Irak Ninive-Nimova-Ninova

Asur Sarayı

Ninive, günümüzde Irak’ın kuzeyindeki en büyük kent olan Musul’un hemen karşısında, Dicle nehrinin doğu kıyısında büyük bir alan kaplar ve 19’ncu yüzyıl ortalarından bugüne dek çok kez incelenmiştir.

ARKEOLOJİK ARAŞTIRMALAR:

Buradaki ilk kazılar, 1847 yılında Austen Henry Layard tarafından yapılmış ve bu çalışmalar George Smith ve Rassam tarafından devam ettirilmiştir.

TANIMI:

Nimova, antik dünyanın en önemli kültür merkezlerinden biriydi.

İnsan medeniyetinin gelişiminde önemli rol oynadı.

Çünkü çeşitli sanat ve eğitim dallarının ortaya çıktığı en büyük metropoldü.

Asurlular tarafından siyasi merkez olarak kabul edilmiş ve ilk dini başkentleri Aşur’dan hemen sonra geliyordu.

Şehrin ana höyüğü olan Kuyunijk’te yapılan kazılar, MÖ 6000-MS 600 yılları arasında yerleşim yeri olarak kullanıldığını göstermiştir.

Ninova, önceleri kraliyet ikametgahıydı ve sonunda MÖ 700 civarında Kral Senacherib tarafından Asurluların başkenti olarak ilan edildi.

Senacherib’in halefleri, MÖ 612 yılındaki yıkıma kadar burada yaşadılar.

Ninova şehir surlarının çevresi 12 km den uzundur ve 6 kapı kazılmıştır. Uçsuz bucaksız bir metropol ve şehri geçmenin 3 gün sürdüğü bildiriliyor.

Kuyunujik höyüğünde Senacherrib sarayının taht odası süiti yeniden kazılmış olup, kralin fethini tasvir eden kabartma levhaların bir kısmı hala yerindedir.

Kuyunjik’in 1.6 km güneyinde bulunan imparatorluk cephaneliğinin bulunduğu Nebi Yunus Höyüğü, Yunus Peygamberin sözde mezarını içeren bir caminin etrafında toplanmış evlerle örtülmüştür.

Kral Sanherib

ÖNEMİ:

Yeni Asurluların son başkenti Ninive idi.

Ninova süryaniler için “kök ve vatan” demektir.

Sanherib (MÖ 704-681) bu eski kenti başkent yaptıktan sonra, büyüktü, donattı ve çalışmalarının ayrıntılı kayıtlarını bıraktı.

Yeni sokaklar ve meydanlar tasarladı.

Benzersiz Saray (180 x 190 m ölçülerinde) adı verilen çok şık bir saray inşa ettirdi.

Çok çeşitli otlar ve meyve ağaçlarıyla dolu, harika bir park yaptırdı.

Kuşlar ve yabani hayvanlar için bir alan yaptırdı.

Kente su getirmek için çeşitli araziler boyunca 18 kanaldan oluşan bir su sistemi vardı ve su kemerinin birkaç bölümü, yaklaşık 40 km uzaklıktaki Jerwan’da keşfedildi. Anıtsal su kemeri, 2 milyondan fazla taş ve su geçirmez çimentodan yapılmıştı. Romalıların su kemer inşa etmeye başlamadan 500 yıldan fazla bir süre önce inşa edilen su kemerlerinin üzerinde şu sözler yazılıydı:

“Dünyanın kralı Sanherib, Asur kralı. Ninova çevresine doğru uzanan, suları birleştiren çok uzak bir su yolu döşedim. Dik yamaçlı vadilerin üzerine beyaz kireçtaşı bloklarından bir su kemeri gerdim, o suların üzerinden akmasını sağladım”

Ama bu doğa aşığı hükümdar, yönetimi de ihmal etmedi.

İmparatorluk süresince ayaklanmalara sert karşılık verdi ve Kudüs’e dokunmamaya karşılık Yahuda kralıyla zorlu bir anlaşma yaptı.

Tanrıları, Mezopotamya boyunca uzun geçmişten beri yüceltilen asi Babil’i bile yağmaladı ve yıktı.

“Efendim, Asur’un yüreğini dindirmek için, yüce kudreti karşısında halklar diz çöksün diye, en uzak halklara hediye olarak Babil’in tozunu kaldırttım ve Asur’daki Yeni Yıl Festivali Tapınağında birazını kapalı bir küpte sakladım”

Bu kere, bu kibir cezasız kalmadı.

Sanherib tapınakta dua ederken, kendi oğlu veya oğullarınca “koruyucu tanrıların heykelleriyle ezilerek” öldürüldü.

Yaklaşık 75 yıl sonra Babilliler de intikamlarını alacaktı.

Asurbanipal kitaplığı adı verilen arşivde, aralarında Gılgamış Destanının da bulunduğu binlerce çivi yazılı tablet ele geçmiştir.

Şehrin Surları rölyefi

MİMARİ ÖZELLİKLERİ:

MÖ 7’nci yüzyıldan kalma duvarları yaklaşık 13 km uzunluğundadır. Bunu çevreleyen su dolu bir hendek bulunur. Surların kalındığı ise, yer yer 45 metre genişliğe kadar ulaşıyordu.

Bu surlar; 750 hektarlık dev bir alanı çevreler.

Khanwar nehri, şehrin merkezinden akarak batı tarafında Dicle nehrine katılıyordu.

Burayı antik Yakındoğu’da bu tarihe kadar bilinen en büyük kent yapar.

Sadece Babil zaman içinde burayı geçecektir.

Burada bir zamanlar 120 bin kişinin yaşadığı düşünülüyor.

Batı sektöründe, ırmak boyunca, diğer Yeni Asur kentlerinden de aşina olunduğu üzere, kentin geri kalanından yüksek iki tepe vardır.

Bunlar: kale ve cephaneliktir.

Kapı Lamassoları

Şehrin Kapıları:

15 giriş belirlenmiştir. Akropolis’in surlarını kesen 15 büyük kapı, kısmen kerpiçte, kısmen de taştan inşa edilmişti. Yaklaşık 5 km uzunluğundaki uzun doğu kesiminde 6 kapı vardı. 800 metre uzunluğundaki güney kesimle sadece bir kapı vardı.

Aşur kapısı, yaklaşık 4 km uzunluğundaki batı kesiminde 5 kapı, yaklaşık 1.9 km uzunluğundaki kuzey kesimde ise Adad, Nergal ve Sin olmak üzere 3 kapı vardı. Bu girişlerin birçoğunun taştan yapılmış dev heykellerle (lamassu) kaplı olduğu bilinmektedir.

Nergal Kapısı

Nergal kapısında, Sanherib’e atfedilen iki kanatlı taş boğa heykeli yeniden inşa edildi.

Irak Eski Eserler Dairesi tarafından yanına bir müze inşa edildi.

Adad kapısında birçok yazılı çini vardı ve Sin kapısı olduğu düşünülen kapıda, kemerli bir kapıdan geçerek siperlere erişim sağlayan bir rampa veya merdiven boşluğuna açılan bir koridor vardı.

Mashi Kapısı

En etkileyici olan Şamaş Kapısıydı. Irak Eski Eserler Dairesi adına Tarık Madhloum tarafından keşfedilen kapı: iki hendek ve bir su yolu üzerinden, kemerleri doğal konglomeradan oyulmuş bir dizi köprüyle ulaşılıyordu. Duvar kireçtaşı kaplıydı ve arkasında bir savunma yolu uzanan mazgallı bir korkulukla taçlandırılmıştı. Yapı, Sanherib damgası taşıyan kerpiç ve pişmiş tuğlalardan inşa edilmişti. Uzun, çıkıntılı bir burcun ortasında 4.5 metre genişliğnde bir giriş vardı ve bu burç, 6 kule ile daha da güçlendirildi.

Kapının iç tarafındaki kabaca oyulmuş taş levhalar bir kulenin yanışını tasvir ediyordu, bu oymaların Ninova’nın düşüşünü temsil etmesi ve Asur sonrası döneme ait olması mümkündür.

Kapının iç planı, Layard ve Rassam tarafından keşfedilen, oyulmamış ortostatlarla (dik levhalar) kaplı 6 büyük odayı içerir.

Botanik Bahçeleri

Botanik Bahçeleri;

Ninova’nın ünlü bahçeleri, her bitki ve hayvan sever için mutlaka görülmesi gerekin bir yerdir.

Teraslı saray bahçelerinin, Amanos Dağının bir kopyası olduğu ve her türlü aromatik bitki ve meyve ağacına ev sahipliği yaptığı söylenir.

Şehrin hemen dışında, Hatti diyarından (Günümüz Türkiye’sinde) aromatik ağaçlar, meyve ağaçları ve Keldani dağlarından ve topraklarından (günümüz Irak’ın güneyinden) gelen ağaçlardan oluşan eşsiz bir koleksiyona sahip botanik bahçeleri bulunmaktadır.

Bahçeler, karmaşık bir kanal ağı ile sulanmaktadır. Av koruma alanlarında yaban domuzu, karaca ve bir aslan bile görmek mümkündür. Günümüzde faal olan, bahçe dükkanı, imparatorluğun dört bir yanından çiçeklerin yanı sıra çok çeşitli yemeklik otlar ve şifalı bitkilerle doludur.

Zigurat

Ziggurat:

Bu devasa tapınak kulesi, kale höyüğünde gururla yükselir ve şehrin her köşesinden görülebilir.

Kule, bir dizi dik merdivenle erişilebilen ardışık katlardan oluşur.

Güneşte pişirilmiş tuğlaların farklı renklerde sırlanmış fırınlanmış tuğlalarla kaplanmasıyla inşa edilmiştir.

Ne yazık ki, günümüzde, ziggurat genel ziyaretçilere kapalıdır ve sadece rahiplerin erişimine açıktır, bu yüzden ihtişamını uzaktan hayranlıkla izlemeniz gerekecektir.

 

İştar Tapınağı:

Savaş ve tutku tanrıçası Ninovalı İştar’a adanmış bu tapınak kompleksi, bin yıldan fazla bir süredir aynı yerde duruyor.

Yakındaki Nabu tapınağı ise, edebiyat, yazıcılar ve bilgelik tanrısına adanmıştır.

Her iki tapınak da renkli sırlı çini ve tuğla cepheleri, oyma taş duvar panelleriyle kaplı iç mekanları ve çok sayıda zengin altın ve gümüş süslemeleriyle dikkat çekiyor.

Av malzemelerini taşıyan bir katır rölyefi

 

Kraliyet Hayvanat Bahçesi:

Asur kralları, av parklarını ve eğlence bahçelerini geyik, ceylan ve hatta aslan gibi hayvanlarla doldururlardı. Bir rölyefte, bir dişi aslan ve muhteşem yeleli bir aslan, pastoral bir bahçede dinlenirken görülmektedir.

Asurbanipal’in aslan avı sahnesi rölyefi

Asurlular için aslanlar dünyadaki tüm tehlikeleri temsil ediyordu, bu nedenle bu rölyefteki sakin aslanlar, kralların vahşi doğa güçlerini kontrol etme yeteneklerinin bir göstergesi olabilir. Kraliyet av parklarında aslanlar da avlanırdı.

Aslan avları rölyefi

Asur kralları, drama dolu halk gösterilerin bir parçası olarak bu korkunç hayvanları öldürerek imparatorluğu korumaya layık olduklarını kanıtlamışlardır. Asur aslan avı, Kral Asurbanipal’in sarayındaki rölyeflerde ünlü bir şekilde tasvir edilmiştir.

Kraliyet botanik bahçeleri rölyefi

Kraliyet Botanik Bahçeleri:

Ninova’daki kraliyet bahçeleri muhteşemdi. Dağlara doğru 50 km’den fazla uzanan kanallarla sulanıyor ve böylece yıl boyunca her türlü bitkinin yetiştiği bir vaha haline geliyordu. Son zamanlarda efsanevi Babil Asma Bahçelerinin (Antik dünyanın 7 harikasından biri) aslında Ninova’daki bahçeler olduğu ve daha sonraki yazarların Ninova ile Babil’i karıştırdığı iddia ediliyor. Öyle olmasa bile, Asurbanipal’in bahçeleri kesinlikle etkileyici ve egzotikti. Kral, imparatorluğun dört bin yanından bitkiler toplayıp başkentine getirmişti.

Koyuncuk Tepesi

KOYUNCUK TEPESİ-SARAYLAR:

Sanherib’in sarayı en az 80 odadan oluşuyordu ve bunların çoğu heykellerle kaplıydı.

Ünlü sarayın büyük kısmında K tablet koleksiyonu bulundu.

Bazı ana kapıların iki yanında, insan başlı boğalar vardı.

Kral Sanberid’in Rakipsiz Saray adını sonuna kadar hak eden yapı, yaklaşık 500 x 250 metrelik bir alanı kaplıyor ve şehre bakan yüksek bir terasta yer alıyordu. Sarayın dış cepheleri, cilalı beyaz sıva ile kaplanmış ve mavi sırlı tuğlalarla kaplanmış kireçtaşı bloklardan oluşan bir temel üzerine dikilmiş onbinlerce pişmiş tuğladan yapılmıştı. Sedir ağacından yapılmış devasa kapılar, süslü parlak bakır şeritlerle süslenmişken, kemerler ve saçaklar renkli sırlı çinilerle süslenmişti.

Saray, oda ve koridorlarla çevrili birkaç büyük, taş döşeli avludan oluşmaktadır.

Vahşi aslanlar şeklinde kaideleri olan dökme bronz sütunlar dikkat çeker.

Tam bir teknoloji harikasıdır.

Hitit saraylarının kusursuz bir kopyası olduğu söylenen, revaçta olan Bit-Hilani odası mutalka ziyaret edilmelidir.

Gelelim taht odasına: devasa insan başlı kanatlı boğaların çevrelediği üç girişi olan kuleli bir cephesi bulunur. Taht odasının ötesinde, sarayın idari, törensel ve evsel bölümleri bulunmaktadır, ancak buralar ziyarete kapalıdır.

Sarayın görkemli odaları, hepsi parlak renkli, hikaye sahneleri ve koruyucu büyülü figürlerle oyulmuş taş duvar panelleriyle dekore edilmiştir. Tüm kabartmaların bir araya getirildiğinde 3 km uzunluğa ulaşacağı söylenir.

Sarayın içi

Asurbanipal Sarayı:

Büyük Asur Krallarının sonuncusu Asurbanipal’ın (MÖ 668-627) sarayları buradadır. Hükümdarlığı döneminde; Asurlular batıda Kıbrıs’tan doğuda İran’a kadar uzanan ve bir dönem Mısır’ı da içine alan dünyanın en büyük imparatorluğuydu. Asurbanipal, Asur imparatorluğunun kralı olma konusunda mütevazi değildi, kendine “dünyanın kralı” diyordu.

Asur’un en büyük krallarından biri olmasına rağmen, Asurbanipal, tahta çıkmak için uygun bir aday değildi çünkü kralın küçük oğluydu. En büyük ağabeyi ve tahtın varisi öldüğünde, babası Esarhaddon, bir sonraki büyük oğlu Şamaş-şum-ukin’i devre dışı bıraktı ve Asurpanibal’i veliaht yaptı. Bu cesur bir hareketti. Esarhaddon’un kendi babası, küçük kardeşlerini tahta çıkardıktan sonra oğulları tarafından vahşice öldürülmüştü. Şamaş-şum-ukin’i Babil kralı yaptı. Kulağa o kadar da kötü gelmiyor, değil mi? Aslında tam olarak değil, O kardeşine hesap vermek zorundaydı. Gerilimler daha sonra top yekün bir savaşa dönüşecekti.

Evet Asurpanibal hakkında bilgi vermeye devam edelim. Çünkü bu şehirde onun da sarayı vardı. Asurbanipal, tebaası arasında popülerdi ancak düşmanlarına karşı acımasızdı. Yenilmiş bir kralın çenesine köpek zinciri taktığı ve onu bir köpek kulübesinde yaşamaya zorladığı söylenir. Bu antik dünyanın standartlarına göre bile oldukça acımasızdı.

Asurbanipal, Mısır ile bir savaş devraldı ve bu savaşı ele alarak düşmanlarını yok etti ve imparatorluğu daha da büyüttü. Elam devleti Asur’a karşı ayaklanmaya çalıştığında, Asurbanipal onları ezdi. Elam kralını ve oğlunu kendi kılıcıyla öldürdüğünü iddia etti. (Gerçekte savaşta değil de sarayın güvenliğinde evindeydi.) Elam kralının başı, bahçedeki bir ağaca süs olarak asıldığında, Ninova’daki saraya geri getirdi. Çoğu insan bunu çok açık bir uyarı olarak görecektir.

Düşmanlarını ezmek sadece dış tehditlerle sınırlı değildi. Kendi kardeşini de yok etti. Daha önce de gördüğümüz gibi, Asurbanipal, Şamaş-şum-ukin Babil kralı ilan edilmişti. Asurbanipa’e hesap vermekten bıkan kardeşi, imparatorluktaki diğer ücra halklarla bir koalisyon kurarak ona karşı komplo kurdu ve Babil adına tartışmalı şehirleri ele geçirdi.

Asurbanipal komployu keşfettiğinde, Babil’i 2 yıl boyunca kuşattı. Açlıktan ölmemek için kendi çocuklarını yiyen insanlara dair korkunç hikayeler vardır. Sonunda Asurbanipal’in kardeşi, yakalanmaktan kurtulmak için yanan sarayında can verdi ve suç ortakları da öldürüldü.

Evet kraliyet saraylarına devam edelim.

Asurbanipal, kraliyet başkenti Ninova’dan hüküm sürdü. Ninova şehri, Asurbanipal’in büyükbabası Sanherib tarafından, büyüklüğü ve ihtişamıyla antik dünyayı hayrete düşüren biyük bir şehre dönüştürüldü. Asurbanipal, saltanatının büyük bölümünde tüm halk için bir hayranlık nesnesi olarak inşa edilen Rakipsiz Saraydan hüküm sürdü.

Koyuncuk’taki iki kraliyet sarayından da, etkileyici yontulmuş levhalar çıkarılmıştır.

İşlenen konular, Kalah’ta II Asurnasirpal dönemindekilerle aynı olup, aslan avları ve askeri seferlerle kralın gücü yansıtılmıştır.

Asurbanipal’in Elamlılar karşısındaki ilk zaferi Nenive’deki sarayında şaşırtıcı bir rölyefle kutlanmıştır.

Hoş bir bahçede, sedirde uzanan kral ile yanında koltukta oturan kraliçesi hizmetkarlarınca serinletilirken bir yandan da içkilerini yudumlarlar.

Sol tarafta bir müzisyen harp çalar.

Bu huzurlu sahnenin ortasında ağaçların birine asılmış bir kesik baş durur.

Bu, Til-Tuba Savaşında öldürülen Elam Kralı Teumman’ın başıdır.

Bu heyecandan uzak tarz ile, kraliyet sarayının yontma dekorlarını görme ayrıcalığına erişenlere, düşmanların başlarına gelenler ve hükümdarların soğukkanlılığını gösteriyordu.

Sanherib sarayının taht odasında ve bitişikteki bazı odalarda restorasyon çalışmaları devam etmektedir.

İki ana odanın tüm girişleri kanatlı boğa heykelleriyle çevrili olarak bulunmuştur ve 19’ncu yüzyıl kazıcılarının hiçbirinin kaydetmediği bir dizi ortostat bulunmuştur.

Bu levhalardan biri, kulelerle ağır bir şekilde savunulan yabancı bir şehrin Asur ordusuna teslim oluşunu tasvir etmektedir.

Taht odasının bitişiğindeki taş döşeli bir banyo ve büyük antrede en az 40 oyma ortostat bulunmaktadır.

Temsil edilen konular arasında Sanherib’in dağlık bölgelerde yaşayan halklara karşı yürüttüğü seferler, kuşatılmış şehirler ve Asur ordusu birlikleri yer almaktadır.

Asurbanipal tarafından inşa edilen kütüphane:

Düşmanlarını ezip aslanları öldürmese de, belki de uygunsuz bir şekilde Asurbanipal bilimsel uğraşlardan hoşlanıyordu.

Bir kral için alışılmadık bir şekilde okuyabiliyor ve yazabiliyordu.

Bilimsel yetenekleriyle övünmeyi severdi ve hatta saray kabartmalarında kendini kılıcının yanında kemerinde bir kalem (yazmak için kullanılır) ile tasvir ederdi.

Kalem, kılıçtan daha güçlü olabilir, ancak Asurbanipal, ikisinde de oldukça becerikliydi. Asurbanipal, dünyada sistematik olarak toplanan ve kataloglanan ilk kütüphaneyi kurdu. Sahip olmaya değer her kitabın bir kopyasını istedi ve adamlarını dünyadaki tüm bilgiyi toplamak için imparatorluğun dört bir yanına gönderdi.

Asur kitapları çoğunlukla kağıda değil, kil tabletlere semboller oluşturmak için küçük kamalar kullanan çivi yazısı adı verilen bir yazıyla yazılırdı. Toplamda bu tabletlerden yüz binlercesini topladı ve bunların yaklaşık 30 bin tanesi şu anda İngiltere’de Britihs Museun’dadır.

“Ben, Asurbanipal, Nabu’nun (yazı tanrısı) bilgeliğini öğrendin, ne kadar varsa, bütün uzmanların yazıcılık uygulamalarını ele geçirdim, onların talimatlarını inceledim” demiştir.

Asurbanipal’in kütüphanesi, MÖ 612 civarında s arayın yanan duvarlarının altına gömülmüş ve 2.000 yıldan fazla bir süre kayıp kalmıştır. Kütüphanenin ilk kırık ve dağınık kalıntıları, 1849 yılında bulunmuş ve şu anda British Museum’da sergileniyor.

O zamandan beri dünyanın dört bir yanından bilim insanları bu parçaları incelemişler ve Asur kültürü hakkında bildiklerinizin çoğu bu metinlerden gelmektedir.

Eserler arasında Gılgamış Destanı da vardır. Günümüzde dünyanın en eski edebiyat eserlerinden biri olarak kabul edilen bu eserin bir kısmı, günümüzde Tufan Tableti olarak adlandırılan tablete kaydedilmiştir. Büyük Tufan’ın öyküsünü anlatan ve o zamana kadar sadece İncil’den bilinen bir kitap.

Asurbanipal

Asurbanipal neden tabletler topladı?

Asurbanipal olağanüstü bir kraldı. Yazıtlarında, bilgisinin genişliği ve derinliğiyle övünür. Diğer Asur kralları orduyu uzak diyarlara seferlere götürürken, Asurbanipal evinde kalırdı. Asurpanibal’in saraylarının duvarları, birçoğunda kemerine sıkıştırılmış bir yazı kalemi ile tasvir edilen kral kabartmaları da dahil olmak üzere oyma kabartmalarla süslenmişti.

Asurbanipal’in babası, genç prensin eğitim almasını istiyordu çünkü bu imparatorluğu yönetmek için güvendiği uzmanlığa erişmesini sağlayacaktı. Asur bilimi tanrıların iradesini anlamaya odaklanmıştı, bu yüzden kütüphanesi de tanrılardan gelen alametleri yorumlayan metinlere odaklanmıştı.

Ancak Asurbanipal’in edebi kitaplara da ilgisi vardı. Asurbanipal, muhtemelen duygusal nedenlerle, eğitimi sırasında yazdığı tabletleri hala saklıyordu. Koleksiyonundaki tabletlerin çoğu, sarayına ait olduklarını belirten bir tür kütüphane damgası taşıyordu.

Nebi Yunus bölgesi

NEBİ YUNUS TEPESİ:

Nebi Yunus adı verilen diğer tepe, Koyuncuk’un 1 km güneyindedir.

İkisinin arasından antik kenti kuzey ve güney kısımlara ayıran Dicle’nin kollarından Husur ırmağı geçer.

Nebi Yunus Bölgesi

Nebi Yunus tepesinde, büyük balığın karnından kurtulduktan sonra, Ninivelilere vaaz verdiğine inanılan Yunus Peygamber ile bağdaştırılmış bir Müslüman türbesi vardır.

Metta oğlu Yunus, Asur İmparatorluğunun başkenti Ninova (Ninive) hakkına gönderilmiş bir peygamberdir. Yunus, 33 yıl onları tanrının dinine davet etmiş, kendisine bu süre içinde sadece 2 kişi inanmıştır.

Bu dini alan ve çevresinde sınırlı kazı yapılabilmiştir.

Yine de Asur savaş makinasının kalbinin burası olduğu açıkça belirlenmiştir.

Cephanelik:

Nebi Yunus höyüğünde bir cephanelik inşa etti.

Mısır’ın fethini kutlamak amacıyla girişine Firavun Taharka (Tarku) heykellerini ganimet olarak dikti. Bunlar 1954 yılında Irak Eski Eserler Dairesi adına Fuad Safar tarafından keşfedildi.

 

ESKİ KENT TEPESİ:

Bu iki önemli tepe dışında, kentin kuzeybatı köşesinde, kral tarafından inşaat yaptırılmayıp bir tür yukarı sınıf bölgesi işlevi gören “eski kent tepesi” nde de kazılar yapılmıştır.

Yakınlarda seramik ve bakır atölyeleri bulunmuştur.

 

AŞAĞI KENT:

Kentin geri kalan çok büyük kısmı olan Aşağı Kent, 1990’larda bir yüzey araştırması yapılana dek pek keşfedilmemiştir.

1991 yılında Körfez Savaşı bu çalışmaları durdurdu.

Ama Musul kenti, antik kentin güney kısmına genişlemeye başladığından, bu önemli kurtarma çalışmasının acil tekrar başlatılması gerekti.

ASURBANİBAL:

Kral Sanherib’den sonra gelen oğlu Esarhaddon (hükümdarlığı MÖ 681-669) tahta geçmiş ve babasının yapı çalışmalarını sürdürmüştür. Esarhaddon Mısır seferinde öldüğünde annesi Zakutu (yaklaşık MÖ 718-668) oğlu Asurbanipal’in yeni kral olarak tahta geçmesini yasallaştırmıştır.

MÖ 7’nci yüzyıl sonlarında Asurbanipal, Akropolis’in kuzeybatı ucunda yeni bir saray inşa ettirdi.

Ayrıca büyük kütüphaneyi yaptırdı.

Verileri toplamak ve kopyalamak için, yazıcıları topladı.

Ülke genelindeki antik metinler, K Koleksiyonu, 20.000 den fazla tablet veya tablet parçasından oluşuyordu ve Mezopotamya’nın kadim kültürünü kapsıyordu.

Konular edebi, dini ve idari olup, tabletlerin çoğu mektup biçimindedir.

Temsil edilen öğrenim dalları arasında matematik, botanik, kimya ve sözlük bilimi yer almaktadır.

Kütüphane, antik dünya hakkında çok sayıda bilgi içermekte ve gelecek nesiller için akademisyenlere ilham kaynağı olacaktır.

Asurbanipal’in ölümünden 14 yıl sonra, Ninova, bir daha asla toparlanamayacağı bir yenilgiye uğradı.

MÖ 612 yılında Babilliler, İskitler ve Medler tarafından şehrin yağmalanmasını temsil eden geniş kül izleri, Akropolis’in birçok yerinde bulundu.

MÖ 612 yılından sonra şehir önemini yitirdi.

Ancak bazı Seleukos ve Yunan kalıntıları vardır.

MS 13’ncü yüzyılda şehir, Musul Atagelreri altında bir miktar refah içinde görüldü.

Daha sonra evler en azından MS 16’ncı yüzyıla kadar iskan edilmeye devam etti.

 

Ölümü:

Asurbanipal’ın hayatı iyi belgelenmiş olsa da ölümü bir sır olarak kalmıştır. 19’ncu yüzyılda arkeolojik keşifler yapılmadan önce, Asurbanipal sonrası yazarlar tarafından Sardanapalus olarak biliniyordu ve Asur’un son kralı olarak romantikleştiriliyordu. Bir Farsça anlatıma göre, Ninova düşmanlarının eline düştüğünde, sarayında cariyeleriyle, altın ve gümüşle birlikte kendini yaktı.

Ancak arkeolojik kanıtlar, Asurbanipal’in Asur’un son kralı olmadığını ve Ninova’nın düşüşü sırasında ölmediğini kanıtlamıştır. Ancak ölümünden kısa bir süre sonra MÖ 612 yılı civarında imparatorluk zayıflamış ve çeşitli guruplar Asur şehirlerini yağmalayarak imparatorluğun çöküşüne yol açmıştır. Ondan sonra gelen krallar hakkında çok az şey bilindiğinden, Asurbanipal’in Asur’un son büyük kralı olduğuna inanılır.

 

ŞEHRİN SONU:

MÖ 612 yılında, Medler, İskitlerden de yardım alarak, 3 aylık bir kuşatmadan sonra Ninive şehrini ele geçirip yağmaladılar.

 

HEYKELLERİN PARÇALANMASI:

İşid, Musul’un da içinde bulunduğu Ninova eyaletinde bulunan bir arkeoloji müzesini (Nineveh Arkeoloji Müzesi) yerle bir etti.

Irak Babil

Babil Asma Bahçeleri

 

Yazının hemen başında belirtmeliyim ki: “Babil’in Asma Bahçeleri” olarak, Dünyanın 7 harikasından biri olarak kabul edilen yeri; gören, bilen yoktur. Hatta: dönemin sikkelerinde ve yine o dönemde, o yörede bolca bulunan çivi yazılı tabletlerde bile, buranın herhangi bir resmi veya resmi bilgi bulunmamaktadır.

Burası hakkındaki bilgilerimiz: antik dönem yazarlarının aktardıklarından ibarettir ve elbette kesinliği tartışmalı, kanıtlanmamış bilgilerdir. Ama: Dünyanın 7 harikası seçilirken, burası da o harikalar listesine dahil edilmiş ve kabul edilmiştir.

Evet: öncelikle “Babil” şehrinden ve şehirde ve çevresinde kurulan uygarlıktan söz etmek istiyorum. Söylediğim gibi, bu doğruluğu kanıtlanmamış bilgiler, antik dönem yazarlarından ve daha sonra bu bölgede kazı yapan bilim adamlarının buluntular eşliğindeki yorumlarından kaynaklanmaktadır.

Yine en başta belirtmekte yarar var. Babil şehri UNESCO tarafından 2019 yılında Dünya Kültür Mirası Listesine dahil edilerek koruma altına alınmıştır.

Babil

BABİL:  

Babil şehri, Basra körfezinin kuzeybatısında ve Akdeniz’in doğusunda, günümüzde Irak ülkesi sınırları içinde, Fırat ırmağının üzerinde yer almıştır. Bağdat şehrinin 85 km güneyindedir. Modern El-Hillah şehrinin yakınındadır.

Babil veya Tanrıların Kapısı, antik Yakındoğu’daki en ünlü kentlerden biridir.

Pek çok Mezopotamya kenti gibi uzun bir geçmişe sahiptir.

Hammurabi

İlk olarak Erken Hanedanlar döneminde yerleşilen Babil, MÖ 18’nci yüzyılda Hammurabi’nin saltanatı sırasında önem kazandı. Kendisi: Hammurabi ismini sonsuza dek yaşatacak ve günümüzde Paris Louvre müzesinde sergilenen ünlü “Hammurabi Kanunları” ile gündeme gelmiştir.

Hammurabi döneminden sonra ise, şehirde inişli çıkışlı bir gelişme görülür.

Babil
TARİHÇE:

Demir çağı boyunca Babil Krallığının kuzeydeki Asurlarla çalkantılı bir ilişkisi oldu.

Kent Semharib tarafından MÖ 689 yılında yıkıldı, ama oğlu Asurahiddina (saltanatı MÖ 680-669) tarafından büyük oranda tekrar inşa edildi.

MÖ 612’de, Asur devleti yıkıldığında, muzaffer Medler ve İskitler, gözlerini kuzeye çevirerek Babil’i Orta ve Güney Mezopotamya’nın hakimi durumunda bıraktı.

Nabopolassar ve Nabukadnezar (saltanatı: MÖ 604-562) adlı krallar yönetiminde Yeni Babilliler, kentlerini tekrar inşa ederken tapınaklara özel bir ağırlık verdi, ticaret şebekelerini tekrar canlandırdı ve refahlarını tehdit eden komşu devletlerle savaştılar. Suriye, Filistin ve Mısır üzerine seferler düzenlediler.

Bu seferler sırasında, MÖ 597 yılında İncil’de sözü edilen “Yahuda kralı Yehoyakin ve pek çok esirin Babil’e sürülmesi, daha sonra ise Kudüs şehrinde bulunan tapınağın yıkılması ve Yahudilerin son olarak MÖ 586’da toptan Babil şehrine sürülmesi eylemleri, onun zamanında olmuştur.

Nabukadnezar, bu seferler dışında ülkesinde iken, yorulmak bilmeyen bir inşaatçı olarak tanınırdı. Muazzam bir işgücüyle ürettiği kerpiçler ile, kraliyet mimarlarının denetiminde, saraylar, tapınaklar, kapılar ve görkemli surlar yaptırdı. En heybetli anıtlar, mavi sırlı tuğlalarla kaplanmıştı.

Böylece, başkentleri Babil, siyasal, kültürel, düşünsel ve dini bir merkez haline geldi.

Daha sonraki hükümdarlar zayıftı.

MÖ 556’da tahta çıkan meraklı, ilginç, entellektüel Nabunaid’in büyüyen Pers İmparatorluğunun dinamik kralı Büyük Kyros’un çağdaşı olmak gibi bir talihsizliği vardı.

MÖ 539’a gelindiğinde, Babil’i kuzey ve doğudan saran Persler, Ege’den Afganistan’a kadar uzanan geniş bir bölgeye egemendi.

Persler Babil’e saldırdığında, Nabunaid’in oğlu Belşazar yönetimindeki Babil güçleri dağıldı ve Persler bu büyük kenti savaşmadan ele geçirdi.

Antik Mezopotamya’nın bağımsız devletlerinin sonuncusu da böylece ortadan kalkmış oldu.

Babil
KENT PLANI:

850 hektarlık bir alan kaplayan Babil, Ninive (750 hektar) ve Ur (60 hektar) gibi şehirlerin yanında antik Mezopotamya’nın en büyük kentiydi.

İç kent bile, dev gibiydi.

Yaklaşık 400 hektar.

Orta ve Güney Mezopotamya’da kentsel nüfusları belirlemekte yararlanılan standart, hektar başına 200 kişi ölçüsü kullanılırsa, iç kentin nüfusu 80.000 olarak tahmin edilir.

Kent, iç içe iki müstahkem kısımdan oluşur ve kentin içinden kuzey-güney doğrultusunda akan Fırat, bu savunma sisteminin önemli bir öğesini meydana getirir.

Dış tahkimatlar, bir yanı Fırat’ın kendisi olan dev bir üçgen biçimindeydi.

Doğuya uzanan diğer iki cephe ise üç sıra duvardan ve bir hendekten oluşuyordu.

Bu üçgenin içinde, ayrıca tahkim edilmiş olarak dikdörtgen bir çekirdek halinde iç kent yer alırdı.

Babil Surlar

İÇ KENT:

Bunun bir öğesi, kentin başlıca anıtlarının bulunduğu kent merkeziydi, Kraliyet Sarayı, kült merkezleri ve eski yerleşim bölgesi buradaydı.

Babil’in dikdörtgen çekirdeği, Fırat ırmağının doğu kıyısında müstahkem bir kare olarak doğdu.

Bu alan Nabukadnezar tarafından batıya doğru genişletildi ve yaklaşık 1.6 x 2.4 km lik bir alanı kaplar hale geldi.

Tahkimatlar içteki 6,5, dıştaki 3.7 metre kalınlığında, iki sıra kerpiç tuğla duvardan meydana gelirdi.

Aralarındaki boşluk yol işlevi görürdü.

Duvarların dışında Fırat’a bağlı bir hendek kazılmış ve ırmaktan giriş demir parmaklıklarla engellenmişti.

Suyla temas eden duvarlar koruyucu bitümle yapıştırılmış pişmiş tuğlalarla desteklenmişti.

Kente girilen 8 kapıya, köprülerle ulaşılıyordu. En görkemli kapı “İştar Kapısı” ydı.

 

 

KENT PLANI:

Kent bir ızgara plan içinde, ırmağa paralel düz sokaklar halinde inşa edilmişti.

Böyle düzenli bir yerleşim Orta ve Güney Mezopotamya’da pek görülmeyen bir şeydi.

Tabletlerden semtler, çok sayıda kült mekanı ve diğer topoğrafik öğelerle birlikte bazı sokakların adları da bilinmektedir.

Sokak adları çarpıcıdır.

Bazıları sokakların çıktığı kapılara ismini veren tanrıların adını taşırdı.

Örneğin: “İştar, adamları (insanları) adına aracı.”

Diğer adlar ahlakidir. “İkizler sokağı” ve “Dar Sokak” (Ey kibirli, yere eğil” in alternatif adı)

Babil’in kent planı, ana dini yapılara önemlerini geri kazandırması açısından, tipik Yeni Asur kentsel yerleşim düzeninden ayrılır.

Sarayların ihtişamlı olduklarına kuşku yoktur.

Ama kentin merkezinde saray değil, Marduk Tapınağı ve zigurat yer alır.

Saraylar birbirinden ayrı, İç Kent’in kenarlarındadır.

Yeni Asur uygulamalarından bir başka farklılık da, dini merkez ve saray bölgelerinin yükseltilmemiş ve kentin geri kalanıyla aynı, düz zemin üzerinde bulunmasıdır.

 

ÖZEL EVLER

Özel evler, geleneksel Mezopotamya türüdür.

İki veya üç katlıdır ve ortasında bir avlu yer alır.

Bu evlerin, hatta Uruk ile Ur’daki aynı dönemden örneklerin olağanüstü büyüklükleri MÖ 6’ncı yüzyılda bölgenin refah düzeyini gösterir.

Babil Tanrısı Marduk

TÖREN YOLU VE MARDUK TAPINAĞI:

Dini merkeze, kuzeydeki İştar Kapısının önünden başlayan bir Tören Yolu ile ulaşılıyordu.

Mart veya Nisan aylarındaki Yeni Yıl Festivali sırasında bu yol boyunca tanrıları suretleri taşınırdı.

Sokak, daha sonra, Kuzey Sarayının yüksek duvarları ile karşısındaki burç arasında bulunan, aşk ve savaş tanrıçası İştar’ın sembolü olan aslan figürleriyle bezeli sırlı tuğladan kapıya ulaşırdı.

Babil İştar Kapısı

İştar Kapısı:

İştar Kapısının korunma durumu ilginçtir.

Nabukadnezar’ın sırlı tuğlalarla dekore edilmiş üçüncü ve son versiyonundan, sokak döşemesinden yukarı pek bir şey kalmamıştır.

Ancak, kapının 15 metre kadar derine inen temelleri, kutsal yapılara uygun şekilde, temiz kuma gömülü ve tanrı Marduk’un sembolü ejderler ve Adad’ın sembolü boğaların tasvir edildiği düz (sırlanmamış) tuğla rölyeflerle bezeliydi.

Bugün ziyaretçilerin gördüğü açığa çıkarılmış kısmı ve Berlin şehrinde Bergama Müzesindeki rekonsrüksiyonun dayanağını oluşturan bu duvarlardır.

Orijinal kapının yüksekliği muhtemelen 23 metre idi ve hem iç hem de dış surları kapsıyordu.

Berlin şehrindeki rekonstürsiyonda da görülebileceği gibi, kapı ve yanındaki duvarlar parlak mavi bir akaplan üzerine bazıları düz, bazıları rölyef olarak renkli sırlı tuğlalardan yapılmış aslan, boğa ve ejderlerce korunuyordu.

Birbirini izleyen krallar, bu kapıdan tantanalı törenlerle geçerek şehre girerlerdi.

Evet sırlı kobalt mavisi tuğlalardan inşa edilen ve boğalar ve ejderhalarla süslenmiş şehir kapısında, Nebukadnezar’a atfen bir yazıt yer alır: “Geçitlere vahşi boğalar ve vahşi ejderhalar yerleştirdim ve böylece onları görkemli bir ihtişamla süsledim ki, insanlar onlara hayranlıkla bakabilsin”

 

Zigurat:

Tören Yolu, İştar kapısı ve saraydan güneye doğru, zigarutı da içeren Etemenanki kompleksine doğru devam ediyordu.

Bu zigurat, Kitabı Mukaddes’deki Babil Kulesine karşılık gelir, ama pek çok defa yeniden inşa edilmiştir.

Ne yazık ki, bu yapının sadece yaklaşık 91 metre karelik bir alanı kaplayan temelleri günümüze ulaşmıştır.

Ama başka yerlerde daha iyi korunmuş örnekleri bulunan ziguratlara benzediği kuşkusuzdur.

Herodotos’a göre, 8 basamaklı, tepesinde tek odalı bir tapınak bulunan bir kuleydi.

Bu odada Marduk’un yatıp uyutulduğu bir divan ve yanında altıdan bir masa bulunurdu.

Muhafızlık görevi, bir kadına aitti.

Babil şehri hakkında en ünlü hikayelerden biri, bazı İncil bilginlerinin yanlış bir çevriye veya ustaca bir kelime oyununa dayandığına inandığı Babil Kulesiydi.

Tekvin Kitabı, Büyük Tufan’dan kurtulanların göğe ulaşacak bir kule inşa etmek istediklerini, ancak Tanrı’nın inşaatçıları kibirlerinden dolayı cezalandırdığını ve Dünya’da birçok farklı dil konuşmaya zorlandıkları bir yer olan Babil Kulesini anlatır.

Hikaye, Babel isminin karışıklık veya karıştırma anlamına gelen İbranice kelimeden türediğine dair bir İbrani inancından kaynaklanmaktadır. İronik bir şekilde, bu yorumun kendisi bir dil karışıklığıdır. Akadca Babylon ve Babel kelimelerinin kökü karıştırmak anlamına gelmez, tanrıların kapısı anlamına gelir.

Arkeologlar, İncil hikayesinde bahsedilen kulenin Marduk’a adanmış Babil’deki dev bir ziggurat olan Etemenanki olabileceğine inanıyorlar. İsmi, hikayede bahsedilen isimlerle örtüşen “göklerin ve yerin temelinin tapınağı” anlamına gelir.

1913’te araştırıldığında Etemenanki göğe kadar ulaştığı varsayılan kulenin gerçekte 61 metreye yakın bir yükseklikte olduğu ortaya çıkarıldı.

 

Evet tören yoluna devam edelim.

Sokak, buradan batıya dönerek Fırat’a ve batı yakasına yönelirdi.

Etemenanki ile kentin baş tanrısı Marduk’un tapınağı Esagila (veya E-sangil), “Başını kaldıran Tapınak” arasından geçerdi.

E-sangil’in planına ulaşmak kolay değildi, çünkü daha sonraki yerleşimlere ait 21 metre derinliğinde moloz ve bu noktanın dini geleneğini sürdüren bir Müslüman türbesinin altında bulunuyordu.

Araştırmacıların derin deneme çukuru, teşhise yardımcı yazıtlar bulunan döşeli bir zemine rastlayınca, tapınak şans eseri bulunmuş oldu.

Duvarları boyunca tüneller kazan işçiler, boyutları ortaya çıkardı.

86 x 78 metre ve doğuya doğru iki açık avlu.

İçerisine dair pek ayrıntı yoktur.

Herodotos’a göre, tapınakta tümü altından olmak üzere tanrının oturan bir heykeli, bir masa, bir taht ve kaidesi bulunuyordu.

Ama bu değerli eşyalardan hiçbir iz kalmamıştır.

NABUKADNEZAR’IN GÜNEY SARAYI:

Nabukadnezar’ın 3 ana sarayı vardı.

Kuzey Sarayı: şehir surlarının hemen ötesinde kurulmuştu. Yazlık saray ise, diğerlerine nazaran daha küçüktü. En önemli saray, bir odalar ve daireler labirentiyle çevrili, 5 büyük avlu içeren, Güney Sarayıydı.

Devasa Güney Sarayı pişmiş tuğladan yükseltilmiş bir platform üzerine inşa edilmişti.

Kamusal ve özel odaların bir eksen üzerinde dizili düz hatlı avlular (bu sarayda 5 adet) çevresine gruplanması Asur tarzını yansıtıyordu.

Babil Kral Sarayı taht odası

Avluların en büyüğünden girilen, dikdörtgen biçim Taht odasına, uzun yanındaki 3 girişten girilirdi.

Bu saray; hatta belki de bu odayı, Kitabı Mukaddes’teki Daniel Kitabında ölümsüzleştirilen Baltazar’ın şöleninin ve 200 yıl sonra Büyük İskender’in ölümünün gerçekleştiği yer olarak düşünülebilir. MS 323 yılında Nebukadnezar’ın sarayında ölen İskender, Babil’i İmparatorluğunun başkenti yapmayı planlıyordu.

Taht odasının dış duvarı, geometrik desenler, ağaçlar ve hayvanların tasvir edildiği sırlı tuğladan panellerle süslenmişti.

Asurlardan farklı olarak, Yeni Babilliler odaları taş ortostatlarla donatmamış veya girişleri devasa bekçi lamasularla korumamışlardı.

Gerçekten de, sırlı tuğlalar dışında, MÖ 6’ncı yüzyıl Babil’inin harabelerinde sanat veya zanaat adına pek bir şey bulunmamıştır.

Ancak metinler bizlere odaların kaliteli ahşapla donatılmış ve altın veya tunç ile süslenmiş olduğunu söyler.

Sarayın en kuzeydoğu ucunda, olağanüstü kalın bir duvarla çevrili ve zincirli kovalarla su çekilmek üzere tasarlanmış gibi görünen yan yana 3 çukurdan oluşan, değişik bir kuyu içeren 14 ufak, tonozlu depo odasının meydana getirdiği, müstakil bir öbek, akıl karıştırıcıdır.

Bu odalar, bir tür lüks çatı katı bahçesi olan, ünlü Asma Bahçelerinin temelleri olabilir.

MÖ 3’ncü yüzyıl tarihçisi Bel-Usur’a göre: bu bahçeler Nabukadnezar tarafından, Med eşinin kuzeydeki yurdunun ormanlarına duyduğu özlemi tatmin etmek için yaptırılmıştı.

Bu, Yunanlıları o kadar etkilemişti ki, Asma Bahçeleri Dünyanın 7 Harikasından biri olarak kabul edilmiştir.

 

KENTİN YAPIMI-İŞGÜCÜ VE MASRAFLARI KARŞILAYACAK PARA:

Bu kadar çok sayıdaki inşaat projesi için büyük miktarda insan gücüne ihtiyaç vardı.

Bu büyük ölçüde zaferle sonuçlanan seferlerden sonra Babil’e getirilmiş vasıflı ve vasıfsız yabancı işçilerle karşılanıyordu.

Antik Yakındoğu’da, insanların sürülmesi sık görülen bir olaydı ve isyan ihtimalini azaltmak için başvurulan bir yöntemdi.

Kudüs’ün MÖ 586’da ele geçirilmesinden sonra Babil’e sürülüne İbraniler bu açıdan yalnız değillerdi.

Ama genellikle, belli bir proje bittikten sonra böyle yabancıların daha iyi koşullarda yaşamalarına, toprak sahibi olarak toplumsal statülerini yükseltmelerine izin verilirdi.

Bu projeler için para da gerekliydi.

Ama o kadar kolayca bulunamıyordu.

MÖ 6’ncı yüzyıl ortalarına gelindiğinde, Babil ekonomisi zorlanmaya başlamıştı.

Zira ele geçirilen topraklar artık eski düzeyde katkıda bulunmuyordu.

Bunun sonucunda nüfus üzerinde oluşan baskı, istilacı Persler ve Büyük Kyros’un lehine önemli bir avantaj olmuş olabilir.

 

ŞEHRİN SONU:

İbrani geleneğinde Nebulkadnezar bir tiran, Babil ise işkenceydi. Kral, MÖ 6’ncı yüzyılın başlarında Kudüs’ü fethetmiş ve İbranileri Babil’e sürmüştü. İncil, onun Yahudi tapınağından kutsal eşyaları çalıp Babil’e götürüp Marduk Tapınağına yerleştirdiğini söyler. Saygısızlığını cezalandırmak için İncil, Daniel Kitabında Nebukadnezar’ın soyunun nasıl sona ereceği hatırlatılır. Hikayede: tahtın varisi Balşatsar, Kudüs’den yağmalanan kutsal kaplarla bir ziyafet verir. Şenlikler sırasında hayalet bir el belirir ve duvarda şu gizemli sözcükleri oluşturan tuhaf bir yazı belirir: Mene, Mene, Tekel, Ufarsin.

Sürgündeki Daniel, dehşete kapılmış kral tarafından duvardaki yazıyı yorumlaması için getirilir. Daniel yazıyı şöyle okur “Tanrı krallığının günlerini saydı. Medler ve Persler’e verdi”

Daniel’in tahmini gerçekleşti. MÖ 539 yılında Babil, Pers Kralı Büyük Kyros’un eline geçti ve Yahudiler sürgünden döndüler.

 

SADDAM HÜSEYİN:

1980’lerde Irak diktatörü Saddam Hüseyin, kraliyet sarayını yeniden inşa etmeye koyuldu. Selefleri gibi o da inşaat projelerinde yazıtlar bıraktı. Bazı tuğlaların üzerine Hüseyin Arapça olarak şunları yazmıştı: “Irak’ı yüceltmek için Nebukadnezar oğlu Saddam tarafından inşa edildi.”

 

Babil şehrinde bulunan Cyrus silindiri
CYRUS SİLİNDİRİ:

Kile oyulmuş, kama şekillerinden oluşan erken bir yazı biçimi olan çivi yazısıyla yazılmış bu silindirik kil belge, Kiros Silindiridir. Mezopotamya, Babil’de keşfedilen bu belge, MÖ 6’ncı yüzyıla tarihlenir ve en eski insan hakları bildirgelerinden biri olarak kabul edilir.

 

 

ŞİMDİ DE ANTİK DÖNEM YAZARLARININ BABİL ŞEHRİ HAKKINDAKİ YAZDIKLARI;

 

Heredotos

MÖ.490-480 yılları arasında doğan ve “Tarihin Babası” olarak anılan yazar: Marduk tapınaklarını şu şekilde anlatmaktadır.
“ Babil şehrinin her iki yakasında, birer kule vardı. Bu kulelerin birinde: çok sağlam bir surla çevrili “kraliyet sarayı” ve diğerinde ise: Babil’in Zeus’u olarak bilinen “Bel” in tapınağı bulunurdu.

Tapınak: her kenarı 400 metre uzunluğunda olan kare şeklinde bir yapıydı. Kapıları tunçtan yapılmıştı. Tapınak kompleksinin tam ortasında: 200 metrekarelik bir kule bulunuyordu. Bu kulenin üstünde bir ikincisi, onun üstünde ise üçüncüsü dikilmiş ve böylece toplam 8 kuleye ulaşılmıştı.

Sekiz kulenin hepsine: dıştan bütün yapıyı dolaşan sarmal biçimli bir merdivenle çıkılıyordu. Yolun hemen yukarısında, yukarıya çıkmakta olanların dinlenmesi için oturma yerleri bulunuyordu. En üstteki kulenin tepesinde ise: büyük bir tapınak gökyüzüne doğru yükseliyordu.

Tapınakta: işlemeli örtüler yayılmış, geniş bir divan, yanında da altın bir masa vardı. Bu kutsal yerde, hiç heykel yoktu. Eğer Bel rahipleri olan Kaldeliler’e inanacak olunursa: tanrının seçmiş olduğu Asurlu bir kadın dışında, orada kimse geceleyemezdi. Tanrının bizzat tapınağa girip, yatakta dinlendiği söylenir.”

Evet: Zigurat (tapınak kulesi): Mezopotamya uygarlığının en belirgin özelliğidir. Heretodos’un anlattığı gibi, tepesinde küçük bir tapınak bulunan, kerpiçten yapılmış, basamaklı bu kulenin işlevi, insanları mümkün olduğunca tanrıya yaklaştırmaktır.

Mısırlıların, Teb’de anlattığı buna benzer bir öykü vardır. “ Orada, Teb’li Zeus’un tapınağında da her zaman bir kadın geceler ve söylediklerine göre: Babil tapınaklarındaki kadın gibi, onunda erkeklerle cinsel ilişkiye girmesi yasaktır.”

Lykia şehri Patara’da da yine böyle bir örnek vardır: “ Orada da her zaman bir kahin bulunmadığı için, gerektiğinde kahinin yerine konuşan bir rahibe, gece boyunca tapınağa kapanırmış”

Babil Tapınaklarında: aşağıda ikinci bir kutsal yer bulunurdu. Burada: altın tahta oturan, tamamı altından yapılma büyük bir “Bel” heykeli: yanında da altın bir masa bulunurdu. Kaldelilerin anlattıklarına göre, bunların hepsini yapmak için 22 tondan fazla altın kullanılmıştır.

Evet, bu bölümde, yazının başında belirttiğim gibi, antik dönem yazarlarının “Asma Bahçeleri” hakkında, eserlerinde belirttikleri hususları anlatalım.

 

Berossos

Bu yazar, Büyük İskender’in çağdaşıdır. Yani: MÖ.350 yılında doğmuş olmalıdır. Kendisi: Kalde kökenli bir “Bel” rahibidir. Sonradan: Babil şehrinden ayrılarak, yaşamının kalan bölümlerini sürdürmek için “Kos” adasına yerleşmiştir. Burada: MÖ.280 yılında “Babil Tarihi” isimli bir kitap yazmış ve Yunanlıların, Mezopotamya ve Babil medeniyeti hakkındaki merak ettikleri hususları açıklamıştır.

Evet: yazar “Asma Bahçeleri” konusunu “II. Nabukadnezar” ile bağdaştırır.

“Sarayın: dağ biçimi verdiği ve üzerine her türlü ağacı diktiği “taş tepeler” vardır. Ayrıca: bitkilerin ekildiği bir cennet kurdu. Çünkü: Med ülkesinden gelmiş olan karısı Amytis’in, anavatanındaki manzaranın özlemini çekiyordu.”

“Ve, bu sarayın içine diktirdiği yüksek taş teraslarda, dağ manzarasını aynen kopya etti. Bunları: her çeşit ağaçlarla donatıp “Asma Bahçeler” denen yapıyı kurarak, benzerliği tamamladı. Çünkü: Med ülkesinde büyümüş olan karısı, dağlık yerlere tutkundu.”

Yerel kaynaklar: Nabukadnezar’ın bu karısından hiç söz etmezler. Ama, Babil ve Medler arasında, bir hanedan evliliği, tarihsel açıdan akla yatkındır. Berossos’un yazdıklarına göre: bu Med prensesinin ismi “Amytis” tir.

 

Diodoros

Bu yazar Sicilyalıdır. MÖ.1’nci yüzyıl ortalarında yaşamıştır. Onun “Asma Bahçeleri” konusundaki tanımları şunlardır:

“ Akropolisin yanında “Asma Bahçeleri” dedikleri yer vardır. Bunu “Semiramis” değil, daha sonraki bir kral: Suriyeli odalığını hoşnut etmek için yaptırmıştır. Çünkü: Pers ırkından olan ve ülkesinin dağlarındaki yeşilliklerin özlemini çeken kadın; kraldan; Pers ülkesindeki doğal manzaraya benzeyen bir bahçe yapılmasını istemiştir.”

“Bahçe alanı: her bir kenarda, 4 plethron’a erişiyordu. Bahçenin yolu: yamaç gibi eğimli olduğundan ve yapının birkaç bölümü kat-kat birbirinin üstünde yükseldiğinden; tiyatroya benzeyen bir görüntü ortaya çıkıyordu. Teraslar yükselirken: bunların altında, bahçenin bütün ağırlığını taşıyan ve kademeli olarak birbirinin üstüne binen galeriler yapılmıştır.”

“50 kübit yükseklikteki en üst galeri: bahçenin en yüksek katını oluşturuyordu ve şehir surlarının kuleleriyle aynı yükseklikteydi. Şehir surları: 22 ayak kalınlığında ve her iki sur arasındaki geçit ise, 10 ayak eninde idi.” (Yani, şehir iki sıra sur ile korunuyordu)

“ Galerilerin tepesi: 16 ayak uzunluğunda ve 4 ayak genişliğinde taş kirişle kapatılmıştı. Bu kirişlerin üstünde, çatı olarak belirlenen bölüm bulunuyordu. Çatıda: birinci tabakada: katranla döşenmiş bir kamış tabakası, bunun üzerindeki ikinci tabakada: çimento ile yapılmış iki sıra pişmiş tuğla ve üçüncü tabakada ise: topraktan gelen nem aşağı inmesin diye kurşundan yapılmış bir kaplama vardır.

Bu üç sıra kaplamanın üstünde: toprak yığılmış ve zemin düzleştirilmiştir. Çünkü: büyük ağaçların kökleri için yeteri kadar derin bir toprak tabakası gerekiyordu ve her türden ağaç sık aralıklarla dikilmişti. Bu ağaçlar: büyüklükleriyle ve çekicilikleriyle görenlere keyif veriyordu. Işık alan galerilerde ise, kraliyet köşkleri bulunuyordu.

Bir de: en üst kattan gelen açmaların ve bahçelerin su gereksinimlerini karşılayan makinelerin bulunduğu galeri vardı. Makineler, Fırat ırmağından bolca su çekerler, ancak bunu dışarıdan kimse göremezdi.”

 

Quintus Curtius Rufus

Yazar “İskender Tarihi” isimli kitabında, “Asma Bahçeleri” hakkında şunları belirtmektedir.

“ İç kalenin zirvesinde “Asma Bahçeleri” vardır. Bu bahçelerin yükseklikleri: şehir surlarına denktir. Buradaki ulu ağaçlar, güzel gölgeler verirler. Ağaçların gövde çevresi 12 ayak ve yükseklikleri 50 ayak kadardır. Bu ağaçlar, anavatanlarında bile, bu kadar büyüyemezlerdi. Bu ağaçlar: birbirinden 20 ayak uzaklıktaki, 20 kalın duvar tarafından taşınırlar.

Bu duvarlar: taş paye dizileriyle yükseltilmişlerdir. Duvarların üstünde, ayrıca: sulama için getirilen suyu taşıyan sağlamlıkta, taş kaldırım bulunmaktadır.

Bahçelere uzaktan bakanlar: bunları, dağlarında uyuklayan ormanlar sanırlar. Çünkü: dev ağaçlarla tepeleme dolmuş olan bu muazzam yapı, hala ayaktadır.”

 

Strabon

Aslen Sinoplu olan ünlü yazar “Coğrafya” adlı eserinde “Asma Bahçeleri” hakkında şunları yazmıştır.

“ Babil şehrinde surların çevresi 385 stadiondur. Kalınlıkları ise, 32 ayaktır. Surların üzerinde bulunan kulelerin arası 50 kübit, yükseklikleri ise 60 kübittir. Surların üstündeki yoldan: karşılıklı 4 atlı araba, rahatlıkla geçebilirdi.

Asma Bahçeleri: dörtgen şeklindedir. Her bir kenarın uzunluğu: 4 plethrondur. Küp benzeri temeller üzerine, kat-kat sıralanmış, kemerli tonozlardan oluşur. Pişmiş tuğla ile asfalttan yapılmış olan, içleri oyuk temeller, en büyük ağaçların dikilmesine imkan veren derinlikte, toprakla doldurulmuştur.

Temeller: tonozlar ve kemerler de: pişmiş tuğla ve asfalttan yapılmıştır. Üstteki teraslara, bir merdivenle çıkılıyordu. Basamakların yanında ise oyuklar vardı. Fırat ırmağından çekilen su; bu işle görevlendirilenler tarafından, bu oyukların içinden, yukarıya itiliyordu. Çünkü: 1 stadion enindeki ırmak, şehrin ortasından akıyor ve bahçe de ırmak kıyısındaydı”

 

Philon

MÖ.250 yılları civarında yaşamış olan yazar, Byzantionludur. Yazar “Asma Bahçeleri” hakkında şunları yazmıştır.

“ Yer düzeyinde dikilmiş, bitkiler vardır. Ayrıca: bir teras tepesine: kökleri toprağın derinliklerine gömülmüş ağaçlar bulunmaktadır ki Asma Bahçelerinin yapım tekniği budur.

Bütün kitle: taş sütunlarla desteklenmiştir. Alttaki tüm alan: oyuk sütun kaideleriyle kaplanmıştır. Sütunlar: çok dar aralıklarla yerleştirilmiş kirişler taşırlar. Kirişler: palmiye gövdelerinden yapılmıştır. Çünkü: palmiye gövdesi tahtası: çürümez ve ıslakken ağır bir baskıya maruz kaldığından, yukarı doğru kıvrılır.

Üstelik: kıvrım ve yarıkları içine yabancı maddeler alabildiğinden: köklere besin sağlarlar. Bu yapı: geniş bir toprak kitlesini taşır ve bu toprak kitlesi içinde: geniş yapraklı ağaçlar, çeşit çeşit çiçekler ve kısacası göze hoş gelen her türlü bitki bulunur.

Bütün alan: yerdeki toprak gibi sürülmüştür. Toprak: aşılamaya ve çoğaltmaya çok uygundur. Böylece: alttaki sütunlar arasında gezinenlerin başları üstünde: sürülü bir tarla uzanır. Toprağın en üst düzeyi: ayaklar altında ezilirken, alttaki sıkı toprak bozulmadan kalır. Yukarıdaki havuzlara çekilen suyun bir kısmı: eğimli kanallardan, düz bir çizgide aşağıya akar.

Bir kısmı da, spiraller yoluyla ve mekanik güçlerle itilerek yukarı doğru fışkırır. Böylelikle: yüksek bir seviyedeki çıkış yerinde bir araya getirilen sular: bahçenin tümünü sulayarak, bitkilerin derinlerdeki köklerini ıslatır, toprağı sürekli nemli tutar.

Bunun için: çimenler hep yeşildir ve nemle irileşip dolgunlaşan ağaç yaprakları; esnek dallara sımsıkı bağlanarak büyürler. Kök ıslak tutulduğu için; zeminin altındaki kanal ağında dolaşarak her yana dağılan su yukarıdan emildiği için ağaçların yerleşik düzeni ve kalitesi korunurdu.

Evet: bu; kraliyet lüksünün bir sanat yapıtıdır ve en çarpıcı yanı da: tarım emeğinin izleyicilerin başının üstünde asılı olmasıdır. “

 

Byron

Bu yazar “koyun sürüsüne çullanan bir kurt gibi gelen Asurlu” olarak “Sanherib”(MÖ.704-681)i tanımlamaktadır.

Sanherib: botaniğe meraklı bir kraldır. Ninovada’ki sarayının yanında: uçsuz bucaksız bir bahçe düzenlemiştir. Bu bahçeyi, askeri seferlerinde: uzak yerlerden topladığı nadir ve egzotik fidanlar, otlar ve ağaçlarla donatırdı. Eğer anlatımda kullanılan “yün üreten ağaçlar” biçimindeki garip deyim doğruysa; Hindistan’dan “pamuk” bile getirdiğine inanılmaktadır.

Sanherib: kuşatma olasılığına karşın, önlem almak için olsa gerek: Ninova’ya gereken su stoğunu güvenceye almak amacıyla: “Khosr ırmağı” na bent çektirmiştir. Hatta: hala izleri görülen erken tarihli bir yapının yerine birkaç millik su kemerler bile yaptırmıştır. Bu nedenle: bahçelerine yeterli sulama sağlamak için özenle önlem aldığına da emin olabiliriz.

Babil Çivi Yazılı Tabletlerinde: Bahçeler Hakkındaki Bilgiler:

Asur kralı I. Tiglat-Pileser (MÖ.1115-1077): bereketli bahçeleri ve meyve ağaçlarıyla gurur duymaktadır.

Kral II. Asurnasirpal (MÖ.883-859): iç kale ile Dicle ırmağı yanındaki kraliyet bahçelerini nasıl kurduğunu, bunları askeri seferlerde yabancı bölgelerde elde edilen bitki türleriyle nasıl donattığını “Asurnasirpal Steli” nde belirtmektedir. “

Yukarıdan gelen su kanalları bahçelere akar. Patikalar, güzel kokularla doludur. Zevk bahçesinin çağlayanları, gökteki yıldızlar gibi parlar. Asmalar gibi salkım salkım meyveler kuşanmış nar ağaçları, bu zevk bahçesindeki esintileri zenginleştirir. Ben, Asur-nasir-apli, sevinçler bahçesindeki bir sincap gibi boyuna meyve toplarım”

Evet:”Asma Bahçeleri” nin varolup olmadığı konusundaki bu yazıtlardan sonra: eğer varsa, bu bahçelerin Babil şehrinin neresinde kurulduğu hakkındaki teorilerden söz edelim.

Arkeolog Koldeway’e göre

“Babil’in Asma Bahçeleri” olarak düşünülen yer: tonozlu yapı olarak bilinen, Güney Sarayının kuzeydoğu köşesindeki yerdir. Burada: tonozlu dört ova ve bir yer altı avlusu bulunmaktadır ki bu yapı Koldeway tarafından şöyle tanımlanır:

“ Bir orta geçidin her iki yanında: birbirini dengeleyen, aynı ölçü ve şekildeki 14 odacık, sağlam bir duvarla çevrilidir. Bu bölümün çevresinde, bir koridor dolanır. Bunun kuzey ve doğu tarafı: iç kalenin dış duvarını oluşturur. Batıdaki odacıkların birinde: hem Babil ve hem de eski dünyanın başka herhangi bir yerinde görülmeyen bir “kuyu” bulunur.

Bu kuyunun hemen yanında, birbirine yakın üç çukur vardır. Bu çukurların ortada olanı kare, diğer ikisi ise, dikdörtgen şeklindedir. Bundan çıkarılan sonuç: burada bir mekanik hidrolik sistem bulunduğudur. “

Bu sistem: bizim zincir tulumbamız ile aynı ilkede çalışmaktadır. Zincire asılı kovalar, duvarın üzerine yerleştirilen bir çarkın üzerinde dönüyordu. Bugün bu yörede kullanılan ve dolap denilen bu düzenek, sürekli bir su akışı sağlıyordu.

Tonozlu yapı, tüm özellikleri dikkate alındığında, Babil şehrindeki yapılar içinde, oldukça farklıdır. Yapıda, taş kullanılmıştır. Bu taş kullanımı da, yapının özelliğini ortaya koymaktadır. Zaten, tüm şehir kazılarında, çok sayıda yontma taşın çıkarıldığı iki yer bulunmaktadır.

Buralar: tonozlu yapı ve sarayın kuzey duvarıdır. Ancak: Asma Bahçeleri hakkındaki tüm yazıtlarda, şehirde taşın kullanıldığı yalnızca iki yerden söz edilmiştir ki, bunlar: sarayın kuzey duvarı ve Asma Bahçeleridir.

Tonozlu yapının “Asma Bahçeleri” olarak düşünülmesi için, Koldeway şunları öne sürmektedir.
“ 1. Başka yerde hemen hemen hiç olmayan yontma taş kullanılması,
2. Ağır bir üst yapıyı tutmak için planlandığı anlaşılan, ender kalınlıktaki duvarlar.
3. Hiç görülmemiş tipte bir kuyunun varlığı. “

Tonozlu yapıda sonradan yapılan kazılarda elde edilen bulgular şunlardır: “tonozlu yapıdaki kemerli odalar gurubunun, daha sonra sıradan işlerde kullanıldığı tespit edilmiştir. Orada: Nebukadnezar’ın MS. 10 ve 35’nci yıllara tarihlenen bir çivi yazısı tablet arşivinin bulunduğu yani bir depo olarak kullanıldığı anlaşılmıştır.

Bu çivi yazılı metinlerde: o dönemde, Babil şehrinde tutsak olarak bulunan yabancı sürgün guruplarına ayrılan yiyecek payı, yağ ve arpa listesi bulunuyordu. Tabletlerden birinde: Yahudi kralı Yehoyakin ile maiyetinin ismen anılması yeterince şaşırtıcı olup, çivi yazılı kaynaklar ile “İncil” arasındaki uyumlu bağlantının örneği görülmektedir.

Ayrıca: bu duvarların gerçekten bir bahçeyi taşımaya yetecek güçte olup olmadığı kuşkuludur ve bu duvarların Tören yolunun devamını destekleme işlevi yürüttüklerine karar verilmiştir.

En önemli sorun: tonozlu yapının, su stoklarına ve ırmağa olan uzaklığıdır. Burada: özellikle Strabon’un bahçelerin ırmak kıyısında bulunduğunu net olarak söylediğini unutmamak gerekir.

Yine, kazılarda görevli “Wiseman” isimli arkeolog: Asma Bahçelerinin, Nabukadnezar ile kraliçenin oturmuş oldukları “Batı Sarayı” ile “Fırat ırmağı” arasında, dış kısımdaki Batı Savunma Yapısının (110×230 metre) üzerine ve kuzeyine yerleştirildiği görüşünü öne sürmektedir.

Şöyle der: “ Batı savunma yapısındaki kazılar, yazlık saray ya da köşk olabilecek saray benzeri bir yapının alt düzeylerini açığa çıkardı. Ama girişi yoktu, demek ki giriş doğrudan saray platformundan yüksek bir yol ya da köprüyle gidilen daha yüksek bir düzeyde olmalıydı.”

Evet, bu bahçelerin Fırat ırmağının doğu kıyısındaki teraslarda bulunması, batıdan esen çöl rüzgarlarına açık olacaklarından ve hiçbir güzellikleri bulunmayacağından uygun olarak düşünülmemektedir. Asma Bahçelerin: surlarla korunan teraslar üzerinde, kuzeye doğru devam eden, saraydan görülebilecek amfitiyatro benzeri bir düzen oluşturularak yapıldıkları düşünmek en mantıklıdır.

Bu varsayım: kalenin dışında, kuzeye doğru uzanan bahçelere kolayca erişim avantajı sağlamaktadır. Kazılarda: burada, büyük çapta sulama için uygun olan derin kanallar bulunmuştur. Ancak, bunlar, büyük olasılıkla, surların dışındaki hendek sistemine su sağlayan, su kanalları olarak da değerlendirilmektedir.

Son olarak: Iraklı bilim adamı Dr. Mu’ayyad Damerji: ırmak kıyısındaki; 25 metre kalınlıktaki iki büyük duvarın, zift ve hasırla kaplı basamaklardan oluşan, teraslar şeklinde yapıldığına dikkat çekmektedir. Nabukadnezar: kraliyet bahçelerini tarif ederken “büyük bir savunma duvarına benzer” demekle, yapay bir dağ manzarasını ifade etmiş olabilir.

 

BABİL ŞEHRİNDEKİ KAZILAR

1900’lü yılların başında, Alman Arkeolog Robert Koldewey tarafından: Babil şehrinin büyük bölümü gün yüzüne çıkarılmıştır.

Kazılarda elde edilen en önemli buluntular içinde: o dönemde kralların ağzından yazılan çivi yazılı tabletlerdir. Bu çivi yazılı tabletlerde: krallar, yapılarının inşaat programlarını, yaptıkları onarımları ve getirdikleri yenilikleri, uzun uzun anlatıyorlardı. Çünkü, tek düşünceleri, yapıtlarının tanrının aklında kalmasını sağlamaktır.

Ama, yazının başında belirttiğim gibi, bu çivi yazılı tabletlerde birçok bilgi olmasına rağmen “Asma Bahçeleri” hakkında herhangi bir bilgi bulunamamıştır. Ancak: öte yandan kazıların halen sürdüğü ve her an bunlar hakkında bilgiler veren bir kısım tablet bulunup bulunmayacağı da meçhuldür.

Çünkü: Yunanlı ve Romalı antik dönem yazarlarının anlattıkları gerçekten etkileyicidir. Bu nedenle: “Babil şehrinde bulunduğu öne sürülen Asma Bahçeleri” çeşitlilikleri ve büyüklükleri, konumları nedeniyle “Dünyanın 7 harikası” listesine dahil edilmişlerdir.

Irak Kalah-Nemrut-Kahnu

Kalhu

Şehir Irak ülkesinin Orta-kuzey kesiminde, Musul şehrinin 30 km güneyinde, Salamiyah köyünün 5 km güneyinde yer alan antik Süryani kentidir.

Dicle nehrinin Zap suyu ile buluştuğu noktanın 10 km kuzeyinde, stratejik bir konumdadır.

 

 

ARKEOLOJİK ARAŞTIRMALAR:

Kalah şehri, ilk olarak 1845-54 yılları arasında, Layanrd ve diğerlerince de 1949-63 yılları arasında İngiliz Mallowan tarafından incelenmiştir.

19 ve 20’nci yüzyıl arkeologları: Yaratılış Kitabında adı geçen İncil kralı Nemrod’un şehri olduğuna inandıkları için, şehir “Nimrud” olarak bilinir.

İncil metninde, Asur, Nuh’un oğlu Sam’ın oğludur ve bu nedenle Kalhu, İncil anlatısına göre Büyük Tufan’dan sonra inşa edilen ilk şehirlerden biri olacaktır.

Gerçekten Büyük Tufan olup olmadığı ve hatta Büyük Tufan’ın yaşanıp yaşanmadığı bilinmiyor ama “Kalhu” anlatılarda büyük bir şehir olarak önemlidir. Yani II Aşurnasirpal şehri Asur imparatorluğunun başkenti yapmadan önce de, şehrin ünü ve önemi kanıtlanmıştır.

Kral Aşurnasirpal

II AŞURNASİRPAL:

MÖ 884 yılında tahta çıktığında, II Aşurnasirpal İmparatorluk genelinde çıkan isyanlarla derhal ilgilenmek zorunda kaldı.

Tüm isyancıları acımasızca bastırdı, isyancı şehirleri yerle bir etti ve başkalarına bir uyarı olarak kendisine karşı çıkan herkesi kazığa oturttu, yaktı ve diri dire derisini yüzdürdü.

Ardından sınırlarını güvenceye aldı ve kraliyet hazinesini ganimetlerle dolduran seferlerle sınırlarını genişletti.

İmparatorluğu güvenceye aldıktan sonra, II Aşurnasirpal, dikkatini başkent Aşur’a çevirdi ve burayı yeniledi. (hükümdarlığı sırasında Ninova ve diğer birçok şehri de yeniledi)

Aşur, Asur şehirleri arasında en müreffeh olanlardan biriydi.

Adad Nirari I’in (MÖ 1307-1275) saltanatından beri, Asur İmparatorluğunun başkentiydi.

Büyük şehri kendi süslemelerini ve iyileştirmelerini ekledikten sonra, II Aşurnasirpal artık statüsünde bir değişiklik yapmanın zamanının geldiğini hissetti.

Asur sakinleri, şehirleriyle ve başkentin vatandaşları olarak, sahip oldukları prestijle gurur duyuyorlardı.

Birçok bilim insanı; II Aşurnasirpal’in adını seleflerinden üstün kılmak ve şehirlerine değil, kendisine adanmış bir halka hükmetmek için tamamen yeni bir şehir ve yeni bir nüfus istediğini ileri sürmüştür.

Ancak bu sadece bir teoridir.

Çünkü başkenti Ashur’dan taşımaya, onu neyin motive ettiği tam olarak bilinmiyor.

Kalhu şehrinin başkent olarak seçilmesi:

Harabe Kalhu şehrini seçmiş ve yazıtlarında şunları yazmaktadır.

“ Benden önceki Asur kralı olan Salmanaser’in kurduğu eski Kale kenti, harap olmuş yıkıntıya dönmüş, bir höyük ve yıkıntı yığınına dönüşmüştü. O kenti yeniden inşa ettim. Çevresine meyve bahçeleri kurdum, efendim Asur’a meyve ve şarap sundum, su seviyesine kadar kazdım, duvarlarını inşa ettim, temelinden tepesine kadar inşa ettim ve tamamladım.”

Evet MÖ 879 yılında şehir Aşurnasirpal tarafından başkent ilan edildi.

Ne zamana kadar? II Sargon, MÖ 717-706 yılları arasında yeni şehri  Dur-Şarrukin’i inşa etti ve MÖ 706 yılında başkenti oraya taşıdı.

Yeni Kalhu şehri, 7.5 km uzunluğunda surla çevrili, 360 hektarlık bir alanı kaplıyordu.

Tamamlandığında, II Aşurnasirpal, şehrin surları içinde tamamen yeni bir nüfus (16 bin kişi) yerleştirdi ve yeni sarayında ikamet etmeye başladı.

Kraliyet Sarayı:

Saray, eski höyüğün kaleyi kentin geri kalanından, yaklaşık 15 metre kadar yükselten ve 120 kat tuğladan meydana gelen bir platform üzerine inşa edilmiştir.

Mari’deki Zimri-Lim’in Sarayını çağrıştıran bir şekilde, her ikisi de avlular çevresinde düzenlenmiş düzinelerce odadan oluşan, biri kamusal (kuzey ucu), diğeri özel (güney) iki büyük sektöre ayrılmıştı.

Biri ortada, ikisi yanlarda olmak üzere, 3 ana giriş, geniş dış avludan kuzeye doğru bakıyordu.

Doğudan 47 x 10 metre boyutlarındaki uzun dar koridor, Taht Odasına çıkıyordu.

Her kapı açıldığında, iki tane lamussa adı verilen, dev, insan başlı, kanatlı boğa biçiminde, büyülü koruyucu yaratık rölyefi duruyordu.

5.5 metre kareye ulaşabilen dev taş bloklar, Musul yakınlarındaki taş ocaklarından buraya getirilmiş, daha sonra yontulmuştu.

Taht odası ile yakınındaki odaların çoğu, dikey olarak duvarların en alt kısmına yaslanan ostostatlar veya taş levhalarla dekore edilmişti.

Yeni Asur Saraylarının sadece birkaçında böyle rölyefler olması, özellikle pahalı ve önemli olduklarını gösterir.

Musur mermeri veya kaymaktaşı olarak bilinen yerel bir tür alçıtaşı kullanıldı.

Levhalar yerlerine yerleştirilir ve sonra yontulurdu. Yontma imgelerinin amacı, Asurluların krallık kavramını yansıtmaktı.

Vahşi iblis ve canavar heykelleri, girişleri kötü güçlerden korurdu.

Odaların içlerinde, yontulmuş ostostarlardaki konu “kral” dı ve savaş ve avda muzaffer, tanrı Asur’un lütfu için uygun sunu ve işaretleri gerçekleştirir halde tasvir edilmişti.

İnce ayrıntılara dek anlatılan savaş sahneleri, ziyaret eden tebaaya yıllık vergilerini esirgediklerinde veya isyana kalkıştıklarında başlarına gelecekleri hatırlatıyordu.

 

Taht odası, tahtın arkasındaki rölyef paneller:

Taht odasındaki kral tahtının arkasında ve orta kapının karşısındaki rölyef panellerde, sunu ve işaretler görülür.

Kesik koni şeklindeki başlığından tanınan ve iki kere gösterilmiş olan kral, kutsal bir ağacın yanında durur.

Solda, ağacın üzerinde kanatlı disk içinde, bir erkek olarak beliren tanrı Asur’a yakarır.

Sağda, duası kabul gören kral, tanrı tarafından kutsanır.

Kral figürünün arkasında, kanatlı cinler durur.

Bu koruyucu yaratıklar, ellerinde stilize edilmiş hurma palmiyesini gübrelemek veya krala büyülü korumalarını serpmek için kullanabilecekleri bir kova ve bir huni taşırlar.

Odalar serin ve karanlık olduğundan, konuların görülebilmesi için rölyefler orijinal olarak parlak renklerde boyanırdı.

Yazılı ifadeler de önemliydi.

Figürlerin üzerine, şeritler halinde kralların yaptıklarını anlatan çivi yazısı oyulurdu.

Saraylar son derece kalın, kerpiç duvarlarla sağlam şekilde inşa edildiğinden ostostatların yapısal bir işlevi yoktu, ama Asur krallığının önemli yönleri hakkında bu tasvirler kuşkusuz, bakanları uygun bir hayranlık ve saygı hissi ile dolduruyordu.

Rölyeflere ek olarak Kuzeybatı Sarayından çoğu orijinal olarak mobilyalara süs olarak iliştirilmiş güzel fildişi oyma dizileri bulunmuştur.

 

Sarayın açılışı:

Aşurnasirpal’in Kuzeybatı Sarayının MÖ 879 tarihinde resmi açılışı, taht odasında bir girintinin üzerinde 153 satırlık bir metin bulunan bir stelde kaydedildi.

Sadece MÖ 19’ncu yüzyılda Kral ikametgahı olarak kullanılan Kuzeybatı Sarayı, daha sonra imparatorluğun yıkılışına kadar, çeşitli işlevlere hizmet etti. Önemli görevlilerin barındığı bir mekan, kervan ticareti için bir merkez, bir hazine ve bir tahıl ambarı olarak kullanıldı.

Bilim insanı Karen Radner’e göre:

“Kalhu’nun; Aşurnasirpal dönemindeki en etkileyici binası şüphesiz yeri kraliyet sarayıydı. 200 metre uzunluğunda ve 130 metre genişliğindeki saray, çevresine hakimdi ve kale höyüğündeki konumu, günümüzdeki adı olan kuzeybatı sarayını doğurmuştu.

Üç avlu etrafında düzenlenmiş olan saray, devlet dairelerini, idari kanadı ve kraliyet kadınlarının da barındığı özel odaları barındırıyordu.

 

Şehrin diğer özellikleri:

Aşurnasirpal: Türünün ilk örneği olduğu düşünülen bir hayvanat bahçesi ve askeri seferlerinden getirdiği egzotik hayvanlar, ağaçlar ve çiçeklerin yer aldığı botanik bahçeleri inşa ettirdi.

Yazıtlarında şöyle diyordu:

“Yukarı Zab nehrinden bir kanal kazdım, bir dağın tepesinden deldim ve adını Patti-hegali koydum. Dicle’nin ovalarını suladım ve içlerine türlü türlü meyve ağaçları diktim. Şarap sıktım ve efendim Asur’a ve ülkemdeki tapınaklara ilk meyve sunuları sundum. Kanal yukarıdan bahçelere doğru akıyordu. Sokaklar mis gibi kokuyor, cennetin yıldızları gibi dereler zevk bahçesine akıyor. “

 

Festival:

Şehir, bahçeler ve saraylar tamamlandığında ve koridorlarının duvarlarını kaplayan kabartmalarla dekore edildiğinde, II Aşurnasirpal çevredeki halkı ve diğer ülkelerden ileri gelenleri kutlamaya davet etti.

Festival 10 gün sürdü ve Ziyafet Stelinde 69.574 kişinin katıldığı kaydedildi.

Asıl sayı ne olursa olsun, çoğunluk sarayı incelemek üzere davet edilen elçiler ile diğer önemli kişilerin dışında kalan, aşağı kentin sakinleri olmalıydı.

Bu kutlama menüsü: 1.000 öküz, 1.000 evcil sığır ve koyun, 14.000 ithal ve besili koyun, 1.000 kuzu, 500 av kuşu, 500 ceylan, 10.000 balık, 10.000 yumurta, 10.000 somun ekmek, 10.000 ölçek bira ve 10.000 şişe şarap içeriyordu, ancak bunlarla sınırlı değildi.

Kutlama bittiğinde, ileri gelenlerin yeni sarayındaki kabartmaları görmelerine izin verdikten sonra misafirlerini “huzur ve neşe içinde” evlerine gönderdi.

 

Evet şehirle ilgili anlatıya devam edelim:

Ünlü Standart Yazıtı, fetih zaferlerini defalarca anlattı ve kendisine karşı ayaklananların korkunç kaderini canlı bir şekilde resmetti.

Yazıt ayrıca, kendi ülkesinden ve diğer ülkelerden ileri gelenlerin kiminle karşı karşıya olduklarını tam olarak bilmelerini sağladı.

“Büyük kral, dünyanın kralı, Asur’un yardımıyla ilerleyen yiğit kahraman: dünyanın dört bir yanında rakibi olmayan, yüce çoban, hiç kimsenin karşı koyamadığı güçlü sel, tüm insanlığı yenen, eli tüm toprakları fetheden ve tüm dağ sıralarını alan kişi unvanlarını talep etti.

İmparatorluğu, günümüzde batı İran, Irak, Suriye, Ürdün ve Türkiye’nin bir kısmını kapsayacak olan topraklara yayıldı ve parti misafirleri gittikten sonra, hüküm sürmek için yeni sarayına yerleşti.

Kendi ifadesine göre parlak bir general ve yönetici olmasına rağmen, belki de en çok esirlerine yapılan zulmü acımasızca ve açık sözlü bir şekilde anlatmasıyla tanınır.

Saltanatının ayrıntıları neredeyse tamamen kendi yazıtlarından ve Calah’taki (günümüzdeki Nimrut, Irak) sarayının kalıntılarındaki görkemli kabartmalardan bilinmektedir.

 

Şehirde hüküm süren diğer Asur kralları:

III. Salmanaser:

MÖ 858-824 yılları arasında hüküm sürmüş Asur kralıydı.

Güçlü bir askeri genişleme politikası izlemiştir.

Sammu-ramat, Asur kralının annesiydi.

 

Sammu-ramat:

MÖ 9’ncu yüzyılda ortaya çıkmış, efsanevi bir kahraman haline gelen Asur kraliçesidir. Sammu-ramat, Asur kralının annesiydi.

Adad-nirari III (MÖ 810-783 yılları arasında hüküm sürmüştür) Steli yani anıt taş gövdesi Ashur’da bulunmuştur. Calah’taki bir yazıt ise, kocasının ölümünden sonra orada egemen olduğunu göstermektedir.

Sammu-ramat, Herodot tarafından ve daha sonraki tarihçiler tarafından anılmıştır.

Diodorus Sicilus, onun hakkında bir efsane anlatmıştır. Ona göre: bir tanrıçadan doğmuş ve Asurlu bir subayla evlendikten sonra, güzelliği ve cesaretiyle Kral Ninus’u büyülemiş ve karısı olmuştur. Kısa süre sonra, Ninus ölünce, Sammu-ramat iktidara gelmiş ve uzun yıllar hüküm sürmüştür. Bu süre zarfında, Babil’i inşa etmiş ve uzak diyarları fethetmeye yönelmiştir. Evet kendisi Yunan efsanesine göre Semiramis olarak tanınır.

Ezida tapınağını da kurmuştur. Yazı tanrısı Nabu (Nebo) ve eşi Tashmetum’un (Taşmit) tapınağını da içeren Ezida tapınağı. Tapınak kütüphanesi ve ek binasında birçok dini ve büyülü metin ve Esarhaddon’un (680-669 yılları arasında hüküm sürmüştür) son vasiyeti e dahil olmak üzere çeşitli anlaşmalar bulunuyordu.

Burada Babil tanrısı Nabu’dan biraz daha söz etmek istiyorum. Nabu, Asur-Babil panteonunun başlıca tanrısıydı. Yazı sanatının koruyucusu ve bitki örtüsü tanrısıydı. Nabu’nun sembolleri, tanrılar tarafından insanlara verilen kaderleri yazan kişiye ait olduğu düşünülen kil tablet ve kalemdi. Babil I Hanedanının son kralı olan Samsuditana, Nabu’nun heykelini Esagila Tapınağına yerleştirdi.

 

Şimdi de şehrin genel yapısal özellikleri:

Şehir, Kuzey Mezopotamya’daki demir çağı kentlerinin 4 tipik özelliğine sahiptir.

 

1’nci özellik:

Kent kabaca dikdörtgen biçimde ve kerpiç tahkimat duvarlarıyla çevriliydi. Şehirde, 7.5 km uzunluğundaki duvarın içinde kalan alan 360 hektardı.

 

2’nci özellik:

Saraylar ve tapınaklar, daha eski küçük bir kasabanın kalıntılarını barındıran bir höyüğün üzerinde yükseklerde yer alan, duvarlı bir kale içindeydi. Bu tür kaleler yeniden tasarlanmış bir Yeni Asur kentinde asla merkezde yer almaz, kenarda, kent surlarına bitişik olurdu.

Kalab’daki 24 hektar alana sahi kale, güneybatı köşede, ırmağın yanındadır. Ancak günümüzde Dicle ırmağı, o güne göre biraz daha batıdan akar.

II Asurnasirpal’in Kuzeybatı Sarayı ve daha sonraki hükümdarlarca inşa ettirilen saraylar burada yer alırdı. Sarayın yanında tapınaklar ve bir ziguratın varlığı kilit öneme sahiptir. Sümer kent merkezlerinin aksine, dini olan artık seküler olana tabi hale gelmiştir.

 

3’ncü özellik:

Kent surlarında bulunan ama ana kaleden biraz uzakta ikinci bir kalenin varlığıdır. Bu ikinci yüksek alanda, askeri faaliyetler gerçekleştirilirdi. Kalah şehrinde kentin en güney ucunda, II Asurnasirpal’in oğlu II Şalmanezer (MÖ 830-824) bir cephanelik, bir saray, kralın tahtı için bir kaide bulunan bir tören alanı, atölyeler ve depolarıyla bir kale eklemişti.

Bu duvarlarla çevrili 300 x 200 metre boyutlarındaki kompleks Şalmanezer kalesi olarak bilinir.

 

4’ncü özellik:

Kaleler kentin geri kalanından daha yukarıda yer alırdı. Kent sektörleri arasındaki farklar, Güney Mezopotamya’da olduğu gibi kanal veya geniş sokaklar yerine yükseklik farklarıyla belirlenirdi.

 

Mezarlar:

1989 yılında burada aralarında Aşurnasirpal’in kraliçesi Mulissu-mukannisat-Nunua’nın son dinlenme yeri de bulunan 3 mezar tonozu/yeraltı mezar odası; Iraklı arkeolog Muzahim Mahmut Hüssein tarafından ortaya çıkarıldı. (konut kısmının zemininin altında)

Mullissu-mukannisat-Ninua, sarayın önde gelen yetkililerinden biri olan kralın sakisinin kızıydı.

Zengin cenaze eşyaları, kral ve maiyetinin yaşadığı lüksü canlı bir şekilde yansıtmaktadır. Mezarlarda iskeletler üzerine örtülmüş, yüzlerce parça şık altın ziynet eşyası bulunmuştur.

 

Şehrin Sonu:

MÖ 7’nci yüzyılda Sargon hanedanının oturmak üzere Ninova/Ninive’yi seçmesi üzerine şehir eski önemini kaybetti.

Şehir MÖ 614-612 yılında Babil ve Med orduları tarafından yerle bir edilmiştir.

Tabii daha sonraki tarihlerdeki yıkım ise, 3000 yıllık kent İşid tarafından yakılmıştır. Mart 2015 tarihinde, Işıd’in buldozerleri kentin kazılan kalıntılarını yok etmiştir.