sürdürmüştür. 1924 yılında Kanunla kapatılınca kaderine terk edilerek hızla yıpranmaya başlamıştır. 1954’de başlayan 2 yıllık onarımla tekrar kullanılır hale getirilen medrese, 1956 yılında “Taş ve Ahşap Eserler Müzesi” olarak hizmete açılmıştır. 

Konya İnce Minare Medresesi-Taş ve Ahşap Eserler Müzesi

Müzede sergilenen eserler:

Medresenin güneyinde özel bir sundurma altında tutulan eserlerin büyük bölümü, Konya ve çevresinden derlenen Selçuklu, Beylikler ve Osmanlı dönemlerine ait mezar taşları ile yıkılmış türbelerden getirilen lahitlerdir. Bunların çoğu I Alaeddin Keykubat’ın yaptırdığı Konya dış surlarından ve şehir merkezindeki Akıncı Mescidi, Şekerfüruş Mescidi gibi Selçuklu yapılarından gelmiştir. 

Müzede Selçuklu ve Karamanoğlu devrine ait taş ve mermer üzerine oyma tekniğiyle yazılmış inşa ve tamir kitabeleriyle Konya Kalesine ait yüksek kabartma rölyefler sergilenmektedir.

 

Çift Başlı Kartal ve Kanatlı Melek

Başkenti Konya olan Selçukluların sembolü çift başlı kartal ve kanatlı melek figürlerinin en güzel örnekleri de müzede sergilenmektedir. 

 

Ahşap Eserler:

Bu koleksiyon son restorasyon sırasında taç kapı ile minare arasında ortaya çıkarılan bir odada sergilenmektedir. Eserler Selçuklu, Beylikler ve Osmanlı yapılarından alınan kapı-pencere kanatları ile Osmanlı dönemi evlerinin tavan göbeklerinden oluşmaktadır. Ahşap oyma mimari parçalar Beyhekim Mescidi, Eşrefoğlu Camii ve Mevlana Dergahı gibi çeşitli yapılardan getirilmiştir. 

 

Müzenin önemi:

Artık tamamıyla yok olarak günümüze ulaşmayan Konya Kalesinin figürlü taş kabartmaları ile kitabeli parçaları müzeye ayrı bir zenginlik katmış, farklı bir değer kazandırmıştır. Selçuklu, Beylikler ve Osmanlı dönemlerine ait 200 civarında taş ve ahşap eser sergilenmektedir. 

 

Konya Mevlana Müzesi

Evet, buradan “Mevlana Müzesi” bölgesine geçiyoruz. Sırada: Mevlana Müzesi gezisi var. (Mevlana Müzesi, sitede başka bir sayfada ayrıntılı olarak anlatılmaktadır. Oradan inceleyebilirsiniz)

Mevlana Müzesi ayrıntılı tanıtımı yazıma ulaşmak için.

 

Konya Arkeoloji  Müzesi

2.GÜN

Evet, bugün sabah: Arkeoloji Müzesini gezin. Müzede: ünlü Herakles Lahdi ve Konya ve çevresinden çıkarılan birçok antik dönem eseri görebilirsiniz.

Tek katlı bir yapı olan müze binası, küçük olduğu için, bahçesinde de eserler var.

Zafer tanrıçası Nike, Doğanhisar-Lystra-İconium yazıtları, Muzur tanrı Pan kabartması, Müze Bahçesinde görebileceğiniz eserler. Ayrıca, müze bahçesinde, Roma dönemi lahitleri mermer işçiliğini görecek ve tek kelimeyle büyüleneceksiniz.

Özellikle: MS.250-260’lı yıllara ait Herakles Lahdi, sidamara tipinde. Yine lahidin kapağında, Herakles’in figürü bulunuyor. Ayrıca lahit çevresi, Herakles’in tanrılar tarafından verilen görevleri yerine getirişini gösteren figürlerle donatılmış. Muhteşem bir sanat ve işçilik örneği olarak orada duruyor. Gidin görün.

Konya Arkeoloji Müzesi

ARKEOLOJİ MÜZESİ

Anadolu’da kurulan ilk arkeoloji müzesi ve İstanbul Arkeoloji Müzesinden sonra Türkiye’de açılan ikinci arkeoloji müzesidir. Özellikle Roma dönemine ait mermer lahitler açısından dünyaca ünlü bir müzedir. Müzede 12.284 arkeolojik, 539 adet mühür baskısı olmak üzere 12.823 adet eser sergilenmekte ve 12.013 adet eser de depolarda muhafaza edilmektedir. 

 

 
Konya Arkeoloji Müzesi

 

Sergi Salonları:
1-Prehistorik Eserler Salonu- Neolitik çağ eserleri (MÖ 6500-5300) :

Erbaa, Süberde ve Çatalhöyük kazılarında bulunan eserlerle birlikte, elde yapılmış pişmiş toprak kaplar, obsidyen ve çakmak taşından yapılmış ok ve mızrak uçları vardır. Eski Tunç Çağı eserleri (MÖ 3000-1950) çoğunlukla Sızma ve Karahöyük kazılarından çıkarılan eserlerdir. 

Konya Arkeoloji Müzesi
2-Demir çağı salonu:

Konya’nın merkezindeki Alaeddin Tepesinde bulunan üzeri figürlü Frig devri kaplar, Konya’nın Karapınar ilçesinin 20 km kuzeydoğusundaki Kıcıkışla’da çıkarılan yine Frig devri boyalı kaplar, Urartulara ait bronz fibulalar ve üzeri figürlü plakalar bulunur. 

Konya Arkeoloji Müzesi
3-Roma çağı ve Bizans Salonu:

Beyşehir ilçesi Yunuslar köyünde bulunan Sidemara tarzı sütunlu mermer Herakles Lahdi (MS 250-260) ile Konya’daki İocnium nekropolünde bulunan Sidemara tarzı sütunlu ve Pamphylia tipi girlandlı mermer lahit (MS 2-3 yüzyıl) burada göze çarpan eserlerdir. Ayrıca bir tane Poseidon heykeli ve pişmiş toprak lahitler bulunur.

Roma Teşhir Salonunda ayrıca Poseidon heykeli, Afrodite heykelciği, sağlık tanrısı Asklepios erkek ve kadın büstleri, pişmiş toprak lahitler, kandiller, koku şişeleri, camdan yapılmış parfüm şişeleri, bilezikler, altın yüzükler ve küpeler ile fildişinden tarak sergilenmektedir. 

Bizans Dönemi Salonu: Bizans devrine ait bronz kapı tokmakları, kazan kulpları, haçlar, markalar, rölikerler (azizlere ait eşyaların saklandığı kutu) ve ok uçları sergilenmektedir. 

Tatköy Manastır Kazısı ile Alibeyhöyük Kilise kazılarında bulunan MS 6 yüzyıla tarihlenen Bizans çağına ait taban mozaikleri kazı yerinden kaldırılarak Arkeoloji Müzesine taşınmış restorasyonu yapılıp Roma teşhir salonunda sergilenmektedir. 

 

Müze Bahçesi:

Müze bahçesinde, Roma ve Bizans dönemlerine ait taş ve mermerden yapılmış sütunlar, heykeller, lahitler, mezar sandukaları, steller, sunaklar, amforalar ve yazıtlar da sergilenmektedir. Bu yazıtlardan St Paul’ün ziyaret ettiği şehirler olan Iconium, Derbe ve Lystra yazıtları çok önemlidir. 

Konya Arkeoloji Müzesi Harakles Lahdi
En önemli eser-Herakles Lahdi:

Konya Arkeoloji Müzesinde görülmeye değer başlıca eserleri Roma lahitleridir. Burada sergilenen lahitlerin en muhteşeme Beyşehir Yunuslar köyünde bulunan Sidemara tipi 8 ton ağırlığındaki ince işçiliği ve kusursuz kompozisyonuyla muhteşem olan mermer Herakles Lahdidir. 

Roma Lahitleri konusunda Anadolu Medeniyetleri Müzesi ve İstanbul Arkeoloji Müzesinden sonra 3 sırada gelmektedir. 

 

Çatalhöyük Buluntuları:

Müzede MÖ 7000’lere tarihlenen Çatalhöyük’ten çıkarılan kase, tuzluk, çömlek gibi buluntular, mızraklar, ok uçları gibi savaş malzemeleriyle kolyeler, yüzükler ve duvar resimleri  görülebilir. Buradaki en ilgi çekici buluntu ise dizleri karınlarına kadar çekik bir biçimde gömülmüş, kolundaki bilezik ve ayak bileğindeki halhalkan bir kız çocuğuna ait olduğu anlaşılan iskelettir. 

 

Yazıtlar Koleksiyonu:

Konya şehir merkezinden ve çevre bölgelerden toplanan yazıtların sergilenmesine de ev sahipliği yapmaktadır. Bunların 91 tanesi Konya’dan olmakla birlikte, geri kalanı çevredeki diğer yerlerden gelen 231 yazıttan oluşmaktadır. 

Konya Meram

MERAM

Meram, kelime olarak “istek, amaç, gaye, maksat” gibi anlamları içerir. 

Merak, Takkeli dağın güney-doğu eteklerindeki vadide kurulmuştur. Eski Meram Bağları şehrin 5-6 km batısından başlayıp Dereye ulaşan yeşil vadiye kadar uzanır. 

Konya Meram
Tarihçe:

Meram, 1987 yılında Konya ilinin büyükşehir statüsüne kavuşturulmasıyla 08.08.1988 tarihinde resmen kurulmuşutr. 

Konya Meram
Meram Bağları:

Meram Bağları, Konya şehir merkezine 8 km uzaklıkta Meram Çayının bulunduğu türkülere konu olmuş eşsiz bir mesire yeridir. Evliya Çelebi, Seyahatnamesinde gezip gördüğü yerler arasında bağ bahçe, bostanlardan söz ederken bağlık-bahçelik yerlere her defasında “Bağ-ı Meram” ifadesini kullanmaktadır. Meram çayının her iki yanını çay bahçeleri ve lokantalar süslüyor. Çayın içinde gezindi tekneleri bulunuyor. Aydın Çavuş Tepesine çıkarak tüm Konya şehrini kuşbakışı görmek mümkündür. 

 

Su Kaynakları:

Mukbil ve Beypınarı, Meram’a Halik’ın ayrı bir lütfudur. İki temiz ve tatlı su kaynağı Meram ile Dere köyü arasındadır. Yüzyıllar boyunca sahipsiz olarak akıp Meram Çayına karışmışlardır. 

Altınapa Barajından gelerek şehre su veren Meram Çayı da üzerindeki tarihi köprü ile ayrı bir ilgi kaynağıdır. 

Konya Meram Tavus Baba Türbesi
TAVUSBABA TÜRBESİ:

Meram’ın en çok ziyaret edilen yerlerinden birisidir. Türbenin üzerindeki kitabe Tavus Mehmet El-Hindi adını işaret etse de türbede yatanın kadın mı yoksa erkek mi olduğu bilinmiyor. Bazı kaynaklara göre, kabirde yatan asıl memleketi Hindistan olan bir şeyh, bazılarına göre de Alaeddin Keykubat döneminde yaşamış bir evliya. Konya’nın Sufizm felsefesinin bir yansıması olan türbe her yıl mistik havasıyla yerli yabancı turistleri ağırlıyor. 

Konya Meram Ateşbazlı Veli Türbesi
ATEŞBAZLI VELİ TÜRBESİ;

Ateşbazlı Veli Şemsettin Yusuf 1285 yılında Hakk’a yürür. Türbesi, Selçuklu asırlarının Meram yolu üzerindedir. Semtin adı “Aşıkan” yani “Aşıklar” dır. Burası bir huzur köşesidir. Sade ve mütevazi türbesi gördüğü tamirlere rağmen Selçuklu özelliklerini korumaktadır. Yanında bir de zaviyesi var. Uzaktan yakından gelenlerin kalması, dinlenmesi ve istifade etmesi için. 

Konya Meram Aziz Pavlus Kilisesi
AZİZ PAVLUS KİLİSESİ:

Tarihi bir roma Katolik Kilisesi olan Aziz Pavlus Kilisesi buradadır. Fransız gotik mimari özellikleri gösteren kilise, 1910 yılında inşa edilmiştir. 1963 yılında bakım ve onarım çalışmaları yapılan kilise, bugün de görevine devam ediyor. 

Konya Meram Altınapa Barajı
ALTINAPA BARAJI

İlçenin kuzey ve batısı dağlar ve tepelerle çevriliyken güney kısmı açık ve ovalıktır. Sulama ihtiyacı büyük ölçüde ilçe sınırları içinde bulunan Altınapa barajından karşılanmaktadır. 

Konya Meram Kozağaç Parkı
KOZAĞAÇ PARKI:

Meram ilçesinde ziyaretçilerini ağırlayan park, oldukça geniş ve ağaçlarla dolu bir alana sahiptir. Parkın tertemiz havası eşliğinde güzel bir yürüyüş yapabilir, çocuk oyun alanlarında ailece keyifle vakit geçirebilir ve belirlenmiş yerlerde mangal yakabilirsiniz. 

Konya Meram Aydın Çavuş Tepesi

AYDIN ÇAVUŞ TEPESİ

Buraya çıkarak, tüm Konya’yı kuşbakışı görebilirsiniz. Aslında, Konya güzelliklerini gösterme konusunda, Aydın Çavuş’a oldukça cömert davranıyor. Meram’a geldiğiniz takdirde, Konya’nın yöresel yemeklerini de, doğa eşliğinde tadabilirsiniz.

Konya Selçuklu Kulesi ve İş merkezi

SELÇUKLU KULESİ VE İŞ MERKEZİ

Konya’nın Kulesite Ticaret Merkezi içinde yer alan 42 katlı bir gökdelendir. 2006 yılında tamamlanan, döneminde Türkiye’nin en yüksek 11’nci gökdeleni ve Konya ile İç Anadolu Bölgesinin en yüksek binası unvanını taşıyordu. Kulenin resmi yüksekliği 163 m olup zemin üstünde 42 kat bulunmaktadır.

Evet kule bilinçli olarak Konya’nın araç plakası numarası nedeniyle 42 katlı olarak inşa edilmiştir. 

Kulenin en üst 2 katı, saatte bir tam tur atan ve böylece günde 24 tur dönen bir restorana ev sahipliği yapmaktadır. Bu restoran şehrin panoramik manzarasını 360 derece sunmaktadır. 

Konya Selçuklu Kulesi ve İş merkezi

Konya Büyükşehir Belediyesinin Eski Otogar dönüşüm projesi kapsamında yaptırılan kule, 50 bin metre karelik arsa üzerinde, 42 katlı ana blok ve alışveriş merkezi binasından oluşmakta olup toplam 110 bin metre kare inşaat alanına sahiptir. 

Türkiye’nin önde gelen alışveriş ve eğlence merkezlerinden biri olan Kulesite, Konya’nın modern yüzünün en görkemli yapısı olarak dikkat çekmekte olup 2004 yılında hizmete girmiştir. Yapıda: 2 kat mağaza girişleri, 1 sanal eğlence katı, 1 seyir katı ve 1700 araçlık otopark bulunmaktadır. 

 

Konya Sırçalı Medrese

SIRÇALI MEDRESE-MEZAR ANITLARI MÜZESİ

Taç Kapısındaki kitabeye göre 1242 yılında Selçuklu Emiri Bedreddin Muslih tarafından yaptırılmıştır. Ana eyvandaki çini kitabede ustasının mimar Muhammed et-Tusi olduğu belirtilmiştir. 

Taç kapısının basık kemerli kapı açıklığının üzerindeki sülüs hatla yazılmış 7 satırlık Arapça kitabesindeki bilgilere göre “Selçuklu Sultanı II Gıyaseddin Keyhüsrev zamanında Bedreddin Muslih tarafından 1242/1243 yılında Hanefi mezhebine göre hareket eden fıkıh alimleri ve talebeleri için inşa ettirilmiştir. 

İçindeki sırlı tuğla ve çini süslemelerden dolayı Sırçalı Medrese olarak tanınan yapı, kurucusundan dolayı Muslihiyye Medresesi adıyla da anılmaktadır. 

Sırçalı Medrese, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde medrese olarak kullanılmıştır. 17 yüzyılda terk edilmiş olan medresenin talebe odaları yıkılmıştır. 19 yüzyılda ise kerpiçle yapılan bu odalarda eğitime devam edilmiştir. 1943-1954 yılları arasında tekrar onarıma alınmıştır. 1960 yılında Konya Müzesine bağlı Mezar Anıtları Müzesi olarak ziyarete açılmıştır. Müzenin bahçesinde toprak altında olan Bizans devrine ait katakomp da onarılarak ziyarete açılmıştır. 

Mimari Özellikleri:

İsmini çini süslemelerinden alan Sırçalı Medrese, plan düzeni, taş işçiliği ve tezyinat özellikleriyle Anadolu Selçuklu sanatının en gösterişli yapılarından biridir. Dengeli plan düzeni ve taş işçiliğinin yanında geometrik süslemeler, bitki ve yazı örneklerini abidevi ölçüde bir araya getiren çinileriyle Anadolu Selçuklu sanatının en gösterişli yapılarından biridir. 

Medrese, kesme taştan 2 katlı açık avlulu, eyvanlı, simetrik ve dengeli planı ile Selçuklu medreselerinin ilk örnekleri arasındadır. Duvarların çoğu moloz taştandır. Aralarına yer  yer ahşap kuşak ve hatıllar yerleştirilmiştir. İç kısımlardaki bazı duvarlarla kemerler, tonoz ve kubbeler tuğladan yapılmıştır. 

Konya Sırçalı Medrese Taç Kapı
Taç Kapı:

Silmelerle yanlardan ve üstten kuşatılan sivri kemer gözü halinde cepheye açılan bir eyvan şeklinde tasarlanmıştır. Taç kapının basık kemerli kapı açıklığını örten kemer örgüsünde, geçme tekniğinde birbirine kenetlenmiş çift renkli taşlar bulunur. 

Konya Sırçalı Medrese ana eyvan
Ana Eyvan;

Yapının en süslü ve gösterişli yeri olan ana eyvan bugün oldukça sağlam durumdadır. Eyvan bir basamakla avludan ayrılır. Cephesi çeşitli şekillerde ve görünüşlerde çinilerler ve yazılarla bezelidir. Bu yazılar Kuran’dan alınmış surelerdir. Kemer içinde yer alan altıgenin ortasında binanın mimarının kitabesi bulunmaktadır. Medreseyi Tuslu Mehmet Ustanın yaptığı yazılıdır. 

 

Türbe ve Hücreler;

Giriş kapısından sonra beşik tonozlu eyvan gelir. Sağ tarafta türbe, solda ise medrese odası vardır. Türbe kubbemsi tonoz örtülü olup, bir penceresi cepheye, diğeri avluya açılmaktadır. Duvarları ve örtüsü, sırlı tuğlalarla balık sırtı şeklinde örülmüştür. 

Konya Sırçalı Medrese Mezar Taşları Koleksiyonu
Mezar taşları koleksiyonu:

Anadolu Selçuklu Devleti dönemi, Beylikler dönemi ve Osmanlı İmparatorluğu dönemine göre düzenlenen mezar taşları, şekil, motif ve yazı karakterleri dikkate alınarak sıralanmış ve ziyarete açılmıştır. 

Müzenin en büyük mezar anıtı Konya’nın eski valilerinden Süleyman Paşa’ya aittir. Gri mermerden olan 1775 tarihli bu anıtın dikdörtgen gövdesinin iki ucunda baş ve ayak şahideleri yükselmekte, daha yüksek tutulan baştaki şahidede 15 satırlık sülüs yazı yer almaktadır. Rozetin içi iç içe gülbezeklerle bezelidir. 

Muhtemelen Karamanloğulları Beyliğine ait 750/1349 tarihli bir mezar taşı ile 15 yüzyıla ait diğer birkaç örnek aynı üslup özelliği gösterir. Küçük ölçekli bu şahidelerin sade ve düz gövdeleri yanlardan  burmalı birer sütunce ile sınırlanmış, tepeleri de dilimli birer kemer ve palmetle tamamlanmıştır. 

Bizans Dönemi Katakomp:

1988-1990 yılları arasında restorasyon sırasında, bahçe kısmında Bizans dönemine ait katakomp (Hıristiyanların kayaları oyarak ya da yerin altına dehliz kazarak yaptıkları mezarlık-tapınak) bulunmuş ve onarılarak ziyarete açılmıştır. Bu katakomp müzeyi çok katmanlı bir kültürel miras alanına dönüştürmüştür. 

Konya Etnografya Müzesi

KONYA ETNOĞRAFYA MÜZESİ

Müzedeki koleksiyonların çekirdeği 1899 yılında kurulan Müze-i Hümayun Konya Şubesi ile Mevlana Müzesinden devralınan etnografik eşyalar teşkil etmektedir. 1975 yılında Konya Etnografya Müzesi adıyla ziyarete açılan müze, zaman zaman Konya Türk-İslam Sanatları Müzesi diye de anılmaktadır. 

Başlangıçta eğitim amaçlı olarak inşa edilen bina, zamanla Konya ve çevresinin geleneksel yaşamını, el sanatlarını, gündelik hayat nesnelerini ve kıyafet kültürünü tanıtan kapsamlı bir koleksiyona ev sahipliği yapmaktadır. 

Üç katlı müze binasında satın alma, bağış, hediye veya başka müzelerden devir yolu ile elde edilen Selçuklu, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerine ait başta halı-kilim ve savaş malzemeleriyle yöresel el sanatları ürünlerinden oluşan 6000 den fazla etnografik eser bulunmaktadır. 

Konya Etnografya Müzesi
Bina ve Kat Planı:

1975 yılında açılan Konya Etnografya Müzesi bodrum ve zemin katlarıyla birinci kattan oluşmaktadır. Zemin katta girişin solu Müze Teşhir Salon, sağı Dr Mehmet Önder Konferans Salonu, bodrum katı halı bölümü olup birinci katta ise idari hizmet büroları ile eser depoları yer almaktadır. 

Konya Etnografya Müzesi
Geleneksel Kıyafetler ve Tekstil:

Etnografik eserler arasında kadın kıyafetlerini oluşturan bindallı, salta, cepken, kaftan, işlik ve şalvarlar başta gelir. Onları bohçalar, peşkirler, yağlık ve mendiller, uçkurlar, yazmalar, yemeniler, çoraplar, keseler ve eldivenler takip eder. Teşhirde kadın giysilerinden kadife, seten, atlar üzerine sim sırma, kordon tutturma ve kasnak işlemeli bindallı cepken, kaftan, yelek ve entarilerin tamamlayıcısı olarak pafın ve gümüş ziynet eşyaları, bilezik, küpe, tepelik, yüzük gibi takılar, kemer tokaları ile sim sırma, tel kırma, sarma işlemeli bohçalar, peşkirler, uçkurlar, yastık ve yatak takımları yer alır. 

Kadın Süs eşyaları ve takılar:

Bu bölümde sergilenen kadın süs eşyalarından oyalar, gümüş gerdanlık, hamail, bilezik, kaşbastı, tepelik gibi eserler Osmanlı dönemindin en güzel örneklerindendir. 

Konya Etnografya Müzesi
Kenan Özbel Koleksiyonu-193 Parça

Toplam 193 parçadan meydana gelen eserlerin büyük bir bölümü hercai, sümbül, küpe ve karanfil çiçeklerini örnek alan çeşitli iğne oyaları oluşturmaktadır. Genellikle 19 yüzyıldan kalma sevai, serenk, seraser, kutnu, kemha, çatma gibi kumaş parçaları çeşitli boyutlardadır ve çerçeveli olarak sergilenmektedir. Para, tütün, saat ve mühür keselerinin de renk ve motif bakımından çok değişik örnekleri bulunmaktadır. 

 

Refet Yardımcı Koleksiyonu-90 Parça

90 parçadan oluşan Refet Yardımcı Koleksiyonunda 19 yüzyıl kadın ve erkek kıyafetleri ile takılar başta olmak üzere çok çeşitli etnografik eşyalar yer almaktadır. 

 

Günlük hayat eşyaları:

Salonda günlük hayatta kullanılan birçok eşya tipolojik sırayla düzenlenmiştir. Kahve takımları, kahve soğutucuları, tesbihler, tütün tabakaları, ağızlıklar, sofra takımları, nakışlı ve yazılı kaşıklar, ağaç ve tunç havanlar, bakır kazanlar, tencere ve tabaklar, porselen mutfak kapları, ibrikler, buhurdanlık ve gülabdanlar, aydınlatma araçları bunlardan bazılarıdır. 

 

Silah Koleksiyonu:

Etnografya Müzesinin en ilgi çeken bölümlerinden biri Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerine ait ateşli ve ateşsiz silahlar, ok, yay, sadak, hançer, kılıç örnekleri ile çakmaklı, kapsüllü tabancalar ve tüfeklerin sergilendiği alandır. 

Konya Etnografya Müzesi
Halı Kilim bölümü-Bodrum Kat.

Müzenin en özgün bölümlerinden biri alt katında bulunan Halı-Kilim bölümüdür. Burada Konya çevresindeki kadim eserlerden intikal eden ve özellikle Selçuklu dönemine tarihlendirilen nadir halı parçaları görülebilir. Bunların arasında Konya Alaeddin Camii, Mevlana Dergahı, Selimiye Camii ve Beyşehir Eşrefoğlu Camiinde bulunan karakteristik Türk halıları en önemli örneklerdir. 

Beyşehir Eşrefoğlu Camiinden gelen 13 yüzyıl yıldızlı halı parçası, yine aynı camiden gelen bir 15 yüzyıl halısı ile bazı Kula, Ladik, Karapınak ve Gördes halıları bunların başlıcalarıdır. 

Konya’nın meşhur Derbent, Karapınar, Kavak, Küçükmuhsine, Ladik ve Sille halıları ile Bergama, Gördes, Kula, Mucur ve Uşak gibi önemli halı örnekleri de müzede yer almaktadır. 

Konya Atatürk Müzesi

KONYA ATATÜRK MÜZESİ

Mimari açıdan oldukça ilgi çekici olan 2 katlı bu bina, 20 yüzyıl başlarında Konya’da yaşayan Murunilerden Yusuf Şar isimli bir tüccar tarafından 1912 yılında konut olarak inşa ettirilmiştir. Muntazam kesme taş ve tuğladan inşa edilen yapı, 1923 yılında hazine adına tescil edilerek bu tarihten itibaren Vali Konağı olarak kullanıldı ve Gazi Mustafa Kemal’in Konya’ya yaptığı ziyaretlerde ona tahsis edildi. 

Atatürk Evi, Zafer Alanından Anıt Alanına çıkan Atatürk Caddesinin kuzey tarafında yer almaktadır. Zemin katı ile birlikte 3 katlı olan evin dış duvarlarında kesme ve moloz taş kullanılmıştır. Üst örtüsü çatılı ve kiremitle kaplanmış olan evin her katında 4 oda ile mutfak bulunmaktadır. 

 

Atatürk’ün Konya Ziyaretleri:

Atatürk, Milli Mücadeleyi başlatmak üzere Anadolu’ya geçtikten ve Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisini açtıktan sonra 3 Ağustos 1920 tarihinde Konya’ya gelerek bir gece kalmış, Konyalılarla görüşmeler yapmıştır. Bu tarihten ölümüne kadar Konya’ya 12 kez gelen Atatürk, çoğu gelişlerinde Konyalıların kendisine hediye ettiği bu 2 katlı köşkte kalmıştır. 

Gazi Mustafa Kemal, 20 Mart 1923 tarihinden itibaren eşi Latife Hanım ile birlikte Konya’ya yaptıkları ziyarette 4 gün, 3 Ocak 1925’te başlayan ziyaretlerinde ise 11 gün bu köşkte konakladı. Müzede kayıtlara göre Gazi Mustafa Kemal, burada toplam 53 gün konakladı.

Konyalıların Hediyesi:

Konya Belediyesi tarafından 1927 yılında satın alınan bina, 19 Temmuz 1928 tarihinde Konyalıların bir şükran ifadesi olarak tescil edilerek tapusuna Reisicumhur Gazi Mustafa Kemal Paşa’ya Konyalıların  hediyesidir kaydı konulmuştur. 

 

Müzeye dönüşüm süreci:

1963 yılına kadar Vali Konağı olarak kullanılan ev, aynı yıl Konya Müze Müdürlüğüne devredilerek onarılmış ve bir yıl sonra 17 Aralık 1964 tarihinde “Atatürk Evi-Kültür Müzesi” adıyla ziyarete açılmıştır. Atatürk Müzesi, Atatürk’ün doğumunun 100 yılında İl Kutlama Komitesi Başkanlığının talepleri üzerine, Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından restore edilerek 17 Nisan 1982 tarihinde “Atatürk Müzesi” adıyla yeniden ziyarete açılmıştır. 

Konya Atatürk Müzesi
Zemin Kat-Sergi Salonu:

Müzenin giriş katında yer alan vitrinlerde Atatürk’ün kullandığı palto, yağmurluk, spor kıyafeti, hasır şapka ile sütlük ve çatal-bıçak takımları sergilenmektedir. Panolarda ise Cumhuriyet öncesine ait belge ve fotoğraflarla, Atatürk’ün Konya ziyaretleri ve Birinci Meclis’te milletvekili olarak görev yapan Konyalılar tanıtılmıştır. 

Zemin kat, Cumhuriyet öncesi döneme ait belgeler ve Atatürk’ün Konya ziyaretlerini aktaran fotoğraflar ile çeşitli belgeler, fotoğraflar, gazete küpürleri ve bu evde tuttuğu günlük notlarını gösteren panoları barındırmaktadır. 

Konya Atatürk Müzesi
Üst Kat-Yaşam alanları ve kişisel eşyaları:

Müzenin ikinci katında yer alan vitrinlerde Atatürk’e ait samur kürk, sabahlık, daktilo, oyun masası ile Anıtkabir Müzesinden alınan ipek paravan ile mutfak eşyaları sergilenmektedir. Panolarda, Atatürk’ün Konya’ya gelişlerinin ve şehirde ziyaret ettiği yerlerin fotoğrafları, hastalığında Dolmabahçe Sarayında kullandığı koltuk ve yatağı ile ölümü üzerine dünyanın değişik ülkelerinden önemli kişilerin Atatürk için söyledikleri yer almaktadır. 

 

Pul koleksiyonu ve özlü sözler:

Vitrinlerde Atatürk’ün kullandığı kişisel kıyafetleri, giyimleri ve eşyaları sergilenmektedir. Müzede ayrıca vitrinlerde Atatürk pulları koleksiyonu bulunmakta ve panolarda onun bazı özlü sözlerine yer verilmektedir. 

Konya Atatürk Anıtı
Atatürk Anıtı:

Atatürk’ün İstanbul Sarayburnu’nda Gülhane Parkına yerleştirilen heykelinden sonra ikincisi Konya’da yapılmıştır. Anıt: 65. m yüksekliğinde mermer kaide ve 2.80 m yüksekliğinde bronz Atatürk figüründen oluşmaktadır. Atatürk mareşal üniformasıyla ayakta, sol eliyle kılıcının kabzasını tutar, hafifçe öne uzanmış sağ eliyle ayaklarının dibinde yükselmekte olan bir demet buğday başağına dokunur biçimde betimlenmiştir. 

Konya İplikçi Camii

İPLİKÇİ CAMİİ

Konya kent merkezinde Alaeddin Tepesinin doğusunda, Kürkçük Mahallesinde Alaeddin Caddesi üzerinde İplikçiler Çarşısı yakınlarındadır. 

1202 yılında Selçuklu döneminden bu yana tarihi iz taşıyan Konya’nın ilk medresesi olan İplikçi Camiinin inşa tarihi 13 yüzyıl olarak bilinmektedir. Pek çok kez farklı isimlerle anılan cami, yapı önceleri ilk inşa eden Ebülfazi, daha sonrasında Ahmet Bey Camii olarak anıldı. Eskiden bitişiğinde yer alan Altun-aba Medresesinin 1202 tarihli vakfıyesinde belirtilen İplikçi Necibüddin Ayaz’ın medresesinin mütevellisi olması ve yakınında da İplikçiler Çarşısının bulunması neticesinde her iki yapı da önce İplikçiler, ardından İplikçi adıyla meşhur olmuştur. 

Konya İplikçi Camii

Kapı üzerindeki kitabeye göre yapıyı 733 yılında Recep ayı ortasında (1333 Nisan başı) Kişçi (Somuncu) Mesudzade Hacı Ebubekir genişleterek yenilemiştir. Yapı 1945 yılında Müzeler Müdürlüğü tarafından yapılan restorasyonla son şeklini almıştır. 1951 yılında Konya Müzesi Klasik Eserler Bölümü olarak hizmete sokulan bina 1960 yılının Şubat ayında tekrar cami olarak açılmıştır. 

Alaeddin-Adliye arasında uzayıp giden tramvay hattının geçtiği bu caddenin zamanla dolması sebebiyle yapı, yol seviyesinden 1.5 m kadar çukurda kalmıştır. Bu nedenle günümüzde camiye giriş, 10 basamaklı bir merdivenden inilerek sağlanmaktadır. Bu durum camiye adeta bir “gömülü hazine” havası katmakta, ziyaretçilerin merdivenle aşağı inerek asırlık bir mekana adım atmasını sağlamaktadır. 

Konya İplikçi Camii gizli Selçuklu Mihrabı
Caminin en önemli özelliği-Gizli Selçuklu Mihrabı

Tamamen sıvayla örtülen iç mekanda 19 yüzyıla ait barok karakterli bir mihrap görülmekle birlikte asıl mihrabın kalıntısı bunun ve döşemenin altında Selçuklu üslubu ile kendini belli etmektedir. Alttaki mihrap, Anadolu Selçuklu sanatına ait en eski örnek olarak tanımlanmaktadır. Firuze ve mor çinilerle geometrik kompozisyonlu çerçeve, yine bunun yanında firuze ve lacivert çinilerle rumi kompozisyonlu ikinci bir çerçeve görülür. Mihrabın çini işçiliği, renk ve desen zevki, 13 yüzyıl başlarına tarihlendirilebilecek bir anlayış ve üslubu yansıtmaktadır. 

Nitekim caminin 1945-1947 yıllarındaki onarımında bugünkü mermer mihrabın altında ve 1.10 m aşağısında caminin eski mihrabı bulunmuştur. Çini mozaik tekniğindeki mihrap kalıntısında geometrik kompozisyonlar geniş bir bordür oluşturan firuze ve mor renkli çinilerin yarım sekizgen ve zikzaklarla ortadaki karelere halkalandığı, daha dar olan diğer bitkisel bordürlerde ise firuze ve lacivert çinilerden kesilmiş kıvrık dal ve rumilerin girift bir kompozisyon oluşturduğu görülmektedir. 

Konya İplikçi Camii
Şadırvanın Sırlı Akustiği

Üzerinde kubbesi ve 8 sütunu bulunan şadırvanın birbirine karşıt aynı hizadaki sütunlar arası konuşmalarda oluşan akustik nedeniyle ses sanki yukarıdan aşağıya doğru çok yakından, hoperlörden geliyormuş gibi bir his uyandırıyor. Sütuna yaslanıldığında sanki elinde ahize almışçasına karşı sütundaki başka birinin sesini net bir şekilde işitme imkanı veren bu şadırvanın kim tarafından yapıldığı bilinmiyor. Yapılan araştırmalarda akustik ses olayının nasıl gerçekleştiği dair de bir tespitte bulunulamıyor. Bu olağanüstü akustik özellik, Konyalıların ve şehre gelen misafirlerin en çok ilgisini çeken konulardan biridir. Siz de Konya’yı ziyaret ederseniz, bu camiye gidip bu akustiğe şahit olabilirsiniz. 

 

Konya Selimiye Camii

 

SELİMİYE CAMİİ

Cami, Karatay semtindedir. Aziziye Camiinin  batısında, şehrin ticaret merkezinde yer almaktadır. Mevlana Müzesinin y anındadır. 

Cami, 16 yüzyılda tamamlanmış olup Mevlana Celaleddin-i Rumi’nin türbesinin (bugünkü Mevlana Müzesi) yanına inşa edilmiştir. Cami, 1558 yılında, II Selim tarafından sancak beyi olarak görev yapan Şehzade iken yaptırılmıştır. Sultan Selim’in Konya Valiliği sırasında başlanan caminin yapımı, yaklaşık 9 yıl sürmüş ve 1567 yılında tamamlanmıştır. 

Cami, Mimar Sinan’ın baş mimarlık görevinde bulunduğu sırada yapılmış olmasına rağmen, hiçbir biyografisinde yer almaz. Yapı, Selim’in padişah olmasından sonra 1570 yılında tamamlandı. 

Kuzeyinde: altı sütuna istinat ettirilmiş, yedi kubbeli son cemaat yeri ve basık kemerli cümle kapısı var. Ahşap kapı kanatlarından, sağdakinde “Mesciti Mümin, suda balık gibidir.” İbaresi yazılıdır.

Mimari Özellikleri:

Klasik Osmanlı cami mimarisinin Konya’daki en önemli örneği olan Selimiye Camii, merkezi kubbeli bir plan şemasına sahiptir. Kareye yakın dikdörtgen harimi ve kuzeyindeki son cemaat revakları, bunların uçlarında yükselen iki minaresi ile dikkat çeker. Harim mihrap tarafına yakın haçvari planlı iki kalın ayakla, aynı eksende iki sütunçe ve kuzey duvarına bitişik daha kalın ayakların taşıdığı ortadaki merkezi kubbe ile kapatılmış kıble tarafına da bir yarım kubbe eklenmiştir.

Konya Selimiye Camii
İç Mekan Süslemeleri:

Caminin iç mekanı özellikle kalem işi ile tezyin edilmiştir. Bu tezyinatlar caminin duvarlarına yapılmış ve  dini motiflerle süslenmiştir. Bu süslemeler caminin dini atmosferini ve estetik değerini arttırmaktadır. Mimarına dair herhangi bir kayda rastlanmayan eser bazı araştırmacılarca Mimar Sinan’a isnat edilmektedir. 

Konya Aziziye Camii

AZİZİYE CAMİİ

İlk kez Osmanlı Padişahı VI Sultan Mehmet’in muhasibi olan Damat Mustafa Paşa tarafından yaptırılmıştır. Yapımına 1671 yılında başlanan ve 5 yılda tamamlanan cami, 1867 yılında çıkan büyük Konya yangınında ağır hasar görmüş ve altındaki dükkanlarla birlikte kullanılmaz hale gelmiştir. 1867 yılındaki yangının ardından Sultan Abdülaziz’in annesi Pertevnihal Hatun’un 28 bin liralık yardımı ile vakıf gelirleri de kullanılarak inşaata 1872 yılında yeniden başlanmış ve 1874 yılında tamamlanarak Aziziye ismi verilmiştir. 

Konya Aziziye Camii
Mimari özellikleri:

Aziziye Camiine değişik bir görünüm veren kubbe kasnağının etrafında sıralanan sivri külahlı ağırlık kulecikleri ile dört köşede yükselen değişik biçimli ve başlı başına bir mimariye sahip olan dört büyük ağırlık kulesi dikkat çekmektedir. Yivli gövdeli çifte minare de nisbetleri ve şerefe biçimleri bakımından klasik Türk minarelerinden farklıdır. 

Cami tek katlıdır. Tamamen Gödene taşından inşa edilmiş olup yüksek bir binadır. Temellerinde ve duvarlarında bütün cephelerde düzgün yontu taşı uygulanmıştır. 

Caminin en önemli özelliklerindin biri, pencerelerinin kapısından dana büyük ve gösterişli olmasıdır. Bu sayede kış aylarında da cami içerisinde oldukça aydınlık bir atmosfer hakimdir. 

Caminin iki yan duvarında beşer adet giriş kapısı bulunmaktadır. Bu, Türk mimarisinde örneğine rastlanmayan bir özelliktir. 

 

İç Mekan Süslemeleri:

Kıble duvarının ortasında yer alan mihrap, yöresel bir malzeme olan gök mermerden yapılmıştır. Süsleme kompozisyonunda ampir üslup özelliği gösteren altın yaldız renginde boya kullanılmıştır. 

Dönemin zevkine uygun zengin süslemeleri ve kusursuz mermer işçiliğiyle minber, camiye ayrı bir ahenk katmaktadır. 

Konya Aziziye Camii minareleri
Minareler.

Caminin en özgün yanı minarelerin şerefelerinin sütunlarla ayakta tutulmuş dairesel balkonlar şeklinde inşa edilmesidir. Bu tasarım klasik Osmanlı minarelerinden tamamen ayrılarak Avrupai bir görünüm ortaya koymaktadır.

 

Sultan Abdülaziz’in Tuğrası Meselesi

Caminin batı kapısının üzerinde yer alan Sultan Abdülaziz’in tuğrası zamanla silinmeye çalışılmıştır. Bu tarihi iz, Osmanlının siyasi tarihine dair önemli bir tanıklık sunmaktadır. 

Konya Şerafeddin Camii

ŞERAFETTİN CAMİİ

Konya’nın en hareketli noktasında, Konya Valilik binasının güney cephesinde konumlanmıştır.

İlk olarak 1214 tarihli Devlet Hatun’un vakfiyesinde adı Şerafeddin mescidi olarak geçmektedir. Selçuklu devrinde 13 yüzyılın başlarında Çeşnigir Şerafeddin Osman tarafından yaptırıldığı belirtilmektedir. 

12 yüzyılda Şeyh Şerafeddin tarafından yaptırılan cami, 1444 yılında II Karamanoğlu İbrahim Bey tarafından tamir ettirilmiştir. Zamanla harap olan cami, 1636 yılında Mehmet Çavuşoğlu Nemi Bey tarafından yıktırılarak yeniden yaptırılmıştır. 

Konya Şerafeddin Camii
Mimari özellikleri:

Caminin gövdesinde kesme taşlar kullanılmış olup üst kısım büyük bir kubbe ile örtülmüştür. Güney kısım hariç, diğer yönlerde ikinci kat mahfelleri bulunmaktadır. İkinci kattaki ahşap tavanlar ve kalem işi süslemeli küçük kemerli sütun sistemi, gerçekten görülmeye değer bir işçilik ortaya koymaktadır. 

Minare:

Tek şerefelidir ve yan giriş kapısının güneyindedir. Önceleri iki şerefeli olan minare defalarca yıkılmış ve yeniden yapılmıştır. 

Minarenin alemindeki 5 okun sırrı:

Şerafeddin Camii minaresinin alemindeki okların anlamını öğrenmek amacıyla Karatay İlçe Müftülüğü tarafından araştırma yapılmıştır. Bu araştırma sonucuna göre, cami minaresinin 1876 yılında yıkıldığı, mevcut minarenin II Meşrutiyetten önce yapıldığı ve söz konusu 5 oklu alemin de o tarihlerde minareye yerleştirildiği belirtilmiştir. Minare alemindeki metallerin siyasi bir partiyle ilgisi olmadığı gibi korumu kurulu onaylı projesinde minare alemi mevcut haliyle korunmaktadır. 

Şeyhin Türbesi:

Caminin güneyinde ilk caminin banisi Şeyh Şerafeddin’in medfun olduğu bir türbenin olduğu bilinmektedir. Bu türbe 1925 yılında belediye tarafından istimlak edilerek yıktırılmıştır. 2003 yılında buradaki türbede kazı çalışması yapılmış, daha sonra özgün planına bağlı kalınarak yeniden bir türbe inşa edilmiştir. Günümüzde türbenin tarihi ve sanatsal bir değeri yoktur. 

Konya Şerafeddin Camii
Eski çiniler ve Selçuklu izleri:

İlk yapının çinilerle süslü olduğu ve eski yapının çinilerinin günümüzdeki caminin dış yüzünde kullanıldığı ifade edilmektedir. Bu detay, Şerafeddin camiinin Selçuklu döneminden Osmanlı dönemine uzanan kesintisiz tarihsel katmanlarını somut biçimde gözler önüne sermektedir. 

Konya Kapu Camii

 

KAPU CAMİİ-İHYAİYYE CAMİİ

Konya’da Hükümet Konağının güneyindedir ve asıl adı İhyaiyye camiidir. Konya kalesinin Arpazarı ile Telli Kapıları arasında kaldığı için Kapu Camii adıyla anılar olmuştur. 

Kapu Camii, Konya’nın sembol camilerinden biridir. Bir asrı aşan bir süredir hatimle teravih kılınan ve kıldırılan tek camidir. 

Konya’nın en büyük camilerinden biridir. 1658 yılında dönemin Konya Mevlevi Dergahı postnişi Şeyh Hüseyin Efendi tarafından inşa ettirilmiştir. İhyaiyye ve banisine nispetle Çelebi Hüseyin Efendi Camii olarak da adlandırılmaktadır. 

İlk kez 1658 yılında Mevlana’nın torunlarından Konya Mevlevi Dergahı Postnişi Pir Hüseyin Çelebi tarafından yaptırılmıştır. 1811 yılında harap olan ilk cami, Eşenlerli Köse Müftü adıyla bilinen Abdurrahman Efendi tarafından yenilenmiştir. Ancak bu yapı, 1867 Konya Çarşısı yangınında tamamen yanmış, bu tarihten sonra yaklaşık 2 yıllık bir süreçte Konya Kalesinden sökülen taşlarla bugünkü cami inşa edilmiştir. 

Konya Kapu Camii
Mimari özellikleri:

Ticari alan içerisinde bir platform üzerine taş malzemeden, avlusuz olarak inşa edilen ve kuzey cephesinde alt katında 8 adet dükkan yapılarak ticari doku ile bütünleşmesi sağlanan Kapu Camii, hem ticari faaliyete katkı sağlamakta hem de çarşı esnafının ibadetgahı olarak büyük bir önem taşımaktadır. 

Konya Kapu Camii
Üç kapı-Merdiven sistemi:

Konya’da platform üzerinde inşa edilmiş birkaç yapıdan biri olan Kapu Camiinin merdivenlerle ulaşılan üç girişi bulunmaktadır. Kuzeyde yer alan ana giriş, dükkanların oluşturduğu alana bakmakta olup, burada 10 adet mermer sütunla taşınan son cemaat yeri bulunmaktadır. Batı girişi dükkanların arasında kalan ufak bir meydana açılırken, doğu girişi ise caminin hemen yanından geçmekte olan Sarraflar Caddesine açılmaktadır. 

1997-1998 Restorasyonu:

1997-1998 yıllarındaki restorasyon sırasında kubbe içleri ve pencere alınlıklarındaki kalem işleri ve hat yazıları yenilenmiş, sütunlar niteliksiz ahşap malzeme ile kaplanmış ve taş mihrap çini mihrap ile yenilenmiştir. Bu müdahale mimari kamuoyunda tartışmalara yol açmış, orijinal taş mihrabın çiniyle kaplanması tarihi değer açısından bir kayıp olarak değerlendirilmektedir. 

 

Konya Kapu Camii

SADRETTİN KONEVİ CAMİİ VE TÜRBESİ

Sadrettin Konevi, 13 yüzyılda Mevlana Celaleddin-i Rumi ile aynı dönemde ve mekanda yaşamış, Türk-İslam düşüncesini, Anadolu İslam anlayışını ve özellikle Osmanlı toplumunun ilim ve kültür hayatını derinden etkileyen fikirleri üreten tarihi bir şahsiyettir. 

Giriş kapısındaki kitabede adı geçen Sadrettin Konevi aslen Malatyalı olup, Konya’ya yerleşmiş, zamanının tanınmış bilginlerindendir. Muhyiddin İbni Arabi’den tahsil ve terbiye görmüş, Konya’daki hanekahında hadis ilimleri okutmuştur. Mevlana’ya derin bir sevgi ile bağlanmıştır. 

1274 yılında vefat ettikten sonra, vasiyeti üzerine bugünkü türbesi yaptırılmıştır. 

Konya Kapu Camii
Kitabenin Sırrı:

Caminin güneyindeki giriş kapısı üzerinde 2 kitabe bulunmaktadır. Bunlardan alttaki dikdörtgen biçimli kitabe inşa kitabesi olup Selçuklu sülüsüyle kabartma tekniğinde Arapça olarak yazılmıştır. Üç satırlık kitabe maelen şöyledir.” Burası, Muhakkık ve Rabbani alim Muhammed oğlu İshak’ın oğlu Şeyh, İmam Muhammed Sadreddin’in türbesi ve onun mübarek imaretidir.”

Konya Kapu Camii
Caminin mimari özellikleri:

Konya’nın Meram ilçesinde bulunan Şeyh Sadrettin Konevi Camii ve Türbesi, günümüzde yolun zemin kotunun yükselmesi sebebiyle çevresine göre çukurda kalmıştır. Cami düz bir arsa üzerinde kuzey-güney doğrultusunda kagir olarak inşa edilmiştir. 

Torunlara ait Sandukalar:

Mahfile çıkan merdivenin altında, etrafı ahşap kafesle çevrilmiş olan 3 sanduka dikkat çeker. Sandukaların Sadreddin Konevi’nin torunlarına ait olduğu bilinmektedir. 

Çilehane Nişi:

Caminin içinde doğu duvarının kuzeye yakın kısmında 150 x 90 x 60 cm ölçülerinde bir niş vardır. Araştırmacılar bu nişten çilehane olarak söz ederler. 

Konya Kapu Camii Mihrap

 

En önemli unsur-Çini Mozaik Mihrap:

Caminin doğu kanadındaki ibaret mekanının kıble duvarında mihrap, Selçuklu çağının en dikkat çekici çini mozaik örneklerinden biridir. Kıble duvarından taşan mihrap, farklı genişlik ve profellerdeki silme ve bordürlerle yanlardan ve üstten çevrelenen dikdörtgen prizmal bir kütledir. Turkuaz ve patlıcan moru sırlı çini mozaiklerden oluşan geometrik ve bitkisel bezemelerle kuşatılmış mihrap nişi, zar başlıklı silindirik köşe sütunceleriyle donatılmıştır. 13 yüzyılın karakteristik özelliklerini taşıyan çini mihrabı mavi ve siyah renkli çinilerle süslenmiştir.

Konya Sadreddin Konevi Cami ve Türbesi
Türbe:

Türbe caminin doğu duvarına bitişiktir. Kare planlı açık türbeye içinde havuzu besleyen kapalı bir avlu üzerinden ulaşılarak açık bir avludan girilmektedir. Türbe, açık türbeler tipinin ayakta kalan tek örneğidir. Türbenin şekli, Selçuklu kümbetlerine benzer. Gövde açık, kaidesi mermer işleme olan türbenin üzerinde köşeli bir tambura oturan kafes şeklinde ahşap bir külah vardır. 

Sadreddin Konevi’nin vasiyetnamesinde “Kabrimin üstünde hiçbir mamure ve dam yapmayınız” demiştir ve isteğine uygun türbe yapılmıştır. 

Konya Şems-i Tebrizi Camisi

ŞEMS-İ TEBRİZİ CAMİİ VE TÜRBESİ

Şems-i Tebrizi (1185-1247), İranlı mütasavvıf olup Mevlana Celaleddin-i Rumi’nin gönül dünyasında büyük değişikliklere sebep olan ve Mevlana tarafından yazılan ilahi aşk şiirlerinden oluşan “Divan-ı Şems-i Tebrizi” adındaki eserin ilham kaynağı olan sohbet şeyhidir. 

Şems’in Gizemli Kayboluşu;

Şems, Hicri 645, Miladı 1247 tarihinde Mevlana’da meydana gelen büyük değişikliği hazmedemeyenler tarafından mı öldürüldü yoksa geldiği gibi kimseye haber vermeden Konya’yı terk mi ettiği bilinmemektedir. 

1247 yılından sonra bir daha kendisine rastlanılmamıştır. Türbe içinde bulunan sandukanın boş mu yoksa Şems’in gerçekten sandukada medfun olup olmadığı bilinmemektedir. 

Bu zaviyede bulunan türbeden başka Niğde’de Kesikbaş Türbesi, İran’ın Hoy şehrinde Şems Minaresi yanında, Tebriz’de Geçil denilen mezarlıkta ve Pakistan’da Mültan şehrindeki Pir Şah Şemseddin-i Tebrizi Türbesi gibi Şems-i Tebrizi’ye izafet edilen başka türbeler de mevcuttur. 

Konya Şems-i Tebrizi Camisi
Caminin tarihçesi:

Şems Makanı olarak da adlandırılan cami ve külliyenin 13 yüzyılda yapıldığı düşünülmekte ancak kim tarafından yaptırıldığı bilinmemektedir. 1510 yılında Abdürrezzakoğlu Emir İshak Bey tarafından restore edilmiş ve batı kanadına iki oda eklenerek ihtiyaç sahiplerinin konaklamasına sunulmuştur. 

Şehrin merkezinde yer alan Şems-i Tebrizi türbe-semahanesi eskiden pir evi, Konya Mevlana Dergahına bağlı beş Mevlevi zaviyesinin en önemlisidir. Mevlelikte Konya Şems-i Tebrizi Zaviyesi “Makam-ı Şems” diye adlandırılmış ve önemli bir ziyaretgah kabul edilmiştir. 

 

Caminin mimari özellikleri:

Birbirine bitişik durumdaki cami ve külliyede içten ahşap tavanlı olup, direkler üzerinde gerilen sütun kasnağıyla taşıyıcı sütunların üst kısmı sekizgen tambur şeklini almıştır. Yapı, 1997 yılında yeniden restore edilmiştir. 

Konya Şems-i Tebrizi Türbesi
Türbe:

Konya Alaeddin Tepesinin doğusunda, geniş bir park içinde bulunan Şems-i Tebrizi Türbe ve Mescidi birbirine bitişiktir. Türbe, klasik Selçuklu kümbetleri tipindedir. Üstü sonradan örtülen kurşun bir çatı ile kaplıdır ve kubbenin altında büyük bir sanduka mevcut olup burada Şems-i Tebrizi’nin naaşının olduğu kabul edilmektedir. 

Kubbenin altında bulunan sandukanın altında önceleri kuyu olduğu düşünülse de, bugün kuyu yerine Şems-i Tebrizi’nin naaşının olduğu düşünülmektedir. 

Konya Tahir ile Zühre Mescidi ve Türbesi

TAHİR İLE ZÜHRE TÜRBE VE MESCİDİ

Yapının inşa kitabesi olmadığı için banisi, yapım tarihi ve mimarına ilişkin kesin bilgiler yoktur. Ancak alanın uzmanlarınca Selçuklu Veziri Sahip Ata Fahreddin Ali tarafından 13 yüzyılın ikinci yarısında yaptırıldığı kabul edilir. Bu nedenle Sahip Ata Mescidi diye de anılan yapı, Konya Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Kurulu tarafından 1982 yılında kültür varlığı olarak tescil edilmiştir. 

Ayrıca Arzu ile Kamber ve Dön Baba Mescidi olarak da bilinir. Yapı, Konya kalesinin kapılarından çeşme kapısının önünde, bugün Zafer Meydanı çevresinde bulunan Beyhekim Mahallesindedir.

 

Mimari özellikleri:

Yapı: mescit, türbe ve medhal olmak üzere 3 bölümden meydana gelir. Mescit ve türbe kubbe ile, dikdörtgen planlı medhal kısmı ise basık tonoz ile örtülüdür. Mescit bölümünde büyük oranda tahrip olmuş çini mozaik bordürlerle çevrili sivri kemerli bir kapı ile medhal kısmına girilir. 

En önemli unsur-Kubbe merkezindeki çini madalyon

Kubbenin merkezindeki dairesel çinili bir madalyon vardır. Madalyonun dışta patlıcan moru dairesel bir bordür sınırlamaktadır. Madalyonun ortasında ise beyaz zemin üzerine turkuaz renkli çini mozaik parçalarla oluşturulmuş kufi hatlı bir yazı vardır. Merkezde bir beşgen oluşturacak şekilde düzenlenen bu yazı kompozisyonunda “Allah ve dört halifenin” isimleri yer almaktadır. 

Konya Tahir ile Zühre Mescidi ve Türbesi
Türbe:

İçinde iki sandukası bulunan mekanın kriptası yoktur. Sandukaların geç tarihte buraya konulduğu ileri sürülür. Bu mekanın asıl haliyle türbe fonksiyonuna sahip olduğunu gösteren herhangi bir delil yoktur. İki sandukanın Tahir ile Zühre’ye ait olduğuna inanılmaktadır. Günümüzde biri Konya’da, diğeri Malazgirt’e bağlı Banu köyünde bulunan iki mezar, bu aşıkların türbesi olduğu inancıyla ziyaret edilmektedir. 

 

 

Konya Mevlana Müzesi

Konya Mevlana Müzesi

Konya Mevlana Müzesi: Mevlana Müzesini gezmek isteyen ziyaretçilerin; özellikle Aralık ayı içinde yapılan “Şeb-i Aruz” törenlerinin olduğu dönemde gitmeleri gerekir.

Çünkü: bu törenler sırasında; Mevlana ile ilgili her türlü etkinlik düzenleniyor ve de özellikle: kapalı salondaki sema gösterileri muhteşem. Bu gösteriler: gerçekten muhteşem.

GENEL

Konya Mevlana Müzesi: Mevlana; bugünkü Afganistan’da bulunan, eski büyük Türk kültür merkezi olan, Belh şehrinde, 30 Eylül 1207 tarihinde doğdu. Asıl adı: Muhammed Celaleddin. Babası: alimler sultanı olarak tanınır, adı; Muhammed Bahaeddin Veled.
Moğol istilası üzerine, Bahaeddin Veled; aile fertleri ve dostları ile birlikte, 1212-1213 yılları arasında; Belh şehrinden çıkarak, Bağdat’a gelirler.

Oradan ise; Malatya, Erzincan ve Karaman’a uğrarlar. Karaman’da bir süre kaldıktan sonra, nihayet Konya’ya gelirler ve buraya yerleşirler.

Evet; Konya’da geçen süre içinde; zamanla Mevlana’nın babası vefat eder. Mevlana’nın; Konya’da verdiği dersler ve yaşam felsefesinin ünü, çevrede hızla yayılır.

Anadolu’da kendisine; Mevlana Celaleddin Rumi adı verilir. Kelime anlamları değerlendirildiğinde; Mevlana; efendimiz ve Rumi ise Anadolu anlamını taşımaktadır.

Bugün, müze olarak kullanılan yer; zamanında, Selçuklu sarayının ” gül bahçesi ” olan yer. 1231 tarihinde vefat eden, Mevlana’nın babası, Sultanü-l Ulema’nın gömülmesi için; Selçuklu Sultanı Alaattin Keykubat tarafından hediye edilmiştir.

Bu defin; babasının sağlığında sık sık gezintiye geldiği gül bahçesine yapılan ilk defindir.

Konya Mevlana Müzesi: Bu mütevazi kabir, daha ilk günden itibaren ziyaret edilmeye başlanır. Selçuklu Sultanı, Mevlana’ya müracaat ederek; “babasının mezarı üstüne, bir türbe yaptırmak istediklerini ” söylerler. Mevlana ise, cevaben;” Mademki senin yaptıracağın kubbe, feleklerin yapacağı kubbeden daha güzel olmayacaktır, o halde, bırak da onun mezarı, bu gök kubbesi ile kalsın, bundan vazgeç ” diyerek, bu isteği kabul etmez.

Mevlana; 17 Aralık 1273 tarihinde vefat eder. Babasının başucunda hazırlanan kabre gömülür. Oğlu Sultan Veled’in rızası alınarak, mezarı üstüne, güzel bir türbe inşa edilir. Bu türbe; mimar Bedrettin Tebrizi tarafından yaptırılır.

Eyvan tarzında, üzeri yıldız tonozla örtülü, tipik bir Selçuklu türbesidir. Doğu, batı ve güney cepheleri kapalı, kuzey cephesi ise açıktır. Naaş; türbenin mahzeninde gömülüdür. Onu; üst katında, Selçuklu ahşap sanatının, muhteşem örneklerinden olan görkemli bir sanduka sembolize ediyor.

Konya Mevlana Müzesi: Onun bu sandukası, günümüzde babasının mezarı üzerindedir. Çünkü; Osmanlı Padişahı Kanuni Sultan Süleyman, sonraki yıllarda (1565 yılında) Mevlana ve oğlu Sultan Veled’in mezarları üzerine, yeni birer mermer sanduka yaptırır ve bunun üzerine, ahşap sanduka, sandukası olmayan Mevlana’nın babasının mezarı üzerine konur.

Oğlu Sultan Veled; 1312 tarihinde ölünce, babasının sağ ayak ucuna gömülür.

Günümüze kadar geçen sürede; naaşların gömülü bulunduğu mahzen, mahzenin gövde ayaklarının kemerleri, yıldız tonozlu örtü ve bunu örten kubbenin içte kalmış bölümü ilk yapıdan kalmış, diğer kısımlar büyük değişiklik görmüştür.

Türbenin, Kubbe-i Harda (Yeşil Türbe) diye anılmasını sağlayan, yeşil çinilerle kaplı, dilimli ve külahlı muhteşem gövdesi, ilk türbenin üzerine, Karamanoğlu Ali Bey tarafından yaptırılır. Dört fil ayağı üzerine, yüksekliği 25 metredir. Sikkeli, hilalli külah alemi ise, 2.72 m. boyundadır ve altın suyu ile kaplıdır.

Dergah bölümüne; yapılan değişiklikler, 19’ncu yüzyılın sonuna kadar devam eder. Osmanlı sultanlarının bir kısmı, Mevlevi tarikatına bağlı oldukları için, türbeye özel önem vermişler ve iyi korumuşlardır.

Konya Mevlana Müzesi: Evet; Mevlana Dergahı olarak uzun yıllar faaliyet sürdüren bu yapı; çıkarılan kanunla kapatılmış ve 1926 yılından itibaren, günümüze dek (Konya Asar-ı Atika Müzesi olarak hizmete başlamış) Müze olarak faaliyetini sürdürmüştür. 1954 yılında ise, Müzenin teşhir ve tanzimi yeniden gözden geçirilmiş ve müzenin adı; Mevlana Müzesi olarak değiştirilmiştir.

Müze alanı; bahçe ile birlikte 6500 metrekare. Son olarak düzenlenen gül bahçesiyle birlikte, toplam alan 18 bin metre kareye yükseldi. Kültür Bakanlığının, en çok gelir getiren müzeler sıralamasında, ikinci.( Birinci İstanbul Topkapı Müzesi) Yani, her yıl çok sayıda turist müzeyi ziyaret etmekte.

2007 yılı UNESCO tarafından, ” Dünya Mevlana Yılı ” ilan edilince, özellikle bu yılda, Mevlana, bütün dünya üzerinde çeşitli etkinlikler ile anılır. Bunun üzerine; müzeye gelen yabancı turist sayısında büyük artış olur. Müzenin yıllık ziyaretçi sayısı; 1,5 milyon kişiyi geçer.

MESNEVİ

Konya Mevlana Müzesi: Mevlana; sema ederken, hamamda otururken, ayakta, sükunet ve hareket halinde, daima Mesnevi’yi söylemeye devam eder. Bazen öyle olur ki; akşamdan başlayarak, gün ağarıncaya kadar, birbiri ardına söyleyip, yazdırır.

Çelebi Hüsameddin’de, bu söylenenleri hızla yazar ve yazdıktan sonra, hepsini yüksek sesle, Mevlana’ya okur. Cilt tamamlanınca, Çelebi Hüsameddin, beyitleri yeniden gözden geçirir, gereken düzeltmeleri yapar ve tekrar okur.

Bu şekilde, dikkatlice, 1259-1261 yılları arasında yazılmaya başlanan Mesnevi; 1264-1268 yılları arasında tamamlanır. Evet, bu muhteşem eserin orijinal suretini; burada görebileceksiniz.

MEVLANA’NIN SEMA ETMESİ

Konya Mevlana Müzesi: Mevlana; bir gün kuyumcular çarşısında, bir dükkanın önünden geçmekte imiş. İçeride; varak yapmak için, çekiçle altın dövmekte olan kuyumcu Şeyh Selahattin ve çırakları var.

Çekiç darbelerinden çıkan sesleri duyan Mevlana, o hoş seslerin ahengi ile cezbelenir ve kendisinden geçip, ilahi aşka dalarak, sema etmeye başlar. Şeyh Selahaddin, Mevlana’nın dışarıda çekiç darbelerinin ahengine ve ritmine uyarak sema ettiğini anlayınca, altının zayi olmasını düşünmez ve çıraklarına, çekiç darbelerine devam etmelerini söyler.

Kendisi de, dışarıya fırlar ve Mevlana’nın ayaklarına kapanır.

ŞEB-İ ARUZ TÖRENLERİ

Konya Mevlana Müzesi: Konya’da, şeb-i aruz törenleri, her yıl 10-17 Aralık tarihleri arasında yapılır. Bu tarihler arasında bölgeyi ziyaret ederseniz, çeşitli etkinlikler yanında, özellikle toplu sema gösterilerini izleyebilirsiniz. Bunun dışında bölgeyi ziyaret ettiğinizde ise, sema gösterisi izleme şansınız bulunmuyor.

KONYA HATIRASI-MEVLANA ŞEKERİ

Toz şeker, su ve limon tuzundan yapılıyor. Her yıl, yaklaşık 2 ton şekerin satıldığı söylenmekte. Konya’nın en önemli hediyelik objeleri arasında. Fiyatı uygun, tadın ve satın alın.

Küçük ve beyaz Mevlana şekeri, ağza alınınca dağılıyor, içi beze kıvamında. Şekerin; bergamutlusu, çikolatalısı, muzlusu, çileklisi vs. var. Peynir şekeri olarak da biliniyor.

Leblebiyle yenildiğinde tadına doymak mümkün değil. Tek başına da yenebiliyor. Ama; İran mahreçli, hurma şekeri denilen şeker, buraya has değil. Mevlana şekeri almanızda yarar var. Çünkü, buraya özgü.

KONYA YEMEK KÜLTÜRÜ

Konya Mevlana Müzesi: Konya’ya Mevlana Müzesini ziyarete geldiğinizde, buraya has ve ” etli ekmek ” olarak isimlendirilen bir tür pideyi mutlaka tadın. Bildiğiniz mayalı ekmek hamurundan yapılan bir çeşit pide.

Bezelere ayrılan hamurun üzerine, kıymalı harçtan konuluyor. Fırına verilmeden önce, hamur iyice uzatılarak 80-100 cm. boyuna getiriliyor. Etli ekmeğin özelliği, hamurunun incecik ve çıtır çıtır olması.

Üzerine konulan malzemeye göre, üç çeşidi var. Yazın közlenmiş sivri biber, kışında doğranmış turp ve ayranla servis ediliyor. Mutlaka denemenizi tavsiye ediyorum, muhteşem güzel bir tat.

FIRIN KEBABI

Koyunun muayyen yerlerinden alınan parçalar, iki aşamadan geçirilip, fırında pişirilerek hazırlanıyor. Kilo ile satılmakta. Yanında kuru soğan veriliyor. Güzel bir tat, bunu da denemenizi tavsiye ediyorum. Tercih sizin.

MÜZE GEZİ PLANI

Evet, tüm bunları söyledikten sonra, gelelim müzeyi gezmeye. Müze mahalline geldiğinizde; büyük ve çiçeklerle bezeli bir bahçe içinden geçilerek, müze kapısına geliniyor ve cümle kapısından içeriye giriliyor.

Tabii, bu kapıdan girmeden önce; kılık-kıyafetin uygun olması çok önemli. Özellikle; bayanlar için kıyafet dikkat edilmesi gereken bir konu. Erkekler için; nispeten uygun olduğunu düşündüğünüz kıyafetle gitmenizde yarar var, özellikle türbeye girerken, yanında başı kapatmak için herhangi bir örtü bulunmayanlar için, kapıda örtü de temin edilebiliyor.

Evet, devam ediyorum. Bu kapının diğer ismi: dervişan kapısı. Dergah zamanında, dervişler, bu kapıdan girip çıkarlarmış. Günümüzde: kapının her iki yanındaki derviş hücreleri idari hizmetler için kullanılıyor.

Sağ yandaki kapıda bilet gişesi var, biletimizi aldıktan sonra, turnikelerden geçerek içeriye giriyoruz. Bu arada; müze kartı olanlar, bilet almıyorlar.

Evet; turnikelerden içeriye giriyoruz. Tam karşımızda; türbe binası giriş kapısı var. Sol yanımızda; bilet aldığımız yerin hemen karşısında, iç avluya bakan bölümde; derviş hücrelerinin bulunduğu bölüme giriş var. Buraya; Türbe binasını gezdikten sonra geleceğiz.

Şimdilik burayı pas geçiyoruz. Evet, sol yanda; Şadırvan ve hemen arkasında selsebil görülüyor. Bunların arkasında ise, derviş hücrelerinin bulunduğu uzun sıra bölüm var. Bunları da, türbe çıkışına bırakıyoruz.

Sağ yana baktığımızda ise; çeşmeli küçük bir havuz (şeb-i aruz havuzu) ve onun arkasında da, matbah (mutfak) bölümü var. Bunları da; çıkışta ziyaret etmek üzere; önce Türbe bölümüne, yani doğru ileri doğru yürüyoruz.

Türbe kapısı önünde; ayakkabılarımızı çıkarıyoruz. Büyükçe bir alan var, buraya koyuyoruz. Lütfen ayaklarımıza naylon galoş giymeyi ihmal etmeyelim. Özellikle; yaz aylarında, türbe içinde, gerçekten buraya hiç mi hiç yakışmayan, kötü kokular ortaya çıkıyor.

Buranın mistik ve manevi havasına hiç yakışmayan, kötü koku. Lütfen galoş giyelim. Kıyafetimize de dikkat edelim, sonuçta burası kutsal bir mekan. İtalya’da Vatikan’da insanları yine uygun kıyafeti olmadan, içeriye sokmuyorlar.

Evet, türbe bölümüne; içeriye giriyoruz. Önce; Tilavet odası denilen yer var, sonra gümüş kapıdan geçiliyor ve dahil-i uşşak bölümü. Sonra: post kubbesi ve devam ettiğimizde ise; Kıtabü-l Aktab, Kıtabü-l Hadra bölümleri var.

Sonra; gümüş kafes ve gümüş eşik, sonra Türbe. Devamında; sola döndüğümüzde, semahane ve sonra mescit bölümleri karşımıza çıkıyor. Mescit bölümünden sonra ise; gümüş kapı ve çıkış kapısından çıkıyoruz.

Sağa dönüp, turnikelerin yanındaki kapıdan, derviş hücrelerinin bulunduğu bölüme giriyoruz, gezerek, koridorlarda ilerliyoruz. Çıkışta; selsebil ve şadırvanı görüyoruz. Şadırvanda su içerek, biraz dinleniyoruz ve devamında; tam karşıdaki; şeb-i aruz havuzu ve hemen arkasındaki kapıdan matbah bölümüne giriyoruz.

Matbah bölümünü de geziyoruz ve sonra; yine turnikelerin bulunduğu kapıdan çıkarak, Müze gezimizi tamamlıyoruz.

Evet; gezi planımız bu. Konya; Mevlana Müzesi bu. Bu planda belirttiğim yerlerle ilgili ayrıntılı bilgi dökümünü; aşağıda bulabilirsiniz.

DIŞ KAPILAR

Müzenin; dört yönde, dışa açılan birer kapısı var. Günümüzde, ziyaretçilerin kullandıkları kapı, Dervişan kapısı. Dervişler, buradan girip çıktıkları için, bu isim verilmiş. Bunun dışında: güneyde hamüşan kapısı, doğuda pir kapısı ve kuzeyde ise çelebi kapısı var.

HEDİYELİK EŞYA SATIŞI

Müze bahçesinin arka kısmında, Konya ve Mevlana simgeleri taşıyan, hediyelik anı eşyaları, semazen bibloları, Mevlana işi dokumalar, gravür, resim gibi hediyelik eşyaların satıldığı dükkanlar var. Mevlana ve semazenlerin yer aldığı kabartma resimlerden almanızı öneriyorum.

TİLAVET ODASI VE GÜMÜŞ KAPI

Tilavet; Arapça bir kelime. Kuran-ı Kerim’i; ” güzel sesle ve usulüne uygun okuma “anlamına geliyor. Geçmiş dönemde, bu odada, sürekli olarak kuran-ı kerim okunduğu için, buraya bu isim verilmiş. Türbe ve mezarların bulunduğu, kapalı mekana girişi sağlayan oda.

Günümüzde; hat dairesi olarak kullanılıyor. Osmanlı döneminin ünlü hattatlarının nadide eserleri, Sultan II. Mahmut’un yazdığı altın kabartma bir levha ve müzelik eşyalar sergileniyor.

Buradan; gümüş kapı ile ” Kademat-ı Pir ” denilen bölüme geçiliyor. Mevlevi kültüründe, önemli bir yeri olan gümüş kapı; Sokullu Mehmet Paşa’nın oğlu Hasan Paşa tarafından yaptırılarak, 1599 yılında, dergaha hediye edilmiş.

Hat ve tezyinat ile bezeli. Üzerindeki bir farsça beyitte; ” Bu makam aşıkların Kabesi oldu. Buraya noksan gelen tamamlanır ” yazılı.

DAHİL-İ UŞŞAK BÖLÜMÜ-KADEMAT-I PİR BÖLÜMÜ

Tilavet odasından, ana bölüme girilen yerde. Gümüş kapıdan, doğrudan doğruya, Mevlana’nın türbesine kadar uzanan mekanda. Güneyinde; paralel olarak, Kitab-ul Aktab denilen bölüm var.

Kuzeyinde; mescit, horasan erlerinin mezarları ve semahane var. Burada: iki vitrin içinde, Mevlana’nın meşhur eserlerinden, Mesnevi’nin en eski ve orijinal nüshaları sergileniyor.

Üzeri üç kubbe ile örtülü. Üçüncü kubbeye ” post kubbesi ” deniliyor ve Mevlana’nın türbesinin altındaki yeşil kubbeye, kuzey yönünden bitişik.

TÜRBE SALONU

Türbe salonu; doğudan, güneye ve kuzeyden, yüksekçe bir set ile çevrili. Kuzeyde; iki parça halinde yer alan yüksek setlerde, altı horasan erinin sandukaları var. Bunlar; Mevlana ve ailesiyle birlikte, Konya’ya göçen dervişlerin mezarları.

Horasan erlerinin hemen ayak ucunda ise, İlhanlı Hükümdarı Ebu Sait Bahadır han için yaptırılmış, nisan taşı sergileniyor.

Yine, burada yer alan iki levhada, Mevlana’nın felsefesini ve düşünce sistemini açıklayan ifadeler var. Bunlardan birinci levhada; ” Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol ” yazılı.

İkinci levhada ise;” Gel, gel, ne olursan ol, gel. İster kafir, ister mecüsi, ister puta tapan ol, gel. Bizim dergahımız ümitsizlik dergahı değildir. Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel” yazılı.

Yeşil kubbenin tam altında, Mevlana’nın ve oğlu Sultan Veled’in mezarları var. Türbe; Sultan Veled ve Çelebi Hüsameddin zamanında yaptırılmış. Türbenin mimarı, Tebriz’li Bedrettin. Mevlana’nın mezarı üstündeki ahşap sanduka ise, Abdulvahit adlı bir sanatkar tarafından 1274 yılında yapılmış.

Bu ceviz sanduka, Selçuklu oymacılık sanatının muhteşem bir örneği olarak görülebiliyor. Mezarların üzerindeki, iki bombeli mermer sandukayı, 1565 yılında, Kanuni Sultan Süleyman yaptırmış. Sandukaların üzerinde bulunan, yer yer altın sırma tellerle işlenmiş puşi ise, Sultan Abdulhamit II. tarafından, 1894 yılında yaptırılmış.

Halen, Mevlana’nın babası Bahaeddin Veled’in mezarı üzerinde bulunan ve bazı kişilerin ” Oğlu gelince, babası ayağa kalktı ” dedikleri ahşap sanduka daha önce Mevlana’nın mezarı üzerinde idi. Bu ahşap sanduka; yere yatık değil, duvara dayalı durmaktadır. (Sanırım bu yüzden, ayağa kalktı sözü kullanılıyor, sanduka başı yukarı, ayak kısmı aşağıya doğru duruyor) Sultan Süleyman, Mevlana ve oğlunun mezarları için, 1565 yılında, yeni birer mermer sanduka yaptırınca, ceviz ahşap sanduka Mevlana’nın mezarı üzerinden kaldırılarak, sandukası olmayan babasının mezarı üzerine konulmuş.

KITAB-UL AKTAB BÖLÜMÜ

Kutupların kubbesi anlamına gelen bir mekan. Mevlana’nın yakınlarının ve ünlü Mevlevilerin sandukalarının bulunduğu yer. Genişçe iki kubbe ile örtülü. Duvarları hat ve motiflerle süslü. Sandukaların üzerinde sikke olanlar erkeklere ait.

GÜMÜŞ EŞİK-GÜMÜŞ KAFES

Kuzeyi açık, eyvan tarzında. Mevlana türbesinin, kuzey yönünde. İki fil ayağı arasındaki mermer şebekelerin ortasında. Gümüşle kaplı olduğu için bu isim verilmiş.

Önünde; gümüş eşik ve basamaklar var. Bunların altında ise, türbenin mahzenine inişi sağlayan merdivenler var. Ama, mahzen kapısı kapalı, örülü durumda. Gümüş kafes; Mevleviler tarafından son derece önemseniyor.

Muhteşem zarif ve tam bir sanat eseri. Bu gümüş eşikten çıkınca; Mevlana ve yakınlarının, oğlu ve babasının mezarları var.

SEMAHANE

Mescidin, doğu bitişiğinde. Mimari yönden; 16 ncı yüzyıl, Kanuni Sultan Süleyman devri özelliklerini taşıyor. Üzeri; geniş ve ferah bir kubbe ile örtülü. Altında bulunan geniş mekan, 1926 yılına kadar, sema yapılan ” Meydan-ı Şerif ” imiş. Doğu ve kuzeyinde, Sultan II. Abdulhamid’in inşa ettirdiği, iki katlı yerler var.

Bunların alt kısımları: misafirlere, üst kısımları ise hanımlara ait, sema gösterilerini izleme yerleri. Semahanede yer alan: naat kürsüsü ve müzisyenlerin oturdukları, ahşap ve yerden yüksek mutrib hücresi (burada resim ile müzisyenlerin oturuşu tasvir ediliyor) , orijinal haliyle korunuyor.

Müze olduktan sonra, buraya armağan edilen değerli objeler, vitrinlerde sergileniyor.

MESCİT

Dahil-i Uşşak’ın kuzeyinde. Aslında, burası dergah iken namaz kılınan yer. Semahane ile müşterek yapılmış. Her iki yerin yapımı da, Osmanlı padişahı Kanuni Sultan Süleyman’a tarihleniyor.

Üzeri; yüksek, geniş ve ferah bir kubbe ile örtülü. Mermer kürsüsü ve mihrabı, dikkat çekecek zerafette.

Günümüzde: cam vitrinler içinde; sakal-ı şerif, nadide yazma eserler ve müzelik değeri büyük olan eşyalar sergilenmekte. Özellikle; çok değerli halı, kilim, hat, kitap vb. gibi eserler sergileniyor.

SELSEBİL

Avluda. Derviş hücrelerinin önünde, şadırvanın arkasında. Hemdem Sait Çelebi tarafından yaptırılmış.

ŞADIRVAN

Avluda. Batıda. Ortasında, yekpare mermer havuz var. Kütahya’dan hediye olarak gönderilmiş. Şadırvanın yapımında, buraya yerleştirilmiş. Şadırvanın suyu ise; 1512 yılında, Osmanlı padişahı Yavuz Sultan Selim tarafından getirilmiş. Buna dair kitabe var, güney yönünde. Zaman içinde, çeşitli onarımlar yapılmış. Üzeri; sayvanla örtülmüş.

DERVİŞ HÜCRELERİ

Osmanlılar döneminde yaptırılmış olan küçük odacıklar olan bu mekanlar, dergah zamanında, tarikat mensuplarına tahsis edilmiş. Dergahın ön avlusunun batı ve kuzey yönünü çevreleyen, her birinde, birer küçük kubbe ve baca bulunan yerler bunlar. Bu hücreler; Osmanlı padişahı III. Murat tarafından, 1584 yılında yaptırılmış.

Ayrıca; dergaha gelen ziyaretçilerin kalmaları için de, birkaç hücre ayrılmış. Toplam hücre sayısı: 18. Bu rakam önemli, çünkü Mevlevilik’te, 18 rakamı, önemli ve saygın ve sembolik bir sayı.

Bu hücrelerin, giriş kapısının sağında kalan dört tanesi, halen gişe ve idare binası olarak kullanılıyor. Girişin solunda kalan, 13 hücrenin, baştan iki tanesi ise, orijinal eşyaları ve temsili mankenler ile görülebilir.

Diğer 12 hücre, ara duvarları kaldırılarak, birbirine bağlı,

iki büyük koridor elde edilmiş. Bu koridorlardan iki tanesinde, Anadolu’nun çeşitli yörelerine ait halı ve kilimler sergileniyor. Bu hücrelerin; koridorlara açılan pencere ve kapı boşluklarına yapılan vitrinlerde ise; tarihi nitelikteki eşyalar ile son derece değerli ” Bursa kumaşları ” sergileniyor.

ŞEB-İ ARUZ HAVUZU

Batı avluda. Mutfak ve Meydan-ı Şerif’in hemen önünde. Eski takvim ile, Mevlana’nın vefatının yaz mevsimine rastladığı yıl dönümlerindeki törenler, müzenin dergah olduğu dönemlerde, bu havuzun çevresinde yapılırmış. Aslanağzı bir mermer oluktan, havuza su akıyor. Diğer kısımlar da mermer. Altıgen şeklinde.

MEYDAN-I ŞERİF

Güneybatı köşesinde, mutfağın bitişiğindedir. 1867 yılında inşa edilen, bu son derece önemli salonun tavanı, motiflerle süslü. Herkesin girmesi uygun olmayan bir mekan olarak kullanılmış.

Yalnızca, şeyh ve davet ettiği şahıslar girebiliyormuş. Osmanlılar zamanında, imparatorluğun dört bir yanına dağılmış olan, yüzü aşkın dergah şubesinin işlemleri, buradan görülürmüş. Yönetimle ilgili işler, bu saygın ve mahrem mekanda ele alınarak, karara bağlanırmış.

MATBAH-I ŞERİF (MUTFAK) BÖLÜMÜ

Meydan-ı Şerif’in güneydoğu köşesinde. Avlunun ise, güneybatı köşesinde. 1584 yılında, Osmanlı padişahı Sultan III. Murat tarafından yaptırılmış. 1990 yılında yapılan onarımlar sonrasında; bu bölümün, teşhir ve tanzimi, mankenler ile yenilenerek yapılandırılmış. Asıl işlev olan yemek pişirmek ve somat denilen sofrada yemek yemek adabı; mankenler ile anlatılmaya çalışılmış.

Mevleviliğin en önemli bölümüdür. Buradaki asıl işlev; yemek pişirmek ve yemek. Dergahın kapatılmasına kadar, yemek ihtiyacı buradan karşılanmış. Bunun yanında ise; Mevlevi adaylarının 1001 günlük çile süresi içinde, en çok eğitim gördükleri yer burası.

Bu nedenle; Mevleviler, matbaha için ” İnsanın pişirildiği yer ” derler. Burada: gürültü edilmez, yüksek sesle konuşulmaz, gülünmez idi. Hatta; matbahın kapısından geçilirken dahi, selama durulurdu.

Matbah, iki kısımdan oluşuyor. Birinci kısım: üzeri beşik tonozlu ve kireç sıvalıdır. Bu kısmın; kuzeydoğu köşesinde, yerden 60 cm. yükseklikteki zemine, ” saka postu ” serilmiş seki var.

Mevleviliğe girmek isteyen aday, önce abdest alır ve sonra yapılan işleri görmesi ve kararını bir kez daha gözden geçirmesi için, üç gün, iki dizi üzerinde, bu saka postunun bulunduğu sekide oturtulurmuş.

Aday; yemek, tuvalet ve ibadetten başka bir iş için, saka postunu terk edemez, bir şey okuyamaz ve konuşamaz imiş. Bu adaya; aday adayı ismi verilirmiş. Buradaki mankenler ve orijinal malzemeler, gerçekten tam bir seyir keyfi yaşatıyor.

Aday adayı, bir taraftan mutfakta yapılan işleri izlerken, bir yandan da burada görev yapan dedeler tarafından, sözle uyarılırmış. Şöyle ki ” dervişlik zordur, çileyi kırmak ise hiç iyi değildir.

Dervişlik, ateşten gömlek, demirden leblebidir. Aç kalmak, haksız yere söz işitmek vardır. Kısacası, dervişlik ölmeden önce ölmektir. Bunlara tahammül edebileceksen çileye soyun, yoksa yol yakın iken çek git. İkrardan dönenin, mahşer günü yüzü kara olur ” derler.

Üç günün sonunda, 1001 gün çileye soyunmak istediğini beyan ederse, yani ikrar verirse, kendisi can, yani aday olarak isimlendirilir ve 1001 gün sürecek çile başlar imiş.

Aday adayının oturduğu saka postu makamı yükseltisinin hemen altında, ayakkabıların konulduğu yer göreceksiniz. Ayakkabılar, buraya burnu içeriye, topukları dışarıya bakacak şekilde konur.

Eyer, ayakkabılar kapı önüne konursa, bu defa, burnu kapıya yönelik olarak konur. Derviş adaylarından sorumlu dede, bu ayakkabıları çevirirse, yani ayakkabının topukları kapıya yönelik olursa, bu durumda, aday için ” çık git, dergahı terk et, bir daha gelme ” anlamına gelir imiş.

Güneybatı köşede, büyük bir aydınlık pencere ve pencerenin hemen altında, mermer aynalı bir çeşme ve yalak var. Bu çeşmeye su, 16’ncı yüzyılda, Yavuz Sultan Selim tarafından, Dutlukkırı bölgesinden buraya getirtilmiş ve dergaha vakfedilmiş.

İkinci kısım. Birkaç basamak merdivenle çıkılıyor. Zemin döşemesi ahşap. Burada; hem yemek yeniliyor, hem de sema yapılıyor. Yaşam tarzı, mankenlerle ifade edilmeye çalışılmış. Sema çıkarmak için, Mevlevi adayları, burada talim yaparlarmış. Mekanın ahşap zemininin döşemesi üzerine, sarı pirinçten, tepesi parmağı kesmeyecek şekilde pürüzsüz ve yuvarlak olan sema talim çivisi çakılı ve etrafında dairevi bir yuvarlak açılmış.

Sema talimleri, burada yapılıyormuş. Sema talimine yeni başlayan aday; önce çıplak ayakla sema talim çivisinin yanına gelir, selam verir, sonra sol dizini yere koyar, sağ dizini bükerek çöker. Çiviyi öper, sonra bir miktar tuzu, parmaklarının arasını pişirsin ve yara olmasın diyerek, çivinin bulunduğu yere dökermiş. Sonra ayağa kalkar, sol ayağının baş parmağı ile, yanındaki parmağının arasına, talim çivisini yerleştirir.

Direk denilen sol ayak, yerinde hiç kaldırılmaz ve diz hiç bükülmez. Çark denilen sağ ayak ise, direğin etrafında, çivi merkez olmak üzere, sağ ayağını, sol dizinin hizasına kadar kaldırdıktan sonra, sol ayağı merkezde kalmak üzere, vücudunu 360 derece döndürür ve sağ ayağını, yine kaldırdığı aynı yere gelmek üzere, yere basarmış.

Böylece, vücut, kendi ekseni etrafında bir tur atmış olur ki, buna çark atmak denirmiş.

Çark atarken, sağ el yukarı sol el ise aşağıya dönük. Ellerin bu duruşu; ” biz bir vasıtayız. Allahtan alır, kula naklederiz ” veya ” göğe açarız, yere yağarız ” demektir.

Evet; daha fazla ayrıntıya girmek istemiyorum. Ama, biraz da olsa, yemek adabı ile ilgili uygulamalardan söz etmek istiyorum. Şöyle ki; Mevlevilerin yemek yedikleri sofra, yuvarlak ve büyük bir tahtadır. Sofrayı; yerden 25-30 cm. yükseltebilmek için, sofranın altına özel iskemble konuyor.

Sofranın etrafında da, yemek yiyecek dervişlerin üzerine oturmaları için, postlar seriliyor. Kaşıklar, sofraya yüzleri sola ve yere, sapları ise sağa gelecek şekilde konur. Kaşığı bu şekilde koymanın sebebi: kaşığın içindekilerin görünmesinin istenmemesi.

Ayrıca; oturan kişilerin dizlerinin üstünün örtülmesi için, bir örtü seriliyor. Dervişler; selam vererek içeriye sağ ayakları ile giriyorlar. Son olarak şeyh geliyor ve sofraya hep birlikte oturuluyor. Önce; çorba, sonra yenilecek yemekler, sıra ile geliyor.

Yemek bir kaptan yeniyor. Yemekte: konuşulmaz, sohbet edilmez. Yemek yenirken, ağız şapırdatmak, sağa-sola bakmak ve başkasının önünden yemek yemek hoş karşılanmaz.

ÇELEBİ DAİRESİ

Güneyde. Camekanlı ve genişçe bir mekan. Meşhur ” niyaz penceresi ” burada. Niyaz penceresinin kemeri üzerinde bir resim var ve bunun üzerinde Mevlana’nın şu rubaisi yazılı.

” Ey keremden nur saçan…. Güneş, ay ve yıldızlar senin kölendir. Garip aşık, senin kapından başka bir kapıya yol bulmasın diye, bütün kapılar kapanmıştır.”
Dergah zamanı, Çelebi Efendi tarafından, görüşme ve misafir salonu olarak kullanılmış bu mekan. Günümüzde ise, müdür odası ve müze ihtisas kütüphanesi olarak kullanılıyor.

Konya Karatay tanıtımı.

Şeb-i Aruz törenleri tanıtımı.

Konya Şeb-i Aruz

şebi aruz.1
Konya Şeb-i Aruz

Konya Şeb-i Aruz: Konya denince ilk akla gelen elbette Mevlana’dır. Ünlü Türk felsefecisi Mevlana’dan söz edince: onunla ilgili ilk akla gelenler “Mesnevi” ve günümüze kadar ulaşan bir gelenek “Şeb-i Aruz” törenleridir.

Burada: Mevlana’nın kimliği, yaşamı, düşünceleri hakkında uzun uzadıya konuşmak mümkün, ancak ben sizlere her yıl 7-17 Aralık tarihleri arasında, Konya’da düzenlenen “Şeb-i Aruz” törenlerinden söz etmek istiyorum.

Törenlerin yapılış şekli, törenlerde görev yapanlar, giysileri, hareketleri ve bunların anlamları hakkında bilgi sahibi olmak, bu törenlere gidip katılmayı düşünenler için mutlaka yararlı olacaktır. Bu yazıyı okuduktan sonra Şeb-i Aruz törenlerini kolaylıkla anlamak mümkün olacaktır.

Konya Şeb-i Aruz: Öncelikle Mevlana ve yaşam öyküsü hakkında kısa bilgi vermek istiyorum. Çünkü: Şeb-i Aruz törenlerini anlamak için, Mevlana ve öğretilerini tanımak gerekir.

Asıl ismi “Muhammed Cemaleddin” olan bu ünlü felsefeci, 1207 yılında günümüzde Afganistan ülkesi sınırları içinde kalan Horasan eyaletinin Belh şehrinde doğdu. Babası Belh şehrinin ileri gelenlerinden ve “Bilginlerin Sultanı” ünvanı bulunan Bahaeddin Veled’tir.

Muhammed Cemaleddin: çok küçük yaşta, babasından felsefe, din ve filoloji dersleri almaya başladı. 1213 yılında, yaşadıkları bölgedeki siyasi olaylar ve Moğol istilası nedeniyle aile ve bazı dostları hep birlikte Belh şehrinden ayrıldı ve 1214 yılında Bağdat ve ardından 1218 yılında Karaman iline geldiler.

Bu yıllarda, Anadolu’nun büyük kısmı “Selçuklu devleti” hakimiyetindeydi ve Konya, bu devletin başkentiydi. Bu yüzden: şehir sanatkarlar ve bilim adamlarıyla doluydu ve sanat eserleriyle donatılmıştı.

Bahaeddin Velet ve yakınları, Selçuklu hükümdarı Alaeddin Keykubat’ın daveti üzerine, 1228 yılında Konya şehrine gelip yerleştiler. Bahaeddin Veled, 1231 yılında vefat etti ve Selçuklu Sarayı gül bahçesine gömüldü.

Konya Şeb-i Aruz: Ardından: Muhammed Cemaleddin, buradaki medrese de dersler vermeye başladı. Öğrencileri ve sevenleri tarafından, kendisine “Mevlana” yani “Efendi” lakabı takıldı. Batıda bulunan Anadolu Selçuklu topraklarına Rum diyarı denildiğinden, isminin sonuna “Rum-i” yani “Rum diyarında yaşayan” eki konuldu.

Mevlana, öldüğü güne kadar aşktan başka hiçbir şey konuşmamıştır. Sevgiyi, hoşgörüyü, yaratılanı yaratandan ötürü sevmeyi, hiç kimseyi ayırmadan insanlara sevgi, saygı duyan, yaratılan her şeyi Allah’tan dolayı seven bir kişidir.

Bu yüzden: ölümü bir son değil, gerçek alemde bir başlangıç olarak görür. Ölüm gününü: dünya gurbetinin son bulduğu gece, insanın aslına rücu ettiği, nihayet evine kavuştuğu gece olarak kabul eder.

“Kardeşim benim mezarıma sakın defsiz gelme, çünkü Allah sevenlere, O’nun huzurunda olanlara dertli olmak, kederli olmak yakışmaz” der. Cenaze neyler çalınarak, davullar ve kenarları zilsiz defler dövülerek, besteler okunarak ve sema edilerek götürülür ve bu gelenek daha sonraki cenazelerde de devam eder.

Yaşamını “Hamdım, piştim, yandım” sözleriyle özetleyen Mevlana, 17 Aralık 1273 tarihinde vefat eder. Bu yüzden: Şeb-i Aruz törenleri her yıl 17 Aralık tarihinde düzenlenmektedir.

şebi aruz.2

ŞEB-İ ARUZ

Konya Şeb-i Aruz: Şeb-i Aruz: kelime anlamı “Düğün gecesi” demektir. Mevlana: bu geceyi Rabb’ine, sevgiliye kavuşma gecesi olarak düşündüğünden “Düğün gecesi” olarak kabul etmiştir.

Yani ölüm günü: Mevlana için “Hakk’a vuslat” yani “Yaratana kavuşma” günüdür. Ölümü: cismin ortadan kalkması değil, Allah’a doğru uçması olarak kabul eder. Zaten Müslümanlık öncesinde, Türkler de ölüm bu şekilde tasvir edilirdi.

ŞEB-İ ARUZ TÖRENLERİ

Törenler, her yıl 7-17 Aralık tarihleri arasında yapılır. Alaaddin Keykubat Tepesi yakınlarında, Mevlana ve Şems-i Tebrizi’nin buluştuğu yer olarak kabul edilen noktaya: Mahracel Bahreyn (iki denizin buluşması) kandili yerleştirilmiştir. Törenler, burada bulunan kandilin yakılmasıyla başlar ki buna “kandil uyandırma merasimi” denir.

SEMA TÖRENLERİ

Sema törenleri: 10 bin seyirci kapasiteli Konya Kongre Merkezinde: gündüz ve gece seansları olmak üzere yapılır. 6 yaşından küçük çocuklar törene kabul edilmez. Tören başladıktan 5 dakika sonra salona girilmez. Ayrıca: törenler sırasında: flaşlı fotoğraf çekimi ve sesli kayıt aletlerinin kullanılması yasaktır.

Sema törenleri: genellikle öncesinde Türk tasavvuf müziği orkestrası eşliğinde Ahmet Özhan konseri ve ardından, onların eşliğinde yapılan sema gösterileriyle devam eder ve ortalama 1.5 saat sürer.

Tasavvuf Müziği

Sema, bu müzik dinlenirken yapılır. Çünkü, müzik insan kalbinin atış ritmini takip eder. Mevlana’nın: müzik olmadan sema yaptığı, hatta çarşıda, sokakta, camide sema yaptığı söylenir. Müzik yapanlara “mutriban” denir. Bu heyet içinde, derviş olmayan kişiler de bulunabilir. Önemli olan tasavvuf müziği makamlarını bilmek ve bunları seslendirebilmek ve çalabilmektir.

Semahane

Mevlevilerin sema yapması için düzenlenen yerlerdir. Sema yapanların her yere ve herkese aynı mesafede olması için, semahaneler daire şeklinde düzenlenir.

Semazenler

Sema eden kişilere “semazen” denir. Toplu sema törenlerine, dervişler yani tarikat öğrencileri katılır. Ancak tarikat dışındaki kişiler de sema yapabilir. Her Mevlevi, mutlaka sema yapmasını bilir. Meşk edip sema etmeyi öğrenmeye “sema çıkarmak” ve sema öğrenmiş kişiye “semazen” denir.

Semazen olmak için yapılan eğitimlerde: yuvarlak bir tahtanın ortasına, sabit bir şekilde sema yapmaya alışmak için bir çivi çakılır. Çivinin bulunduğu yere “tuz” dökülür. Sol ayak; başparmağı ve ikinci parmak arasına, bu çivi sokulur ve çark atılır. İlk başlarda 18 çark atılırken, daha sonra her gün sayı arttırılır.

Bu sırada: bakıldığında “1” sayısı gibi gözükmek için eller çapraz şekilde omuzlarda kavuşturulur. Böyle durulmasının amacı: “Allah’a şehadet ediyorum” demektir. Atılan çarklar fazlalaştıkça, yavaşça kollar açılır, belli bir süre sonra tennure giyilir.

Mevlevi olmadan semazen olunmaz. Çünkü sema, Mevleviliğin bir bölümüdür. Sema “aç karnına” yapılır. Önemli olan dönerken “Allah’ı” düşünmektir.

Sema

Sema kelime anlamı “dönmek” değildir, yani Mevlevilikte “dönmek” tabiri yoktur. Sema kelimesi “evren, gök” anlamına gelir. Mevlevilikte sema “evrenin sesini işitmek”, Allah’ın yaptıklarının sesini duymak ve bu sese cevap vermek demektir.

Sema: tek başına veya toplu olarak yapılabilir. Toplu halde yapılan semaya “Sema töreni” denir.

Sema’nın düzenli olması çeşitli kurallar konulmuştur ve böylece törenin Farsça “Mukabele” ye dönüşmesi sağlanmıştır. Sema törenleri: Mevleviler tarafından yapıldığı için törene “Mevlevi Mukabelesi” denir.

Mevlana zamanında, belli bir düzen olmadan,  din ve tasavvuf coşkusuyla yapılan sema Mevlana’nın ölümünden sonra oğulları tarafından bir disiplin içine alınmıştır, öğrenilir ve öğretilir olmuştur. Sema törenleri, son şeklini ise, Pir Adil Çelebi zamanında, 1460’lı yıllarda almıştır.

Sema hareketleri

Sema hareketleri, sembolik olarak kainatın oluşumu, alemde insanın dirilişi ve Yüce Yaratıcıya olan aşk ile harekete geçişi ve kulluğunu idrak edip insanın bilgi ve olgunlaşmaya doğru yönelişini ifade eder.

şebi aruz.3
Konya Şeb-i Aruz

Sema törenleri hakkında bilinmesi gerekenler

Postniş

Semahane içinde, kapının tam karşısında bulunur. Kuzu veya ceylan derisinden yapılır. Diğer dervişlerin postlarıyla karışmaması için kırmızı renklidir.

Postnişin

Mevlevi tarikatı şeyhini yani “makamı” temsil eden kişidir. Bu makamdaki kişi, tarikat içinde zamanla kıdem alır ve çeşitli görevlerden sonra buraya gelir. Bu kişinin kullandığı başlığa “postnişin sikke” denir. Kahverengi keçeden yapılan ve yaklaşık 40 cm yüksekliğinde, silindir şeklindeki bu başlığın tepesi ovaldir. Üzerinde 3 şerit, yeşil kuşak bulunur.

Semazenbaşı

Semanın düzenli yapılması için görevlendirilen kıdemli derviştir.

Dervişler

Tarikat üyelerine “derviş” denir. Dervişler “sikke” denen başlık takarlar. Kahverengi keçeden yapılan, yüksek silindir külah şeklindeki bu başlığın tepesi düzdür. Bu başlığa tasavvufta “mezar taşı” denir.

Dervişler “tennure” denen giysi giyerler. Tennure: gömlek, yelek, kuşak, pantolon ve etekten oluşur. Beyaz renkli bu giysi, pamuklu kumaştan yapılan bir tür tören kıyafetidir. Bu kıyafete tasavvufta “kefen” denir.

Mevlevilerde şeyhler ve halifeler “destar” denen sarık sararlar. Eğer şeyh peygamberimiz Hz Muhammed soyundan ise destarı yeşil yoksa beyaz renklidir. Halife ve çelebiler, bakılınca siyah görünecek mor renkli destar sararlar. Çelebiler destarı alttan sikke yani başlık görünmeyecek şekilde, çelebi olmayanlar ise destarı alttan sikke yani başlık görünecek şekilde sararlar.

Dervişler, tabanı yumuşak bir tür patik yani “mes” giyerler. Bunlar siyah renklidir ve kuzu derisinden yapılır.

Tennure denen giysi üzerine giyilen, siyah veya kahverengi hırka, ayak bileğine kadar uzanır. Tasavvufta hırka anlamı “mezarı örten toprak” demektir.

Hırka ve Post öpülmesi geleneği

Dervişlerin oturdukları post “bu dünyayı yani hayatı” simgeler. Sırtlarına aldıkları hırka ise “öbür dünyayı yani ölümü” simgeler. Hayata ve ölüme duyulan saygı nedeniyle: dervişler yaşadığı için postu, öleceği için hırkayı öperler.

Sema törenleri öncesi

Baş semazen (semaya katılacak ekibin sorumlusu): Semahaneye girer, meydana selam verir, meydanın sağ tarafına gider ve Post’u yere serer. Post başında: bağışlama duası okunur.

Sonra meydanın sol tarafından devam ederek, meydana çıkar. Saz heyeti ve ayine katılacaklar, Semahanede yerlerini alırlar.

Semazenbaşı eşliğinde, tüm semazenler, sema meydanını selamlayarak Post’un sağ tarafındaki yerlerine geçerler.

Ardından “Postniş” sema meydanına girer, sema meydanını selamlar ve Hatt-ı İstiva (Semahane kapısından, postun olduğu yere giden manevi çizgi) üzerinden Post’a yürür, selam vererek Post’a oturur.

1.Bölüm

Hz Muhammed ve diğer Peygamberler ve her şeyi yaratan Allah’ı metih eden “Nat-ı Şerif” yani “övgü şiiri” okunur. (Nat-ı Şerif: Mevlana tarafından yazılmış, kainatın yaratılmasına vesile olan, yaratılmışların en yücesi Hz Muhammed’i öven bir şiirdir.)

2.Bölüm

Kudüm denen küçük davulu çalan “Kudümzenbaşı” birkaç darbe vurur ve bu vuruş “Allah’ın alemleri yaratışındaki kün/ol emrini yani yaratılışı temsil eder.

3.Bölüm

Neyzenbaşının görevlendirdiği bir neyzen, her şeye “Hay” ismiyle hayat veren nefesi temsil eden “ney” taksimine başlar. Buna “Post Taksimi” denir.

Taksim bitince Postniş ve semazenler, sağ ellerini sertçe yere vurarak ayağa kalkarlar. Semazenler, ayakta hırkalarını düzeltirler ve sağa doğru, birbirlerine yanaşırlar.

4.Bölüm

Postniş, postun üç adım önüne çıkar, eğilerek selam verir. Bu üç adım, şeriat, tarikat ve hakikat yani bilgiyi simgeler. Tüm ekip, topluca selamlamaya katılır. Ardından “Devr-i Veled” başlar. Postnişin önünde, semazenler birbirlerine üç kere selam verirler, dairevi bir yürüyüş yaparlar ve yerlerini alırlar.

5.Bölüm

Postnişin ve semazenler, topluca selam verirler ve hepsi hırkalarını çıkarır. Tekrar topluca selam verilir, Semazenbaşı, Postnişin yanına gelir, eğilerek selam verir, Postnişin karşısına geçilir ve topluca selamlama yapılır. Semazenbaşı, semazenlere “destur” verir ve semazenler Postnişin elini öper, sema izni alır ve sema başlar.

Semazenlerin duruş ve hareketlerinin anlamı

Semazenler, semaya kalkmadan önce, Postnişten onay beklerken: kollar kapalı, sol ayak sağ ayağın üzerinde dururlar. Bu duruşun anlamı: “Elif” harfi ve “1” rakamıdır. Tasavvuftaki anlamı “Allah’ın birliği” dir.

Semazenler, sema yaparken kollarını iki yana açarlar. Sağ el yukarı ve sol el aşağıya dönüktür. Bu hareket: “Hak’tan alıp halka dağıtmak” anlamındadır. Tasavvuf anlamı ise: “sağ elle Hak’tan alınan bilginin, sol elle halka dağıtılması” demektir.

Çünkü dervişler dünyevi hayatla ilgilenmezler ve Hak’tan alabilecekleri maddi yani dünyevi olmaz, Hak’tan sadece bilgi alırlar.

Semazenlerde: genel olarak başın dik olması, kolların tam olarak iki yana açık olması ve ellerin dengeli şekilde yukarı-aşağı dönük olması uygundur. Zihin ve akıl Sema’nın içsel yükseliş aşaması olan “ölmeden ölmek” fikrine kanalize olur.

Sema törenlerinin yapılışı

Sema törenleri dört bölümdür.

1.Bölüm

Bu bölüm Selamlamadır. Bu bölüm: insanın kendi kulluğunu anlama bölümüdür. Saz heyeti ilahiyi tamamlar, sema kesilir, semazenler oldukları yerde durur, geriye çekilir ve en yakınındaki semazene yanaşarak en az iki kişi olarak toplanırlar. Bunun anlamı, hayatta hiçbir şey “tek başına” değildir.

Semazenler yavaşça postların bulunduğu yere gelirler. Bu sırada, Semahanenin Hatt-ı İstiva (bu çizginin sağ tarafı bu dünyayı ve canlıları temsil eden dünyevi bölüm, sol tarafı ise öbür dünyayı, ruhları temsil eden ahiret bölümüdür) çizgisini geçerken eğilerek selam verirler.

2.Bölüm

Bu bölümün anlamı: Allah’ın kuvvet ve kudreti karşısında hayranlık duymaktır.

3.Bölüm

Selamlama olarak isimlendirilen bu bölüm: insanın rabbine olan hayranlığının aşka dönüşmesi ve aklın aşkta yok olmasıdır.

4.Bölüm

İnsan manevi yolculuğunu tamamlar, yaratılışına uygun olarak makamların en yücesi olan “kulluk” makamına geri döner. Bu bölüm başlayınca, hırkasını çıkarmadan ve kollarını açmadan Postnişde semaya katılır.

Postundan, sema meydanının ortasına kadar dönerek gelir ve yine dönerek posta gider. Buna “Post seması” denir. Postnişin posttaki yerini almasının ardından, sema biter ve semazenler yerlerini alırlar, toplu selamlama yapılır.

Ardından: makamına uygun olarak Kur’an okuma yapılır. Daha sonra, Postniş, bütün Peygamberlere, alimlere, şehitlere ve tüm Ümmet-i Muhammed’e dua eder.

Postniş “Hu” sözüyle bir “gülbank” (bu tören için özel yapılan bir tür dua) okur, sonra “El Fatiha” denir ve son selamlama yapılarak sema töreni biter.

Mevlana Müzesi ayrıntılı tanıtımı hakkındaki yazım için.