
Yazının hemen başında belirtmeliyim ki: “Babil’in Asma Bahçeleri” olarak, Dünyanın 7 harikasından biri olarak kabul edilen yeri; gören, bilen yoktur. Hatta: dönemin sikkelerinde ve yine o dönemde, o yörede bolca bulunan çivi yazılı tabletlerde bile, buranın herhangi bir resmi veya resmi bilgi bulunmamaktadır.
Burası hakkındaki bilgilerimiz: antik dönem yazarlarının aktardıklarından ibarettir ve elbette kesinliği tartışmalı, kanıtlanmamış bilgilerdir. Ama: Dünyanın 7 harikası seçilirken, burası da o harikalar listesine dahil edilmiş ve kabul edilmiştir.
Evet: öncelikle “Babil” şehrinden ve şehirde ve çevresinde kurulan uygarlıktan söz etmek istiyorum. Söylediğim gibi, bu doğruluğu kanıtlanmamış bilgiler, antik dönem yazarlarından ve daha sonra bu bölgede kazı yapan bilim adamlarının buluntular eşliğindeki yorumlarından kaynaklanmaktadır.
Yine en başta belirtmekte yarar var. Babil şehri UNESCO tarafından 2019 yılında Dünya Kültür Mirası Listesine dahil edilerek koruma altına alınmıştır.

BABİL:
Babil şehri, Basra körfezinin kuzeybatısında ve Akdeniz’in doğusunda, günümüzde Irak ülkesi sınırları içinde, Fırat ırmağının üzerinde yer almıştır. Bağdat şehrinin 85 km güneyindedir. Modern El-Hillah şehrinin yakınındadır.
Babil veya Tanrıların Kapısı, antik Yakındoğu’daki en ünlü kentlerden biridir.
Pek çok Mezopotamya kenti gibi uzun bir geçmişe sahiptir.

İlk olarak Erken Hanedanlar döneminde yerleşilen Babil, MÖ 18’nci yüzyılda Hammurabi’nin saltanatı sırasında önem kazandı. Kendisi: Hammurabi ismini sonsuza dek yaşatacak ve günümüzde Paris Louvre müzesinde sergilenen ünlü “Hammurabi Kanunları” ile gündeme gelmiştir.
Hammurabi döneminden sonra ise, şehirde inişli çıkışlı bir gelişme görülür.

TARİHÇE:
Demir çağı boyunca Babil Krallığının kuzeydeki Asurlarla çalkantılı bir ilişkisi oldu.
Kent Semharib tarafından MÖ 689 yılında yıkıldı, ama oğlu Asurahiddina (saltanatı MÖ 680-669) tarafından büyük oranda tekrar inşa edildi.
MÖ 612’de, Asur devleti yıkıldığında, muzaffer Medler ve İskitler, gözlerini kuzeye çevirerek Babil’i Orta ve Güney Mezopotamya’nın hakimi durumunda bıraktı.
Nabopolassar ve Nabukadnezar (saltanatı: MÖ 604-562) adlı krallar yönetiminde Yeni Babilliler, kentlerini tekrar inşa ederken tapınaklara özel bir ağırlık verdi, ticaret şebekelerini tekrar canlandırdı ve refahlarını tehdit eden komşu devletlerle savaştılar. Suriye, Filistin ve Mısır üzerine seferler düzenlediler.
Bu seferler sırasında, MÖ 597 yılında İncil’de sözü edilen “Yahuda kralı Yehoyakin ve pek çok esirin Babil’e sürülmesi, daha sonra ise Kudüs şehrinde bulunan tapınağın yıkılması ve Yahudilerin son olarak MÖ 586’da toptan Babil şehrine sürülmesi eylemleri, onun zamanında olmuştur.
Nabukadnezar, bu seferler dışında ülkesinde iken, yorulmak bilmeyen bir inşaatçı olarak tanınırdı. Muazzam bir işgücüyle ürettiği kerpiçler ile, kraliyet mimarlarının denetiminde, saraylar, tapınaklar, kapılar ve görkemli surlar yaptırdı. En heybetli anıtlar, mavi sırlı tuğlalarla kaplanmıştı.
Böylece, başkentleri Babil, siyasal, kültürel, düşünsel ve dini bir merkez haline geldi.
Daha sonraki hükümdarlar zayıftı.
MÖ 556’da tahta çıkan meraklı, ilginç, entellektüel Nabunaid’in büyüyen Pers İmparatorluğunun dinamik kralı Büyük Kyros’un çağdaşı olmak gibi bir talihsizliği vardı.
MÖ 539’a gelindiğinde, Babil’i kuzey ve doğudan saran Persler, Ege’den Afganistan’a kadar uzanan geniş bir bölgeye egemendi.
Persler Babil’e saldırdığında, Nabunaid’in oğlu Belşazar yönetimindeki Babil güçleri dağıldı ve Persler bu büyük kenti savaşmadan ele geçirdi.
Antik Mezopotamya’nın bağımsız devletlerinin sonuncusu da böylece ortadan kalkmış oldu.

KENT PLANI:
850 hektarlık bir alan kaplayan Babil, Ninive (750 hektar) ve Ur (60 hektar) gibi şehirlerin yanında antik Mezopotamya’nın en büyük kentiydi.
İç kent bile, dev gibiydi.
Yaklaşık 400 hektar.
Orta ve Güney Mezopotamya’da kentsel nüfusları belirlemekte yararlanılan standart, hektar başına 200 kişi ölçüsü kullanılırsa, iç kentin nüfusu 80.000 olarak tahmin edilir.
Kent, iç içe iki müstahkem kısımdan oluşur ve kentin içinden kuzey-güney doğrultusunda akan Fırat, bu savunma sisteminin önemli bir öğesini meydana getirir.
Dış tahkimatlar, bir yanı Fırat’ın kendisi olan dev bir üçgen biçimindeydi.
Doğuya uzanan diğer iki cephe ise üç sıra duvardan ve bir hendekten oluşuyordu.
Bu üçgenin içinde, ayrıca tahkim edilmiş olarak dikdörtgen bir çekirdek halinde iç kent yer alırdı.

İÇ KENT:
Bunun bir öğesi, kentin başlıca anıtlarının bulunduğu kent merkeziydi, Kraliyet Sarayı, kült merkezleri ve eski yerleşim bölgesi buradaydı.
Babil’in dikdörtgen çekirdeği, Fırat ırmağının doğu kıyısında müstahkem bir kare olarak doğdu.
Bu alan Nabukadnezar tarafından batıya doğru genişletildi ve yaklaşık 1.6 x 2.4 km lik bir alanı kaplar hale geldi.
Tahkimatlar içteki 6,5, dıştaki 3.7 metre kalınlığında, iki sıra kerpiç tuğla duvardan meydana gelirdi.
Aralarındaki boşluk yol işlevi görürdü.
Duvarların dışında Fırat’a bağlı bir hendek kazılmış ve ırmaktan giriş demir parmaklıklarla engellenmişti.
Suyla temas eden duvarlar koruyucu bitümle yapıştırılmış pişmiş tuğlalarla desteklenmişti.
Kente girilen 8 kapıya, köprülerle ulaşılıyordu. En görkemli kapı “İştar Kapısı” ydı.
KENT PLANI:
Kent bir ızgara plan içinde, ırmağa paralel düz sokaklar halinde inşa edilmişti.
Böyle düzenli bir yerleşim Orta ve Güney Mezopotamya’da pek görülmeyen bir şeydi.
Tabletlerden semtler, çok sayıda kült mekanı ve diğer topoğrafik öğelerle birlikte bazı sokakların adları da bilinmektedir.
Sokak adları çarpıcıdır.
Bazıları sokakların çıktığı kapılara ismini veren tanrıların adını taşırdı.
Örneğin: “İştar, adamları (insanları) adına aracı.”
Diğer adlar ahlakidir. “İkizler sokağı” ve “Dar Sokak” (Ey kibirli, yere eğil” in alternatif adı)
Babil’in kent planı, ana dini yapılara önemlerini geri kazandırması açısından, tipik Yeni Asur kentsel yerleşim düzeninden ayrılır.
Sarayların ihtişamlı olduklarına kuşku yoktur.
Ama kentin merkezinde saray değil, Marduk Tapınağı ve zigurat yer alır.
Saraylar birbirinden ayrı, İç Kent’in kenarlarındadır.
Yeni Asur uygulamalarından bir başka farklılık da, dini merkez ve saray bölgelerinin yükseltilmemiş ve kentin geri kalanıyla aynı, düz zemin üzerinde bulunmasıdır.
ÖZEL EVLER
Özel evler, geleneksel Mezopotamya türüdür.
İki veya üç katlıdır ve ortasında bir avlu yer alır.
Bu evlerin, hatta Uruk ile Ur’daki aynı dönemden örneklerin olağanüstü büyüklükleri MÖ 6’ncı yüzyılda bölgenin refah düzeyini gösterir.

TÖREN YOLU VE MARDUK TAPINAĞI:
Dini merkeze, kuzeydeki İştar Kapısının önünden başlayan bir Tören Yolu ile ulaşılıyordu.
Mart veya Nisan aylarındaki Yeni Yıl Festivali sırasında bu yol boyunca tanrıları suretleri taşınırdı.
Sokak, daha sonra, Kuzey Sarayının yüksek duvarları ile karşısındaki burç arasında bulunan, aşk ve savaş tanrıçası İştar’ın sembolü olan aslan figürleriyle bezeli sırlı tuğladan kapıya ulaşırdı.

İştar Kapısı:
İştar Kapısının korunma durumu ilginçtir.
Nabukadnezar’ın sırlı tuğlalarla dekore edilmiş üçüncü ve son versiyonundan, sokak döşemesinden yukarı pek bir şey kalmamıştır.
Ancak, kapının 15 metre kadar derine inen temelleri, kutsal yapılara uygun şekilde, temiz kuma gömülü ve tanrı Marduk’un sembolü ejderler ve Adad’ın sembolü boğaların tasvir edildiği düz (sırlanmamış) tuğla rölyeflerle bezeliydi.
Bugün ziyaretçilerin gördüğü açığa çıkarılmış kısmı ve Berlin şehrinde Bergama Müzesindeki rekonsrüksiyonun dayanağını oluşturan bu duvarlardır.
Orijinal kapının yüksekliği muhtemelen 23 metre idi ve hem iç hem de dış surları kapsıyordu.
Berlin şehrindeki rekonstürsiyonda da görülebileceği gibi, kapı ve yanındaki duvarlar parlak mavi bir akaplan üzerine bazıları düz, bazıları rölyef olarak renkli sırlı tuğlalardan yapılmış aslan, boğa ve ejderlerce korunuyordu.
Birbirini izleyen krallar, bu kapıdan tantanalı törenlerle geçerek şehre girerlerdi.
Evet sırlı kobalt mavisi tuğlalardan inşa edilen ve boğalar ve ejderhalarla süslenmiş şehir kapısında, Nebukadnezar’a atfen bir yazıt yer alır: “Geçitlere vahşi boğalar ve vahşi ejderhalar yerleştirdim ve böylece onları görkemli bir ihtişamla süsledim ki, insanlar onlara hayranlıkla bakabilsin”
Zigurat:
Tören Yolu, İştar kapısı ve saraydan güneye doğru, zigarutı da içeren Etemenanki kompleksine doğru devam ediyordu.
Bu zigurat, Kitabı Mukaddes’deki Babil Kulesine karşılık gelir, ama pek çok defa yeniden inşa edilmiştir.
Ne yazık ki, bu yapının sadece yaklaşık 91 metre karelik bir alanı kaplayan temelleri günümüze ulaşmıştır.
Ama başka yerlerde daha iyi korunmuş örnekleri bulunan ziguratlara benzediği kuşkusuzdur.
Herodotos’a göre, 8 basamaklı, tepesinde tek odalı bir tapınak bulunan bir kuleydi.
Bu odada Marduk’un yatıp uyutulduğu bir divan ve yanında altıdan bir masa bulunurdu.
Muhafızlık görevi, bir kadına aitti.
Babil şehri hakkında en ünlü hikayelerden biri, bazı İncil bilginlerinin yanlış bir çevriye veya ustaca bir kelime oyununa dayandığına inandığı Babil Kulesiydi.
Tekvin Kitabı, Büyük Tufan’dan kurtulanların göğe ulaşacak bir kule inşa etmek istediklerini, ancak Tanrı’nın inşaatçıları kibirlerinden dolayı cezalandırdığını ve Dünya’da birçok farklı dil konuşmaya zorlandıkları bir yer olan Babil Kulesini anlatır.
Hikaye, Babel isminin karışıklık veya karıştırma anlamına gelen İbranice kelimeden türediğine dair bir İbrani inancından kaynaklanmaktadır. İronik bir şekilde, bu yorumun kendisi bir dil karışıklığıdır. Akadca Babylon ve Babel kelimelerinin kökü karıştırmak anlamına gelmez, tanrıların kapısı anlamına gelir.
Arkeologlar, İncil hikayesinde bahsedilen kulenin Marduk’a adanmış Babil’deki dev bir ziggurat olan Etemenanki olabileceğine inanıyorlar. İsmi, hikayede bahsedilen isimlerle örtüşen “göklerin ve yerin temelinin tapınağı” anlamına gelir.
1913’te araştırıldığında Etemenanki göğe kadar ulaştığı varsayılan kulenin gerçekte 61 metreye yakın bir yükseklikte olduğu ortaya çıkarıldı.
Evet tören yoluna devam edelim.
Sokak, buradan batıya dönerek Fırat’a ve batı yakasına yönelirdi.
Etemenanki ile kentin baş tanrısı Marduk’un tapınağı Esagila (veya E-sangil), “Başını kaldıran Tapınak” arasından geçerdi.
E-sangil’in planına ulaşmak kolay değildi, çünkü daha sonraki yerleşimlere ait 21 metre derinliğinde moloz ve bu noktanın dini geleneğini sürdüren bir Müslüman türbesinin altında bulunuyordu.
Araştırmacıların derin deneme çukuru, teşhise yardımcı yazıtlar bulunan döşeli bir zemine rastlayınca, tapınak şans eseri bulunmuş oldu.
Duvarları boyunca tüneller kazan işçiler, boyutları ortaya çıkardı.
86 x 78 metre ve doğuya doğru iki açık avlu.
İçerisine dair pek ayrıntı yoktur.
Herodotos’a göre, tapınakta tümü altından olmak üzere tanrının oturan bir heykeli, bir masa, bir taht ve kaidesi bulunuyordu.
Ama bu değerli eşyalardan hiçbir iz kalmamıştır.
NABUKADNEZAR’IN GÜNEY SARAYI:
Nabukadnezar’ın 3 ana sarayı vardı.
Kuzey Sarayı: şehir surlarının hemen ötesinde kurulmuştu. Yazlık saray ise, diğerlerine nazaran daha küçüktü. En önemli saray, bir odalar ve daireler labirentiyle çevrili, 5 büyük avlu içeren, Güney Sarayıydı.
Devasa Güney Sarayı pişmiş tuğladan yükseltilmiş bir platform üzerine inşa edilmişti.
Kamusal ve özel odaların bir eksen üzerinde dizili düz hatlı avlular (bu sarayda 5 adet) çevresine gruplanması Asur tarzını yansıtıyordu.

Avluların en büyüğünden girilen, dikdörtgen biçim Taht odasına, uzun yanındaki 3 girişten girilirdi.
Bu saray; hatta belki de bu odayı, Kitabı Mukaddes’teki Daniel Kitabında ölümsüzleştirilen Baltazar’ın şöleninin ve 200 yıl sonra Büyük İskender’in ölümünün gerçekleştiği yer olarak düşünülebilir. MS 323 yılında Nebukadnezar’ın sarayında ölen İskender, Babil’i İmparatorluğunun başkenti yapmayı planlıyordu.
Taht odasının dış duvarı, geometrik desenler, ağaçlar ve hayvanların tasvir edildiği sırlı tuğladan panellerle süslenmişti.
Asurlardan farklı olarak, Yeni Babilliler odaları taş ortostatlarla donatmamış veya girişleri devasa bekçi lamasularla korumamışlardı.
Gerçekten de, sırlı tuğlalar dışında, MÖ 6’ncı yüzyıl Babil’inin harabelerinde sanat veya zanaat adına pek bir şey bulunmamıştır.
Ancak metinler bizlere odaların kaliteli ahşapla donatılmış ve altın veya tunç ile süslenmiş olduğunu söyler.
Sarayın en kuzeydoğu ucunda, olağanüstü kalın bir duvarla çevrili ve zincirli kovalarla su çekilmek üzere tasarlanmış gibi görünen yan yana 3 çukurdan oluşan, değişik bir kuyu içeren 14 ufak, tonozlu depo odasının meydana getirdiği, müstakil bir öbek, akıl karıştırıcıdır.
Bu odalar, bir tür lüks çatı katı bahçesi olan, ünlü Asma Bahçelerinin temelleri olabilir.
MÖ 3’ncü yüzyıl tarihçisi Bel-Usur’a göre: bu bahçeler Nabukadnezar tarafından, Med eşinin kuzeydeki yurdunun ormanlarına duyduğu özlemi tatmin etmek için yaptırılmıştı.
Bu, Yunanlıları o kadar etkilemişti ki, Asma Bahçeleri Dünyanın 7 Harikasından biri olarak kabul edilmiştir.
KENTİN YAPIMI-İŞGÜCÜ VE MASRAFLARI KARŞILAYACAK PARA:
Bu kadar çok sayıdaki inşaat projesi için büyük miktarda insan gücüne ihtiyaç vardı.
Bu büyük ölçüde zaferle sonuçlanan seferlerden sonra Babil’e getirilmiş vasıflı ve vasıfsız yabancı işçilerle karşılanıyordu.
Antik Yakındoğu’da, insanların sürülmesi sık görülen bir olaydı ve isyan ihtimalini azaltmak için başvurulan bir yöntemdi.
Kudüs’ün MÖ 586’da ele geçirilmesinden sonra Babil’e sürülüne İbraniler bu açıdan yalnız değillerdi.
Ama genellikle, belli bir proje bittikten sonra böyle yabancıların daha iyi koşullarda yaşamalarına, toprak sahibi olarak toplumsal statülerini yükseltmelerine izin verilirdi.
Bu projeler için para da gerekliydi.
Ama o kadar kolayca bulunamıyordu.
MÖ 6’ncı yüzyıl ortalarına gelindiğinde, Babil ekonomisi zorlanmaya başlamıştı.
Zira ele geçirilen topraklar artık eski düzeyde katkıda bulunmuyordu.
Bunun sonucunda nüfus üzerinde oluşan baskı, istilacı Persler ve Büyük Kyros’un lehine önemli bir avantaj olmuş olabilir.
ŞEHRİN SONU:
İbrani geleneğinde Nebulkadnezar bir tiran, Babil ise işkenceydi. Kral, MÖ 6’ncı yüzyılın başlarında Kudüs’ü fethetmiş ve İbranileri Babil’e sürmüştü. İncil, onun Yahudi tapınağından kutsal eşyaları çalıp Babil’e götürüp Marduk Tapınağına yerleştirdiğini söyler. Saygısızlığını cezalandırmak için İncil, Daniel Kitabında Nebukadnezar’ın soyunun nasıl sona ereceği hatırlatılır. Hikayede: tahtın varisi Balşatsar, Kudüs’den yağmalanan kutsal kaplarla bir ziyafet verir. Şenlikler sırasında hayalet bir el belirir ve duvarda şu gizemli sözcükleri oluşturan tuhaf bir yazı belirir: Mene, Mene, Tekel, Ufarsin.
Sürgündeki Daniel, dehşete kapılmış kral tarafından duvardaki yazıyı yorumlaması için getirilir. Daniel yazıyı şöyle okur “Tanrı krallığının günlerini saydı. Medler ve Persler’e verdi”
Daniel’in tahmini gerçekleşti. MÖ 539 yılında Babil, Pers Kralı Büyük Kyros’un eline geçti ve Yahudiler sürgünden döndüler.
SADDAM HÜSEYİN:
1980’lerde Irak diktatörü Saddam Hüseyin, kraliyet sarayını yeniden inşa etmeye koyuldu. Selefleri gibi o da inşaat projelerinde yazıtlar bıraktı. Bazı tuğlaların üzerine Hüseyin Arapça olarak şunları yazmıştı: “Irak’ı yüceltmek için Nebukadnezar oğlu Saddam tarafından inşa edildi.”

CYRUS SİLİNDİRİ:
Kile oyulmuş, kama şekillerinden oluşan erken bir yazı biçimi olan çivi yazısıyla yazılmış bu silindirik kil belge, Kiros Silindiridir. Mezopotamya, Babil’de keşfedilen bu belge, MÖ 6’ncı yüzyıla tarihlenir ve en eski insan hakları bildirgelerinden biri olarak kabul edilir.
ŞİMDİ DE ANTİK DÖNEM YAZARLARININ BABİL ŞEHRİ HAKKINDAKİ YAZDIKLARI;
Heredotos
MÖ.490-480 yılları arasında doğan ve “Tarihin Babası” olarak anılan yazar: Marduk tapınaklarını şu şekilde anlatmaktadır.
“ Babil şehrinin her iki yakasında, birer kule vardı. Bu kulelerin birinde: çok sağlam bir surla çevrili “kraliyet sarayı” ve diğerinde ise: Babil’in Zeus’u olarak bilinen “Bel” in tapınağı bulunurdu.
Tapınak: her kenarı 400 metre uzunluğunda olan kare şeklinde bir yapıydı. Kapıları tunçtan yapılmıştı. Tapınak kompleksinin tam ortasında: 200 metrekarelik bir kule bulunuyordu. Bu kulenin üstünde bir ikincisi, onun üstünde ise üçüncüsü dikilmiş ve böylece toplam 8 kuleye ulaşılmıştı.
Sekiz kulenin hepsine: dıştan bütün yapıyı dolaşan sarmal biçimli bir merdivenle çıkılıyordu. Yolun hemen yukarısında, yukarıya çıkmakta olanların dinlenmesi için oturma yerleri bulunuyordu. En üstteki kulenin tepesinde ise: büyük bir tapınak gökyüzüne doğru yükseliyordu.
Tapınakta: işlemeli örtüler yayılmış, geniş bir divan, yanında da altın bir masa vardı. Bu kutsal yerde, hiç heykel yoktu. Eğer Bel rahipleri olan Kaldeliler’e inanacak olunursa: tanrının seçmiş olduğu Asurlu bir kadın dışında, orada kimse geceleyemezdi. Tanrının bizzat tapınağa girip, yatakta dinlendiği söylenir.”
Evet: Zigurat (tapınak kulesi): Mezopotamya uygarlığının en belirgin özelliğidir. Heretodos’un anlattığı gibi, tepesinde küçük bir tapınak bulunan, kerpiçten yapılmış, basamaklı bu kulenin işlevi, insanları mümkün olduğunca tanrıya yaklaştırmaktır.
Mısırlıların, Teb’de anlattığı buna benzer bir öykü vardır. “ Orada, Teb’li Zeus’un tapınağında da her zaman bir kadın geceler ve söylediklerine göre: Babil tapınaklarındaki kadın gibi, onunda erkeklerle cinsel ilişkiye girmesi yasaktır.”
Lykia şehri Patara’da da yine böyle bir örnek vardır: “ Orada da her zaman bir kahin bulunmadığı için, gerektiğinde kahinin yerine konuşan bir rahibe, gece boyunca tapınağa kapanırmış”
Babil Tapınaklarında: aşağıda ikinci bir kutsal yer bulunurdu. Burada: altın tahta oturan, tamamı altından yapılma büyük bir “Bel” heykeli: yanında da altın bir masa bulunurdu. Kaldelilerin anlattıklarına göre, bunların hepsini yapmak için 22 tondan fazla altın kullanılmıştır.
Evet, bu bölümde, yazının başında belirttiğim gibi, antik dönem yazarlarının “Asma Bahçeleri” hakkında, eserlerinde belirttikleri hususları anlatalım.
Berossos
Bu yazar, Büyük İskender’in çağdaşıdır. Yani: MÖ.350 yılında doğmuş olmalıdır. Kendisi: Kalde kökenli bir “Bel” rahibidir. Sonradan: Babil şehrinden ayrılarak, yaşamının kalan bölümlerini sürdürmek için “Kos” adasına yerleşmiştir. Burada: MÖ.280 yılında “Babil Tarihi” isimli bir kitap yazmış ve Yunanlıların, Mezopotamya ve Babil medeniyeti hakkındaki merak ettikleri hususları açıklamıştır.
Evet: yazar “Asma Bahçeleri” konusunu “II. Nabukadnezar” ile bağdaştırır.
“Sarayın: dağ biçimi verdiği ve üzerine her türlü ağacı diktiği “taş tepeler” vardır. Ayrıca: bitkilerin ekildiği bir cennet kurdu. Çünkü: Med ülkesinden gelmiş olan karısı Amytis’in, anavatanındaki manzaranın özlemini çekiyordu.”
“Ve, bu sarayın içine diktirdiği yüksek taş teraslarda, dağ manzarasını aynen kopya etti. Bunları: her çeşit ağaçlarla donatıp “Asma Bahçeler” denen yapıyı kurarak, benzerliği tamamladı. Çünkü: Med ülkesinde büyümüş olan karısı, dağlık yerlere tutkundu.”
Yerel kaynaklar: Nabukadnezar’ın bu karısından hiç söz etmezler. Ama, Babil ve Medler arasında, bir hanedan evliliği, tarihsel açıdan akla yatkındır. Berossos’un yazdıklarına göre: bu Med prensesinin ismi “Amytis” tir.
Diodoros
Bu yazar Sicilyalıdır. MÖ.1’nci yüzyıl ortalarında yaşamıştır. Onun “Asma Bahçeleri” konusundaki tanımları şunlardır:
“ Akropolisin yanında “Asma Bahçeleri” dedikleri yer vardır. Bunu “Semiramis” değil, daha sonraki bir kral: Suriyeli odalığını hoşnut etmek için yaptırmıştır. Çünkü: Pers ırkından olan ve ülkesinin dağlarındaki yeşilliklerin özlemini çeken kadın; kraldan; Pers ülkesindeki doğal manzaraya benzeyen bir bahçe yapılmasını istemiştir.”
“Bahçe alanı: her bir kenarda, 4 plethron’a erişiyordu. Bahçenin yolu: yamaç gibi eğimli olduğundan ve yapının birkaç bölümü kat-kat birbirinin üstünde yükseldiğinden; tiyatroya benzeyen bir görüntü ortaya çıkıyordu. Teraslar yükselirken: bunların altında, bahçenin bütün ağırlığını taşıyan ve kademeli olarak birbirinin üstüne binen galeriler yapılmıştır.”
“50 kübit yükseklikteki en üst galeri: bahçenin en yüksek katını oluşturuyordu ve şehir surlarının kuleleriyle aynı yükseklikteydi. Şehir surları: 22 ayak kalınlığında ve her iki sur arasındaki geçit ise, 10 ayak eninde idi.” (Yani, şehir iki sıra sur ile korunuyordu)
“ Galerilerin tepesi: 16 ayak uzunluğunda ve 4 ayak genişliğinde taş kirişle kapatılmıştı. Bu kirişlerin üstünde, çatı olarak belirlenen bölüm bulunuyordu. Çatıda: birinci tabakada: katranla döşenmiş bir kamış tabakası, bunun üzerindeki ikinci tabakada: çimento ile yapılmış iki sıra pişmiş tuğla ve üçüncü tabakada ise: topraktan gelen nem aşağı inmesin diye kurşundan yapılmış bir kaplama vardır.
Bu üç sıra kaplamanın üstünde: toprak yığılmış ve zemin düzleştirilmiştir. Çünkü: büyük ağaçların kökleri için yeteri kadar derin bir toprak tabakası gerekiyordu ve her türden ağaç sık aralıklarla dikilmişti. Bu ağaçlar: büyüklükleriyle ve çekicilikleriyle görenlere keyif veriyordu. Işık alan galerilerde ise, kraliyet köşkleri bulunuyordu.
Bir de: en üst kattan gelen açmaların ve bahçelerin su gereksinimlerini karşılayan makinelerin bulunduğu galeri vardı. Makineler, Fırat ırmağından bolca su çekerler, ancak bunu dışarıdan kimse göremezdi.”
Quintus Curtius Rufus
Yazar “İskender Tarihi” isimli kitabında, “Asma Bahçeleri” hakkında şunları belirtmektedir.
“ İç kalenin zirvesinde “Asma Bahçeleri” vardır. Bu bahçelerin yükseklikleri: şehir surlarına denktir. Buradaki ulu ağaçlar, güzel gölgeler verirler. Ağaçların gövde çevresi 12 ayak ve yükseklikleri 50 ayak kadardır. Bu ağaçlar, anavatanlarında bile, bu kadar büyüyemezlerdi. Bu ağaçlar: birbirinden 20 ayak uzaklıktaki, 20 kalın duvar tarafından taşınırlar.
Bu duvarlar: taş paye dizileriyle yükseltilmişlerdir. Duvarların üstünde, ayrıca: sulama için getirilen suyu taşıyan sağlamlıkta, taş kaldırım bulunmaktadır.
Bahçelere uzaktan bakanlar: bunları, dağlarında uyuklayan ormanlar sanırlar. Çünkü: dev ağaçlarla tepeleme dolmuş olan bu muazzam yapı, hala ayaktadır.”
Strabon
Aslen Sinoplu olan ünlü yazar “Coğrafya” adlı eserinde “Asma Bahçeleri” hakkında şunları yazmıştır.
“ Babil şehrinde surların çevresi 385 stadiondur. Kalınlıkları ise, 32 ayaktır. Surların üzerinde bulunan kulelerin arası 50 kübit, yükseklikleri ise 60 kübittir. Surların üstündeki yoldan: karşılıklı 4 atlı araba, rahatlıkla geçebilirdi.
Asma Bahçeleri: dörtgen şeklindedir. Her bir kenarın uzunluğu: 4 plethrondur. Küp benzeri temeller üzerine, kat-kat sıralanmış, kemerli tonozlardan oluşur. Pişmiş tuğla ile asfalttan yapılmış olan, içleri oyuk temeller, en büyük ağaçların dikilmesine imkan veren derinlikte, toprakla doldurulmuştur.
Temeller: tonozlar ve kemerler de: pişmiş tuğla ve asfalttan yapılmıştır. Üstteki teraslara, bir merdivenle çıkılıyordu. Basamakların yanında ise oyuklar vardı. Fırat ırmağından çekilen su; bu işle görevlendirilenler tarafından, bu oyukların içinden, yukarıya itiliyordu. Çünkü: 1 stadion enindeki ırmak, şehrin ortasından akıyor ve bahçe de ırmak kıyısındaydı”
Philon
MÖ.250 yılları civarında yaşamış olan yazar, Byzantionludur. Yazar “Asma Bahçeleri” hakkında şunları yazmıştır.
“ Yer düzeyinde dikilmiş, bitkiler vardır. Ayrıca: bir teras tepesine: kökleri toprağın derinliklerine gömülmüş ağaçlar bulunmaktadır ki Asma Bahçelerinin yapım tekniği budur.
Bütün kitle: taş sütunlarla desteklenmiştir. Alttaki tüm alan: oyuk sütun kaideleriyle kaplanmıştır. Sütunlar: çok dar aralıklarla yerleştirilmiş kirişler taşırlar. Kirişler: palmiye gövdelerinden yapılmıştır. Çünkü: palmiye gövdesi tahtası: çürümez ve ıslakken ağır bir baskıya maruz kaldığından, yukarı doğru kıvrılır.
Üstelik: kıvrım ve yarıkları içine yabancı maddeler alabildiğinden: köklere besin sağlarlar. Bu yapı: geniş bir toprak kitlesini taşır ve bu toprak kitlesi içinde: geniş yapraklı ağaçlar, çeşit çeşit çiçekler ve kısacası göze hoş gelen her türlü bitki bulunur.
Bütün alan: yerdeki toprak gibi sürülmüştür. Toprak: aşılamaya ve çoğaltmaya çok uygundur. Böylece: alttaki sütunlar arasında gezinenlerin başları üstünde: sürülü bir tarla uzanır. Toprağın en üst düzeyi: ayaklar altında ezilirken, alttaki sıkı toprak bozulmadan kalır. Yukarıdaki havuzlara çekilen suyun bir kısmı: eğimli kanallardan, düz bir çizgide aşağıya akar.
Bir kısmı da, spiraller yoluyla ve mekanik güçlerle itilerek yukarı doğru fışkırır. Böylelikle: yüksek bir seviyedeki çıkış yerinde bir araya getirilen sular: bahçenin tümünü sulayarak, bitkilerin derinlerdeki köklerini ıslatır, toprağı sürekli nemli tutar.
Bunun için: çimenler hep yeşildir ve nemle irileşip dolgunlaşan ağaç yaprakları; esnek dallara sımsıkı bağlanarak büyürler. Kök ıslak tutulduğu için; zeminin altındaki kanal ağında dolaşarak her yana dağılan su yukarıdan emildiği için ağaçların yerleşik düzeni ve kalitesi korunurdu.
Evet: bu; kraliyet lüksünün bir sanat yapıtıdır ve en çarpıcı yanı da: tarım emeğinin izleyicilerin başının üstünde asılı olmasıdır. “
Byron
Bu yazar “koyun sürüsüne çullanan bir kurt gibi gelen Asurlu” olarak “Sanherib”(MÖ.704-681)i tanımlamaktadır.
Sanherib: botaniğe meraklı bir kraldır. Ninovada’ki sarayının yanında: uçsuz bucaksız bir bahçe düzenlemiştir. Bu bahçeyi, askeri seferlerinde: uzak yerlerden topladığı nadir ve egzotik fidanlar, otlar ve ağaçlarla donatırdı. Eğer anlatımda kullanılan “yün üreten ağaçlar” biçimindeki garip deyim doğruysa; Hindistan’dan “pamuk” bile getirdiğine inanılmaktadır.
Sanherib: kuşatma olasılığına karşın, önlem almak için olsa gerek: Ninova’ya gereken su stoğunu güvenceye almak amacıyla: “Khosr ırmağı” na bent çektirmiştir. Hatta: hala izleri görülen erken tarihli bir yapının yerine birkaç millik su kemerler bile yaptırmıştır. Bu nedenle: bahçelerine yeterli sulama sağlamak için özenle önlem aldığına da emin olabiliriz.
Babil Çivi Yazılı Tabletlerinde: Bahçeler Hakkındaki Bilgiler:
Asur kralı I. Tiglat-Pileser (MÖ.1115-1077): bereketli bahçeleri ve meyve ağaçlarıyla gurur duymaktadır.
Kral II. Asurnasirpal (MÖ.883-859): iç kale ile Dicle ırmağı yanındaki kraliyet bahçelerini nasıl kurduğunu, bunları askeri seferlerde yabancı bölgelerde elde edilen bitki türleriyle nasıl donattığını “Asurnasirpal Steli” nde belirtmektedir. “
Yukarıdan gelen su kanalları bahçelere akar. Patikalar, güzel kokularla doludur. Zevk bahçesinin çağlayanları, gökteki yıldızlar gibi parlar. Asmalar gibi salkım salkım meyveler kuşanmış nar ağaçları, bu zevk bahçesindeki esintileri zenginleştirir. Ben, Asur-nasir-apli, sevinçler bahçesindeki bir sincap gibi boyuna meyve toplarım”
Evet:”Asma Bahçeleri” nin varolup olmadığı konusundaki bu yazıtlardan sonra: eğer varsa, bu bahçelerin Babil şehrinin neresinde kurulduğu hakkındaki teorilerden söz edelim.
Arkeolog Koldeway’e göre
“Babil’in Asma Bahçeleri” olarak düşünülen yer: tonozlu yapı olarak bilinen, Güney Sarayının kuzeydoğu köşesindeki yerdir. Burada: tonozlu dört ova ve bir yer altı avlusu bulunmaktadır ki bu yapı Koldeway tarafından şöyle tanımlanır:
“ Bir orta geçidin her iki yanında: birbirini dengeleyen, aynı ölçü ve şekildeki 14 odacık, sağlam bir duvarla çevrilidir. Bu bölümün çevresinde, bir koridor dolanır. Bunun kuzey ve doğu tarafı: iç kalenin dış duvarını oluşturur. Batıdaki odacıkların birinde: hem Babil ve hem de eski dünyanın başka herhangi bir yerinde görülmeyen bir “kuyu” bulunur.
Bu kuyunun hemen yanında, birbirine yakın üç çukur vardır. Bu çukurların ortada olanı kare, diğer ikisi ise, dikdörtgen şeklindedir. Bundan çıkarılan sonuç: burada bir mekanik hidrolik sistem bulunduğudur. “
Bu sistem: bizim zincir tulumbamız ile aynı ilkede çalışmaktadır. Zincire asılı kovalar, duvarın üzerine yerleştirilen bir çarkın üzerinde dönüyordu. Bugün bu yörede kullanılan ve dolap denilen bu düzenek, sürekli bir su akışı sağlıyordu.
Tonozlu yapı, tüm özellikleri dikkate alındığında, Babil şehrindeki yapılar içinde, oldukça farklıdır. Yapıda, taş kullanılmıştır. Bu taş kullanımı da, yapının özelliğini ortaya koymaktadır. Zaten, tüm şehir kazılarında, çok sayıda yontma taşın çıkarıldığı iki yer bulunmaktadır.
Buralar: tonozlu yapı ve sarayın kuzey duvarıdır. Ancak: Asma Bahçeleri hakkındaki tüm yazıtlarda, şehirde taşın kullanıldığı yalnızca iki yerden söz edilmiştir ki, bunlar: sarayın kuzey duvarı ve Asma Bahçeleridir.
Tonozlu yapının “Asma Bahçeleri” olarak düşünülmesi için, Koldeway şunları öne sürmektedir.
“ 1. Başka yerde hemen hemen hiç olmayan yontma taş kullanılması,
2. Ağır bir üst yapıyı tutmak için planlandığı anlaşılan, ender kalınlıktaki duvarlar.
3. Hiç görülmemiş tipte bir kuyunun varlığı. “
Tonozlu yapıda sonradan yapılan kazılarda elde edilen bulgular şunlardır: “tonozlu yapıdaki kemerli odalar gurubunun, daha sonra sıradan işlerde kullanıldığı tespit edilmiştir. Orada: Nebukadnezar’ın MS. 10 ve 35’nci yıllara tarihlenen bir çivi yazısı tablet arşivinin bulunduğu yani bir depo olarak kullanıldığı anlaşılmıştır.
Bu çivi yazılı metinlerde: o dönemde, Babil şehrinde tutsak olarak bulunan yabancı sürgün guruplarına ayrılan yiyecek payı, yağ ve arpa listesi bulunuyordu. Tabletlerden birinde: Yahudi kralı Yehoyakin ile maiyetinin ismen anılması yeterince şaşırtıcı olup, çivi yazılı kaynaklar ile “İncil” arasındaki uyumlu bağlantının örneği görülmektedir.
Ayrıca: bu duvarların gerçekten bir bahçeyi taşımaya yetecek güçte olup olmadığı kuşkuludur ve bu duvarların Tören yolunun devamını destekleme işlevi yürüttüklerine karar verilmiştir.
En önemli sorun: tonozlu yapının, su stoklarına ve ırmağa olan uzaklığıdır. Burada: özellikle Strabon’un bahçelerin ırmak kıyısında bulunduğunu net olarak söylediğini unutmamak gerekir.
Yine, kazılarda görevli “Wiseman” isimli arkeolog: Asma Bahçelerinin, Nabukadnezar ile kraliçenin oturmuş oldukları “Batı Sarayı” ile “Fırat ırmağı” arasında, dış kısımdaki Batı Savunma Yapısının (110×230 metre) üzerine ve kuzeyine yerleştirildiği görüşünü öne sürmektedir.
Şöyle der: “ Batı savunma yapısındaki kazılar, yazlık saray ya da köşk olabilecek saray benzeri bir yapının alt düzeylerini açığa çıkardı. Ama girişi yoktu, demek ki giriş doğrudan saray platformundan yüksek bir yol ya da köprüyle gidilen daha yüksek bir düzeyde olmalıydı.”
Evet, bu bahçelerin Fırat ırmağının doğu kıyısındaki teraslarda bulunması, batıdan esen çöl rüzgarlarına açık olacaklarından ve hiçbir güzellikleri bulunmayacağından uygun olarak düşünülmemektedir. Asma Bahçelerin: surlarla korunan teraslar üzerinde, kuzeye doğru devam eden, saraydan görülebilecek amfitiyatro benzeri bir düzen oluşturularak yapıldıkları düşünmek en mantıklıdır.
Bu varsayım: kalenin dışında, kuzeye doğru uzanan bahçelere kolayca erişim avantajı sağlamaktadır. Kazılarda: burada, büyük çapta sulama için uygun olan derin kanallar bulunmuştur. Ancak, bunlar, büyük olasılıkla, surların dışındaki hendek sistemine su sağlayan, su kanalları olarak da değerlendirilmektedir.
Son olarak: Iraklı bilim adamı Dr. Mu’ayyad Damerji: ırmak kıyısındaki; 25 metre kalınlıktaki iki büyük duvarın, zift ve hasırla kaplı basamaklardan oluşan, teraslar şeklinde yapıldığına dikkat çekmektedir. Nabukadnezar: kraliyet bahçelerini tarif ederken “büyük bir savunma duvarına benzer” demekle, yapay bir dağ manzarasını ifade etmiş olabilir.
BABİL ŞEHRİNDEKİ KAZILAR
1900’lü yılların başında, Alman Arkeolog Robert Koldewey tarafından: Babil şehrinin büyük bölümü gün yüzüne çıkarılmıştır.
Kazılarda elde edilen en önemli buluntular içinde: o dönemde kralların ağzından yazılan çivi yazılı tabletlerdir. Bu çivi yazılı tabletlerde: krallar, yapılarının inşaat programlarını, yaptıkları onarımları ve getirdikleri yenilikleri, uzun uzun anlatıyorlardı. Çünkü, tek düşünceleri, yapıtlarının tanrının aklında kalmasını sağlamaktır.
Ama, yazının başında belirttiğim gibi, bu çivi yazılı tabletlerde birçok bilgi olmasına rağmen “Asma Bahçeleri” hakkında herhangi bir bilgi bulunamamıştır. Ancak: öte yandan kazıların halen sürdüğü ve her an bunlar hakkında bilgiler veren bir kısım tablet bulunup bulunmayacağı da meçhuldür.
Çünkü: Yunanlı ve Romalı antik dönem yazarlarının anlattıkları gerçekten etkileyicidir. Bu nedenle: “Babil şehrinde bulunduğu öne sürülen Asma Bahçeleri” çeşitlilikleri ve büyüklükleri, konumları nedeniyle “Dünyanın 7 harikası” listesine dahil edilmişlerdir.

