
Mardin Nusaybin: Nusaybin-Mardin arası uzaklık: 53 km. Nusaybin-Midyat arası uzaklık: 51 km. Nusaybin-Diyarbakır arası uzaklık: 153 km. Nusaybin-Şanlı Urfa arası uzaklık: 223 km. Nusaybin-Batman arası uzaklık: 132 km.
TARİH
Nusaybin’in kuruluşu MÖ 3000-2800 yıllarında bölgede hakimiyet kuran Sümer imparatorluğunun III. Ur Sülalesine kadar uzanmaktadır.
Bu tarihi merkez, MÖ 2300 yıllarında Babil Kralı Nemrut tarafından inşa edilmiştir.
Nemrut, Nusaybin’i surlarla çevirmiş ve “Akarların yani çiftçilerin kenti” olarak adlandırmıştır.
Diğer bir görüşe göre ise, Süryanice Nsap (ekti, dikti, yerleştirdi, oturttu) kelimesinden gelmektedir.
Tarihte Migdonius olarak adı geçen Çağçağ suyunun kıyısında kurulan Nusaybin, Roma devrinde çok önemli ve stratejik konuma sahip bir şehirdi.
Asurlular tarafından Naşibina olarak adlandırılan bu şehrin adı tarihte ilk defa MÖ 900’e doğru Asur Kralı Adadnirari II zamanında geçer.
Naşibina, MÖ 612 yılında Asurluların, Babiller ve Medlere karşı yapılan savaşlara konu olmuştur.
Daha sonraları Ermeniler ve Partlar arasında birkaç kez el değiştirmiştir.
MÖ 3’ncü yüzyılda, Roma ile Persler arasındaki savaşlarda, öneminden dolayı şehir Romalılar tarafından sınır kalesi haline getirilmiştir.
Kızıltepe şehri ise, daha çok Artuklular zamanında ün kazanmıştır.
Bu dönemde, Kızıltepe, Mardin’den sonra beyliğin en önemli şehri idi.
Nusaybin’in en önemli coğrafi konumda bulunması (İpek yolu) tarihte sürekli önem kazanmasına sebep olmuştur.
Çok eski zamanlardan kalma, üzüm suyu kanalları ise, burada yaşanan medeniyetin ve bereketin bir kanıtıdır.

GENEL
Nusaybin’in en büyük özelliği, Suriye sınırında Kamışlı’ya komşu ovada kurulmuş bir ilçe olmasıdır.
Nusaybin ile Suriye-Kamışlı ilçeleri arasındaki uzaklık oldukça yakındır. Diğer bir özelliği ise, E-90 karayolu üzerinde bulunmasıdır.
Bu nedenle ulaşım imkanları oldukça iyidir.
Sınırda bulunması nedeniyle, bir zamanlar, özellikle hafta sonlarında çevre il ve ilçelerden, alışveriş yapmak üzere buraya çok sayıda yerli turist gelirdi ancak son yıllarda terör nedeniyle, bu durum oldukça olumsuz etkilendi.

GEZİLECEK YERLER
Nusaybin’de bulunan Mor Yakup Kilisesi ve Zeynelabidin Camisi: UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesinde bulunmaktadır.
4 yıl önce, UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesine alınan tarihi Zeynel Abidin Camii ve Mor Yakup Kilisesinin restorasyonu yapıldığı takdirde, asıl listeye alınacakları bildiriliyor.
Kilise MS 300 yıllarında Roma döneminde kurulmuş ve dünyanın ilk üniversitesi olarak kabul edilmektedir.
Hatta zamanında buranın yatılı olduğu, 800 ile 1000 civarında öğrencisi olduğu söyleniyor.
Burada: Süryanice, teoloji, felsefe, mantık, edebiyat, geometri, astronomi, tıp ve hukuk dersleri veriliyormuş.
Ayrıca, aşağıda Nusaybin’de gezilmesini önereceğim birçok yer okuyacaksınız, büyük bir olasılıkla fazla zamanınız olmayacak ve hepsini gezemeyeceksiniz, bence buralara yolunuz düşerse, önceden aşağıda yazılı yerleri okuyun, ilginizi çekenleri gidip ziyaret edin, yoksa oldukça geniş bir ziyaret edilebilecek yer listesi vardır.

MOR YAKUP KİLİSESİ
İlçe merkezinde Zeynel Abidin Camisinin yanında konumlandırılmıştır. Mor Yakup Kilisesi ve Zeynel Abidin Camii, Nusaybin Belediyesi tarafından “Kültür ve İnanç Parkı” olarak düzenlenmiştir.
Ortodoks ibadethanesidir. Nusaybin’de ayakta kalan tek kilisedir. Kilise 2014 yılında UNESCO tarafından Dünya Kültür Mirası Geçici Listesine eklenmiştir.

Hemen yazının başında bir hususu belirtmek istiyorum.
Süryani Metropolit Mor Yakup tarafından 313-320 yılları arasında inşa edilen ve kazılar sonucu büyük bir kısmı ortaya çıkarılan Nusaybin Katedrali, muhtemelen MS 717 yılında gerçekleşen ve Nusaybin’i yerle bir eden deprem sırasında yıkılmış, sonrasında ayakta kalan vaftizhane yapısında bazı değişiklikler yapılarak kiliseye çevrilmiştir.
Hatta Mor Yakup’un mezarı, o tarihlerde hemen yanındaki eski katedralden alınıp, vaftizhanenin altındaki odaya konulmuş, o tarihten itibaren yapı Mor Yakup kilisesi olarak anılmıştır.

Evet şimdi ayrıntılı bir tanıtım:
Hıristiyanlığın kabulü:
Roma imparatoru I. Konstantin, Balkanları kontrol altında tutan İmparator Licinius ile Milono’da 313 yılında buluşarak, Milano Fermanını yayınlar. Buna göre artık Hıristiyanlara zulüm dönemi sona ermiştir. Bu dine inananlar dini vecibelerini özgürce yerine getireceklerdir. İşte Mor Yakup’ta bu fermanın sağladığı ortamdan yararlanarak hareket eder.

Önce Mor Yakup Kimdir?
Mor Yakup, MS 330 yılında Mısır’da doğmuş ve İskenderiye’de küçük bir manastırda rahip olmuştur. Mısır’dan deniz yoluyla Tarsus’a oradan da Diyarbakır’a gelir. Daha sonra Turabdin’de Şiluh (Salih) köyüne yerleşir. Hayatı hastalara şifa vermek, sakat ve topalları iyileştirmek, bir haftalık bebeği konuşturmak gibi mucizelerle geçen Mor Yakup, daha sonra azizlik mertebesine yükselmiştir.
Mor Yakup, MS 421 yılında ölür.
Öncesi:
Bugün Mor Yakup Manastırının bulunduğu yerde, Pers döneminden kalma bir Zerdüşt mabedi varmış. Buna ait eski kemerlerin kalıntıları, görülebilmektedir.
Kilisenin önemi:
Tur Abdin bölgesindeki en eski kiliselerden biridir. Burası asırlardır Süryani sanatının ve maneviyatının merkezlerinden biri durumundadır.

Manastırın inşası:
309 yılında Diyarbakır Meryem Ana kilisesinde toplanan Piskoposluk Kongresi; Süryani Nisibisli Yakup’u Nikibis Piskoposu olarak atamıştır.
Rivayete göre: Episkopos Mor Yakup,Episkoposluk mertebesine yükselince, içinde dua ettiği kilisenin küçük olduğunu düşünür ve yeni bir kilise inşa etmek ister.
Fakat bu kararını henüz kimseye açmamışken, arkadaşı aziz Mor Evgin, kendisine ilham geldiğini ve kendisinin yapmak istediği kilisenin temellerini bir melekle birlikte, Yunanlı Kral Antiyakus’un putlarının enkazı üzerine atacağını haber verir. (Biraz önce yukarıda sözünü ettiğim eski kilise, Pers dönemi kilisesi)
Bir gece evinden dışarı çıkarken yanına gelen kişinin melek olduğunu anlar ve onunla birlikte kilisenin temellerini atar.
Yeni kilisenin inşasına 313 yılında başlanır ve 7 yılda tamamlanarak 320 yılında ibadete açılır.
MS 4’ncü yüzyıl sonlarında, Pers komutanı, mabede tanrılara kurbanlar sunmak için buraya gelir, ama orada Mor Bar Şabo ve 11 öğrencisini şehit eder.
MS 359 yılında vaftizhanenin inşaatı tamamlanır. Mor Yakup Türbesi de bu bölümdedir.

Çünkü Mor Yakup, 421 yılında ölünce kilisenin bodrum katına gömülmüştür. Vaftizhane olarak inşa edilen güney kilisesinde, Mor Yakup’un tabutunun saklandığı yere girip çıkanlar için düşünülmüş, çift ve dar merdivenli bir bölüm vardır. Niye çift merdiven, çünkü: kilisede yapılan dini törenlerde bir yanından girilip diğer yanından çıkılarak arınma ve kutsanma ile ilgili dini ritüellerde kullanılıyormuş.
MS 421 yılında Mor Yakup’un ölümünün ardından, öğrencisi Mor Daniel, burada tek başına kalır.
Manastıra zaman içinde yüzlerce rahip yerleşir.
Manastırın büyümesi gerekiyordu.
Vaftizhanenin güney cephesine, daha sonra bilinmeyen bir dönemde, başka bir bina eklenir.
MS 5’nci yüzyılın sonlarına doğru, Mor Daniel’de ölür ve 6’ncı yüzyılın başında, 508-510 yılları arasında “Çilekeş Mor Yakup” adına büyük bir kilise inşa edilir.
Tüm bu inşa işleri, Başrahip Teofil Başkanlığında yapılır.
7’nci yüzyılın başlarına kadar bu kilise sağlam kalmıştır. Çünkü MS 717 yılında bölgedeki bir deprem, Nusaybin’i yerle bir etmiştir.

Mezbah kapısının üstündeki kitabede, çoğunluğu köy halkından olan ve manastıra bağış yapanların ve yaptıkları bağışların listesi bulunmaktadır.
Manastırdaki kitabeler de 770-1364 yılları arasında, bu manastırda ölen rahip, keşiş, patriklerin ve diğer din adamlarının adları bulunmaktadır.
Mor Yakup Manastırı, 8’nci yüzyılda Metropolitlik Merkezi olur, 1364-1839 yılları arasında da Turabbin bölgesi için Patriklik makamı olmuştur.
I. Dünya savaşına kadar faal durumda olan manastır, savaştan sonra 1965 yılına kadar sahipsiz kalır. Bu dönemde Süryanilerin bu eski kilisesi, uzun süre su deposu olarak kullanılmıştır.
1965 yılında rahip Yakup Tekin; Episkopos Mor Iyawennis Efrem Bilgiç tarafından manastıra atanır. 
Mimarisi:
Kilise binası, iki bölümden oluşur.
1-Güney Bölüm:
Burada karşılıklı iki payandalı bölüm bulunur.
Doğu kısmında, kuzey ve güney duvarlarında, iki kapı bulunan kare bir mekan yer alır.
Doğu duvarında bir apsis vardır.
Batı tarafında, güney bölümünün batı kısmına kemerli bir açıklık açılır.
Doğu kısmında, kemerler ve apsisin nişinde duvar süslemeleri ve frizler bulunur.
Batıya bakanlar hariç, tüm payandaları Korint miğferleri süsler.
Orta ve batı payandaların sonradan eklenmiş olduğu düşünülür.
Yapının batı kısmında: kuzey ve güney duvarlarında ince süslemelerle süslenmiş, kemerli kapılar bulunur.
Kuzey ve güney duvarlarındaki 8 kapının at nalı şeklinde kemeri vardır.
Kemerler ve sütunlar süslemelerle süslenmiştir.
Orta frizde bulunan Antik Yunanca bir yazıtta şöyle yazmaktadır. “Bu vaftizhane, Volagesus metropolit iken 571 yılında rahip Akepsyma’nın bağışlarıyla inşa edilmiştir. Tanrı huzurunda anılsınlar.” Bu yazıta göre MS 359-360 yıllarında burası bir vaftizhane olarak kullanılmıştır.
Bir yazıta göre, 1872 yılında bir kubbe, doğu kare odasını örtmektedir.
Aynı yıl batı tarafına bir oda eklenmiştir.
Doğu kare odasının zemininin altında, Mor Yakup’a ait olduğuna inanılan bir lahit içeren bir mezar odası bulunur.
2-KUZEY BÖLÜMÜ
Güney bölümünün kuzey duvarı kullanılarak inşa edilmiştir.
Aynı bölgedeki Tur Abdin’deki birçok kilise binasında da görülen bu bölümdeki payandaların inşa yöntemi, bu bölümün 8’nci yüzyılda inşa edildiğini gösterir.
Evet: kilise: içinde 3 metre uzunluğundaki taşları, kemerlerindeki taş işçiliğini sergileyen bezemeleri, ayin icra edilen bölümlerdeki kubbeleri, duvarlardaki diğer motifleri ve yapısı bakımından benzerine sık rastlanmayan bir kilisedir.
3 neften ibaret olan yapı, Bazilikal planlı olup Geç Roma ve Erken Bizans mimari özelliklerini içinde barındırır.
Arkeolojik Kazılar; Koruma ve Restorasyon:
2000-2016 yılına kadar düzensiz periyotlarla müze kazısı olarak sistematik arkeolojik araştırmalar yapılmıştır.
20 yıllık çalışmaların sonunda elde edilen veriler, alanın önemini ortaya koymaktadır.
Kazı çalışmaları sonunda alanda Helenistik, Roma, Doğu Roma (Bizans), Sasani ve İslami dönemlere ait birçok yapı kalıntısı, kültür tabakası ve binlerce arkeolojik buluntu açığa çıkarılmıştır.
Bol miktarda sırlı ve sırsız seramik kaplar, kandiller, kürevi konik kaplar, cam, metal ve taş eserlerin yanında yüzlerce sikke ele geçmiştir.
Bu eserlerin tasnifi esnasında, hatalı pişirim seramikler, bazı kaplardaki üçayak izleri, fırın çivileri parçaları ve sır cüruflarının görülmesi dikkat çekicidir. Bu izler kazı alanında bir fırın olma ihtimalini güçlendirir.
2000 yılında tescil edilerek koruma altına alının kilisenin bakımı, Midyat-Anıtlı köyünden gelen bir Süryani ailesi tarafından üstlenilmiştir.
Yine aynı yıl, kilisede bir takım restorasyon çalışmaları başlamıştır.
Öncelikle, toprak altındaki temel kalıntılarının açığa çıkarılması için, kilisenin bahçesinde bulunan toprak dolgu kaldırılmıştır.
Ancak toprak dolgunun kaldırılması sırasında, birtakım kabartmalar bulunmuştur. Yezidiler tarafından kutsal kabul edilen “Melek Tavus” ve “Deniz Tanrısı Pegasus’u” temsil eden bu kabartmalar Mardin Müzesi Müdürlüğüne teslim edilmiştir.
Bu kabartmalarla birlikte, ayrıca kilisenin bodrumundaki Mor Yakup’un mezarının yanında bulunan ibadet bölümü de yapının kilise olmadan önce Yezidilere ait ibadet yeri olma ihtimalini güçlendirmektedir.
Evet, Episkopos Mor Yakup’un temellerini bir melekle attığına inanılan bu kilise, en eski yapısını halen korumaktadır.
Sadece kilisenin batı cephesindeki dış duvar, bilinmeyen bir nedenle yıkılmıştır.
Yıkılan bu yer, tekrar yenilenmiş ve kilisenin damı üzerine bir Metropolitlik Binası yapılmıştır.
Yaklaşık 1700 yıllık olan kilise, birçok yerinde yüksek kabartma tekniğiyle yapılan bezemelerle süslü olup, bu bezemeler çok iyi korunmuş olarak günümüze ulaşmıştır.
Zarif çan kulesi görülmeye değerdir.

Kilisenin içinde gezi:
Kilisenin içine girildiğinde, sarı ışığın hakim olduğu muhteşem bir aydınlatma ile ışıklandırıldığı görülür.
Girişin yanında bulunan oda, ilk kilise yapısıdır.
Burada, 1700 yıllık vaftiz masasını görebilirsiniz. Bu masanın dünyanın en eski vaftiz masası olduğu söyleniyor.
Odaya geçişi sağlayan kemer üstlerindeki telkari inceliğindeki işlemelere dikkat ediniz.

Kilisenin içinde bulunan 3 metre uzunluğundaki taşlar, taş işçiliğini sergileyen kemerlerdeki bezemeler, kutsal ayinin icra edildiği bölümdeki yarım kubbeler, duvarlardaki diğer motifler önemlidir.

DÜNYANIN EN ESKİ ÜNİVERSİTESİ-NİSİBİS ÜNİVERSİTESİ:
Evet hemen girişte şunu belirtmek gerekir, bugün Nusaybin Akademisinden günümüze kalan tek yapı, Mor Yakup Kilisesidir.
Nusaybinli Yakup Doğu kiliseleri adına; 313 yılında Roma İmparatoru Konstantin tarafından toplanan İznik Konsiline katılır. Döndüğünde Nusaybin’de bir okul kurulur. Nusaybin Akademisi adıyla bilinen bu okul kısa sürede bölgenin entellektüel merkezi olur.
Nusaybin Akademisi, Nusaybin’de temelleri atılan, teoloji, tıp eğitimi, felsefe yürüten, tüm Mezopotamya, Pers bölgesine Hıristiyanlık ruhban, doktor yetiştiren tarihin ilk üniversitesi olarak nitelendirilir.
Akademi Antakya Akademisi ve Urfa Akademisinin ilk kuruluş döneminde ve İskenderiye Akademisinden de yararlanmıştır.
Nusaybin Manastırı, zamanla büyüyen yapıları ile bugünün üniversiteleri gibi büyük kompleks haline gelir. Öğrencileri için hastane yapılır. Burada tıp ve doktorluk mesleği de gelişir. Akademide Hıristiyanlık teolojisi yanında felsefe ve tıp okulu geleneği kurulur.
Mor Yakup, Mor Efrem’i (303-373) okula başöğretmen olarak atar ve kendisi okulda 28 yıl ders verir. Bir Hıristiyan entellektüeli olan Efrem, dini ve felsefi konularda birçok yazı ve şiir yazmıştır. Mor Efrem’in yazdığı ilahiler, şiirler, dualar bugün Süryani kültürü içinde büyük bir yer teşkil ediyor.
Mor Efrem, 363 yılında Pers Kralı Şapur’un Nusaybin’i almasını takiben Urfa’ya gider ve orada Urfa Akademisini açar. Bu okula Pers Akademisi de denir. Urfa’da 10 yıl yaşadıktan sonra 373 yılında ölen Mor Efrem ” Süryanilerin Peygamberi, Hocaların Hocası, Yüce Efrem ve Kilisenin Direği” olarak da adlandırılır.
489 yılında Nusaybin Akademisi yeniden açılır, ikinci kez kurulur. Bu dönemde felsefi çalışmalar hız kazanır. Başöğretmen Narsay, 502 yılında ölür. Akademi bu tarihten, 8’nci yüzyıla kadar varlığını sürdürür.
Akademinin dönem dönem 1000 civarında öğrenci barındırdığı ve bir hastanesi olduğu düşünülürse, okulun bir kompleks olduğu ve çevreye yayıldığı söylenebilir.
Gelelim günümüze: Mor Yakup Kilisesinin Nusaybin Akademisinin kalbi olduğu düşünülüyor. Çevrede yapılan kazılar sonunda ortaya çıkan kalıntılar hem Katedral’in hem de okulun kalıntıları olarak kabul ediliyor. Gerek kilise çevresinde bulunan kalıntıların gerekse sınırda bulunan birçok kalıntının Nusaybin Akademisiyle ilgili olduğu kabul ediliyor.

ZEYNEL ABİDİN CAMİİ VE TÜRBESİ
İlçenin en önemli camisidir.
Ancak burada sadece cami yok, burası bir külliye ve külliyede: cami, minare, iki türbe, şadırvan, medrese odaları, mezarlık alanı ve abdesthane yapıları bulunmaktadır.
Külliye yapılarında, genel olarak kesme taş malzeme kullanılmıştır.
Türbenin üstündeki kitabe değerlendirildiğinde, külliye yapısı, 12’nci yüzyıla tarihlenir.
Külliyenin Batı Kısmı:
Bu bölümde, eskiden Medrese iken günümüzde Kız Kuran Kursu ve Türbe ziyaret mekanları bulunmaktadır.
Bunların batısında ise yeni abdest alma yerleri vardır.
Avlunun;
Külliye: bahçeli, açık bir avlunun içerisinde şekillendirilmiş olup, genel olarak L plan şemasında inşa edilmiştir.
Avlunun kuzey kısmı, bahçe ile çevrilmiştir. Avlunun batı köşesinde, abdest alma şadırvanı vardır.
Avlunun doğu cephesinde, Mor Yakup Kilisesi bulunur.
Günümüzde: bu iki yapı, Cami ve Kilise arasında, tek avlu olarak birleştirilmiş ve kilise tarafı kazısı tamamlanmıştır. Söz konusu alan ve yapılar “Kültür İnanç Parkı” olarak düzenlenmiştir.
Cami:
Cami: kuzeyden giriş yapılır.
Harim mekanı kare plandadır ve kalın payelerle desteklenmiş çapraz tonozla örtülmüştür.
Caminin mermer mihrap ve minberi yeni yapılmıştır.

Türbe:
Türbe üzerindeki kitabeye göre, yapı 12’nci yüzyılda yapılmıştır. Külliye, yapı olarak bahçeli, açık avluludur.
Türbe: Cami ibadet mekanının güney batı köşesinde, taş basamakla inilen ve kubbe ile örtülü, kare planlıdır.
Burada Hz Muhammed’in ehli beytinden, Hz Hüseyin’e 13’ncü kuşaktan torun olan Molla Zeynelabidin mezarı vardır.
Türbenin batı bitişiğinde ise, Zeynelabidin’in kız kardeşi Seyyidete Sitti Zeynep türbesi bulunur.
Bu mezarlar kubbe ile örtülü, sanduka tipindedir.
Üzerleri Arapça ayet yazılı yeşil örtüyle kapatılmıştır.
Türbe kapısı üzerindeki Arapça kitabede yapının 1159 yılında inşa edildiği yazılıdır.
Ayrıca Sitti Zeynep türbesinin cephesindeki başka bir onarım kitabesinde, 1821 tarihi okunur.
Minare:
Minare: avlunun doğu kısmındadır. 1956 yılında yapılmıştır.
Mezarlık Alanları:
Caminin doğu ve güney cephelerinde, büyük mezarlık alanları vardır.
Doğu bitişiğindeki süslemeli taş sanduka tipli mezarlar, Tayyi aşireti şeyhlerine ait olup, 19’ncu yüzyıl geç Osmanlı dönemine tarihlenir.
Diğer mezarlar ise, günümüze aittir.
Gezi:
Zeynel Abidin Camii, yakın zamanda yenilenmiş ve ibadete açıktır.
Caminin mükemmel taş işçiliği ve süslemeler içeren lahitleri görülmeye değerdir.
Evet cami ve türbe yıl boyunca gerek yerli ve gerekse yabancı turistler tarafından yoğun şekilde ziyaret edilmektedir. Özellikle dini bayramlarda aşırı kalabalık olur.
ÜZÜM SUYU KANALI
Nusaybin’in ilgi çekici tarihi yapılarından biridir. Girmeli bucağının 1500 metre güneydoğusunda, Odabaşı köyünün kuzeyinde, İpek yoluna paralel biçimde, doğuya doğru uzanan tarihi bir kanaldır.
Eskihisar (Marin) şehri yöresindeki dağlık köylerde yetiştirilen üzümün, kanallardan oyuklar yapılan taş teknelerinde ezilip suyu çıkarıldıktan sonra, bu kanal vasıtasıyla uzaktaki kraliyet başkenti Ninova’ya aktarıldığı söyleniyor.
HAYTAM (DİMİTRİUS) KALESİ-YENİ KALE-SAÇLI ALİ
Günyurdu ile Dibek köyleri arasında geçen yolun doğusundaki 1254 metre rakımlı İzlo dağının doruğundadır.
Turabdin kalesi olarak da bilinir. Mor Abraham Manastırının bitişiğindedir.
Arap ve Pers sınırına yakın olması ve tüm ovaya hakim olması nedeniyle, tarihte stratejik önemini hep korumuştur.
Bsorino’nun güneyinde Nsibin ile Bethzabday arasında kalan Dimitrius kalesi, Perslerin saldırılarına karşı İmparator Konstantinos’un emriyle, Turabdin’in ana girişlerinde inşa edilen üç kaleden biridir.
Roma komutanlarından Dimitrius tarafından 351 yılında inşa edilmiştir.
Bu kale Haytan el-Tay’in eline geçince, kaleye Haytam ismi verilmiştir.
Perslerin harabeye dönüştürdüğü bu kale bir süre sonra, 684 yılında Mor Şemun Dzayte’nin girişimleriyle, Abrohom ve Loozor ismiyle iki Süryani tarafından yeniden onarılıp, Beth Sbirino kalesi ismini almıştır.
Onca güce rağmen, Aksak Timur’un bir türlü fetih edemediği bu kalenin, 1451’lerde Beth Mahlam ismiyle çağrıldığı görülmektedir.
Dönemsel olarak köy ahalisine sığınak olmuşsa da Bsorino halkına yarardan çok zarar ve sıkıntı vermiştir.
Bundan dolayı bu yer Basibrinlilerin hışmına uğramış ve yıkılmıştır.
Kalenin tarihi süreç içindeki rolü oldukça önemlidir.
Diyarbakır şehrini inşa eden Romalılar, Batman suyuna kadar olan bölgeyi bu şehre bağlarlar.
Sonucunda o zamana kadar Roma imparatorluğuna yönelik akınlarda, Dicle vadisini kullanan Perslerin yolu kapanmış olur.
Bu yüzden, Persler daha güneydeki ovadan Roma topraklarına saldırı düzenlerler.
Bunun üzerine, Romalılar, Turabdin bölgesinin güneydoğu köşesinde Perslerle sınır oluşturan noktada Tur Abdin kalesini yani bu kaleyi yaparlar.
Kalede: 3 gözetleme kulesi ve 10 burcu bulunan kale, günümüzde bölgedeki diğer kaleler gibi harap durumdadır.
Çevresi 1000 metreden geniştir, surlarının yükseklikleri 10 metreyi geçer.
Burada, bir kısmı günümüze kadar ulaşmış olan yapıda Mor Abraham Manastırı, su sarnıcı ve depolar bulunur.
Kalenin büyük bölümü harap haldedir.
Mor Abraham Manastırı
Bagok dağının doruk noktasındadır.
Bir tapınaktan öte büyük bir askeri kışlaya benzemektedir.
Zaten Haytam (Dimitrius) kalesinin içindedir.
Kale ile aynı yıllarda yani 451 yılında yapıldığı tahmin edilen bu yapının, daha sonra Hıristiyanlar tarafından kiliseye çevrildiği tahmin edilmektedir.
Mar Abraham, Aziz İbrahim demektir.
Aziz İbrahim ise, Orta Asya’nın Kaşkar şehrinden gelen, eski Türk boylarından bir Hıristiyan din adamı olarak tanınır.
GIRNAVAZ HÖYÜK
İlçe merkezinin 4 km kuzeyinde, Habur nehri kollarından biri olan Çağçağ deresinin doğusundadır.
Suriye sınırından 5 km içeridedir. Höyük: Çağçağ deresinin oluşturduğu kayalık bir çıkıntının üstündedir.
Bu höyük, bölgede kapsamlı bir yüzey araştırması ve kazı çalışması yapılan tek höyüktür.
Gırnavaz höyük, ilk olarak 1918 yılında bilim dünyasına tanıtılmıştır.
1981 yılında ise MÖ 3000 yıllarına tarihlenen mezarlıktan bazı parçalar bulununca, höyükte kazı yapılmasını karar verilmiştir.
Kazılar 1982-1991 yılları arasında terör saldırıları başlayıncaya kadar devam etmiştir.
MÖ 4 bin sonlarından, MÖ 7’nci yüzyıla kadar kesintisiz iskan edilmiştir.
Çünkü tarım toprakları Çağçağ suyu tarafından sulanmış, nemli iklim şartları da eklenince, verimli topraklar uzun yıllar burada iskan bulunmasını sağlamıştır.
Ayrıca: bölge stratejik öneme haizdir.
Gerek Turabdin güneyinden geçen ve gerekse Çağçağ vadisini takip eden yolların kavuşma noktası burasıdır.
Gırnavaz yerleşim yeri, Çağçağ suyunun yarattığı vadinin giriş kapısıdır.
Höyük karakterindeki yerleşim yerinin çapı 300 metre ve yüksekliği 24 metredir.
Gırnavaz’ın ismi Harun Reşid döneminde yaşayan ünlü Arap Şair Ebu Nuvaz’a dayanır.
Daha çok halk arasında yaygın olan bir söylentiye göre: Harun Reşidi yeren bir şiiri yüzünden Ebu Nuvaz, halife tarafından uzak bir yere yani Gırnavas’a sürgün edilir.
Belli bir süre burada yaşadıktan sonra da geri çağırılır.
Bu olaydan sonra da höyük halk tarafından “Nuvaz’ın tepesi” anlamına gelen “Gırnavaz” olarak isimlendirilir.
Ancak şairin biyografisine dayanak, höyük ile şair arasında bir bağlantı kurulamayacağını da belirtir.
Höyük üzerinde 400-500 yıl öncesine ait bir Ortaçağ mezarlığı vardır.
Bu mezarlarda: şahsi eşya olarak metal silahlar, metal süs eşyaları, vazolar, kandiller, mühürler, insan taş heykelciği, heykelcikler, boncuk taneleri, seramikler ve kültür tarihi açısından son derece önemli dört adet tablet bulunmuştur.
Çivi yazılı tabletlerden bir tanesi, tarihi coğrafya açısından büyük önem taşır. Bu belgede Gimavaz Nabula eski adı ile ifade edilmektedir.
İsim benzerliğinden hareketle, MÖ 2000 yılı belgelerinde adı geçen Nawalanın da burası olduğu öne sürülmektedir.
Yerleşimin ulaşılabilen kültür tabakasını MÖ 4000 yılı sonlarına tarihlenen geç Uruk devri oluşturmaktadır.
Bu kültür tabakasının üzerinde bulunan, MÖ 3000 ortalarında yerleştiği sanılan “Er hanedanları” devri mimari tabakaları, daha çok ölü gömme adetleri açısından araştırılmış ve değerlendirilmiştir.
Az sayıdaki mezarlarda, III. Tabakada yanında taş baltası ve kaması ile gömülmüş bir erkek, VI. Tabakada boncuk dizisi, topuz başlı iki tunç iğne ve tunç halkadan oluşan takılarıyla gömülen bir kadın mezarı ele geçirilmiştir.
Höyüğün kuzeydoğu yamacındaki mezarlıkta ise 70 dolayında mezar incelenmiş, bunlarda üç tarz gömüt yapıldığı tespit edilmiştir.
Bunlar kerpiç sanduka mezarlar, küp ya da çömlek mezarlar ve basit toprak mezarlardır.
Gömüt armağanları olarak çanak-çömleklere rastlanmıştır.
Bazılarının içine kil, bazılarının içine buğday ve mercimek konmuştur. Bu kaplar ölümün baş ve ayakucuna bırakılmıştır.
Er hanedanından sonra, Girnavaz, MÖ 2000 başlarına tarihlenen Asur, MÖ 2000 ortalarına tarihlenen Hurri-Mittani ve MÖ 2000 sonlarına tarihlenen Orta Asur devirlerinde de yoğun bir şekilde iskan görmüştür.
Bir bahçe satış anlaşmasını içeren tabletlerden biri özellikle önemlidir. Çünkü satılan bahçenin Nabula’da olduğu şeklindeki tabletteki ifadeler, Gırnavaz’ın henüz yeri tespit edilemeyen Asur kaynaklarındaki Nabula şehri olma ihtimalini güçlendirir.

ŞİRVAN KALESİ
Şirvan kalesi: Günyurdu köyünün kuzeydoğusunda, Turgutlu ve Değirmencik köyleri arasındadır.
Kale: Sasaniler tarafından 451 yılında, Bizans saldırılarından korunmak için yaptırılır.
Sasaniler, 451 yılında Bizanslılarla yaptıkları bir savaşta galip gelirler, yöre halkını esir alarak Şirvan kalesine götürürler.
Komutan hastalanır, esirler arasındaki bir papaz komutanı iyileştirir.
Bunun üzerine, Sasanili komutan papazı serbest bırakır.
Baraz isimli Sasanili komutan çok zalim bir kişidir, çevre halkı isyan eder, Baraz ayaklanmayı çok şiddetli bastırır ve ayaklananlara yardım eden Midyat ve İdil kasabalarını yağmalattırır.
Kale, kesme taş ve moloz taştan yapılmıştır.
Günümüzde harap durumdadır bu yüzden planı ve yapı şekli hakkında bilgi sahibi olunamamıştır.
Ancak kalenin yapısı, Haytam kalesine benzer.
Günümüze sadece birkaç duvarı kalıntısı kalmıştır.

HAFEMTAY KALESİ
İlçe merkezine 20 km uzaklıkta konumludur. Suriye sınırına yakın bir tepe üzerindedir.
Romalılar tarafından yaptırılmıştır. Tepenin doğusunda bulunan vadiden: Nusaybin-Midyat kervan yolu geçer.
Yani, kale gerek Nusaybin ovasına ve gerekse kervan yolunun geçtiği vadiyle Suriye Ovasına tamamen hakim bir durumdadır.
Romalılar, kaleye: Suriye’den gelecek tehlikeler için, ileri karakol işlevi yüklediler.
Kale: uzun zaman Araplar ve Romalılar arasında çekişme konusu oldu.
Bu yüzden, kalenin ismi, tarihi çok kanlı geçmiştir.
Kale: güneyden-kuzeye uzanır, 14 burcu, 2 gözetleme kulesi vardır.
Uzunluğu 1500 metre, surların yüksekliği 10 metreyi bulur.
Burçlar ve gözetleme kulesinin yüksekliği 20 metredir.
Kaleye giriş, güneyden tek noktadan yapılır.
Kale meydanında, günümüzde su sarnıçları, erzak ambarları, bazı bina kalıntıları ve yeraltı mahzenleri görebilirsiniz.
KIŞLA
Kışla, Diyarbakır valisi Hafız Mehmet Paşa tarafından, 1867 yılında yaptırılmıştır.
Büyük bir alana kurulan kışlanın 300’den fazla odası ve giriş kapısında, iki büyük aslan heykeli varmış.
1891 yılında Sultan II. Abdülhamid zamanında kurulan Hamidiye Süvari Alaylarının Nusaybin kolu; bu kışlada barınıyordu.
2’nci Dünya Savaşı yıllarında da binlerce askerin kaldığı kışlanın büyük bölümü, 1970 yılına kadar ayakta kalmış, ancak günümüzde yıkık sadece bir duvarı görülmekte, başkaca bir şey görülmemektedir.
HARABBABA (KURU KÖY)
İlçe merkezinin kuzeybatı bölümünde ilçeye 34 km uzaklıktadır.
Buraya: Büyük Kardeş köyü üzerinden gidilir.
Antik kentin, hangi dönemde ve kimler tarafından yapıldığı bilinmez.
Çünkü herhangi bir araştırma yapılmamıştır.
Ancak, burada Selefkus, Roma, Sasani, Bizans ve İslam dönemlerine aittir sikkeler bulunmuştur.
Yerleşim alanı, çok geniş bir alanı kapsadığından, yerin mimari özellikleri de ortaya çıkmamıştır.
Kalesi, bugünkü yerleşim yerinin 500-600 metre güneybatısındadır. Kalenin surları ve kule yerleri bulunmaktadır.
Ancak kuzey ve doğu tarafındaki surlar, zaman içinde tamamen ortadan kaldırılmıştır.
Güneyden, kısmen taş döşeli bir antik yol uzanmakta ve güney kapısında sona ermektedir.
Kalenin içinde su sarnıçları, mağaralar ve depolar bulunur.
Değişik zamanlarda, değişik yerleşim alanında çok değerli antik eserler bulunmuştur.
Ancak bu eserlerin tümü kaçakçılar tarafından kaçırılmıştır.
1976 yılında bir köylü tarafından tesadüfen bir mağarada bir sıra halinde kaya mezarları bulunduğu, mağaranın tam ortasında ise üstü altın işlemeli bir örtü ile kaplı, başucunda işlemeli bir vazo ve değişik antik eşyaların bulunduğu tek parça ayrı bir mezar bulunduğu, yöre köylüleri tarafından anlatılmaktadır.
Ayrıca, yine yerleşim alanında zaman zaman toprak altından, tek parça mozaiklere rastlanılır.
Tüm bunların dışında: heykeller, cam vazolar, değişik mühür ve amforalar bulunur.
MOR EŞA’YO KİLİSESİ
İlçe merkezine bağlı Balaban köyündedir.
Balaban köyü, ilçe merkezine 34 km uzaklıktadır.
Köy geniş ve susuz bir araziye sahiptir.
Köyde Aziz Mor Eşa’yo adını taşıyan bir kilise vardır.
Bu kilise, 1968 yılında eski kerpiç kilisenin yıkılması üzerine yapılmıştır.
Mor Eşa’yo Halep Hükümdarı Sumokos’un oğludur ve Mısırlı Aziz Mor Evgin’in öğrencisidir.
Mısırlı Aziz Mor Evgin, Mezopotamya’da yerleşmeye karar verir ve 71 kişilik kafilesiyle yola çıkar.
Kafile Halep’e ulaştığında Mor Eşa’yo da bu kafileye katılır.
Kafile İzlo dağına ulaştığında değişik yerlere ibadethaneler kurmuşlardır.
Bu kafilenin misyonerlik çalışmaları sonucunda Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun bölgelerinde yaşamakta olan halk putperestlikten Hıristiyanlığa geçmiştir.
Mor Eşa’yo, meşhur İpek Yoluna yakın bir yerde, kendisine ibadet yeri inşa edip yanına da bir su kuyusu açmıştır.
Daha sonra buraya Balaban köyü inşa edilmiştir.
Süryanice olarak yazılan Mor Eşa’yo’nun öyküsüne göre, açtığı kuyudan yörenin uyuz hastalığına yakalanmış koyunları içmişler ve hepsi de iyileşmiştir.
Bu yüzden kuyuya “Biro-d-Garbone” denilmiştir.
Süryanice de Biro-d-Garbone “Uyuzlar kuyusu” anlamına gelir.
Zamanla bu ifade biraz kısaltılarak “Birguriye” şeklinde Süryaniler tarafından köye ad olarak verilmiştir.

MOR MALKE MANASTIRI
İlçe merkezine bağlı Üçköy’ün yaklaşık 1 km güneyindedir.
Bir vadinin kenarında inşa edilen manastır, Aziz Malke tarafından kurulmuştur.
Mor Malke’nin Mor Evgin’in yeğenlerinden biri olduğu söylenir.
Roma Pers sınırının İzlo dağından geçiyor olması ve Mor Evgin Manastırıyla olan ilişkisi, Mor Malke’nin Pers kilisesi geleneğinin Üçköy’e getirilmesine sebep olmuştur.
İzlo dağında bulunan Doğu Süryani geleneğine bağlı manastırlar içinde en kuzeyde olanlarından birisidir.
Mor Melke, tarihte birçok kez yıkılmış ve tekrar inşa edilmiştir.
En son yapılışı 1955 yılındadır.
Süryani ziyaretçileri, kiliseye çeken şey Mor Malke’nin hastalara şifa sunduğuna inanılan mezarıdır.
Yaygın söylentilere göre: manastırın kurucusu Mor Melke, İstanbul’daki imparatorun kızını şeytanın tutsaklığından kurtarır.
Şükran borcuna karşılık imparator Azizin her dileğini yerine getirmeye hazırdır.
Mor Malke ise, şeytanın, boynuna asıp manastıra yolladığı ortası dilek taşı ister.
Bu taş halen çukurda kalan manastır avlusundaki bir sarnıcın üzerinde durmaktadır.

MOR EVGİN MANASTIRI
İlçe merkezine bağlı Girmeli köyünde, Mezopotamya ovasına bakan İzlo dağının sarp yamaçlarında kuruludur. Manastır, araçla önüne kadar gidilip sonra yürüyerek çıkılması gereken bir konumdadır.
Mor Evgin kimdir
Mor Evgin, Mısır’da Kızıldeniz kıyısında inci dalgıçlığı yapan, sonrasında 70 öğrencisiyle birlikte Mezopotamya’ya gelen ve buranın Hıristiyanlaşmasında önemli misyonerlik faaliyetleri yürüten azizdir.
Birçok bilim adamı Süryani mezhebinde rahipliğin Mısır kökenli olduğundan şüphe duymaktadır.
Rahiplik yaşamının çıktığı dönemlerde Mısır rahipleri, çok saygın bir yer tuttuğundan çok uzaklardaki Tur Abdin bölgesi rahipleri de köklerini Mısır çöllerindeki öncülere bağlamak istemişlerdir.
Mısır “Seçilmiş Halkın” tarihinde önemli bir yer tuttuğundan bu yaklaşımda katkısı büyüktür.

Manastırın önemi:
Mor Evgin, altından geçen İpek yolunu kullanarak seyyahları büyük bir misafirperverlikle ağırlamış ve Hıristiyanlığı onlara öğretmiştir.
Döneminde 350’den fazla rahibin yaşadığı sanılan manastır, günümüzde de Türkiye’de bulunan en görkemli Hıristiyan yapılarından biridir.
Manastırın inşası:
Manastır 4’ncü yüzyıl sonlarında 5’nci yüzyıl başlarında yapılmıştır.

Çan:
Mor Evgin Manastırında, Almanya’dan bağışlanan 1280 kg ağırlığında, Türkiye’deki ve Süryani ibadethaneleri arasında ise en büyük çan bulunuyor.
Persler:
Persler, 363 yılında Nusaybin’i Romalılardan alınca, iki ülke arasındaki sınır İzlo dağlarının zirvesine doğru çekilmiştir.
Mor Evgin Manastırı, Pers tarafında kalınca orada yaşayan rahipler de ister istemez, Doğu Süryani kilisesinin üyeleri olmuştur.
Bu kiliseler “Nasruti kiliseleri” olarak adlandırılmıştır.
Mor Evgin manastırı, 1504 yılına kadar Doğu Süryani kilisesine bağlı kalmıştır.
Son Süryani Ortodoks rahip ise 1974 yılında vefat etmiştir.
Manastırdaki kutsal emanetler:
Kutsal emanetleri arasında Nuh’un gemisinden bir tahtayı barındırdığı rivayet edilen bu manastır yıkılmaya terk edilmiştir.

MERDİS-MARİN KALESİ
İlçe merkezinin 15 km kuzeydoğusundadır. Eski Merdis şehrinin üzerindeki yüksek kayalıklarda inşa edilmiştir. Eskihisar köyündedir.
Çevre genişliği 1500 metredir. 12 kule ve burcu vardır.
Güneye açılan kapısı, eskiden bir demir kapı ile korunuyormuş.
Kalenin doğusunda, Merdis kralının şatosu bulunmaktadır.
Şatonun altında, kayalara oyulmuş ve derinliği 5 metre, uzunluğu 15 metre, genişliği 5 metre olan bir mahzen, bunun yanında da suyu eksilmeyen bir sarnıç vardır.
Kalenin kimler tarafından yapıldığı tam olarak bilinmemektedir.
Ancak inşa tarzına bakıldığında Bizans eseri olduğu tahmin edilmektedir.
Kalenin burç ve surları günümüze kadar özelliğini muhafaza ederek gelmiştir.
AZNAVUR KALESİ
İlçenin 14 km kuzeydoğusundadır.
Geniş bir vadinin üzerindeki bir tepenin zirvesindedir.
Kale 970 yılında, Hamdan bin Al Hasan, Nasir Al-Davla bin Abdullah bin Hamdan tarafından yaptırılmıştır.
Doğudan-batıya uzunluğu 400 metredir. Genişliği 30 ile 60 metre arasındadır.
Kalenin inşa edilmiş olduğu düzlüğün zemini, doğuda 800 metre, batıda ise 300 metre yüksekliktedir.
Kale 14 burç, 2 gözetleme kulesi ile tahkim edilmiştir.
Güneye açılan tek kapısı doruğa, kale meydanına gider.
Burada kale beyinin mekanı görülmeye değer bir güzelliktedir.
Güneyde Suriye ovasına hakim olan kulesi hala ayaktadır.