Çanakkale Gelibolu

Çanakkale Gelibolu

Öncelikle: Çanakkale deniz zaferlerinin, büyük direnişin ve zaferin: 100. yılını kutlarken, bu uğurda canını düşünmeden ortaya koyan başta ulu önder Mustafa Kemal Atatürk ve diğer tüm şehitlerimizi saygı ve rahmetle anıyorum.

Unutmayın ki; Gelibolu yarımadasında, çatışmaların yaşandığı yerleri gezerken bastığınız yere dikkat etmelisiniz, çünkü: o toprakları biraz eşelediğinizde büyük olasılıkla insan kemiklerine rastlayabilmek mümkündür. Yani, bölgede görülen mezarların çoğu semboliktir, insanlar şehit olduklarında çoğu kez bulundukları yere  defnedilmişlerdir.

Evet: şimdi gelelim gezimize

Gelibolu yöresine birçok kez gittim. Hatta, bir seferinde, gittiğimde, eğitim-staj amaçlı olarak, yaklaşık 40 gün kaldım. Elbette, bu sürede, burada birçok anılarım oldu. Özellikle: kıyıda balık tutarken, deniz üzerinde uçarak yüzen kanatlı balıkları unutamam.

Yine; denizde yüzerken, akıntıya kapılıp kıyıdan hızla uzaklaştığımı hissetmem ve büyük bir güçle kıyıya doğru yüzmem, yine kötü bir anı olarak hafızama işlenmiş. Tüm bunların yanında: merkezdeki kafeterya ve çay bahçelerindeki güzel anılar, ilçenin birçok yerinde bulunan türbeler ve özellikle bayraklı baba türbesindeki bayraklar unutulamaz.

Sonuçta: güzel ve modern bir yer. Burada: gayet güzel zaman geçirebilirsiniz. Zaten, tarihi Milli Park, başlı başına bir hazine.

Çanakkale Gelibolu

ULAŞIM

Gelibolu, Çanakkale arası uzaklık: 50 km. Gelibolu-İstanbul arası uzaklık: 290 km. Gelibolu-İzmir arası uzaklık: 355 km. Gelibolu-Truva arası uzaklık: 70 km. Gelibolu-Gelibolu yarımadası Tarihi Milli Park arası uzaklık: 30 km. Gelibolu-Abide arası uzaklık: 45 km. Gelibolu-Keşan arası uzaklık; 70 km. Gelibolu-Bursa arası uzaklık: 231 km. Gelibolu-Edirne arası uzaklık: 178 km.

TARİH

Gelibolu’nun kelime anlamı: iyi ve güzel şehir. Eski ismi ise: Galli Polis.

Yörenin tarihi hakkındaki yazılı kaynaklardan elde edilen ilk bilgiler: MÖ.1200 yıllarında, Hititler parçalanınca, Frigler ve onları izleyen Lidyalılar: Avrupa’dan Anadolu’ya geçerken, burayı kullanmışlardır. Takip eden tarihi süreçte ise, burada birçok uygarlık, hakimiyet kurmuştur.

Roma döneminde ise, burada bir kale kurulmuştur. Bizans döneminde: Gotlar ve Hunların saldırıları görülür. Bu dönemlerde: Gelibolu kalesi: önemli bir liman ve ticaret merkezi haline gelir. Haçlılar; buradan geçerek Anadolu’ya ulaşırlar. 1204 yılında bölgede Latin istilası görülür.

Bizans’ın son dönemlerinde ise: Orhan Bey oğlu Süleyman Bey komutasındaki Osmanlı güçleri: yöreye gelirler.

Çimbihisar: Süleyman Paşa’ya, üs olarak verilir. Burası: Osmanlılar için, uzun yıllar bir dayanak noktası olarak kullanılır. 1354 yılında ise, Gelibolu, tamamen Osmanlıların hakimiyetine girer ve İstanbul’un fethine kadar da, bir askeri deniz üssü olarak kullanılır.

İstanbul’un fethinden sonra ise, Gelibolu: bir sancak ve sancak merkezi olur. Osmanlı ordusunun başındaki Kaptan-ı Derya: burayı merkez edinir.

1915 yılında ise, Çanakkale muharebelerinde, yöre bombalanır ve büyük tahribatlar oluşur. 1920 tarihinde, Yunanlılar tarafından işgal edilen ilçe, 1922 yılında, işgalden kurtarılır. Cumhuriyet dönemi başında vilayet merkezi olmasına rağmen, 1926 yılında, ilçe merkezine dönüştürülmüştür.

Çanakkale Gelibolu

GENEL

Gelibolu yarımadası: Çanakkale boğazı ve Saroz körfezi arasında, güneye doğru genişleyerek uzanır. Avrupa kıtasının, güneydoğusundaki son kara parçasıdır. Kuzeyde, 5 km. lik Bolayır kıstağı ile, Trakya’ya bağlanır.

Gelibolu, özellikle 2008 yılında büyük orman yangınlarıyla ülkemizin gündemine oturmuş bir yer.

Gelibolu isminin nereden geldiği hakkında, yukarıda tarihi kayıtları inceledik. Ancak, buranın isminin esas temelinin “Yelibol” olmasından kaynaklandığı söylenir. Çünkü: burada, sürekli rüzgar eser ve hiç bitmez. İnanın, burada bulunduğunuzda şaşıracaksınız belki ama, buranın rüzgarı yani yeli hiç bitmez ve belki de sırf bu yüzden, buraya “Yelibol” yani “Gelibolu” denilmiştir. Bu rüzgarlı hava, dikkat etmeseniz, beş dakikada sizi, nezle yapabilir.

Turizm denilince, yörede en etkili yabancı turizm: Çanakkale savaşları nedeniyle, her yıl yöreye gelen Avustralyalı ve Yeni Zelanda’lı turistlerden oluşuyor. Bunun dışında, yöreye gelen yabancı turist yok. İç turizm hareketli ve özellikle Çanakkale savaşlarının yapıldığı tarihlerde, iç turizm hareketleniyor.

Ünlü Osmanlı denizcisi Piri Reis: Geliboluludur ve bu nedenle: Liman meydanında ve sahil bandında, iki tane heykeli bulunmaktadır.  Hani bu heykelleri gördüğünüzde, Piri Reis’in Gelibolulu olduğunu hatırlamalısınız. Ayrıca: Gelibolu kalesinin içinde, Piri Reis adına bir müze oluşturulmuştur.

Gelibolu denilince, burada bulunan askeri tesislerin ve askerlerin yoğunluğu da öne çıkıyor. Burada: büyük bir askeri birlik ve buna bağlı olarak: Orduevi, kamp, lojmanlar ve bunun gibi birçok askeri tesis var. Yani: Gelibolu’da bulunduğunuz sürede, mutlaka askeri tesisler ve askeri şahıslar görebilirsiniz.

Çanakkale Gelibolu

NE YENİR

Gelibolu yöresinde, yöresel bir lezzet olarak tek önerim: Sardalya kebabı, yani “bokluca kebap”. Sardalya balığı: hiç temizlenmeden, denizden çıktığı gibi, kömür üzerinde pişirilir ve yenir. Balığın içi, yenirken temizlenir. Bu güzel lezzetin yanında: Peynir helvası deneyebilirsiniz. Ama, öğrendiğime göre, son yıllarda sardalya balığı gittikçe azalmakta imiş. Balık bulamasanız, mutlaka ve mutlaka peynir helvasından tadın.

Çanakkale Gelibolu

GEZİLECEK YERLER

Çanakkale Gelibolu Büyük Cami

BÜYÜK CAMİ

İlçe merkezindedir.

1358 yılında, Rumeli Fatihi Gazi Süleyman Paşa tarafından yaptırılmıştır. Bu yüzden: Süleyman Paşa Camisi olarak da bilinir. Gelibolu yöresinde: Osmanlılardan günümüze kalan nadir eserlerden biridir. Ayrıca: Avrupa topraklarında inşa edilen ilk cami ve türünün tek örneğidir.

Yapı: dikdörtgen planlı olup, dış duvarları taştır. 3 girişi bulunmaktadır. Mermer mihrabın altında; altın yaldızla yazılmış bir yazıt var. Minaresi: tek şerefelidir ve motiflerle süslenmiştir. Ancak; 1975 yılındaki depremde hasar görmüştür. Şerefesinden yukarı bölümü, yeniden yapılmıştır. Ancak, takip eden dönemlerde, minare de, 25 derecelik bir eğim tespit edilmiş ve bunun üzerine, 2006 yılında, kaide kısmına kadar sökülerek, yeniden inşa edilmiş, ancak orijinalliği bozulmuştur.

110 cm. kalınlığındaki duvarlar, caminin kışın ılık ve yazın serin olmasını sağlamıştır. Caminin tavanında bulunan ahşap işlemeler: altın varakla işlenmiş olup, orijinalliğini muhafaza etmektedir.

Yapı: 1676 ve 1889 ve son olarak 2006 yıllarında onarım görmüştür.

Çanakkale Gelibolu Yazıcızade Mehmet Efendi Türbesi

YAZICIZADE MEHMET EFENDİ TÜRBESİ

Bunlar: 2 kardeştir ve Gelibolu’da yaşamışlar ve birçok eser yazmışlardır. Yazıcızade Mehmet Efendi’nin mezarı: Hamzakoy yöresinde, Keşan caddesi üzerindedir. Bu mescit: üstü açık tek sandukalı bir yapıdır.

Yazıcızade Mehmet Efendi: 1449 yılında, Gelibolu’da yazdığı “Muhammediye” isimli kitabı ile tanınır. Kitap: Feneraltı mevkiinde bulunan Çilehanede, 7 yılda yazılmıştır. Ayrıca, o dönemde, el yazısı ile en çok çoğaltılan eser unvanı kazanmıştır.

Bu nedenle: Evliya Çelebiye göre: Muhammediye, binlerce kişi tarafından ezbere bilinir ve okunurmuş. II. Dünya Savaşında: Gelibolu’nun stratejik konumu dikkate alınarak, Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından, abanoz bir kutu içinde saklanan bu kitap; yerinden yani türbeden alınarak, Ankara’ya götürülür.

Ancak: bu güzel kitabın yazarı, kitabın baş sayfasında “bu kitap, Gelibolu’dan dışarıya çıkarılmasın” diye yazmıştır. Yani: Yazıcızade Mehmet Efendi, türbesini ziyarete gelenlerin, yanı başındaki bu kitabı da görmelerini vasiyet etmiştir. Evet: 1449 yılında yazılan, 330 sahife ve 25.4×16.1 cm. boyutlarındaki, kahverengi meşin ciltli bu kitap, halen Ankara’da imiş.

Kardeşi: Ahmedi Sincan’ın mezarı ise: buna 50 metre uzaklıkta, caddenin karşısındadır. Burası: Sultan II. Murat döneminden kalma, tek kubbeli ve revaklı bir yapıdır.

Çanakkale Gelibolu Gazi Süleyman Paşa Türbesi

GAZİ SÜLEYMAN PAŞA TÜRBESİ

Bolayır bölgesinde,  Saroz körfezinde, denize bakan bir tepe üzerindedir. Süleyman Gazi: bildiğiniz gibi, 1356 yılında, Rumeli’ye ilk geçen Osmanlı komutanı olarak biliniyor. Ancak, genç yaşta, 43 yaşında, bir av sırasında, atından düşerek hayatını kaybetmiştir. Vasiyeti üzerine buraya gömülmüştür.

Türbede: 1549 tarihli bir onarım yazıtı var. Duvarlar: kalın kesme taş ve tuğla sıralıdır. Kubbenin kasnağında: 4 pencere görülmektedir. Kabir: 30 cm. lik bir seki üzerindedir ve ince levha mermerle kaplanmıştır. Burada ilginç ve doğruluğu teyit edilemeyen bir durum var.

Süleyman Paşa’nın ayak ucunda: kendisiyle birlikte ölen atı da gömülüdür. Kabirlerin çevresinde: pirinç parmaklıklar var. Süleyman Paşa’nın uzun süre bu türbede muhafaza edilen sırmalı kavuğu: İstanbul Türk ve İslam Eserleri Müzesine ve oradan da, Topkapı Müzesine nakledilmiştir.

Evet, bu yapı, Avrupa kıtasındaki en eski Osmanlı eseri olarak öne çıkıyor.

Çanakkale Gelibolu Namık Kemal Mezarı

NAMIK KEMAL MEZARI

Namık Kemal: 9 Temmuz 1872 tarihinde, Gelibolu’ya, mutasarrıf olarak atanmış ve 5.5 ay bu görevde kalmıştır.

Bolayır bölgesinde, Süleyman Paşa türbesinin bahçesindedir. Beyaz mermerden, sade bir mezar. Namık Kemal, vasiyeti üzerine, buraya gömülmüştür. Mezarın projesini: Tevfik Fikret çizmiş ve mezarı Sultan II. Abdülhamit yaptırmıştır.

Çanakkale Gelibolu Sinan Paşa Türbesi

SİNAN PAŞA TÜRBESİ

Hamzakoy mevkiinde: askeri plaj ve gazino tesislerinin arkasındadır.

II. Beyazıt’ın damadı olan Kaptan-ı Derya Damat Sinan Paşa ve eşi Ayşe Sultan; buraya gömülmüştür. Türbenin yüksekliği: 10 metredir. Sekiz köşelidir. Türbe yapısının: 1211 yılında, III. Selim ve 1247 yılında, II. Mehmet tarafından onarımı yaptırılmıştır.

Çanakkale Gelibolu Sarucapaşa Türbesi

SARUCA PAŞA TÜRBESİ

Saruca Paşa: Yıldırım Beyazıt zamanında, Gelibolu’da, Kaptan-ı Deryalık yapmıştır. 1391 yılında ise, Gelibolu Tersanesini yaptırmış, Gelibolu kalesini onarttırmış ve limanı temizletmiştir. Dış limanın girişine ise, 2 katlı kuleler yaptırmıştır. 3 katlı zincir ile, limanın ağzını kapattırmıştır.

Ayrıca: kendi adına, Gelibolu’nun en büyük hamamı olan “Saruca Paşa Hamamını” yaptırmıştır. Osmanlıda pek çok savaşa katılan, bir süre gözden düşmesini takiben, II. Murat döneminde, tekrar Gelibolu kalesi komutanlığına yükselen, bu zatın türbesi: İlçe merkezinde, Fransız mezarlığının hemen altında, Hamzakoy bölgesine bakan yamaçtadır. 1456 yılında vefat etmiştir.

Türbe: altı köşeli ve bakımlıdır. Eğimli bir alana kurulmuştur. Türbenin kubbesi yıkılınca, üzeri çatı ile örtülmüştür. Günümüzdeki görünümü: özgün hali değildir.

Çanakkale Gelibolu Azaplar Namazgahı

AZAPLAR NAMAZGAHI

İlçe merkezinde, Fener Meydanında, Boğaza ve Marmara’ya karşı bulunmaktadır. 1407 yılında yaptırılmıştır. Yapılış amacı: sefere çıkan, deniz tüfekçi erleri içindir. Bunlar yani Azaplar: sefere çıkacakları zaman, topluca, burada namaz kılarlarmış.

12,5X10 metre ölçülerindedir. Yani, bu tür yapıların en büyüğü olarak biliniyor.

Üstü açık, iki minberi, mermerden mihrabı bulunmaktadır. Mihrabın yanlarında: süslü pencereler, dilimli ve rumi süslemeli kapısı var. Özellikle: kapı ilginç. Kapının: Ladikli Süleyman oğlu Aşık tarafından yaptırıldığı biliniyor.

Çanakkale Gelibolu Mevlevihanesi

GELİBOLU MEVLEVİHANESİ

Askeri hastanenin bulunduğu alandadır. Dünyanın en büyük mevlevihanesidir.

Mevlevi tekkesi: plan bakımından, Galata Mevlevihanesine benzemektedir. 1656 yılında, Ağazade Mehmet Dede adına yaptırılmıştır. Mimarı: saray mimarlığı da yapan, Mustafa Ağa’dır. Tesis:  1906 yılında onarım görmüştür. Mevlevihane’nin bulunduğu alanda: ana binaya ek olarak, aşevi, bir han ve yoksullar için yatakhane ve dervişlerin çocukları için bir okul var.

Çanakkale Gelibolu Bayraklı Baba

BAYRAKLI BABA

İlçe merkezinde, Fener Meydanının girişinde, Hamza koyuna bakan yamaç üzerindedir. Türbe: üzerinde bulunan Türk bayraklarıyla, hemen fark edilir. Çünkü: üzeri ve çevresinde, irili-ufaklı bir yığın bayrak asılıdır.

Burası: bir adak yeri olarak biliniyor. Her türlü dileği olanlar, buraya gelirler ve adak adarlar. Ama: adak adamadan önce, türbeye bayrak asarlar.

Gelelim, Bayraklı babanın kim olduğuna: Asıl adı: Karaca Bey. Osmanlı donanmasında bayraktarlık yapmıştır. Marmara denizi Yassıada açıklarında, Bizans donanması ile yapılan bir savaşta: Karaca Bey, elinde sancağı ile beraber, 1410 yılında şehit düşer. Daha sonra, Donanmanın merkezi olan Gelibolu’da, sahile yakın bir yere gömülür ve vasiyeti üzerine, mezarı bayraklarla donatılır.

Son olarak, burası ile ilgili bir söylentiyi sizlere aktarmak istiyorum: “ Karaca Bey, arkadaşları ile birlikte, düşman tarafından sarılır. Askerlerin kimi şehit, kimi tutsak olur. Karaca bey ise, elinde bayrağı ile düşmana direnir. Şehit ve tutsak olması durumunda, bayrağın düşman eline geçmesini önlemek için: bayrağı küçük parçalara böler ve yutar. Sonra ise, düşmana saldırır, ancak yaralanır.

Daha sonra, Osmanlı kuvvetleri tarafından, yaralı olarak bulunduğunda, arkadaşları tarafından kendisine verilen bayrağın nerede olduğu sorulur. Karaca bey: bayrağı düşmana teslim etmemek için, yuttuğunu söyler. Osmanlı komutanı, buna inanmaz ve bunun üzerine, Karaca bey, karnını keser ve midesindeki bayrak parçaları ortaya çıkar. Son sözü ise: “benim mezarımdan, hiçbir zaman bayrak eksik etmeyin” olur.

Sözlerimi, güzel bir dilek ile bitirmek istiyorum: “Ülkemin, hiçbir yerinden bayrağımız eksik olmasın.”

Çanakkale Gelibolu Kalesi

GELİBOLU KALESİ

Hükümet konağının çevresindedir.

Kale yapısı: antik dönemde kurulmuştur. Takip eden süreçte ise, Bizans döneminde, Bizans imparatoru I. Justinianus zamanında onarılmıştır. Günümüzde, kaleden geriye, sadece kıyıda görülen tek burcu sağlam kalmıştır. Hemen önündeki liman ise: yine tarihi özellikler taşımakta olup, 2 bölümden oluşmaktadır.

Denizle olan bağlantısını: dar bir geçiş ayırıyor. Yol olarak kullanılan köprü: limanı ikiye ayırıyor. Köprünün altından geçebilen küçük tekneler, genellikle, iç taraftaki havuzda bağlanıyorlar. Biraz önce sözünü ettiğim kalenin kulesi ise: havuzun hemen yanında yükseliyor.

Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesinde belirttiğine göre: kale 70 kuleli ve altıgen planlıydı. İçinde 300 dolayında ev ve konak ile su sarnıçları ve cami bulunuyordu.

Çanakkale Gelibolu

GELİBOLU’DA DENİZ-KUMSALLAR

İlçe şehir merkezinde: Hamzakoy, Fener altı, Eğritaş mevkilerinden denize girmek mümkün.

Gelibolu Hamzakoy

HAMZAKOY

Burasının ismi geçince, ben şahsen: 12 Eylül 1980 askeri harekatının ardından, burada kısa süreli ikamete zorunlu tutulan siyasi liderleri hatırlıyorum. Yanılmıyorsam, siyasi hayatında asla bir araya gelmeyen Bülent Ecevit ve Süleyman Demirel ve eşleri, Gelibolu Hamzakoy’da bulunan askeri kamp tesislerinde, bir süre bir arada tutulmuşlardı.

O yıllarda, bir gazetede, bunların Hamzakoy’da çekilmiş resimleri basılınca, resmin nasıl ve nereden ve kim tarafından çekildiği uzun süre tartışma konusu olmuştu.

Neyse: Hamzakoy: altın sarısı kumlarıyla, 3 km. lik bir sahil bandını kaplamış. Buranın büyük bölümünde kurulu bir askeri kamp var ve sadece askeri personel yararlanabiliyor. Kampın hemen yanında, küçük bir özel plaj var. Burayı tercih edebilirsiniz.

Gelibolu Feneraltı Mevkii

FENERALTI MEVKİİ

Burası: Gelibolu Tersanesinden başlayarak, Hamzakoy’a doğru uzanıyor. Burada: kayalıklar ve falezler var. Bunlar: burayı görsel açıdan öne çıkarıyor. Ayrıca: deniz meraklıları da, burayı tercih ediyorlar. Çünkü: Hamzakoy yöresinde askeri kamp var ve sadece askeri personel yararlanabiliyor.

Gelibolu Piri Reis Kordonu

PİRİ REİS KORDONU

Burası: denize girmekten öte, bir yürüyüş bandı. İskeleden başlıyor ve üç köprüleri takip eden, Askeri Fabrikaya kadar uzanıyor. Bölgenin en uzun sahil şeridi.

Çanakkale Gelibolu Fransız Mezarlığı

FRANSIZ MEZARLIĞI

Hamzakoy’un karşısında, Morto koyunun kuzeyindeki yamaçta, Keşan caddesi üzerindedir. Mezarlıkta: geniş bir avlu, avlu bitiminde çan kulesi şeklinde bir anıt ve Fransız askerlerinin mezarları bulunuyor.

Bunlar: Çanakkale savaşında ölenler değil. 1854 yılında yapılan Kırım Savaşı sırasında ölen Fransız askerleri için yapılmıştır. Toplam: 3236 mezar var. Mezarlığın alt bölümündeki küçük bir binada ise: Kırım savaşında ölmüş Fransız askerlerinin kemikleri var. Mezarlık: İstanbul Fransız Başkonsolosluğunun kontrolü altında bulunmaktadır.

ULU CAMİ

Hüdavendigar camisi olarak da bilinen yapı, Sultan Murad döneminde yapılmıştır. 1676 ve 1889 yıllarında da onarılmıştır. Ulu camiler düzeyindeki dikdörtgen planlı yapının geçmişte kare planlı olduğu tahmin edilmektedir. Kesme taştan minaresi, yapının kuzeybatısındadır.

Gelibolu Kasapoğlu Hamamı

KASAPOĞLU ALİ BEY HAMAMI-KASAP HAMAMI

Gelibolu Camikebir Mahallesi Altıyol caddesindedir. 

Sultan II. Murat döneminde yaptırılmıştır. Tek mekanlı hamamın bir göbek taşı ve iki halveti vardır. Kubbeler baklavalı kuşaklara oturmaktadır. Yapının inşasında taş malzeme kullanılmış, dış cephesinin sade yapılı olduğu görülmektedir. 

 

GALLİPOLİS

Gelibolu’nun 17 km doğusunda bulunan antik bir şehirdir. Gellipolis “güzel şehir” anlamına gelir. Bu güzel şehirden günümüze hiçbir kalıntı ulaşmamıştır. Ancak Gelibolu’nun 17 km doğusunda bulunan Duran Çiftlik’teki kalıntılar, antik Gallipolis şehrinin burada kurulmuş olduğuna ilişkin düşünceleri güçlendirmektedir. Duran Çiftlik yakınındaki tepede kale temelleri, duvar kalıntıları ve birkaç mezar görülmektedir.

Gelibolu Lysimacheia Sikkeleri

LYSİMACHEIA

Gelibolu yarımadasının güney ucundadır. Bolayır köyünün yakınındadır. Kuzeyinde Maltepe höyüğü vardır. Saroz (Melas) körfezine yakın bir noktadadır.

 

TARİHİ GEÇMİŞİ

Şehir, Lysimachus tarafından MÖ 309 yılında rakipleriyle savaşa hazırlanırken kurulmuştur.

Çünkü şehir, Sestos’tan kuzeye ve Trakya anakarasına giden yolu kontrol ediyordu.

Büyük İskender’in ölümünden sonra 4 ardıl generalinden biri olan; generali yani en yaşlı Komutanı Lysimachus, komşu Cardia, Kardiya, Agora ve Paktye şehir devletlerini yıkmış ve bu kasabanın ve diğer Hersonesean şehirlerinin sakinlerini buraya yerleştirmiştir.

Batı Anadolu ve Yunanistan kentlerinin de desteğini alan Lysimakhos, zamanla yönetimi alanını genişletmiştir.

Lysimachus, burayı krallığının başkenti yaptı ve bu şehir hızla büyük bir ihtişama ve refaha kavuştur. Ayrıca şehri Avrupa’daki para basımının ana basım yeri yapmıştır.

MÖ 305 yılında, Demetrios’un Rhodos’u kuşattığı sırada, Lysimakhos, 20.000 medinoi tahıl ve bezelye yollamıştır. Buna benzer bir başka bağış da şair Philippides’i onurlandırma yazıtından bilinmektedir. Buna göre, MÖ 287 yılında şair Atina için 10.000 medimnoi tahıl bağışı talep etmiştir.

MÖ 286 yılında depremle Lysimakheia tahrip olmuştur.

MÖ 284 yılında, Lysimakhos kendisinden sonra tahta geçecek olan oğlu Agathokles’i İpsos savaşından sonra öldürtünce, isyanlar başlamıştır. Pergamon Kralı Pliletairos’a Lysimakhos hazinesini emanet etmiş olmasına rağmen Philetairos Agathokles’in ölümünün ardından, kaynaklarını, I Seleukos’a teklif ederek yardım istemiştir.

Lysimachus’un MÖ 281 yılında Smyna’nın kuzeyinde Hermos (Gediz) Vadisinde, Suriye Kralı Seleukos’la Toroslar’a kadar elinde tutmuş olduğu Anadolu’nun egemenliği için yapılan savaşta, yenilmesi ve savaş meydanında 81 yaşında öldürülmesi üzerine, Diadokhlar Savaşı sona ermiştir.

Lysimakhos’un ölümünün ardından Odrys eşinden olan oğlu Aleksandros tarafından kemikleri Kardia ve Pakty arasındaki Lysimakheion adındaki bir tapınağa gömülmüştür. Kardia’lı Hieronymos tarafından Lysimakhos’un kemikleri dağıtılmıştır.

Onun ölümünden sonra kent önce Selevkoslar’ın sonra da Mısır’da egemen olan Ptolemaiosların yönetimine geçmiş ve kısa bir süre sonra Makedonya Kralı Antigonos Gonatas’ın geçici başşehri olmuştur.

Bu sırada Antigonos Gonatas, tüm Trakya’yı yağmalayıp işgal etmiş olan Galatları, MÖ 277 yılında, Lysimachia’da yenilgiye uğratmıştır.

 

LYSİMAKHEİA DEPREMİ

MÖ 287 yılında; Khersonesos Thrakia kentlerinden Lysimakheia şehrinde meydana gelen deprem Hellespontos ve Thrakia Khersonesos’ta etkili olmuştur.

Depremde en çok hasar gören yerleşim MÖ 309’da Lysimakhos tarafından Khersonesos Thrakia’da kurulan Lysimakheia kentiydi.

Romalı Kilise tarihi yazarlarından İustinus bu depremi şöyle anlatır: “Aynı dönemde Hellespontos ve Khersonesos bölgelerinde bir deprem oldu. Ancak depremde en çok hasarı, kral Lysimakhos tarafından 22 yıl önce kurulan Lysimakheia gördü ve kent tamamen yıkıldı.”

Depremin büyüklüğü ve şiddeti hakkında bilgi yoktur. Ancak depremin merkez üstü olan Lysimakheia’nın bulunduğu konum göz önüne alındığında, özellikle Kardia, Kallipolis, Parion, Lampsakos, Abydos ve Sestos gibi yerleşim yerlerinde hasara yol açtığı söylenebilir.

MÖ 277’de Lysimacheia yakınlarında Makedonya kralı II Antigonus Gonatas, Galatları yendi.

MÖ 309-281 yılları arasında Helenistik bir başkent olan Lysimakheia, siyasi gerilimlerle, istilalarla zayıflamış ve en sonuna MÖ 144’te Thrak kralı Dieglylis’in tahribatından sonra terkedilerek MÖ 1-2’nci yüzyıla kadar bir daha yerleşilmemiştir.

Lysimakhos krallığı ortadan kalkınca Lysimakheia önemini yitirmiştir.

MÖ 144 yılında kent Pergamon topraklarına dahil olmuştur. Lysimakheia bu dönemde sikke basmayı bırakmış ve en sonunda MÖ 133’te III Attolos vasiyet yoluyla tüm topraklarını Roma’ya bırakmıştır. Yarımadanın bu tarihten sonraki yönetim şekli hakkında ayrıntılı bilgi yoktur.

MÖ 2’nci yüzyılda Gelibolu yarımadasına hakim lan Bergama Kralı II Attalos ile savaşan Thrak beyi Deiglys tarafından yakılıp yıkılmıştır.

Plinius’un aktardığına göre, MS 1’nci yüzyılda kent tahrip olmuş durumdaydı.

Bu tarihten sonra yarımada ve Lysimakheia şehri “Ager Publicus” konumuna getirilmiştir. Bu tanımlama İmparatorluğa ait tarım toprağı anlamına gelmektedir.

Hadrianus dönemine kadar yarımada ya da Lysimakheia kentiyle ilgili antik metinlerde herhangi bir bilgi yoktur.

MS 3 ve 4’ncü yüzyıllarda Avar ve Hunların saldırıları, veba salgını ve depremler sebebiyle yerleşim yine terk edilmiştir.

MS 5-6 ile 11-12’nci yüzyıllarda yeniden yerleşilmiştir.

İmparator Justinianus (527-565) şehri restore etti ve güçlü surlarla çevreledi.

O zamanlar şehrin ismi “Hexamilion” dur. Eksamil adı, Ortaçağ’da burada bulunan 6 Roma mili uzunluğundaki surun adı olan Hexamillion’dan gelmektedir.

Prof.Dr. Mustafa Sayar tarafından yapılan araştırmalar sonucunda yayınlarında, Lysimakheia, Alepokkonnesos, Kardia kentlerinin problemli olan konumlandırmalarını yapmakta ve kentlerle ilgili yazıtları ele almaktadır. Bolayır’ın yer aldığı tepede bulunan at heykeli, arkhitrav ve sütun parçalarını da yayınlarında yer vererek tepenin hem Lysikmakheia kentinin akropolisi olduğunu hem de öncesinde burada bulunan Agora/Kherronesos/Khersonesos kenti olduğunu ileri sürmüştür.

 

BULUNAN BİR YAZIT

III Antiokhos Lysimakheia’ya ile yaptığı anlaşmayla kenti özgürleştirmiş ve müttefik olmuştur. Bu anlaşmanın (MÖ 196) kopyalarından biri Troia kenti akropolisinde ele geçmiştir. Bu kopyalardan diğeri ise Lysimakheia kenti Homonoia Sunağında, diğeri de Samothrake Büyük Tanrılar Kutsal Alanına dikilmiştir.

 

Gelelim sonrasına:

1998 yılında bulunan ve bugün Çanakkale Arkeoloji Müzesinde bulunan 32 satırlık bir yazıtı referans alarak, kentin Bolayır ya da Bolayır’ın güney doğusundaki Şükrüler Tepe de olabileceğini kesinleştirmiştir.

Bu yazıtın bir diğer kopyası Troia akropolis kazılarında ele geçmiştir.

Yazıttaki metin: III Antiokhos’un kenti özgür kıldığı ve müttefiki olarak kabul etmesiyle ilgilidir.

Üçüncü kopyasının da, Samothrake “Büyük Tanrılar Kutsal Alanı” na dikildiği bilinmektedir.

Aynı zamanda iki papirüse yazılan metnin birer kopyası, komutanlara ve meclis üyelerine verilmiştir.

Bolayır da bulunan metnin yazılı olduğu stelin ilk satırları eksik olduğu için, hangi olay sebebiyle yazıldığı bilinmemekle birlikte, şehrin kurtuluşuna katkıda bulunanların yararlanacağı ayrıcalıklar ve vergi muafiyetleri anlatılmaktadır.

28’nci satırda da kente yardımı dokunanların baba adlarıyla birlikte mermer stellere yazılması gerektiğinden de bahsedilmektedir.

Bolayır da bulunan ve üzerinde isimlerin bulunduğu iki ayrı yazıtın muhtemelen katkıda bulunan komutanların isimleri olduğu düşünülmektedir.

Lysimakheia kenti Homonoia Sunağında bulunması gerektiği belirtilen bu yazıt sayesinde Bolayır ın Lysimakheia kenti olduğu kesinlik kazanmıştır.

 

BOLAYIR

Bolayır, Gelibolu ilçe merkezine 14 km uzaklıktadır.

Tepenin yüksekliği 65 metredir.

Hem Saros körfezi (Melas Kolpos) hem de Çanakkale Boğazı (Hellespontos) bu noktadan görülebilmektedir.

Papuçalan olarak isimlendirilen tepe, Dor sütun başlıkları, mermer tekne parçaları, tahıl öğütme düzenek parçaları ile keramik parçalarının tespit edildiği bölgedir.

Bolayır’da, Dor düzeninde mermer sütun başlıkları, duvar blokları ile yine Dor, İon ve Korint düzeninde arkhitrav parçaları, yazıt parçası, mermer tekne ya da masa ayakları gibi mimari unsurlar tespit edilmiştir.

Bolayır’da tarlaların sürülmesi sırasında ortaya çıkarılmış bir at heykeli de Çanakkale Arkeoloji Müzesinde yer almaktadır.

 

SİKKELER

Yunanistan ve Makedonya Mysimachia’daki bu yenilgiden sonra Galat istilasından kurtulmuş ve muhtemelen kent bağımsız bronz para basma hakkını muhafaza etmiştir.

Kral Lysimakhos, sikkelerde kendi portresini kullanmamış, Amon boynuzlu tanrılaştırılmış İskender başı, arka yüzünde tahta oturan Athena kohunu kalkanına yaslamış ve Nite Athena’nın emriyle Lysimakhos ismi taçlandırılmıştır. Bu İskender’e saygısının kanıtı ve İpsos savaşında kazandığı başarıyı işaret eder.

Evet, kent, Lysimachus döneminde (MÖ 309-281) gümüş sikke de basmıştır.

 Attika standartlarındaki bu oktobol’un ön yüzünde Genç Herakles’in aslan postu başlıklı başı ve arka yüzde ise AYEIMAXEQN yazı lejandı ve Nike ayakta cepheden, çelenk ve palmiye dalı tutuyordu.

Kentin bronz basımları, MÖ 309-220 yılları arasında devam etmiştir.

En çok rastlanan ön yüz tipleri: Lysimachus başı, Genç Herakles başı, örtülü giyinmiş Demeter ve kule taçlı Şehir Tychesi’nin başı, Athena başı, Aslan başı ve Hermes başı’dır.

Bu sikkelerin arka yüzlerinde ise, koşan veya yüksek bir yerde oturan aslan, aslan protomu, Trident, ayakta duran ve elinde uzun bir meşale tutan Artemis, ayakta sola çelenk ve palmiye dalı tutan Nike, mısır yapraklarından çelenk ve mısır koçanı gibi betimlemeler yer alır.

 

GÜNÜMÜZ

Bolayır’da sistemli bir arkeolojik kazı henüz yapılmamıştır.

Bu yüzden günümüzde şehir toprak altındadır.

Bolayır köyünün bulunduğu tepenin güneyindeki arazide yapılan çalışmalarda, Geç Döneme tarihlenebilecek keramikler ele geçmekle birlikte Prehistorik Döneme ait taş baltalar da bulunmuştur. Hem verdiği erken buluntular hem de Saroz körfezi ile Boğazı görebilen konum, bu noktanın Lysimakheia kentinin akropolisi olduğu görüşünü desteklemektedir.

Mimari ve küçük buluntulardan elde edilen bilgiler Agora kentinin büyük kısmında günümüz Bolayır’ın altında kalmış olması gerektiğini göstermektedir.

Halen burada Ortaköy denilen yerde, bir Zırhlı Tugay bulunmaktadır.

 

EN ÖNEMLİ HUSUS

İlginç bir durumdan söz etmek istiyorum: 1912-1914 yılları arasında Bulgar işgali sırasında Çanakkale Gelibolu Bolayır’da muhtemelen Mysimakheia antik kentinde, işgal sırasında Kral Ferdinand’ın bizzat arkeolojik kazılar yaptırdığı, ele geçirilen eserleri Bulgaristan’a göndermek için Keşan Tren İstasyonuna getirttiği, işgalin erken sonuçlanması nedeniyle büyük eserleri gönderemeden kaldığı anlaşılmıştır. Bu eserler hakkında daha sonra ne olduğu bilinmiyor. Belki de Bulgaristan’a aynı dönemde birçok eser götürülmüştür onların da akibeti bilinmiyor.

İşgal dönemlerinde eser götürülmüş olması, alanda toprak yüzeyinde bugün yeteri kadar eser bulunmayışının önemli gerekçelerinden biridir. Bütün yazışmalarda ısrarla vurgulandığı üzere Bolayır’daki Lysimakheia antik kentinden çıkarılan eserlerin Keşan’a getirildiği, buradan Bulgaristan’a götürüldüğü anlaşılmaktadır. Ancak eserlerin akibeti hakkında kesin bir bilgi yoktur.

 

 

Çanakkale tanıtımı,

Truva tanıtımı.

Keşan tanıtımı.

Eceabat tanıtımı.

 

 

Çanakkale Troya

Çanakkale Troya;

Çanakkale Troya: Çanakkale’ye uzaklık: Ankara’dan 653 km., İstanbul’dan 320 km. ve İzmir’den ise 325 km. dir.

Yalnız: Troya şehri, Çanakkale’den 20 km. uzaklıkta. Tevfikiye ve Çıplak Köyleri arasındaki Hisarlık Tepesi mevkiinde.

İzmir’den gelirken, bu bir avantaj, daha yakın ama diğer şehirlerden gelirken, bu mesafeyi, Çanakkale’ye olan uzaklığa eklemek gerekiyor. Çanakkale-Ezine-Ayvacık istikametinde. Bu yol üzerinde, belki ilginizi çeker, aynı zamanda: Asos ve Behramkale antik yerleşim yerleri de bulunmakta. Yani; bu bölgeye gelmişken, Troya antik kenti yanında, Asos ve Behramkale’yi görmeyi de sakın ihmal etmeyin. Evet: buyurun Truva, Turoy, Troia antik kentini birlikte gezelim, görelim.

Çanakkale Troya

ŞEHRİN İSMİ

Çanakkale Troya;

Çanakkale Truva:  kelimesi; Hititçe: Vilusa, Truvisa, Yunancada: Tpoia, Troia, İlion, Latincede: Troia, İlium olarak kullanılmıştır. Günümüzde ise, Fransızcanın etkisiyle, bu dildeki, Troie kelimesinin okunuşundan etkilenerek, Türkçeye Truva olarak geçmiştir.
Ancak; Anadolu’daki bir kentin adının, Fransızca ile ne ilgisi var? Lütfen, kendimizi alıştıralım ve bu şehir, bu bölge, burası için: Troya adını kullanalım.

Evet: Turuva, Truva, Troia, İlion değil; Troya.

Çanakkale Troya

GENEL

Çanakkale Troya: Gezimize başlamadan önce; buranın önemi, tarihsel süreç, bu süreç içinde burası hakkında kulaktan kulağa günümüze gelen efsaneler, kazılar ve hazinelerden bahsetmek istiyorum. Bunları bilirseniz, inanıyorum ki, burada yapacağınız gezi, daha anlamlı olacaktır.

Ayrıca: Troya’yı bilmemizin başka bir önemi daha var. Batılılar, yüzlerce yıldır, Troya ve Akhalıların mücadelelerini; Doğu-Batı mücadelesi olarak değerlendirmişlerdir. Savaşın sonunda ise, Akhalıların hile ile kazandıkları başarı, onlara saçma sapan bir gurur yaşatmıştır. Bugün, günümüzde bile sürdürülen bu doğu-batı mücadelesinin temeline yatırdıkları olayın, gerçek yüzünü öğrenmeli ve Troya kültürümüze sahip çıkmalıyız.

Evet: Troya kenti; coğrafi açıdan, oldukça stratejik bir noktada. Çünkü: Çanakkale boğazından geçen gemileri kontrol edebilecek bir konumda ve ayrıca; Anadolu’dan Avrupa’ya açılan tüm ticaret yollarının, kıtalar arası geçişinin sağlandığı, İstanbul’dan sonraki tek nokta. Çanakkale boğazından geçme durumunda olan gemiler, yeterli rüzgar bulunmadığında veya ters rüzgar olduğunda, Troya’nın liman ve kıyılarında günlerce beklemek ve vergi vermek zorunda kalıyorlardı.

Bunun dışında; Çin’den gelen ticaret yolları; buradan, karşıya yani Trakya’ya ve sonrada Avrupa’ya ulaşıyordu. Bu konumu ile: Troya güçlü bir ticaret ağıda yarattı. Şöyle ki: Karadeniz’den: atlar, kılıçlar, sofra takımları, Ege’den: zeytinyağı, şarap ve karayolundan ise, Çin’e kadar uzanan bölgelerden gelen yeşim taşı alım ticareti yapılıyordu. Troya ise; dışarıya, altın, gümüş ve kereste satıyordu. Öyle ki; İstanbul’u kuran Konstantin’in; kurmadan önce, şehri, burada yani Troya’da kurmayı bile düşündüğü rivayet edilmekte. Yani; o ölçüde, stratejik ve kritik bir noktada.

Evet; Troya, çok zengin bir şehirdi. Değerli madenleri bol bir bölgenin eteğinde, verimli topraklar üzerinde kurulmuştu. Ama; Troya kenti yani Hisarlık Tepesi, bir zamanlar, deniz kıyısına daha hakim bir noktada iken, zamanla Karamenderes (Skamendros) ırmağı sürüklediği alüvyonlarla limanı ve deniz kıyısını doldurur.

Günümüzdeki Troya şehri; daha içerilerde yani kıyıdan 5-6 km. içeride kalır. Troya şehrinin, arkeologlar tarafından uzun yıllar bulunamamasının en büyük nedeni de budur. Çünkü: arkeologlar, Troya şehrini hep deniz kıyısında ararlar.

Şehir; tarihi süreçte, birçok kez: özellikle deprem olmak üzere doğal afetler, yangınlar ve savaşlar geçirir. Batı Anadolu’da halen egemen olan kuzey-güney yönlü yerkabuğu hareketlerinden etkilenerek, yüzyıllar boyunca, aralıklarla depremler görür. Bunun sonucunda şehir; gerek depremlerde, gerek yangınlarda ve gerekse savaşlarda çok çabuk yıkılır.

Çünkü: halkın oturduğu ve şehrin genelini oluşturan evler; kerpiçten yapılır. Yazın güneşte kavrulan ve çatlayan, kışın yağışta ise eriyen kerpiç: en fazla 15-20 yıl dayanmaktadır. En basit sarsıntıda yıkılmakta, en basit yangında tüm şehir yanmakta ve tabanda yalnızca bir çamur tabakası kalmaktadır.

Bunun sonucunda ise: şehir, her yerle bir olduğunda; kısa sürede, aynı yere, yeniden kurulmuştur. Öyle ki; aynı tepe üzerinde, birbiri üzerine kurulmuş 9 yerleşim evresi tespit edilir.

Çanakkale Troya: Troya denince, bir yandan, akla hemen efsaneler geliyor. Özellikle: Homeros ve İlyada. Aslında kör olduğu rivayet edilen ve de var olduğunu yazdığı Troya savaşını, yaklaşık 500 yıl sonra, İlyada destanında hikayeleştiren bu yazar; aslında yazdıkları ile gerçeğe çok yakın betimlemeler yapmıştır.

Ama; bu betimlemelere yıllarca inanılmamış ve özellikle Avrupalı bilim adamları tarafından, bunların hayal ürünü olduğu öne sürülmüştür. Ki, bir Alman, Heınrıch Schlieman ortaya çıkana kadar.

Aslında, bu adamın hikayesini burada anlatmaya kalksam, sanırım sayfalar doldurulması gerekecek kadar çok renkli bir hayatı var. Ama; amaç bölgeye gezmeye gelen sizlere kısacık bilgi vermek. O yüzden; Schlieman hakkında ve bulduğu hazine hakkında, kısada olsa bilgi vermek istiyorum. Çünkü: Troya denince Schlieman, Schlieman denince arkeolojide Troya akla geliyor. Bunların doğal sonucu olarak da, elbette bir hazine olayı var.

Çanakkale Troya

TROYA KENTİNİN BULUNMASI

Çanakkale Troya:  Schlieman, 1824 tarihinde, Almanya’da doğar. Küçük yaşta, babası tarafından kendisine hediye edilen, Troya mücadelelerine ait kitabı, adeta ezberler ve daha o yaşlarda, Troya kentini bulacağını söyler. Aradan yıllar geçer, çok zengin olur, bütün dünyayı gezer, okur, öğrenir, ama bu zenginlikler onu ideallerinden uzaklaştırmaz. Tek ideali olan, Troya kentini bulmak, aslında kenti değil, onun derdi hazine imiş, hazineyi bulmaktır.

Homeros’un İlyada destanını elinden düşürmez, adeta ezberler. Destanın gerçekliğine sonsuz inanır. 46 yaşında iken, 1870 yılında, bölgeye gelir. Düz bir arazide gezerken, 30 metre yüksekliğindeki bir tepe ilgisini çeker. Tepe; dümdüz bir ovanın üzerinde yükselir ve insan eliyle yapılmış gibi görünmektedir. Destanda sözü geçen, sıcak ve soğuk su pınarlarını bulur.

Öyle ki; destanda sözü geçen ve şehrin batı kapısındaki meşe ağacının izini sürer ve Homeros’un Troya’sını eliyle koymuş gibi bulur. Hemen kazılara başlar. Ama; arkeoloji bilgisi olmadığından veya belki de kasıtlı olarak, bu yapılanlar normal kazı boyutlarında olmayıp, doğrudan antik alana girmek, yarmak şeklinde yapılan kazılardır.

Osmanlı devletinden izin almadan yürüttüğü bu kazılarda; tepenin kuzeye bakan sırtlarında, 11 metre derinliğinde, büyük bir çukur açtırır. Ama açtırdığı bu çukur öyle kötü açılır ki, arkeolojiyle ilgisi olmayan bir kazma yöntemi.
Doğal olarak; antik kalıntıların büyük bölümü tahrip veya yok olur. O anda anlaşılamayan bu tutumu, şu anda değerlendirmek daha kolay belki de.

Bu adamın yaptığı, kazı değil, antik eserleri, buluntuları çıkarmak değil, alenen define, hazine avcılığı. Evet: bu kazılar sonunda, Troya antik kentini bulur ve yer yerinden oynar. Çünkü: yüzyıllardır Homeros’un destanlarını ciddiye almayan Batılı aydınlar ve arkeologlar şok olur. Schlieman Troya antik kentini bularak, arkeoloji tarihine adını yazdırsa da, burada çıkan hazineyi çalarak yaptığı hırsızlık ile, bu tarihin yine çok özel bir sayfasında yerini bulmuştur.

Çanakkale Troya

Çanakkale Troya

Çanakkale Troya

 

TROYA HAZİNESİ

Çanakkale Troya: Alman Schlieman; Troya’da yapılan kazılar sırasında, ikinci şehrin duvarlarının dibindeki bir kovukta, günün birinde, paha biçilemez bir hazine bulur. Bu hazinenin; Troya savaşlarına da katılmış olan kral Priamos’un hazinesi olduğunu sanır. 8700 parçalık bu hazine, altından yapılmış, kolye, küpe ve duvaklardan meydana gelen değerli süs eşyalarıdır.

Hazineyi; karısı Sofya’nın yardımı ile, zamanın Osmanlı idaresinin büyük ihmalkarlıklarını da değerlendirerek, Yunanistan’a kaçırır.

Halbuki; bu hazine, kral Priamos’dan 1000 yıl önce aynı yerde yaşamış başka birine aittir. Sonuçta; paha biçilmez bu hazine, bir şekilde, Atina’ya ulaşır. Osmanlı idaresi bu adamı mahkemeye verir. Mahkeme, Osmanlı idaresini haklı bulur ve Schliemanın 10 bin frank ceza ödeyerek, hazineye sahip olabileceğine hükmeder.

Schlieman, elbette, güle oynaya, Osmanlı idaresine 50 bin frank öder. Çünkü: hazinenin gerçek değerinin 1 milyon frank olduğunu bilmektedir. Ama; malum Osmanlılar asla bu tür şeylere önem vermediklerinden, 50 bin frank alınır ve konu kapanır. Bunu niye anlatıyorum? Çünkü; günümüzde, hazineyi elinde bulunduranlar, Osmanlı idaresinin aldığı bu para ile, hazine üzerinde söz hakkının bulunmadığını söylemektedirler. Takdiri size kalmış, 10 bin frank. Ama; sonuçta, kabullenilmiş bir para, ne söyleyeceğimi bilmiyorum.

Evet; devam edelim. Schlieman; hazineyi Yunanlılara teklif eder, kabul görmez. Sonra Almanlar. Evet; Almanlar kabul eder ve hazine Berlin Müzesine yerleştirilir.

2’nci Dünya Savaşında, hazine Müze yanındaki hayvanat bahçesinde saklanır ve savaş bitiminde, hazineden bir daha haber alınamaz. Derken; 1991 yılında, binlerce parçadan oluşan hazinenin en değerli parçalarının, Rusya-Moskova’da Puşkin Müzesinde bulunduğu açıklanır.16 Nisan 1996 tarihinde ise; hazine, Ruslar tarafından, Almanya’dan alınan kurşun geçirmez vitrinlerde sergilenmeye başlanır.

Olağanüstü güvenlik önlemleri alınır. Hırsızlıkla elde ettikleri hazinenin, ellerinden çalınmasından korkmaktadırlar. Sonuçta: Ruslar ve Almanlar arasındaki hazine pazarlığı, Rusların şu sözleri üzerine biter: Şöyle ki, Ruslar ” Hitler’in 2’nci Dünya savaşında, Ruslara verdiği zararların tazminatı olarak hazineyi aldıklarını ” söylerler. Bakın, görüyor musunuz, Ruslar ve Almanlar arasında, hazinenin sahipliği için kıyasıya rekabet olurken, hazinenin anavatanı Anadolu’yu düşünen, Türkiye’nin fikrini soran yok. Düşünebiliyor musunuz ki, bu hazine bir Rus veya Alman topraklarından çıkarılmış ve bir Türk tarafından çalınmış olsun, nasıl gürültü koparacaklarını bir düşünün lütfen.

Evet: amacı yalnızca hazine bulmak olan bir Alman, Heınrich Schlieman tarafından bulunan Troya kenti. Savaş biter, normal şartlarda, savaş meydanında kazanılamayan mücadele, büyük bir hile ile, Akhalılar tarafından kazanılır.

Hemen akla şu geliyor. Bizler; tarihi süreç içinde savaş meydanlarında yenilmediğimiz çoğu zamanlarda, masa başında veya başka türlü hileler ile yenilmişiz. Troya’da aynen böyle. 10 yıllık kuşatmaya dayanıyor, ama saçma sapan bir hileyle yeniliyorlar. Neyse; devam edelim. En başta söylediğim gibi, Batılılar ve özellikle Avrupalılar; Helen uygarlığını ve geçmişini, kendileri de sahiplenmektedirler.

Çünkü; kendilerine ait bir geçmiş uygarlık söz konusu değildir. İngiltere’ye giderseniz, oradaki müzelerinde, 100 bilemediniz 200 yıl önce kullandıkları ütüleri koymuş olduklarını görürsünüz. Bunun dışında, müzelerindeki objelerin çoğu: Mısır, Anadolu vb. yerlerden çalınma eserlerdir. Yani; asla, 200-300 yıldan daha geriye gidebilen bir kültürleri söz konusu değildir.

Bu nedenle; Helen kültürüne sahip çıkarlar. Bu kültürün yazarların yazdıklarına sahip çıkarlar. Homeros’un İlyada destanında yazdığı gibi; Troya savaşını bir Doğu-Batı mücadelesi şekline sokarlar ve Batının Doğuya karşı zafer kazandığını iddia ederler. Özellikle: Akhalı Arşil ile Troyalı Hektor mücadelesini, bu iddianın temeline oturturlar.

Arşilin Hektoru öldürmesini, gururlanarak Batının Doğuya karşı kazandığı bir zafer gibi düşünürler. Ve, bu iddialarını, yüzlerce yıl sürdürmekten de hiç çekinmezler. Tarihte, bu iddialarını zaman zaman karşımıza da çıkarırlar. Şöyle ki: I. Dünya Savaşı sonunda yenildiğimizde, imzaladığımız Mondros Antlaşması bile, İngilizlerin Agamemnon zırhlısında imzalanır.

Yani: bizim utanç belgemiz, onların tarihi süreçte sahiplendikleri Akha kralı, Troya’da hile ile kazanan, kral Agamemnon’nun ismini taşıyan bir zırhlıda. Evet, tarihte tesadüf yoktur, tarih tekerrürden ibarettir.

Bu arada, tarihsel süreçte, bizim atalarımız tarafından da; Homeros’un İlyada sı ve Troya savaşlarının unutulmadığını hissettirecek gelişmeler yaşanır. Fatih Sultan Mehmet; 1462 yılında, Troya kenti harabelerine gelir. Anıları ve kahramanlıkları saygı ile anar ve şöyle der: ” Tanrı, bunca yıl sonra da olsa, bu şehrin ve sakinlerinin öcünü almayı bana bahşetti. O zaman ve daha sonraki yıllarda, biz Asyalılara yapılan haksızlık, benim gayretlerimle telafi oldu.”

Troya antik kenti: 1998 yılında, UNESCO tarafından, Dünya Kültür Mirası listesine alınır. Bugün, Troya antik kentindeki kazılar, Kültür Bakanlığı denetiminde yürütülmektedir.

Bu arada; sanırım herkesin büyük olasılıkla seyrettiği Troya filminin niçin burada çekilmediğini merak ediyorsunuz veya çekilmediği için filmi çeken şirkete kızıyorsunuzdur. Troya filmi niye burada, yani Troya kentinin bulunduğu yerde çekilmedi? Evet, Troya filminin plato yani açık alan çekimlerinin çoğu, Fas’ta çekildi. Bunun başlıca sebebi ise; Fas’ın, güneş ışınlarının dik olarak geldiği, dünyadaki başlıca ülkelerden biri olması, yani objeler üzerinde gölge olmuyor ve dolayısı ile gerek fotoğraf ve gerekse film çekimlerinde, ilave bir ışık kaynağı gerekmiyor.

Büyük bir imkan. Sonuç olarak, Troya filminin, açık alanda çekilen çekimlerinin çoğunluğu ( bir kısmı Malta) Fas’ta çekilmiş. Yani: Troya kenti bölgesinde çekilmemesinin en büyük sebebi bu.

Çanakkale Troya

TARİHİ SÜREÇ

Evet, Troya şehrinde, daha önce, 9 yerleşim olduğunu söylemiştik. Şehirde: ilk yerleşimin; MÖ.3000 yıllarına değin ulaştığını ve birbirini izleyen uygarlıkların, Roma dönemine kadar devam ettiği sanılıyor. Günümüzden 5000 yıl önce kurulduğu sanılan şehirde, 3500 yıl boyunca yerleşim sürmüş.

Şehrin, ilk kez, boğazlar yolu ile Anadolu’ya geçen Traklar tarafından kurulduğu sanılıyor. Bir başka söylentiye göre ise, kim oldukları tam olarak belli olmayan, Tros yada Dardanos adındaki bir kral tarafından, şehrin kurulduğu rivayet ediliyor.

Bu bölgede; Troyalılar, 505 yıl boyunca egemenlik sürdürmüşler. Daha sonra ise; Lidya Krallığı, Kimmerler, Frigyalılar, Miletliler ve onlardan sonra da, MÖ.546 yıllarında Persler, bölgede egemenlik kurmuşlar.

Evet, şehirde, 9 yerlerim evresinin üst üste kurulduğunu söylemiştim. Kısaca bu evrelerden söz etmek gerekirse:

1.DÖNEM: MÖ.3000-2500 yılları arasını kapsar. Erken, Orta, Genç Troya 1 olarak biliniyor. 16 metre yüksekliğinde, ana kaya üzerine kurulmuş. Çevresinde 90 metre çapında surlarla çevrili. Ancak, halk yalnızca savaş zamanında surun içine sığınmış. Surun çeşitli yerlerinde, kuleleri ve giriş kapıları var. Döneme özgü: balıksırtı şeklinde örülmüş duvarlar var. Bakır ve bronz ağırlıklı aletlerin kullanıldığı görülüyor. Taş temeller üzerinde, kerpiçten yapılmış evler bulunmuş.

2.DÖNEM: Erken Tunç çağına ait başlıca düzeydir. Duvarların çevrelediği kabaca dairesel alanın çapı 110 m dir. Daha evler Troya I’dekilerde olduğu gibi, bu duvarlar da taş temeller üzerine güneşte kurutulmuş kerpiç üstyapı şeklinde inşa edilmişti. Sadece küçük, kaba taşlardan yapılmış 2 metre yüksekliğindeki temeller günümüze gelmiştir. Dış yüzeylerinin şevli, yani eğimli olması, Troya duvarlarının her dönem tipik bir özelliğidir. 10 metre aralıklarla kuleler vardır. Günümüzde ziyaretçiler özellikle güneybatı kapıyı beğenirler. Dış ve iç kapı ile ortalarında bir oda olmak üzere üç parçalı plana sahip kapıya uzun ve dik rampayla çıkılırl Bu tür bir plan, giren ve çıkanların denetlenmesini sağlar.

Troya II’nin inçindeki ana yapılara, Homeros’tan esinlenerek megaron adı verilmiştir. Buradaki megaronlar, bir ön sundurma ve arkasında daha geniş dikdörtgen bir odadan meydana gelen basit, uzun yapılardır. Daha geç tarihli Mykenai megaronlarından farklı olarak Troya II’deki örnekler daha geniş bir saray kompleksinin içinde değil tek başlarınadır. Kuzeydoğudan güneybatıya uzanan bir eksen üzerinde birbirlerine paralel biçimde dururlar. En büyükleri Megaron II A olarak adlandırılmıştır. Batı kısmının çoğu, nereyi kazdığını fark edene kadar, Schlieman tarafından tahrip edilen megaron’un boyutlarının yaklaşık 30 x 10 metre olduğu anlaşılıyor. Duvarlar büyük kaba taştan temeller üzerinde yükselen güneşte kurutulmuş kerpiç tuğlalar ve bunları destekleyen ahşap kirişlerden oluşuyordu. Mykenai megaronundaki ocağın atası olan daire biçimli kilden bir platformun kalıntıları dövülmüş kilden zeminin ortasında bulunmuştur. Yapı, kirişler üzerine kil ve sazdan yapılma düz çatının merkezi bir sütun dizisince desteklenmesini gerektirecek kadar geniştir. Muhtemelen sütunlar ahşaptı, ama bunlara dair herhangi bir iz kalmamıştır. Yüzyıllar geçtikçe, büyük megaronların önündeki açık alanların daha küçük evlerle dolmuş olması, müstahkem alan içinde daha çok insan barındırma ihtiyacının gittikçe artmış olabileceğini akla getirir.

Bu dönemin en büyük özelliği: çark kullanılmaya başlanması. Altın, gümüş ve elektrondan yapılmış takılar, süs eşyaları, kap formları bulunmuş. Schliemanın bulduğu hazine, bu döneme ait, buradaki sur dibinde bulunmuş.

3.DÖNEM: Diğer dönemler kadar gelişme görülmüyor. Bilgi ve belge az.

4-5 DÖNEM: MÖ.2200-1800 yılları arasını kapsıyor. Herhangi bir bilgi ve belge yok. Yalnızca, ev ve duvar kalıntıları görülüyor.

6.DÖNEM: Kalenin tarihinde bir sonraki önemli dönem olan Troya VI, önceki kentlere göre daha çok daha geniş bir alan kaplıyordu. Yine kabaca daire biçimliydi, ama çapı neredeyse 200 metre idi. Çoğu yok olmuştur. Ama günümüze ulaşan çeşitli bölümlerden inşaat kalitesinin arttığını görebiliyoruz. Duvarlar özellikle çarpıcıdır. Modern ziyaretçileri karşılayan ilk yapılar doğu duvarı, kule ve saptırıcı giriştir. Yüksek duvarların taş temelleri bazı yerlerde 9 metreye kadar ulaşır ve 8 metre yüksekliğinde kare biçimli geniş kulelerle tahkim edilmiştir. Taşlar Troya II duvarlarındakinden biraz daha geniştir ve artık gayet düzgün sıralar halinde, iyi kesilmiş ve harçsız olarak yerleştirilmişlerdir. Daha önceki duvarlarda olduğu gibi, dış yüzey aşağı inildikçe dışarı doğru eğimlidir. Ayrıca duvarların cephesinde, sık sık duvarın yönünü değiştiren dikey hafif çıkıntılar vardır, belki de bu sadece, sürekli kıvrılan duvarların daha şık bir versiyonudur. Genelde olduğu gibi, kerpiçten üstyapı burada da kayıptır.

Kuzeydoğudaki saptırıcı giriş, iyi savunma sağlar. Duvar doğuya doğru uzanarak duvarın güneye doğru uzanan kısmıyla örtüşür. Birbirine paralel iki duvar arasından geçerek askerlerin yukarıdan, her iki taraftan da denetleyebilecekleri bir giriş koridoru yaratır. Bunun aksine, kalenin ana girişi olan çok hasarlı Güney Girişi, basit bir plana sahiptir. Sadece duvarda 3.30 metre genişliğinde bir açıklık ve zamanla bir tarafına eklenmiş bir kuleden oluşur. Kapıdan içeri tepeye doğru döşeli bir sokak çıkıyordu.

Troya VI’nın merkezi daha sonraki klasik dönem inşaatları ve ilk kazılarla yok edilmiştir. Orada bir saray olsa, o çevreye egemen noktada bulunurdu. Kenarlarda bazı evler veya yapılar kalmıştır. Bunlardan çarpıcı bir örnek: Sütunlu ev adı verilendir. Troya II’de olduğu gibi bu yapılar genellikle tek başlarına durur ve taş temeller üzerine tuğla duvarlara sahiptirler. Kimi durumlarda destek olarak ahşap kirişlerden yararlanılırdı. Bu evlerin çoğunun hafifçe yamuk biçimli oluşu çok değişik ve ilgi çekici bir özelliktir. Evlerin kaledeki merkezi bir noktaya yönelmiş oldukları anlaşılan yan duvarları birbirine paralel olmayıp tümseğin merkezine  doğru birbirine yaklaşır. Evlerin bu yanlara dik diğer iki yanı ise birbirine paraleldir. Bu planın amacı açık değildir. Belki de, Dörpfeld’in dediği gibi, mimarlar kaleye çıkan yolların genişliğini sabit tutmak istemiş olabilirler. Ama Troya VI’nın günümüze gelen zemin planı pek de düzenli olmadığından Dörpfeld’in savını doğrulamaz.

Bu döneme ait bölümde; çevre ile ticaretin belirtilmesi açısından, ithal Miken ve Kıbrıs kapları bulunmuş. Özellikle: erken Hellas seramiği buluntuları, bu dönemde, Troya’nın, Yunanistan ile ilişkisi olduğunu kesinleştiriyor. Bu tabaka; 1893 tarihinde yapılan kazılarda, gün yüzüne çıkarılmış. Şehir surları iyi korunmuş.

7.DÖNEM: Bu döneme ait, ilk kurulan tabakada: büyük bir yangının izleri görülüyor. Ayrıca: bu dönem, Troya savaşlarının yapıldığı dönem olarak özel. Büyük olasılıkla, izleri görülen yangında, Akhalıların yarattıkları vahşetin izi olsa gerek. Bu dönemin ikinci evresinde, kent terkedilir.

8.DÖNEM: Şehrin kuzeydoğusunda, muhteşem Athena Tapınağının ve iki altarın kalıntıları bulunmuş. Bu tapınak; Bergama’daki Athena Tapınağına benzeşiyor. Ancak; defineci Schlieman tarafından, bu tapınak yok edilmiş. Evet, bu dönemin, MÖ.7’nci yüzyıldan daha eskiye gitmediği tahmin ediliyor. Kazılarda, buranın çok küçük bir bölümü ortaya çıkarılmış. Bu tabakaya ait, görülebilecek en güzel yer: harabenin batısındaki ibadethane. Burası dini anlamda, kurban kesme yeri olarak kullanılmış.

9.DÖNEM: Roma döneminde iskan edilen bir yer. Bu döneme ait, önünde mozaik parçası bulunan roma hamamı kalıntısı, meclis binası ve tiyatro bulunmuş. Oldukça etkileyici yapılar. En geniş alanı kapsayan tabaka.

Kral Priamos devrinde (7.Dönem); Midilli adasından Frigya’ya kadar olan bölge, Troyalıların egemenliği altına alınmış. Ancak; Homeros’un destanlarında dile getirilen ve MÖ.1194-1184 yılları arasında yapıldığı sanılan Troya savaşları, bu parlak dönemi sona erdirmiş.

 

ARKEOLOJİ VE TROYA SAVAŞI:

Yüz yıldan fazla süredir, Hisarlık’taki hangi yerleşim düzeyinin Priamos’un Akhalarca yağmalaman kenti olduğu belirlenmeye çalışılmıştır. Tartışmalar günümüzde de devam ediyor. Troya savaşının tarihselliğine inananlar için iki seçenek vardır.

Birinci Seçenek:

Troya VII-a’dır. VII-a’nın sakinleri VI’nın duvarlarını tekrar inşa etmişti. En önemlisi de, bu yerleşim bir kuşatmanın izlerini taşır. VI gibi, sadece kalenin kenarlarındaki evler kalmıştır. Ama kalanlar bir arada duran, ortak duvarlara sahip evlerdir ve olağanüstü miktarda pithos veya kil saklama kabı, çoğunlukla evlerin zeminlerine yerleştirilmiş olarak bulunmuştur. Bu yerleşim, yangın sonucu yok olmuştur. Kalıntılar arasında çok olmamakla birlikte bir miktar insan iskeleti bulunmuştur. Blegen’in gözünde bu kanıtlar, istilaya maruz kalan bir kasabaya işaret ediyordu. Sakinler, çevredeki kırsal bölgeden müstahkem kaleye çekilmiş, aceleyle barınaklar inşa etmiş ve gıda stoklamışlardı. Sonunda ise kasaba ele geçirilmiş ve yakılmıştı.

İkinci Seçenek:

Troya VII-a’nın bitiş tarihi de uygun görünüyor. Blegen’e göre: tarihlendirilebilir Mykenai çömlek buluntularına dayanarak bu dönem (yani MÖ 1260 civarı), Mykenai Yunanistan’ının (Akhalı saldırganlar) en müreffeh dönemiydi. Ama mevcut görüşler, Dörpfeld’in uygun gördüğü düzeye dönmüştür. Troya VI, Troya VI’nın yıkımı insn veya deprem etmenlerine bağlanmıştır. Aslında ikisi birden etkili olmuştur. Bir deprem Troya kentini savunmasız bırakmış, etrafını kuşatan işgalcilerin işini kolaylaştırmıştı.

Blegen’in tarihleri de sorgulanmıştır. Bu tür revizyonlar belli bir avuç parçanın üzerindeki süslemelerin farklı yorumlarına dayanır. Hatta kimilerine göre, VI’nın sonu, MÖ 13’ncü yüzyıl ortalarına, VII-a’nın sonu ise 12’nci yüzyıl başlarına denk düşer. Bu senaryoya göre, kuşatma altındaki VII-a, MÖ 13’ncü yüzyıl sonları ve 12’nci yüzyılda Doğu Akdeniz’i birbirine katan istilacı halkların çok büyük ölçekli hareketleri sırasında yok edilmiş oluyordu.

Troyalılar yazılı belge bırakmamıştır. Mykenaililer yazı kullanıyordu ancak böyle bir çatışmadan  bahsetmiyorlar. Hitit kaynaklarında da buna doğrudan rastlanmıyor. Hitit kaynaklarındaki alakalı yer ve katılımcılara dair muhtemel ifadeler bu yüzden kışkırtıcıdır. “Ahhiyawa”, “Wilusa” ve “Aleksandrus” Akhalılar, İlios ve Alexandros’a (Priamos’un oğlu Paris) mi karşılık geliyor. Eğer bu doğruysa, bu bilgi kırıntıları savaşın nasıl ve ne zaman olduğunu anlamamıza yardımcı olabilir mi. Bu konuların tümü de tartışmalıdır. Ege dünyası Hititlerin doğrudan denetim bölgesi dışındaydı. Troyalılar ile Hititler aynı karaparçasında, Anadolu’da yaşamalarına rağmen, Hititlerin egemen olduğu orta yayla, kıyı bölgelerinden fiziksel ve psikolojik açıdan uzaktı.

TROYA İLE İLGİLİ ÖYKÜLER-EFSANELER

ŞEHİR İLE İLGİLİ ÖYKÜ

Bir gün, Troya kralı Priamos’un karısı Hekabe; çok kötü bir rüya görür. Rüyasında; karnından ateşler çıkmakta ve ateşin dumanı, bütün Troya surlarını sarmaktadır. Hakabe, bu rüyasını önce kocasına ve daha sonra bir kahine anlatır. Kahin; hamile olan Hakabe’nin doğuracağı çocuğun, ilerde Troya’nın başına büyük dertler açacağını söyler. Bu nedenle; bu çocuk doğar doğmaz öldürülmelidir. Bu kehanete inanan kral Priamos, doğduktan sonra bebeği, öldürülmek üzere, bir adamına teslim eder ve İda dağına ormana gönderir.

Adam, bebeği öldürmez, vahşi hayvanların öldüreceğini düşünerek, İda dağına bırakır ve geri döner. Bir çoban; bebeği dağda görür, alır, sahiplenir ve büyütür. Aradan yıllar geçer, Paris bir çoban olarak yaşamını sürdürmektedir.

TROYA SAVAŞININ ÇIKMASI İLE İLGİLİ ÖYKÜ

Deniz tanrıçası Thetis, çok güzel ve alımlıdır. Kahinler; Thetis’in doğuracağı erkek çocuğun; babasından daha güçlü ve akıllı olacağını söylerler. Bu yüzden, tanrıların kralı Zeus ve denizler tanrısı Poseidon; Thetis’i, Teselya kralı Peleus ile evlendirmeye karar verirler.
Teselya dağında, bütün tanrılar ve tanrıçaların katılımı ile bir düğün şöleni yapılır. Ancak; nifak tanrıçası Erins, bu şölene çağrılmaz, unutulur. Bunun üzerine, şölen yerine gizlice gelen Erins; üzerinde:” Tanrıçaların en güzeline ” yazan, altın bir elmayı, şölen masasının üzerine gizlice bırakır. Bir anda, şölene katılanlar arasında bir huzursuzluk başlar. Erins, adıyla uygun olarak nifak tohumlarını saçmıştır. İşte; bu nifak tohumları, yıllarca sürecek Troya savaşlarının başlamasına neden olacaktır.

Şölendeki huzursuzluk had safhaya ulaşır. Gök tanrıçası Hera, zeka tanrıçası Athena ve aşk tanrıçası Afrodit arasında, bir seçim yapılmasının zorunlu olduğunu gören, tanrılar kralı Zeus, olaya müdahale eder. Bu üç tanrıça arasındaki seçimin bir ölümlü tarafından yapılmasını düşünür.

Seçimin: Olmpos dağının en uzak bölümünde oturan ve her şeyden habersiz sürülerini otlatan bir çoban, Paris tarafından yapılmasına karar verir. Paris için gerçekten çok zor bir seçimdir. Çünkü. üç tanrıçada çok güzeldir. Paris kararsızlık içinde iken, üç tanrıça, onu etkilemek için, belki de tarihin ilk rüşvetini teklif ederler.

Gök tanrıçası Hera: Asya’nın en güçlü krallığını teklif eder. Zeka tanrıçası Athena: onu, dünyanın en bilge kişisi yapacağını söyler. Aşk tanrıçası Afrodit ise: ona, dünyanın en güzel kadınını vaat eder.

Paris: dünyanın en güzel kadınına sahip olabilmek uğruna, tercihini aşk tanrıçası Afrodit’ten yana kullanır ve altın elmayı ona verir. Hera ve Athena ise, kendilerini seçmediği için, Paris’e çok kızarlar ve intikam alma yemini ederler.

Aradan günler geçer. Paris, ailesinin yanına döner. Bir gün; elçi olarak gönderildiği Sparta kralı Meneleos’un ülkesinde, genç ve güzel karısı Helen’i görür ve aşık olur. Aşk tanrıçası Afrodit’in yardımı ile, Helen’i ülkesi Troya’ya kaçırır.

Tabii arkasından; Meneleos ve kardeşi Agamemnon ve tüm yunan krallıklarının orduları, Troya’ya saldırır ve 10 yıl süren savaş başlar. Tanrılar ve tanrıçalar da, bu savaşa katılırlar.

Elbette; Hera ve Athena, Akhalı’ların tarafını tutar. Afrodit ise Troyalılara yandaş olur. Bir Troyalılar, bir Akhalı’lar üstünlük sağlar ama 10 yıl boyunca Troya kenti düşmez. Sonuçta ise; Akhalı’lar büyük bir hile ile, kenti ele geçirirler, yakıp yıkarak, tarih sürecindeki vahşi kimliklerini alırlar.

TAHTA AT İLE İLGİLİ ÖYKÜ

Troyalılar ve Akhalılar, yıllar süren mücadelelerle savaşa devam etmektedirler. Akhalılar için, umutsuz geçen günlerin ardından, tanrıça Athena, Akhalılara bir fikir verir. Bu fikre göre Akhalılar hemen harekete geçerler. Kocaman tahta bir at yaparlar, bu atın içine askerlerini sokarlar ve sonrada savaşı bırakıyormuş gibi, bulundukları yerden çekilip giderler. Aslında; çekildikleri yer, yalnızca Bozcaada’nın arkasıdır. Yani; geri gelmek üzere çekilirler. Ayrılmadan önce, tahta atın yanına, Sinon isimli bir askeri bağlarlar.
Troyalılar ertesi gün, Akhalıların çekildiklerini gördüklerinde, onların terk ettikleri kıyıya inerler. Kıyıda; tahta atı ve Sinon’u görürler.

Sinon; daha önce kendisine öğretildiği üzere, şöyle ağlar, sızlar ve konuşur: ” Yunanlılardan nefret ediyorum, geri dönüşleri için gerekli rüzgarın çıkması adına, beni kurban seçerek, burada bıraktılar. Tahta at, tanrıça Athena adına, kutsal sunak olarak yapıldı, büyük olmasının sebebi, Troyalıların onu şehirlerine sokamamasını ve tahta atı yakıp yıkmalarını sağlamak, böylece tanrıça Athena’nın öfkesi Troyalıların üstüne gelecek ” der. Barış özlemiyle yanıp tutuşan Troyalılar, bunun üzerine, tanrıça Athena’nın lütfunun kendi üstlerine gelmesini sağlamak için, tahta atı, şehre sokarlar. Aynı gün ve gecesi, tüm şehir, biten savaşı kutlamaktadır. Ancak; gece yarısı, tüm şehir halkı sızdığında, tahta atın içindeki Akhalı askerler çıkar ve şehrin kapılarını açarak, dışarıdaki Akha ordusunun şehre girmesini sağlarlar. Sonrası malum, tam bir vahşet, binlerce ölü insan ve yanıp, yıkılmış ve talan edilmiş bir şehir.

TROYA ANTİK ŞEHRİ GEZİ PLANI

Evet, Hisarlık Tepesine çıktığınızda, önce sizi tahta at karşılayacak. Troya atı hakkında, günümüze ulaşmış herhangi bir bilgi, belge veya resim yok. Bu yüzden, burada göreceğiniz tahta at; hayal gücü ile yapılmış. Yüksekliği için; 12.5 metre olan Troya surlarından esinlenilmiş. İda, günümüz adıyla Kaz dağından elde edilen çam kerestelerinden yapılmış. 1975 yılından beri burada duruyor.

Troya savaşının kazanılmasında büyük rol oynayan bu tahta atın, simgesel yapılmış dev bir maketi, ören yerinin girişinde karşınıza çıkıyor. Basamaklarından çıkarak, tahta atın, karın boşluğuna yani içine girmeniz mümkün. Atın karın boşluğunda, oturma yerleri var. Pencerelerden dışarıya bakabilirsiniz. Evet; burada, tahta atın önünde, yukarısında fotoğraf çektirin. Ama, lütfen tahta atın içinde sakın sigara içmeyin ve herhangi bir yazı yazma, şekil çizme, kazınma olmasın. Çünkü: her tarafı karalandıkça, turistik özellikleri kayboluyor.

Tahta atın yanında, Troya Müzesi var. Küçük bir müze. 1955 yılında hizmete açılmış. Troya’yı gösteren bir maket ve panoda fotoğraflar var. Alman Schlieman tarafından çalınan hazine, umalım da, bir gün ülkemize iade edilsin ve burada, kocaman bir müze yapılarak, gelenlere gösterilsin.

Evet; bu güzel hayalden sonra, gezimize devam ediyoruz. Hemen karşınızda, 4’ncü Dönem Troya kentinin surları var. 90 metre uzunluğunda, 8 metre yüksekliğinde ve 5 metre enindeki bu surların önünden geçiyorsunuz ve ören yerine giriyorsunuz.

Troya I. surları, büyük ölçüde restore edilmiş. Surların önünde, dört köşe planlı, bir kule kalıntısı var. Sur duvarlarının arasında kalan kapıdan geçip, merdivenlerden çıkarak, sola dönünde, 7’nci döneme ait Troya evlerinin temellerini görebilirsiniz. Troya evleri denince: tarihte bilinen en eski megaron ( bir çeşit ev tipi) burada görülüyor. Ön tarafından bir oda, arkada ortada ocak bulunan bir salon, dar ve uzun bir ev tipi. Burada, bunun temellerini görebileceksiniz.

At nalı biçiminde tiyatro var. Burası, 9’ncu dönem, yani Romalılardan kalma. İlyum kale duvarının tam önünde. Surlar ve ovaya doğru uzanan burun üzerindeki, kuzeydoğu terasında. Kuzeydoğudaki tepenin yamacına yaslanmış. Ovaya ve denize hakim konumdaki bu tiyatro, 10 bin seyirci kapasiteli imiş. Yapıdan geriye çok az kalıntı kalmış. Sahne binasının ve orkestranın bir kısmı açığa çıkarılmış. Oturma sıralarının bulunduğu yamaç, henüz kazılmamış.

Güneye doğru inildiğinde, tarlaların içinde kalmış, anıtsal çeşme (nimfeum) yapısı var. Burada, insan ve hayvan figürleriyle süslü, döşeme mozaiklerine rastlanmış. Aynı yönde,500 metre ileride ise, 6’ncı Döneme ait mezarlık var.

Evet, sonra Meclis Binası (Buluteryon) görülebilir. Önde, dörtgen planlı bir girişi var. Arkasında, yarım daire şeklinde, bir orkestrası ve bunun gerisinde oturma sıralarının bulunduğu bölüm var. Giriş holünün, 6’ncı dönem duvarı üstünde, oturtulmuş tek parçalı mermer eşiktaşı, halen görülebilmekte.

Roma hamamının önündeki, mozaik döşemeli yer kalıntısını mutlaka görün, dikkat çekici.

Basamakla inilen kuyu, Athena Tapınağı yeri. 2’nci dönem Troya’sının meşhur rampalı kapısı, dini alan, kurban kesme yeri, Helenistik devirden kalan sunak yeri, taş köprü, mermer kitabeler, sütunlar, mimari parçalar gibi birçok kalıntı gezildikten sonra, başlangıç yerine, yani tahta atın bulunduğu yere dönüyoruz.

Evet: burada göreceğiniz kalıntılar belki size çok anlamlı gelmeyecek. Ama, şunu unutmayın ki, insanlar burada 3500 yıl yaşamışlar. Bir zamanlar, burada çok büyük ve güçlü medeniyetler kurulmuş. O kahraman insanların, o yüksek medeniyet kurabilmiş insanların yaşadıkları bu yerlerde gezerken, bunu hissedin, onların bu topraklar üzerinde yaşarken yaşadıklarını elbette hissedemeyeceksiniz.

Ama, onların yaşadıkları bu topraklar üzerinde bulunmanın heyecanını hissedin, çevrenize bakın, uçsuz bucaksız ovalarda, hisarlık tepesini düşünün. Buradan çıkarken; geriye dönüp bir an bakın. Akhalılar, buradan çıkıp giderken, geride yanmış, yıkılmış bir şehir ve binlerce ölü insan bıraktılar, tam bir vahşet. Siz, geriye dönüp bakın, gerçekten bu küçücük tepe üzerinde, tarihte çok büyük uygarlıklar kurulmuş.

Ve, bu uygarlıkları kuran insanlar; Anadolu’nun bağrında binlerce yıl yaşamış insanlar, bunlar bizim ortak kültürümüzün bir parçası, bununla, kurulan medeniyetlerin büyüklüğü ile, yalnızca gurur duymamız gerek.
İşte, çıkıp giderken, geriye dönüp bakın ve bu gururu yaşayın.

İyi yolculuklar.

Çanakkale şehri tanıtımı ve gezilecek yerlerle ilgili yazım için.

Gelibolu tanıtımı. 

Asos-Behramkale tanıtımı.

Altınoluk tanıtımı.

Edremit tanıtımı.

Çanakkale Gelibolu Şehitlikler

çanakkale
Çanakkale Gelibolu Şehitlikler

 

Çanakkale savaşlarının yapıldığı Gelibolu yarımadasına, iki yoldan gidebilirsiniz. Bunlardan; birincisi: Anadolu üzerinden gelinen ve Çanakkale üzerinden, feribotlar ile Eceabat’a ulaşılan yol. Diğer yol seçeneğiniz ise; İstanbul yada Edirne üzerinden, Gelibolu İlçesinden geçilerek, Eceabat’a ulaşılan yol.

Evet, Mart 2022 tarihinde yeni bir yol, 18 Mart Çanakkale Şehitler Köprüsü, bu köprü üzerinden de Şehitlikler bölgesine ulaşmak mümkün.

Gezimize, Eceabat’dan başlayacağız. sizde, buraya ulaşım için Eceabat’ı hedefleyin ve Eceabat’a geldikten sonra, bilgisayarınızdan, bu satırların yazılı çıktısını aldı iseniz, bir göz atın ve muhteşem bir geziye hazır olun. Herhangi bir rehbere ihtiyaç duymadan, bölgeyi en iyi şekilde gezebileceksiniz.

Çanakkale’ye düzenlenen gezilerde, daha Milli Park sınırlarından içeriye girerken, lütfen dikkatli olun. Milli Park sınırları içinde, bastığınız her yerde toprağın altında şehitlerimiz olabilir.

Gerçekten de, Çanakkale savaşları sırasında Gelibolu yarımadasının hemen her yerinde, kanlı çatışmalar olmuş, askerleriniz savaş hali olması nedeniyle, nerede şehit düştüler ise, oraya gömülmek/defnedilmek zorunda kalmışlardır.

Hele, büyük çatışmalar sonrası şehitlerimiz, çoğu kez, toplu gömülmek zorunda kalınmıştır.

Bu nedenle; buraya gelindiğinde, yere basarken bile hassas olunmalı, o güzel insanların ruhlarını rahatsız etmeyecek şekilde buralarda dolaşılmalıdır.

Çanakkale savaşlarının yapıldığı yıllardan bu yana, o topraklardan devamlı meçhul askerlerin naaşları çıkmakta, sanki ” Bizi unutmayın, bizim uğruna can verdiğimiz davayı unutmayın ” dercesine, arada bir bize görünerek, asli vazifelerimizi bizlere hatırlatmaktadırlar.

Zaten bu yüzden, buralara yeni yol veya herhangi yeni bir yapı yapılmasına karşıyım, çünkü, inanın toprağın her santimetre karesinin altında şehit naaşlarının bulunma olasılığı çok yüksek.

Gelibolu’ya ilk gittiğimde (muhtemelen 1981 yılı) bu söylenene inanmamış ve kitabelerin bulunduğu bölgede, elime bir çomak alıp, toprağı biraz eşelemiştim ki, inanın insan kemik parçaları çıktığını görünce ürperdim.

 

YABANCI ANITLAR-ŞEHİTLİKLER

Çanakkale Gelibolu Şehitlikler: Evet, bu gezi planını hazırlarken, yabancı şehitliklerine ait sizlere ayrıntılı bilgi-belge sunmak istemedim. Çünkü, her şeye rağmen, bizim için önemli olan, ülkemizin yabancılar tarafından işgal edilmesini önlemek adına, canını veren, binlerce aziz şehidimiz benim için önemli.

Gelibolu yarımadasında, 4 tanesi anıt olmak üzere, 32 tane yabancı mezarlığı var. Bu mezarlıklar ve anıtlar, yabancılara Lozan Barış Antlaşmasının 129’ncu maddesince tahsis edilmiş. İngilizler, Çanakkale savaşı ve Türk Devletinin kurtuluş savaşının bitiminden hemen sonra girişimlerde bulunmuşlar ve 3 yıl gibi kısa bir süre sonunda, Gelibolu topraklarındaki tüm anıt ve mezarlarını bitirmişler.

Örneğin; Helles Anıtı, 1926 yılında açılmış. Fransızlar ise; İngilizlerden tam 4 yıl sonra, yani 1930 yılında, Çanakkale’de toplu gömülen ölülerini tespit edip bir araya getirmişler ve bu karaya bir anıt ve mezarlık yaparak, altına defnetmişlerdir. Halbuki, o yıllarda, bize ait hiçbir anıt yoktu. Biz, Çanakkale şehitlerimizi, bundan tam 30 yıl sonra hatırlayacak ve ilk anıtımızı 1960 yılında açacağız.

Bölgeyi gezerken, yabancı şehitliklerini gördüğünüzde, o şehitliklerin imarı, tertip, düzen ve temizliğini sakın imrenmeyin, unutmayın ki, onlar tüm güçlerini kullanmalarına rağmen ve her türlü vahşete rağmen, burayı ele geçiremediler, bunun sıkıntısını asla içlerinden atamazlar.

Benim üzüldüğüm ve gördüğünüzde inanın sizi de üzecek olan şu; ” Asla ele geçiremedikleri, binlerce ölü vermelerine rağmen ele geçiremedikleri bazı yerlere, sonraki yıllarda şehitlik/anıt kurmalarına izin verilmesi ”

Yarımada yeteri kadar büyük, şehitlik/anıt kurabilecekleri birçok yer olmasına rağmen, bakıyorsunuz, büyük uğraşlar vererek ele geçiremedikleri bir kısım toprağımızın üstüne, şehitlik/anıt kurmuşlar ve şehitlerini gömmüşler, hani siz canlı iken ele geçiremediniz, bizi sizi ölünce işte o ele geçiremediğiniz yerlere gömdük, şehitlik kurduk, anıt kurduk.

Böyle mi demek istediler acaba?

Ayrıca; her yıl 25 Nisan tarihinde, yabancılar, yeteri kadar tören/ayin vs. yapıyorlar ve hatta günlerce öncesinden ülkemize geliyorlar ve 25 Nisan gününü kutlayıp gidiyorlar.

Şöyle ki; günümüzün Avustralya ve Yeni Zellanda ülkelerinden ( ki bu ülkeler, bizim ülkemize o kadar uzak ki, harita dahi yerini zor bulursunuz, o derece uzaktan geliyorlar) gelen insanlar (büyük çoğunluğu genç) 24 Nisan gecesi, Anzak Koyunun bulunduğu yerde geceliyorlar, gün aydınlanırken, yarı bellerine kadar denize girip, atalarının, çıkartma esnasında yaşadıklarını aynen yaşamaya çalışıyorlar.

Gerçekten; bunları bilelim, onlar kendi nesillerini bu şekilde yetiştiriyorlar, yani o kadar uzaklardan, Gelibolu yarımadasına, devlet imkanları ile getiriyorlar genç nesillerini.

Milli heyecanı yaşamalarını sağlamak için yarımadada her türlü imkanı yaratıyorlar.

Bizler ise, daha büyük kahramanlıklar göstermiş, daha da ötesinde ülkemizin kurtuluşunda büyük hizmetleri geçmiş, bu hizmeti kanları ile gerçekleştirmiş atalarımızın yattıkları bu toprakları belki de hayatımızda hiç görmedik, belki de bir kez gördük, belki de şu an ilk kez göreceğiz.

İnanın, kaçıncı kez geliyor olursanız olun, gördüklerinizden yine çok etkileneceksiniz.

Belki bazı şeyler size düzensiz gelebilir, örneğin: bir İngiliz mezarlık/anıtını görünce, aman ne temiz, aman ne düzenli, bizimkiler bakımsız demeyin, bu düşüncelerinizde mutlaka haklısınız, ama sonuçta, o muhteşem savaşı kazanan biz olduk, bu onur bize kat-kat yeter, orada çok büyük, çok gösterişli şehitlikler, mezarlar, anıtlar yapmak mümkün, ama kazanmanın verdiği onuru yaşamak bize daha çok yakışıyor, ya tersi olsaydı. Düşünün ya tersi olsaydı, düşünmek bile istemiyorum.

GEZİ PROGRAMI-PLANI

Çanakkale Gelibolu Şehitlikler: Bu programda, size, önce gidilecek yerin yol üzerinde tanımı/tarifi ve sonra ise, gidilen yerdeki anıt/mezar hakkında kısa kısa bilgiler vereceğim. Evet, Eceabat’tan yolculuğumuz başlıyor. Feribot limanının yanında uzanan sahil yolunu takip ediyoruz, karşımıza Milli Park Tanıtım Merkezi çıkar. 1987 yılında hizmete giren bu merkezde, bir müze var.

ECEABAT

Çanakkale Gelibolu Şehitlikler: Gelibolu yarımadasının uç bölümünde ve Çanakkale’nin tam karşısındaki koydadır. Bölgenin ilk yerleşimcileri Traklar’dır. Bölgede bugünkü Eceabat yerinde Madytos, şehre 4 km uzaklıkta Yalova köyünde Sestos, Kilitbahir köyünde Kynossema ve Bigalı kalesi yöresinde İdaion yerleşimleri kurulmuştur.

MÖ 461-404 yılları arasında Atina ve Sparta arasındaki Peloponnesos Savaşında, Atina merkez donanım üssü olarak kullanılan Sestos, daha sonra Sparta ve Atina arasında birkaç kere el değiştirmiştir.

MÖ 334 yılında ise, Büyük İskender’in hakimiyeti görülür. Roma  döneminde Sestos’un önemi azalırken, Madytos gelişmeye başlamıştır. Şehir, Hıristiyanlık ilk dönemlerinde önemli merkezlerden birisi haline gelir. Madytos adı zamanla Maydos’a dönüşür. Bu önemli şehir, Ortaçağ’da zamanla ortadan kalkarken, üzerinde bugünkü Eceabat kurulmuştur.

Buraya gelen ilk Türkler, Melik İshak Bey kuvvetleridir. Osmanlılar, 1354 yılında Rumeli’ye geçerken Ece Bey, Maydos’u almış ve adına uygun olarak şehre, Eceabat denilmiştir.

Yerleşme, Kanuni Sultan Süleyman döneminde merkezi Gelibolu olan Kaptan Paşa Eyaleti içinde kalmıştır. 1915 Çanakkale savaşı sırasında top atışlarıyla tamamen yıkılan Eceabat, sonra yeni baştan kurulmuştur.

Sestos

Antik Sestos şehri, Eceabat’a 4 km uzaklıktaki Yalova köyünde ve Akbaş Limanının güneyindedir. Burada yapılan arkeolojik kazılarda, Roma dönemine tarihlenen sikkeler, yazıtlar ve çanak-çömlek parçaları bulunmuştur.

Doğu Romalılardan kalma sarnıçlar hala kullanılmaktadır. Şehrin adı, tarihi süreçte ilk olarak Homeros’un destanlarında geçer.

Fatih Sultan Mehmet döneminde, Gelibolu Sancakbeyi Yakup Bey tarafından Kilitbahir Kalesi yaptırılırken, Sestos kalesinin taşları kullanılmıştır.

Milli Park Tanıtım Merkezi önünden ilerlemeye devam ediyoruz.

Çanakkale Gelibolu Şehitlikler: Önümüzde, yolun sağ tarafından, çam ağaçları ile kaplı bir tepe var. Burada, bir kitabe göreceğiz.

KİTABE

Çanakkale Gelibolu Şehitlikler: Kitabeyi ancak uzaktan görebileceğiz. 1962 yılında yapılmış. Kitabede:” Burada, Balkan ve Çanakkale Savaşlarında yaralanarak şehit düşen binlerce kahraman yatar ” yazılıdır.

Yolumuza devam ediyoruz. Bir askeri birlik var, yanından geçerken, birliğin hemen üzerindeki tepede, bir Mehmetçik silüeti ve ” Dur Yolcu ” şiiri, toprak zeminde, üzerine beyaz kireç dökülmüş taşlarla yazılmış, bunu göreceğiz. Şair Necmettin Onan’a ait bu dizeler, çok uzaklardan görülebilecek şekilde yazılmış.

Yolumuza devam ediyoruz ve bir kale bizleri karşılıyor. Kilitbahir kalesi.

KİLİTBAHİR KALESİ

Kilitbahir ya da Kilidülbahir Kalesi, Osmanlı yapımı kaleler içinde, mimari yönden tam bir başyapıttır. Kale, Fatih Sultan Mehmet döneminde, Gelibolu Sancakbeyi Yakup Beye tarafından yaptırılmıştır.

İsminde de anlaşılacağı üzere “denizin kilidi” anlamına gelmektedir. Tam bir strateji ve ileri görüşlülük harikasıdır. Kaleye, Kanuni Sultan Süleyman döneminde, 3 katlı kubbeli bir yapı kulesi ile sur eklenmiştir.

Kale, I. Dünya savaşında, Türklerin önemli bir savunma üssü olmuştur. Savaş alanının biraz dışında kaldığı için, Seddülbahir kalesi kadar yıpranmamıştır. Kalenin iç kısmı, ücretli olarak ziyarete açıktır.

Kilitbahir kalesinden çıktıktan sonra, yolumuza devam ediyoruz. Sol tarafımızda, denize bakan kıyıya paralel olarak uzanan tabyalar ile karşılaşacağız. Bunlar: Namazgah Tabyaları. Az ileride ise, Sultan 2’nci Abdülhamit tarafından yaptırılan, Hamidiye Tabyaları var.

Savaş sırasında, askerlerin barınma, cephanelik vb. gibi ihtiyaçlarının karşılandığı, topların mevzilendiği bu tabyalar, diğerlerine göre daha sağlıklı durumda. Ama, bugün yine de restore edilmeye ihtiyaçları var.

Aynı istikamette, biraz ilerleyince, önce Seyit Onbaşı Anıtını göreceğiz. Anıtın hemen arkasında ise, yolun karşı tarafından bulunan küçük tepeye ağaç merdivenlerden çıktığımızda Mecidiye Tabyasını göreceğiz.

SEYİT ONBAŞI ANITI

Çanakkale Gelibolu Şehitlikler: Seyit Onbaşı, Mecidiye Tabyasında numaratör olarak görev yapmaktadır. 18 Mart günü, Fransız ve İngiliz gemileri boğaza girerek, birer tabyayı kendilerine hedef seçerler.

Mecidiye Tabyasının tam karşısında, Quin Elizabeth ve Ocean zırhlıları, tüm hızları ile, bu tabyanın başına ateş yağdırırlar.

Bu yoğun düşman ateşi altında, mukavemet etmeye çalışan Mecidiye Tabyasının 40 yiğidi, oradan oraya koşuşturmakta, ellerindeki topları en iyi ve hızlı şekilde kullanarak düşman donanmasına engel olmaya çalışmaktadırlar.

O sırada, bir top mermisi, Mecidiye Tabyasının ortasına düşer ve ortalık karışır. Seyit Onbaşı, baygınlık geçirip kendisine geldiğinde, Yüzbaşı Hilmi Bey ve arkadaşı Niğdeli Ali’den başkasını göremez. 14 şehit ve 24 yaralı. Seyit Onbaşı, hemen denize bakar.

Fransızların dev gemisi Ocean, çevreye ateş kusmaya devam etmektedir. Tabyada ise, yalnızca bir top sağlam kalmıştır. Sağlam topun yanına yaklaşır ve acı gerçeği görür, topun vinci kırılmıştır. Ama, inanç ve azmin elinden ne kurtulabilmiştir ki?

Koca Seyit, hemen arkada duran 275 kiloluk top mermilerinden birine yaklaşır ve mermiyi sırtına alır. Topun basamaklarından çıkarken, kemiklerinin çıtırtısı duyulur, mermiyi namluya sürer ve patlatır, isabet ettiremez. Aynı olay, 3 kere tekrarlanır. Üçüncü mermide, onların en büyük zırhlılarından Ocean zırhlısını, dümen kısmından vurur.

O anda, dümeninden vurulan zırhlı kendi etrafında dönmeye başlar. Çevresinde bulunan tüm düşman gemileri, onun etrafından kaçışırlar.

Bu sırada, bir gece önce Karanlık Limana dökülen 26 mayından biri Ocean zırhlısına çarpar ve zırhlı, büyük bir hızla, boğazın derin sularına gömülür.

Bu olay, sadece bir zırhlının batırılması değil, aynı zamanda, kendini yenilmez ve batırılmaz ilan eden ve dünyanın en büyük donanması ilan edilen bir birliğin, yüzüne vurulan sert bir tokattır.

Bu tarihten iki gün sonra, Mevki Komutanı Cevat Paşa, tabaya, neferleri kutlamaya gelir. Koca Seyit’in bu kahramanlığı kendisine anlatılır. Paşa, kendisine: ” Şu mermiyi bir kez daha kaldır, senin fotoğrafını çekelim, millete hatıra kalsın ” der.

Seyit Onbaşı, tüm denemelerine rağmen, mermiyi yerinden bile kıpırdatamaz.

Ama ;” Şu anda bu mermiyi yerinden oynatamadım. Ama aynı olayı tekrar yaşasam, yine aynı şekilde o mermiyi kaldırırım ” der. Evet, o fotoğraf çektirilir, ama merminin içi boşaltılarak.
Anıt aslına uygun değil, mermiyi kucağında göstermekte.

Gerçekte, Seyit Onbaşı mermiyi sırtına alarak kaldırmıştır.

MECİDİYE TABYASI

Çanakkale Gelibolu Şehitlikler: 18 Mart günü, deniz bombardımanları sırasında şehit düşen askerlerimizin mezarlarının bulunduğu yer. Yoğun bombardıman sonrası, burası harabeye dönüşmüş ve tabyadan pek bir şey kalmamış.

Evet, yeniden yola düşüyoruz. Asfalt yolu takip ederek ilerlemeye devam ediyoruz ve birkaç km. sonra, Havuzlar Şehitliği.

HAVUZLAR ŞEHİTLİĞİ

Çanakkale Gelibolu Şehitlikler: Burası, deniz kenarında, çınarların gölgesi altında, etrafı duvarlarla çevrili bir anıt. 1961 yılında yaptırılmış. Burada yatanlar: 21 Haziran 1915 tarihinde, Kerevizdere Mevkiinde yapılan savaşlarda şehit düşen 2 subay ve 8 erimiz. Çanakkale’de, birçok şehitlikte olduğu gibi, burada bulunan anıt da sembolik.

Bu anıt, sadece burada yatan 10 şehidimizi değil, buraya çok yakın olan Kerevizdere savaşlarında şehit edilen 5 bin civarındaki askerimizi temsil etmekte. Zaten, bir süre sonra, buraya Kerevizdere savaşlarının yapıldığı yerden, birçok şehit kemiği toplanarak getirilecek ve toplu olarak Havuzlar civarında defnedilecekler.

Ayrıca, bu şehitlik, bizlere, vatan savunması adına Anadolu’nun o yıllarda nasıl Çanakkale’ye taşındığını gösterir. Havuzlar şehitliğinde yatan bu on kişinin nereli olduklarına bakmak bile bu söylediklerimizi doğrulamaya yetecektir. (Selanik, Kırşehir, Ankara/Kalecik, Eskişehir, Bursa/İnegöl, Ankara, Konya, Çankırı) Kerevizdere mücadelelerinde kahramanlaşan ve yine burada şehit olan Yüzbaşı Kemal Bey’de burada yatmaktadır.

Yolumuza devam ediyoruz. Behramlı tabelasını takiben, biraz sonra, yolun sağ yanında, Yüzbaşı Kemal Beyin şehit olduğu Behramlı Köyüne ulaşıyoruz. Burada durmadan, yolumuza devam ediyor ve 15-20 dakika sonra Alçıtepe Köyüne ulaşıyoruz. Köyde; Salim Mutlu Savaş Anıları Müzesini mutlaka gezin ve bir süre dinlenin, ihtiyaç molası.

ALÇITEPE KÖYÜ

Eceabat merkeze 10 km uzaklıktaki bu bölge, tarihe, Kitre savaşları olarak geçen kanlı çarpışmaların odak noktasıdır. Bu savaşlarda, binlerce Mehmetçik şehit verilmiştir. Bu mevki, burada yaşayan köylülerin, çevreden topladıkları 10 bin civarındaki şehit kemiklerini bir araya getirerek gömdükleri yerdir.

Köyün eski adı; Kirte’dir. Savaş başlayınca, burası harabe haline gelmiştir. Atatürk; 1930 lu yıllarda, Balkanlardan gelen göçmenlerin bir kısmını buraya yerleştirerek, bölgeye yeniden hayat kazandırmıştır. Köylüler, o yıllardan sonra 1970’lere kadar, Çanakkale savaşı artıkları olan metal malzemeleri, tarlalardan toplamışlar, bunları hurdacılara satarak geçinmişlerdir.

Bugün bile, hala, bu köy civarındaki topraklardan, kurşun ve gülle çekirdekleri çıkabilmektedir. Çanakkale savaşlarında, bu bölgede, bir metrekareye 6000 mermi düştüğünü düşünürseniz, bu durum normal.

ALÇITEPE KÖYÜ-BAKKAL SALİM MUTLU SAVAŞ ANILARI MÜZESİ

Çanakkale Gelibolu Şehitlikler; Bu müze, Alçıtepe Köyünde yaşayan Salim Mutlu isimli vatandaşımız tarafından, kendi gayretleriyle kurulmuştur.

Kendine ait evin, bir kısmını müze olarak düzenlemiş. Onun bu gayretini gören yöre halkı da, yörede buldukları eşyaları buraya getirmişler ve zamanla müze büyümüş. Mutlaka görün, gayet güzel bir müzedir.

Müzenin koleksiyonundaki eşyalar arasında: kurşunla delinmiş bir tütün tabakası, bir matara, kopmuş bir asker düğmesi, dağılmış bir tespihten arta kalanlar gibi ilginç eşyalar bulunmaktadır.

Alçıtepe köyüne girdiğimiz yol, sağ tarafa, sargı yerini gösteren tabelayı takiben dönelim, doğru ilerlediğimizde az sonra, yolun solunda, köy mezarlığı ile karşılaşacağız. Mezarlığın yola bakan yanında bir anıt görünecek, Son Ok Anıtı.

SON OK ANITI

Çanakkale Gelibolu Şehitlikler; 25 Nisan tarihinde yapılan çıkartmada, düşmanın en önemli hedeflerinden birisi de, Alçıtepe’yi ele geçirmekti. Çünkü, bölgenin en yüksek tepelerinden birisi burasıydı. Bu bölgede yapılan Kitre savaşlarında, ilk seferinde 3000 şehit verdik. Daha sonra devam eden çatışmalarda 11 bin şehit verdik, yani toplam 14 bin şehit. Ama düşman yine de burayı ele geçiremedi.

Bu anıt; Kitre savaşlarında kaybettiğimiz şehitlerimiz için yapılmış. Çatışmalar sonucu başarılı olamayacağını anlayan ve çekilmeye başlayan düşmana, son kurşunun atıldığı yer burası. Bu nedenle, anıta, son ok ismi verilmiş. 3 metre yüksekliğindeki anıt, 1948 yılında, 7’nci Tümen Komutanlığı tarafından yaptırılmış.

Son Ok Anıtından sonra, aynı yoldan deniz istikametinde batıya devam ederek, yaklaşık 2 km. sonra Sargı Yeri Şehitliğine ulaşıyoruz.

SARGI YERİ ŞEHİTLİĞİ

Çanakkale savaşlarının en büyük hastane yeri burası. Gözden çok uzak ve kuytu bir vadide kurulmuş. Bu konumu ile o kadar büyümüş ki, düşman askerlerinin de yaralarının tedavisinde kullanılan bir hoşgörü hastanesi haline gelmiş.

Bir seferde; 40-50 bin hastanın barındığı bu büyük hastane, adından dolayı ufak-tefek çiziklerin sarıldığı bir hastane gibi algılanmasın. Hastaneye getirilen yaralıların durumları o kadar ağırdı ki, anlatmaya yürek dayanmaz.

Ama kalleş düşman, burada da yapacağını yapmış. Ortaçağ tarihinde alışık olduğumuz vahşi yüzünü gene göstermiş. Çanakkale savaşlarında düşmana ait hiçbir hastane gemisine bir tek Türk kurşunu dahi atılmaz iken, buraya, kendileri tarafından acımasızca saldırılmış. 28 Haziran 1915 tarihinde, bir düşman zırhlısı tarafından, uzun menzilli topları ile yapılan bir gece saldırısında, bir gecede, 18 bin yaralı-hasta Mehmetçiğimiz burada şehit edilmiş.

Lütfen düşünün, tonlarca mermi, belki parmağını bile kıpırdatamayacak binlerce aziz askerin başına düşmekte.

Hiçbirinin, kaçacak ya da kendisini bir şekilde savunacak gücü/kuvveti yok. Öylece, ölümü bekler gibiydiler.

Zaten kısa sürede, bu daracık vadi ateşler içinde kaldı ve zavallı Mehmetçiklerimiz alev alev yandı. Bu unutulmaz vahşetin sabahında vadiye gelenler, binlerce yanık insan cesediyle karşılaştılar. Bir gecede, 18 bin askerimizi kaybettik.

Buyurun, medeni batı insanının vahşiliğine. Evet, burası Çanakkale’nin belki de en dokunaklı yeri. Bu kadar çok sayıdaki şehit, ne yazık ki, bu dar arazide toplu olarak gömülmek zorunda kalındı.

Bu nedenle, burayı gezerken, ayağınızın bastığı yeri bilerek gezin, çok önemli. Buraya; 1947 yılında, genel bir şekil verildi ve 1995 yılında ise Kültür Bakanlığı tarafından, bugünkü haline getirildi. Burada, bir anıt göreceksiniz.

Bir Mehmetçik, o geceki bombalama esnasında, yaralı arkadaşını korur halde. Anıtın hemen yanında bir selvi ağacı var, dikkat edin, bu selvi ağacının gövdesi, adeta burulmuş bir vaziyette. Bu haliyle, sanki bir gecede şehit edilen 18 bin askerin acılarını hatırlamakta ve onların bu sıkıntılı durumunu dile getirmekte.

Sargı yerinden çıkıyor ve ilerlemeye devam ediyoruz. Sola doğru biraz ilerlediğimizde, Nuri Yamut Anıtı ile karşılaşacağız.

NURİ YAMUT ANITI

Bu anıt, Çanakkale Milli Parkı içinde, özel teşebbüs tarafından yapılan ilk anıttır. 1943 yılında, Gelibolu’da, 2’nci Kolordu Komutanlığına atanan, Nuri Yamut Paşa, Çanakkale savaş cephelerini gezerken, bu bölgeye gelmiş ve sırtların tamamen şehit kemikleriyle kaplı olduğunu görünce, onların böylece açıkta kalmalarına gönlü razı olmamış, buraya şehitlik yaptırmış.

Anıt yapıldıktan sonra, şehitlerimizin kemikleri toplanmış, ardından topluca buraya defnedilmişlerdir. Kemiklerin toplanmasından sonra, yapılan tespitlere göre, buraya 10 bin civarında insana ait kemikler gömülmüştür.

Paşa, 8 metre yüksekliğindeki, taş yapı olan bu anıtı yaptırırken, masrafların karşılanması için kendi özel mülkü olan İstanbul’daki iki evini satmak zorunda kalmıştır.

Evet, Nuri Yamut Paşa anıtını gördükten sonra, geldiğimiz yoldan geri dönüyoruz. Nereye kadar? Alçıtepe Köyüne kadar. Alçıtepe köyünden ilerliyoruz, ileride yol çatallaşıyor. Sol yan, Morto Koyu ve Şehitler Abidesine giderken, sağ yan ise, Seddülbahir köyü ve Yahya Çavuş Anıtına gider. Sağ tarafa devam ediyoruz. Az sonra Seddülbahir köyü.

SEDDÜLBAHİR KÖYÜ

Köy tarihi bir kimliği sahip. Osmanlı Padişahı 4’ncü Mehmet döneminden kalma bir kale ve İlk Şehitler Anıtı var. Bu anıta gitmek için, köyün içinden ilerlerken, ortasında çeşme olan bir meydanda, yol yine çatallaşıyor, buradan sola sapıyoruz, az ileride ilk şehitler anıtı.

İLK ŞEHİTLER ANITI

Onlar, 1’nci Dünya Savaşındaki ilk şehitlerimiz. 3 Kasım 1914 tarihinde, İtilaf Devletleri, 6 savaş gemisiyle birlikte Çanakkale boğazının girişine gelerek, top atışlarına başlarlar. Bu top mermilerinden bir tanesi, askeri cephaneliğe isabet eder.

Ateş alan cephanelik patlar ve cephaneliğin yan tarafındaki sığınakta bulunan 5 subay ile 81 erimiz şehit olurlar. Daha savaşın başlangıcında, her şeyden habersiz olarak hayata gözlerini yuman bu vatan bekçileri için bu anıt yaptırılmış. Anıtın yanındaki cami de tarihi özellikleri olan bir yer.

SEDDÜLBAHİR KALESİ

” Bahir ” Arapçada, deniz anlamına gelir. Kaleye, bu adın verilmesi de, deniz yolunda sed olması anlamında düşünülmüş. Yani, Seddülbahir kalesi, boğazdan yabancı gemilerin geçmemesi için bir nevi set olarak inşa edilmiş.

Ne zaman? Osmanlı Padişahı 4’ncü Mehmet’in küçük yaşta tahta bulunduğu sırada. Venedikliler, Çanakkale boğazını ablukaya alırlar, bunun üzerine, 1659 yılında, Sultanın annesi Hatice Turhan Sultan tarafından, bu kale yaptırılır.

Bu nedenle, kaleye ” Kaleyi Sultaniye ” adı da verilir. Kale; 1’nci Dünya Savaşında, büyük faydalar sağlamıştır. Askerlerimizin barınması, cephane muhafazası vb. gibi hususlarda bir çok kez kullanılmıştır.

25 Nisan Ertuğrul Koyu çıkartmasında, İngilizler, bu kaleyi ele geçirmek için çok uğraşmışlar ve kale içerisinde kanlı çatışmalar olmuş. Kale, bu çatışmalar sırasında taraflar arasında defalarca el değiştirmiş, bunun sonucunda da, büyük hasar görmüştür.

EZİNELİ YAHYA ÇAVUŞ ANITI

Hakim bir tepe üzerinde. Tepeden, Ertuğrul Koyu kuş bakışı görülebiliyor. Tam karşıda Seddülbahir kalesi var. Hatta, dikkatli bakıldığında, kalenin yanındaki, İlk Şehitler Anıtını bile görmek mümkün.

Burası; 25 Nisan sabahı, düşman askerlerinin çıkartma yaptıkları, önemli yerlerden biri. 26’ncı Alaya bağlı 10’ncu Takımın askerleri, burada, düşmanın büyük kuvvetlerini, iki gün boyunca tutarak, bir destan yazmışlar.

Öyle bir destan ki; o akşam uçaklardan biri, Ertuğrul Koyu ile ilgili verdiği raporda, bu koyun kıyıdan 50 m. içeriye kadar, bir ” kan gölü ” haline geldiğini söylemiş. Ertesi günü, çatışmalar iyice şiddetlenir. 3000 düşman askerine karşı, yalnızca 67 Türk kahramanı.

Zaten, düşman askerleri, iki gündür kendilerine dur diyen bu birliğin, en azından bir Tümen olduğunu sanıyorlardı. Alçıtepeyi ele geçirdiklerinde ise, gördüler ki, karşılarında yalnızca 62 kahraman Türk şehidi var.

Sonra, geri çekilmiş olan Yahya Çavuş ve 4 arkadaşının da çarpışa çarpışa şehit olması ile, tüm gücün 67 kişiden oluştuğunu öğrendiklerinde şok oldular. İşte, 66 arkadaşı ile Yahya Çavuşun çarpışarak şehit düştüğü yer burası.

Buradaki anıt, 1962 yılında yapılmış. 1933 yılında, Kültür Bakanlığı tarafından yeniden dizayn edilmiş.

Burada ayrıca, ayakta kalmayı başarabilmiş birkaç tabya var. Özellikle, Almanlardan almış olduğumuz bir görkemli topun, sadece namlu kısmı görülebilir.

İlk Şehitler Anıtından, Seddülbahir Köyünü geride bırakıp, Alçıtepe Köyü istikametinde, kuzeye doğru geri dönüyoruz. Yolda ilerlerken, sağa dönüyoruz. Morto Koyu.

MORTO KOYU

Eski Hisarlık Tepesine doğru bir kavis çizen bu koy, 25 Nisan kara çıkartmasında, Fransız askerleri tarafından işgal edilmiş. Burada, o kadar çok ölü bırakmışlar ki, koya, Morto ( Fransızca bu kelimenin anlamı, Ölü ) adını vermek zorunda kalmışlar. Koy üzerinde biriken ve neredeyse tepeler oluşturan insan cesetleri.

Bu ölülerin meydana getirdiği feci manzara, burayı tam bir ölü koyu haline getirmiş. Morto Koyunu dikkatli gezin, suyun içerisinde, hala, eriyik halinde, maden parçaları görebilirsiniz. Burada; plaj var, biraz mola vermek ve dinlenmek mümkün.

Burada, birde Fransız Anıtı var. Burada ölen 2236 Fransız askerinin isimleri yazılı. Bu isimlerin üzerinde ise ” Fransa için Öldüler ” ibaresi yazılmış. Anlamak mümkün değil.

Sanki; ” Fransa’yı düşman işgalinden kurtarırken öldüler ” der gibi, anlamsız bir cümle. Fransa adına bir ülkeyi işgal etmeye çalışırken ölenlere verilen anlam.

Evet, Morto Koyundan sonra, yolumuza devam ettiğimizde, birkaç viraj sonrasında, Çanakkale Abidesi bizi karşılayacak. Zaten, çok uzaklardan görünüyor, yaklaştıkça büyüyor.

ÇANAKKALE ŞEHİTLER ABİDESİ

1944 yılında açılan bir proje yarışmasında: Doğan Erginbaş ve İsmail Utkular’ın projeleri yarışmayı kazanır. Bu projeler, abideleşecektir. Abidenin yeri olarak ise, Seddülbahir Köyü yakınlarındaki eski Hisarlık Tepesi seçilir.

Böylece hem karadan ve hem de denizden tüm haşmetiyle kendisini gösterecek olan anıt, tüm bakanlara Çanakkale’nin geçilmezliğini hatırlatacaktır.

Abidenin yapımına, 1954 yılında başlanır. İşi alan mütahitler, nedense, anıtı bir türlü bitiremezler. İşi bırakanlar olur, yeniden devir alanlar ise işi sürüncemede bırakırlar. Yapılan araştırmalarda, inşaatta yolsuzlukların yapıldığı görülür.

Düşünün, lütfen düşünün rezilliği. Tarihine yabancı, milli değerlerinden yoksun yetişen insanlar, onlar için bu vatanda şehit olan atalarının adına yapılan bir abideden çalmaya utanmıyorlar. Böylece, abide, temellerinden yeni yükselmiş haliyle kalakalır. Dört yıl böyle geçer.

O sıralarda, bir gazete köşe yazarı, Çanakkale Şehitler Abidesinin içler acısı durumunu yazar. Bu yazıdan sonra, gazete tarafından halka çağrı yapılarak, abidenin yapılması için farklı bir kampanya hazırlanır.

Ama, yakın zamanda, başka bir konuda yapılan bir kampanyaya halkın katılımı istenen seviyede olmamıştır. Bu nedenle; gazete, başta bu kampanyaya da soğuk bakar. Ama, gözden kaçırdıkları bir şey vardır.

Ortada söz konusu olan Çanakkale Şehitleri Abidesidir. Unutulan konu, bu halkın tarihine ve atasına olan düşkünlüğüdür. Bu insanlar, evlatlarını bile çekinmeden vermişlerdi. Bugün, Çanakkale denince, nelerini vermezlerdi ki?

Kampanya başladı, halka duyumlar yapıldı. Abidenin yapımı için ihtiyaç duyulan 900 TL. iken, halktan, tamı tamamına 3 milyon TL. yardım toplandı. İşte bu destanı da yazan Anadolu halkı idi. Dün evladını veren, bugün evladının destanını abideleştirme adına parasını mı sakınacaktı?

Elbette, hayır. Böylece, 1960 yılında, Çanakkale Şehitlerimize yakışır bir abide yapılmış oldu. 39 metre 75 cm. yüksekliğindeki abidenin, bir ayağında, yukarı çıkan asansör sistemi bulunmakta.

SAVAŞ ESİRLERİ MÜZESİ

Abidenin hemen altında. Çanakkale savaş hatıralarının sergilendiği bir müze. 1971 yılında açılmış. Yabancı askerlerin üzerlerinden çıkan çeşitli materyaller ve bazı özel parçalar sergileniyor.

ABİDE ŞEHİTLİĞİ

1992 yılında Kültür Bakanlığı tarafından, Abidenin hemen yanına yaptırılmış, 600 şehidimizin isimleri ile temsili mezarları var. Düzenleme bakımından, gayet etkileyici.

Çanakkale şehitler abidesini de gördükten sonra; Gelibolu yarımadasının Ege Denizi boyunca uzanan kıyısından, kuzeye doğru yol alacağız. Abideden geri dönüyoruz. Motro Koyu kavisine kadar, oradan kuzeye devam ediyoruz.

Biraz sonra, yol Yahya Çavuş Anıtı ve Alçıtepe Köyü yönünde ikiye ayrılıyor. Biz; Alçıtepe köyünün bulunduğu sağ yana sapıyoruz. Köyün içinden geçip, Eceabat yönünden köyden çıkıyoruz.

Yaklaşık 5 dakika sonra, sol yana doğru ikinci bir yol ayrılıyor. Buradan, sol yana dönüp, Saroz Körfezine doğru uzanan yola giriyoruz. Uzunca bir süre (yaklaşık 20-25 dakika) bu yol üzerinde ilerledikten sonra, yol bir kez daha çatallaşıyor. Sol tarafa gideceğiz.

Anzak Koyu ve Anafartalar’a giden yolu takip edeceğiz. Biraz ileride, yol, Anzak koyu ve Anafartalar-Conkbayırı olarak ayrılır. Anzak koyu yönüne sapıyoruz ve kıyı boyunca 3 km. ilerliyoruz.

Az sonra, yolun sol tarafında, buranın Anzak Koyu olduğunu gösteren taş levha ile karşılaşıyoruz. Evet, şimdiki durağımız Anzak Koyu.

ANZAK KOYU

Anzak koyu taş levhası ile karşılaştığımızda, aracımızdan inip, kıyıya yürüyoruz ve Anzak mezarlığı ile karşılaşıyoruz. Sahilden, karşı sırtlara bakarsanız, Anzakların ne kadar yanlış bir yere çıkartma yaptıklarını göreceksiniz.

Bu yarlar, alabildiğine sarp. Özellikle: bir kaya çıkıntısı ( tam ufka silüeti düşen kaya) var, bu bölgeye gelmeden önce Mısır’da eğitim yapan Anzak askerleri, bu kaya çıkıntısını Mısır’da bulunan ” Sfenks ” heykeline benzetirlermiş. Sfenks heykeli, Mısır mitolojisinde, koruyucu statüsündedir.

Anzak askerleri, bu sfenks heykelinin, Türkleri koruduğunu düşünürlermiş. Buradaki mezarlık içinde, üç tane mezarın diğerlerinden farklı bir yöne uzandığını göreceksiniz. Bu mezarların taşlarını dikkatle okuyun, bunlar Hintli Müslümanlara ait mezarlar ve kıbleye dönük olarak yerleştirilmişler.

Anzak koyundan çıkarak, yola devam ediyoruz. Birkaç kilometre sonra önümüze gelen çataldan, sola dönüp biraz ileride yeniden sağa sapıyoruz ve şehitliklerle karşılaşıyoruz. Burada, üzerinde, yazıtların bulunduğu büyük beton bloklar var.

Dikkat ederseniz, bu beton bloklar, yere tek bir ayak üzerine yerleştirilmiş, çünkü, toprakta o kadar çok şehit naaşı var ki, en ufak bir kazma darbesi bile vurulmak istenmiyor.

YUSUFCUKTEPE-MESTANTEPE-İSMAİLOĞLU TEPE-KİREÇTEPE YAZITLARI

Burada, beş tane şehitlik ve kitabe var. Üzerlerindeki yazıları okuyup, bölgede gezebilirsiniz. Bu yazıtların hemen yanında, Kireçtepe Şehitliğini de göreceksiniz. Yanında kitabe var. Ayrıca, Kireçtepe şehitler anıtı var.

Hemen kitabenin yanında, Atatürk tarafından yaptırıldığı sanılan, top mermilerinin üst üste konması ile inşa edilmiş.

Evet, yazıtların bulunduğu yerden ayrılıyoruz. Geldiğimiz yoldan geri dönüyoruz, az önce geçtiğimiz Anafartalar ve Conkbayırı’na giden yol ayrımına yeniden geliyoruz. Buradan Anafartalar yönüne sapıyoruz. Az sonra, yolumuzun sağ tarafında, ilginç bir heykel göreceğiz. Mehmetçiğe Saygı Anıtı.

MEHMETÇİĞE SAYGI ANITI

Bu kompozisyonda; bir Mehmetçik, yabancı bir askeri kucaklamış vaziyette.

Çanakkale savaşında, Üsteğmen olarak görev yapan ve Avustralya Genel Valisi olduktan sonra, 1940 yılında ülkemizi ziyaret eden Lord Casey’in bizzat şahit olduğu ve anlattığı bir olay üzerine, bu anıt yapılarak, buraya dikilmiş.

Lord Casey tarafından anlatılan anı şöyle: ” Conkbayırı’nda korkunç siper savaşları olmakta. Siperler arasındaki mesafe 10 metreye kadar inmiş. Süngü hücumundan sonra savaşa ara verilir.

Askerler siperlere çekilir. İki siper arasındaki açıklıkta; ağır yaralı ve bacağı kopmak üzere olan bir İngiliz Yüzbaşısı, avazı çıktığı kadar bağırır, ağlar, çırpınır, ” kurtarın beni diye ” yalvarır. Ama, siperlerden hiçbir kimse çıkıp ona yardım edemez. Çünkü, en küçük bir kıpırdanmada, yüzlerce kurşun yağmaktadır. Bu sırada, akıl almaz bir olay olur. Türk siperlerinden, beyaz bir iç çamaşırı sallanır. Arkasından, aslan yapılı bir Türk askeri, silahsız olarak siperden çıkar.

Herkes donup kalır. Asker, yavaş adımlar ile yürür, siperdekiler ise kendisine nişan alıp beklerler. Asker, yaralı İngiliz subayını kucaklar, kolunu omuzuna atar ve onların siperlerine doğru yürümeye başlar. Siperlerin önüne gelince, yaralıyı yere bırakıp, geldiği gibi, kendi siperlerine döner.” “Kendisine teşekkür bile edemedik, günlerce bu cesareti, güzelliği ve insan sevgisini konuştuk” der, Lord.

Bunları dinleyince, Sargı yerinde, bir gecede 18 bin askerimizi vahşice katleden top atışlarını yapan düşman askerleri geliyor aklıma. Yalnızca, bizim mi insan sevgimiz var?

Yolumuza devam ediyoruz. Az sonra, bir rampayı tırmandığımızda, yolumuzun sağ tarafında bir kitabe ile karşılaşıyoruz. Kanlısırt Kitabesi.

KANLISIRT KİTABESİ

Buradaki çarpışmalarda akan kanlardan, toprak kıpkırmızı olmuş. Bu nedenle de, buraya bu isim verilmiş. Üzerindeki yazılarda, burada meydana gelenler anlatılmakta.

Aynı yol üzerinde devam ediyoruz. Solumuzda 57’nci Alay Şehitliği.

57 NCİ ALAY ŞEHİTLİĞİ

25 Nisan kara çıkartmasında, düşman kuvvetleri hızla ilerlemektedir. Özellikle, Anzak koyundan çıkartma yapan düşman, burada gerekli tedbirleri almayan kuvvetlerimiz üzerine baskın bir konuma gelmiştir. 10 bin civarında Anzak kuvvetine karşı, 2 bin Mehmetçik mücadele vermektedir.

Kocaçimen tepesinde bulunan Atatürk, düşmanın harekatını daha iyi gözlemek adına Abdal bayırına doğru atını sürer. O sırada, düşmanın önünden çekilen askerlerimizle karşılaşır. Onları durdurarak, niye çekildiklerini sorar. 261 rakımlı tepede düşmanın çok etkili olduğundan ve cephanelerinin kalmadığından söz ederler.

Atatürk, onlara; ” cephaneniz yoksa süngünüz de mi yok? ” diyerek süngü taktırır ve yere yatırtır. Onlara yerlerinden ayrılmamalarını öğütlerken, kendilerine hemen yardımcı kuvvetler göndereceğini söyler.

57’nci Alay kuvvetlerini, bu düşman birlikleri üzerine sevk eden Atatürk, onlara; ” Ben size savaşmayı değil, ölmeyi emrediyorum. Bizler ölünceye kadar geçecek sürede, yerlerimize başka kuvvetler ve komutanlar geçecektir ” der.

Bu emir sonrasında, düşmana taarruz eden 57’nci Alay, son askerine kadar şehit olur. Mehmetçik, Çanakkale savaşlarında, en çok kanı, burada akıtmıştır. Atatürk’ün göğsüne bir şarapnel parçasının çarpma olayı da, işte tam burada gerçekleşir.

57’nci Alay, Çanakkale kahramanlık destanının bir örneğidir adeta. Alay Komutanı Hüseyin Avni Paşadan, onun yerine geçen Ali Hayri Beye ve kumanda heyetindeki en küçük rütbeli askere kadar, hepsi şehit olmuşlardır.

Şehitlik, 12 Aralık 1992 tarihinde açılır. Bir tek eri bile hayatta kalmayan Alayın, bu kahraman askerleri için yaptırılan anıtta, 3 katlı kule var. Savaştan sonra, tam bu bölgede, bir toplu mezar açıldığında: iki askerin, birbirine sarılmış olarak öldükleri görülür.

Yapılan kimlik tespiti sonunda, bunlardan birinin 57’nci Alaydan Üsteğmen Mustafa Asım, diğerinin ise Yüzbaşı Woiters olduğu anlaşılır. Onların bu durumunu hiç bozmadan, ikisi birlikte, yine aynı yere gömülürler.

57’nci Alay Şehitliği de, bu nedenle, bu bölgeye inşa edilir. Üsteğmen Mustafa Asım ve Yüzbaşı Woiters’in gömüldükleri yer ise, 57’nci Alay Şehitliği Kulesinin hemen önüdür. İşin ilginç başka bir yanı daha var.

1993 yılında, Kültür Bakanlığı bu iki düşman askerinin ailelerini bularak buraya getirir. Bu aileler, herkesin gözü önünde, sarılmış ve dünyaya dostluk mesajları vermişlerdir. Şehitliğin tam karşısında dev bir Mehmetçik heykeli var.

EN YAŞLI GAZİ HÜSEYİN KAÇMAZ ANITI

Çanakkale Gelibolu Şehitlikler: 12 Aralık 1992 günü, 57’nci Alay Şehitliğinin açılış törenine, hayattaki en yaşlı Çanakkale Gazisi olan Hüseyin Kaçmaz da davet edilir.

Bu açılışa gelen gazinin, yanındaki torunu ile oluşturduğu tablo, Çanakkale’de savaşan bir fedakar nesil ile günümüz neslini bir arada göstermesi bakımından çok anlamlı bulunmuş ve bunun üzerine bu anıt hazırlanarak, yerine dikilmiştir.

Şehitliğin hemen sağ tarafında. Bir elinde bastonu, diğer eliyle bir kız çocuğunu tutuyor. Bu kişi, en yaşlı gazimiz olan Hüseyin Kaçmaz. Kendisi, Balkan Savaşlarına katılıp esir düşmüş ve tüm tırnakları, Sırplar tarafından sökülmüş.

Daha sonra Çanakkale savaşına katılmış. Conkbayırı mücadelelerinde yaralanmış ve daha sonra da Kurtuluş Savaşına katılmış. Zonguldak Ereğlili olan ve İstiklal Madalyası sahibi Hüseyin Kaçmaz, 1994 yılında vefat etmiştir.

MEHMET ÇAVUŞ ANITI

Çanakkale Gelibolu Şehitlikler: Alay şehitliğinden, 200 metre ilerde. Asfalt yolun soluna doğru ayrılan bir yol var.

Tabela Mehmet Çavuş Anıtını gösteriyor. İçeriye doğru yürüdüğünüzde, 50 m. kadar sonra, 2 metre yüksekliğindeki bu anıtı göreceksiniz. 25 Nisan kara çıkartmasında, Anzak koyundan hareket eden birliklerin bir hedefi de Alçıtepeyi ele geçirmekti. Bölgeye hakim olan bu tepeyi ele geçirirlerse, bölgeye kısa sürede hakim olmayı hedefliyorlardı.

28 Nisan günü, toplu halde Kirte deresine doğru saldırıya geçerler. Bu saldırılar askerlerimiz tarafından püskürtülür ama zayiatımız 3 bin kişidir. Yine saldırırlar, çatışmalar çok şiddetli geçer, mermileri biten askerlerimiz, ellerine ne geçirirlerse, düşmanın üzerine öyle yürürler.

Kimisi kazma, kimisi kürek kimi de taş ve sopa ile düşmana saldırırlar. 2’nci Kitre savaşı denen bu çatışmalarda, 5 bin askerimizi kaybediyoruz ama bir adım bile gerilemiyoruz.

Bu kahramanlığı cephede duymayan kalmaz. Hatta, burada, kurşunu bittiği için eline geçirdiği taşlarla destan yazan bir Mehmet Çavuş vardır ki, Atatürk bile kendisinden övünçle söz eder. 1 Eylül 1928 tarihinde, harp sahasını gezen Atatürk, buralarda şehitlerimize yakışır bir anıt yapılmasını ister.

Bunun üzerine, 10’ncu Jandarma Er Okulu, düşmanın hiçbir zaman ele geçirmeyi başaramadığı Cesarettepe’de, bu anıtı inşa eder.

Yapılan bu anıt, zamanla Mehmet Çavuş adıyla anılmaya başlanır ve onun adını alır. Anıta bu ismin verilmesinin bir diğer sebebi de; Çanakkale’de, savaşlardan yıllarca sonra, bir tarlada bulunan ve hiç çürümemiş olan ve künyesinde Mehmet yazan, daha sonrada buraya gömülen bir şehidimiz olabilir.

Aynı yoldan, kuzeye doğru devam ediyoruz. Conkbayırı ve Atatürk Anıtı bizi karşılayacak. Bundan başka, hiçbir anlamı olmadan buraya konulan bir Anzak anıtı da var burada. Anzaklar asla burayı ele geçiremediler ki, anıtın ne işi var, daha aşağılarda yapılabilirdi.

CONKBAYIRI

Çanakkale Gelibolu Şehitlikler: Çanakkale savaşlarının en kaplı cephelerinden biri. Düşman, almak için çok uğraşmış. Stratejik bir nokta. 25 Nisandan itibaren, düşmanın buraya yaptığı acımasız saldırılar, tam 9 Ağustos gününe kadar sürmüş.

Bu tarihte, Conkbayırı hattında durdurulan düşman, bir daha ilerleme fırsatı elde edememiş. Conkbayırı sırtlarında meydana gelen çatışmalardaki kaybımız 9200. Düşmanın kaybı ise, 12 bin. Burada; siperleri görebilirsiniz.

ATATÜRK ZAFER ANITI

Çanakkale Gelibolu Şehitlikler:  sırtlarının kuzey bölümünde. Mutlaka uğramanız gereken bir yer. Tam zirvede, elinde kırbacı, başında kalpağı ile Atatürk heykeli var. Heykelin yanında, üst üste yığılı gülleler göreceksiniz.

İşte, tam burası, Türk tarihinin dönüm noktasının yaşandığı yer, Atatürk’ün göğsüne şarapnel parçasının çarptığı yer. Bu şarapnel parçası, Atatürk’ün saatine çarparak onu parçalamış.

Atatürk, daha sonra bu saati, hatıra olarak Alman Liman Paşa’ya vermiş. Liman Paşa da, karşılık olarak, kendi saatini Atatürk’ e verir. Liman Paşa’nın verdiği bu saat, bugün, Anıtkabir’de sergilenmektedir. Atatürk’ün hayatta kalmasına vesile olan saat ise, Almanya’da sergilenmektedir.

Conkbayırı ve civarında gezdikten sonra, geldiğimiz yoldan yani güneye devam ederek, geri dönüyoruz. Kabatepe yol ayrımına geliyoruz. Bu yol, bizi, aynı zamanda İstanbul ve Eceabat’a giden yol sapağına kadar götürecek. Muhtemelen 5 dakika sonra, Kabatepe Tanıtma Merkezine varıyoruz.

KABATEPE TANITMA MERKEZİ

Çanakkale Gelibolu Şehitlikler: Güzel bir mimarisi var. Mutlaka uğrayın, gezin. İçindeki müzede: bazı silahlar, haritalar sergilenmekte. Ayrıca; havada çarpışan mermiler, birbirinin içine girmiş mermi çekirdekleri, üzerinde mermi deliği bulunan kafatası göreceksiniz. Yapı önünde bulunan isimsiz asker anıtı da ilgi çekici.

Kabatepe Tanıtma Merkezinden ileriye, İstanbul’u gösteren tabelaya doğru ilerleyin. Yaklaşık 5 dakika sonra, yol deniz kıyısından, ikinci kez ayrılır. Sağa dönerseniz, 5 km. sonra Eceabat’a varacaksınız. Sonra feribot ile Çanakkale. Sola dönerseniz, yol İstanbul’a kadar gitmekte, yol üstünde Gelibolu’dan geçilecek.

Evet, bölgeden ayrılma durumunda, Gelibolu yolunu kullanacak iseniz: Gelibolu’ya gelmeden önce, yolun deniz kıyısında bir şehitlik daha var. Akbaş Şehitliği. Akbaş Şehitliğini sakın atlamayın. Buraya gelen birçok ziyaretçinin ne yazık ki bilmediği ve bu yüzden ziyaret edemediği bir yer burası. Özelliği ise: 200 civarında Mehmetçiğin, elbiseleriyle birlikte burada yatıyor olmaları.

Akbaş Şehitliğinin hemen karşısında bulunan Akbaş İskelesi, Çanakkale savaşlarında yaralananların İstanbul’a sevki için kullanılan bir üs konumunda idi. Buraya zaman zaman yaralılar getirilir ve buradan da hastane gemileri vasıtası ile İstanbul’a taşınırlardı.

İşte, bu Akbaş Şehitliğinde yatan askerlerimiz de, buradan İstanbul’a gitmek üzere hastane gemisine bindirildiklerinde, düşman gemileri tarafından gemi bombalanmış ve bu yaralı askerlerimiz, o şekilde şehit olmuşlar ve elbiseleriyle birlikte buraya gömülmüşlerdir.

İşte, dönüş yolunda, yine sizi düşüncelere sevk edecek, gerek savaşların ve gerekse düşmanların ne kadar vahşi oldukları ve olabilecekleri konusunda, büyük bir örnek.

İyi yolculuklar, gördüklerinizi düşünün, yakınlarınıza anlatın, görmediler ise, onlarda gelip, buraları görsünler, yaşananları hissetmeye çalışsınlar.

Gelibolu tanıtımı ve gezilecek yerlerle ilgili yazım için.

Eceabat tanıtımı ve Çanakkale savaşı ile ilgili gezilecek yerlerle ilgili yazım için.

Çanakkale tanıtımı ve gezilecek yerlerle ilgili yazım için.

Truva tanıtımı ve gezilecek yerlerle ilgili yazım için.