Ankara Altındağ

Ankara Altındağ

Altındağ ilçesi adını: Ankara kalesinin hemen karşısındaki; Altındağ tepesinden almıştır. Altındağ tepesi: Ankara’nın en eski yerleşim yerlerinden birisidir. Ailem ile birlikte, yıllar önce Ankara’ya geldiğimizde, biz de bir süre, burada yaşamıştık.

Evet: söylediğim gibi, Altındağ tepesi Ankara şehrinin en eski (muhtemelen 70-75 yıllık bir yerleşim var) yerleşim yerlerinden biri olduğundan, buranın korunması adına: herhangi bir imar faaliyetinde bulunulmamıştır.

Bu nedenle: bölge, ilk yerleşildiği gibi gecekondular ile doludur ve yalnızca, bu gecekondularda yaşayan insanlar zamanla değişmiştir. Ayrıca: tepedeki “Sağlık Ocağı” nedeniyle, bölgenin yeşil alan olarak tasarlanmış olması iddiası da, bölgede imar faaliyetlerinin yapılmaması nedeniymiş.

Altındağ’da gecekonduların ilk kuruluşu, 1’nci Dünya savaşı sonlarına dayanır. Çarlık Rusya’sının Doğu Anadolu’yu işgalinden sonra, Doğulu göçmenlerden bazıları, 93 Harbinde (1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı) buralara gelmiş ve aşiretlerini bulmak, onların yardımını görmek için, Haymana, Bala, Kulu ve Cihanbeyli yörelerine gelirler.

Bir bölümü de, devlet eliyle Ankara’ya emval-i metrüke (terk edilmiş mallar) evlerine yerleştirilir. Öyle anlaşılıyor ki, yeni gelen göçmenler, 93 göçmeni akrabalarını bulup Ankara’ya yerleşmiştir.

Yeni göçmenler, Altındağ’da tehcir edilen Ermenilerin altınlarını gömdüklerini işitip burayı kazmaya başlarlar. Altındağ adı buradan kalmadır. Asıl adı “Hıdırlıktepesi” dir. Halk, kısaca “Hıdırlık” ya da “Hıdırlık  tepe” der.

TARİH

Altındağ tarihçesi, Ermeni göçünde, Hıdırlık Tepeye gömülen altınlar ve 93 Harbiyle öykülendiriliyor. Doğu Anadolu’dan, Ankara yöresine gelen insanların burada altın aradıklarını ve bu yüzden Altındağ adını aldığı, biraz da devletçe bir söylenti.

Gelişen Yenişehir’e karşı, yoksul yaşayan Hıdırlık kondularını, güzel bir adla sevdirmek istemişler. Altındağ, halk arasında üretilmiş bir isim değil, resmi bir addır.

Milat öncesi ve sonrası yerleşmelerin bulunduğu ilçeyi, ilk Frig kralı Midas kurar. İlçe, antik ve Osmanlı Ankara’sı olarak bilinmesinin yanı sıra, Anadolu Selçuklu’sunun “Melik” şehri olmuş ve Osmanlının eyalet merkezliğini yapmıştır. Zengin bir tarihe ve kültür mirasına sahip olan İlçe, başkentin ilk yerleşim alanı olması nedeniyle tarihi açıdan çok önemli eserlere ev sahipliği yapar.

Bu yüzden, bölge olarak değerli arsalara, evlere sahiptir. Bölgede yaşamanın pahalılığından ve değerli mekanların, arsaların olması, altın gibi değerli görülmesi ve ilçede yer yer yüksek kesimlerin olmasından dolayı bölgeye “Altındağ” adının verildiği rivayet edilmektedir.

Altındağ: Ulucanlar Cezaevi, Mezarlık ve Bent deresi üçgeninde bulunuyor. Tarihi eserlerin bulunduğu kocaman bir alandır. Roma Hamamları, kale, ilk meclis, bankalar, tamamen tarihi bir dokudur.

Ankara Altındağ

Anafartalar caddesi

Eski adı “Karaoğlan” idi. Mustafa Kemal’in 1915 yılında Çanakkale’de kazandığı birinci ve ikinci Anafartalar savaşları onuruna bu caddeye bu isim verilmiştir.

Ulus meydanındaki heykelin yanından yukarıya doğru çıkıldığında, sağ tarafta biraz içerlek yerde Milli Eğitim Bakanlığı vardı ve bir gün cayır cayır yandı. Daha yukarıda ise, ünlü hal binası ve satıcılar bulunurdu.

Anafartalar caddesi, o bölgede başlardı, Ankara’nın en canlı, ünlü alışveriş caddesiydi. Biraz aşağıda, yol ikiye ayrılır, biri Bent deresi yönünde aşağıya doğru inerdi. Anafartalar caddesi, sağlı sollu dükkanlarla doluydu ve bugün de öyledir.

Yukarıya doğru gittiğinizde yol yine ikiye ayrılır ve daha yukarı çıkan Çıkrıkçılar yokuşu yine bir alışveriş merkezidir. Sağa doğru devam ettiğinizde, solda Adliye Binası (günümüzde Kültür Bakanlığı), biraz daha ilerleyince Anafartalar ilkokulu bulunur.

Kurucu önderimiz Atatürk zamanından kalan bu ilkokul, oranın en büyük okuluydu ve aileler çocuklarını orada özellikle okutmak isterlerdi. Adliyeden sonra, sağ tarafa giden cadde ise Denizciler Caddesidir.

Aşağıya doğru uzanır gider. Anafartalar caddesinde sağ kaldırım üzerinde, Çocuk Esirgeme Kurumu vardı. Onun arka bahçesinde ağaçlar altında bir de yüzme havuzu vardı ve o yörenin çocukları, gençleri hep orada yüzerdi.

Çankırı Caddesi

Ankara’nın bilinen en eski barı: Çankırı caddesinde, 1924 yılında popüler olan ve ismini İspanya Yahudilerinden alan “Elhamra” bardı.

Dışkapıda eski bulunduğu yerde, günümüzde aynı isimle “Elhamra Otel” yükselmektedir.

Geçmişte, Çankırı caddesi, Çankırı yönünden, Ankara’ya giriş yapanların kullandığı ana yollardan biriydi. Ankara’ya alışveriş yapmaya gelenler atlarını, arabalarını, kağnılarını Saman pazarı civarında bağladıktan sonra, günlük alışverişlerini yapar, akşam meyhaneye uğrayacaklar ise, soluğu Çankırı caddesinde alırdı.

Ankara’da eski meyhane kültürünün günümüzde sürdüğü mekan ise, yine Çankırı caddesi civarı olmaya devam etmektedir. Tarihi Çiçek Lokantası ve meyhane kültürüne yakın tarzıyla müşterilerine hizmet vermeye devam eden Uğrak Lokantasının kuruluş tarihi ise, 1926 yılına kadar uzanmaktadır.

Çıkrıkçılar Yokuşu

Yün eğirmeye yarayan çıkrık yapımcıları bu yokuşta toplandığından, yokuş Çıkrıkçılar yokuşu diye anılır olmuş.

Ama elbette düven yapımcıları, tabutçular, çeyiz sandığı yananlar vb gibiler de bu yokuşta faaliyet sürdürüyordu.

Çıkrıkçılar yokuşu, Ankara’nın en eski esnaf ve sanatkarlarının toplandığı yer olarak bilinir. Yokuş boyunca sıralanan çıkrıkçılarda, o devirde, hamur açma işinde kullanılan oklava, hamur tahtası, hamur yoğurmakta kullanılan tekne, tahta bebek beşikleri, basit mutfak eşyaları yapılırdı. Eskiden bu caddede dokuma tezgahları varmış.

Bu tezgahlarda, Ankara’nın ünlü tiftik keçisinden “sof” dokunurmuş. Çıkrık sesinden, dokuma tezgahlarının tıkırtısından geçilmezmiş. Takip eden dönemde, İngiliz dokuma sanayi yüzünden, tezgahların çıkrıklarının çoğu susmuş.

El ile işleyen bu iptidai aletlerin bir de kendilerine göre sesleri vardı. “Çık çık” diye ses veren aletlerden kaynaklanarak, bu yokuşa “Çıkrıkçılar yokuşu” ismi verildi.

Yeğenbey

Ankaralılar, Yeğenbey denince, hemen Vergi Dairesini hatırlarlar. Gelelim buranın tarihi geçmişine. Günümüzde Tekke köyünde camisi ve türbesi bulunan “Turasan Bey”: Ankara Sancağının önemli Tımar beylerindendir.

Sahip olduğu köyler “Turasan Bey Memleketi” olarak anılır. Turasan Bey: yaptırdığı zaviyenin vakfiyesine şu ifadeleri yazdırmıştır. “Zaviyenin kapısı daima açık bulundurulacaktır. Giren girer, çıkan çıkar.

İsteyen misafir olur gider, dileyen mücavir olarak kalır. Geceyi geçirmek isteyen yatar, gitmek isteyen gider. Oradan misafir kovulmaz, azarlanmaz, men olunmaz, nasıl isterse öyle yapar, misafire tabi olunur.”

Turasan Bey: erkek evladı olmadığı için vakıflarına yeğeni “Hızır Bali” yi yönetici tayin eder. Hızır Bali: Ankara’da, Ak Medreseyi ve Yeğen Bey camisini yaptırır. Hacı Bayram-ı Veli dergahının giderleri için Orman Çiftliğini vakfeder. Günümüzde “Yeğenbey Vergi Dairesi” ismini bu tarihi şahsiyet olan Hızır Bali’den almıştır.

Bent Deresi

Günümüzde minübüs  durakları ile dolu olan bu alan, eskiden Ankara’nın özel bir mekanı ile biliniyordu. Ancak, aslen burada Hatip çayı vardı. Bir zaman: Ankara yerleşiminin su ihtiyacını karşılamak için, Hatip çayı üstüne su toplanması için bir bent yapılınca, derenin ismi “Bent deresi” olmuştur.

Bellevue Palas

Bugünkü “Radisson Blue” bir süre öncesi Stat Otelinin bulunduğu yerde yapılmıştır. Mimar Kemalettin Bey’in tasarladığı Evkaf Apartmanlarından biridir. Yapımı mimarın ölümünden sonra tamamlanmış ve otele dönüştürülmüştür. Ankara’nın ilk çağdaş otellerinden biri ve bugün tarihe karışmış olan otele “Bellevue” ismi verilmiştir. Bellevue, Fransızca ve “güzel manzara” demektir.

Ankara Altındağ

GEZİLECEK YERLER

Ankara Altındağ

ZİNCİRLİ CAMİ

Ulus-Anafartalar caddesindedir.
Yapı: 1685 yılında, Ankaralı Şeyhülislam Mehmet Emin tarafından yaptırılmıştır.
Alt kısmı kırmızı Ankara taşı, üst bölümü tuğladır. Boyuna: dikdörtgen planlıdır. Minaresi: kuzeybatı köşededir. Temeli: kesme taş, duvarları kerpiçtir. Duvarların dışı, son onarımda tuğla ile kaplanmıştır.

AĞAÇAYAK CAMİ

Ulus-Ulucanlar caddesindedir.
Yapının, yapılış tarihi olarak 1705 yılı düşünülmektedir.
Güneye doğru meyilli bir arazideki yapı: dikdörtgen planlı, çatılıdır. Duvarlarında, su basman seviyesine kadar moloz taş ve onun üstünde ahşap hatıllı kerpiç duvar görülür. Kuzey cephesi ise, tuğladır. Çatısı: kiremit kaplıdır. Küçük minare: kuzeybatı köşesindedir.

AHİ ELVAN CAMİİ

Ulus-Saman pazarı bölgesinde, kaleye çıkarken, yolun solunda görülebilmektedir.
Yapım tarihi olarak: 1291 yılı görülür. Kuzeye doğru yükselen bir arazi üzerinde yapılmıştır. Dikdörtgen planlı, ahşap minberi ve direkleriyle önem kazanmaktadır. Minaresi: kuzeybatı köşededir. Dıştan sade bir görünüm arz eder. Caminin duvarları: altta iri moloz taş, sonra kerpiç örgülüdür. Ancak, yapılan onarım çalışmalarında duvarlar tuğla ile güçlendirilmiştir. Çatı: kiremit kaplıdır.

KURŞUNLU CAMİ

Anafartalar caddesi üzerinde, Altındağ Belediye Sarayının hemen yanındadır.
Cami: 16’ncı yüzyılda yapılmıştır. Kare planlı ve tek kubbelidir. Doğuya doğru yükselen bir yamaç üzerine yapılmıştır. Duvarları, sıralı moloz taş örgülüdür.
Günümüzde: son cemaat yerinin altı: tuvalet ve su deposu ve abdest alma yeri olarak kullanılmaktadır.

HACI BAYRAM CAMİSİ

Hacı Bayram Veli: bütün Anadolu’da bilinen, manevi kişiliği önem kazanan bir zattır. Osmanlıdan günümüze kadar, kendisine halkın ilgisi, eksilmeden ulaşmıştır.
Bu cami, Ankara şehrinin sembol yapılarındandır.
İlk yapılış tarihi olarak: 1427 yılı düşünülmektedir. Öte yandan: burada yalnızca bir cami yapısı değil, bir yapılar topluluğu bulunduğunu da söylemem gerek. Camiye bitişik, türbe görülüyor. Bunun hemen arkasında ise, Osmanlı devrinde “Ak Medrese” olarak kullanılmış, Augustus Mabedi var.

CENABİ AHMET PAŞA CAMİSİ

Ulucanlar caddesindedir. Yapılış tarihi olarak: 1565 yılı düşünülmektedir.
Bu yapının en önem kazanan durumu: Mimar Sinan veya kalfasının, Cenabi Ahmet Paşa adına bu camiyi yapmış olmalarıdır ve Ankara şehrinin en güzel cami yapısıdır.
Cami: türbe, Mevlevihane ve hazireden oluşur. Ancak: günümüze, yalnızca cami ve türbe ulaşabilmiştir. Kuzeye doğru hafif bir meyille yükselen külliye: geniş bir avlu duvarı tarafından çevrelenmektedir. Cami, bu avlunun güneyinde kalır. Türbe ise, avlunun kuzeyindedir. Caminin yanında bir de çeşme görülüyor.

AHİ ŞERAFETTİN KÜLLİYESİ-ASLANHANE

At pazarı semtine çıkarken, Aslanhane mahallesindedir. Yapılış tarihi olarak: 13’ncü yüzyıl düşünülmektedir. Yapı: dikdörtgen planlı, yarı ahşaptır. Mihrabı önem kazanmaktadır. Caminin kuzeydoğusunda, külliyeye adını veren Aslanhane Zaviyesi bulunsa da, harap olmuş durumdadır
Ahi Şerafettin Türbesi, zaviyenin yanındadır.

Ankara Altındağ Suluhan

SULU HAN

Ulus Hal binasının güneyindedir.
Yapı: 2 katlı, 2 avlulu, yanında arastası olan bir şehir hanıdır. Moloz taş, tuğla ve kesme taş kullanılarak yapılmıştır. Han: değişik zamanlarda onarım görmüş ve yer yer genişletilmiştir. Ancak: bir dönem yapının birçok kısmı yıkılınca: büyük bir onarım geçirmiş ve günümüzdeki halini almıştır. Evet, Sulu han: yoğun ticaretin yaşandığı, özellikle takı işiyle uğraşan bayanların yoğun olarak ziyaret ettikleri bir yer olarak önem kazanıyor. Ama, buraya giderseniz, hemen alt katta bulunan masalarda oturup, bir çay içerek tarihi havayı teneffüs edebilirsiniz.

ÇENGEL HAN

At pazarı meydanında, hanlar bölgesindedir.
Yapı: Kanuni Sultan Süleyman döneminde: Mihrimah Sultan’ın eşi Damat Rüstem Paşa tarafından, 1522-1523 yılları arasında yaptırılmış ve Anadolu’da, tarih boyunca kervansaray işlevini sürdürmüştür. Yapı: alçak avlulu, dikdörtgen planlı ve 2 katlıdır. Yapımında: kaba yontu taş ve tuğla kullanılmıştır.

Burada: halkın konaklama ve alışveriş ihtiyaçları karşılanmıştır. Özellikle: 16 ve 17’nci yüzyıllar arasında, şehir ticaretinin artması ile, burası da ticaretin yürütüldüğü başlıca hanlardan biri haline gelmiştir. Dönemin en büyük ve pahalı hanlarından birisidir. Çok sayıda odası ve develik denen kısmı bulunmaktadır.

20’nci yüzyıla gelindiğinde ise: handa: çeşitli dokumalar, urgan, kuru bakliyat, hububat, tiftik yünü, işlenmemiş deri ve at arabaları için koşum takımları satan dükkanlar bulunmaktadır. 20’nci yüzyılın sonlarında, terk edilmeden önce, burada: ham deri toptan satışlarının yapıldığı bir tabakhane, yün deposu ve tiftik ile yapağı satışı yapılan dükkanlar bulunuyormuş.

Ankara’nın hanlar bölgesinde, özgünlüğünü günümüze kadar sürdürebilen nadir hanlardan birisidir.

Buranın en büyük özelliği: iş adamı Vehbi Koç’un; ticaret hayatına burada başlamış olmasıdır. Bu yüzden, han: Koç Vakfı tarafından “Müze” olarak kullanılmak üzere kiralanmış ve restore edilmiştir. Avlunun üzeri, cam ile kapatılarak koruma altına alınmıştır. Müze: 2005 yılında, Müze olarak ziyarete açılmıştır.

Müzenin hemen yanında otopark bulunmaktadır. Müze: ulaşım, iletişim ve sanayi tarihine adanmıştır. Öte yandan, müze koleksiyonu içinde: Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk ile ilgili objeler de bulunmaktadır. Ayrıca: sandal ve otomobiller gibi, bire-bir ölçekli objeler de sergileniyor. Pazartesi günü hariç, her gün ziyarete açıktır.

Evet, günümüzde burada, biraz önce de sözünü ettiğim gibi “Sanayi Müzesi” bulunuyor. Ancak müze yanında: müzenin girişindeki bedesten dükkanlarını ziyaret ederek, el yapımı nadide çiniler, takılar, halılar, kilimler ve Ankara için yazılmış kitaplardan satın alabilirsiniz.

Ayrıca: Divan gurubu tarafından işletilen bir pastane bölümü var. Burada, yöresel tatlıların yanı sıra dünya mutfaklarından favori yemekler ve içkilerden bulmak da mümkündür. Son olarak, burada bir “Kafe” bulunduğundan söz etmem gerek. Yorgunluk atmak ve çeşitli tatlıların, yaş pastaların, lokumların tadına bakmak isterseniz burayı ziyaret edebilirsiniz.

PİRİNÇ HAN

Kale mahallesinde, antikacılar çarşısındadır.
Ankara’nın en eski hanlarından biri olması yanında, Türkiye’nin en güzel ahşap hanlarından birisidir. Eski ahşap gıcırtısı sesleri arasında, koridorlarında dolaşabilirsiniz. Otantik bir mekan olarak önem kazanmaktadır.

Tatlı bir ortaçağ havası görülmektedir. Eskiye ait, hatıra kokan eşyalarla karşılaşabilirsiniz. Han içindeki kafeteryada oturup: bir şeyler yeyip içebilirsiniz. Özellikle: patlıcanlı gözleme öneririm. Ayrıca, han içinde bulunan otantik dükkanları ziyaret edebilirsiniz.

Bunlar arasında: antikacılar, gümüşçüler, bakırcılar, gramafoncular var. Ayrıca: küçük resim atölyeleri var. Fotoğraf meraklıları için de bulunmaz bir mekandır. Sonuç olarak, pirinç han: kültür ve sanat merkezi olarak hizmet vermektedir.

İstanbul Sarıyer

kalander-genel-1
İstanbul Sarıyer Kalender

 

Kalender

İstanbul Sarıyer; Yeniköy’den kuzeye Sarıyer’e doğru ilerlendiğinde, ilk olarak Kalender denen bölgeye gelinir. Bu köyde, bir zamanlar “Kalenderi dervişleri” nin tekkesi varmış. Sultan I. Ahmet döneminde, Kalender Çavuş isimli bir ileri gelen kişinin yalısı olması nedeniyle, bölgeye Kalender ismi verilmiştir.

Sultan 1’nci Mahmut, 1820’lerde çıkan Rus Savaşı için, Kalender’e “Sancak-ı Şerif” getirip, mekanı bir askeri karargaha dönüştürdü. Öte yandan, bu saygın emanetin burada bulunması, halkın bu yöreyi, saygın bir yer olarak kabullenmesine sebep oldu. Sancağın köşkte bulunduğunu bilen İstanbullular, yapının önünden geçerken, buraya asla arkalarını dönmezlerdi.

Burada ilk olarak Kalender Köşkü: 18 yüzyılda, ünlü Lale Devri Sadrazamı Nevşehirli Damat İbrahim Paşa yaptırmıştır.

huber-kosku-1
İstanbul Sarıyer Huber Köşkü

Huber Köşkü

Huber Köşkü ile ilgili ayrıntılı bir tanıtım yazım için.

buyukdere-00
İstanbul Sarıyer Büyükdere

 

BÜYÜKDERE

Büyükdere’ye varıldığında oldukça büyük bir vadiyle karşılaşılır. Burası yani Büyükdere çayırlıkları, Haçlı ordularının İstanbul’a saldırmalarından önce mola verdikleri yerdir. Rumlar buraya “Vatikolpos” derler. Bu kelimenin anlamı “Derin Körfez” demektir.

1096 yılındaki ilk haçlı seferinin Latin orduları, bu vadilerde, Büyükdere çayırlarında, yapacakları uzun yolculuk öncesi mola verip dinlenmişlerdir. O sıralarda İstanbul’da Bizans’ın başında İmparator II. Aleksios bulunuyordu.

Bu tarihi Büyükdere çayırları, Bahçeköy su kemerlerinin bulunduğu ağaçlık tepelere kadar uzanır. Eski kasaba, vadinin hemen ortasındaydı. Bizans döneminde, bu vadiden akan “Mega Reuma” yani büyük akarsu, Türkçeleştirilerek günümüzdeki yerleşimin adı olmuştur.

1630’lu yıllarda, Türklerin “Yedi Kardeş” dedikleri 7 adet ulu çınar, çayırı süsleyen anıtsal ağaçlar olarak göz kamaştırırdı. Aslında bu ağaç, tek bir gövdede birleşen yedi kollu dev bir çınardı. 1096 yılında, I. Haçlı seferi orduları, bu dev çınarların yanında beklemişlerdir. 1204 yılında, IV Haçlı seferi adıyla İstanbul’u işgal edip yağmalayan Latinler, kralları Bouillon komutasında yine bu çayırlarda kamp kurmuşlardı. Çınara da bu nedenle “Godefroi de Bouillon” denirdi.

Büyükdere köyünün tek ulaşım aracı, diğer köylerde olduğu gibi sandallarmış. Ve deniz araçlarının Boğaz içindeki seyirleri adeta bir cümbüşü andırıyormuş.

ali-bey-cesmesi-1
İstanbul Sarıyer Ali Bey Çeşmesi

Ali Bey Çeşmesi

Büyükdere iskelesi karşısındadır. Kitabesine göre: 1602 yılı yapımıdır. Mimari üslup: klasik Türk işçiliğidir. Ancak yol düzenlemesi sırasında, 1943 yılında caddenin gerisine alınırken orijinalliğini kaybetmiştir. Çeşmenin günümüzdeki mermerden ayna taşı ve teknesinin, klasik tarz ile hiçbir ilgisi yoktur. Şehrin çeşitli yerlerine dağılmış “Hamidiye çeşmeleri” tarzındadır. Ayna taşının üstündeki bordüründe, beyaz mermer bir plakette “Ali Baba Suyu” ibaresi vardır.

karakol-binasi-1
İstanbul Sarıyer Topçu Karakolu Binası

Topçu Karakolu Binası

Muhtemelen 1897-1911 yılları arasında yapıldığı düşünülmektedir. Günümüzde viran halde bulunan bina, son yıllarda uzun süre okul olarak kullanılmıştır.

sadberk-hanim-muzesi-3
İstanbul Sarıyer Sadberk Hanım Müzesi

 

Sadberk Hanım Müzesi

Vehbi Koç vakfı tarafından 1980 yılında Vehbi Koç’un eşi Sadberk Koç anısına kurulmuştur. Türkiye’nin ilk özel müzesidir.

1950 yılında Koç ailesi tarafından satın alınmış, 1978 yılına kadar yazlık olarak kullanılmış ve 1978-1980 yılları arasında ise müzeye dönüştürülmüştür. Bahçesiyle birlikte 4200 metre karelik bir alanı kaplayan yalı, 400 metre karelik alana oturmaktadır. Giriş katında: hediyelik eşya dükkanı ve bir çay salonu bulunur.

Ana girişin tavanı: eski Roma mimarisinden esinlenilerek yapılan kartonpiyer kasetlerle süslüdür. Ahşap merdivenlerle katlara çıkılır ve duvarlar mermer taklidi kalem işi boyalıdır. Giriş katının üstündeki birinci ve ikinci kat, orta ana salonları ve bunlara açılan odalar sergileme mekanı olarak kullanılmıştır. Çatı katında ise, eser depoları, çalışma odaları ve kitaplık bulunur.

Binanın dışı yüzünde: pencere aralarındaki ahşap süslemeler, binayı diğer yalılardan ayırır. Ayrıca bina yüzeyindeki kabaralar: halk arasında buraya “Vidalı Yalı” ismi verilmesine sebep olmuştur. Çünkü bu yalıda çivi kullanılmamış, söylenenlere göre ahşap vidalar kullanılmıştır.

Müzenin koleksiyonunda: geleneksel kıyafetler, işleme, tuğralı gümüş ve porselen gibi eserler vardır. 1983 yılında Türkiye’nin en büyük kolleksiyonerlerinden olan Hüseyin Kocabaş’ın kendi koleksiyonunu buraya bağışlamasının ardından: bu koleksiyondaki arkeolojik eserlerin sergilenmesi için mevcut binanın yanındaki yarı yıkık yalı da satın alınmış ve ön cephesi aslına uygun olarak restore edilmiş ve buraya “Sevgi Gönül” (Vehbi Koç’un kızının ismidir, 2003 yılında ölmüştür) ismi verilmiştir.

Betonarme olarak inşa edilen yalının ön cephesi ahşap kaplıdır. Yan tarafı ise, ahşap taklidi mermer sıvalıdır. Önden üç ve arkadan zemin dahil dört katlı olan binanın giriş katında: çok amaçlı bir salon ve laboratuvar vardır. Ana ve ara katlarda: kronolojik bir sıra içinde, arkeolojik eserler sergilenmektedir. Sergi salonları gün ışığına kapatılmış ve vitrinler, çağdaş bir aydınlatma ile modern bir müze hüviyeti kazanmıştır.

sadberk-hanim-muzesi-5
İstanbul Sarıyer Sadberk Hanım Müzesi

 

Günümüzde müzede: 18 bin civarında eser sergilenmektedir. Bunlar arasında: MÖ 6 bin yıllarından Bizans dönemine kadar olan süreye ait: Anadolu’da yaşayan uygarlıkların maddi kültür kalıntıları, Osmanlı ağırlıklı İslam eserleri, Osmanlı dönemi dokumaları, kıyafetleri ve işlemeleri sergilenmektedir.

En üst katta: MS. 3-4 yüzyıllara ait mozaik pano ve MÖ. 2000 ait kandillerin sergilendiği sekizgen vitrin ve paraların ışık oyunları kullanılarak sergilenişi, görülmeye değerdir. Ayrıca Rahmi Koç’un sünnet yatağı sergileniyor. Çanakkale seramiklerinin güzel örneklerinin sergilendiği yer de görülmelidir.

Azaryan Yalısı Sanat Tarihi Bölümü: Burada sikkeler, İslam sanatı ve Osmanlı dönemi kadın kıyafetleri, gelenek ve görenekleri sergilenir.

Sevgi Gönül Binası Arkeoloji Bölümü: Burada Anadolu uygarlıkları, İon ve Helen uygarlıkları, Roma uygarlığı, Bizans sanatı, kandiller, süs eşyaları, heykeltıraşlık eserleri ve mezar stelleri, cam eserler, boncuklar ve sikkeler sergileniyor.

sariyer-2
İstanbul Sarıyer

 

SARIYER

Sadberk Hanım Müzesinin ardından: elçilik binaları, yanan Kocataş Yalısı, bahçesinden çıkan Kocataş suyu, Sarıyer Öğretmenevi, ardından kasır, karakol ve Sarıyer Subay Orduevi ve Sarıyer iskelesi ile Sarıyer meydanına varılır.

Meydandan içerideki camiye doğru yürüdüğünüzde, Sarıyer’in en meşhur börekçilerini görebilirsiniz. Sarıyer’in en meşhur börekçisi “Karaköy Börekçisi” ismini taşır. Çünkü daha önce Karaköy’de meşhur olan bu börekçi, daha sonra Sarıyer’e yani buraya taşınmıştır. Sarıyer’in en meşhur lezzetlerinden olan kıyma, kuş üzümü ve fıstık ile yapılan Sarıyer böreğini denemelisiniz.

Sarıyer semtinin ismi: Maden Mahallesini oluşturan bölümdeki bakır madeni nedeniyle, toprakların sarı renginden dolayı almıştır. Ayrıca bölgede doğal yayılım gösteren “katır tırnağı” denen bir bitki türü, çiçeklendiği zaman tüm bölge belirgin şekilde sarı renge bürünmektedir.

Sarıyer semtinin ismine ait diğer bir söylenti: “Sarıyer ismi: fetih döneminde yaşamış ve halen mezarı İlk mektep denen okulun yakınlarındaki “Sarı Baba” veya “Sarı Er” isimli bir erenden gelmektedir ki bu kişi asker de olabilir. Ayrıca yine Helenistik dönemde, buradan geçen Büyük İskender: altın madenlerinin bulunması ve toprağın sarı sarı parıldaması nedeniyle buraya Sarıyer isminin verildiği de söylenir.

İstanbul’un fethinden sonra: Anadolu ve Adalardan getirilen göçmenler, buraya yerleştirilmiştir. 20 yüzyılın son bölümlerine ve hatta 1960’lı yıllara kadar, Sarıyer’in boğaz kıyısındaki yerleşim yerleri, daha çok yaz aylarında kalabalıklaşan sayfiye yeri niteliğindeydi.

Özellikle yeni yolların yapılması, sahil yolunun genişletilmesinin ardından, mevcut semtler gelişti ve semtler arasındaki boş alanlar, yerleşime açıldı. Kıyı kesiminde: daha çok üst gelir guruplarına ait konutlar ve köşkler bulunurken, sırt biçiminde uzanan yüksek alanların yamaçlarında ise gecekondu tipi yerleşimler görülür.

Sarıyer’in güneyinde: Büyükdere ve Yeni Mahalle arasında: Mesarburnu denen yer vardır. Semtteki yerleşim: Mesarburnu’nun üstündeki tepelerin yamaçlarından başlayarak, eski Sarıyer deresinin vadisi boyunca ve Yenimahalle’ye doğru uzanır.

kara-kethuda-camisi-1
İstanbul Sarıyer Büyükdere Camisi-Kara Kethüda Camii

Büyükdere Camisi-Kara Kethüda Camii

Aynı zamanda, ismi Kethüda Mehmet Ağa camisidir. 18 yüzyılda, Sultan III. Mustafa döneminde, saray kethüdası Mehmet Ağa tarafından 1785 yılında yaptırılmıştır. Caminin göz alıcı bölümü: gövdesinde zikzaklı motifleri bulunan taş minaresidir. Kagir olan cami, birçok onarımdan sonra özgün yapısını kaybetmiştir.

Çünkü günümüze gelene kadar pek çok değişikliğe uğramıştır. Kitabesinde “17 yüzyıl III. Mustafa dönemi” yazılıdır. Ancak Sultan III. Mustafa, 17 değil 18 yüzyıl sultanıdır ve 1717-1774 yılları arasında yaşamıştır. Büyük olasılıkla, Mustafa’lar yanlış belirtilmiş, II yerine III. Mustafa yazılmıştır.

Soyner Yalısı

İskelenin tam karşısında, sarı renkli, dört katlı yapı 1890 yılı yapımıdır. Son derece dikkat çekicidir.

rus-sefareti-1
İstanbul Sarıyer Rus Sefareti

 

Rus Sefareti

Sarıyer’de Meserburnu caddesindedir.

Rus sefaretinin çok geniş bir koruya sahip olan eski yüzlü binaları ilgi çeker. Sefaretin yazlık konutları: 1840 yılı yapımıdır. Geniş bir bahçe içindeki Rus Elçiliği yazlığının mimarı bilinmemektedir. 19 yüzyıl başlarına ait, Sultan II. Mahmut dönemi Bostancıbaşı Defterlerinde bu yalıdan “Kurbinde Rusya elçisinin kebir yalısı” diye söz edilmektedir.

Yalının iki yanında da Rus elçilik mensuplarına ait yapılar bulunmaktadır. İstanbul’da kaldığı 1784-1802 yılları arasında, birçok kere Boğaziçi’ni betimleyen Melling gravürlerinde, Rus elçiliği yazlık sarayı açıkça görülmektedir.

Bu gravürde: saray denize dik konumda, iki yan kanat ve bunları birleştiren bir orta bölümden oluşmaktadır. Bugünkü sarayın orta bölümü, gravürdeki halinden farklıdır ki, bu da orta bölümün sonradan yapıldığına işaret eder.

Ön yüzünde, ilginç aslan maskları vardır. Söylenenlere göre: Rus sefiri İgnatiev’in hayaleti, bu konakta dolaşırmış. O yüzden buraları pek bakımsız kalmıştır. Ama Boğaziçi’ndeki emsalsiz yeşil doku içinde, bu elçilik günümüze kadar ulaşmıştır. Günümüze kadar ulaşmış, en erken tarihli elçilik binalarından birisidir.

sariyer-orduevi-3
İstanbul Sarıyer Karakolhane Binası-Sarıyer Orduevi

 

Karakolhane Binası-Sarıyer Orduevi

Meserburnu caddesi üzerinde, vapur iskelesinin hemen yanındaki bu yapı: 20 yüzyıldan kalmadır. Sekiz satırlık kitabesi ve tuğrası: yapının 1911 yılında, Sultan Mehmet V. Reşat ve Sadrazam İbrahim Hakkı Paşa zamanında yapıldığını göstermektedir.

Yapı 2 katlıdır. 80 cm kalınlığındaki taş duvarları, iki küçük kulesi, kuleleri arasındaki terası ve üst mazgalları ile yapının asayişini korumak için inşa edildiği açıkça görülmektedir. Yapı: dıştan dışa 17 x 17 metre ebatlarındadır. Giriş ve yan pergolası ile ön saçağı, gazino yapıldığı dönemde yapıya sonradan eklenmiştir.

koc-universitesi-2
İstanbul Sarıyer Koç Üniversitesi

 

Koç Üniversitesi

Koç Üniversitesi, 2000 yılında İstinye’de bulunan geçici kampüsünden, Rumeli Fenerindeki daimi kampüsüne taşınmıştır. Koç üniversitesi öğrencileri, balık yemek veya hava almak istediklerinde yakınlardaki Rumeli Kavağını tercih ederler.

rumeli-kavagi-1
İstanbul Sarıyer Rumeli Kavağı

 

RUMELİ KAVAĞI

Boğaziçi’nin en kuzey ucunda, Anadolu Kavağının karşısındadır. Sarıyer’den buraya ulaşmak için araba ile yaklaşık 10 dakikalık bir yolculuk gerekir.

Burası, Bizans ve Osmanlı dönemlerinde, Boğaz’ın Karadeniz girişinde, önemli bir stratejik yer olarak değerlendirilmiş ve kalelerle tahkim edilmiştir. Daha fazla geriye, antik döneme gidilirse, yine burasıyla ilgili anlatılan bir söylenti vardır. Buna göre: “Antik Yunan mitolojisine göre, Argo gemisi lideri Jason ve Arganotlar, Karadeniz girişinde, dalgalı, fırtınalı ve akıntılı hırçın Karadeniz’in nasıl aşılacağını, buradaki bir balıkçı köyünde yaşayan yaşlı bir adama sormuşlar ve sonra yollarına devam etmişlerdir”

Yörenin Bizans dönemindeki ismi “Hieron Romelias” tır. Bu isim: kalenin bulunduğu yerdeki mabetten gelir. Bir söylentiye göre: yörenin isminin çarşı içinde bulunan ve anıt hüviyetindeki çınar ağaçlarından gelmektedir. Çünkü çınar ağacı, burada kavak ağacı olarak isimlendirilir.

Bu ağaçlardan biri: köy içinde, kalenin giriş kapısı yanındadır ve yaşının 750-800 civarında olduğu tahmin edilmektedir. Diğer iki anıt ağaç ise, yeni yapılan Ulu caminin önündedir ve bunların da yaşlarının 500-550 civarında olduğu tahmin edilmektedir.

Yörenin ilk yerli halkı, Rumlardan oluşmuştur. Ancak Osmanlı döneminde Rum nüfus azalır. Çünkü Osmanlı-Rus savaşı (93 Harbi) sırasında başlayan büyük göçte, Rumeli Kavağına birçok göçmen yerleştirilmiş ve burası büyük bir köy halini almıştır.

Günümüzde bölgenin büyük kısmı askeri bölge olarak kullanılmaktadır. Hatta 1960 yılına kadar, buraya yabancıların girmesine izin verilmemiştir. Askeri bölgeler dışındaki yerlerde ise, Altınkum ve Elmaskum isimli iki plaj bulunmaktadır.

Bu plajlar, İstanbul yakınlarında denizin temiz olduğu nadir yerler olarak önem kazanır. Bu yüzden yaz aylarında özellikle hafta sonlarında çok kalabalıktır. Ayrıca yine sahil boyunca ucuz balık (özellikle dil balığı) ve midye yenen lokantalar vardır. Buranın inciri de ünlüdür. Rumeli Kavağının girişinde, midye çarşısından midye satın alabilirsiniz.

telli-baba-turbesi-2
İstanbul Sarıyer Telli Baba Türbesi

 

Telli Baba Türbesi

Rumelikavağı girişindedir.

Buradaki mezar: yıllar önce Hacı Nimet Abla tarafından onarılarak türbe haline getirilmiştir. Hacı Nimet Abla: ünlü piyango bileti satıcısı olarak hatırlanır.

Aslında bu mezarda: bir Türk balıkçısı delikanlıya aşık olan Rum rahibe kıza ait olduğu söylenir. Rahibe kız: Rumelikavağı’nda bulunan manastırdan kaçarken, bindiği kayığın batması sonucu boğularak ölmüş, cesedi burada kıyıya vurmuş ve hemen üst taraftaki bu mezara gömülmüştür. Ardından mezarın üstüne de gelin teli konulmuştur.

Fakat, zamanla söylentiler değişmiş ve “Telli Gelin”: “Telli Baba” olmuştur. Yine bir başka söylentiye göre: Telli Tabya denen yerde balıkçılık yapan bir ermiş, ölünce buraya gömülmüş ve türbesi “Telli Baba” ismiyle ün kazanmıştır. Yine bir söylenti: Fatih zamanında ordu imamı olan ve savaş sırasında ölen İmam Abdullah Efendi: buraya gömülmüş, yıllar sonra hasta bir genç kız onun mezar yerini rüyasında görmüş ve bunun üzerine mezar yeri bulunmuştur.

Kız, o günden sonra iyileşmiştir. Yine bir söylentiye göre: burada yatan kişi, Osmanlı imparatorluğunun 18 yüzyılda yaşamış bir bomba imha uzmanıdır. Uzun yıllar bomba imha locasının piri olarak görev yapmıştır. Kendi düğününe yetişebilmek için, acele ettiği Rumeli Kavağındaki son görevinde yanlış teli kesince ölmüş ve gidemediği düğününün ziyaretçilerine kısmet olmasını dilemiştir.

Günümüzde: burası özellikle yeni evlenen çiftlerin uğrak yeridir. Uğur getirmesi amacıyla, düğün günü Telli Babayı ziyaret ederler ve gelinler: çiçeklerine takılı tellerinden birazını türbeye bırakırlar. Ayrıca, evlenmek zere olan genç kızlar da bu türbeyi ziyaret ederler, dileklerini diler ve orada bırakılan tellerden bir parça alıp saklarlar.

Ne kadar kısa tel kesip alırlarsa dileklerinin o kadar tez olacağı söylenir. Eğer dilekleri kabul edilirse, tekrar türbeye gelerek gelin teli bırakırlar. Yine inanışa göre, Telli Babayı ziyaret eden çiftlerin çocukları sağlıklı olmaktadır.

rumeli-feneri-4
İstanbul Sarıyer Rumeli Feneri

 

RUMELİ FENERİ

Anadolu ve Rumeli fenerlerini birleştiren çizgi: İstanbul limanının kuzey sınırını oluşturur.

Garipçe köyüne 5 dakika uzaklıktadır. Sarıyer ise 12 km uzaklıktadır. Özel aracınızla giderseniz, rampayı tırmanıp sağa ayrılan Garipçe Köyü-Rumeli Feneri istikametine devam etmeniz gerekir. Yol üzerinde, seyir tepesi benzeri bir burunla karşılaştığınızda, buradan ağaçları seyrederek aynı zamanda boğaza tepeden bakma fırsatı bulursunuz. Muhteşem panorama mutlaka ilginizi çekecektir.

Adından da anlaşılacağı üzere, burada bir fener vardır. Fenerin bulunduğu köyün adı: antik çağlarda “Panium” ve “Panyum Burnu” olarak bilinmektedir. Bizans döneminde ise “Fanaraki” ve “Fanariyan Burnu” yani “Avrupa Feneri” veya “Küçük Fener” olarak isimlendirilmiştir.

Fenerin ilginç bir öyküsü vardır. Köye ismini veren fener: Sarı Saltuk Hazretlerine ait olduğuna inanılan türbelerden birisi üstündedir. Gemiler, fener yapılmadan önce, türbeye dikilen mumların, içinde yakılan fenerlerin ışığından yararlanarak yollarını bulurmuş.

Balıkçılar denize açılmadan önce türbeyi ziyaret ederlermiş. Cami cemaati, sabah namazından sonra türbeye topluca giderek dua ederlermiş. Köydekiler: 1856 yılında Fransızlar tarafından yapılan fenerin inşası sırasında, kulenin birkaç kez yıkıldığını anlatırlar.

Burada bir yatır olduğu düşünülünce, Fransızlar önce türbe onarılmış ve fener inşaatının temelleri içine alınarak, 30 metre yükseklikteki fener kulesi inşa edilmiştir.  Eskiden: Moskova’dan İznik’e kadar birçok yerde adına türbe bulunan Sarı Saltuk’un kabrinin başındaki kandilin yağı tükendiğinde, fenerin de karanlıklara gömüldüğüne inanılırmış.

Köyde: mavi kayalar, ağlayan kayalar, koca taş ve kör taş adını alan dev kayalıklar hakkında da bir öykü anlatılır.

Buna göre: Altın postu arayan, Antik dönem Yunanlı Argonotlar: kıyıdan 100 metre kadar açıkta bulunan ve çarpışan kayalar diye bilinen “Simplegat” kayaları: aralarından geçen gemileri birbirlerine çarparak yutarlarmış.

Arganotlar, bu kayalardan geçmek için yanlarında getirdikleri şarap renkli güvercin kuşlarını, kayalara yaklaşınca serbest bırakırlar ve Tanrıça Athena’nın yönlendirdiği kuşların hareketinde çarpışan kayalar, bir daha açılarak birbirlerine vurmak üzere iken, bu kısa andan yararlanan Arganotlar gemilerini kayaların arasından geçirirler. Bu sırada ozan Orefus’un çaldığı lirden de etkilenirler.

Bu fikri onlara: Garipçe de oturan ve lanetlenmiş kral Phineas, Harpilere karşı kendisini savundukları için vermiştir.

Evet, bu kayalar, birbirlerinden ayrılmış, beş büyük kayadan oluşmaktadır. Bunlara Osmanlı döneminde “kanlı kayalar” ve sonrasında ise “kocataş, körtaş, mavi kayalar ve kızılkaya” isimleri verilmiştir.

Günümüzde bu kayalara “Öreke” ve “Roke” ismi veriliyor.

Bizans döneminde, kayaların en büyük ve yüksek olanının üstünde, gemilere yol göstermesi için dikilmiş bir sütun bulunuyormuş. Hatta kayaların en büyüğünün üstünde, bir de “Apollo Tapınağı” bulunduğu söyleniyor.

Bu kayalara o dönemde “Symplegades” deniyormuş ve hareket ettikleri, birbirlerine yakınlaştıklarına inanılıyormuş. Büyük olasılıkla bu inanış: gel-git sonucu oluşan göz yanılmasıdır.

Evet, günümüzde görülen fener Kırım savaşı sırasında, Fransız ve İngiliz gemilerinin boğazın ve Karadeniz’in girişini görebilmeleri için 15 Mayıs 1856 tarihinde: hemen karşı kıyıdaki fenerle birlikte Fransızlar tarafından yapılmıştır. Ancak, daha önce de burada bir fener olduğu bilinmektedir.

Osmanlı deniz haritalarının en eskilerinden biri olan 1567 tarihli Ali Macar Reis haritasında bu fenerin yeri işaretlidir. Rumeli fenerinin 1583 yılında onarıldığı eski kayıtlarda yazılıdır. 1616 yılında İstanbul’a gelen gezgin Wegner: fener hakkında söz ederken, fenerin yüksek haşmetli bir kule ve üstünde ve çepeçevre duvarlarında yüksek pencereleri büyük camlarla korunmuş, ortada büyük bir demir levha durduğundan söz eter. İçine fitiller ve levhanın içine de yağ konur ve geceleri tutuşturulurmuş, gemiciler bunu çok uzaktan görürmüş.”

Böylece bölgenin simgesi olmuştur. Fransızlara verilen 100 yıllık işletme hakkı, 1933 yılında iptal edilmiş ve tamamen Türklere geçmiştir.

Rumeli feneri: Boğazın karşı kıyısındaki Anadolu fenerinden 2 deniz mili uzaklıktadır. Deniz seviyesinden 58 metre rakımdaki fenerin, kule boyu 30 metredir. Işığı 18 deniz mili uzaklıktan görülebilmektedir.

Fener kulesi: üç kademelidir. Lambası, ilk yapıldığında, asetilen ile çalışıyordu. Günümüzde ise genelde elektrik enerjisi ve gerektiğinde bütan gazı kullanılmaktadır. Fenerin bulunduğu tepenin altında ise balıkçı barınağı vardır.

Rumeli fenerine geldiğinizde: burada sürekli ağlarını onaran balıkçılar göreceksiniz. Günümüzde, burada konaklama tesisi bulunmuyor. Özellikle: butik tarzı otel ve pansiyonlara büyük ihtiyaç duyulan köyde, en yakın konaklama tesisi Marmaracık koyundadır.

rumeli-fener-kalesi-0
İstanbul Sarıyer Rumeli Feneri Kalesi
rumeli-fener-kalesi-1
İstanbul Sarıyer Rumeli Feneri Kalesi

 

Rumeli Feneri Kalesi

Kale: Rumeli feneri köyünün üst kısmında, Garipçe-Fener yolunun alt tarafındadır. Kaleyi gezmek isterseniz, ki, buraya kadar gitmişken gezmenizi öneririm, özellikle Karadeniz’in soğuk rüzgarlarına karşı tedbirli olmanızı ve iyi giyinmenizi öneririm.

Kale; gümrük noktalarını kontrol altında tutmak için, 12 yüzyılda, Bizans imparatoru I. Manuel Kommenos tarafından yaptırıldığı söylenmektedir. Kalenin benzeri, 100 yıl kadar sonra, karşı kıyıda, Anadolu Kavağında yaptırılmıştır. Karşılıklı iki kalenin amacı: karşıdan karşıya zincir çekerek ticaret gemilerinin geçişini engellemek ve gümrük parası almaktır.

Kaleye: Polikhion kalesi, Asomaton kalesi ve İmros kalesi isimleri verilmektedir. Kale: 14 yüzyılda Cenevizliler ve daha sonra Osmanlılar tarafından ele geçirilmiştir. Osmanlı döneminde, kaleye “Ceneviz kalesi” ve “Eski kale” isimleri verilmiştir.

Bu kalenin hemen yanında, deniz kıyısında bulunan ve günümüzde de kullanılan kale ise: 1624 yılında Sultan IV. Murat tarafından yaptırılmış; 1783 yılında ise yine aynı yerde, Sultan I. Abdülhamit döneminde ise Fransız mimar Tuson’a iki yeni kule yaptırılmıştır.

1807-1808 yılları arasında, Sultan IV. Mustafa tarafından kale tamir ettirilmiş ve kale “Kavak Hisarı” ismiyle anılmıştır. Tarihi süreç içinde, buranın en önemli dönemi: Sultan III. Selim’in tahttan indirilmesine sebep olan Kabakçı Mustafa isyanının bu kaleden yani Kavak Hisarından başlamış olmasıdır.

Kabakçı Mustafa: Rumeli kavağında muhafız olarak görev yaparken, çevresine topladığı bir kısım yeniçeriyle birlikte, isyan bayrağı açar ve kaleden çıkarak “Çayırbaşı” denen büyük çayırlıkta ordugah kurar. Ardından burada toplanan yeniçerilerle birlikte, saraya yürür ve yaptıkları büyük baskılar sonucu yenilikçi Sultan III. Selim tahttan indirilir ve yerine Sultan IV Mustafa geçirilir.

Bu olayın ardından, Kabakçı Mustafa: “Turnacıbaşı” rütbesiyle Boğaz Nazırlığına atanır. Alemdar Mustafa Paşa: olayı öğrenince ordusuyla gelir ve Sultan III. Selim’i yeniden tahta çıkarmak ister, ancak Saraya girdiğinde Sultanın cesediyle karşılaşır. Bunun üzerine, ordusunun bir kısmını Rumeli feneri köyündeki köşkünde istirahat etmekte olan Kabakçı Mustafa’ya karşı gönderir ve Kabakçı Mustafa Rumeli Kavağı Boğaz Nazırlığı konağında idam edilerek öldürülür.

Yığma taşla inşa edilen kale, 55 x 70 metre boyutlarındadır. Kemer ve kubbesinde tuğla kullanılmıştır. Doğu ve batı duvarlarında, sekizgen planlı iki kule bulunur. Avlunun güneyinde bir sarnıç ve yine bazı temel kalıntıları vardır. Kaleye: kemerli bir kapıdan girilir.

Ancak bu kemer bir hayli hasar görmüştür. Zaten kaleyi çevreleyen sur duvarlarında da, aynı hasar görülmektedir. Yerlerinden düşen tuğlalar, kapı kemerinde ve sur duvarlarında boşluklar oluşmasına sebep olmuştur. İki kule olduğundan söz etmiştim. Batıdaki kule, özgün formunu korurken, doğudaki kulede büyük tahribatlar görülmekte, kuleye çıkan merdiven basamakları yok olmuştur. Hatta, kulede yabani bitki oluşumu fazla seviyededir.

Doğu kulesinin merdivenleri kısmen sağlam olsa da basamak kayıpları vardır ve orijinal formunu kaybetmiştir. Sonuç olarak, kalenin acilen restorasyonuna ihtiyaç vardır. Günümüzde “Kavak Hisarı” denilen kale: halen çok amaçlı olarak kullanılmaktadır. Kalenin bir yanına: sonradan askeri kullanım için betonarme bir bina yaptırılmıştır. Kalenin meydanında bulunduğu söylenen cami günümüzde yoktur.

En son aldığım bir habere göre: bu kale Bakanlık tarafından restorasyonu da yapılmak şartıyla 20 yıllığına özel sektöre kiralanacakmış.

garipce-koyu-3
İstanbul Sarıyer Garipçe Köyü
garipce-koyu-7
İstanbul Sarıyer Garipçe Köyü

 

GARİPÇE KÖYÜ

Sarıyer merkezinden 10 km uzaklıktadır. Bu küçük köy: Rumeli Kavağı ve Rumeli Feneri arasındadır. Köyün meydanında: bir cami ve semt pazarı bulunur. Bu semt pazarında, ev yapımı ürünler satılıyor. Köyün tek geçim kaynağı balıkçılıktır. Burayı ziyaret ettiğinizde, açık büfe köy kahvaltısı ve balık yemelisiniz.

Zaten köyün sahilinde: küçük bir meydan, balıkçı tekneleri ve iki restoran bulunuyor. Köyün girişinde de bir restoran vardır. Bu restoranlarda özellikle Karadeniz kültürü yemekler, başta mısır ekmeği ünlüdür.

garipce-kalesi-1
İstanbul Sarıyer Garipçe Kalesi

Garipçe Kalesi

Kalenin Cenevizlilerden kaldığı söyleniyor. Köy meydanının solunda, yaklaşık 5 dakika uzaklıktadır. Kalenin 550 yıllık olduğu söyleniyor. Mahzenlere giden basamaklar, tuğla duvarlar, tabya ve çöplüğe dönmüş, bakımsız bir tarihi eserler karşılaşılıyor. Başkaca bilgi yok. Zaten günümüzde çöplüğe dönmüş durumdadır. Sadece, tepeden boğaz manzarasını seyretmek için bu kaleyi ziyaret edebilirsiniz.

İstanbul günlük gezi planı hakkındaki yazım için.