İzmir Foça

İzmir Foça

Yazıya başlamadan önce dikkatinizi çekmek istediğim bir husus var. Şöyle ki, belki de düşündünüz, gerçekte 2 Foça var.

Eski ve Yeni Foça olmak üzere. Eski Foça; İzmir yönünden ilerlediğinizde, yarımadaya girdiğinizde ilk karşılaşacağınız yer. Bunun ilerisinde ise, veya Çanakkale yönünden İzmir yönüne gelirken, yarımadaya ilk girdiğinizde karşılaşacağınız Foça, Yeni Foça.

ULAŞIM

İzmir’den çıktıktan sonra: Karşıyaka-Çiğli-Menemen’den sonra, Buruncuk’u geçince ilk ışıklardan sola döndüğünüzde, İzmir-Çanakkale yoluna çıkıyorsunuz. Bu yolda ilerlerken, 39’ncu km.de sola sapıp, 26 km. sonra Eski Foça’ya ulaşıyorsunuz. Bu yolun 46’ncı km. den Yeni Foça’ya döndükten sonra, 14 km. lik yol izlenerek, Yeni Foça’ya ulaşılıyor.

Eski Foça ile Yeni Foça arası, 22 km. lik bir sahil yolu ile bağlanıyor. İzmir ile Eski Foça ve Yeni Foça arasında, ayrı ayrı olmak üzere, ortalama yarım saatte bir karşılıklı olarak otobüs seferleri düzenleniyor. Bunun dışında, Foça’ya ulaşımı sağlayacak toplu taşım yolları ve alternatifleri de bulunuyor.

İzmir Foça

GENEL

İzmir’in en az yağış alan ilçelerinden biri. Hemen her mevsim, poyraz ve batı rüzgarları esiyor. Temmuz ve Ağustos ayları, en sıcak aylardır. Sıcaklık: 35 dereceyi aşar. Bunlardan söz etmişken, peki burada deniz nasıl. Evet: Foça’nın denizi çok temiz, tertemiz ama buranın denizi biraz soğuk.

Yani: Antalya ve yöresinin sıcak denizine alışkın olanlar için, buranın denizinin sıcaklığı, bir hayli düşük. Yani: denize girdiğinizde, önce irkiliyorsunuz ama elbette bu tür soğuk denizlerden hoşlananlar için de, denizin suyunun bu soğukluğu bir avantaj. Peki, denizin dalgalı olup olmadığı.

Deniz koylarda dalgalı değil, ama bu konuda net bir şeyler söylemek elbette mümkün değil, ama merkezde yani liman bölgesinde dalga yok. Derinlik, genelde sığ bir deniz değil, derinleşen bir yapısı var.

Yol bitip te, Foça’ya geldiğinizde: özel aracınızı, arka sokaklardan birine bırakıp, sahile inebilirsiniz Sahildeki restoran ve kafelerde oturup, hemen deniz kıyısındaki masalarda yorgunluk çıkarabilirsiniz.

Kıyı boyunca yürüyüp, denizi, denizdeki balıkçıları izleyebilir ve kıyının ilerisinde, hemen sağ bölümde bulunan pastanelerden alacağınız dondurmaların tadına bakarak, geri döner, bu güzel yörenin, güzelliklerini tam anlamıyla yaşayabilirsiniz.

Ayrıca: Foça pazarına gidebilirsiniz. Salı günleri kuruluyor. Her türlü yeşilliğin bolca satıldığı, mefruşat, zücaciye, baharat, yufkacı, hurdacı, ayakkabıcı ve ilaveten tüm esnafın tezgah açtığı, oldukça zengin bir Pazar. Hele yaz mevsiminde, öyle kalabalık oluyor ki, iğne atsanız yere düşmez cinsinden. Mutlaka uğrayın, hoşunuza gidecektir.

Burada: yoğun olarak askeri birlik ve tesisler bulunmakta. Bu bölgede, öğrendiğime göre, üç tane askeri kamp tesisi var. Bir tesis denizcilere ve iki tesis ise Kara Kuvvetlerine ait. Tesislerin yeri güzel. Kara Kuvvetlerine ait olan ve denizcilere ait olan askeri kamp tesisine: Foça’nın hemen şehir içinden, gidiliyor.

Diğer bir tesis ise; burada değil, yeni Foça taraflarında imiş. Zaten, yeni Foça tarafındaki bu diğer askeri kamp, yerel bir kamp imiş. Yani: Manisa’daki askeri birlik personeline ait bir kamp imiş. Yalnız: eski Foça’daki askeri kamp; gerek subay ve gerekse astsubayların, sıra sıra dönemler halinde gittikleri bir kampmış. Tertemiz ve kısa sürede derinleşen ve soğuk bir deniz kıyısında, nispeten pek de ince olmasa da yine de kumluk bir kumsal.

Deniz içi ise, özellikle girişte, taşlık ve çakıllı olması nedeniyle biraz sıkıntılı. Bir tepenin yamacına kurulu kalma yerleri. Bu kalma yerlerine çıkış, biraz sorunlu. Aslında: traktör benzeri bir ulaşım aracı var ama, bu araç sürekli işlemiyor, yani bunun hareket saatlerine göre kendinizi ayarlarsanız iyi olur veya aksi halde, bacaklara kuvvet. Ve, evet, en büyük özellik: sürekli bir rüzgar.

Öyle bir rüzgar ki: bazı geceler, pencere camlarının uğultusundan tesiste kalanları uyutmayacak ölçüde sert esen bir rüzgar. Diğer sosyal tesisler gayet güzel. Arzu ettiğinizde, Foça’ya da gitmek mümkün. Yani; İlçe merkezine uzak bir kamp alanı değil.

Evet, bu tesislere gitmek durumunda olanlar: Foça merkezine girip, sorduklarında, bu tesislere gidiş yolunu rahatlıkla öğreneceklerdir. Tesisler: Foça şehir merkezine yakın. Yaklaşık: 5 dakika uzaklıkta.

TARİHİ

12 İyon kentinden biri olan Phokaia, İzmir il merkezine 70 km uzaklıkta, kuzeyde yer alan bir yarımada üzerinde kurulmuştur.

Doğal bir liman kentidir.

Kent, deniz kenarında kurulmuş olan diğer İyon kentleriyle aynı özellikleri taşır ve halkı kentin konumu nedeniyle daha çok denizcilikle uğraşmıştır.

 

Kuruluş ve Adının Kökeni:

Antik yazarlara göre Orta Yunanistan da yaşayan Phokisliler, Atinalı komutanlar Phligones ve Damos yönetiminde bölgeye egemen olan Kyme kentinin verdiği izinle, bugünkü Foça nın bulunduğu yerde Phokaiya’yı kurdular.

Ancak son yıllarda yapılan kazılara göre Phokaia’nın bilinen en eski tarihi İlk Tunç Çağı, yani MÖ 3000 yılına kadar gittiği anlaşılmıştır.

Kentin adı ise etrafındaki adalarda yaşayan foklardan (Yunanca Phoke) gelmektedir.

 

Denizcilik ve kolonicilik:

Tarihin babası olarak bilinen Heredotos, İonlar arasında ilk deniz yolculuğuna çıkanların Phokaialılar olduğundan söz eder.

Bu yüzyıllarda Adriatik, Etruria, İberia ve Tartesos’a kadar gittiler.

Batı Akdeniz’de Güney İtalya’da Elea (Velia), Korsika’da Alalia, Fransa’da Massalia (Marsilya) ve İspanya’da Emporion’u kurdular.

Milet kenti ile güçlerini birleştirerek, Çanakkale boğazında Lampsakos (Lapsesi) ve Karadeniz kıyısında Amisos (Samsun) kentlerini kurdular.

 

Altın çağı-MÖ 6 yüzyıl:

Phokaia, MÖ 6 yüzyılın ilk yarısında altın çağını yaşadı.

Bu altın çağ, Perslerin MÖ 546 yılında Sardes’i ele geçirmeleriyle sona erdi.

Birçok Batı Anadolu kenti gibi Phokaia yı da Persler yakıp tahrip etti.

Kentin çevresi MÖ 590-580 yıllarında uzunluğu 5 km yi aşan Herodotos’un sözünü ettiği ünlü duvarlarla çevrildi ve Phokaia antik dünyanın en büyük kentlerinden biri oldu.

 

Pers istilası ve göç:

Kent kapısının yanındaki kazılarda Perslere ait ok uçları, bir Lesbos tipi amphora ve tarihin bilinen en eski mancınık güllesi ele geçti.

Bu bulgular, MÖ 546 yılındaki Pers saldırısını kanıtlamaktadır.

Phokaialıların büyük çoğunluğu Perslerden kaçarak Akdeniz kolonilerine göç ettiler.

 

Sikke Darbı:

Phokaia, MÖ 5 yüzyılda Delos Birliğinin iki talent vergi veren bir üyesi olarak bilinir.

Phokaia, İyonya’da ilk “elektron sikke” bastıran kentlerden biridir.

Bu paralar deniz ticareti yoluyla Akdeniz ve Mısır’a kadar ulaşmıştır.

MÖ 4 yüzyılın sonuna kadar elektron sikke basan kentler sadece Phokaia ve Mytilene idi.

Phokaia sikkelerinin büyük bölümünün arka yüzünde griffon betimi bulunur. (bu karışık yaratık kentin asıl sembolü olmuştur)

 

Ortaçağ ve Osmanlı dönemi:

Phokaia, Erken Hıristiyanlık döneminde Bizans İmparatorluğunun bir piskoposluk merkeziydi.

Foça 13 yüzyılda Çaka Bey’in, daha sonra Saruhan Beyliğinin yönetimindeydi.

13 yüzyılda Cenevizliler kenti bir kaleyle güçlendirerek ticari üs olarak kullandılar.

15 yüzyılda kesin olarak Osmanlı topraklarına katıldı.

 

İzmir Foça

NE YENİR

Foça, her bakımdan bir deniz ve balık kenti. Burada, mevsimine göre, her türlü balık yemeniz mümkün. Sarımsaklı yoğurt sosu dökülerek yenilen, kupa balığı bunlara bir örnek.

Yoğurtlu kupa, buranın spesiyali, mutlaka deneyin. Bir de, buraya özgü, her türlü mezesi ve salatası yapılan yabanı otlar var. Bunları tadın.

İzmir Foça Akdeniz Foku
İzmir Foça Akdeniz Foku

AKDENİZ FOKU

Akdeniz foku: günümüzde, dünyanın nadir 12 memelisinden biri olarak değerlendiriliyor. Dünyada 400 ve Türkiye’de ise, yalnızca 100 fok yaşadığı sanılıyor.

Akdeniz foku: sakinliği ve sessizliği seven bir canlı. Sanayileşme, yerleşim ve deniz kirliliği olmayan yerlerde yaşamayı seviyor. Foça; bu yerlere örnek olarak, Türkiye’de, Akdeniz foklarının korunması için pilot bölge seçilmiş.

Evet, Akdeniz foklarının yaşamı ve bölgedeki etkinliği hakkında, tarihi süreç içinde günümüzden çok daha eskilere gitmek mümkün. Akdeniz Foklarının; antik devirlerde, yağı ve derisi, değişik amaçlarla kullanıldığı için, ekonomik bir değere sahipti. Bunlar: mitolojide, yeri olan canlılar.

Şöyle ki: Fokların, deniz tanrısı Poseidon ve güneş tanrısı Apollon’un koruması altında olduğuna inanılıyormuş. Phokaia’da yapılan kazılarda, MÖ.500 lere tarihlenen, fok figürlü sikkelere rastlanılmış.

Eski Yunanlılar; Akdeniz Fokunu, tombul hayvan anlamına gelen “Phoka” sözcüğü ile isimlendirmişler. Günümüzde, üzerinde, bugünkü Foça’nın bulunduğu antik Phokaia kentinin adının, foklardan geldiğine inanılıyor.

Bu sevimli canlıların gelecekleri tehlikede. Çünkü: yaşam alanı olarak kabul ettikleri bölgelerdeki; aşırı kirlilik ve yerleşim nedeniyle oluşan hareketlenme ve canlılık, bunların yaşamlarını olumsuz yönde etkiliyor ve sayıları giderek azalıyor.

Tedbir almak şart. Bu tedbirlerin başında da; bizler yani insanlar içinde gerekli olan, temiz bir çevre yaratmak geliyor.

İzmir Foça

KARATAŞ EFSANESİ

Foça denilince: Karataş Efsanesi akla gelir. Hoş, belki de, buradan gelip geçenler için, yerli halk ile dostlukları olmayanlar, bu efsaneden bihaberdirler. Ancak: Foça’da yerli halk arasında bu efsane sıkça anlatılır.

Efsane şöyle

Foça’da, nerede olduğu bilinmeyen bir taş vardır ve Karataş olarak adlandırılır. Bu, herhangi bir kaldırım taşı da olabilir. Yolda, belki de yerin birkaç metre altında bulunan bir taş da olabilir. Zaten: gizemlilik ve çekicilik buradan doğmaktadır. Yani: Karataş Foça’da ama yeri belli değil. Ancak: her kim, Foça’da, nerede olduğu bilinmeyen bir Karataş’a basar ise, basireti bağlanır ve içinde bir yerlerde, Foça’ya yerleşme ve hep burada olma isteğini bulur.

Yolu nereye giderse gitsin, Karataş’a basan kişi, bir gün mutlaka Foça’ya geri dönecektir.” Bana; Bolu ve başka birkaç yerde daha rastladığım söylenceleri hatırlattı. Örneğin: Bolu’da meşhur “Kökez suyu” vardır. Bu sudan içen, Bolu’ya bağlanır ve bir daha buradan ayrılamaz derlerdi.

Neyse; Karataş var. Bunu herkes biliyor da, nerede olduğunu kimse bilmiyor. Gezip dolaşırken, bu taşa basan, mümkünü yok, bir daha Foça’dan kopamıyormuş. Çok zorlanıp bir yerlere gitse de, mutlaka dönüp dolaşıp geri geliyormuş. Bir kez yolunuz Foça’ya düşmeye görsün, Foça’ya gelip te o büyülü havasını yakalayabilen her kez, bu öyküyü duyunca, sokaklarda dolaşıp duruyormuş.

Belki de, Karataş’a basarım ve bu güzel kasabada yaşarım diye. Sizlerde gezerken, dolaşırken aman dikkat, bastığınız yere değil de, Karataş’a basıp basmamaya dikkat. Sonuçta, Karataş’ı görme şansınız yok ama sanırım bu güzellikleri görünce, Karataş’a basmış misali, buraya yerleşmek, Foça’da oturmak, ikamet etmek için, içinizde büyük fırtınalar kopacağı kesin.

Foça

GEZİLECEK YERLER

Foça Kalesi

SURLAR VE BEŞ KAPILAR KALESİ

Surlar, antik çağda, kentin doğusundaki tepeler üzerinden geçiyormuş. Athane Tapınağının bulunduğu yarımadayı kuşatıyorlarmış.

Hem antik hem de onun üzerinde bulunan, bugünkü Foça, bu surların çevrelediği alanın içinde kalıyor.

Foça Kalesi

Şehir çevresini çeviren surların en iyi korunmuş bölümleri: yarımadanın üzerinde ve Bizans, Ceneviz, Osmanlı dönemlerinde onarım geçiren surlar.

Foça Kalesi

Günümüzde, kısmen tahrip olmuş, mazgallı ve kuleli bir sur görülebiliyor.

Foça Beş Kapılar

Resmi kayıtlarda bu bölge genellikle Atatürk Mahallesi sınırları içinde yer alıyor. Adını surlar üzerinde yan yana dizili olan beş adet kapıdan alan bu yapı, Foça’nın savunma sisteminin en önemli parçasıdır.

Temelleri antik dönemlere dayansa da, günümüzdeki hali Bizans, Ceneviz ve Osmanlı dönemlerinden kalma eklemelerle şekillenmiştir. 

Kale, 1538-1539  yıllarında Kanuni Sultan Süleyman döneminde büyük bir onarım geçirmiştir. 

Kalenin hemen arkasında, Foça’nın meşhur taş evlerini, begonvillerin ve butik kafelerin bulunduğu o dar, karakteristik sokaklar başlar. 

 

Foça Athena Tapınağı

ATHENA TAPINAĞI

Antik Phokaia kentinin en önemli tapınağı olan Athena Tapınağı, deniz kıyısında, yarımadanın kuzeydoğusundaki kayalık yükselti üzerindedir. Burası aynı zamanda kentin en güzel yeriydi.

Tapınak Phokaia’nın merkezinde ve şehri tamamen gören bir tepenin üzerindedir. Doğu yüzünde tanrıçaya getirilen sunuların bırakıldığı bir sunak vardır.

Foça Athena Tapınağı

Arkaik Dönem-MÖ 6 yüzyıl

Arkaik dönemde yapılan Athena Tapınağının yaklaşık 800 yıl ayakta kalmış olduğu son yıllarda gerçekleştirilen kazılarda ortaya konmuştur.

Tüf taşından İon düzeninde yapılan tapınak, MÖ 6 yüzyılın başlarında büyük bir depremde yıkılmış olmalıdır.

Foça Athena Tapınağı

Roma Dönemi-MS 2 yüzyıl

MS 2 yüzyılın sonlarında Bergama’dan İzmir’e dek alanı etkilemiş olan büyük bir deprem Phokaia Athena Tapınağını da yerle bir etmiş olmalıdır.

Bu tarihte Phokaialılar tapınaklarını mermerden yeniden yaptı.

Bu tapınak Korinth düzenindeydi çünkü kazılar sırasında Korinth başlığı parçalar ele geçirildi.

Ayrıca mermerden büyük mimari bloklar, sima parçaları ve çatıya ait diğer üst yapı elemanları da son yıllarda yapılan kazılarda bulundu.

2007 yılında yapılan stratigrafik kazılar, 1040 yılında oluşan büyük bir depremin Phokaia’yı ve Athena Tapınağını bir kez daha yerle bir ettiğini ortaya koydu.

Foça Athena Tapınağı

Mimari Özellikleri:

Ele geçen buluntularda tapınak çatısının ahşap olduğu ve çatıya kadar olan bölümün ise tüf taşından yapılmış olduğu anlaşıldı.

Tapınağın eski durumunu gösteren çizimlerin doğru olarak yapılma olanağı ortaya çıktı.

Özellikle yaprak bezemeli tüf taşı elemanlar, mimarlık buluntuları arasında oldukça dikkat çekici olarak görülmektedir.

Kuzey-güney ve batı yönlerinde rastlanılan podium duvarının, tüf taşından dikdörtgen biçiminde, düzgün yüzeyli büyük bloklarla yapılmış olduğu görüldü.

Bu duvarların stili, Maltepe Tümülüs’ünün içerisinde bulunan kent duvarlarının stiline çok yakındır.

Foça Athena Tapınağı at ve griffon heykelleri

Griffon ve At Heykelleri-Eşsiz buluntular:

Phokaia’nın baş tanrıçası olan Athena’nın Tapınağı; grifffon ve at protomlarıyla süslenmişti.

1.30 metre ile 1.40 metre boyutundaki at ve griffon büstleri, tüf taşından yapılmış protome olarak adlandırılan, duvar süsü amacıyla kullanılan heykellerdir.

Kartal başla, aslan gövdeli ve kanatlı mitolojik kuş olarak tanımlanan griffonların dönemin inancına göre “tapınağın bekçiliğini yapmaları” için duvarlara yerleştirilmiş olabileceği tahmin edilmektedir.

2005 yılı kazılarından önce griffon ve at heykellerinin Athena Tapınağını süslemiş olduğu bilinmiyordu.

Kazıdaki buluntu durumlarına göre, çok sayıda ele geçen griffon ve at protomları yan yana sıralanıyordu.

Muhtemelen bu heykeller tapınağın sütunlarının gerisinde, sütun aralarına rastlayan bölümde ve tapınağın duvarına bitişik olarak, bir griffon, bir at biçiminde dizilmişlerdi.

Son dönemde antik kent içindeki yapılardan olan Athena Tapınağı alanında bulunan Arkaik dönem malzemesi, işlenmesi nispeten kolay tüf taşından büyük griffon ve at heykelleri, Phokaia’nın antik dünyadaki büyük taş heykeltıraşlığındaki öncü konumunu da ortaya koydu.

Son bir not: Heykeller İzmir Arkeoloji Müzesinde sergileniyor.

Foça Athena Tapınağı

Tapınağın önemi:

Phokaia’da yapılan kazılarda Maltepe Tümülüsü içerisinde bulunan Arkaik dönem surları, yarımada üzerindeki Athena Tapınağı ile Sevgi Caddesinde ele geçen sunaklar ile Kybele Açık Hava Tapınakları, MÖ 6 yüzyılın ilk yarısında Phokaia’nın büyüklüğünü ve görkemini gözler önüne sermektedir.

İon dünyasının en önemli tapınaklarından biri olan Athena Tapınağına ait kalıntıların yeniden ortaya çıkarılması ve bir bölümünün yeniden ayağa kaldırılması, bugünkü Batı Uygarlığını kuran ve en büyük İon kentlerinden biri olan Phokaia ve üzerinde bulunan modern Foça yerleşimi için büyük bir önem taşımaktadır.

Foça Kybele Kutsal Alanı

KYBELE KUTSAL ALANI

Kybele Kutsal Alanı, 1993 yılında liman kazıları sonucunda ortaya çıkarılmıştır.

Phokaia’ta Athena Tapınağının hemen altında yer alan Kybele Kutsal Alanı, iki ana tanrıçanın yan yana tapıldığı nadir örneklerden biridir.

Antik Phokaia’nın en önemli tapınım yeri olan Athena Tapınağının üzerinde bulunduğu tepenin kuzey eteğindeki nişler, Ana tanrıça Kybele ile ilgili olmalıdır.

Foça Kybele Kutsal Alanı

Tarihi:

MS 580 yılına tarihlenen Kybele Açıkhava Tapınağında, farklı büyüklüklerde 5 niş içerisinde tanrıça Kybele’ye ait heykel ve kabartmalar yer alıyor.

MÖ 6 yüzyılın ilk yarısında Athena Tapınağı ve onun eteğinde yer alan Kybele Açık hava tapınağı yapıldı.

 

Mimari özellikleri:

Kayaya oyulmuş adak havuzu ve denizci fenerlerinin yerleştirildiği küçük nişler, denizden gelenlerin burada tapındığını göstermektedir.

Kutsal alanın yaslandığı kayalık üzerindeki sur duvarlarının, Arkaik, Roma, Ceneviz ve Osmanlı dönemlerine ait 4 farklı yapı evresini yansıttığı ifade ediliyor.

Bu kutsal alan, antik dönemde bölge halkı için hem dini hem de denizcilikle bağlantılı önemli bir merkezdi.

Kutsal alanın güneybatısında kayalara oyulmuş bir merdivene ulaşılıyor.

Ayrıca bu çevrede 1500 kadar adak nişi bulunduğu biliniyor.

 

Denizcilikle Bağlantısı:

Kayaya oyulmuş adak havuzu ve denizci fenerlerinin konulması için hazırlanmış küçük nişler, denizden gelenlerin burada Kybele’ye tapındığını ortaya koyuyor.

Bu durum, Foça’nın köklü denizcilik geleneğiyle kutsal alanın iç içe geçtiğini açıkça göstermektedir.

 

Birden fazla kutsal alan:

Phokaia’nın doğusunda yel değirmenlerinin bulunduğu tepede ve İncir Adasında da Kybele’ye ait kutsal alanların varlığı, bölgenin ana tanrıça kültü ile derin bağlarını gösteriyor.

Athena Tapınağının kuzey yamacında ve adalarda kayalara oyulmuş Kybele tapınım alanları, Phokaia’da Kybele kültünün önemini vurgulamaktadır.

Foça Antik Tiyatro

ANTİK TİYATRO

Tiyatro, Foça girişinde, sol tarafta ve üzerinde değirmenlerin bulunduğu tepenin yamaçlarındadır. Kent merkezine yakın, denize hakim bir konumda bulunmaktadır.

 

Tarihi ve önemi:

Son yıllarda yapılan kazılarda ortaya çıkan Phokaia tiyatrosunun, Anadolu’nun bilinen en eski tiyatrosu olması şaşırtıcı değildir.

Tiyatro, MÖ 340-330 yılları arasında yapıldığı saptanmıştır.

Tiyatronun yapımı sırasında Foça’nın yerel taşı olan tüf taşının kullanıldığı biliniyor.

Keşfi ve kazı süreci:

Daha önceleri yeri bilinmeyen tiyatro, 1991 yılında yapılan kazılar sırasında tiyatroya ait 4 sıra oturma basamağı ve tiyatroyu çevreleyen duvarların bir kısmı ortaya çıkarıldı. Kazı çalışmaları günümüzde de sürdürülmektedir.

Mimari özellikleri:

MÖ 330-340 yıllarına tarihlenen yapının basamaklarının çoğu başka yerlerde kullanılmıştır.

Bulunan basamakta Yunanca harflerle mahalle isimlerinin yazılı olduğu keşfedilmiştir.

Cavea kazılarında Foça’nın yerel taşı olan tüf taşından yapılmış 4 sıra oturma basamağı ortaya çıkarılmıştır.

MÖ 4 yüzyılda inşa edilen tiyatronun 10 bin kişilik kapasiteyle antik dönemin en büyük tiyatrolarından biri olduğu belirtilmektedir.

Günümüzdeki durumu:

Phokaia antik kentinde, MÖ 3500’lere yani günümüzde 5500 yıl öncesine ait izlere rastlandığını açıklayan yetkililer, Helenistik döneme ait 2400 yıllık tiyatronun gün yüzüne çıkarılmasına devam edildiğini açıkladılar.

Antik tiyatro alanı, tarih ve doğanın buluştuğu bir noktada yer almakta ve Foça’nın güzel manzarasına karşı tarih kokan anlar yaşatmaktadır.

Neden bu kadar önemli

Phokaia Antik Tiyatrosu, 3 açıdan son derece önemlidir.

Birincisi: Anadolu’nun bilinen en eski tiyatrosu olma özelliği taşımasıdır.

İkincisi: Phokaia’nın MÖ 6 yüzyılda yaşadığı kültürel altın çağın somut kanıtı olması.

Üçüncüsü ise: Tüf taşından yapılmış oturma basamaklarındaki Yunanca mahalle isimlerinin antik kentte yaşama dair eşsiz ipuçları sunmasıdır.

 

Foça Heredot Surları

ARKAİK DUVAR (HEREDOT DUVARI)

MÖ 590-580 yıllarında yapıldığı tahmin edilen su duvarı, Foça’nın son dönem kazılarında gün ışığına çıkarılmıştır. Maltepe Tümülüsü tepesinde bulunun bu sur duvarlarının uzunluğu 5 km dir. Tarihte Heredot’un bahsettiği duvarlar olduğu için “Heredot Duvarı” adıyla da anılmaktadır. 

Foça Heredot Surları

1992 yılında gerçekleştirilen kazılarda Arkaik Sur ortaya çıkarılmıştır. Foça’nın Arkaik dönemde 5 km uzunluğunda sur duvarına sahip olduğu son dönemdeki kazılarla kanıtlanmıştır. 

Duvarın yanında bulunan yaklaşık 4 m genişliğindeki yapı kent kapısı olarak değerlendirilmektedir. Kapının her iki yanında yer alan kuleler ise yangın nedeniyle zamanla kömürleşmiştir. 

Pers komutanı Harpagos’un ordusu ile Foçalılar arasında MÖ 546’da geçen savaştan günümüze kadar gelmiş olan Pers ok ve mızrakları, mancınık gülleleri ve kırık amforalar bu surlarda yapılan arkeolojik araştırmalar sonucunda ele geçmiştir. 

Foça Heredot Surları

Yapılan incelemeler sonucunda duvarın inşa şekli ve yapımında kullanılan malzemeler, 4 ayrı dönemde yapının var olduğunu ve kullanıldığını göstermektedir. Arkaik dönemde surlar harçsız, Roma döneminde kireç harcı ve hem Ceneviz hem de Osmanlı dönemlerinde ise kireç harcı, kum ve kiremit tozu kullanılarak yapılmıştır. 

Maltepe Tümülüsü içinde oldukça iyi korunarak yaklaşık 2600 yıllık tarihi kent duvarları, taş işçiliğiyle İon dünyasının eşsiz bir eseri olarak kabul edilmektedir. Büyük bir arkeolojik park alanı olarak düzenlenmesi planlanan bu alan, kentin önemli cazibe merkezi haline getirilmesi hedeflenmektedir.  

Foça Yel Değirmenleri

YEL DEĞİRMENLERİ

Foça’ya gelirken indiğiniz yokuşun solunda yer alan tepede, 3 yel değirmeni göze çarpar.

Foça’nın Top dağı tepesinde bulunan tarihi 3 değirmen, antik tiyatronun da bulunduğu Değirmenli Tepe üzerinde yer almaktadır.

Buradaki yel değirmenleri, 17 yüzyıldan kalmadır.

Bunu da 1678 yılında Hollandalı bir gezginin Foça’ya gelip bu değirmenleri resmetmesinden anlıyoruz.

Anadolu’da yüzyılın başına kadar ayakta kalmış yel değirmenleri, Foça yel değirmenleridir.

Değirmenlerden ikisi, 19 yüzyılda, buğday öğütecek değirmen ise 18 yüzyıla aittir.

Foça’da 20 yüzyılın başında 24 tane değirmen olduğu bilinmektedir.

 

Mimari Özellikleri:

Foça’daki yel değirmenlerinin yerel tüf taşından yapılmış olması önemli bir özelliktir.

Yel değirmenlerinin çatıları dönebilir niteliktedir. Rüzgar nereden eserse çatısı ve pervanesi o yöne döner. Bu muhteşem bir mühendislik örneğidir. Değirmenlerin onarılma çalışmaları sınasında, konik çatılarının kurşun plakalarla kaplı olduğu görülmüştür.

Foça Yel değirmenleri

Öğütme Taşları:

Türkiye’nin neresine giderseniz gidin yel değirmenlerinin öğütme taşları Foça yapımıdır. Çünkü bu taşlar andezit olup çok iyi bir öğütme işlemi yaparlar.

 

Kybele kutsal alanı ile bağlantısı:

3 yel değirmenini bulunduğu tepenin üzerinde, antik çağda Ana Tanrıça Kybele nin kutsal alanı bulunmaktaydı.

Bu alana, tepenin güneybatısındaki kayalara oyulmuş merdivenlerle ulaşılmaktaydı.

Bu durum, değirmenlerin bulunduğu tepenin hem antik hem de Osmanlı döneminde ne denli önemli bir mekan olduğunu gözler önüne serer.

 

Restorasyon

3 yel değirmeninden bir tanesi orijinal yapısında öğütme sisteminin tıpa tıp aynısının kurulacağı açıklanmıştır.

Değirmenlerin pervane ve çark gibi hareketli kısımları da aslına uygun olarak Foça’nın marangoz ustaları tarafından ahşaptan imal edilmiştir.

Restorasyon sırasında ayrıca değirmenlerin iç kısmına döner merdiven yapılarak ziyaretçilerin değirmenin üst bölümüne çıkarak Foça’yı seyretmeleri sağlanacaktır.

Ahşap çatı kısımlarının üzeri bakır levhalarla kaplanacak ve oksitlenmeden dolayı oluşan yeşil renkle daha doğal ve tarihi bir görünüm kazandırılması amaçlanmaktadır.

Restorasyon çalışmalarının tamamlanmasından sonra, değirmenlerden birinde tıpkı 18 yüzyılda yapılan yöntemle buğday öğütülerek un yapılması da planlanıyor.

Foça Şeytan Hamamı

ŞEYTAN HAMAMI

Foça ilçesinin güneyinde, denize yakın tepelerden birinin yamacında yer alan Şeytan Hamamı, yöne halkının verdiği adıyla anışla da gerçekte bir hamam değildir.

Foça merkezine yaklaşık 2 km mesafede, Çan Tepesinin eteklerinde bulunan bu yapı, antik çağdan günümüze ulaşmış, kayaya oyulmuş bir aile mezarıdır.

Yapı, MÖ 4 yüzyıla tarihlenmektedir.

Uzun bir giriş koridoru, yani dromos ile ulaşılan mezar, iki ayrı mezar odasından oluşur.

Kaya içine ustalıkla oyulan bu odalar, dönemin mimari anlayışını ve ölü gömme geleneklerini açıkça yansıtır.

Mezar odalarının tabanında yer alan nişler, burada birden fazla gömünün yapıldığını düşündürürken, taş işçiliğindeki özen, yapının sıradan bir mezar olmadığını gösterir.

Araştırmalar, bu yapının mimari bakından Lidya mezarlarına benzediğini ortaya koymuştur. Mezar çevresinde bulunan seramik parçaları, MÖ 400’lü yılların sonuna tarihlenmesi, yapının antik dönemde aktif olarak kullanıldığını kanıtlar.

Kime ait olduğu ve kim tarafından yapıldığı gibi bilgiler yoktur.

Peki neden Şeytan Hamamı denilmektedir.

Yapının adı, halk arasında yüzyıllar içinde oluşmuştur. Kayaya oyulmuş karanlık ve gizemli odaları, halk arasında hamam ile ilişkilendirilmiş, “Şeytan” ön eki ise yapının ürkütücü ve gizemli atmosferini yansıtmaktadır.

Gelelim günümüzdeki durumuna: Günümüzde Şeytan Hamamı, askeri bölge sınırları içinde kaldığı için ziyaret edilememektedir.

Foça Pers Mezar Anıtı-Taş Kule

PERS MEZAR ANITI (TAŞ EV-TAŞ KULE)

Foça ilçe merkezine yaklaşık 10 km kala, yol kenarında yükselen kaya anıt mezarı, yarı yontulmuş yapısıyla dikkat çeker.

Taş Kule, Pers Mezarı ya da Taş Ev olarak adlandırılan bu anıt, Foça’nın doğusunda, Foça-İzmir karayolunun 7 km de, eski İzmir yolu ve Geç Osmanlı dönemine ait bir köprünün yanında bulunuyor.

Antik çağda da yolun bu güzergahtan geçtiği biliniyor.

Foça Pers Mezar Anıtı-Taş Kule

Tarihi ve kime ait olduğu:

Perslerin Sardes’i almasından hemen sonra (MÖ 547) General Harpagos komutasındaki Pers ordusunun Phokaia’yı ele geçirme sürecinde veya almalarından az önce, MÖ 546 yılının ilk yarısı içinde yapılmış olmalıdır.

Muhtemelen Sardes savaşı sırasında ölen Susa Kralı Abradatas için Pers Kralı Kyros tarafından yaptırılmıştır.

Kral Yolunun, yani Susa yolunun Susa Kralının anıt mezarının yanından geçmiş olması akla yakındır.

Halk arasında bu anıtın yanından geçen eski yol şimdilerde bile Susa yolu diye anılır.

Antik dönem yazarı Ksenephon’a göre: Pers Kralı Kyros, Sardes Savaşından sonra birlikte savaştığı Susa Kralı Abradatas ve savaşta hayatını kaybeden Abradatas’ın ardından intihar eden eşi Panthea için büyük bir anıt mezar yaptırdı.

Ksenephon, bu mezarda adakların sunulduğu bir sunağın bulunduğunu ve bu sunakta sığır, at ve koyunların adandığını aktarır.

Yine Ksenephon, anıtın kendi döneminde ayakta olduğunu ve mezar sahiplerinin isimlerinin yazılı olduğu bir taşın yapının üst bölümünde yer aldığını belirtir.

Foça Pers Mezar Anıtı-Taş Kule

Mimari özellikleri:

Monoblok, masif bir tüf taşı kütlesinin oyulmasıyla oluşturulan anıt mezar, İonia da Perslere ait tek eser olma özelliği taşıyor.

Tüf taşından büyük bir kayanın işlenmesiyle yapılan ve 2 katlı olan yapının alt katında mezar odası bulunmaktadır.

Yapının çatısına ait üst kütle ile alttaki ana gövde arasında 35-42 cm yüksekliğinde 4 basamak var.

Kübik üst kütlenin üzerinde bulunan daha küçük boyutlu basamaklardan sadece biri günümüze ulaşmış durumdadır.

Yukarı doğru küçülerek yükselen anıtın formu piramitleri anımsatıyor.

Foça Pers Mezar Anıtı-Taş Kule

Sahte Kapı:

Alt bölümün ön yüzünde sahte kapı bulunuyor.

Artı şeklinde işaret kazınmış olan bu bölüm, gerçek dünya ile ölülerin dünyasına geçişi simgelemektedir.

 

Zerdüşt İzleri:

Basamaklar üzerindeki iki farklı boyuttaki çukurlar Zerdüşt inancına göre ateş yakılması için yapılmıştır.

Taş evin etrafına oyulmuş olan nişler kurban törenler için oluşturulmuştur.

 

İran’daki örneklerle bağlantısı:

Mezar anıtındaki sahte kapının üzerindeki süslemeler, İonia ve Lydia sanatında da görülür.

Bu kapı üzerindeki ayrıntılar İran’da Pasargadai’deki Kyros’un mezarında ve Süleyman Zindanı diye anılan ateş tapınağı ile Nakş-i Rüstem’deki ateş tapınağında da karşımıza çıkar, ancak İran’daki bu örnekler Phokaia’daki mezardan daha geçtir.

 

Yüzyıllar içindeki Kullanımı:

Mezar anıtı, inşa edilmesinin ardından yüzyıllar boyunca farklı amaçlarla kullanıldı.

MÖ 4 yüzyılın ikinci yarısında, yol tarafındaki bölüm kısa bir süre taş olacağı olarak işletildi.

Geç Roma döneminde ise anıt ve çevresi yoğun şekilde taş ocağı olarak kullanıldı ve bu süreçte yapı büyük tahribat gördü.

Bizans döneminde ise yapının konut olarak kullanıldığı, kazılarda ele geçen buluntulardan tespit edildi.

 

Restorasyon Süreci:

Zaman içinde ve insan etkili müdahaleler ile tahrip olan anıtın koruma ve onarım çalışmalarına, 2000 yılında başlanmış, çalışmalar 2001 yılında tamamlanmıştır.

Anıt çevre düzenlemesi bir arkeo park oluşumunu amaçladı.

Anıtı ve yakın çevresindeki tarihi dokuları içine alan toplam 2500 metre karelik bir alanda düzenlemeler yapıldı ve bu düzenleme ile yapının d ışında ve içinde anıta kontrollü yaklaşım sağlandı.

 

Foça Siren Kayalıkları

SİREN KAYALIKLARI 

Siren Kayalıkları, fokları andıran adaların en büyüğü olan Orak Adasının kuzeybatısında yer almaktadır. Milyonlarca yıl önce aktif olan yanardağların püskürttüğü kül tabakalarıyla oluşan bu kayalıklar, görsel açıdan büyüleyici manzaralar sunmaktadır.

Foça Siren Kayalıkları

Mitolojik Hikaye-Sirenler Kimdir

Sirenler ve Siren kayalıkları, ilk defa Homeros’un Odysseia destanı ile karşımıza çıkar. Sirenler, geniş kanatlarıyla kuş vücutlu ve çok güzel kadın başlı yaratıklardır. Esrarengiz sesleri ve büyülü müzikleriyle erkeklerin akıllarını başlarından alırlar. 

 

Odysseus ve Sirenler:

Foça’daki siren  kayalıklarına yaklaşan Odysseus, büyücü Kirke’nin uyarısı üzerine kendisini geminin direğine halatlarla sıkıca bağlar ve tayfalarının kulaklarını balmumu ile kaplar. Böylece sirenlerin büyüleyici seslerini sadece kendisi duyar, büyülenmesine rağmen bağlı olduğu için emrini tayfalarına geçiremez ve gemi kayalıklardan süzülerek geçer. Böylece Odysseus, 20 yıl sonra karısı Penelope’ye kavuşur. Homeros’un Odysseia’sında sirenlerin yaşadığını söylediği Foça denizindeki kayalıklar o günden bu yana Siren Kayalıkları ismiyle bilinir. 

Foça Siren Kayalıkları

Yerel Foçalı Efsanesi:

Yerel bir efsaneye göre ise, yıllar önce Foçalılar Marsilya’ya göç ederken, Foçalı kadınlar Foça’dan ayrılmak istememişler ve kendilerini kayalıklardan aşağıya ağlayarak atmışlardır. Bölgede rüzgar estiğinde kayalık bölgeden gelen seslere bu yüzden “Siren kayalıkları” denmiştir. 

 

Doğal özellikleri ve Günümüz:

Siren kayalıkları, volkanik tozların suyla buluşmasından ortaya çıkmıştır. Bugün bu kayalıklarda Akdeniz foklarının yaşadığı mağaralar vardır. Türkiye’nin ilk deniz koruma bölgesi olan bu alanda foklar güvenle yaşamaktadır. Siren kayalıklarını keşfetmek için Eski Foça limanından kalkan teknelerle günlük turlar yapılabilir. Uzaktan görmek isteyenler için ise Foça’nın kıyılarındaki yüksek noktalar olabilir. 

Yeni Foça

 

YENİ FOÇA

Yenifoça, İzmir şehir merkezinin 80 km kuzeyinde, Foça ilçe merkezinden 20 km uzaklıktadır. Eski Foça’nın tarihi antik dönemlere uzanırken Yeni Foça’nın tarihi 14 yüzyıla dayanır. Yani sanılanın aksine Yeni Foça, günümüze yakın bir tarihte kurulan bir yerleşim yeri değil, Eski Foça kadar olmasa da tarihi bir yerdir. 

Yeni Foça

Yenifoça, Cenevizliler tarafından Avrupa’ya ticaret yapmak için kurulmuş bir kenttir. Daha sonra kenti Türk akınlarından  korumak için çevresine bir kale inşa edilmiştir. 

Yeni Foça

Yenifoça, doğal güzellikler listesinde bulunan plaj ve koyları ile öne çıkmaktadır. Foça Karakum Plajı, mavi bayrağa sahip denizi ile dikkatleri üzerine çekmektedir. Fener yarımadası bölgesinde bulunan bu plaj, 500 m sahil şeridi ve 30 m genişliğiyle yöre halkının ve turistlerin tercih ettiği mekanlar arasındadır. 

Tarihi yapılar çok iyi korunamamış ancak yeni restore edilen taş evler gerçekten görülmeye değerdir. Kentin sokaklarında gezip çiçeklerle bezeli 2-3 katlı taş evleri görebilirsiniz. 

Evet Eski Foça’ya göre daha az turistik bir yer olan Yeni Foça, limandaki balıkçı tekneleri, sahil yolu. tertemiz denizi, salaş balıkçıları ve misafirperver esnafıyla kendini mutlaka sevdirir. 

Foça Jandarma Komando Okulu ve Eğitim Merkezi

FOÇA JANDARMA KOMANDO OKULU VE EĞİTİM MERKEZİ

Bu önemli askeri birimin Foça ilçesinde yer alması, bölgenin Jandarma teşkilatı açısından stratejik önemini ortaya koymaktadır. 

Evet Foça Jandarma Okulu, Türkiye’nin en seçkin ve zorlu askeri eğitim merkezlerinden biri olup hem iç güvenlik hem de uluslararası iş birliği kapsamında müttefik ülke personeline de eğitim veren stratejik bir kurumdur.

Foça Jandarma Sosyal Tesisleri

FOÇA JANDARMA SOSYAL TESİSLERİ

Deniz kenarında konumlanmış olup ziyaretçilere huzurlu bir ortam sunmaktadır. Tesis, deniz manzarası ve sahil olanaklarıyla dikkat çeker.

Foça Jandarma Sosyal Tesisleri

Tesisin deniz üzerinde bir iskelesi bulunmakta ve iskele üzerinde masalar yer almaktadır. Gazino, restoran ve kafeden oluşmaktadır. 

 

 

İzmir tanıtımı.

Menemen tanıtımı.

Aliağa tanıtımı.

Ayvalık tanıtımı.

İzmir Bergama

İzmir Bergama

Tarih üzerinde, yüzyıldan fazla bir süre egemenlik sürdüren ve daha sonra Romalılar tarafından egemenliğin devamı sağlanan Pergamon krallığının, muhteşem mimari yapılarının bulunduğu bu bölgeyi, tarih meraklılarının mutlaka gezip görmelerini öneriyorum.

Ben: daha önce de gittiğim bölgeyi , son olarak 6 Temmuz 2023 tarihinde yine gezip gördüm ve bölgeyi en yeni haliyle size sunuyorum.

Anadolu’da, tarih ve turizm açısından mutlaka gezilip görülmesi gereken burayı, tüm tarih sever gezginlere öneriyorum.

ULAŞIM

Bergama, İzmir şehrine yakındır. İzmir-Bergama arasındaki uzaklık: 108 km. dir. Ancak, İzmir-Ayvalık kara yolu üzerinde ilerlerken, Bergama için Dikili yakınlarında sağa dönüp ana yoldan ayrılmanız gerekiyor.

Yaklaşık 30 km sonra, Bergama ilçesine ulaşabilirsiniz. Bergama-İstanbul arasındaki uzaklık: 551 km. dir. Bergama-Ankara arasındaki uzaklık: 690 km. dır. İzmir garajından, düzenli aralıklar ile, Bergama’ya seferler yapılıyor.

TARİHİ SÜREÇ

Kentin kurucusu ve kuruluşuna ait, çeşitli efsaneler bulunmaktadır. Bunlardan en gözde olanı, yani en inanılır olanı şunlardır:

Kentin kurucusu olarak kabul edilen Pergamos: Yunanistan’dan gelerek, bugünkü Bergama’nın bulunduğu yerde yaşayan halkın kralını öldürür ve kenti ele geçirir.

Yunanistan’da bir kahin: Tegeia kralı Aleosa’ya; ileriki zamanlarda, kızı Augea’dan doğacak çocuğun: dayılarını yani tahtın varislerini öldüreceğini söylerler. Derken: Olimpia’ya gitmekte olan Herakles, bu ülkeden geçerken, Augea ile karşılaşır ve onu hamile bırakır.

Bir süre sonra Augea: Telephos ismi verilen çocuğunu doğurur. Ancak, kral babası, kahinlerin sözünü hatırlar ve çok sinirlenir.

Torunu Telephos’u dağa ve kızını da sandık içinde denize attırır.

Augea’nın bulunduğu sandık: Ege denizinde, Mysia kıyılarına ulaşır ve Mysia kralı Teutras tarafından sandık bulunur.

Kral: sandığın içindeki kızı görünce, evlat edinir.

Bu arada, Herakles olanlardan haberdar olur ve oğlunu aramaya başlar.

Telephos: kral dedesi tarafından atıldığı dağda ölmez ve bir aslan tarafından emzirilerek büyütülür.

Herakles: oğlunu bulur ve yetiştirilmesi için, başka bir krala teslim eder.

Zaman geçer ve Telephos büyür. Annesini aramak için, Anadolu’ya geçer.

O sırada, Anadolu’da, Mysia kralı Teutras, başkaları ile savaşmaktadır ve oldukça zor durumdadır.

Telephos: bu savaşta, krala yardım eder. Bunun üzerine, kral minnetinin ifadesi olarak, Telephos’u, manevi kızı olan Augea ile evlendirmek ister.

Ancak, düğünlerinin yapılacağı gün, anne ile oğul birbirlerini tanırlar.

Zamanla, kral Teutras ölür ve Telephos onun yerine tahta geçerek kral olur ve Pergamon kentini kurar.

Evet, bu efsaneye gerçekçilik havasını veren, Zeus sunağı üzerindeki kabartmalardır. Burada: Telephos’un yaşamına ait bazı olaylara yer verilmiştir.

Kentin kuruluşuna ait söylentiler böyledir. Peki, kent ne zaman kurulmuştur?

Pergamon’da, Akropol’de bulunan kalıntılar: MÖ.800 yıllarında, burada bir yerleşim olduğunu göstermektedir. Tarihsel süreçte, Frigyalılar, Akropol’ün bulunduğu yerde, bir süre egemen olmuşlardır. MÖ.7. yüzyılda Lidyalılar görülür.

MÖ.334 yılına gelindiğinde ise: Makedonyalı Büyük İskender, Mysia bölgesini ele geçirir. Ölümünden sonra ise: bölge, generallerinden Lysimakhos’un payına düşer ve general devlet hazinesini: Philetarinos isimli bir subayın beraberinde Akropol’de saklar.

MÖ 281’de Lysimakhos bir savaşta ölür. 

Hazineye kimse sahip çıkmayınca, Philetarios, 9000 talent değerindeki (1996’da George Bean bunun 10 milyon İngiliz Sterlinine karşılık geldiğini tahmin etmiştir) bu parayı kendisinin Pergamon’un tepesindeki yerini sağlama almak için kullandı. 

Yeğeni Eumenes’i evlatlık alarak MÖ 133’e kadar sürecek olan bir hanedan kurdu. 

Attaloslar, krallığı kısa sürede genişledi, en geniş halinde, MÖ 190’da (Romalılarla birlikte) Megnesia’da III Antiokhos’a karşı alınan zaferden sonraki toprak kazançlarıyla Batı Anadolu’nun büyük kısmını, MÖ 6’ncı yüzyıldaki Lydia krallığına yakın büyüklükteki toprakları denetim altına aldı. 

Pergamon kralları başkentlerini, Yunan dünyasının kültürel merkezi, dönemin Atinası olarak gördüler. 

Atina modelini izleyen Pergamon, görsel sanatlar açısından başlıca merkezlerden biri haline geldi.

Roma döneminde kent önemini sürdürmeye devam etti. 

MS 2’nci yüzyılda nüfusu yaklaşık 150.000 idi.

 

İşte bir kuruluş öyküsü daha.

Bu üç öyküden hangisine inanmak isterseniz, tercih sizindir. Sonuçta, hepsinin de gerçek yanları bulunmaktadır.

Evet, şehir kurulur. Nereye? Akropol’un bulunduğu tepeye.

Bu tepedeki dik yamaçların yüksekliği: 392 metredir. Kent: tepelerin eteklerinden başlayarak, ovaya doğru yayılmıştır. Günümüzde: Musalla Mezarlığı denilen yere kadar uzanmıştır. Tepenin kenarlarında, Bergama (Selinos) ve Kestel (Keitos) isimli ırmaklar akmaktadır.

Bunlar: Bakırçay (Kalkos) ırmağına dökülüyorlar. Yani, bölge bu çaylar vasıtasıyla verimli topraklara sahiptir, bunun sonucunda ise, antik çağda Mysia bölgesinin önemli ve gözde kentlerinden biri olmuştur.

Ancak, yerleşimin teraslarda ve dar alanda olması ve kentin denizden uzak olması, buraya olan göçü engellemiştir. Denizden uzak dedim ama yine de bugün her ne kadar 25 km. civarında olsa da, bir zamanlar daha yakın olduğu kesin olan deniz, Çandarlı (Pirene) ve Dikili bölgelerinde vardır.

Güneydoğudaki Akhisar (Thyateria) dan ise, kral yolu geçmekte, yani kentin kral yolu ile  de bağlantısı bulunmaktadır. Tüm bunlar: tarihi süreçte, kentin önemini arttıran unsurlardır.

Helenistik dönemde, yani MÖ.283 ile MÖ.133 yılları arasındaki 150 yıllık süreçte: kent, Anadolu’nun en önemli kültür merkezlerinden biri olur. Kentin kurucusu: kral Philaterios krallığın sınırlarını, Marmara denizine kadar genişletir.

Ölünce, yerine kral I. Eumenia tahta geçer. Mö.241 yılında ise, bu kez kral I. Attolos görülür.

Kral I. Attolos: MÖ.230 yılında, Galatlara karşı büyük zaferler kazanır. Ancak, aynı dönemde, Batı Anadolu’yu ele geçirmek isteyen güçlerin çok olması, bölgede, savaşların birbirini izlemesine neden olur. Bu arada, kral I. Attolos, Romalılar ile yakın ilişkiler kurar ve onların Anadolu’ya ayak basmalarına neden olur.

Evet, ölümünden sonra, tahta kral olarak II. Eumenes geçer. Bu dönemde, Galatlar, Makedonyalılar ve Suriye krallığına karşı yapılan savaşlar görülür. Ancak, Pergamon kenti, gerek iç ve gerekse dış politikalarda, tutarlılığı elden bırakmaz. MÖ.190 yılında, Suriye krallığına karşı yapılan savaş kazanılınca, kentin güç ve zenginliği doruklara ulaşır.

Pergamon krallığının sınırları, güneyde Büyük Menderes (Mainandros) nehrinden başlayıp, bütün Batı Anadolu’yu kapsar ve sonuçta: Trakya’dan Toros dağlarına kadar ulaşan bölgede, egemenlik kurulur.

II. Eumenes bu dönemde, devletin bütün zenginliğini, kentin imar faaliyetlerine harcar ve yerleşim; Akropol’ün yamaçlarından aşağılara doğru yayılarak yeni yapılanmalar için teraslar açılır.

Zaten kentin aşağı Agorası, Gynasium, Kütüphane ve Zeus Sunağı, onun zamanında yapılmıştır.

Ölümünden sonra yerine geçen oğlu II. Attolos ve takiben III. Attolos’un krallık dönemlerinde: kültürel gelişim süreci sürdürülür.

Bu dönemde, Pergamon şehri: Antakya (Antiokheia) ve İskenderiye (Alexandrai) şehirlerinin rakibi durumuna gelir.

III. Attolos’un ölümünden sonra ise, vasiyetine uyularak, Pergamon krallığı, Roma imparatorluğunun himayesine bırakılır. Ancak, Romalılar bu topraklara kolay giremezler.

Çünkü: önceki kral, II. Eumenes’in meşru olmayan oğlu Aristonikos: paralı askerler ve kölelerden oluşturduğu kişisel ordusu ile, Romalılar ile, 3 yıl boyunca savaşır.

Ancak, MÖ.130 yılında yenilir ve devreden çıkar. Bundan sonra, şehir, Romalıların himayesinde, özgür bir kent olarak yaşamaya devam eder.

MÖ.88 yılında, Pontus kralı Mithridates, Anadolu’ya saldırır ve Pergamon’da, onun egemenliğine girer.

Ardından, Roma, yörede hakim olur. Roma imparatoru Hadrianus döneminde, şehir, yeniden parlak günlerine kavuşur ve zafer anıtları, Hadrina, Trajan, Carcalla, Dionysos Tapınakları ile bezenir.

Bu arada, şehirde kurulan Asklepion’da, tıp yönünden çok büyük gelişmeler görülür. Tiyatro ve stadium gibi yapılar eklenir.

Geçen zaman içinde, Bizans döneminde durgunlaşan şehir yaşamı: 716 yılında, Arapların Anadolu’ya yaptıkları akınlar sonucunda kısmen biter, kent yıkılır. 1306 yılında, Karesioğulları Beyliğinin egemenliği görülür.

1336 yılında ise, Orhan Gazi kenti, Osmanlı topraklarına katar. Ankara savaşı sonucunda ise, bu kez, Timur tarafından yöre yağmalanır.

 

BERGAMA NIN SONU:

Attalos hanedanı, tuhaf, acımasız, zehirlere meraklı III Attalos (MÖ 138-133) ile aniden sona erdi.

En tuhaf hareketi vasiyeti oldu.

Krallığını Roma’ya bırakmıştı.

Uzun yıllardan beri Helenistik krallıkların birbiriyle mücadelelerine bulaşmış olmasına rağmen, Roma, Doğu Akdeniz’de kalıcı bir yerleşim kurmaya direnmişti.

Ama III Attolos’un armağanı pek geri çevrilecek türden değildi.

Roma, Batı Anadolu’nun denetimini devraldı, burayı Asia vilayeti olarak örgütledi ve bunu izleyen 100 yıl içinde yavaş yavaş tüm Doğu Akdeniz bölgesini ele geçirdi.

İzmir Bergama

BERGAMA BÖLGESİNDE, ANTİK KAZILARIN BAŞLAMASI VE SÜRECİ

Bergama bölgesindeki kazılar: 1878 yılında başlar. Alman-Berlin Müze Müdürü Dr. A. Conze: arkeolog C. Human ile birlikte bölgeyi inceler. Bulunan eserler: Berlin Antiktepe Müzesine götürülür. 1883-1885 yılları arasındaki kazılarda ise, Roma imparatoru Trayan’ın yaptırdığı teras üzerindeki tapınak, tiyatro ve agora kazılır. Bu arada: araştırmacı C. Human tarafından, Zeus sunağının mimari parçaları, Berlin’e götürülür.

Her ne kadar Osmanlı Hükümeti’nden bunların çalınması pardon götürülmesi için izin alındığı iddia edilse ve belgelense de, bugün yani günümüzde, medeni kültür anlayışı, bu tür eserlerin ait oldukları yere iadesini gerektirmektedir.

1900-1913 yılları arasında Akropol’de yapılan kazılar sırasında, bugünkü Alman Kazı evi yanındaki bir depo: müze olarak kullanılır. Bu depo, o yıllardaki, Türkiye’de ilk arkeolojik eser depolarından biri olması açısından önemlidir. Evet, I. Dünya savaşı başlayınca, ara verilen kazılara, 1927 yılında yeniden başlanır.

Bu defa, Asklepion’da ortaya çıkarılır. Kazı bölgesinden çıkarılan eserler çoğalınca, yeni bir müze binasına gereksinim duyulur. Türk-Alman işbirliğiyle gerçekleşmesi planlanan yeni müze için, eski bir mezarlık olan, bugünkü yeri uygun bulunur.

Mimarlar Bronu Meyer ve Harold Hanson tarafından planlanan müze binasının yapımına 1922 yılında başlanır ve 1934 yılında tamamlanarak, müze ziyarete açılır.

BERGAMA’DA, TARİHTE YAŞANAN İLKLER

ASYA’NIN İLK KÜTÜPHANESİ VE PAPİRÜS YERİNE, PARŞÖMEN KULLANILMASI

O dönemlerde, dünyanın iki büyük kütüphanesi bulunuyordu. Bunlardan, İskenderiye kütüphanesi 500 bin kitap kapasiteli, Pergamon kütüphanesi ise 200 bin yazma eser kapasitelidir. Mısırlılar, kendi kütüphanelerinden daha büyük olacak kaygısıyla, kitapların üzerine yazıldığı ve yalnızca Mısır’da bulunan papirüs ihracatını durdururlar.

Bunun üzerine, Pergamon kralı II. Eumenes, çok sinirlenir ve bilim adamlarını toplayarak, papirüsün yerine geçebilecek bir şey bulmalarını ister.

Sonuçta: çözüm olarak, yazıların işlenmesi için kurutulmuş hayvan derisi kullanılmaya başlanır. Buna da “Bergama kağıdı” ismi verilir.

Bu kelimenin, batı literatüründeki ismi ise Parşömendir. Papirüs yuvarlanmış kağıt şeklinde olduğundan her defasında açıp kapatmak sorun olurken, parşömen sayesinde yaprakları üst üste koyup ciltlemek mümkün olur hale gelmiştir.

HASTANE

Bergama’da bulunan Asklepion, MÖ.4. yüzyıldan kalma, tarihte ilk büyük hastanedir. Girişinde yazılmış olan “Ölüm buraya giremez” cümlesi
ilginçtir. Hasta insanlara verilen psikolojik destek açısından muhteşem bir düşüncedir.

Tarihi süreçte: ilk kez, telkinle tedavi yani psikoterapi burada uygulanmıştır. Müzik, tiyatro, spor, güneş ve çamur kullanılarak yapılan ilk doğal tedavi de burada uygulanmıştır.

Ayrıca: doğal ilaçların kullanıldığı, farmakolojik tedavi de burada ilk kez uygulanmıştır.

İlk afyon modeli ilaç, yani uyuşturucu, evet, o da ilk olarak burada kullanılmıştır. Yılanın tarihte ilk kez tıp ve eczacılık simgesi olarak kullanımı da, burada gündeme gelmiştir.

 

DİĞER ÖZELLİKLER

Tarihte, 4 tiyatrosu olan ve en dik tiyatrosu olan şehirdir. Kentin: imar yasası, çarşı-pazar yasası bulunmaktadır.

Tarihte ilk grev ve toplu sözleşme: MÖ.248 yılında, Bergama kralı I. Eumenes ile paralı askerleri arasında burada yapılmıştır. İlk meslek sendikaları ve sendika konfederasyonları, Bergama şehrinde kurulmuştur.

Tarihte: ilk-orta-lise olmak üzere, ilk kez, üç dereceli eğitim, yine bu şehirde uygulanmıştır.

İlk ve en büyük sunak, yine bu şehirde yapılmıştır. Hıristiyanların ilk büyük kiliselerinden biri, yani yedi kiliseden biri, bu şehirde yapılmıştır.

Bunların yanında: Yunan işgalini ilk kıran yer, 15 Haziran 1919 tarihinde, Bergamalılardır.

Kendi tarihi sürecimizde, ilk festival düzenleyen yer, 1937 yılı “Bergama Kermesi” ile yine Bergama olmuştur.

Evet, Bergama gerçekten ilginç ve tarihi süreçte önemli bir yerdir. Tarihi süreçte, aynı dönemde, Ege kıyılarında, birçok kent devlet var iken, Bergama çok büyük bir uygarlığın kurulduğu ve geniş bir çevreye hükmeden konuma geldiği bir yer olarak önemlidir.

Günümüzdeki Antalya şehrinin dahi, Bergama krallığı tarafından kurulduğu bilinmektedir.

 

BERGAMA’DA NE YENİR

Bergama bölgesinin en ünlü yerel lezzetlerinin başında: çağırtma gelir. İnce ve uzun patlıcanlar ile yapılır. Merkezdeki birçok restoranda bulabilirsiniz. Bir de köfte var. Özel bir tadı olan köfteyi de denemelisiniz.

İzmir Bergama

     

BERGAMA’DAN NE SATIN ALINIR

Bergama’da dokumacılık oldukça gelişmiş durumdadır. Özellikle: kilimler, çok güzeldir.

Gömleklik kumaş, çarşaf, ince ve pamuklu dokumalar, seccade, yünden heybeler, kilim ve halı, Bergama’dan hediyelik veya kendi adınıza satın alabileceğiniz objelerdir. Beğeninize hitap edecek birçok çeşitleri var.

Bunların yanında: Bergama çayı boyunca “dabak” dükkanları görebilirsiniz. Tabakçılık, burada babadan oğula aktarılan bir sanattır. Bu arada: Bergama’ya gelmişken, severseniz, tulum peyniri ve lokma da satın alabilirsiniz.

 

BERGAMA’DA HALI VE DOKUMACILIK

Bergama’da, düz ve düğümlü yaygılar üretilir. 19. yüzyıla kadar, Bergama ve köylerinde, hemen hemen her evde dokuma tezgahları bulunmaktaydı. Bugün ise, yalnızca üç bölgede (Yunt dağı, kozak, Yağcıbedir) dokumacılık yapılmaktadır.

YUNTDAĞI TÜRKMEN HALILARI

Bergama’nın güneyinde, Yunt dağı yaylasında bulunan 60 kadar köyde, halı, kilim, heybe ve torba dokunmaktadır. Dokunan halılar, deveboynu, yeşilbağ ve düz biçim isimlerini alırlar. Renkler ise, koyu kiraz kırmızısı, koyu mavi ve natürel deve tüyüdür.

 

KAZDAĞI TÜRKMEN HALILARI

1860 yılından sonra kaz dağında, zorunlu iskan edilmiş Türkmen guruplarının halılarıdır. Zeminlerindeki yerleşmiş motiflere göre, halılar isimlendirilir.

 

YAĞCI BEDİR TÜRKMEN HALILARI

Bunlar, Bergama’nın batısındaki Geyik dağının eteklerindeki köylerde üretilmektedir. Halı, kilim, heybe, torba, çuval ve çul dokumadır. Buranın halılarının eskileri: çok zarif ve güzeldir. Renk olarak koyu mavi, fes rengi güvez ve koyu kırmızı kullanılır. Bu renkleri, uzun süre muhafaza ederler.

İzmir Bergama Müzesi

BERGAMA GEZİ PLANI- GEZİ ROTASI

Bergama şehir merkezinden doğruca ilerlediğimizde önce, sağ yanda Bergama Müzesi var.

İzmir Bergama Müzesi
İzmir Bergama Müzesi

 

BERGAMA ARKEOLOJİ MÜZESİ

Bugünkü modern müze binası: 1936 yılında tamamlanarak ziyarete açılmıştır. Müze: iç avlunun çevresinde, 2 sundurmadan ve 2 salondan ibarettir. Sergilenen eserler: erken Tunç döneminden, Bizans dönemine kadar uzayan sürece aittir.

Sergilenen eserler içinde: çevredeki antik yerleşimlerden çıkan, Pergamon heykeltıraşlık ekolüne ait örnekler, Pitane ve Gryneion’dan gelen arkaik dönem buluntuları dikkat çekmektedir.

Etnografya bölümünde ise: halı, kilim, kumaş, dokuma örnekleri ve el işlemelerinin yanı sıra, diğer yörelere ait el sanatları da sergilenmektedir. Müzede, toplam 10516 eser bulunmaktadır. Bunlardan: 5350 tanesi arkeolojik, 1936 tanesi Etnoğrafik ve 3201 tanesi ise sikkedir.

Müzenin dış bahçesinde, mezar stelleri ve lahitler sergileniyor. İç bahçede ise, kronolojik sıraya göre, mimari parçalar, alçak kabartmalar, heykeller ve taş yazıtlar sergileniyor. Zamanız varsa, buraya mutlaka uğramanızı öneririm.

Bergama Müzesini gezdikten sonra, aynı cadde üzerinde ilerlemeye devam ediyoruz ve biraz sonra, sağ yanda, Kızıl Avlu/Bazilika bölümünü görüyoruz ve burayı geziyoruz.

İzmir Bergama Serapis Tapınağı-Kızıl Avlu
İzmir Bergama Serapis Tapınağı-Kızıl Avlu

 

SERAPİS TAPINAĞI-KIZIL AVLU

Günümüzde Kızıl Avlu olarak bilinen bu yapı kompleksi, Akropolis tepesinin eteğinde, düz arazide yer alıyor. 

Yani: Kızıl Avlu: Bergama ilçesine girdikten sonra, bir süre ilerlediğinizde, sağ yanınızda mutlaka görebileceğiniz şekilde bulunuyor. Hemen önünde, otopark var, aracınızı buraya park ettikten sonra, yeşiller içindeki parktan geçerek kızıl avlu bölümüne geçebilirsiniz.

Ancak, kilise olarak yapılan yer, günümüzde cami olarak kullanılıyor ve ziyaret mümkün değil. Kızıl avlu bölümünün diğer kısımlarını ziyaret edebilirsiniz ve ben tarih meraklılarına burayı mutlaka ziyaret etmelerini öneriyorum. Çünkü: gerçekten günümüzden yüzlerce yıl önce yapılmış, muhteşem mimari özellikler gösteren bir yapı göreceksiniz.

Giriş ücretlidir. Müze kartınız varsa, ücret ödemeden girebilirsiniz.
Otopark içinde ayrı ücret alınıyor. Otoparkın hemen karşısındaki halı-kilim mağazaları ilginizi çekerse, uğrayabilirsiniz. Zaten, halı-kilimler, yerlere serilerek, duvarlara asılarak sergileniyor ve güzel bir görüntü ortaya çıkıyor.

Tuvalet kullanmak isteyenler için, bilet gişesinin arka bölümünde, tuvalet bulunuyor.

Evet, gelelim Kızıl Avlu hakkında bilgilere

İzmir Bergama Serapis Tapınağı-Kızıl Avlu

    

İzmir Bergama Serapis Tapınağı-Kızıl Avlu

    

GENEL

Kızıl Avlu, Roma Anadolu’su için sıra dışı bir tercihle pişirilmiş tuğla ve betondan yapılmıştır. 

Eski Bergama’nın en büyük yapısıdır. Çünkü: Kızıl Avlu veya Bazilika olarak isimlendirilen bu yapı: büyük bir yapı kompleksinin yalnızca ana binasıydı.

Büyük yapı kompleksi: toplam 265-100 metre ölçülerindeydi. Ancak, bu büyük yapı kompleksinin avlusunun büyük kısmı, günümüz Bergama evlerinin altında kalmıştır.

Evet, bu büyük yapı topluluğu: bir duvar ile çevrelenmiştir ve yalnızca, batı yönünde, kör kemerle çevrelenmiş cephesinden giriş yapılıyordu. Bu giriş bölümü, halen, Bergama şehir alanının kuzeyindeki meydanda, görülebilmektedir.

Bu yapı kompleksi: MS.2. yüzyılda, Roma döneminde yapılmıştır. Ancak, Mısır tanrılarına verilen önem nedeniyle, aşağı Pergamun şehrinin tam merkezinde yapılmıştır.

Yapı ile ilgili olarak önceleri: birbirinden farklı görüşler ortaya atılmış ve bunlara göre, yapının: Agora, Borsa dairesi, Kent kütüphanesi, Mahkeme, Hamam gibi fonksiyonları olabileceği söylenmiştir.

Ancak, 1938 yılında, Th. Wiegent tarafından yürütülen kazı çalışmaları sonucunda, yapının biraz önce belirttiğim gibi, Mısır tanrısı Serapis adına kutsanmış olduğu ortaya çıkmıştır.

Özellikle: güney bölümdeki silindirik yuvarlak kulede bulunan iki insan büyüklüğündeki Mısır tarzında yapılmış heykel parçaları da, bu görüşü güçlendirmektedir.

İzmir Bergama Serapis Tapınağı-Kızıl Avlu

ANA BİNA:

Pergamon’daki Serapis Tapınağı veya Mısır Tanrıları Tapınağı son derece farklıdır. Bu çok büyük yapı, 2 kat yüksekliğindeydi. Duvarlar mermerle kaplanmış olabilir ana bunlar çıkarılmıştı. 

İçinde daha sonra Hıristiyan kilisesi inşa edilmiş ve bu sırada Hıristiyanlık öncesi mimari öğelerden bazıları değiştirilmiş veya yok edilmişti. 

Evet Kızıl Avlunun Mısır Tanrıların adanmış bir tapınak olduğu teşhisi kesin değildir. Ne var ki, bazı çarpıcı özellikler bu ihtimali güçlendirir. Kompleks çok büyüktür. Ana binanın boyutları 60 x 26 metredir. İki tarafında, her birinin önünde ufak avlular bulunan yuvarlak iki kule vardır. Bu üç parçalı yapının önünde, bugün büyük ölçüde modern binalarla kaplanmış dev bir avlu (yaklaşık 200 x 100 metre boyutlarında) bulunur. 

Ayrıca ana binanın iki yanındaki daha ufak avlularda kullanılan karyatid sütunların her iki yanı erkek ve kadın biçiminde yontulmuştur. Her iki yüzleri de gerçekçi Roma-Yunan tarzındadır. Ama bazıları Mısır tarzı firavun başlığı giyerler. 

Evet, Kızıl Avlu uzaklardan gelen bir inşaat tekniğiyle tuğladan inşa edilmiş anıtsal bir kompleks olarak Anadolu’da  benzersizdir. Ölçeği, planı ve kullanılan malzemelerden beklenen etkinin çok özel olduğundan kuşku yoktur. 

Şimdi yapıyı gezmeye başlayalım;

AVLU

Antik dönemde ziyaretçiler: önce alanın tüm uzunluğunun yaklaşık üçte ikisine kadar olan, çok büyük ve kare şeklindeki bir avluya ulaşıyorlardı. Yukarıda da söz ettiğim gibi boyutları 200 x 100 metredir.

Tapınak yapısı ile avlunun bütünleşmesine engelleyen Selinos (Bergama) çayının yer altından akması için, yine aynı dönemde, avlunun altındaki yer altına, iki antik tünel yapılmıştır ve bu tünel halen faaldir. Bu çayın Nil nehrini temsil ettiği ileri sürülmüştür. 

Avlunun yan taraflarında ise: sütunlu galeriler bulunmaktadır. Bunlardan: doğu yönünde olan, bariz şekilde daha yüksekteydi ve ortasında: tapınak alınlığı yükseliyor, öne doğru çıkıntı yapıyor ve burasının Kızıl Avlunun girişi olduğunu gösteriyordu.

İzmir Bergama Serapis Tapınağı-Kızıl Avlu Silindirik Kuleler

SİLİNDİRİK KULELER

Bu avlu içinde: ana binanın her iki yanında; günümüze kadar korunagelmiş, tepesinde yuvarlak aydınlatma deliği bulunan ve tuğlayla örülü kubbeleri olan; kuleye benzeyen karşılıklı iki silindirik yapı görülür.

Birbirlerinden 16 metre aralıklı olan bu silindirik yapılar: 15 metre çapında ve 19 metre yüksekliğindedir.

Duvarları: moloz taş, küçük yontma taş ve kireç harcı ile yapılmıştır. Bunların üzerinin bir zamanlar tuğla kubbeler ile örtülü olduğu, günümüzde görülen kemer izlerinden anlaşılmaktadır.

Bu kulelerden: sol yandaki ziyarete açık olup, avlu kubbesinin altındaki bölümde, bir kısım buluntular ve destek figürlerinden bazı parçalar sergilenmektedir.

Evet, silindirik yapıların önünde: üç yanları galerilerle çevrili yan avlular var. Bu avlularda ise: yuvarlak, ince ve uzun havuzlar var. Ayrıca: yine bu avlularda, Mısır üslubunda yapılmış, insan biçimli karyatidler bulunmaktaydı. (Bunlar: sırt-sırta, erkek-kadın figürlü sütun benzerleridir)

Bu yapısal özellik de, buranın Mısır tanrıları Serapis, İsis ve Harpokrates için kutsandığını ifade etmektedir.

İzmir Bergama Serapis Tapınağı-Kızıl Avlu Güney Yuvarlak Kulesi

GÜNEY YUVARLAK KULESİ

Bu kule, kuzey bölümdeki ikizi gibi, büyük ihtimalle özel bir amaç için inşa edilmiştir. (diğer kule, ziyarete açık değildir)

Kule içinde: doğu yönündeki büyük nişte: muhtemelen anıtsal bir heykel bulunuyordu. Bu nişin tam karşısında ise, kuleye, güney avludan esas girişin yapıldığı görkemli bir kapı vardı.

Yapının: dış duvarı 1.90 metre kalınlığındadır. Yapının çapı ise: 12 metredir. Yüksekliği 18 metre olan kubbe ise: özellikle konstrüksiyon bakımından ilginçtir.

Çünkü: yapılan araştırmalara göre: yapının inşası sırasında, tuğla tabakalardan bir kubbe kalıbı yapılmış ve bu kalıbın üzerine, Roma çimentosu dökülerek bu kubbe elde edilmiştir.

Kubbenin tam ortasında, mekanı aydınlatmak için bir boşluk bulunmakta olup, bunun çapı: yapının ilk inşa edildiği dönemlerde 3.70 metredir. Osmanlı döneminde ise, bu boşluk, 1 metre olacak şekilde daraltılmıştır.

İlk inşa edildiği yıllarda, yapının hem iç ve hem dış duvarları muhteşem mermer tabakalar ile kaplıydı. Bu kaplamaların varlığı: duvarlardaki dübel delikleri ve sıva yataklarından anlaşılmaktadır. Bu yüzden, binanın bugünkü durumu, henüz inşa edilirken ki durumunu gösteriyor diyebiliriz.

Ancak: yapı takip eden yüzyıllarca sürelik dönemde, başka amaçlar için kullanılmıştır. Özellikle: 19. yüzyılda zeytinyağı fabrikası olarak kullanıldığında yapıda büyük değişiklikler yapılmıştır.

O dönemde esas giriş kapatılmış, kuzey yönündeki giriş bölümü tadilat görmüş ve bu giriş doğal taşlarla güzelce çerçevelenerek, bugünkü iki kanatlı demir kapı yapılmıştır.

Öte yandan, fabrika için kullanılan makineler, kule iç duvarlarının islenmesine sebep olmuştur.

Evet, yüzlerce yıl boyunca, başka amaçlar için kullanılan yapıda oluşan izler, restorasyon ile giderilmeye çalışılmıştır.

Günümüzde, burada: kulenin duvarlarına  takılan sergileme panolarında, bilgilendirmenin yanı sıra, antik dönemde duvarların nasıl kaplandığına dair bir örnek vermek mümkündür.

Yeni taban seviyesinde ise: orijinal zemin döşemesi, bodrum kat ve kemer kalıntılarının görülebilmesi için bir boşluk bırakılmıştır.

Bugün, kulenin güneyindeki kapı: yeni depoya bağlanmaktadır ve deponun raflarında, Kızıl Avluda çıkan arkeolojik buluntular saklanmaktadır.

ANA YAPI

Ana binanın: 7 x 14 metre yüksekliğinde anıtsal bir girişi bulunmaktadır.

Bu girişin her iki yanına, beşer sütunlu revaklar yerleştirilmiştir. Ayrıca: girişin karşısında da; 20 sütunlu bir başka revak sırası bulunur.

Bu revakların ortasındaki dört sütun: bir bakıma ikinci bir anıtsal giriş meydana getirir.

Bu giriş: 7.5 x 2 metre büyüklüğünde, tek parça mermerden yapılmıştır.

Mermerlerin iki tarafın da dikkati çeken, beşer metre uzaklıktaki delikler: girişin tunç kapısına ait menteşe izleridir.

Yapının döşemesi ve tuğla duvar yapısı, tamamen renkli mermer levhalarla kaplanmıştır.

Ancak, bu mermerler dökülerek günümüze gelmemiş, halen kaplamaların altındaki kırmızı tuğlalar görülmektedir ve zaten bu yüzden, halk arasında, buraya: “Kızıl Avlu” ve “Kızıl Kilise” isimleri verilmektedir.

Duvarlar boyunca: bütün bu mekanı saran sütunların üzerinde, bir de balkon bulunmaktadır. Ancak, bu balkon günümüze gelememiştir.

 

KÜLT HEYKELİ KAİDESİ:

Mekanın doğusunda, iki küçük çukur üzerindeki podyumda: 10 metre yüksekliğinde olduğu sanılan bir kült heykelin kaidesi bulunmaktadır. ( bu podyum kaidesini görebilirsiniz)

Burada belki de Serapis’e ait olan dev bir heykel barınıyordu. 

Heykelin içi boştu ve bir rahip içine tırmanarak tanrıymışcasına konuşabiliyordu. 

Bu podyum: yanlarında, iki katlı sütun dizileriyle çevriliydi. Podyumun hemen önünde, sığ bir havuz bulunuyor.

Bu podyumunun içindeki bir delikten (bu delik bugün de görülebilmektedir), kaidenin tam ortasına çıkan rahiplerin, tanrı ile konuştuklarına inanılırmış.

Kızıl Avlu: aslında, tamamen kült heykelleriyle donatılmıştı. Yani, burası bir dini yapı olarak kullanılıyordu. Mimari özellikler açısından: arka bölümde, çatı merdivenleri bölümünde ve podyumun yan taraflarındaki sütun dizileri: Suriye tapınaklarında bulunan ögelere benzemektedir.

Böylece: yapının imarında,  doğu kültürlerinden etkilenildiği söylenebilir. Buna karşın: yan avluların Mısır etkisindeki figürlerle donatılması: Mısır tanrıları kültünün de, mimari de rol oynamış olabileceğini kanıtlamaktadır.

Tüm bunlar, yani: yapı tekniği ve yapı tipolojisi açısından, ayırıcı özellikler göstermesi nedeniyle ve şehrin başkaca herhangi bir yerinde benzer yapı bulunmaması düşünülerek, yapının, MS.2’nci yüzyılda, şehrin ileri gelenlerinin talebi üzerine yapıldığı düşünülmektedir.

Hatta: Roma imparatorluk kültü oluşturmak açısından, İmparator Hadrian’ın burayı yaptırdığı da olasılık dahilindedir.

KIZIL AVLU SÜSLEME SANATI

Kızıl Avlunun duvarlarının büyük bölümü, tuğlayla örülmüştür. Bu teknik: Roma dönemi İtalya’sının aksine, Anadolu’da oldukça seyrektir. Yapıya: gösterişli bir görünüm kazandırmak için, tuğla duvarlar, mermer panolar ile kaplanmıştır.

Yalnızca, duvarlardan çıkan profiller, çatının damlalık süsü ve tabii ki yapı kompleksinin sütun mimarisi, masif mermerden yapılmıştır.

İmparator Hadrian döneminde: büyük ihtimalle bu tür yaprak süslemeleri uygulayan sanatkarların, Atina’da da faal olduklarını göstermektedir. Bezeme biçimleri, üslup açısından MS.2’nci yüzyılın ikinci çeyreğine sınıflandırılır.

NİŞTEKİ ASLAN TORSOSU

Yapı kompleksinin, güney yan avlusunun, yeni çağa ait duvarının altında bulunan ve çok tahrip olmuş olan bir “aslan” torsosu; gerçeğinden daha büyük bir heykel gurubuna aittir.

Belki, bu gurup: aslında yan avlunun ortasındaki bir kaide üzerine yerleştirilmişti. Sırtın çalışılması ve aslanın sağ ayağındaki örtü parçası ile uygunluk gösteren birçok alana istinaden; aslanın üzerine binen kadın şeklindeki bir figürün rekonstrüksiyonu gelecek dönemlerde yapılabilir.

Burada, söz konusu edilen kadın: Anadolu’nun ana tanrıçalarından Kybele olmalıdır. Onun da aslan binicisi olarak bilinen en eski canlandırması ise: Priene’deki, MÖ.4’ncü yüzyılın ikinci yarısında, Afrodisias Tapınağının tavanında bulunan rölyefinde görülebilmektedir.

İzmir Bergama Serapis Tapınağı-Kızıl Avlu Kilise

KİLİSE

Kızıl Avlu veya Bazilika olarak isimlendirilen bu büyük yapı kompleksi: büyük bir yangın sonucunda zarar görür. Takip eden dönemde, yani MS.5’nci yüzyılda, Bizans döneminde: ana binanın içine; Aziz Yuhannes’e adanmış bir kilise yaptırılmıştır. Bu kilisenin: Anadolu’da yaptırılan ilk kiliselerden (7 kiliseden biridir) olduğu tespit edilmiştir.

Bizans döneminde yapılan bu kilisenin yapımında, Serapis tapınağının yapı malzemeleri kullanılmıştır ve ana bina ve iki ek binadan oluşmaktadır. İki neflidir ve yapının doğu duvarı yıkılarak kiliseye ayrı bir apsis eklenmiştir. Kilisenin döşeme seviyesi: orijinal yapının seviyesinden 2 metre daha yüksektedir.

İlk taban döşemesi: günümüzde ortaya çıkarıldığından, kilisenin temeliyle narteksi bölen kalın bir duvar hatları hakimdir ki, yükseklik bundan kaynaklanmaktadır. Burası, günümüzde cami olarak kullanılmaktadır.

Son olarak, yani Kızıl Avlu bölümünden çıktıktan sonra: tabelaları takip ederek, Akropolis bölgesine doğru ilerliyoruz.
İzmir Bergama Akropolis Teleferik

 

Araba ile, hafif rampadan yukarı doğru bir süre ilerliyoruz ve sonunda: teleferik istasyonunun bulunduğu bir yere varıyoruz. Burada: yukarıya, yani Akropolis antik şehrine ulaşan bir teleferik istasyonu kurulmuş.

Teleferik yolculuğu yaklaşık 5-6 dakika sürüyor ve bu sürede teleferik yolcularını, yukarıya, Akropolis’e taşıyor. Teleferik ücretlidir ve değişik bir yolculuk düşünenler için ilginç olabilir.

Teleferik kullanmayı düşünmeyenler ise: hemen teleferik istasyonunun bulunduğu yerden, rampa yukarı doğru araçlarıyla ilerleyerek gittiklerinde, biraz sonra bir otopark ile karşılaşıyorlar ve aracınızı buraya, yani otopark bölümüne, ücretini ödeyerek bırakabiliyorsunuz.

Aracınızı otopark bölgesine bıraktıktan sonra: yürümeye devam ediyoruz ve satış yerlerinin arasından geçerek: rampa yukarı ilerlediğimizde: Akropolis antik şehrinin kalıntılarının bulunduğu ören yerinin giriş kapısının bulunduğu yere ulaşıyoruz.

İlk girişten itibaren Akropolis ören yerinin otoparkına kadar yaklaşık 2.5 km. lik bir yol var. Akropolis antik kentine giriş ücretlidir. Ama müze kartı olanlar ücretsiz girebiliyorlar.

Girişten hemen sonra: sol yanda bir satış yeri var. Ancak bu satış yerinin fiyatları biraz fazlaca.

 

İzmir Bergama Akropolis

AKROPOL ANTİK ŞEHİR BÖLGESİ

BERGAMA ANTİK BÖLGELERİ GEZİ PLANI

Evet, kale tepesinde, şu yapıları görebilirsiniz.

  1. Kutsal mahaller. (Athena Tapınağı, Büyük Sunak, Traian Tapınağı, Heroon)
  2. Yukarı Agora,
  3. Yerleşme bölgesi (Kral Sarayları, Şehir kazısı, Roma Konsülü Attalos’un evi)
  4. Aşağı Akropolis (Demeter Kutsal Mahalli, Gymnasion, Aşağı Agora)
Roma şehri

Aşağıda, yani ovada kurulmuştur. Burada. Kızıl Avlu, Amfitiyatro, Tiyatro ve Stadion bulunmaktadır.

 

İzmir Bergama Akropolis Kale Tepesi

KALE TEPESİ

Pergamon krallığının yükselişinden önceki zamana ait kale duvarları: yani kalenin en üst ucu, tarih sahnesinde ilk olarak: MÖ.5 ve 4’ncü yüzyıllarda tahkim edilmiştir.

Philetairos II (MÖ.282-263) zamanında, şehrin büyümesi: şehir duvarları, güneye doğru Demeter kutsal mahalline kadar uzanmaktadır.

Eumenes II (MÖ.197-159) zamanında: şehrin en büyük yayılımı görülür. Birçok kapı ve kulelere sahip şehrin duvarı: güneye ve batıya doğru, ovanın kenarına kadar uzanır.

Sur duvarlarının toplum uzunluğu: 4 km. dir. Güneydeki ana kapıdan başlayan kaldırım döşeli bir sur sırası: büyük bir “S” kıvrımı yaparak şehri geçer ve üst kalede, kralların görkemli saray bileşimine kadar uzanır.

Roma İmparatorluk çağına gelindiğinde ise: buranın parlak bir Roma şehri olduğu görülür. Nüfus, muhtemelen 150 bin kişidir. Şehir, ovanın içlerine kadar yayılmıştır. Roma şehir alanı üzerinde, günümüzdeki Bergama ilçesi kurulmuş ve yayılmıştır.

Geç Roma döneminde: MS.3’ncü yüzyıldan itibaren, Roma gücünün azalmasıyla birlikte, şehir gerilemeye başlar. Devşirme taşlarla, daha küçük bir sur inşa edilir.

Orta Çağ dönemine gelindiğinde ise: kale tepesi üzerinde görülen taş ve tuğla karışımı duvarlar, Bizanslılar tarafından Arap akınlarına karşı inşa edilmiştir. Daha sonra Selçuklu Türkleri tarafından kale olarak kullanılmaya devam edilmiştir.

Evet, gerek şehir ve gerekse kalenin tarihi süreç içindeki gelişimi hakkında bu kısa bilgiden sonra, kale tepesinde gezimize devam ediyoruz.

Kale tepesi aynı zamanda Akropol olarak da bilinir.

İzmir Bergama Akropol
İzmir Bergama Akropol

 

AKROPOL

Akropol: son derece dik bir tepe üzerinde kurulmuştur. Aynı zamanda bir kale görünümündedir. Yaklaşık 300 metre yükseklikteki bu tepe üstünde, Bergama krallarının sarayları var. Ayrıca: 5 sarnıç ve kuzeyde silah depoları ve cephanelikler bulunuyor. Binaların alt kısmında ise: Athena Tapınağı görülüyor.

Bunların altındaki terasta ise: Zeus sunağı yerleştirilmiştir. Dünyadaki en dik ve 10 bin seyirci kapasiteli tiyatro da, burada bulunmaktadır.

En alt bölümde ise: Gymnasium ve Demeter Tapınağı bulunuyor. Kalenin güney yönünde, ovaya çıkılması imkansız olduğundan, buraya ince-uzun yan yana bitişik odalar halinde depolar yapılmıştır.

Bu depoların üst kısımları ahşap, alt kısımları ise taştandır. Burada yapılan kazılarda: andezit taşından yapılmış,  değişik büyüklükteki mancınık gülleleri de bulunmuştur.

Evet: Akropolis ören yerine girdikten sonra: gezi planı veya rotası için herhangi bir tabela veya işaret yok. Ama, benim size önerim, sol bölümden doğru yürümeye devam edin ve gezinizi bu şekilde sürdürün.

Tabii buraya çıkarken ve buraya çıktığınızda ilk ilginizi çekecek olan: aşağıda Bergama ilçesinin muhteşem panoramik görüntüsü olacaktır. Çünkü: tepe, tamamen çevrenin muhteşem güzel görüntüsüne hakim konumdadır.

İçeri girdiğimizde: bölgede tam olarak bir restorasyon çalışması yapılmadığı görülüyor. Her yan, antik döneme ait yapı ve mimari taş kalıntılarıyla dolu. Bu taşların üzerinden atlayarak, ilerleyerek, antik kalıntıları görebilirsiniz. Ancak, biraz önce de söylediğim gibi, aşağıda muhteşem bir manzara ziyaretçileri bekliyor.

Sol yönde ilerlediğimizde: ilk olarak karşımıza “Athena Kutsal Alanı” çıkıyor. Uçurum kıyısında, muhteşem bir mimari olarak yapılmış küçük bir yapılaşma var.

İzmir Bergama Akropol Athena Kutsal Mahalli

 

ATHENA KUTSAL MAHALLİ

Burası: şehrin tanrıçası “Zafer getiren”, Athena’ya adanmıştır. Şehrin en önemli tapınağının, tanrıça Athena’ya ait olması: İzmir, Milet, Eryhrai, Foça ve Asos bölgelerinde görüldüğü üzere, Batı Anadolu’nun yerleşik bir geleneği olmuştur.

Tapınak, Akropolis’in batı kıvrımında, kentin en eski ve önemli bir tapınağı olarak yer alır. Tiyatro ve Zeus sunağının hemen üzerindeki terasdadır.

Pergamon şehrinin: bilinen en eski tapınağıdır. MÖ 4’ncü yüzyıldan kalma Dor düzenindeki Athena Tapınağı bazı sürprizleri bakındırır. Neden Dor düzeni tercih edilmiştir? Çünkü hem koruyucu tanrıça olarak Athena’nın hem de Atina’daki ana tapınağın belirleyici özelliği olan Dor düzeninin tercih edilmesi, uygun bir saygı göstergesi olarak düşünülebilir. 

İki katlı olan stoaların, alt katlarında Dor düzeni, üst katlarında ise İon düzeni kullanılmıştır. 

Nispeten küçüktür (ölçüleri: 6 x 10 metre boyutlarında) ve kuzey-güney doğrultusunda olup, Akropolisin batı ucundaki baskın kıvrıma paralel uzanır. 

Yapının doğu bölümündeki giriş kapısı ile galeri de, Eumenes II döneminde yaptırılmıştır.

Güney galerisi ise: daha sonra, yani MÖ.2’nci yüzyılda yapılmıştır.

Kutsal mahallin geniş avlusunda ve galerilerinde: Pergamon krallarının koleksiyonlarına ait sanat eserleri ve Galatlar’a karşı kazanılan zaferleri simgeleyen adak hediyeler bulunurdu.

MÖ 3’ncü yüzyıldan başlayarak, krallık önemli zaferler kazandı. Mağlup edilen düşmanlar arasında öne çıkanlardan biri MÖ 3 ve 2’nci yüzyıllarda Yunanistan ve Anadolu’ya akınlar yaparak bölgede dehşet saçan ve daha sonra saldırılarını durdurma karşılığında para talep eden Orta ve Doğu Avrupa’dan gelen Galyalılardı. (Keltler)

Pergamon kralı I Attalos (MÖ 241-197) fahiş taleplere karşı koydu ve yaklaşık MÖ 230’da gerçekleşen savaşlarda onları yendi. Galyalılar, Orta Anadolu’ya çekilerek “Galatia” adı alan bölgeye yerleşti. Pergamon açısından bu zaferler, kentin gücünü ve ihtişamını pekiştiriyordu. Bunlar, MÖ 5’nci yüzyıl başlarında Yunanlıların Perslere karşı galibiyetini çağrıştıran zaferlerdi. 

Kentin koruyucu tanrıçası şükranları hak ediyordu. Ama tapınağın önündeki avlunun başta bir dizi tunçtan yenilmiş Galyalı savaşçı heykelleri olmak üzere anma amaçlı anıtların sergilenmesi için en uygun yer olduğuna karar verilmişti. Orijinal tunç heykeller kaybolmuştur ama yazıt içeren kaideler ve bazı heykellerin daha sonraki tarihlerde Romalılarca yapılmış taştan kopyalar günümüze ulaşmıştır. 

Bu heykellerin yansıttıkları aşırı hissiyat ve yenilmiş düşman gösteren dokunaklı, saygılı tavır nedeniyle oldukları kadar (Mısır ve antik Yakındoğu sanatında aşağılayıcı düşman tasvirlerinden çok farklı) Yunanlı olmayan bir halk tarafından etnografik bilgiler açısından da ilginçtir. 

Çamura bulanmış saç, bıyık ve boynun çevresine takılan boyun halkaları, bu tür unsurlardır.

Stoalar da, üst katlarının önünü süsleyen, ele geçirilmiş silahların rölyef heykelleriyle Pergamon zaferini duyurma işlevine hizmet ediyordu. Ve bu tür başarıların Anadolu dışında duyulmaması ihtimaline karşılık, bu zaferler aynı zamanda Atina Akropolisi (Küçük Attalos Adağı adı verilen) ve Delphoi ile Delos’taki önemli uluslararası mekanlarda da heykellerle anılmıştı.

Evet; kutsal alanda, kitaplık bölümünde, avlunun tam ortasındaki yuvarlak kaide üzerinde ise, büyük ihtimalle, önce 3.5 metre uzunluğundaki Athena heykeli ve takip eden dönemde ise İmparator Augustus’un (MÖ.31-MS.14) tunç bir heykeli bulunmaktaydı.

Athena’nın heykeli, o dönemde, Atina şehrinde bulunan heykelinin küçük bir kopyasıydı. (Günümüzde, Alman arkeologlar tarafından çalınan bu heykel de, Berlin Müzesinde sergilenmektedir.)

Bu heykellerin, Roma dönemine ait mermer kopyaları: günümüzde, Vatikan Müzesinde bulunmaktadır.

Ayrıca: bu kutsal alanın çevresinde: Bergama kralları I. Attolos ve II. Eumenes’in de heykelleri bulunuyordu.

Evet, günümüzde, bu kutsal alanın yalnızca temelleri görülebilmektedir.

Çünkü: Bizans döneminde, yani MÖ.4’ncü yüzyılda, Hıristiyanlığın kabulü ile tapınak temellerine kadar sökülmüş ve taşları, bu terasta yapılan bir kalede kullanılmıştır.

Ayrıca, yörede sonradan yapılan kilisenin duvarları arasında kullanılan antik kalıntılar içindeki bir sütun parçasının üzerinde şu yazı okunmaktadır “Bunu Artemon’un oğlu, senin için dikti, Ey Trion’dan doğan tanrıça”

Evet, yine de tapınağın temellerinden günümüze yalnız birkaç parça kalmıştır.

Giriş kapısının parçaları: Alman arkeologlar tarafından çalınarak Berlin Müzesine götürülmüştür.

Günümüzde: Berlin Müzesinde, bu kapının birebir benzeri yapılıp sergilenmektedir.

Yapının, batı kanat kısmı, kısmen 1.20 metre yüksekliğe kadar korunmuş durumdadır.

Yine: tapınağın sütun ve arşitrav (sütunların taşıdığı krişler) parçaları: günümüzde Berlin Müzesinde sergilenmektedir.

İzmir Bergama Akropol Kütüphane-Kitaplık

KÜTÜPHANE-KİTAPLIK

Burası: Helenistik dönemin en büyük kütüphanesidir. Athena’ya adanmış bölgenin kuzeyinde, Helenistik Pergamon’un en büyük kültür kurumlarından biri olan kütüphane bulunuyordu. 

II Eumenes (MÖ 197-159) tarafından inşa edilen kütüphane, 4 küçük oda ile bir girişten meydana geliyordu ve başka yerlere dağılmış ek kapasitesiyle birlikte 200.000 rulo barındırıyordu. 

El yazmaları, duvarlar boyunca uzanan raflarda saklanıyordu. 

Hırslı koleksiyoncular olan Pergamon krallarının saldırgan tedarik yöntemleri yüzünden adları çıkmıştı. 

Bir vakada; Aristoteles’in kütüphanesinin sahipleri, el konmasına seyirci kalmaktansa kitapları saklamayı tercih etmişlerdi. Bunun sonucunda el yazmaları çürüdü. 

Takip eden dönemlerde ise zenginleştirilerek, döneminde en büyük rakibi olan İskenderiye kütüphanesiyle yarışmıştır.

İskenderiye kütüphanesinde 500 bin eser var iken, burada bulunan tahta raflarda 200 bin eser toplanmış ve bu iki kütüphane arasındaki rekabet, yıllarca sürüp gitmiştir.

Bergama’da yaşayan Romalı yazar Marcus T. Varro’dan öğrenildiğine göre: Bergama kütüphanesinin İskenderiye kütüphanesini geçecek olmasından korkan Mısırlı krallar: Mısırda üretilen ve kitap yazımında kullanılan papirüslerin Mısır dışına gönderilmesini yasaklarlar. 

Antik Yunan ve Roma’da başlıca yazım materyali, özellikle Nil Deltasında yetişen saz benzeri bir bitkiden elde edilen papirüstü. MÖ 2’nci yüzyılda kıtlık sırasında, biraz önce sözünü ettiğim gibi Mısırlı üreticilerin papirüs göndermemeleri nedeniyle, Pergamonlular o zamana dek fazla kullanılmayan alternatif bir materyale ağırlık verdi.

İşlenmiş ve sıyrılmış dana veya kuzu derisinden yapılan parşömen (hatta bu sözcük Pergamon adından türetilmiştir) veya tirşe. 

Rulolar halinde sarılamayacak kadar kalın olan bu deriler, sayfalar halinde kesilerek bir arada duracak şekilde ciltlenirdi. Böylece bugün de kullanılan kodeks, yani sayfalı kitap biçimi ortaya çıkmış oldu. Geç antikçağlarda parşömenin papirüs karşısındaki zaferi Hıristiyanların uygulamalarıyla gelmiştir. MS 2’nci yüzyıldan itibaren, daha dayanıklı parşömen ve kodeks, dini metinler için tercih edilen materyal ve biçim haline geldi.

Evet, biz yine Pergamon kütüphanesine dönelim.

Kitaplık bölümüne: galerinin üst katından giriliyordu. Yapıda: 13.5×15.35 metre boyutlarında, bir okuma odası vardı. Yine burada, yukarıda sözünü ettiğim gibi, önce Athena ve sonra İmparatorun heykellerinin konulduğu bir podyum bulunuyordu.

Yani: kitaplık, el yazması eserlerin yanı sıra, heykelleriyle de bir müze görünümü sunuyordu. Nitekim, MÖ.13. yüzyılda, Bergama, Roma imparatorluğu yönetimine geçtiğinde, Grek kültürünü incelemek isteyen Romalı bilim adamları, aradıkları bilgi ve belgeleri, bu kitaplıkta bulmuşlardır.

Sonunda İskenderiye kütüphanesi yandıktan sonra, MÖ 41’de Pergamon kütüphanesinde bulunan 200 yüz bin rulo esirin büyük bölümü; Marcus Antonius tarafından Ptolemaios hanedanının sonuncusu Mısır Kraliçesi VIII Kleopatra’ya hediye edilmiştir.

Bu koleksiyon da, MS 642’de Bizans Mısır’ını fetheden Arap fatihlerce yok edilecekti.

Gelelim günümüze:

Kitaplığın asıl salonunda, kitapların bağlandığı rafların delikleri görülebilmektedir.

Athena Kutsal Alanının hemen aşağısında: dünyanın en dik antik dönem tiyatrosunu ve diğer bir kısım antik yapı kalıntısını görebilirsiniz. Ancak, en belirgin olanı: antik tiyatrodur. Hatta: Athena kutsal alanının hemen önündeki boşluktan, bu tiyatroya inilebilen yer altına doğru ilerleyen merdivenli bir bölüm var.

Evet: zamanınız varsa, bu tiyatro bölümüne inebilirsiniz. Ama zamanınız yoksa, bu muhteşem tiyatroyu uzaktan izleyebilirsiniz.

İzmir Bergama Akropol Tiyatro
İzmir Bergama Akropol Tiyatro

 

TİYATRO

Athena Tapınağı, Pergamon’un en etkileyici yapısı olan tiyatroya, tepeden bakar. Yapı: Batı Anadolu’nun en dik tiyatrosudur. Aynı zamanda Helenistik  dönem tiyatrolarının en güzel örneklerinden biridir. 

Akropol’un çok dik batı yamacında, Zeus sunağının yakınında, güneybatıya yönelik olarak: Bergama kralı II. Eumenes döneminde yapılmıştır.

Ancak, burada yapılan arkeolojik incelemelerde, bu tiyatro yapılmadan daha önce, burada yine Bergama krallığı dönemine ait bir tiyatro yapısı bulunduğu anlaşılmıştır.

Bu eski tiyatronun örgülü destek duvarlarının bir kısım parçası, günümüzde de görülebilmektedir.

Normalde dik bir tepe yamacında inşa edilen bu tiyatronun oturma yerleri dar bir yay çizer. 

Uzun, dar ve tahkimli terasın kalıcı bir sahne yapısı için fazla sağlam olmadığına karar verilmiş olduğu için, festivaller sırasında ahşap bir skene kurulur, daha sonra sökülürdü.

Ahşap dikmeler, teras döşemesi üzerindeki, bugün hala gayet iyi görülebilen deliklere geçiriliyordu.

Oyun bittikten sonra, sahne yapısı, terasın kuzey ucundaki “Dionysos Tapınağı” nın görünüşünü engellemeyecek şekilde sökülerek çıkarılıyordu

Genellikle: önde uzanan terastan, aşağı tiyatroya girilir.

İki yatay yol ile, üç bölüme ayrılan 80 oturma sırası ile, ortalama 10 bin seyirci kapasitelidir.

Oturma sıraları: merdivenler ile kama biçiminde bölümlere ayrılmıştır.

Yapının geneli andezit taşından yapılmış olup, yalnızca asillere ayrılan bölüm mermerden yapılmıştır.

Roma çağında, tiyatro yalnızca toplantılar için kullanılıyordu ve taş bir hatip kürsüsü konulmuştu.

Uzun tiyatro terası, her iyi yanda sütunlu galerilere sahipti ve çok katlı alt yapıların üstünde yer alıyordu.

Güney uçta: üç geçitli giriş kapısı vardı.

 

İzmir Bergama Akropol Dionysos Tapınağı

DİONYSOS TAPINAĞI

Tiyatro terasının kuzey ucunda, yüksek bir podyum üzerindedir. Pergamonlular: bu göz alıcı tapınağı, özel bir düşünce ile, 250 metrelik tiyatro terasının kuzeyinde, bütün gezi yerine egemen olacak şekilde yapmışlardır.

Uzun bir yolun bitiş noktasında bulunması ve bütün gözleri üzerinde toplayan bir anıt oluşu nedeniyle, bu eser: Roma sanat anlayışıyla birlikte Avrupa Barok mimarisini etkilemiştir.

Evet, tapınak ilk olarak: MÖ.3. yüzyılda yapılmıştır.

MS 2’nci yüzyıl başlarında, Roma imparatoru Caracalla tarafından, sonraki dönemlerde yeniden elden geçirilir.

İlk yapılışında andezit taşı kullanılmış olmasıyla birlikte, Roma döneminde bütünüyle mermerle kaplanmıştır.

Ayrıca: 25 basamakla çıkılan, İon uslübunda bir eklenti yapıya sonradan ilave edilmiştir.

Toskana geleneğinden (yerli İtalyan) gelen Roma tapınaklarındaki standart tasarımlarda olduğu gibi ön tarafa odaklanılmıştır. Yani bu tapınak daha sonraki dönemlerde Roma imparatoru Caracalla’ya adanmıştır. 

Tapınak yapısı, günümüze, sunağı ile birlikte, çok iyi korunarak gelmiştir. Buradaki arkeolojik kazılarda bulunan Astlepios başı ile Helenistik dönem ve Roma dönemine ait diğer bir kısım orijinal parçalar; günümüzde; Alman arkeologlar tarafından çalınarak götürüldükleri Berlin Müzesinde sergilenmektedirler.

Aşağıya inmeden tiyatro ve Dionysos Tapınağını uzaktan izledikten sonra: soldan yürümeye devam ediyoruz.

Burada: bölgedeki mimari yapı tarzı konusunda sizleri bilgilendirmek istiyorum.

 

AKROPOLİS BÖLGESİNDE İNŞAAT-MİMARİ TEKNİKLERİ

Kale tepesinin yamacında, inşaat için düz bir satıh kazanabilmek için teraslara her zaman ihtiyaç duyulmuştur. Helenistik dönemde: tepe tarafındaki hafriyattan çıkanlar: ova tarafındaki destek duvarının arkasına dökülmüştür.

Bu tipte bir inşaat tarzında: genişleme imkanı sınırlı idi. Çünkü: alanın genişlemesi halinde, artan toprak basıncını, destek duvarları ancak kendi ağırlıkları ile karşılayabiliyorlardı. Bu nedenle: tiyatro terası dardır.

Romalı mühendisler, kutsal alanın devasa platformunun inşaatı için, toprak basıncı sorunundan kendilerini kurtarmışlardır. Bu nedenle, yamaçta ana kaya üzerinde, yamaca enine gelecek şekilde, birbirine paralel, kuvvetli destek duvarları inşa ettiler.

Bu duvarların üzerini ise, beşik tonozlar ile kapattılar. Böylelikle: malzemeden tasarruf sağladılar ve konstrüksiyonun daha geniş bir alana yayılması, yalnızca duvar yüksekliği ile sınırlı kalmaktan kurtuldu.

Alt yapının: ovaya bakan tarafındaki son bölümü: 23 metre yükseklikteki blok kesme taştan yapılmış bir duvar oluşturur. Bu duvar: her bir tonozun önünde, bir kemer açıklığını gösteren üst tarafıyla, yalnızca konstrüksiyonu maskeleyen bir kısımdır. Buna karşın: alt tarafında, yatay olarak duvarı ikiye bölen, yuvarlak silme yüksekliğine kadar tonozlar; içte bir geçiş yeri sağlamak amacıyla doldurulmuşlardır.

Geçiş yeri, taşıyıcı beşik tonozları birbirine bağlamaktadır. Tepe tarafına doğru, tonozlar bir bitim duvarı ile veya yamaçta kendiliklerinden kesilirler.

Esas arazinin daha çukur olduğu batı tarafında ise, iki sıra tonoz arka arkaya inşa edilmiştir.

Tonozların başlıca amaçları: toprağın önünde yer alan devasa şenlik meydanını taşımaktır. Bu tonozlar ne depo, ne de sarnıç olarak kullanılmamıştır. Bu, ana kayanın henüz dik yükseldiği yerlerde veya daha eski duvarların bırakıldıkları yerde açıkça görülmektedir.

Evet, yürümeye devam ediyoruz. Bölgede, çok sayıda Japon turist görülüyor ve maalesef yerli ziyaretçi sayısı çok az. Japonlar, çok uzaklardan burayı keşfetmeye geliyorlar.

Ellerinde güneşten korunmak için şemsiyeleri ve diğer ellerinde su şişeleri ve hatta bazılarında, bastonlar yani yürüyebilmek için büyük gayret sarf ediyorlar ama yine de, bu tarih hazinelerini görmeye gelmişler.

Muhteşem bir yapının içinden, sütunların arasından geçiyoruz. Muhteşem bir görüntü. Kutsal alanda gezmeye devam ediyoruz. Hemen solunuzda, yine muhteşem bir uçurum ve aşağıda Bergama ilçesinin muhteşem görüntüsü size eşlik ediyor.

Sütunlu koridor bitince: aşağıda muhteşem görüntünün ziyaretçileri sunulduğu bir avlu bölümü var. Bu duvarı, buraya nasıl yaptıklarına inanmak mümkün değil. Merdivenlerden yukarı çıkın. Burada, Batı Uç Yapısı olarak isimlendirilen, fonksiyonu tam olarak belirlenemeyen bir yapı sizi karşılıyor.

İzmir Bergama Akropol Batı Uç Yapısı

 

BATI UÇ YAPISI

Roma dönemine ait bu yapı: ilk inşa devresinde, önünde mevcut sur duvarlarını henüz dikkate alıyordu. Sur duvarının güzergahı; taban seviyesinde, kesme taşlar ile vurgulanmıştı.

Batıdaki ek yapıların ilavesiyle, sur duvarları kapanmışlardı. Batı uç yapısının önündeki kalkan duvarında, daha başından beri bir konsrüksiyon hatası vardı. Bu duvar ile eski köşe yeri: iç içe geçirilme suretiyle bağlanmıştı. Çok geçmeden, MS.2. yüzyıl sonlarında, duvar ilk olarak yıkılır.

Yeniden inşası sırasında, batı uç yapısını bölen taşıyıcı duvardan vazgeçilmiştir. Böylelikle, alt katta, üzeri tonozlarla örtülü büyük bir mekan elde edilmiştir. Sıvalı duvarları, kült amaçlı bir kullanım gördüğünü ispatlamaktadır.

Tahminen, MS.3’ncü yüzyılda, bu mekana, kuzey-doğu ve batı duvarları boyunca, podyumlar ilave edilmiştir. Bu sırada, eski dış duvarın bir kısmı kırılarak bir kapı açılmıştır. Bununla birlikte, batı uç yapısı ile bağlanmış olan tonoz yapısı da değiştirilmiştir.

Tonozun içine. üzeri tuğlalar ile örtülmüş, harçtan oluşan, hafif, kendi kendini taşıyan giriş tonozu şeklinde bir ara tavan yapılmıştır. Tavan da, aynen duvarlardaki gibi boyanmıştır. Duvar resmi: çiçekten oluşan şamdan formlarıyla bölgelere ayrılmıştır. Her bir alanın içinde; kırmızı renkli fon üzerinde birer kuş tasviri bulunur.

Batı uç yapısının, tadilat görmüş olan alt katı ve boyanmış olan A ve B tonozları: muhtemelen kült amaçlı toplantı odalarıydı. Yine de kült olarak kullanımı tespit etmeye yarayacak kesin kanıtlar yoktur. Duvar resimlerini koruyabilmek için A tonozu: orijinal yüksekliğinin yarısı bir seviyede beton bir çatı ile örtülmüştür.

Batı uç yapısının ön destek duvarı, orta çağda bir kez daha yıkılmıştır ve Bizans döneminde tamir edilmiştir. Savunma duvarının arkasında döküntüden oluşan dolguda, doğu galeriye kopyası konmuş olan bir heykel çıkartılmıştır. Bizans duvarları sağlamlaştırılmış ve yukarıya çekilmiştir. Bunun yaparken, korkuluk üzerine çıkılmasını engellemek için dıştan eğimli bir biçimde, kesme verilmiştir.

Burayı da gezdikten sonra: Kuzey Galerisi görülüyor. Burada: Helenistik döneme ait odalar bulunuyor.

Son olarak ise: Traianeum-Galeriler bölümü karşımıza çıkıyor.

İzmir Bergama Traianeum-Galeriler Bölümü
İzmir Bergama Akropol Traianeum-Galeriler Bölümü

  

TRAİANEUM-GALERİLER BÖLÜMÜ

Burası tapınak alanıdır. İlk inşa dönemlerinde: yanlardaki duvarlar ile sınırlandırılmışlardır. Anlaşılan, bunlar Hadrian döneminde, yerlerinden sökülmüşler ve yerlerine, yan galeriler yerleştirilmiştir.

Sütunların başlıkları ve saçakları; daha eski kuzey galerisindekilere benziyordu. Sütun gövdeleri de aynısı idi. Yine de farklı olarak yan galerilerden yekpare sütunları, sonradan kaide kısımları işlenmiş, kasa sütun tamburları üzerine yerleştirilmiştir.

Tahminen taş ocağına yapılan siparişte: kuzey galerisinin ölçüleri muhafaza edilmiş, ama daha sonra sütunlar yerleştirilirken, genel görüntü içinde, daha kısa imişler gibi bir etkinin doğduğu fark edilmiştir. Yine de, gelen sütun gövdelerini kullanabilmek için, bahsi geçen kaidelerden yardım alınmıştır.

Bu durumda, uygun olmayan bir yükseklikte olan yatay derzler, tapınak alanına doğru, önlerine yerleştirilen heykeller sayesinde kapatılmışlardır. Doğu galerisi, kuzey tarafta bir apsis ile bitmektedir.

Evet gezimize devam ettiğimizde, bu kez karşımıza: Traian Tapınağı çıkıyor.

İzmir Bergama Akropol Traianus-Trajan Tapınağı
İzmir Bergama Akropol Traianus-Trajan Tapınağı
İzmir Bergama Akropol Traianus-Trajan Tapınağı
İzmir Bergama Akropol Traianus-Trajan Tapınağı

 

TRAİANUS-TRAJAN TAPINAĞI

Akropol bölgesinde: 1883-1885 yılları arasında yapılan kazılarda: büyük bir yapının kalıntıları ortaya çıkarılmıştır. Bu yapının kalıntıları ve mimari parçaları: çevreye dağılmış olarak bulunmuş ve sonuçta, yapının büyük bir depremde yıkıldığı anlaşılmıştır.

Evet, bu yapı: Athena Tapınağından 9 metre ve Tiyatro terasında ise 55 metre yüksektedir. Doğusundaki kapının önündeki merdivenlerle, kütüphaneye çıkılıyordu. Yapının bulunduğu teras: 68 x 58 metre ölçüleriyle, Akropolis bölgesinin en yüksek yeridir.

Yukarı kalededir. Uzaktan görülebilmesi için tasarlanmıştır. Bu büyük kutsal alan ile aşağı şehri arasında bağlantı bulunuyordu. Geniş inşa sahasının bir bölümü: tepe tarafındaki kayalığın düzleştirilmesiyle elde edilmiştir.

Vadi tarafındaki dik eğimli çukur kısım ise, devasa bir alt yapı ile örtülmüştür. Tapınak sahasının tam ortasında, mermer kaplı, yüksek bir podyum üzerinde yükselir. Çevresinde, serbestçe dolaşım özelliği nedeniyle, yapıda Yunan geleneği görülmektedir.

Evet, tapınak mimarisi hakkında biraz daha söz etmek istiyorum. Tapınağın üç tarafı: yekpare ve yapraklarla bezeli başlıkları olan sütunlarla çevrilidir. Kuzey galerisi ve daha sonra ilave edilen yan galeriler, doğu tarafındaki birleşik alan, ön saha diye tanımlanmaktadır.

Tapınak: Romalılar tarafından tanrılaştırılan İmparator Traianus adına yapılmış olup, inşaata, İmparator Traian döneminde (MS.98-117) başlanılmış ve bilahare İmparator Hadrianus döneminde tamamlanmıştır.

Tapınak alanında, bu imparatorların heykellerine ait parçalar bulunmuş olup, bu nedenle, tapınağın: her iki İmparatorun ve Zeus’un kültüne hizmet ettiği düşünülmektedir.

Hükümdarlara tapınım: doğuda ve Anadolu’da, Helenistik dönemden beri yaygındır. Traianeum, yalnızca Roma imparatorluğunun gücünü bir simgesi değil, aynı zamanda, Roma şehri ve imparatorluk ailesiyle bağları pekiştirmeye yarıyordu.

Burada: yapılan kazılarda bulunan her iki imparatorun mermer heykellerinin başları, yine Alman arkeologlar tarafından çalınarak götürüldükleri Berlin Müzesinde sergilenmektedir.

Tapınak kalıntıları ise, 1976 yılında, Alman Arkeoloji Enstitüsünde görevli Dr. Ö. Rombock ve Dr. K.Nohle tarafından yapılan restorasyon sonucu yenilenmiştir.

Tapınağın ne zaman yıkıldığı tam olarak bilinmiyor. Ortaçağ’da, ova tarafındaki duvar, kalenin Bizans dönemi surlarına dahil edilmiş ve birçok onarım görmüştür.

Ortaçağ’a ait görünüm, bu alanın o dönemde de yerleşim gördüğünü ispatlamaktadır. Mermerden olan mimari elemanlar: 19. yüzyıl sonlarına kadar, büyük ölçüde kireç ocaklarında yakılmıştır. Daha: 1879-1885 yılları arasında, kutsal alanlar, arkeolog Stiller’in yönetimi altında ortaya çıkarılmış ve araştırılmıştır.

Harabe: bundan sonraki yıllarda düzensiz durumda kalmıştır. 1960’lı yılların ortalarında ise, Türk makamları, Alman Arkeoloji Enstitüsüne teklifte bulunarak, bölgedeki arkeolojik araştırmaların devamını sağlamışlardır.

Evet, bölgedeki gezimize devam ediyoruz. Derme çatma ve bol miktarda taşlar-kayalar ve mimari parçalar bulunuyor. Buraya, ayrıca çöp sepeti konulması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü, özellikle pet su şişeleri bol miktarda yerlere atılmış ve kirlilik yaratmış.

İzmir Bergama Akropol Traianus-Trajan Tapınağı
İzmir Bergama Akropol Traianus-Trajan Tapınağı
İzmir Bergama Akropol Traianus-Trajan Tapınağı
İzmir Bergama Akropol Traianus-Trajan Tapınağı

       

İzmir Bergama Akropol Traianus-Trajan Tapınağı

Bölgedeki gezimize devam edebilmek için: buraya ayırdığınız zaman ve yorgunluğunuz ölçüsünde: gezmenizi önereceğim yerler konusunda sizlere kısa bilgiler vereceğim. Sizler, bu bilgiler ve tercihler doğrultusunda arzuladığınız tarihi kalıntıları gezebilirsiniz.

 

HEREOON

Akropol çıkışındadır.

Büyük ana girişe gelmeden önce, solda görülen kalıntıların bulunduğu bölümdür.

Pergamon krallarından I. Attalos ve II. Eumenes’e ithaf edilmiştir. Yani, bir anlamda, onları tanrılaştırmak için yapılmıştır. Bu krallar ölümlerinden sonra kahraman olarak yüceltilirdi ama Mısır’ın Helenistik hükümdarlarının aksine tanrılar olarak ibadet edilmezlerdi. 

Büyük İskender’in ölümünden sonra, Helenistik krallıklarda sık sık kullanılır.

Ancak, Pergamon kralları, diğer Helenistik krallarda olduğu gibi yaşantıları sırasında tanrılaştırılmazlar.

Yaşantılarında, yalnızca rahiplik ünvanı taşırlar.

Ölümlerinden sonra ise, tanrılaştırılırlar. Hereonn’da, işte bu yüzden ölümlerinden sonra tanrılaştırılan krallar için yapılmış bir yapıdır.

 

SARAYLAR

Kışlanın güneyinde, kale bölgesinin doğu ucunda, önce Philetairos, daha sonra da ardılları, birbirine gevşek bağlı, dört saray kompleksi yaptırmıştır. 

Sadece kat planları duran bu saraylar, Yunan ev mimarisinde zaten standart olan türde büyük peristil evlerdi. 

Evet, ilk saray: Akropol’e girilen sur kapısının hemen karşısındadır.

Yapı: Pergamon kralı II. Eumenes’e ait saray kalıntısıdır.

Sarayın kuzeyinde: büyük bir salon, avlusunda bir sunak ve güneybatısında ise bir çeşme görülür.

Doğusunda ise, büyük bir salona bitişik, bir de kült odası vardır. Bu sarayın, güneybatısında bir su sarnıcı ve batısındaki oda da ise, Hephaistion isimli bir sanatçının imzasını taşıyan bir “mozaik” görülür. Mutfak ve kilerler, saray yapısının güneydoğusundadır.

II. Eumenes’in sarayının hemen bitişiğinde, I.Attolos’un sarayı bulunuyor. Bu iki saraydan sonra ise, II. Attolos ve general Philetaros’un sarayları bulunuyor.

Sarayların hepsinin ortak özellikleri: sütunlarla çevrili avlular ve bunların çevresinde odaların bulunmasıdır. Bunlardaki mozaikler, evet, yine maalesef, Alman arkeologlar tarafından çalınarak götürüldükleri Berlin Müzesinde sergileniyorlar. Yerlerdeki mozaikleri bile söküp götürmüşler.

Evet, saraylar bölümünde, bu saray yapılarını, kışlalar, askeri depolar ve dükkanlar izliyor. Burada yapılan araştırmalarda, aşağı Agora’yı korumak için, değişik ölçülerde 900 andezit taşı gülle bulunmuştur.

 

AGORALAR

Akropol’ün güneyinde: büyük kapıdan tepeye çıkan yolun üzerinde, kentin iki agorası bulunmaktadır.

Büyük kapının hemen üzerinde olanı: Aşağı Agoradır. Zeus Tapınağının biraz altında olanı ise: Yukarı Agoradır.

Aşağı Agora: Pergamon kralı II. Eumanes tarafından, Akropol’un genişletilmesi sırasında yaptırılmıştır. Agora: Dor üslubunda sütnları olan galerilerle çevrilidir. Bunlardan: kuzeydeki galeri, iki katlı olup, depo ve dükkanlar alt katta kalmıştır.

Agoranın batı ve güney duvarları: toprak baskısından yıkılmış, MÖ.2. yüzyılın başlarında onarılmıştır. Kuzeybatısı, sütun ve kemerlerle desteklenmiştir. Agoranın ortasında bulunan kuyunun suyu: kral Attolos’un sarayındaki sarnıçtan gelir.

Yukarı Agora: Zeus Sunağının bulunduğu terasın 15 metre altında, güney ve kuzeyindeki dor üslubunda sütunlu galerilerle çevrilmiştir. Bunlardan, güneydeki sütunlu galeri, iki katlı olup, alt katından depo olarak yararlanılmıştır.

Agoranın batısındaki küçük tapınak: Dor-İon karışımı bir yapıdır. Yapıldığı tarih kesin olarak bilinmemektedir. Ancak, Pergamon kralı II. Eumanes döneminde yapılarak, Zeus ve Hermes’e adandığı düşünülmektedir. Hermes: tüccarların tanrısıdır.

 

İzmir Bergama Akropol Zeus Sunağı

ZEUS SUNAĞI-BÜYÜK SUNAK-PERGAMON TAPINAĞI:

İşte, ülkemiz için üzüntü, Almanya için utanç kaynağı olduğunu düşündüğüm bir tarih hazinesi.

Her ne kadar “biz götürmesek yok olup giderdi “ ve “Padişahın izniyle alıp götürdük” deseler de: hiçbir mazeret, bu tarih hazinesi kalıntının, bulunduğu yerden sökülüp götürülmesine veya geri getirilmemiş olmasına sebep teşkil edemez. 

Gelelim sunak hakkında bilgiler vermeye: Sunak, Helenistik dönemde Pergamon’un en görkemli yapılarından biriydi. Bu yapıya ait bilgiler, Romalı Lucius Ampellius tarafından yazılar yazıtlardan öğrenilmiştir. 

Büyük sunak, II Eumenes (MÖ 197-159) tarafından yaptırılmış ve Zeus ile Athena’ya adanmıştır. Ancak bir görüşe göre: tapınak Pergamon kralı II Eumenes’in Seleukos kralı III Antiochos ve Galatlar’a karşı kazandığı zaferlerin anısına yaptırılmıştır. 

Kesin yapım tarihi ve böyle bir anıtsal ve şık donatılmış bir yapının, hangi nedenlerle yapıldığı belli değildir. 

 

Neyse, buyurun bu sunak ile ilgili bilgilere:

Tapınağın temel kalıntıları: Athena Tapınağına ait terastan: 25 metre aşağıda bulunuyor.

Sunak, Athena Tapınağından ayrı olarak tek başına duruyordu. Ancak yukarıdaki Athena Tapınağına göre yerleştirilmişti. Batı yanı, tapınağın uzun batı yanını izliyordu. 

Bir terasın üzerindeydi. Büyük bir olasılıkla, sunağın dört bir yanı açıktı. Anıt her yerden görülebiliyordu. 

Burası, yaklaşık 69 x 77 metre büyüklüğünde bir yerdi ve büyük sunak:  tam ortada yükseliyordu.

Sunağın ölçüleri: 34 x 36 metreydi.

 

Sunağın girişi:

Sunak, batıya bakmasına rağmen, doğudan girilen, duvarlarla çevrili bir kompleksin içinde yer alıyordu. 

Sunağa çıkmak isteyen ziyaretçilerin, arkadan gelip yapının yarı çevresini dolanmaları gerekiyordu. Bu planlı rota, sunağın üzerinde durduğu platforma benzeyen rölyef heykellerin, doğru sırada incelenebilmesini sağlıyordu. Gerçekten de daha eski dönemlerdeki mimari heykelciklerden farklı olarak, heykeller incelenebilmesi için yapının alt tarafına yerleştirilmişti. 

Evet, sunağın girişi, doğudaki ana cadde üzerinden sağlanıyordu. 

Üzeri kapalı yaya yolu (stoa) vardı. 

Kuzey ve doğu bölümleri; İon üslubunda mermerden yapılmıştı. 

Çevresinde mermer basamaklı merdivenler vardı.

 

İlk friz-DIŞ CEPHEDEKİ HEYKELLER:

Merdivenlerden sonra ise, 2.30 metre yükseklikte ve 12 metre uzunluğunda bir friz (tavan kirişi ile tavan arasında kalan, üzeri tamamen kabartmalarla süslü bölüm) çepeçevre, tüm podyumu yani kenarı kuşatıyordu. 

Bu frizde: mitolojik Yunan tanrıları ile toprak tanrısı Gaia ile uzun saç ve sakalları bulunan, ayaklarının yerinde yılan kuyrukları olan dev Gigantlar’ın yani devlerin mücadelesi tasvir edilmişti.

 

Bu frizleri anlamak için, mitolojik bir efsaneyi bilmek gerekir. 

Mitolojiye göre: Zeus, kardışleri Gigantları, yer altı dünyasına (tantarus) kapatır. 

Buna kızan Gigantlar, yeryüzüne çıkarak, mitolojik tanrılara saldırırlar. Bu savaşta, tanrılar Gigantları yenerler. Kazanan tanrılar, simgesel olarak Pergamonluları tasvir etmektedirler. Yenilen devler ise, Pergamon’un  düşmanları olan Galatları simgelerler.

 

Evet frize devam edelim.

Bu hikaye, Yunanlıların kaosla mücadelesinin alegorisiydi ki Pergamonluların bazıları Yunanlı olmayan ama çoğu Yunanlı rakipleri karşısındaki zaferi de bunun son versiyonu olarak görüyordu. Ancak frizde, tanrıların ziyaretçilerin izleyeceği yola göre dizilmeleri, sıra dışıydı. Konularına göre sınıflandırılması, Helenistik kültürdeki derleme ve sınıflandırma aşkına uygun bir hareketti.

Örneğin: avluya girer girmez, ziyaretçiler Zeus, Athena, Apollon, Artemis ve Leto gibi başlıca Olympos tanrılarını görürdü. Kuzeybatı kanatta, Okeanos ve Triton gibi deniz tanrıları, uzaktan denize bakardı. 

Anlaşılabilirliği sağlamak adına, tanrıların adları frizin üzerine, devlerin adları ise altına yazılmıştı. Devlerin adlarının altına, heykeltıraşlar kendi adlarını kazımıştı. 40 tane oldukları tahmin edilen heykeltıraşların adlarından, sadece 15 tanesi günümüze ulaşmıştır. Ama bunun dışında, sanatçılar hakkında bilgi yoktur.

Frizdeki tanrıçaların giysilerine, altın ve tunçtan eklemeler yapılmıştır. 

Bu kabartmaları yapanlar, Atina ve Pergamon’daki en ünlü sanatçılardı.

Kabartmalarda, Helenistik heykel sanatının tüm özellikleri, kıvrılıp bükülen vücutlar ile duygusal yüz ifadeleri mermere yansıtılmıştı.

Helenistik sanatın zirve noktası olan bu heykeller, daha sonraki Yunan ve Roma heykelciliğini çok etkileyecekti.

 
Galeri ve Asıl Sunak:

“U” şeklindeki sunağın iki ucu arasında, merdivenlerden bir galeriye çıkılıyor. Bu galeride, İon üslununda sütunlardan oluşan, çift sıralı bir portik var. Bu portiğin ortasındaki boşlukta ise, Zeus’a adanan armağanların konulduğu, asıl sunak/masa bulunuyor. 

 

İkinci friz:

Sunağın üç tarafını saran alçak duvarlarda, ikinci bir friz çepeçevre dolaşıyor. 

Bu küçük frizde: Herakles’in oğlu ve Pergamon krallarının efsanevi atası olan Telephos’un yaşamı anlatılır. Kabartmalarda: Telephos’un Pergamon kentini nasıl kurduğu anlatır. 

Bu heykellerle dekorasyon, siyasal bir mesaj iletir. Pergamon krallarını efsanevi geçmişin büyük kahramanlarıyla ilişkilendiren bu alegori, iktidar haklarını meşrulaştırmaya yöneliktir. 

Gigantomakhia gibi, bu rölyefin de kalıcı sonuçları olmuştur. MÖ 2’nci yüzyıl ortalarında, gigantomakhia’dan kısa süre sonra yontulan bu friz, sürekli yani birbirini izleyen paneller halinde gelişen bölümlere ayrılmış bir öykü anlatımının bilinen ilk örneğidir. Bu durum Romalıların çok sevdiği bir resimler sunum tarzıdır. 

Evet, sunağın üst bölümlerinde, kentuvarlar (yarı at, yarı insan mitolojik yaratıklar), dört atlı arabalar, atlar ve tanrı heykelleri yapılmıştır.

Sunak, açık mavi renge boyanmıştır. 

 

Günümüz:

Günümüzde sadece temellerin oluşturduğu geniş bir ızgara plan görülebilir. Sunağın yerinde ise, sadece iki çam ağacının gölgesindeki temel kalıntıları kalmış.

Çünkü yapıyı süsleyen ünlü rölyef heykeller, artık ilk kazı çalışmaları (1878-86) sırasında çalınarak götürüldükleri Berlin’de sergileniyor. 

Sunak, günümüzde, Almanya-Berlin Pergamon Müzesinde sergilenmektedir. Tüm mimari parçalar ve kabartmalar, eskisine yakın bir şekilde tamamlanarak sergileniyor.

 

DEMETER KUTSAL ALANI

Tepenin güney yamacında, her zaman kentin ayrılmaz bir parçası olmuştur. 

Philetarios bu yamacın yukarı yarısını, halihazırda mevcut olan Demeter Temenos’unun yukarısından geçen surlarla müstahkem kente katmıştır. 

II Eumenes, bu müstahkem alanı uzunluğu 4 km den fazla ve güney yamacında anıtsal bir kapının bulunduğu dibine dek uzanan yeni bir surla genişletmiştir. 

Kenti; Philetairos’unkinin dört katından büyüktü.

Roma imparatorluğu döneminde, kent ovaya doğru genişledi.

Bu üç ana evrenin her birinde, farklı bir ızgara plana göre yerleştirildi.

Philetarios döneminde, bu ızgaraya çok katı şekilde bağlı kalınmıştı.

Aslında tepe yamacının topoğrafyası katı bir Hippodamos ızgara planına uygun  değildi ve bazı sokaklar hafifçe kıvrılıyordu. II Eumenes ile ızgara planın yönü değiştir.

Romalılar yaklaşık MS 100’de ızgara ve yönünü tekrar değiştirdi. 

Güney yamaçta ortaya çıkarılan yapılar arasında ev, dükkan, hamam ve Pazar yerleri (Aşağı Agora) gibi ikamet alanlarına uygun olanlar da vardır. Ama ortada iki önemli dini ve kamusal kompleks yer alır. Her ikisi de 20’nci yüzyılın başlarında incelenmiş olan Demeter Temenos’u ve Gymnasium.

 

Demeter Temenos:

Tarımda bolluk tanrıçası Demeter’in Temenos’u, Helenistik çağ öncesinde de mevcuttu. Bergama’ya hakim yaklaşık 100 x 50 metre boyutlarında, dikdörtgen bir teras üzerindedir. 

Bir gizem kültü olan Demeter ritüelleri gizli olarak, sadece üyelerin katılımıyla gerçekleştirilirdi (Atina’nın hemen dışındaki Demeter ibadet merkezi Eleusis’te olduğu gibi) ki, temenos’un planı da bunu yansıtır.

İon düzenindeki tapınak ve ona eşlik eden sunak, uzun dikdörtgen bir avluda, üç yanı basamaklarla, dördüncüsü ise giriş geçidi ile çevrili olarak bulunur. 

Uzun kuzey yanın doğu yarısında, stoa yerine kayadan yontulmuş banklar, gizemlere katılanlar için oturma yerleri vardır.

Bu önemli bereket kültü, kadınlar için çok çekiciydi.

Bunun yansımalarını MÖ 3’ncü yüzyılda, General Philetairos ve kardeşi Eumenes’in tapınak ve sunağı anneleri Boa’ya adamaları ile I Attalos’un kraliçesi ve eşi Apolonis’in temenos’un tamamlanmasını sağlayan hamiliğinde görülebilir. (küçük giriş kapısı üzerindeki frizde yer alan bir yazıtta, çevresindeki stoa’ların yani üstü kapalı yolların, I Attalos’un karısı Apollonis tarafından yaptırıldığı yazılıdır)

Zaman içinde, tapınak çevresinde yaptırılan düzenlemeler, Pergamon’da yaşayan asil ailelerden Cladius Stianus tarafından yaptırılmıştır. 

 

GYMNASİUM

Dev gymnasium kompleksi hemen bunun doğusundadır. Burası, Bergama’nın en büyük yapılarındandır. 

Bir Yunan-Roma gymnasium’da spor antremanlarının yanı sıra çok çeşitli toplumsal, entellektüel ve dini faaliyetler de gerçekleştirilirdi.

Meyilli araziye uygun olarak üç düzey halinde inşa edilen Pergamon gymnasium’u, türünün en gösterişlilerinden biridir. 

MÖ 3’ncü yüzyılın ikinci yarısında yapılmıştır. 

Roma imparatorluğu döneminde çok kereler tekrar biçimlendirilen üst düzeyi revaklarla çevrili bir avludan meydana gelirdi.

Yapıda önce ardezit taşı, sonra da mermer kullanılmıştır. 

Yapı, Hera kutsal alanının altında, üç ayrı teras üzerindedir.

Birbirinden farklı yükseklikteki teraslar üzerinde bulunduğundan, merdivenler ile aşağıya kadar iner. Alt teras yapısı: çocuklara, orta teras yapısı: gençlere ve yukarı teras yapısı: yetişkinlere ayrılmıştır. 

Aşağı ve orta yapı, Helenistik özelliklerini korurken, yukarı teras, biraz önce sözünü ettiğim gibi Roma döneminde büyük değişiklik geçirmiştir. 

Revaktan yanlara açılan, odalar arasında ders ve konserler için kullanılan ve orijinal olarak üstü kapalı bir tiyatro gibi ilahlaştırılmış Roma imparatorları kültüne adanmış, iki ucu apsisli bir hol de vardı.

Kuzeybatıda bulunan üstü örtülü tiyatro görünümlü bu mekan, yaklaşık 1000 kişi alabilecek kapasitededir. 

Roma döneminde doğudaki revakın altına bir hamam kompleksi eklenmişti. Batı galerilerinin arkasında, yarım daire şeklinde yıkanma yerleri bulunur. 

Güney revak, avlunun sınırlarının çok ötesine dek uzanan son derece uzun bir stoa ya bakardı. 

Bunun altında sıra dışı bir öğeye, olumsuz hava koşullarında spor yapılmasını sağlayan bir çatıya sahip, fazladan bir pist bulunurdu. 

Başlangıçta pist güney duvarındaki pencerelerden aydınlatılıyordu.

Ama geç Helenistik dönemde duvarları güçlendirmek amacıyla, pencereler örtülmüştü.

Yer altındaki pistin hemen yokuş yukarısında, orta avluda, kuzey tarafı bir stoa olan uzun dikdörtgen bir antreman  sahası vardı.

Bu avlunun bir ucunda yazıtlardan Hermes ve Herakles’e adanmış olduğu anlaşılan bir sunak ile küçük bir tapınak bulunuyordu.

Tapınağın duvarlarına, burada gerçekleştirilen atletizm yarışmalarında başarılı olan genç erkeklerin adları oyulmuştu.

Orta düzeyden en aşağıdaki avluya geçilirdi.

Buradaki dik açıyla kesişen, iki beşik tonozdan meydana gelen nadir rastlanır, bir Helenistik tavan türüne sahip, kabaca üçgen biçimli mekan, erkek çocukları için bir oyun alanı işlevi görüyordu.

Bugün bu duvarların üzerinde görülen etkileyici tahkimat burçları, bu duvarların Roma dönemindeki altın çağına göre çok daha küçültülmüş bir kentin sınırlarını çizdiği, 12’nci yüzyılda Bizanslılar tarafından eklenmişti.

 

HERA KUTSAL ALANI

Yukarı Gymasium’un kuzeyinde, çevreye hakim iki teras üzerindedir. Kral II. Attolos döneminde yapılarak, Hera’ya adanmıştır. Dor üslubunda, dört sütunludur. Batısında, eksedra, doğusunda ise küçük bir stoa ( üstü kapalı yürüyüş yolu) vardır.

 

SU TEMİNİ:

Muhtemelen MÖ 2’nci yüzyılda oluşturulan gelişmiş su temin sisteminin bir parçası su depolamakta kullanılan sarnıçlardan meydana geliyordu.

Su şehre yaklaşık 45 km kuzeydeki bir dağdaki kaynaktan, terakota borulardan meydana gelen bir üçlü boru hattı ile getiriliyordu.

Kaleye doğru son çıkışta, yeraltına gömülü, uçları uygun boyda delikler açılmış taşlarla sabitlenmiş tunç veya kurşundan borular kullanılmış olması mümkündür.

Basınçla yukarı itilen su, kaledeki bir merkezi rezervuara ulaşıyordu.

Buradan saraylara ve tepeden aşağı akarak evlere, halk çeşmelerine ve kanalizasyonları dağılıyordu.

Bu su temin sistemi, Romalıların çok geliştireceği türde, su mühendisliği projelerinin ilk örneklerinden biriydi.

ASKLEPİON KUTSAL ALANI

Burası ile şehir arasında 1 km. uzunluğunda bir cadde bulunmaktadır ve caddenin her iki yanında dükkanlar bulunuyormuş.

Eski Mezarlıklar. Mezarlar, şehrin çevresinde olup, bunlar arasında ovadaki “Mal Tepe” ve “Yığma Tepe” Tümülüsleri görülebilmektedir.

Müze: Bölgede yapılan kazılarda ortaya çıkarılan objeler, müzede sergilenmektedir.

Evet, gelelim ayrıntılı anlatıma:

Sağlık ve Hekimlik tanrısı olarak bilinen Asklepios: tanrı Apollon’un oğullarından birisidir.

Asklepios’un yeri anlamına gelen “Asklepion” ilk çağlarda, Bergama’da önemli bir sağlık merkezi olarak öne çıkmaktadır.

Kentin güneybatısında, 1 km. uzunluğunda, sütunlu bir cadde ve Romalıların ”Via Tecta” ( Pazar yoülu) ismini verdikleri, üstü örtülü bir tören yolu ile, Bergama şehrine bağlanmaktaydı.

Pausanias’a göre: burada, MÖ.4. yüzyılda, hekimlik tanrısı Asklepios’a adanan, kutsal kaynak suyunun bulunduğu bir tapınak yaptırılmıştır.

Kutsal kaynak yanında, burada tedavi gören hastaların soğuk ve sıcak havadan korunmasını sağlamak amacıyla, uzun bir yer altı tüneli yapılmıştır.

 

Asklepion Tapınağı:

Bu yer altı tünelinin hemen kuzeyinde, yuvarlak planlı Asklepion Tapınağı bulunur.

Bu tapınak: Roma’daki meşhur Pantheon tapınağı örnek alınarak, MS.150 yılında, Konsül L.C.Rufinus tarafından yaptırılmıştır.

Sütunlu bir girişi bulunmaktadır. Tapınağın içinde, dönüşümlü olarak 7 tane niş bulunuyor.

Girişin karşısındaki niş’te, tanrı Asklepios’un kült heykeli bulunuyormuş.

 

Diğer Yapılar:

Helenistik dönemde: alanı çevreleyen sütunlu galeriler ve çeşitli yapılarla genişletilmiştir. Ancak, MS.2. yüzyılda, buradaki yapılar onarılmış ve ayrıca: 3500 seyirci kapasiteli bir tiyatro ve kütüphane eklenmiştir.

Helenistik dönemde yapılmış olan: Asklepios Soter: Apollon Kaliktenos, Tanrıça Hygeia Tapınakları ile çeşme, Roma döneminde işlevini sürdürmüştür. Bu kutsal alan: Hıristiyanlık dönemine kadar önemini korumuştur.

Dinsel özelliklerinin yanı sıra, aynı zamanda, ünlü tıp merkezlerinden Epidauros ve Kos adasındaki gibi, araştırma ve deneylerini sürdürmüşlerdir. Aynı zamanda da, antik çağın ünlü tıp bilginlerinin yetiştirildiği bir okul olma özelliğini korumuştur.

Asklepion sağlık kültünün: MÖ.5. yüzyılın ortalarında, Bergama’lı Arkhias tarafından buraya getirildiğini, antik çağ tarihçileri ileri sürerler. Söylentiye göre: Arkhias, Pindasos ( Marda dağı) dağında avlanırken, düşerek ayağını kırar.

Epidavros’a gider ve tedavi olur. Bergamalıların hizmetine, kuytu bir vadide, bu tedavi yerini kurar.

Nitekim, hekim Galenos “Asklepion’un Mysia dağlarının eteklerinde, temiz havası, suyu olan bir yerde kurulduğunu” yazar.

Aristedies’e ise: “Asklepion, yörenin su ve havasının güzelliği kadar, tanrının kendisi tarafından belli edildiğini, oradaki hastalar kurtarıcı tanrının sesini, huzur içinde duyarlar” demiştir.

MS.2. yüzyılın ortalarında, burada 13 yıl kalmış olan, ünlü hatip Aelius Aristides’ten: burada uygulanan tedavi şekilleri ve yöntemlerini öğrenmekteyiz.

Burada, genellikle telkin ve fizyoterapinin bugün kullanılan şekilleri uygulanmaktaydı. Kutsal sudan içilmesi, su ve çamur banyoları, açlık, susuzluk kürleri, şifalı otlar, kremlerle yağlanma, başlıca tedavi yöntemleriydi.

Asklepios’un hekimleri: hastalarına, burada çamur banyosu yaptırırlar, bitkilerden elde edilen ilaçları kullanırlardı. Ayrıca, onların spor ve müzikle uğraşmalarını sağlarlardı. Bu arada, rüyalar yorumlanır, telkin yoluyla onların iyileşmeleri sağlanırdı. Gerektiğinde de, ameliyat gibi işlemler de yapılırdı.

Burada sağlıklarına kavuşanlar ayrılırken, Asklepios Tapınağını ziyaret ederler, maddi olanakları doğrultusunda yardım yaparlardı. Ayrıca, iyileşen organlarının küçük birer modelini buraya bırakırlardı. Bu örneklerden pek çoğu, günümüzde, Bergama Müzesinde görülebilir. Evet, bu sefer Berlin Müzesi dememek ne güzel oldu.

Asklepion Kutsal Alanı: üç tarafı sütunlu galerilerle çevrili, dikdörtgen planlıdır. Roma Pazar yolu ile buraya ulaşılır.

Antikçağlar boyunca sürekli olarak elden geçirilen ve genişletilen yapıların bugün görülen kalıntıları, büyük ölçüde Roma İmparator Hadrianus (117-138) dönemindeki önemli bir tekrar yapım çalışmalarındandır.

 

ALİONAİ

Bergama ilçe merkezine, 18 km. uzaklıkta, kuzeydoğudadır.

Bergama-İvrindi kara yolu üzerindedir. Helenistik çağ sonrasında kurulmuştur. MS.2’nci yüzyılda, büyük gelişmeler gösterir. MS.2. yüzyılda yaşayan Aristides: “Hierol Logoi” yani “Kutsal Sözler” isimli kitabında: Pergamon’a 23-25 km. uzaklıktaki Allionai’de şifa bulduğunu yazmaktadır.

Tıp tarihinin en önemli isimlerinden, ilaç biliminin babası Galenos’da “çok nadir özelliklere sahip şifalı bir suyun Allianoi’de var olduğunu, mutlaka tedavi için denenmesi gerektiğini” vurgulamıştır.

Pergamon ve yakın çevresinde: bu uzaklıkta ve bu ölçülerde başka bir sağlık merkezi bulunmadığından, günümüzde “Paşa Ilıcası” ören yerinde kazılmakta olan yerin “Allionai” olduğuna inanılmaktadır. Bunu yazmanın sebebi: buranın Allionai şehri olarak kabul görmemesidir.

Evet, burası Sağlık Tanrısı Asklepios’un yurdu olarak bilinir. Yıllarca, Hidroterapi (suyla tedavi) merkezi olarak kullanılmıştır. Asklepios antik Yunan mitolojisinde: hasta insanlara şifa dağıtan, hekimliğin ve tıp biliminin tanrısıydı. Apollon, oğlu Asklepios’u yarı at, yarı insan olan Khiron’a emanet eder.

Khiron: ona okuma-yazma ve önemli hastalıkların tedavisinde kullanılan ilaçların formüllerini öğretir. Asklepios’un ünü, kısa zamanda yayılır. Hatta: ölüleri bile dirilttiği söylenir. Ancak, tanrıların babası Zeus, buna kızar ve Asklepios’u öldürür. Yunanlılar, Asklepios’un adını yaşatmak için, aynı isimle sağlık merkezleri yaparlar. Alionai’de bunlardan biridir.

Topraklarından 45 derece kükürtlü su çıkan bir şifa merkezidir. Bu özelliğiyle: dünyanın dört merkezinden biridir. Pergamon krallığının sayfiye yeri olan bölge, yıllarca hydroterapi (suyla tedavi) merkezi olarak hizmet verir. Yortanlı Barajının yapım aşamasında, antik değeri anlaşılan bölgede, hızlandırılmış kazı çalışmaları yapılır.

Bu sırada, bölgenin Helenistik dönemde kurulduğu ve en parlak dönemini, Roma imparatoru Hadrian ile yaşadığı bilinir. Bu dönemde, burada büyük bir bayındırlık hareketi yaşanır ve gösterişli bir Asklepion haline dönüştürülür.

Evet, kazılar sayesinde ortaya çıkarılan Alionai, MS.11. yüzyılın ortalarına kadar, Bakırçay havzasının önemli bir sağlık yurdu olarak kullanılmıştır. Burada daha çok hydroterapi uygulandığı yönünde görüşler güçlüdür. Yapılan kazı çalışmalarında, Helenistik çağ mimari buluntularının yanı sıra özellikle MS.2. yüzyıldan kalma, pek çok arkeolojik eser ele geçirilmiştir.

Ayrıca, kazılarda, çok sayıda heykeltıraş eseri, metal eserler, çanak-çömlek, kandiller, kemik objeler ve çok sayıda üzeri işli cam eser, 1500 civarında altın, gümüş ve bronz sikke, en son olarak da MS.2. yüzyıl Roma döneminden kalma, 1.60  metre uzunluğunda, kırılmamış olduğu için büyük önem taşıyan mermer Afrodit heykeli bulunmuştur.

Son olarak: Bergama ören yerinin 18 km. kuzeydoğusunda kalan bu ören yeri, yakın bir gelecekte bölgeye kurulmakta olan barajın suları altında kalacaktır. Çünkü: daha önce, barajda su tutulmasına onay vermeyen “Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu” son verdiği bir kararla: “Eserlerin üzerinin kumla kapatılması ve sonrasında barajda su tutulmasına başlanması” yönünde karar vermiştir.

Elektrik ve enerji elbette önemlidir. Ama, unutulmaması gereken tek şey: bölgede, bir şekilde elektrik üretimi sağlanabilir. Ana, yüzyıllardır burada bulunan ve birçok insana şifa vermesiyle tanınan “Alionai” antik şehrinin, bir daha geri getirilemez olmasıdır.

 

İzmir Efes’in Kuruluş Öyküsü

İzmir Efes’in Kuruluş Öyküsü

Antik çağ yazarlarına göre; Efes, MÖ.3000 yılında kurulmuştu. Kuruluşuna ait öykü ise şöyledir;

ŞEHRİN İLK KURULUŞ ÖYKÜSÜ

İzmir Efes’in Kuruluş Öyküsü; Atina kralı Kodros’un; cesur ve doğaya tutkun bir oğlu vardır. İsmi: Androklos. O, sürekli olarak, Anadolu sahillerini ve adaları; büyük bir arzu ve merakla seyrederdi.

Bütün amacı: bir gün, başına buyruk olarak, bu denizlere açılmak, karşı diyarları görmek, tanımak ve güzel yerlere sahip olmaktı. İçindeki arzuların karşı koyulmaz hale geldiği bir gün; arkadaşlarını da alarak, Ege’nin berrak sularına yelken açarlar.

Tüm tanrılar, onlara yardımcı olurlar ve günlerce; yemyeşil kıyıları, birbiri ardına sıralı adaları ve koyları dolaşırlar. Derken; bir gün, tanrılar, gemilerini, çok güzel bir koya getirir.

Androklos ve arkadaşları, bu güzel koyu görünce çok etkilenirler. Burada; adacıklar, tepeler ve bunların arasında uzanmış şirin vadiler vardır.

Geride ise; geniş düz arazileri sulayarak, kıvrıla kıvrıla akan ve koya dökülen bir ırmak (Küçük Menderes). Gördükleri yerler, onlara Atina’yı hatta Yunanistan’ı bile unutturur. Androklos kararını verir, bu güzel yerlerin bir köşesini, kendisine yurt yapacaktır.

Ancak; inanışlara göre, bir yerin kent yapılabilmesi için, tanrıların ve kahinlerin iznini almak gereklidir. Androklos; derhal, bir arkadaşını, Delfi kentindeki kutsal tapınaktaki kahinlere gönderir.

Kahinler, bu yeri, yani şehrin kurulacağı yeri;” size bir balık işaret edecek, domuz yol gösterecek ” derler. Evet; bu ilginç sözlerin esrarını, Androklos ve arkadaşları, uzun süre çözemezler.

Aradan, bir süre geçer. Bir gün; tuttukları balıkları kızartıp yemek isterler, yalnız tam balıkları pişirirken, çalıların arasından bir domuz sıçrar ve balıkları kaparak kaçmaya başlar. Androklos, hemen atına atlayarak, domuzu takip etmeye başlar.

Bir süre sonra, oku ile, domuzu öldürür ve yere yıkar. O anda; kahinlerin söyledikleri aklına gelir ve söylenenleri anlamlandırır. Demek ki, kenti, burada yani domuzun öldüğü yerde kurması gerekmektedir.

Evet; aynı yerde, Efes kenti kurulur. Kentin ilk kuruluşuna ait bu öyküyü, daha sonra, Hadrian Tapınağının duvarına, frizlerle işlerler. Bugünde görülebilmektedir.

Kentin kuruluş öyküsü böyle. Antik çağ yazarları ise, şöyle demektedirler. Dor istilası üzerine, Ege kıyılarına yerleşen İonlar; Efes’e gelerek yerleşirler ve şehri kurarlar. Ancak; bunlar geldiklerinde, zaten, burada yaşayan yerli bir halk vardı.

Yoksa, Yunanistan’dan gelen bir avuç denizci ile, koca bir kent kurmak mümkün mü? Tarihçilere göre; yörede daha önce yaşayan insanlar, eski Anadolu uluslarından Karialı’lar ve Lelegler’den oluşuyordu. Yunanlılar gelmeden önce; burada Kybele denilen bir ana tanrıçaları vardı.

Hıristiyanlığın çıkışına kadar da, bu yörelerde, bu ana tanrıça kültü egemen oldu. Bu da; eski halkın, Yunanlılar geldikten sonra da, buradan ayrılmadıklarının en büyük kanıtıdır. Kaldı ki, Efes’te bugün yapılan kazılarda çıkarılan buluntular, kent tarihinin Hititlilere kadar uzandığını kanıtlamaktadır. Hatta; kentin, eski halkı, kadın savaşçılara yani Amazonlara büyük saygı gösterirlerdi.

İzmir Efes’in Kuruluş Öyküsü; Çünkü; kenti, bu kadın savaşçıların kurduklarına ve kente adını veren ” Ephesos ” un, güzel bir amazon olduğuna inanırlardı. Bununla beraber; Efesliler, kendilerini, kısa zamanda yüksek bir yaşam düzeyine eriştiren ve onları iyi yöneten Androklos’a da büyük sevgi ve saygı duyarlardı.

Nitekim, onu, kısa zamanda kral yaparlar. Ancak; en ilginç olan, günümüzde, bu ilk kurulan kentten geriye hiçbir kalıntının kalmamış olması. Yeri, bile net olarak bilinmiyor, yalnızca tahmin ediliyor. Ancak; bugün, ilk kurulan bu kentin, Kale’nin bulunduğu tepe ve çevresinde olduğu artık kesinlik kazanmakta.

Evet; kentin ilk kuruluşuna ait, öykü, bilgi, belge, söylence, işte hepsi bu. Sonuçta; hangisine inanılırsa inanılsın, bir şekilde kent kuruluyor.

Biz, yine tarihi süreçteki gelişmelere devam edelim. Androklos, bir kraldı ve soyundan gelenler, krallık yönetimini uzun süre devam ettirdiler. Sonra, yönetimin kötüye gitmesi üzerine, karışıklık ve anarşi çıktı.

Halk ayaklanarak, krallık yönetimini devirdi. Bu kez; tiranlar işbaşına geldi. İsa’dan yaklaşık 600 yıl önce, iktidarı ele geçiren tiranlar; kentte, halk meclisi kurulmasına razı oldular.

Ancak; kral ve kent yöneticileri, ne kadar iyi veya barışsever olurlarsa olsunlar; Efes ve Ege dünyası içinde; savaşsız, barış içinde bir yaşam, tarihi süreçte asla mümkün olmadı. Doğu’daki uluslardan, devamlı olarak savaş tehlikesi geldi.

Denize ulaşmak ve oradan Yunanistan’a geçmek isteyen: Lidyalı’lar ve Pers’ler, özellikle Efes’in elverişli limanı nedeniyle, bölgeyi sürekli olarak tehdit ettiler.

İzmir Efes’in Kuruluş Öyküsü: Derken; bugünkü Salihli yakınlarındaki Sart (Sardes) kentini başkent yapan Lidyalılar; devreye girdi. Lidyalıların ünlü kralı Kroisos (Krezüs) ve ordusu; Efes kapılarına dayandı ve şehirde egemenliği ele geçirdi. Fakat; şehirdekilerin yaşantısına karışmadı ve halkın mutlu yılları yine devam etti.

Efesliler; evlerinde ve işlerinde, yine huzur içinde yaşadılar ve Lidyalılara yalnızca biraz vergi vermek gibi bir yükün altına girdiler. Bu da, o devirde, çok normal bir sonuçtu.

Derken; İran’dan gelen Pers’ler bölgeye dayanır. Lidyalıların başkenti Sart kentine girerler, yakıp yıkarlar. Çok geçmeden, Efes kapılarına dayanırlar. Ancak; Pers ordusu, kendisine karşı ayaklanan diğer şehirlere katılmayan Efes şehrini, yakıp yıkmaz.

Halbuki; bölgedeki diğer tüm İon şehirlerini yakıp yıkarlar. Efesliler yine vergi vermeye devam ederler. Halkın ve özellikle yöneticilerin; bölgedeki siyasal rolü gerçekten şehrin her türlü tehlike karşısında yakılıp yıkılmasını önlemiştir. Olaylar karşısında; çok güzel siyasi taktikler yürütürler.

MÖ. 6’ncı yüzyılda: bilim, sanat ve kültürde, Milet şehri ile birlikte, en ön sıralarda yer alır. Bilge Herakleitos, rüya tabircisi Artemidoros, şair Callinos ve Hipponaks, gramer bilgini Zenodotos, hekim Soranos ve Rufus gibi; antik çağa damgasını vurmuş kişiler, burada yetişmişti.

Ayrıca; Artemis kültürünün en büyük tapınağı Efes’te yapılmış ve dünyanın yedi harikasından biri olarak kabul edilmişti.

LİMAN DOLUYOR

İzmir Efes’in Kuruluş Öyküsü: Roma dönemi sonlarına doğru Cayster ırmağından (Küçük Menderes) gelen siltler limanı doldurdukça, şehir ticari ve siyasal önemini kaybetti. Liman bataklığa dönüşür ve sonra da sivrisineklere yuva olur.

Bu durum, kentteki insanların sağlığını ve geleceğini tehdit etmeye başlar. Özellikle; sıtma yaygınlaşır. Limanın temizlenmesi için, büyük paralar gereklidir ve Efesliler bunu karşılayamaz.

Limanın dolması nedeniyle, gemiler yanaşamaz olur. Tam bu sırada; zengin bir kişi, kral olur. Bu kişi; Büyük İskender’in ölümü üzerine, sahip olunan toprakları paylaşan generallerinden biri olan; Lysimakhos’dur. (MÖ. 290)

Bu general; zeki bir adamdır. Savaş ganimeti olarak, yanında büyük bir hazine getirmiş ve Bergama’da saklamaktadır. Ancak, limanın bataklıktan temizlenmesinden öte, yeni bir kent kurmanın daha mantıklı ve ekonomik olacağını düşünür.

Bunun için, uygun bir yer aradığında ise; Panayır Dağı ile Bülbül Dağı arasındaki, şirin vadiyi seçer. Mimarları ile görüşür, yeni kentin burada kurulmasını ister. Para çok, işçi boldur, inşaatlar kısa zamanda tamamlanır. Yeni kent, yine deniz kenarında ve hem de emniyetlidir.

Kentin manzarası ise, çok güzeldir. Herhangi bir tehlike gelebilir diye, dağlar üzerine, uzun ve geniş surlar yaptırır. (Bunlar; günümüzde, Meryem Ana Evi’nin yolu üzerinde görülebilir.)

Evet; yeni kent kurulur, peki ya ismi?

Lysimakhos; mevcut 3 eşinden, Mısır kralının kızının ismini, yani Arsinoe’nin ismini şehre verir.

Efes halkı, bu olaydan yani yeni kent kurulmasından mutlu olmaz. Çünkü; yeni kent, onlar için çok önemli olan Artemis Tapınağından uzaklaşmayı gerektirmektedir. Yeni kent; tapınaktan 2 km. uzaktadır.

Bu nedenle; uzun süre, yeni kente yerleşmeyi kabul etmezler. General ise; bunu bildiği için, yeni kenti, Artemis’in havasından uzak kalmasınlar diye, Panayır Dağını çevreleyen, kutsal yolun iki yanına yerleştirmiştir. Hatta, şehrin efsanevi ilk kurucusu, Androklos’un anıt mezarı da, bu kutsal yolun hemen kenarında idi.

Yeni şehirde, caddeler ve sokaklar birbirini dik açı ile kesmesine rağmen, muhtemelen dini inançlara saygı olsun diye, bu kutsal yolun güzergahı hiç değiştirilmemişti. Günümüzde, göreceğiniz Kuretler caddesi ve onun devamı olan Mermer cadde, bu kutsal yolun üzerine yapılmıştır.

Derken; aradan günler geçer. Yağmurlar başlayınca, general zekice bir plan yapar ve şehrin su kanallarını kapatır. Bunun üzerine, tüm Efes’i ve evleri; su basar. Halk; bunun üzerine direnemeyeceğini anlar ve yeni kente yerleşir. Böylece: ömrü 1000 yıl sürecek olan, yeni Efes kentinin ilk yerleşimleri başlamış olur.

Günümüzde; Efesi gezerken, bu kentten kalma, çok sayıda yapı göreceksiniz. Doğal olarak, daha sonraki Roma ve Bizans dönemlerinde, buraya yerleşim devam etmiştir.

Yeni şehir; yukarı ve aşağı olmak üzere, iki büyük mahalleden oluşmuş olup, ortadan geçen kutsal yol; şehri ikiye bölmektedir. Bu arterin, en büyük durağı ise; Heroon’lar mevkiiydi.

Kent; MÖ.190 yıllarında, Romalıların egemenliğine girer. Romalılar; büyük bir imparatorluk haline geldikten sonra, sahip oldukları yerlerin halkını, ağır vergilere bağlarlar. Romalı memurlar; Efes’i bölgenin merkezi yaparlar. Gümrükten, tarıma kadar her şeyden vergi alınır.

Ancak, bu görevlilerin çoğu; kötü sicilli kişilerdir. Bu dönemde: Roma egemenliği yanında, bölgede güçlenen Pontus imparatorluğu görülür. Pontus kralı Mithridates’in bölgede egemen olma çabaları, sonuçta bölgeyi ele geçirmesiyle sonuçlanır.

Evet, bölge Pontus’luların egemenliğine girer. Pontus kralı; halkı büyük bir dertten kurtarır, vergiler biter, kutsal yapılara dokunulmaz. Yalnızca; Roma’dan gelen 80 bin kişilik göçmen topluluğu, kral Mithridas tarafından, bir günde öldürülür. Bu olay, o çağların en büyük imha hareketi olarak, “Efes Katliamı” adıyla tarihe geçer.

Takip eden süreçte; Efes’te, yine Roma egemenliği görülür. Çünkü: MÖ. 87 yılı, Aralık ayında: Efes’te halk isyanı başlar ve bölgedeki Pontus egemenliği biter.

Doğu ile Batı arasında başlıca kapı durumunda bulunan ve tümüyle mermerden yapılmış ilk kent olan Efes; önemli limanı, konumu, çağının en önemli politik ve ticaret merkezi olması nedeniyle; Roma devrinde, Asia Eyaletinin başkenti olur.

MÖ. 17 yılı. Bir gece, sabaha karşı, bütün İonya sarsılır. Efes; bu depremde, en çok etkilenen şehirlerden biri olur. Ev ve tapınakların çoğu yıkılır, caddeler geçilmez hale gelir. Yüzlerce, binlerce ölü ve yaralı.

Kamu görevi yapılan yapılar, taştan yapıldıkları için, yıkıldıklarında büyük tehlike yaratıyorlardı. Fakat, evlerin çoğunun üstünün ahşap ve kiremit kaplı olması, burada yaşayan insanların daha az zararla kurtulmasını sağlıyordu.

Artemis Tapınağında ise; fazla hasar yoktu. Ancak, Efes şehrinin tarihinde, bu tür sarsıntılar hiç bitmedi. Takip eden dönemlerde; MS.24, 262, 359 ve 366 yıllarında, yine büyük sarsıntılar yaşandı.

Evet, Efesliler, Roma döneminde, depremde, yerle-bir olan şehirlerini, Roma imparatoru Tiberius zamanında yeniden imar ederler. Ancak; bu defa, Helenistik bir yapı stili yerine, tüm Efes, Roma karakterli yapılarla dolar.

Özellikle; I ve II’nci yüzyıllarda; Efes, altın çağını yaşar. Roma imparatorları; bu güzel kente nihayet gereken önemi verirler. Hatta, birçoğu gelip, bir süre burada kalırlar. Böylece, Efes, İskenderiye’den sonra, Doğu’nun en büyük kenti olur ve nüfusu 200 bin kişiyi geçer.

ŞEHİR TEKRAR YER DEĞİŞTİRİYOR

Bizans döneminde; Bizans imparatoru Justinyen (527-565) tarafından, şehir tekrar yer değiştirir ve ilk kurulduğu, Selçuk’taki Ayasuluğ Tepesine gelir ve St.Jean Bazilikasının çevresine kurulur.

1330 yılında ise, şehre Türk’ler gelir. Aydınoğulları’nın merkezi olan Ayasuluğ; 16 ncı yüzyıldan itibaren, giderek küçülmeye başlar.

Evet; tarihi süreç içinde; Efes kenti, 5 kez yer değiştirdiğinden, şehrin kalıntıları; 8 km. lik geniş bir alana yayılmıştı. Ayasuluğ Tepesi, Artemision, Efes ve Selçuk olarak, dört ana bölgedeki harabeler, yılda ortalama 1.5 milyon yerli-yabancı turist tarafından ziyaret edilmektedir. Bugün görülen kalıntılar; Efes kentinin, 3’ncü kuruluşuna aittir.