İzmir Bergama

İzmir Bergama

Tarih üzerinde, yüzyıldan fazla bir süre egemenlik sürdüren ve daha sonra Romalılar tarafından egemenliğin devamı sağlanan Pergamon krallığının, muhteşem mimari yapılarının bulunduğu bu bölgeyi, tarih meraklılarının mutlaka gezip görmelerini öneriyorum.

Ben: daha önce de gittiğim bölgeyi , son olarak 6 Temmuz 2023 tarihinde yine gezip gördüm ve bölgeyi en yeni haliyle size sunuyorum.

Anadolu’da, tarih ve turizm açısından mutlaka gezilip görülmesi gereken burayı, tüm tarih sever gezginlere öneriyorum.

ULAŞIM

Bergama, İzmir şehrine yakındır. İzmir-Bergama arasındaki uzaklık: 108 km. dir. Ancak, İzmir-Ayvalık kara yolu üzerinde ilerlerken, Bergama için Dikili yakınlarında sağa dönüp ana yoldan ayrılmanız gerekiyor.

Yaklaşık 30 km sonra, Bergama ilçesine ulaşabilirsiniz. Bergama-İstanbul arasındaki uzaklık: 551 km. dir. Bergama-Ankara arasındaki uzaklık: 690 km. dır. İzmir garajından, düzenli aralıklar ile, Bergama’ya seferler yapılıyor.

TARİHİ SÜREÇ

Kentin kurucusu ve kuruluşuna ait, çeşitli efsaneler bulunmaktadır. Bunlardan en gözde olanı, yani en inanılır olanı şunlardır:

Kentin kurucusu olarak kabul edilen Pergamos: Yunanistan’dan gelerek, bugünkü Bergama’nın bulunduğu yerde yaşayan halkın kralını öldürür ve kenti ele geçirir.

Yunanistan’da bir kahin: Tegeia kralı Aleosa’ya; ileriki zamanlarda, kızı Augea’dan doğacak çocuğun: dayılarını yani tahtın varislerini öldüreceğini söylerler. Derken: Olimpia’ya gitmekte olan Herakles, bu ülkeden geçerken, Augea ile karşılaşır ve onu hamile bırakır.

Bir süre sonra Augea: Telephos ismi verilen çocuğunu doğurur. Ancak, kral babası, kahinlerin sözünü hatırlar ve çok sinirlenir.

Torunu Telephos’u dağa ve kızını da sandık içinde denize attırır.

Augea’nın bulunduğu sandık: Ege denizinde, Mysia kıyılarına ulaşır ve Mysia kralı Teutras tarafından sandık bulunur.

Kral: sandığın içindeki kızı görünce, evlat edinir.

Bu arada, Herakles olanlardan haberdar olur ve oğlunu aramaya başlar.

Telephos: kral dedesi tarafından atıldığı dağda ölmez ve bir aslan tarafından emzirilerek büyütülür.

Herakles: oğlunu bulur ve yetiştirilmesi için, başka bir krala teslim eder.

Zaman geçer ve Telephos büyür. Annesini aramak için, Anadolu’ya geçer.

O sırada, Anadolu’da, Mysia kralı Teutras, başkaları ile savaşmaktadır ve oldukça zor durumdadır.

Telephos: bu savaşta, krala yardım eder. Bunun üzerine, kral minnetinin ifadesi olarak, Telephos’u, manevi kızı olan Augea ile evlendirmek ister.

Ancak, düğünlerinin yapılacağı gün, anne ile oğul birbirlerini tanırlar.

Zamanla, kral Teutras ölür ve Telephos onun yerine tahta geçerek kral olur ve Pergamon kentini kurar.

Evet, bu efsaneye gerçekçilik havasını veren, Zeus sunağı üzerindeki kabartmalardır. Burada: Telephos’un yaşamına ait bazı olaylara yer verilmiştir.

Kentin kuruluşuna ait söylentiler böyledir. Peki, kent ne zaman kurulmuştur?

Pergamon’da, Akropol’de bulunan kalıntılar: MÖ.800 yıllarında, burada bir yerleşim olduğunu göstermektedir. Tarihsel süreçte, Frigyalılar, Akropol’ün bulunduğu yerde, bir süre egemen olmuşlardır. MÖ.7. yüzyılda Lidyalılar görülür.

MÖ.334 yılına gelindiğinde ise: Makedonyalı Büyük İskender, Mysia bölgesini ele geçirir. Ölümünden sonra ise: bölge, generallerinden Lysimakhos’un payına düşer ve general devlet hazinesini: Philetarinos isimli bir subayın beraberinde Akropol’de saklar.

MÖ 281’de Lysimakhos bir savaşta ölür. 

Hazineye kimse sahip çıkmayınca, Philetarios, 9000 talent değerindeki (1996’da George Bean bunun 10 milyon İngiliz Sterlinine karşılık geldiğini tahmin etmiştir) bu parayı kendisinin Pergamon’un tepesindeki yerini sağlama almak için kullandı. 

Yeğeni Eumenes’i evlatlık alarak MÖ 133’e kadar sürecek olan bir hanedan kurdu. 

Attaloslar, krallığı kısa sürede genişledi, en geniş halinde, MÖ 190’da (Romalılarla birlikte) Megnesia’da III Antiokhos’a karşı alınan zaferden sonraki toprak kazançlarıyla Batı Anadolu’nun büyük kısmını, MÖ 6’ncı yüzyıldaki Lydia krallığına yakın büyüklükteki toprakları denetim altına aldı. 

Pergamon kralları başkentlerini, Yunan dünyasının kültürel merkezi, dönemin Atinası olarak gördüler. 

Atina modelini izleyen Pergamon, görsel sanatlar açısından başlıca merkezlerden biri haline geldi.

Roma döneminde kent önemini sürdürmeye devam etti. 

MS 2’nci yüzyılda nüfusu yaklaşık 150.000 idi.

 

İşte bir kuruluş öyküsü daha.

Bu üç öyküden hangisine inanmak isterseniz, tercih sizindir. Sonuçta, hepsinin de gerçek yanları bulunmaktadır.

Evet, şehir kurulur. Nereye? Akropol’un bulunduğu tepeye.

Bu tepedeki dik yamaçların yüksekliği: 392 metredir. Kent: tepelerin eteklerinden başlayarak, ovaya doğru yayılmıştır. Günümüzde: Musalla Mezarlığı denilen yere kadar uzanmıştır. Tepenin kenarlarında, Bergama (Selinos) ve Kestel (Keitos) isimli ırmaklar akmaktadır.

Bunlar: Bakırçay (Kalkos) ırmağına dökülüyorlar. Yani, bölge bu çaylar vasıtasıyla verimli topraklara sahiptir, bunun sonucunda ise, antik çağda Mysia bölgesinin önemli ve gözde kentlerinden biri olmuştur.

Ancak, yerleşimin teraslarda ve dar alanda olması ve kentin denizden uzak olması, buraya olan göçü engellemiştir. Denizden uzak dedim ama yine de bugün her ne kadar 25 km. civarında olsa da, bir zamanlar daha yakın olduğu kesin olan deniz, Çandarlı (Pirene) ve Dikili bölgelerinde vardır.

Güneydoğudaki Akhisar (Thyateria) dan ise, kral yolu geçmekte, yani kentin kral yolu ile  de bağlantısı bulunmaktadır. Tüm bunlar: tarihi süreçte, kentin önemini arttıran unsurlardır.

Helenistik dönemde, yani MÖ.283 ile MÖ.133 yılları arasındaki 150 yıllık süreçte: kent, Anadolu’nun en önemli kültür merkezlerinden biri olur. Kentin kurucusu: kral Philaterios krallığın sınırlarını, Marmara denizine kadar genişletir.

Ölünce, yerine kral I. Eumenia tahta geçer. Mö.241 yılında ise, bu kez kral I. Attolos görülür.

Kral I. Attolos: MÖ.230 yılında, Galatlara karşı büyük zaferler kazanır. Ancak, aynı dönemde, Batı Anadolu’yu ele geçirmek isteyen güçlerin çok olması, bölgede, savaşların birbirini izlemesine neden olur. Bu arada, kral I. Attolos, Romalılar ile yakın ilişkiler kurar ve onların Anadolu’ya ayak basmalarına neden olur.

Evet, ölümünden sonra, tahta kral olarak II. Eumenes geçer. Bu dönemde, Galatlar, Makedonyalılar ve Suriye krallığına karşı yapılan savaşlar görülür. Ancak, Pergamon kenti, gerek iç ve gerekse dış politikalarda, tutarlılığı elden bırakmaz. MÖ.190 yılında, Suriye krallığına karşı yapılan savaş kazanılınca, kentin güç ve zenginliği doruklara ulaşır.

Pergamon krallığının sınırları, güneyde Büyük Menderes (Mainandros) nehrinden başlayıp, bütün Batı Anadolu’yu kapsar ve sonuçta: Trakya’dan Toros dağlarına kadar ulaşan bölgede, egemenlik kurulur.

II. Eumenes bu dönemde, devletin bütün zenginliğini, kentin imar faaliyetlerine harcar ve yerleşim; Akropol’ün yamaçlarından aşağılara doğru yayılarak yeni yapılanmalar için teraslar açılır.

Zaten kentin aşağı Agorası, Gynasium, Kütüphane ve Zeus Sunağı, onun zamanında yapılmıştır.

Ölümünden sonra yerine geçen oğlu II. Attolos ve takiben III. Attolos’un krallık dönemlerinde: kültürel gelişim süreci sürdürülür.

Bu dönemde, Pergamon şehri: Antakya (Antiokheia) ve İskenderiye (Alexandrai) şehirlerinin rakibi durumuna gelir.

III. Attolos’un ölümünden sonra ise, vasiyetine uyularak, Pergamon krallığı, Roma imparatorluğunun himayesine bırakılır. Ancak, Romalılar bu topraklara kolay giremezler.

Çünkü: önceki kral, II. Eumenes’in meşru olmayan oğlu Aristonikos: paralı askerler ve kölelerden oluşturduğu kişisel ordusu ile, Romalılar ile, 3 yıl boyunca savaşır.

Ancak, MÖ.130 yılında yenilir ve devreden çıkar. Bundan sonra, şehir, Romalıların himayesinde, özgür bir kent olarak yaşamaya devam eder.

MÖ.88 yılında, Pontus kralı Mithridates, Anadolu’ya saldırır ve Pergamon’da, onun egemenliğine girer.

Ardından, Roma, yörede hakim olur. Roma imparatoru Hadrianus döneminde, şehir, yeniden parlak günlerine kavuşur ve zafer anıtları, Hadrina, Trajan, Carcalla, Dionysos Tapınakları ile bezenir.

Bu arada, şehirde kurulan Asklepion’da, tıp yönünden çok büyük gelişmeler görülür. Tiyatro ve stadium gibi yapılar eklenir.

Geçen zaman içinde, Bizans döneminde durgunlaşan şehir yaşamı: 716 yılında, Arapların Anadolu’ya yaptıkları akınlar sonucunda kısmen biter, kent yıkılır. 1306 yılında, Karesioğulları Beyliğinin egemenliği görülür.

1336 yılında ise, Orhan Gazi kenti, Osmanlı topraklarına katar. Ankara savaşı sonucunda ise, bu kez, Timur tarafından yöre yağmalanır.

 

BERGAMA NIN SONU:

Attalos hanedanı, tuhaf, acımasız, zehirlere meraklı III Attalos (MÖ 138-133) ile aniden sona erdi.

En tuhaf hareketi vasiyeti oldu.

Krallığını Roma’ya bırakmıştı.

Uzun yıllardan beri Helenistik krallıkların birbiriyle mücadelelerine bulaşmış olmasına rağmen, Roma, Doğu Akdeniz’de kalıcı bir yerleşim kurmaya direnmişti.

Ama III Attolos’un armağanı pek geri çevrilecek türden değildi.

Roma, Batı Anadolu’nun denetimini devraldı, burayı Asia vilayeti olarak örgütledi ve bunu izleyen 100 yıl içinde yavaş yavaş tüm Doğu Akdeniz bölgesini ele geçirdi.

İzmir Bergama

BERGAMA BÖLGESİNDE, ANTİK KAZILARIN BAŞLAMASI VE SÜRECİ

Bergama bölgesindeki kazılar: 1878 yılında başlar. Alman-Berlin Müze Müdürü Dr. A. Conze: arkeolog C. Human ile birlikte bölgeyi inceler. Bulunan eserler: Berlin Antiktepe Müzesine götürülür. 1883-1885 yılları arasındaki kazılarda ise, Roma imparatoru Trayan’ın yaptırdığı teras üzerindeki tapınak, tiyatro ve agora kazılır. Bu arada: araştırmacı C. Human tarafından, Zeus sunağının mimari parçaları, Berlin’e götürülür.

Her ne kadar Osmanlı Hükümeti’nden bunların çalınması pardon götürülmesi için izin alındığı iddia edilse ve belgelense de, bugün yani günümüzde, medeni kültür anlayışı, bu tür eserlerin ait oldukları yere iadesini gerektirmektedir.

1900-1913 yılları arasında Akropol’de yapılan kazılar sırasında, bugünkü Alman Kazı evi yanındaki bir depo: müze olarak kullanılır. Bu depo, o yıllardaki, Türkiye’de ilk arkeolojik eser depolarından biri olması açısından önemlidir. Evet, I. Dünya savaşı başlayınca, ara verilen kazılara, 1927 yılında yeniden başlanır.

Bu defa, Asklepion’da ortaya çıkarılır. Kazı bölgesinden çıkarılan eserler çoğalınca, yeni bir müze binasına gereksinim duyulur. Türk-Alman işbirliğiyle gerçekleşmesi planlanan yeni müze için, eski bir mezarlık olan, bugünkü yeri uygun bulunur.

Mimarlar Bronu Meyer ve Harold Hanson tarafından planlanan müze binasının yapımına 1922 yılında başlanır ve 1934 yılında tamamlanarak, müze ziyarete açılır.

BERGAMA’DA, TARİHTE YAŞANAN İLKLER

ASYA’NIN İLK KÜTÜPHANESİ VE PAPİRÜS YERİNE, PARŞÖMEN KULLANILMASI

O dönemlerde, dünyanın iki büyük kütüphanesi bulunuyordu. Bunlardan, İskenderiye kütüphanesi 500 bin kitap kapasiteli, Pergamon kütüphanesi ise 200 bin yazma eser kapasitelidir. Mısırlılar, kendi kütüphanelerinden daha büyük olacak kaygısıyla, kitapların üzerine yazıldığı ve yalnızca Mısır’da bulunan papirüs ihracatını durdururlar.

Bunun üzerine, Pergamon kralı II. Eumenes, çok sinirlenir ve bilim adamlarını toplayarak, papirüsün yerine geçebilecek bir şey bulmalarını ister.

Sonuçta: çözüm olarak, yazıların işlenmesi için kurutulmuş hayvan derisi kullanılmaya başlanır. Buna da “Bergama kağıdı” ismi verilir.

Bu kelimenin, batı literatüründeki ismi ise Parşömendir. Papirüs yuvarlanmış kağıt şeklinde olduğundan her defasında açıp kapatmak sorun olurken, parşömen sayesinde yaprakları üst üste koyup ciltlemek mümkün olur hale gelmiştir.

HASTANE

Bergama’da bulunan Asklepion, MÖ.4. yüzyıldan kalma, tarihte ilk büyük hastanedir. Girişinde yazılmış olan “Ölüm buraya giremez” cümlesi
ilginçtir. Hasta insanlara verilen psikolojik destek açısından muhteşem bir düşüncedir.

Tarihi süreçte: ilk kez, telkinle tedavi yani psikoterapi burada uygulanmıştır. Müzik, tiyatro, spor, güneş ve çamur kullanılarak yapılan ilk doğal tedavi de burada uygulanmıştır.

Ayrıca: doğal ilaçların kullanıldığı, farmakolojik tedavi de burada ilk kez uygulanmıştır.

İlk afyon modeli ilaç, yani uyuşturucu, evet, o da ilk olarak burada kullanılmıştır. Yılanın tarihte ilk kez tıp ve eczacılık simgesi olarak kullanımı da, burada gündeme gelmiştir.

 

DİĞER ÖZELLİKLER

Tarihte, 4 tiyatrosu olan ve en dik tiyatrosu olan şehirdir. Kentin: imar yasası, çarşı-pazar yasası bulunmaktadır.

Tarihte ilk grev ve toplu sözleşme: MÖ.248 yılında, Bergama kralı I. Eumenes ile paralı askerleri arasında burada yapılmıştır. İlk meslek sendikaları ve sendika konfederasyonları, Bergama şehrinde kurulmuştur.

Tarihte: ilk-orta-lise olmak üzere, ilk kez, üç dereceli eğitim, yine bu şehirde uygulanmıştır.

İlk ve en büyük sunak, yine bu şehirde yapılmıştır. Hıristiyanların ilk büyük kiliselerinden biri, yani yedi kiliseden biri, bu şehirde yapılmıştır.

Bunların yanında: Yunan işgalini ilk kıran yer, 15 Haziran 1919 tarihinde, Bergamalılardır.

Kendi tarihi sürecimizde, ilk festival düzenleyen yer, 1937 yılı “Bergama Kermesi” ile yine Bergama olmuştur.

Evet, Bergama gerçekten ilginç ve tarihi süreçte önemli bir yerdir. Tarihi süreçte, aynı dönemde, Ege kıyılarında, birçok kent devlet var iken, Bergama çok büyük bir uygarlığın kurulduğu ve geniş bir çevreye hükmeden konuma geldiği bir yer olarak önemlidir.

Günümüzdeki Antalya şehrinin dahi, Bergama krallığı tarafından kurulduğu bilinmektedir.

 

BERGAMA’DA NE YENİR

Bergama bölgesinin en ünlü yerel lezzetlerinin başında: çağırtma gelir. İnce ve uzun patlıcanlar ile yapılır. Merkezdeki birçok restoranda bulabilirsiniz. Bir de köfte var. Özel bir tadı olan köfteyi de denemelisiniz.

İzmir Bergama

     

BERGAMA’DAN NE SATIN ALINIR

Bergama’da dokumacılık oldukça gelişmiş durumdadır. Özellikle: kilimler, çok güzeldir.

Gömleklik kumaş, çarşaf, ince ve pamuklu dokumalar, seccade, yünden heybeler, kilim ve halı, Bergama’dan hediyelik veya kendi adınıza satın alabileceğiniz objelerdir. Beğeninize hitap edecek birçok çeşitleri var.

Bunların yanında: Bergama çayı boyunca “dabak” dükkanları görebilirsiniz. Tabakçılık, burada babadan oğula aktarılan bir sanattır. Bu arada: Bergama’ya gelmişken, severseniz, tulum peyniri ve lokma da satın alabilirsiniz.

 

BERGAMA’DA HALI VE DOKUMACILIK

Bergama’da, düz ve düğümlü yaygılar üretilir. 19. yüzyıla kadar, Bergama ve köylerinde, hemen hemen her evde dokuma tezgahları bulunmaktaydı. Bugün ise, yalnızca üç bölgede (Yunt dağı, kozak, Yağcıbedir) dokumacılık yapılmaktadır.

YUNTDAĞI TÜRKMEN HALILARI

Bergama’nın güneyinde, Yunt dağı yaylasında bulunan 60 kadar köyde, halı, kilim, heybe ve torba dokunmaktadır. Dokunan halılar, deveboynu, yeşilbağ ve düz biçim isimlerini alırlar. Renkler ise, koyu kiraz kırmızısı, koyu mavi ve natürel deve tüyüdür.

 

KAZDAĞI TÜRKMEN HALILARI

1860 yılından sonra kaz dağında, zorunlu iskan edilmiş Türkmen guruplarının halılarıdır. Zeminlerindeki yerleşmiş motiflere göre, halılar isimlendirilir.

 

YAĞCI BEDİR TÜRKMEN HALILARI

Bunlar, Bergama’nın batısındaki Geyik dağının eteklerindeki köylerde üretilmektedir. Halı, kilim, heybe, torba, çuval ve çul dokumadır. Buranın halılarının eskileri: çok zarif ve güzeldir. Renk olarak koyu mavi, fes rengi güvez ve koyu kırmızı kullanılır. Bu renkleri, uzun süre muhafaza ederler.

İzmir Bergama Müzesi

BERGAMA GEZİ PLANI- GEZİ ROTASI

Bergama şehir merkezinden doğruca ilerlediğimizde önce, sağ yanda Bergama Müzesi var.

İzmir Bergama Müzesi
İzmir Bergama Müzesi

 

BERGAMA ARKEOLOJİ MÜZESİ

Bugünkü modern müze binası: 1936 yılında tamamlanarak ziyarete açılmıştır. Müze: iç avlunun çevresinde, 2 sundurmadan ve 2 salondan ibarettir. Sergilenen eserler: erken Tunç döneminden, Bizans dönemine kadar uzayan sürece aittir.

Sergilenen eserler içinde: çevredeki antik yerleşimlerden çıkan, Pergamon heykeltıraşlık ekolüne ait örnekler, Pitane ve Gryneion’dan gelen arkaik dönem buluntuları dikkat çekmektedir.

Etnografya bölümünde ise: halı, kilim, kumaş, dokuma örnekleri ve el işlemelerinin yanı sıra, diğer yörelere ait el sanatları da sergilenmektedir. Müzede, toplam 10516 eser bulunmaktadır. Bunlardan: 5350 tanesi arkeolojik, 1936 tanesi Etnoğrafik ve 3201 tanesi ise sikkedir.

Müzenin dış bahçesinde, mezar stelleri ve lahitler sergileniyor. İç bahçede ise, kronolojik sıraya göre, mimari parçalar, alçak kabartmalar, heykeller ve taş yazıtlar sergileniyor. Zamanız varsa, buraya mutlaka uğramanızı öneririm.

Bergama Müzesini gezdikten sonra, aynı cadde üzerinde ilerlemeye devam ediyoruz ve biraz sonra, sağ yanda, Kızıl Avlu/Bazilika bölümünü görüyoruz ve burayı geziyoruz.

İzmir Bergama Serapis Tapınağı-Kızıl Avlu
İzmir Bergama Serapis Tapınağı-Kızıl Avlu

 

SERAPİS TAPINAĞI-KIZIL AVLU

Günümüzde Kızıl Avlu olarak bilinen bu yapı kompleksi, Akropolis tepesinin eteğinde, düz arazide yer alıyor. 

Yani: Kızıl Avlu: Bergama ilçesine girdikten sonra, bir süre ilerlediğinizde, sağ yanınızda mutlaka görebileceğiniz şekilde bulunuyor. Hemen önünde, otopark var, aracınızı buraya park ettikten sonra, yeşiller içindeki parktan geçerek kızıl avlu bölümüne geçebilirsiniz.

Ancak, kilise olarak yapılan yer, günümüzde cami olarak kullanılıyor ve ziyaret mümkün değil. Kızıl avlu bölümünün diğer kısımlarını ziyaret edebilirsiniz ve ben tarih meraklılarına burayı mutlaka ziyaret etmelerini öneriyorum. Çünkü: gerçekten günümüzden yüzlerce yıl önce yapılmış, muhteşem mimari özellikler gösteren bir yapı göreceksiniz.

Giriş ücretlidir. Müze kartınız varsa, ücret ödemeden girebilirsiniz.
Otopark içinde ayrı ücret alınıyor. Otoparkın hemen karşısındaki halı-kilim mağazaları ilginizi çekerse, uğrayabilirsiniz. Zaten, halı-kilimler, yerlere serilerek, duvarlara asılarak sergileniyor ve güzel bir görüntü ortaya çıkıyor.

Tuvalet kullanmak isteyenler için, bilet gişesinin arka bölümünde, tuvalet bulunuyor.

Evet, gelelim Kızıl Avlu hakkında bilgilere

İzmir Bergama Serapis Tapınağı-Kızıl Avlu

    

İzmir Bergama Serapis Tapınağı-Kızıl Avlu

    

GENEL

Kızıl Avlu, Roma Anadolu’su için sıra dışı bir tercihle pişirilmiş tuğla ve betondan yapılmıştır. 

Eski Bergama’nın en büyük yapısıdır. Çünkü: Kızıl Avlu veya Bazilika olarak isimlendirilen bu yapı: büyük bir yapı kompleksinin yalnızca ana binasıydı.

Büyük yapı kompleksi: toplam 265-100 metre ölçülerindeydi. Ancak, bu büyük yapı kompleksinin avlusunun büyük kısmı, günümüz Bergama evlerinin altında kalmıştır.

Evet, bu büyük yapı topluluğu: bir duvar ile çevrelenmiştir ve yalnızca, batı yönünde, kör kemerle çevrelenmiş cephesinden giriş yapılıyordu. Bu giriş bölümü, halen, Bergama şehir alanının kuzeyindeki meydanda, görülebilmektedir.

Bu yapı kompleksi: MS.2. yüzyılda, Roma döneminde yapılmıştır. Ancak, Mısır tanrılarına verilen önem nedeniyle, aşağı Pergamun şehrinin tam merkezinde yapılmıştır.

Yapı ile ilgili olarak önceleri: birbirinden farklı görüşler ortaya atılmış ve bunlara göre, yapının: Agora, Borsa dairesi, Kent kütüphanesi, Mahkeme, Hamam gibi fonksiyonları olabileceği söylenmiştir.

Ancak, 1938 yılında, Th. Wiegent tarafından yürütülen kazı çalışmaları sonucunda, yapının biraz önce belirttiğim gibi, Mısır tanrısı Serapis adına kutsanmış olduğu ortaya çıkmıştır.

Özellikle: güney bölümdeki silindirik yuvarlak kulede bulunan iki insan büyüklüğündeki Mısır tarzında yapılmış heykel parçaları da, bu görüşü güçlendirmektedir.

İzmir Bergama Serapis Tapınağı-Kızıl Avlu

ANA BİNA:

Pergamon’daki Serapis Tapınağı veya Mısır Tanrıları Tapınağı son derece farklıdır. Bu çok büyük yapı, 2 kat yüksekliğindeydi. Duvarlar mermerle kaplanmış olabilir ana bunlar çıkarılmıştı. 

İçinde daha sonra Hıristiyan kilisesi inşa edilmiş ve bu sırada Hıristiyanlık öncesi mimari öğelerden bazıları değiştirilmiş veya yok edilmişti. 

Evet Kızıl Avlunun Mısır Tanrıların adanmış bir tapınak olduğu teşhisi kesin değildir. Ne var ki, bazı çarpıcı özellikler bu ihtimali güçlendirir. Kompleks çok büyüktür. Ana binanın boyutları 60 x 26 metredir. İki tarafında, her birinin önünde ufak avlular bulunan yuvarlak iki kule vardır. Bu üç parçalı yapının önünde, bugün büyük ölçüde modern binalarla kaplanmış dev bir avlu (yaklaşık 200 x 100 metre boyutlarında) bulunur. 

Ayrıca ana binanın iki yanındaki daha ufak avlularda kullanılan karyatid sütunların her iki yanı erkek ve kadın biçiminde yontulmuştur. Her iki yüzleri de gerçekçi Roma-Yunan tarzındadır. Ama bazıları Mısır tarzı firavun başlığı giyerler. 

Evet, Kızıl Avlu uzaklardan gelen bir inşaat tekniğiyle tuğladan inşa edilmiş anıtsal bir kompleks olarak Anadolu’da  benzersizdir. Ölçeği, planı ve kullanılan malzemelerden beklenen etkinin çok özel olduğundan kuşku yoktur. 

Şimdi yapıyı gezmeye başlayalım;

AVLU

Antik dönemde ziyaretçiler: önce alanın tüm uzunluğunun yaklaşık üçte ikisine kadar olan, çok büyük ve kare şeklindeki bir avluya ulaşıyorlardı. Yukarıda da söz ettiğim gibi boyutları 200 x 100 metredir.

Tapınak yapısı ile avlunun bütünleşmesine engelleyen Selinos (Bergama) çayının yer altından akması için, yine aynı dönemde, avlunun altındaki yer altına, iki antik tünel yapılmıştır ve bu tünel halen faaldir. Bu çayın Nil nehrini temsil ettiği ileri sürülmüştür. 

Avlunun yan taraflarında ise: sütunlu galeriler bulunmaktadır. Bunlardan: doğu yönünde olan, bariz şekilde daha yüksekteydi ve ortasında: tapınak alınlığı yükseliyor, öne doğru çıkıntı yapıyor ve burasının Kızıl Avlunun girişi olduğunu gösteriyordu.

İzmir Bergama Serapis Tapınağı-Kızıl Avlu Silindirik Kuleler

SİLİNDİRİK KULELER

Bu avlu içinde: ana binanın her iki yanında; günümüze kadar korunagelmiş, tepesinde yuvarlak aydınlatma deliği bulunan ve tuğlayla örülü kubbeleri olan; kuleye benzeyen karşılıklı iki silindirik yapı görülür.

Birbirlerinden 16 metre aralıklı olan bu silindirik yapılar: 15 metre çapında ve 19 metre yüksekliğindedir.

Duvarları: moloz taş, küçük yontma taş ve kireç harcı ile yapılmıştır. Bunların üzerinin bir zamanlar tuğla kubbeler ile örtülü olduğu, günümüzde görülen kemer izlerinden anlaşılmaktadır.

Bu kulelerden: sol yandaki ziyarete açık olup, avlu kubbesinin altındaki bölümde, bir kısım buluntular ve destek figürlerinden bazı parçalar sergilenmektedir.

Evet, silindirik yapıların önünde: üç yanları galerilerle çevrili yan avlular var. Bu avlularda ise: yuvarlak, ince ve uzun havuzlar var. Ayrıca: yine bu avlularda, Mısır üslubunda yapılmış, insan biçimli karyatidler bulunmaktaydı. (Bunlar: sırt-sırta, erkek-kadın figürlü sütun benzerleridir)

Bu yapısal özellik de, buranın Mısır tanrıları Serapis, İsis ve Harpokrates için kutsandığını ifade etmektedir.

İzmir Bergama Serapis Tapınağı-Kızıl Avlu Güney Yuvarlak Kulesi

GÜNEY YUVARLAK KULESİ

Bu kule, kuzey bölümdeki ikizi gibi, büyük ihtimalle özel bir amaç için inşa edilmiştir. (diğer kule, ziyarete açık değildir)

Kule içinde: doğu yönündeki büyük nişte: muhtemelen anıtsal bir heykel bulunuyordu. Bu nişin tam karşısında ise, kuleye, güney avludan esas girişin yapıldığı görkemli bir kapı vardı.

Yapının: dış duvarı 1.90 metre kalınlığındadır. Yapının çapı ise: 12 metredir. Yüksekliği 18 metre olan kubbe ise: özellikle konstrüksiyon bakımından ilginçtir.

Çünkü: yapılan araştırmalara göre: yapının inşası sırasında, tuğla tabakalardan bir kubbe kalıbı yapılmış ve bu kalıbın üzerine, Roma çimentosu dökülerek bu kubbe elde edilmiştir.

Kubbenin tam ortasında, mekanı aydınlatmak için bir boşluk bulunmakta olup, bunun çapı: yapının ilk inşa edildiği dönemlerde 3.70 metredir. Osmanlı döneminde ise, bu boşluk, 1 metre olacak şekilde daraltılmıştır.

İlk inşa edildiği yıllarda, yapının hem iç ve hem dış duvarları muhteşem mermer tabakalar ile kaplıydı. Bu kaplamaların varlığı: duvarlardaki dübel delikleri ve sıva yataklarından anlaşılmaktadır. Bu yüzden, binanın bugünkü durumu, henüz inşa edilirken ki durumunu gösteriyor diyebiliriz.

Ancak: yapı takip eden yüzyıllarca sürelik dönemde, başka amaçlar için kullanılmıştır. Özellikle: 19. yüzyılda zeytinyağı fabrikası olarak kullanıldığında yapıda büyük değişiklikler yapılmıştır.

O dönemde esas giriş kapatılmış, kuzey yönündeki giriş bölümü tadilat görmüş ve bu giriş doğal taşlarla güzelce çerçevelenerek, bugünkü iki kanatlı demir kapı yapılmıştır.

Öte yandan, fabrika için kullanılan makineler, kule iç duvarlarının islenmesine sebep olmuştur.

Evet, yüzlerce yıl boyunca, başka amaçlar için kullanılan yapıda oluşan izler, restorasyon ile giderilmeye çalışılmıştır.

Günümüzde, burada: kulenin duvarlarına  takılan sergileme panolarında, bilgilendirmenin yanı sıra, antik dönemde duvarların nasıl kaplandığına dair bir örnek vermek mümkündür.

Yeni taban seviyesinde ise: orijinal zemin döşemesi, bodrum kat ve kemer kalıntılarının görülebilmesi için bir boşluk bırakılmıştır.

Bugün, kulenin güneyindeki kapı: yeni depoya bağlanmaktadır ve deponun raflarında, Kızıl Avluda çıkan arkeolojik buluntular saklanmaktadır.

ANA YAPI

Ana binanın: 7 x 14 metre yüksekliğinde anıtsal bir girişi bulunmaktadır.

Bu girişin her iki yanına, beşer sütunlu revaklar yerleştirilmiştir. Ayrıca: girişin karşısında da; 20 sütunlu bir başka revak sırası bulunur.

Bu revakların ortasındaki dört sütun: bir bakıma ikinci bir anıtsal giriş meydana getirir.

Bu giriş: 7.5 x 2 metre büyüklüğünde, tek parça mermerden yapılmıştır.

Mermerlerin iki tarafın da dikkati çeken, beşer metre uzaklıktaki delikler: girişin tunç kapısına ait menteşe izleridir.

Yapının döşemesi ve tuğla duvar yapısı, tamamen renkli mermer levhalarla kaplanmıştır.

Ancak, bu mermerler dökülerek günümüze gelmemiş, halen kaplamaların altındaki kırmızı tuğlalar görülmektedir ve zaten bu yüzden, halk arasında, buraya: “Kızıl Avlu” ve “Kızıl Kilise” isimleri verilmektedir.

Duvarlar boyunca: bütün bu mekanı saran sütunların üzerinde, bir de balkon bulunmaktadır. Ancak, bu balkon günümüze gelememiştir.

 

KÜLT HEYKELİ KAİDESİ:

Mekanın doğusunda, iki küçük çukur üzerindeki podyumda: 10 metre yüksekliğinde olduğu sanılan bir kült heykelin kaidesi bulunmaktadır. ( bu podyum kaidesini görebilirsiniz)

Burada belki de Serapis’e ait olan dev bir heykel barınıyordu. 

Heykelin içi boştu ve bir rahip içine tırmanarak tanrıymışcasına konuşabiliyordu. 

Bu podyum: yanlarında, iki katlı sütun dizileriyle çevriliydi. Podyumun hemen önünde, sığ bir havuz bulunuyor.

Bu podyumunun içindeki bir delikten (bu delik bugün de görülebilmektedir), kaidenin tam ortasına çıkan rahiplerin, tanrı ile konuştuklarına inanılırmış.

Kızıl Avlu: aslında, tamamen kült heykelleriyle donatılmıştı. Yani, burası bir dini yapı olarak kullanılıyordu. Mimari özellikler açısından: arka bölümde, çatı merdivenleri bölümünde ve podyumun yan taraflarındaki sütun dizileri: Suriye tapınaklarında bulunan ögelere benzemektedir.

Böylece: yapının imarında,  doğu kültürlerinden etkilenildiği söylenebilir. Buna karşın: yan avluların Mısır etkisindeki figürlerle donatılması: Mısır tanrıları kültünün de, mimari de rol oynamış olabileceğini kanıtlamaktadır.

Tüm bunlar, yani: yapı tekniği ve yapı tipolojisi açısından, ayırıcı özellikler göstermesi nedeniyle ve şehrin başkaca herhangi bir yerinde benzer yapı bulunmaması düşünülerek, yapının, MS.2’nci yüzyılda, şehrin ileri gelenlerinin talebi üzerine yapıldığı düşünülmektedir.

Hatta: Roma imparatorluk kültü oluşturmak açısından, İmparator Hadrian’ın burayı yaptırdığı da olasılık dahilindedir.

KIZIL AVLU SÜSLEME SANATI

Kızıl Avlunun duvarlarının büyük bölümü, tuğlayla örülmüştür. Bu teknik: Roma dönemi İtalya’sının aksine, Anadolu’da oldukça seyrektir. Yapıya: gösterişli bir görünüm kazandırmak için, tuğla duvarlar, mermer panolar ile kaplanmıştır.

Yalnızca, duvarlardan çıkan profiller, çatının damlalık süsü ve tabii ki yapı kompleksinin sütun mimarisi, masif mermerden yapılmıştır.

İmparator Hadrian döneminde: büyük ihtimalle bu tür yaprak süslemeleri uygulayan sanatkarların, Atina’da da faal olduklarını göstermektedir. Bezeme biçimleri, üslup açısından MS.2’nci yüzyılın ikinci çeyreğine sınıflandırılır.

NİŞTEKİ ASLAN TORSOSU

Yapı kompleksinin, güney yan avlusunun, yeni çağa ait duvarının altında bulunan ve çok tahrip olmuş olan bir “aslan” torsosu; gerçeğinden daha büyük bir heykel gurubuna aittir.

Belki, bu gurup: aslında yan avlunun ortasındaki bir kaide üzerine yerleştirilmişti. Sırtın çalışılması ve aslanın sağ ayağındaki örtü parçası ile uygunluk gösteren birçok alana istinaden; aslanın üzerine binen kadın şeklindeki bir figürün rekonstrüksiyonu gelecek dönemlerde yapılabilir.

Burada, söz konusu edilen kadın: Anadolu’nun ana tanrıçalarından Kybele olmalıdır. Onun da aslan binicisi olarak bilinen en eski canlandırması ise: Priene’deki, MÖ.4’ncü yüzyılın ikinci yarısında, Afrodisias Tapınağının tavanında bulunan rölyefinde görülebilmektedir.

İzmir Bergama Serapis Tapınağı-Kızıl Avlu Kilise

KİLİSE

Kızıl Avlu veya Bazilika olarak isimlendirilen bu büyük yapı kompleksi: büyük bir yangın sonucunda zarar görür. Takip eden dönemde, yani MS.5’nci yüzyılda, Bizans döneminde: ana binanın içine; Aziz Yuhannes’e adanmış bir kilise yaptırılmıştır. Bu kilisenin: Anadolu’da yaptırılan ilk kiliselerden (7 kiliseden biridir) olduğu tespit edilmiştir.

Bizans döneminde yapılan bu kilisenin yapımında, Serapis tapınağının yapı malzemeleri kullanılmıştır ve ana bina ve iki ek binadan oluşmaktadır. İki neflidir ve yapının doğu duvarı yıkılarak kiliseye ayrı bir apsis eklenmiştir. Kilisenin döşeme seviyesi: orijinal yapının seviyesinden 2 metre daha yüksektedir.

İlk taban döşemesi: günümüzde ortaya çıkarıldığından, kilisenin temeliyle narteksi bölen kalın bir duvar hatları hakimdir ki, yükseklik bundan kaynaklanmaktadır. Burası, günümüzde cami olarak kullanılmaktadır.

Son olarak, yani Kızıl Avlu bölümünden çıktıktan sonra: tabelaları takip ederek, Akropolis bölgesine doğru ilerliyoruz.
İzmir Bergama Akropolis Teleferik

 

Araba ile, hafif rampadan yukarı doğru bir süre ilerliyoruz ve sonunda: teleferik istasyonunun bulunduğu bir yere varıyoruz. Burada: yukarıya, yani Akropolis antik şehrine ulaşan bir teleferik istasyonu kurulmuş.

Teleferik yolculuğu yaklaşık 5-6 dakika sürüyor ve bu sürede teleferik yolcularını, yukarıya, Akropolis’e taşıyor. Teleferik ücretlidir ve değişik bir yolculuk düşünenler için ilginç olabilir.

Teleferik kullanmayı düşünmeyenler ise: hemen teleferik istasyonunun bulunduğu yerden, rampa yukarı doğru araçlarıyla ilerleyerek gittiklerinde, biraz sonra bir otopark ile karşılaşıyorlar ve aracınızı buraya, yani otopark bölümüne, ücretini ödeyerek bırakabiliyorsunuz.

Aracınızı otopark bölgesine bıraktıktan sonra: yürümeye devam ediyoruz ve satış yerlerinin arasından geçerek: rampa yukarı ilerlediğimizde: Akropolis antik şehrinin kalıntılarının bulunduğu ören yerinin giriş kapısının bulunduğu yere ulaşıyoruz.

İlk girişten itibaren Akropolis ören yerinin otoparkına kadar yaklaşık 2.5 km. lik bir yol var. Akropolis antik kentine giriş ücretlidir. Ama müze kartı olanlar ücretsiz girebiliyorlar.

Girişten hemen sonra: sol yanda bir satış yeri var. Ancak bu satış yerinin fiyatları biraz fazlaca.

 

İzmir Bergama Akropolis

AKROPOL ANTİK ŞEHİR BÖLGESİ

BERGAMA ANTİK BÖLGELERİ GEZİ PLANI

Evet, kale tepesinde, şu yapıları görebilirsiniz.

  1. Kutsal mahaller. (Athena Tapınağı, Büyük Sunak, Traian Tapınağı, Heroon)
  2. Yukarı Agora,
  3. Yerleşme bölgesi (Kral Sarayları, Şehir kazısı, Roma Konsülü Attalos’un evi)
  4. Aşağı Akropolis (Demeter Kutsal Mahalli, Gymnasion, Aşağı Agora)
Roma şehri

Aşağıda, yani ovada kurulmuştur. Burada. Kızıl Avlu, Amfitiyatro, Tiyatro ve Stadion bulunmaktadır.

 

İzmir Bergama Akropolis Kale Tepesi

KALE TEPESİ

Pergamon krallığının yükselişinden önceki zamana ait kale duvarları: yani kalenin en üst ucu, tarih sahnesinde ilk olarak: MÖ.5 ve 4’ncü yüzyıllarda tahkim edilmiştir.

Philetairos II (MÖ.282-263) zamanında, şehrin büyümesi: şehir duvarları, güneye doğru Demeter kutsal mahalline kadar uzanmaktadır.

Eumenes II (MÖ.197-159) zamanında: şehrin en büyük yayılımı görülür. Birçok kapı ve kulelere sahip şehrin duvarı: güneye ve batıya doğru, ovanın kenarına kadar uzanır.

Sur duvarlarının toplum uzunluğu: 4 km. dir. Güneydeki ana kapıdan başlayan kaldırım döşeli bir sur sırası: büyük bir “S” kıvrımı yaparak şehri geçer ve üst kalede, kralların görkemli saray bileşimine kadar uzanır.

Roma İmparatorluk çağına gelindiğinde ise: buranın parlak bir Roma şehri olduğu görülür. Nüfus, muhtemelen 150 bin kişidir. Şehir, ovanın içlerine kadar yayılmıştır. Roma şehir alanı üzerinde, günümüzdeki Bergama ilçesi kurulmuş ve yayılmıştır.

Geç Roma döneminde: MS.3’ncü yüzyıldan itibaren, Roma gücünün azalmasıyla birlikte, şehir gerilemeye başlar. Devşirme taşlarla, daha küçük bir sur inşa edilir.

Orta Çağ dönemine gelindiğinde ise: kale tepesi üzerinde görülen taş ve tuğla karışımı duvarlar, Bizanslılar tarafından Arap akınlarına karşı inşa edilmiştir. Daha sonra Selçuklu Türkleri tarafından kale olarak kullanılmaya devam edilmiştir.

Evet, gerek şehir ve gerekse kalenin tarihi süreç içindeki gelişimi hakkında bu kısa bilgiden sonra, kale tepesinde gezimize devam ediyoruz.

Kale tepesi aynı zamanda Akropol olarak da bilinir.

İzmir Bergama Akropol
İzmir Bergama Akropol

 

AKROPOL

Akropol: son derece dik bir tepe üzerinde kurulmuştur. Aynı zamanda bir kale görünümündedir. Yaklaşık 300 metre yükseklikteki bu tepe üstünde, Bergama krallarının sarayları var. Ayrıca: 5 sarnıç ve kuzeyde silah depoları ve cephanelikler bulunuyor. Binaların alt kısmında ise: Athena Tapınağı görülüyor.

Bunların altındaki terasta ise: Zeus sunağı yerleştirilmiştir. Dünyadaki en dik ve 10 bin seyirci kapasiteli tiyatro da, burada bulunmaktadır.

En alt bölümde ise: Gymnasium ve Demeter Tapınağı bulunuyor. Kalenin güney yönünde, ovaya çıkılması imkansız olduğundan, buraya ince-uzun yan yana bitişik odalar halinde depolar yapılmıştır.

Bu depoların üst kısımları ahşap, alt kısımları ise taştandır. Burada yapılan kazılarda: andezit taşından yapılmış,  değişik büyüklükteki mancınık gülleleri de bulunmuştur.

Evet: Akropolis ören yerine girdikten sonra: gezi planı veya rotası için herhangi bir tabela veya işaret yok. Ama, benim size önerim, sol bölümden doğru yürümeye devam edin ve gezinizi bu şekilde sürdürün.

Tabii buraya çıkarken ve buraya çıktığınızda ilk ilginizi çekecek olan: aşağıda Bergama ilçesinin muhteşem panoramik görüntüsü olacaktır. Çünkü: tepe, tamamen çevrenin muhteşem güzel görüntüsüne hakim konumdadır.

İçeri girdiğimizde: bölgede tam olarak bir restorasyon çalışması yapılmadığı görülüyor. Her yan, antik döneme ait yapı ve mimari taş kalıntılarıyla dolu. Bu taşların üzerinden atlayarak, ilerleyerek, antik kalıntıları görebilirsiniz. Ancak, biraz önce de söylediğim gibi, aşağıda muhteşem bir manzara ziyaretçileri bekliyor.

Sol yönde ilerlediğimizde: ilk olarak karşımıza “Athena Kutsal Alanı” çıkıyor. Uçurum kıyısında, muhteşem bir mimari olarak yapılmış küçük bir yapılaşma var.

İzmir Bergama Akropol Athena Kutsal Mahalli

 

ATHENA KUTSAL MAHALLİ

Burası: şehrin tanrıçası “Zafer getiren”, Athena’ya adanmıştır. Şehrin en önemli tapınağının, tanrıça Athena’ya ait olması: İzmir, Milet, Eryhrai, Foça ve Asos bölgelerinde görüldüğü üzere, Batı Anadolu’nun yerleşik bir geleneği olmuştur.

Tapınak, Akropolis’in batı kıvrımında, kentin en eski ve önemli bir tapınağı olarak yer alır. Tiyatro ve Zeus sunağının hemen üzerindeki terasdadır.

Pergamon şehrinin: bilinen en eski tapınağıdır. MÖ 4’ncü yüzyıldan kalma Dor düzenindeki Athena Tapınağı bazı sürprizleri bakındırır. Neden Dor düzeni tercih edilmiştir? Çünkü hem koruyucu tanrıça olarak Athena’nın hem de Atina’daki ana tapınağın belirleyici özelliği olan Dor düzeninin tercih edilmesi, uygun bir saygı göstergesi olarak düşünülebilir. 

İki katlı olan stoaların, alt katlarında Dor düzeni, üst katlarında ise İon düzeni kullanılmıştır. 

Nispeten küçüktür (ölçüleri: 6 x 10 metre boyutlarında) ve kuzey-güney doğrultusunda olup, Akropolisin batı ucundaki baskın kıvrıma paralel uzanır. 

Yapının doğu bölümündeki giriş kapısı ile galeri de, Eumenes II döneminde yaptırılmıştır.

Güney galerisi ise: daha sonra, yani MÖ.2’nci yüzyılda yapılmıştır.

Kutsal mahallin geniş avlusunda ve galerilerinde: Pergamon krallarının koleksiyonlarına ait sanat eserleri ve Galatlar’a karşı kazanılan zaferleri simgeleyen adak hediyeler bulunurdu.

MÖ 3’ncü yüzyıldan başlayarak, krallık önemli zaferler kazandı. Mağlup edilen düşmanlar arasında öne çıkanlardan biri MÖ 3 ve 2’nci yüzyıllarda Yunanistan ve Anadolu’ya akınlar yaparak bölgede dehşet saçan ve daha sonra saldırılarını durdurma karşılığında para talep eden Orta ve Doğu Avrupa’dan gelen Galyalılardı. (Keltler)

Pergamon kralı I Attalos (MÖ 241-197) fahiş taleplere karşı koydu ve yaklaşık MÖ 230’da gerçekleşen savaşlarda onları yendi. Galyalılar, Orta Anadolu’ya çekilerek “Galatia” adı alan bölgeye yerleşti. Pergamon açısından bu zaferler, kentin gücünü ve ihtişamını pekiştiriyordu. Bunlar, MÖ 5’nci yüzyıl başlarında Yunanlıların Perslere karşı galibiyetini çağrıştıran zaferlerdi. 

Kentin koruyucu tanrıçası şükranları hak ediyordu. Ama tapınağın önündeki avlunun başta bir dizi tunçtan yenilmiş Galyalı savaşçı heykelleri olmak üzere anma amaçlı anıtların sergilenmesi için en uygun yer olduğuna karar verilmişti. Orijinal tunç heykeller kaybolmuştur ama yazıt içeren kaideler ve bazı heykellerin daha sonraki tarihlerde Romalılarca yapılmış taştan kopyalar günümüze ulaşmıştır. 

Bu heykellerin yansıttıkları aşırı hissiyat ve yenilmiş düşman gösteren dokunaklı, saygılı tavır nedeniyle oldukları kadar (Mısır ve antik Yakındoğu sanatında aşağılayıcı düşman tasvirlerinden çok farklı) Yunanlı olmayan bir halk tarafından etnografik bilgiler açısından da ilginçtir. 

Çamura bulanmış saç, bıyık ve boynun çevresine takılan boyun halkaları, bu tür unsurlardır.

Stoalar da, üst katlarının önünü süsleyen, ele geçirilmiş silahların rölyef heykelleriyle Pergamon zaferini duyurma işlevine hizmet ediyordu. Ve bu tür başarıların Anadolu dışında duyulmaması ihtimaline karşılık, bu zaferler aynı zamanda Atina Akropolisi (Küçük Attalos Adağı adı verilen) ve Delphoi ile Delos’taki önemli uluslararası mekanlarda da heykellerle anılmıştı.

Evet; kutsal alanda, kitaplık bölümünde, avlunun tam ortasındaki yuvarlak kaide üzerinde ise, büyük ihtimalle, önce 3.5 metre uzunluğundaki Athena heykeli ve takip eden dönemde ise İmparator Augustus’un (MÖ.31-MS.14) tunç bir heykeli bulunmaktaydı.

Athena’nın heykeli, o dönemde, Atina şehrinde bulunan heykelinin küçük bir kopyasıydı. (Günümüzde, Alman arkeologlar tarafından çalınan bu heykel de, Berlin Müzesinde sergilenmektedir.)

Bu heykellerin, Roma dönemine ait mermer kopyaları: günümüzde, Vatikan Müzesinde bulunmaktadır.

Ayrıca: bu kutsal alanın çevresinde: Bergama kralları I. Attolos ve II. Eumenes’in de heykelleri bulunuyordu.

Evet, günümüzde, bu kutsal alanın yalnızca temelleri görülebilmektedir.

Çünkü: Bizans döneminde, yani MÖ.4’ncü yüzyılda, Hıristiyanlığın kabulü ile tapınak temellerine kadar sökülmüş ve taşları, bu terasta yapılan bir kalede kullanılmıştır.

Ayrıca, yörede sonradan yapılan kilisenin duvarları arasında kullanılan antik kalıntılar içindeki bir sütun parçasının üzerinde şu yazı okunmaktadır “Bunu Artemon’un oğlu, senin için dikti, Ey Trion’dan doğan tanrıça”

Evet, yine de tapınağın temellerinden günümüze yalnız birkaç parça kalmıştır.

Giriş kapısının parçaları: Alman arkeologlar tarafından çalınarak Berlin Müzesine götürülmüştür.

Günümüzde: Berlin Müzesinde, bu kapının birebir benzeri yapılıp sergilenmektedir.

Yapının, batı kanat kısmı, kısmen 1.20 metre yüksekliğe kadar korunmuş durumdadır.

Yine: tapınağın sütun ve arşitrav (sütunların taşıdığı krişler) parçaları: günümüzde Berlin Müzesinde sergilenmektedir.

İzmir Bergama Akropol Kütüphane-Kitaplık

KÜTÜPHANE-KİTAPLIK

Burası: Helenistik dönemin en büyük kütüphanesidir. Athena’ya adanmış bölgenin kuzeyinde, Helenistik Pergamon’un en büyük kültür kurumlarından biri olan kütüphane bulunuyordu. 

II Eumenes (MÖ 197-159) tarafından inşa edilen kütüphane, 4 küçük oda ile bir girişten meydana geliyordu ve başka yerlere dağılmış ek kapasitesiyle birlikte 200.000 rulo barındırıyordu. 

El yazmaları, duvarlar boyunca uzanan raflarda saklanıyordu. 

Hırslı koleksiyoncular olan Pergamon krallarının saldırgan tedarik yöntemleri yüzünden adları çıkmıştı. 

Bir vakada; Aristoteles’in kütüphanesinin sahipleri, el konmasına seyirci kalmaktansa kitapları saklamayı tercih etmişlerdi. Bunun sonucunda el yazmaları çürüdü. 

Takip eden dönemlerde ise zenginleştirilerek, döneminde en büyük rakibi olan İskenderiye kütüphanesiyle yarışmıştır.

İskenderiye kütüphanesinde 500 bin eser var iken, burada bulunan tahta raflarda 200 bin eser toplanmış ve bu iki kütüphane arasındaki rekabet, yıllarca sürüp gitmiştir.

Bergama’da yaşayan Romalı yazar Marcus T. Varro’dan öğrenildiğine göre: Bergama kütüphanesinin İskenderiye kütüphanesini geçecek olmasından korkan Mısırlı krallar: Mısırda üretilen ve kitap yazımında kullanılan papirüslerin Mısır dışına gönderilmesini yasaklarlar. 

Antik Yunan ve Roma’da başlıca yazım materyali, özellikle Nil Deltasında yetişen saz benzeri bir bitkiden elde edilen papirüstü. MÖ 2’nci yüzyılda kıtlık sırasında, biraz önce sözünü ettiğim gibi Mısırlı üreticilerin papirüs göndermemeleri nedeniyle, Pergamonlular o zamana dek fazla kullanılmayan alternatif bir materyale ağırlık verdi.

İşlenmiş ve sıyrılmış dana veya kuzu derisinden yapılan parşömen (hatta bu sözcük Pergamon adından türetilmiştir) veya tirşe. 

Rulolar halinde sarılamayacak kadar kalın olan bu deriler, sayfalar halinde kesilerek bir arada duracak şekilde ciltlenirdi. Böylece bugün de kullanılan kodeks, yani sayfalı kitap biçimi ortaya çıkmış oldu. Geç antikçağlarda parşömenin papirüs karşısındaki zaferi Hıristiyanların uygulamalarıyla gelmiştir. MS 2’nci yüzyıldan itibaren, daha dayanıklı parşömen ve kodeks, dini metinler için tercih edilen materyal ve biçim haline geldi.

Evet, biz yine Pergamon kütüphanesine dönelim.

Kitaplık bölümüne: galerinin üst katından giriliyordu. Yapıda: 13.5×15.35 metre boyutlarında, bir okuma odası vardı. Yine burada, yukarıda sözünü ettiğim gibi, önce Athena ve sonra İmparatorun heykellerinin konulduğu bir podyum bulunuyordu.

Yani: kitaplık, el yazması eserlerin yanı sıra, heykelleriyle de bir müze görünümü sunuyordu. Nitekim, MÖ.13. yüzyılda, Bergama, Roma imparatorluğu yönetimine geçtiğinde, Grek kültürünü incelemek isteyen Romalı bilim adamları, aradıkları bilgi ve belgeleri, bu kitaplıkta bulmuşlardır.

Sonunda İskenderiye kütüphanesi yandıktan sonra, MÖ 41’de Pergamon kütüphanesinde bulunan 200 yüz bin rulo esirin büyük bölümü; Marcus Antonius tarafından Ptolemaios hanedanının sonuncusu Mısır Kraliçesi VIII Kleopatra’ya hediye edilmiştir.

Bu koleksiyon da, MS 642’de Bizans Mısır’ını fetheden Arap fatihlerce yok edilecekti.

Gelelim günümüze:

Kitaplığın asıl salonunda, kitapların bağlandığı rafların delikleri görülebilmektedir.

Athena Kutsal Alanının hemen aşağısında: dünyanın en dik antik dönem tiyatrosunu ve diğer bir kısım antik yapı kalıntısını görebilirsiniz. Ancak, en belirgin olanı: antik tiyatrodur. Hatta: Athena kutsal alanının hemen önündeki boşluktan, bu tiyatroya inilebilen yer altına doğru ilerleyen merdivenli bir bölüm var.

Evet: zamanınız varsa, bu tiyatro bölümüne inebilirsiniz. Ama zamanınız yoksa, bu muhteşem tiyatroyu uzaktan izleyebilirsiniz.

İzmir Bergama Akropol Tiyatro
İzmir Bergama Akropol Tiyatro

 

TİYATRO

Athena Tapınağı, Pergamon’un en etkileyici yapısı olan tiyatroya, tepeden bakar. Yapı: Batı Anadolu’nun en dik tiyatrosudur. Aynı zamanda Helenistik  dönem tiyatrolarının en güzel örneklerinden biridir. 

Akropol’un çok dik batı yamacında, Zeus sunağının yakınında, güneybatıya yönelik olarak: Bergama kralı II. Eumenes döneminde yapılmıştır.

Ancak, burada yapılan arkeolojik incelemelerde, bu tiyatro yapılmadan daha önce, burada yine Bergama krallığı dönemine ait bir tiyatro yapısı bulunduğu anlaşılmıştır.

Bu eski tiyatronun örgülü destek duvarlarının bir kısım parçası, günümüzde de görülebilmektedir.

Normalde dik bir tepe yamacında inşa edilen bu tiyatronun oturma yerleri dar bir yay çizer. 

Uzun, dar ve tahkimli terasın kalıcı bir sahne yapısı için fazla sağlam olmadığına karar verilmiş olduğu için, festivaller sırasında ahşap bir skene kurulur, daha sonra sökülürdü.

Ahşap dikmeler, teras döşemesi üzerindeki, bugün hala gayet iyi görülebilen deliklere geçiriliyordu.

Oyun bittikten sonra, sahne yapısı, terasın kuzey ucundaki “Dionysos Tapınağı” nın görünüşünü engellemeyecek şekilde sökülerek çıkarılıyordu

Genellikle: önde uzanan terastan, aşağı tiyatroya girilir.

İki yatay yol ile, üç bölüme ayrılan 80 oturma sırası ile, ortalama 10 bin seyirci kapasitelidir.

Oturma sıraları: merdivenler ile kama biçiminde bölümlere ayrılmıştır.

Yapının geneli andezit taşından yapılmış olup, yalnızca asillere ayrılan bölüm mermerden yapılmıştır.

Roma çağında, tiyatro yalnızca toplantılar için kullanılıyordu ve taş bir hatip kürsüsü konulmuştu.

Uzun tiyatro terası, her iyi yanda sütunlu galerilere sahipti ve çok katlı alt yapıların üstünde yer alıyordu.

Güney uçta: üç geçitli giriş kapısı vardı.

 

İzmir Bergama Akropol Dionysos Tapınağı

DİONYSOS TAPINAĞI

Tiyatro terasının kuzey ucunda, yüksek bir podyum üzerindedir. Pergamonlular: bu göz alıcı tapınağı, özel bir düşünce ile, 250 metrelik tiyatro terasının kuzeyinde, bütün gezi yerine egemen olacak şekilde yapmışlardır.

Uzun bir yolun bitiş noktasında bulunması ve bütün gözleri üzerinde toplayan bir anıt oluşu nedeniyle, bu eser: Roma sanat anlayışıyla birlikte Avrupa Barok mimarisini etkilemiştir.

Evet, tapınak ilk olarak: MÖ.3. yüzyılda yapılmıştır.

MS 2’nci yüzyıl başlarında, Roma imparatoru Caracalla tarafından, sonraki dönemlerde yeniden elden geçirilir.

İlk yapılışında andezit taşı kullanılmış olmasıyla birlikte, Roma döneminde bütünüyle mermerle kaplanmıştır.

Ayrıca: 25 basamakla çıkılan, İon uslübunda bir eklenti yapıya sonradan ilave edilmiştir.

Toskana geleneğinden (yerli İtalyan) gelen Roma tapınaklarındaki standart tasarımlarda olduğu gibi ön tarafa odaklanılmıştır. Yani bu tapınak daha sonraki dönemlerde Roma imparatoru Caracalla’ya adanmıştır. 

Tapınak yapısı, günümüze, sunağı ile birlikte, çok iyi korunarak gelmiştir. Buradaki arkeolojik kazılarda bulunan Astlepios başı ile Helenistik dönem ve Roma dönemine ait diğer bir kısım orijinal parçalar; günümüzde; Alman arkeologlar tarafından çalınarak götürüldükleri Berlin Müzesinde sergilenmektedirler.

Aşağıya inmeden tiyatro ve Dionysos Tapınağını uzaktan izledikten sonra: soldan yürümeye devam ediyoruz.

Burada: bölgedeki mimari yapı tarzı konusunda sizleri bilgilendirmek istiyorum.

 

AKROPOLİS BÖLGESİNDE İNŞAAT-MİMARİ TEKNİKLERİ

Kale tepesinin yamacında, inşaat için düz bir satıh kazanabilmek için teraslara her zaman ihtiyaç duyulmuştur. Helenistik dönemde: tepe tarafındaki hafriyattan çıkanlar: ova tarafındaki destek duvarının arkasına dökülmüştür.

Bu tipte bir inşaat tarzında: genişleme imkanı sınırlı idi. Çünkü: alanın genişlemesi halinde, artan toprak basıncını, destek duvarları ancak kendi ağırlıkları ile karşılayabiliyorlardı. Bu nedenle: tiyatro terası dardır.

Romalı mühendisler, kutsal alanın devasa platformunun inşaatı için, toprak basıncı sorunundan kendilerini kurtarmışlardır. Bu nedenle, yamaçta ana kaya üzerinde, yamaca enine gelecek şekilde, birbirine paralel, kuvvetli destek duvarları inşa ettiler.

Bu duvarların üzerini ise, beşik tonozlar ile kapattılar. Böylelikle: malzemeden tasarruf sağladılar ve konstrüksiyonun daha geniş bir alana yayılması, yalnızca duvar yüksekliği ile sınırlı kalmaktan kurtuldu.

Alt yapının: ovaya bakan tarafındaki son bölümü: 23 metre yükseklikteki blok kesme taştan yapılmış bir duvar oluşturur. Bu duvar: her bir tonozun önünde, bir kemer açıklığını gösteren üst tarafıyla, yalnızca konstrüksiyonu maskeleyen bir kısımdır. Buna karşın: alt tarafında, yatay olarak duvarı ikiye bölen, yuvarlak silme yüksekliğine kadar tonozlar; içte bir geçiş yeri sağlamak amacıyla doldurulmuşlardır.

Geçiş yeri, taşıyıcı beşik tonozları birbirine bağlamaktadır. Tepe tarafına doğru, tonozlar bir bitim duvarı ile veya yamaçta kendiliklerinden kesilirler.

Esas arazinin daha çukur olduğu batı tarafında ise, iki sıra tonoz arka arkaya inşa edilmiştir.

Tonozların başlıca amaçları: toprağın önünde yer alan devasa şenlik meydanını taşımaktır. Bu tonozlar ne depo, ne de sarnıç olarak kullanılmamıştır. Bu, ana kayanın henüz dik yükseldiği yerlerde veya daha eski duvarların bırakıldıkları yerde açıkça görülmektedir.

Evet, yürümeye devam ediyoruz. Bölgede, çok sayıda Japon turist görülüyor ve maalesef yerli ziyaretçi sayısı çok az. Japonlar, çok uzaklardan burayı keşfetmeye geliyorlar.

Ellerinde güneşten korunmak için şemsiyeleri ve diğer ellerinde su şişeleri ve hatta bazılarında, bastonlar yani yürüyebilmek için büyük gayret sarf ediyorlar ama yine de, bu tarih hazinelerini görmeye gelmişler.

Muhteşem bir yapının içinden, sütunların arasından geçiyoruz. Muhteşem bir görüntü. Kutsal alanda gezmeye devam ediyoruz. Hemen solunuzda, yine muhteşem bir uçurum ve aşağıda Bergama ilçesinin muhteşem görüntüsü size eşlik ediyor.

Sütunlu koridor bitince: aşağıda muhteşem görüntünün ziyaretçileri sunulduğu bir avlu bölümü var. Bu duvarı, buraya nasıl yaptıklarına inanmak mümkün değil. Merdivenlerden yukarı çıkın. Burada, Batı Uç Yapısı olarak isimlendirilen, fonksiyonu tam olarak belirlenemeyen bir yapı sizi karşılıyor.

İzmir Bergama Akropol Batı Uç Yapısı

 

BATI UÇ YAPISI

Roma dönemine ait bu yapı: ilk inşa devresinde, önünde mevcut sur duvarlarını henüz dikkate alıyordu. Sur duvarının güzergahı; taban seviyesinde, kesme taşlar ile vurgulanmıştı.

Batıdaki ek yapıların ilavesiyle, sur duvarları kapanmışlardı. Batı uç yapısının önündeki kalkan duvarında, daha başından beri bir konsrüksiyon hatası vardı. Bu duvar ile eski köşe yeri: iç içe geçirilme suretiyle bağlanmıştı. Çok geçmeden, MS.2. yüzyıl sonlarında, duvar ilk olarak yıkılır.

Yeniden inşası sırasında, batı uç yapısını bölen taşıyıcı duvardan vazgeçilmiştir. Böylelikle, alt katta, üzeri tonozlarla örtülü büyük bir mekan elde edilmiştir. Sıvalı duvarları, kült amaçlı bir kullanım gördüğünü ispatlamaktadır.

Tahminen, MS.3’ncü yüzyılda, bu mekana, kuzey-doğu ve batı duvarları boyunca, podyumlar ilave edilmiştir. Bu sırada, eski dış duvarın bir kısmı kırılarak bir kapı açılmıştır. Bununla birlikte, batı uç yapısı ile bağlanmış olan tonoz yapısı da değiştirilmiştir.

Tonozun içine. üzeri tuğlalar ile örtülmüş, harçtan oluşan, hafif, kendi kendini taşıyan giriş tonozu şeklinde bir ara tavan yapılmıştır. Tavan da, aynen duvarlardaki gibi boyanmıştır. Duvar resmi: çiçekten oluşan şamdan formlarıyla bölgelere ayrılmıştır. Her bir alanın içinde; kırmızı renkli fon üzerinde birer kuş tasviri bulunur.

Batı uç yapısının, tadilat görmüş olan alt katı ve boyanmış olan A ve B tonozları: muhtemelen kült amaçlı toplantı odalarıydı. Yine de kült olarak kullanımı tespit etmeye yarayacak kesin kanıtlar yoktur. Duvar resimlerini koruyabilmek için A tonozu: orijinal yüksekliğinin yarısı bir seviyede beton bir çatı ile örtülmüştür.

Batı uç yapısının ön destek duvarı, orta çağda bir kez daha yıkılmıştır ve Bizans döneminde tamir edilmiştir. Savunma duvarının arkasında döküntüden oluşan dolguda, doğu galeriye kopyası konmuş olan bir heykel çıkartılmıştır. Bizans duvarları sağlamlaştırılmış ve yukarıya çekilmiştir. Bunun yaparken, korkuluk üzerine çıkılmasını engellemek için dıştan eğimli bir biçimde, kesme verilmiştir.

Burayı da gezdikten sonra: Kuzey Galerisi görülüyor. Burada: Helenistik döneme ait odalar bulunuyor.

Son olarak ise: Traianeum-Galeriler bölümü karşımıza çıkıyor.

İzmir Bergama Traianeum-Galeriler Bölümü
İzmir Bergama Akropol Traianeum-Galeriler Bölümü

  

TRAİANEUM-GALERİLER BÖLÜMÜ

Burası tapınak alanıdır. İlk inşa dönemlerinde: yanlardaki duvarlar ile sınırlandırılmışlardır. Anlaşılan, bunlar Hadrian döneminde, yerlerinden sökülmüşler ve yerlerine, yan galeriler yerleştirilmiştir.

Sütunların başlıkları ve saçakları; daha eski kuzey galerisindekilere benziyordu. Sütun gövdeleri de aynısı idi. Yine de farklı olarak yan galerilerden yekpare sütunları, sonradan kaide kısımları işlenmiş, kasa sütun tamburları üzerine yerleştirilmiştir.

Tahminen taş ocağına yapılan siparişte: kuzey galerisinin ölçüleri muhafaza edilmiş, ama daha sonra sütunlar yerleştirilirken, genel görüntü içinde, daha kısa imişler gibi bir etkinin doğduğu fark edilmiştir. Yine de, gelen sütun gövdelerini kullanabilmek için, bahsi geçen kaidelerden yardım alınmıştır.

Bu durumda, uygun olmayan bir yükseklikte olan yatay derzler, tapınak alanına doğru, önlerine yerleştirilen heykeller sayesinde kapatılmışlardır. Doğu galerisi, kuzey tarafta bir apsis ile bitmektedir.

Evet gezimize devam ettiğimizde, bu kez karşımıza: Traian Tapınağı çıkıyor.

İzmir Bergama Akropol Traianus-Trajan Tapınağı
İzmir Bergama Akropol Traianus-Trajan Tapınağı
İzmir Bergama Akropol Traianus-Trajan Tapınağı
İzmir Bergama Akropol Traianus-Trajan Tapınağı

 

TRAİANUS-TRAJAN TAPINAĞI

Akropol bölgesinde: 1883-1885 yılları arasında yapılan kazılarda: büyük bir yapının kalıntıları ortaya çıkarılmıştır. Bu yapının kalıntıları ve mimari parçaları: çevreye dağılmış olarak bulunmuş ve sonuçta, yapının büyük bir depremde yıkıldığı anlaşılmıştır.

Evet, bu yapı: Athena Tapınağından 9 metre ve Tiyatro terasında ise 55 metre yüksektedir. Doğusundaki kapının önündeki merdivenlerle, kütüphaneye çıkılıyordu. Yapının bulunduğu teras: 68 x 58 metre ölçüleriyle, Akropolis bölgesinin en yüksek yeridir.

Yukarı kalededir. Uzaktan görülebilmesi için tasarlanmıştır. Bu büyük kutsal alan ile aşağı şehri arasında bağlantı bulunuyordu. Geniş inşa sahasının bir bölümü: tepe tarafındaki kayalığın düzleştirilmesiyle elde edilmiştir.

Vadi tarafındaki dik eğimli çukur kısım ise, devasa bir alt yapı ile örtülmüştür. Tapınak sahasının tam ortasında, mermer kaplı, yüksek bir podyum üzerinde yükselir. Çevresinde, serbestçe dolaşım özelliği nedeniyle, yapıda Yunan geleneği görülmektedir.

Evet, tapınak mimarisi hakkında biraz daha söz etmek istiyorum. Tapınağın üç tarafı: yekpare ve yapraklarla bezeli başlıkları olan sütunlarla çevrilidir. Kuzey galerisi ve daha sonra ilave edilen yan galeriler, doğu tarafındaki birleşik alan, ön saha diye tanımlanmaktadır.

Tapınak: Romalılar tarafından tanrılaştırılan İmparator Traianus adına yapılmış olup, inşaata, İmparator Traian döneminde (MS.98-117) başlanılmış ve bilahare İmparator Hadrianus döneminde tamamlanmıştır.

Tapınak alanında, bu imparatorların heykellerine ait parçalar bulunmuş olup, bu nedenle, tapınağın: her iki İmparatorun ve Zeus’un kültüne hizmet ettiği düşünülmektedir.

Hükümdarlara tapınım: doğuda ve Anadolu’da, Helenistik dönemden beri yaygındır. Traianeum, yalnızca Roma imparatorluğunun gücünü bir simgesi değil, aynı zamanda, Roma şehri ve imparatorluk ailesiyle bağları pekiştirmeye yarıyordu.

Burada: yapılan kazılarda bulunan her iki imparatorun mermer heykellerinin başları, yine Alman arkeologlar tarafından çalınarak götürüldükleri Berlin Müzesinde sergilenmektedir.

Tapınak kalıntıları ise, 1976 yılında, Alman Arkeoloji Enstitüsünde görevli Dr. Ö. Rombock ve Dr. K.Nohle tarafından yapılan restorasyon sonucu yenilenmiştir.

Tapınağın ne zaman yıkıldığı tam olarak bilinmiyor. Ortaçağ’da, ova tarafındaki duvar, kalenin Bizans dönemi surlarına dahil edilmiş ve birçok onarım görmüştür.

Ortaçağ’a ait görünüm, bu alanın o dönemde de yerleşim gördüğünü ispatlamaktadır. Mermerden olan mimari elemanlar: 19. yüzyıl sonlarına kadar, büyük ölçüde kireç ocaklarında yakılmıştır. Daha: 1879-1885 yılları arasında, kutsal alanlar, arkeolog Stiller’in yönetimi altında ortaya çıkarılmış ve araştırılmıştır.

Harabe: bundan sonraki yıllarda düzensiz durumda kalmıştır. 1960’lı yılların ortalarında ise, Türk makamları, Alman Arkeoloji Enstitüsüne teklifte bulunarak, bölgedeki arkeolojik araştırmaların devamını sağlamışlardır.

Evet, bölgedeki gezimize devam ediyoruz. Derme çatma ve bol miktarda taşlar-kayalar ve mimari parçalar bulunuyor. Buraya, ayrıca çöp sepeti konulması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü, özellikle pet su şişeleri bol miktarda yerlere atılmış ve kirlilik yaratmış.

İzmir Bergama Akropol Traianus-Trajan Tapınağı
İzmir Bergama Akropol Traianus-Trajan Tapınağı
İzmir Bergama Akropol Traianus-Trajan Tapınağı
İzmir Bergama Akropol Traianus-Trajan Tapınağı

       

İzmir Bergama Akropol Traianus-Trajan Tapınağı

Bölgedeki gezimize devam edebilmek için: buraya ayırdığınız zaman ve yorgunluğunuz ölçüsünde: gezmenizi önereceğim yerler konusunda sizlere kısa bilgiler vereceğim. Sizler, bu bilgiler ve tercihler doğrultusunda arzuladığınız tarihi kalıntıları gezebilirsiniz.

 

HEREOON

Akropol çıkışındadır.

Büyük ana girişe gelmeden önce, solda görülen kalıntıların bulunduğu bölümdür.

Pergamon krallarından I. Attalos ve II. Eumenes’e ithaf edilmiştir. Yani, bir anlamda, onları tanrılaştırmak için yapılmıştır. Bu krallar ölümlerinden sonra kahraman olarak yüceltilirdi ama Mısır’ın Helenistik hükümdarlarının aksine tanrılar olarak ibadet edilmezlerdi. 

Büyük İskender’in ölümünden sonra, Helenistik krallıklarda sık sık kullanılır.

Ancak, Pergamon kralları, diğer Helenistik krallarda olduğu gibi yaşantıları sırasında tanrılaştırılmazlar.

Yaşantılarında, yalnızca rahiplik ünvanı taşırlar.

Ölümlerinden sonra ise, tanrılaştırılırlar. Hereonn’da, işte bu yüzden ölümlerinden sonra tanrılaştırılan krallar için yapılmış bir yapıdır.

 

SARAYLAR

Kışlanın güneyinde, kale bölgesinin doğu ucunda, önce Philetairos, daha sonra da ardılları, birbirine gevşek bağlı, dört saray kompleksi yaptırmıştır. 

Sadece kat planları duran bu saraylar, Yunan ev mimarisinde zaten standart olan türde büyük peristil evlerdi. 

Evet, ilk saray: Akropol’e girilen sur kapısının hemen karşısındadır.

Yapı: Pergamon kralı II. Eumenes’e ait saray kalıntısıdır.

Sarayın kuzeyinde: büyük bir salon, avlusunda bir sunak ve güneybatısında ise bir çeşme görülür.

Doğusunda ise, büyük bir salona bitişik, bir de kült odası vardır. Bu sarayın, güneybatısında bir su sarnıcı ve batısındaki oda da ise, Hephaistion isimli bir sanatçının imzasını taşıyan bir “mozaik” görülür. Mutfak ve kilerler, saray yapısının güneydoğusundadır.

II. Eumenes’in sarayının hemen bitişiğinde, I.Attolos’un sarayı bulunuyor. Bu iki saraydan sonra ise, II. Attolos ve general Philetaros’un sarayları bulunuyor.

Sarayların hepsinin ortak özellikleri: sütunlarla çevrili avlular ve bunların çevresinde odaların bulunmasıdır. Bunlardaki mozaikler, evet, yine maalesef, Alman arkeologlar tarafından çalınarak götürüldükleri Berlin Müzesinde sergileniyorlar. Yerlerdeki mozaikleri bile söküp götürmüşler.

Evet, saraylar bölümünde, bu saray yapılarını, kışlalar, askeri depolar ve dükkanlar izliyor. Burada yapılan araştırmalarda, aşağı Agora’yı korumak için, değişik ölçülerde 900 andezit taşı gülle bulunmuştur.

 

AGORALAR

Akropol’ün güneyinde: büyük kapıdan tepeye çıkan yolun üzerinde, kentin iki agorası bulunmaktadır.

Büyük kapının hemen üzerinde olanı: Aşağı Agoradır. Zeus Tapınağının biraz altında olanı ise: Yukarı Agoradır.

Aşağı Agora: Pergamon kralı II. Eumanes tarafından, Akropol’un genişletilmesi sırasında yaptırılmıştır. Agora: Dor üslubunda sütnları olan galerilerle çevrilidir. Bunlardan: kuzeydeki galeri, iki katlı olup, depo ve dükkanlar alt katta kalmıştır.

Agoranın batı ve güney duvarları: toprak baskısından yıkılmış, MÖ.2. yüzyılın başlarında onarılmıştır. Kuzeybatısı, sütun ve kemerlerle desteklenmiştir. Agoranın ortasında bulunan kuyunun suyu: kral Attolos’un sarayındaki sarnıçtan gelir.

Yukarı Agora: Zeus Sunağının bulunduğu terasın 15 metre altında, güney ve kuzeyindeki dor üslubunda sütunlu galerilerle çevrilmiştir. Bunlardan, güneydeki sütunlu galeri, iki katlı olup, alt katından depo olarak yararlanılmıştır.

Agoranın batısındaki küçük tapınak: Dor-İon karışımı bir yapıdır. Yapıldığı tarih kesin olarak bilinmemektedir. Ancak, Pergamon kralı II. Eumanes döneminde yapılarak, Zeus ve Hermes’e adandığı düşünülmektedir. Hermes: tüccarların tanrısıdır.

 

İzmir Bergama Akropol Zeus Sunağı

ZEUS SUNAĞI-BÜYÜK SUNAK-PERGAMON TAPINAĞI:

İşte, ülkemiz için üzüntü, Almanya için utanç kaynağı olduğunu düşündüğüm bir tarih hazinesi.

Her ne kadar “biz götürmesek yok olup giderdi “ ve “Padişahın izniyle alıp götürdük” deseler de: hiçbir mazeret, bu tarih hazinesi kalıntının, bulunduğu yerden sökülüp götürülmesine veya geri getirilmemiş olmasına sebep teşkil edemez. 

Gelelim sunak hakkında bilgiler vermeye: Sunak, Helenistik dönemde Pergamon’un en görkemli yapılarından biriydi. Bu yapıya ait bilgiler, Romalı Lucius Ampellius tarafından yazılar yazıtlardan öğrenilmiştir. 

Büyük sunak, II Eumenes (MÖ 197-159) tarafından yaptırılmış ve Zeus ile Athena’ya adanmıştır. Ancak bir görüşe göre: tapınak Pergamon kralı II Eumenes’in Seleukos kralı III Antiochos ve Galatlar’a karşı kazandığı zaferlerin anısına yaptırılmıştır. 

Kesin yapım tarihi ve böyle bir anıtsal ve şık donatılmış bir yapının, hangi nedenlerle yapıldığı belli değildir. 

 

Neyse, buyurun bu sunak ile ilgili bilgilere:

Tapınağın temel kalıntıları: Athena Tapınağına ait terastan: 25 metre aşağıda bulunuyor.

Sunak, Athena Tapınağından ayrı olarak tek başına duruyordu. Ancak yukarıdaki Athena Tapınağına göre yerleştirilmişti. Batı yanı, tapınağın uzun batı yanını izliyordu. 

Bir terasın üzerindeydi. Büyük bir olasılıkla, sunağın dört bir yanı açıktı. Anıt her yerden görülebiliyordu. 

Burası, yaklaşık 69 x 77 metre büyüklüğünde bir yerdi ve büyük sunak:  tam ortada yükseliyordu.

Sunağın ölçüleri: 34 x 36 metreydi.

 

Sunağın girişi:

Sunak, batıya bakmasına rağmen, doğudan girilen, duvarlarla çevrili bir kompleksin içinde yer alıyordu. 

Sunağa çıkmak isteyen ziyaretçilerin, arkadan gelip yapının yarı çevresini dolanmaları gerekiyordu. Bu planlı rota, sunağın üzerinde durduğu platforma benzeyen rölyef heykellerin, doğru sırada incelenebilmesini sağlıyordu. Gerçekten de daha eski dönemlerdeki mimari heykelciklerden farklı olarak, heykeller incelenebilmesi için yapının alt tarafına yerleştirilmişti. 

Evet, sunağın girişi, doğudaki ana cadde üzerinden sağlanıyordu. 

Üzeri kapalı yaya yolu (stoa) vardı. 

Kuzey ve doğu bölümleri; İon üslubunda mermerden yapılmıştı. 

Çevresinde mermer basamaklı merdivenler vardı.

 

İlk friz-DIŞ CEPHEDEKİ HEYKELLER:

Merdivenlerden sonra ise, 2.30 metre yükseklikte ve 12 metre uzunluğunda bir friz (tavan kirişi ile tavan arasında kalan, üzeri tamamen kabartmalarla süslü bölüm) çepeçevre, tüm podyumu yani kenarı kuşatıyordu. 

Bu frizde: mitolojik Yunan tanrıları ile toprak tanrısı Gaia ile uzun saç ve sakalları bulunan, ayaklarının yerinde yılan kuyrukları olan dev Gigantlar’ın yani devlerin mücadelesi tasvir edilmişti.

 

Bu frizleri anlamak için, mitolojik bir efsaneyi bilmek gerekir. 

Mitolojiye göre: Zeus, kardışleri Gigantları, yer altı dünyasına (tantarus) kapatır. 

Buna kızan Gigantlar, yeryüzüne çıkarak, mitolojik tanrılara saldırırlar. Bu savaşta, tanrılar Gigantları yenerler. Kazanan tanrılar, simgesel olarak Pergamonluları tasvir etmektedirler. Yenilen devler ise, Pergamon’un  düşmanları olan Galatları simgelerler.

 

Evet frize devam edelim.

Bu hikaye, Yunanlıların kaosla mücadelesinin alegorisiydi ki Pergamonluların bazıları Yunanlı olmayan ama çoğu Yunanlı rakipleri karşısındaki zaferi de bunun son versiyonu olarak görüyordu. Ancak frizde, tanrıların ziyaretçilerin izleyeceği yola göre dizilmeleri, sıra dışıydı. Konularına göre sınıflandırılması, Helenistik kültürdeki derleme ve sınıflandırma aşkına uygun bir hareketti.

Örneğin: avluya girer girmez, ziyaretçiler Zeus, Athena, Apollon, Artemis ve Leto gibi başlıca Olympos tanrılarını görürdü. Kuzeybatı kanatta, Okeanos ve Triton gibi deniz tanrıları, uzaktan denize bakardı. 

Anlaşılabilirliği sağlamak adına, tanrıların adları frizin üzerine, devlerin adları ise altına yazılmıştı. Devlerin adlarının altına, heykeltıraşlar kendi adlarını kazımıştı. 40 tane oldukları tahmin edilen heykeltıraşların adlarından, sadece 15 tanesi günümüze ulaşmıştır. Ama bunun dışında, sanatçılar hakkında bilgi yoktur.

Frizdeki tanrıçaların giysilerine, altın ve tunçtan eklemeler yapılmıştır. 

Bu kabartmaları yapanlar, Atina ve Pergamon’daki en ünlü sanatçılardı.

Kabartmalarda, Helenistik heykel sanatının tüm özellikleri, kıvrılıp bükülen vücutlar ile duygusal yüz ifadeleri mermere yansıtılmıştı.

Helenistik sanatın zirve noktası olan bu heykeller, daha sonraki Yunan ve Roma heykelciliğini çok etkileyecekti.

 
Galeri ve Asıl Sunak:

“U” şeklindeki sunağın iki ucu arasında, merdivenlerden bir galeriye çıkılıyor. Bu galeride, İon üslununda sütunlardan oluşan, çift sıralı bir portik var. Bu portiğin ortasındaki boşlukta ise, Zeus’a adanan armağanların konulduğu, asıl sunak/masa bulunuyor. 

 

İkinci friz:

Sunağın üç tarafını saran alçak duvarlarda, ikinci bir friz çepeçevre dolaşıyor. 

Bu küçük frizde: Herakles’in oğlu ve Pergamon krallarının efsanevi atası olan Telephos’un yaşamı anlatılır. Kabartmalarda: Telephos’un Pergamon kentini nasıl kurduğu anlatır. 

Bu heykellerle dekorasyon, siyasal bir mesaj iletir. Pergamon krallarını efsanevi geçmişin büyük kahramanlarıyla ilişkilendiren bu alegori, iktidar haklarını meşrulaştırmaya yöneliktir. 

Gigantomakhia gibi, bu rölyefin de kalıcı sonuçları olmuştur. MÖ 2’nci yüzyıl ortalarında, gigantomakhia’dan kısa süre sonra yontulan bu friz, sürekli yani birbirini izleyen paneller halinde gelişen bölümlere ayrılmış bir öykü anlatımının bilinen ilk örneğidir. Bu durum Romalıların çok sevdiği bir resimler sunum tarzıdır. 

Evet, sunağın üst bölümlerinde, kentuvarlar (yarı at, yarı insan mitolojik yaratıklar), dört atlı arabalar, atlar ve tanrı heykelleri yapılmıştır.

Sunak, açık mavi renge boyanmıştır. 

 

Günümüz:

Günümüzde sadece temellerin oluşturduğu geniş bir ızgara plan görülebilir. Sunağın yerinde ise, sadece iki çam ağacının gölgesindeki temel kalıntıları kalmış.

Çünkü yapıyı süsleyen ünlü rölyef heykeller, artık ilk kazı çalışmaları (1878-86) sırasında çalınarak götürüldükleri Berlin’de sergileniyor. 

Sunak, günümüzde, Almanya-Berlin Pergamon Müzesinde sergilenmektedir. Tüm mimari parçalar ve kabartmalar, eskisine yakın bir şekilde tamamlanarak sergileniyor.

 

DEMETER KUTSAL ALANI

Tepenin güney yamacında, her zaman kentin ayrılmaz bir parçası olmuştur. 

Philetarios bu yamacın yukarı yarısını, halihazırda mevcut olan Demeter Temenos’unun yukarısından geçen surlarla müstahkem kente katmıştır. 

II Eumenes, bu müstahkem alanı uzunluğu 4 km den fazla ve güney yamacında anıtsal bir kapının bulunduğu dibine dek uzanan yeni bir surla genişletmiştir. 

Kenti; Philetairos’unkinin dört katından büyüktü.

Roma imparatorluğu döneminde, kent ovaya doğru genişledi.

Bu üç ana evrenin her birinde, farklı bir ızgara plana göre yerleştirildi.

Philetarios döneminde, bu ızgaraya çok katı şekilde bağlı kalınmıştı.

Aslında tepe yamacının topoğrafyası katı bir Hippodamos ızgara planına uygun  değildi ve bazı sokaklar hafifçe kıvrılıyordu. II Eumenes ile ızgara planın yönü değiştir.

Romalılar yaklaşık MS 100’de ızgara ve yönünü tekrar değiştirdi. 

Güney yamaçta ortaya çıkarılan yapılar arasında ev, dükkan, hamam ve Pazar yerleri (Aşağı Agora) gibi ikamet alanlarına uygun olanlar da vardır. Ama ortada iki önemli dini ve kamusal kompleks yer alır. Her ikisi de 20’nci yüzyılın başlarında incelenmiş olan Demeter Temenos’u ve Gymnasium.

 

Demeter Temenos:

Tarımda bolluk tanrıçası Demeter’in Temenos’u, Helenistik çağ öncesinde de mevcuttu. Bergama’ya hakim yaklaşık 100 x 50 metre boyutlarında, dikdörtgen bir teras üzerindedir. 

Bir gizem kültü olan Demeter ritüelleri gizli olarak, sadece üyelerin katılımıyla gerçekleştirilirdi (Atina’nın hemen dışındaki Demeter ibadet merkezi Eleusis’te olduğu gibi) ki, temenos’un planı da bunu yansıtır.

İon düzenindeki tapınak ve ona eşlik eden sunak, uzun dikdörtgen bir avluda, üç yanı basamaklarla, dördüncüsü ise giriş geçidi ile çevrili olarak bulunur. 

Uzun kuzey yanın doğu yarısında, stoa yerine kayadan yontulmuş banklar, gizemlere katılanlar için oturma yerleri vardır.

Bu önemli bereket kültü, kadınlar için çok çekiciydi.

Bunun yansımalarını MÖ 3’ncü yüzyılda, General Philetairos ve kardeşi Eumenes’in tapınak ve sunağı anneleri Boa’ya adamaları ile I Attalos’un kraliçesi ve eşi Apolonis’in temenos’un tamamlanmasını sağlayan hamiliğinde görülebilir. (küçük giriş kapısı üzerindeki frizde yer alan bir yazıtta, çevresindeki stoa’ların yani üstü kapalı yolların, I Attalos’un karısı Apollonis tarafından yaptırıldığı yazılıdır)

Zaman içinde, tapınak çevresinde yaptırılan düzenlemeler, Pergamon’da yaşayan asil ailelerden Cladius Stianus tarafından yaptırılmıştır. 

 

GYMNASİUM

Dev gymnasium kompleksi hemen bunun doğusundadır. Burası, Bergama’nın en büyük yapılarındandır. 

Bir Yunan-Roma gymnasium’da spor antremanlarının yanı sıra çok çeşitli toplumsal, entellektüel ve dini faaliyetler de gerçekleştirilirdi.

Meyilli araziye uygun olarak üç düzey halinde inşa edilen Pergamon gymnasium’u, türünün en gösterişlilerinden biridir. 

MÖ 3’ncü yüzyılın ikinci yarısında yapılmıştır. 

Roma imparatorluğu döneminde çok kereler tekrar biçimlendirilen üst düzeyi revaklarla çevrili bir avludan meydana gelirdi.

Yapıda önce ardezit taşı, sonra da mermer kullanılmıştır. 

Yapı, Hera kutsal alanının altında, üç ayrı teras üzerindedir.

Birbirinden farklı yükseklikteki teraslar üzerinde bulunduğundan, merdivenler ile aşağıya kadar iner. Alt teras yapısı: çocuklara, orta teras yapısı: gençlere ve yukarı teras yapısı: yetişkinlere ayrılmıştır. 

Aşağı ve orta yapı, Helenistik özelliklerini korurken, yukarı teras, biraz önce sözünü ettiğim gibi Roma döneminde büyük değişiklik geçirmiştir. 

Revaktan yanlara açılan, odalar arasında ders ve konserler için kullanılan ve orijinal olarak üstü kapalı bir tiyatro gibi ilahlaştırılmış Roma imparatorları kültüne adanmış, iki ucu apsisli bir hol de vardı.

Kuzeybatıda bulunan üstü örtülü tiyatro görünümlü bu mekan, yaklaşık 1000 kişi alabilecek kapasitededir. 

Roma döneminde doğudaki revakın altına bir hamam kompleksi eklenmişti. Batı galerilerinin arkasında, yarım daire şeklinde yıkanma yerleri bulunur. 

Güney revak, avlunun sınırlarının çok ötesine dek uzanan son derece uzun bir stoa ya bakardı. 

Bunun altında sıra dışı bir öğeye, olumsuz hava koşullarında spor yapılmasını sağlayan bir çatıya sahip, fazladan bir pist bulunurdu. 

Başlangıçta pist güney duvarındaki pencerelerden aydınlatılıyordu.

Ama geç Helenistik dönemde duvarları güçlendirmek amacıyla, pencereler örtülmüştü.

Yer altındaki pistin hemen yokuş yukarısında, orta avluda, kuzey tarafı bir stoa olan uzun dikdörtgen bir antreman  sahası vardı.

Bu avlunun bir ucunda yazıtlardan Hermes ve Herakles’e adanmış olduğu anlaşılan bir sunak ile küçük bir tapınak bulunuyordu.

Tapınağın duvarlarına, burada gerçekleştirilen atletizm yarışmalarında başarılı olan genç erkeklerin adları oyulmuştu.

Orta düzeyden en aşağıdaki avluya geçilirdi.

Buradaki dik açıyla kesişen, iki beşik tonozdan meydana gelen nadir rastlanır, bir Helenistik tavan türüne sahip, kabaca üçgen biçimli mekan, erkek çocukları için bir oyun alanı işlevi görüyordu.

Bugün bu duvarların üzerinde görülen etkileyici tahkimat burçları, bu duvarların Roma dönemindeki altın çağına göre çok daha küçültülmüş bir kentin sınırlarını çizdiği, 12’nci yüzyılda Bizanslılar tarafından eklenmişti.

 

HERA KUTSAL ALANI

Yukarı Gymasium’un kuzeyinde, çevreye hakim iki teras üzerindedir. Kral II. Attolos döneminde yapılarak, Hera’ya adanmıştır. Dor üslubunda, dört sütunludur. Batısında, eksedra, doğusunda ise küçük bir stoa ( üstü kapalı yürüyüş yolu) vardır.

 

SU TEMİNİ:

Muhtemelen MÖ 2’nci yüzyılda oluşturulan gelişmiş su temin sisteminin bir parçası su depolamakta kullanılan sarnıçlardan meydana geliyordu.

Su şehre yaklaşık 45 km kuzeydeki bir dağdaki kaynaktan, terakota borulardan meydana gelen bir üçlü boru hattı ile getiriliyordu.

Kaleye doğru son çıkışta, yeraltına gömülü, uçları uygun boyda delikler açılmış taşlarla sabitlenmiş tunç veya kurşundan borular kullanılmış olması mümkündür.

Basınçla yukarı itilen su, kaledeki bir merkezi rezervuara ulaşıyordu.

Buradan saraylara ve tepeden aşağı akarak evlere, halk çeşmelerine ve kanalizasyonları dağılıyordu.

Bu su temin sistemi, Romalıların çok geliştireceği türde, su mühendisliği projelerinin ilk örneklerinden biriydi.

ASKLEPİON KUTSAL ALANI

Burası ile şehir arasında 1 km. uzunluğunda bir cadde bulunmaktadır ve caddenin her iki yanında dükkanlar bulunuyormuş.

Eski Mezarlıklar. Mezarlar, şehrin çevresinde olup, bunlar arasında ovadaki “Mal Tepe” ve “Yığma Tepe” Tümülüsleri görülebilmektedir.

Müze: Bölgede yapılan kazılarda ortaya çıkarılan objeler, müzede sergilenmektedir.

Evet, gelelim ayrıntılı anlatıma:

Sağlık ve Hekimlik tanrısı olarak bilinen Asklepios: tanrı Apollon’un oğullarından birisidir.

Asklepios’un yeri anlamına gelen “Asklepion” ilk çağlarda, Bergama’da önemli bir sağlık merkezi olarak öne çıkmaktadır.

Kentin güneybatısında, 1 km. uzunluğunda, sütunlu bir cadde ve Romalıların ”Via Tecta” ( Pazar yoülu) ismini verdikleri, üstü örtülü bir tören yolu ile, Bergama şehrine bağlanmaktaydı.

Pausanias’a göre: burada, MÖ.4. yüzyılda, hekimlik tanrısı Asklepios’a adanan, kutsal kaynak suyunun bulunduğu bir tapınak yaptırılmıştır.

Kutsal kaynak yanında, burada tedavi gören hastaların soğuk ve sıcak havadan korunmasını sağlamak amacıyla, uzun bir yer altı tüneli yapılmıştır.

 

Asklepion Tapınağı:

Bu yer altı tünelinin hemen kuzeyinde, yuvarlak planlı Asklepion Tapınağı bulunur.

Bu tapınak: Roma’daki meşhur Pantheon tapınağı örnek alınarak, MS.150 yılında, Konsül L.C.Rufinus tarafından yaptırılmıştır.

Sütunlu bir girişi bulunmaktadır. Tapınağın içinde, dönüşümlü olarak 7 tane niş bulunuyor.

Girişin karşısındaki niş’te, tanrı Asklepios’un kült heykeli bulunuyormuş.

 

Diğer Yapılar:

Helenistik dönemde: alanı çevreleyen sütunlu galeriler ve çeşitli yapılarla genişletilmiştir. Ancak, MS.2. yüzyılda, buradaki yapılar onarılmış ve ayrıca: 3500 seyirci kapasiteli bir tiyatro ve kütüphane eklenmiştir.

Helenistik dönemde yapılmış olan: Asklepios Soter: Apollon Kaliktenos, Tanrıça Hygeia Tapınakları ile çeşme, Roma döneminde işlevini sürdürmüştür. Bu kutsal alan: Hıristiyanlık dönemine kadar önemini korumuştur.

Dinsel özelliklerinin yanı sıra, aynı zamanda, ünlü tıp merkezlerinden Epidauros ve Kos adasındaki gibi, araştırma ve deneylerini sürdürmüşlerdir. Aynı zamanda da, antik çağın ünlü tıp bilginlerinin yetiştirildiği bir okul olma özelliğini korumuştur.

Asklepion sağlık kültünün: MÖ.5. yüzyılın ortalarında, Bergama’lı Arkhias tarafından buraya getirildiğini, antik çağ tarihçileri ileri sürerler. Söylentiye göre: Arkhias, Pindasos ( Marda dağı) dağında avlanırken, düşerek ayağını kırar.

Epidavros’a gider ve tedavi olur. Bergamalıların hizmetine, kuytu bir vadide, bu tedavi yerini kurar.

Nitekim, hekim Galenos “Asklepion’un Mysia dağlarının eteklerinde, temiz havası, suyu olan bir yerde kurulduğunu” yazar.

Aristedies’e ise: “Asklepion, yörenin su ve havasının güzelliği kadar, tanrının kendisi tarafından belli edildiğini, oradaki hastalar kurtarıcı tanrının sesini, huzur içinde duyarlar” demiştir.

MS.2. yüzyılın ortalarında, burada 13 yıl kalmış olan, ünlü hatip Aelius Aristides’ten: burada uygulanan tedavi şekilleri ve yöntemlerini öğrenmekteyiz.

Burada, genellikle telkin ve fizyoterapinin bugün kullanılan şekilleri uygulanmaktaydı. Kutsal sudan içilmesi, su ve çamur banyoları, açlık, susuzluk kürleri, şifalı otlar, kremlerle yağlanma, başlıca tedavi yöntemleriydi.

Asklepios’un hekimleri: hastalarına, burada çamur banyosu yaptırırlar, bitkilerden elde edilen ilaçları kullanırlardı. Ayrıca, onların spor ve müzikle uğraşmalarını sağlarlardı. Bu arada, rüyalar yorumlanır, telkin yoluyla onların iyileşmeleri sağlanırdı. Gerektiğinde de, ameliyat gibi işlemler de yapılırdı.

Burada sağlıklarına kavuşanlar ayrılırken, Asklepios Tapınağını ziyaret ederler, maddi olanakları doğrultusunda yardım yaparlardı. Ayrıca, iyileşen organlarının küçük birer modelini buraya bırakırlardı. Bu örneklerden pek çoğu, günümüzde, Bergama Müzesinde görülebilir. Evet, bu sefer Berlin Müzesi dememek ne güzel oldu.

Asklepion Kutsal Alanı: üç tarafı sütunlu galerilerle çevrili, dikdörtgen planlıdır. Roma Pazar yolu ile buraya ulaşılır.

Antikçağlar boyunca sürekli olarak elden geçirilen ve genişletilen yapıların bugün görülen kalıntıları, büyük ölçüde Roma İmparator Hadrianus (117-138) dönemindeki önemli bir tekrar yapım çalışmalarındandır.

 

ALİONAİ

Bergama ilçe merkezine, 18 km. uzaklıkta, kuzeydoğudadır.

Bergama-İvrindi kara yolu üzerindedir. Helenistik çağ sonrasında kurulmuştur. MS.2’nci yüzyılda, büyük gelişmeler gösterir. MS.2. yüzyılda yaşayan Aristides: “Hierol Logoi” yani “Kutsal Sözler” isimli kitabında: Pergamon’a 23-25 km. uzaklıktaki Allionai’de şifa bulduğunu yazmaktadır.

Tıp tarihinin en önemli isimlerinden, ilaç biliminin babası Galenos’da “çok nadir özelliklere sahip şifalı bir suyun Allianoi’de var olduğunu, mutlaka tedavi için denenmesi gerektiğini” vurgulamıştır.

Pergamon ve yakın çevresinde: bu uzaklıkta ve bu ölçülerde başka bir sağlık merkezi bulunmadığından, günümüzde “Paşa Ilıcası” ören yerinde kazılmakta olan yerin “Allionai” olduğuna inanılmaktadır. Bunu yazmanın sebebi: buranın Allionai şehri olarak kabul görmemesidir.

Evet, burası Sağlık Tanrısı Asklepios’un yurdu olarak bilinir. Yıllarca, Hidroterapi (suyla tedavi) merkezi olarak kullanılmıştır. Asklepios antik Yunan mitolojisinde: hasta insanlara şifa dağıtan, hekimliğin ve tıp biliminin tanrısıydı. Apollon, oğlu Asklepios’u yarı at, yarı insan olan Khiron’a emanet eder.

Khiron: ona okuma-yazma ve önemli hastalıkların tedavisinde kullanılan ilaçların formüllerini öğretir. Asklepios’un ünü, kısa zamanda yayılır. Hatta: ölüleri bile dirilttiği söylenir. Ancak, tanrıların babası Zeus, buna kızar ve Asklepios’u öldürür. Yunanlılar, Asklepios’un adını yaşatmak için, aynı isimle sağlık merkezleri yaparlar. Alionai’de bunlardan biridir.

Topraklarından 45 derece kükürtlü su çıkan bir şifa merkezidir. Bu özelliğiyle: dünyanın dört merkezinden biridir. Pergamon krallığının sayfiye yeri olan bölge, yıllarca hydroterapi (suyla tedavi) merkezi olarak hizmet verir. Yortanlı Barajının yapım aşamasında, antik değeri anlaşılan bölgede, hızlandırılmış kazı çalışmaları yapılır.

Bu sırada, bölgenin Helenistik dönemde kurulduğu ve en parlak dönemini, Roma imparatoru Hadrian ile yaşadığı bilinir. Bu dönemde, burada büyük bir bayındırlık hareketi yaşanır ve gösterişli bir Asklepion haline dönüştürülür.

Evet, kazılar sayesinde ortaya çıkarılan Alionai, MS.11. yüzyılın ortalarına kadar, Bakırçay havzasının önemli bir sağlık yurdu olarak kullanılmıştır. Burada daha çok hydroterapi uygulandığı yönünde görüşler güçlüdür. Yapılan kazı çalışmalarında, Helenistik çağ mimari buluntularının yanı sıra özellikle MS.2. yüzyıldan kalma, pek çok arkeolojik eser ele geçirilmiştir.

Ayrıca, kazılarda, çok sayıda heykeltıraş eseri, metal eserler, çanak-çömlek, kandiller, kemik objeler ve çok sayıda üzeri işli cam eser, 1500 civarında altın, gümüş ve bronz sikke, en son olarak da MS.2. yüzyıl Roma döneminden kalma, 1.60  metre uzunluğunda, kırılmamış olduğu için büyük önem taşıyan mermer Afrodit heykeli bulunmuştur.

Son olarak: Bergama ören yerinin 18 km. kuzeydoğusunda kalan bu ören yeri, yakın bir gelecekte bölgeye kurulmakta olan barajın suları altında kalacaktır. Çünkü: daha önce, barajda su tutulmasına onay vermeyen “Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu” son verdiği bir kararla: “Eserlerin üzerinin kumla kapatılması ve sonrasında barajda su tutulmasına başlanması” yönünde karar vermiştir.

Elektrik ve enerji elbette önemlidir. Ama, unutulmaması gereken tek şey: bölgede, bir şekilde elektrik üretimi sağlanabilir. Ana, yüzyıllardır burada bulunan ve birçok insana şifa vermesiyle tanınan “Alionai” antik şehrinin, bir daha geri getirilemez olmasıdır.

 

Manisa Alaşehir

Manisa Alaşehir

Ala-şehir. Güzel yer. Çekirdeksiz üzüm denilince, buranın dışındakiler önemsiz.

Manisa Alaşehir

ULAŞIM

Uşak-İzmir karayolundan, yalnızca 21 km. güneyde kalıyor. Daha güneye inildiğinde ise, Denizli-Aydın-İzmir karayolu bulunuyor. Ama, Alaşehir, her iki karayolunun da dışında bulunuyor. Denizli bölgesinden çıkıp, Manisa ve daha kuzeye gitmek istediğinizde, Alaşehir’den geçmeniz gerekiyor.

TARİH

İlçenin: MÖ.150-138 yılları arasında, Bergama kralının kardeşi, II. Attalos Philadelphos tarafından kurulduğu bilinmektedir. Ancak, kurulduğu yıllardaki yerleşim yerinin adı: Phıladelphıa. Yani: “Kardeş severlik”.

Bergama krallığının bitişinden sonraki dönemde de, yani Romalılar döneminde de, Philadelphia şehri, Anadolu’daki en önemli merkezlerden biri olmuştur. Şehir, Romalılar döneminde daha da gelişmiştir. MS.40 yıllarında ise, Hıristiyanlık kabul edilir. Ancak: Hıristiyanlığın teşkilatlanıp, yayılma çalışmalarının sürdürüldüğü, ilk yedi kentten biri olarak öne çıkar.

Takip eden dönemde, yani Bizans döneminde: şehir, önemli bir askeri üs olur. Bu yüzden, birçok saldırıya maruz kalır. Ancak, şehri çevreleyen sağlam surlar, savunmada önemli bir etken olur.

Evet, şehirde, özellikle Roma ve Bizans döneminden kalma, birçok eser olmasına rağmen: bölgenin birinci derece deprem kuşağı olması nedeniyle, kalıntıların çoğu, zamanla yıkılmış ve toprak altında kalmıştır.

Alaşehir: 1389 yılında, Yıldırım Beyazıt tarafından, Osmanlılar tarafından ele geçirilir. O tarihlerde, Sultan Yıldırım Beyazıt: yüksek bir tepeden şehre bakarak ne “Ala şehir” diyerek, ilçenin Türkçe isim babalığını yapmıştır.

Bir başka söylentiye göre ise

Şehrin etrafını çevreleyen surlarda kullanılan taşların; siyah ve beyaz renkte olması, dolayısı ile surların ala bir görünüme bürünmesi üzerine şehre bu isim verilmiştir.

Ayrıca: buranın, Hıristiyanlık dininde büyük önemi olduğu ortaya çıkmış. Şöyle ki, St. John kilisesi, bu topraklarda kurulmuş. İncil’de, ilçenin adı geçiyor.

Alaşehir’in son olarak en büyük özelliği ise, tarihi süreç içinde, yakın geçmişte, Kurtuluş Savaşında, Yunan işgaline karşı direnişin merkezi olarak öne çıkmış olmasıdır. Milli Mücadelenin ilk organize ve bölgesel toplantısı, Alaşehir’de yapılmıştır. Söylenenlere göre: Çerkez Ethem: direniş için gönülsüz davranan halkı yıldırmak ve asker toplamak için, ceza evinden suçluları çıkartıp, İstasyon caddesindeki ağaçlara astırmış.

TARİHİ SÜREÇ İÇİNDE ALAŞEHİR

Birinci öykü: Osmanlının ilk gelişim dönemlerinde: Anadolu’ya bakıldığında, tüm Batı Anadolu Osmanlıların eline geçmesine rağmen, Philadelphia  (Alaşehir) şehri, son Bizans şehri olarak, yaklaşık 100 yıl, bu özelliğini korur yani Osmanlıya karşı koyar.

Derken Yıldırım Beyazıt sahneye çıkar ve bu anormalliği kaldırmaya karar verir. Orduyu toplar ve şehrin üstüne yürür. Ancak: yapılan antlaşma gereğince, Yıldırım Beyazıt’ın ordusunda, yardımcı kuvvetler bulunmaktadır.

Yalnız, bunlar Bizanslıdır. Başlarında ise, daha sonra II. Manuel olarak tahta çıkacak olan, Bizans taht varisi Manuel bulunmaktadır. Evet, Anadolu’daki son Bizans şehri, yine Bizanslıların yardımı ile ele geçirilir.

İkinci Öykü: tarih Eylül 1922. Büyük taarruzda, cephenin hemen ucunda bulundukları için kurtulan, 2 Yunan Tümeni, bir bozgun halinde, İzmir istikametinde geri çekilmektedir. Bu askerler, kendilerine katılan diğer Yunan askerleriyle birlikte, herhangi bir komuta kontrolü olmadan, İzmir’e doğru kaçmaktadırlar.

Ancak: bu disiplinsiz sürü, geçtiği her yeri yakıp-yıkmakta, Türk ve Müslüman nüfusu öldürmektedirler. Bu durum, sadece, Türk süvarilerinin hızla hareket ederek, bunları engellemesine bağlıdır.

Çoğu yörede, bu durum gerçekleşir ve insanlarımız telef olmaktan kurtulurlar. Ancak: Alaşehir’e ilerleyen Türk Süvari Tümeni, şehir dışında bir çatışmaya girmek zorunda kalınca, bu mezalimi engelleyemez. Birkaç saat sonra, Alaşehir’e giren Türk birlik komutanını raporu şöyledir: “ Müslüman ahali, camilere doldurularak öldürülmüş, tüm şehir tamamen yıkılmıştır”

Zaten günümüzde, şehrin eski kısmı olan Toptepe ve 5 Eylül İlköğretim okulu çevresinde bulunan evlerin bahçelerindeki toprak zemini birazcık kazarsanız ya da mevcut evler yıkılıp, yerine yeni bir ev yapmak için temel kazarsanız; toprak altından, Yunan işgalinden kalma, yanık kiremit ve topraklar karşılaşırsınız.

Manisa Alaşehir

GENEL

İlçe, İç Ege bölgesindedir. Akdeniz ikliminden, karasal iklime geçiş yerindedir. Genel olarak: yaz ayları oldukça sıcak ve kurak geçer. Yazın gölgede hava sıcaklığının 40 derecelere kadar çıktığı görülür. Bu durumda, bütün Alaşehir yerlileri, bağ-bahçelerine kaçarlar. Yağışların büyük bölümü ise, kışın düşer. İlçe merkezinin denizden yüksekliği; 189 metredir.

Türkiye’nin en verimli ovası buradadır. Gediz nehrinin bir kolu olan “Alaşehir çayı” ova içinde akar. Ovanın, verimli topraklara sahip olması nedeniyle, başlıca yetiştirilen ürünler: çekirdeksiz üzüm, pamuk, tütün, tahıllar ve meyve.

Yani: muz, fındık ve çay haricinde, her türlü ürün, bu verimli topraklarda yetiştirilmektedir. Özellikle: yurdumuzun çekirdeksiz kuru üzüm ambarı denebilir. Maden suyu açısından da özel bir önemi vardır. Ülkemizde en fazla içilen maden sularından “Sarıkız” maden suyu, Alaşehir’den sağlanmaktadır.

Ayrıca: Bahadır köyünde: dünyada bir eşi daha olmayan ve “Ebe Karaçam” olarak isimlendirilen bir ağaç yetişiyor. Bu ağaç: dipten dallanan ve küre biçiminde yükselen yapısı nedeniyle ilginç. Park ve bahçelerde, dekoratif ağaç olarak kullanılıyor. Ancak: sayılacak kadar az miktarda var ve bu yüzden Orman Bakanlığı tarafından koruma altına alınmıştır.

İlçe için acı bir hatıra, 28 Mart 1969 yılında yaşanmıştır. 6.5 büyüklüğündeki deprem sonucu, burada 49 kişi ölmüş, 4651 konut yıkılmış veya ağır hasar görmüştür.

Her ne kadar doğrudur veya yanlıştır bilmiyorum, ama bir söylenti var.

Şöyle ki: gravitesi 31-37 düzeyinde olan, yani Arap petrolü seviyesinde olan ve 10 milyon varil kapasitelik bir rezervin, İlçenin altında bulunduğu tahmin ediliyormuş.

Son olarak: Alaşehir denilince, askeri birlik de akla gelir. Burada: Ulaştırma sınıfı, yani sürücü adayı asker adayları, acemi eğitimi görüyorlar. İzmir Gaziemir’e bağlı olarak, burada bir tabur düzeyinde birlik var. Özellikle, biraz önce de söylediğim gibi, askeriyenin sürücü yani şoförleri burada yetiştiriliyor. Asker kabul günleri ve dağıtım günlerinde ve yemin tören günlerinde; İlçede, hareketlilik görülüyor.

Denilir ki, 12 Eylül yaratıcısı, Sayın Evren, Alaşehirli olması nedeniyle, bu birliği buraya kurdurmuş. Malum, askeriye bulunduğu yerde, bulunduğu yerin ekonomisini büyük girdiler, getiriler sağlıyor. Ama sonuçta önemli olan şu ki, askerlik hizmetini yapan bir kısım Türk erkeği, belki de burada yani Alaşehir’de, bu yüzden bir süre yaşamıştır. Her şeye rağmen, buranın yazın çok çok sıcak olması, burayı askerlik yapmak için çok cazip bir yer olmaktan çıkarıyor.

Manisa Alaşehir

NE YENİR

Alaşehir, birbirinden güzel yemeklerin yapıldığı bir yer. Özellikle: burada yapılan ekmek: mutlaka tatmanızı öneriyorum. Ayrıca: kuru üzümü ve yaprak sarmasını denemelisiniz. Yaprak sarmasını: özellikle Alaşehir yaprağı ile denemelisiniz.

Çünkü: bu yapraklar, bağlardan büyük bir özenle toplanıyor. Yine de: kesikli pide yemenizi önerebilirim. Bunu yemek için, otogar yani şehirler arası otobüs durağının hemen karşısındaki pideciyi deneyebilirsiniz. Yemeden geçmeyin.

Son olarak: Alaşehir kapaması yemeğini önereceğim. Muhteşem bir lezzet. Ha, tüm bunları veya bir kısmını yediniz, ya sonra: evet, üzerine bir maden suyu içmeyi unutmamak gerek.

ALAŞEHİR EKMEĞİ

Alaşehir’de ekmek: tepside pişirilir. 60 cm. genişliğinde yapılan ev ekmeği: meşe odunu ile fırında pişirilir. Makarnalık sarı buğday unundan yapılan ekmeğe: katkı maddesi olarak: yalnızca: tuz ve C vitamini katılıyor. Son yıllarda: soya fasulyesi de ilave edilmeye başlanmış.

NE SATIN ALINIR

Kurutulmuş çekirdeksiz üzümler: renk renk, çeşit çeşit paketler halinde satışa sunuluyor. Gerek kendiniz ve gerekse yakınlarınız için hediyelik olarak satın alabilirsiniz.

GEZİLECEK YERLER

SURLAR

İlçenin dört bir yanını saran surlar: günümüzde özelliklerini hemen hemen kaybetmiş durumdadırlar. Bu surların kalınlığı: 2.5 metre ve yükseklikleri 8 metredir. Uzunlukları ise: 8 km. civarındadır.

Surların yapımında: siyah taş parçaları ve horasan harcı kullanılmıştır. Surların 4 kapısı bulunmaktadır. Bunlar: Kiremişti, Kirmastı, Elhizar ve Dombay kapı.

SARIKIZ HEYKELİ

Bulvar caddesinin sonunda, omzundaki küpten su akan, Sarıkız heykeli bulunuyor. Sarıkız efsanesi, aslında Edremit körfezinde yaygın olmasına rağmen, burada da Sarıkız kültürü var. Bu kültür: Sarıkız isminin bir çok etkinliğe verilmesini sağlamış.

YILDIRIM BEYAZIT CAMİSİ

1400 yıllarında, Yıldırım Beyazıt tarafından yaptırılmıştır. Ancak, günümüzde orijinal özelliğinden eser kalmamıştır. Çünkü, Alaşehir’in Yunanlılar tarafından işgalinde, cami yıkılmış ve daha sonra eski şekliyle onarılmıştır. Kuzeybatıda bulunan minaresinin kaidesi özelliğini korumaktadır.

 

PHİLADELPHİA ANTİK KENTİ:

Şehir MÖ 2’nci yüzyılda Bergama krallığı döneminde kurulmuştur. İsmi, Bergama kralı II Attos’un; kız kardeşi Eumenes’e olan sevgisinden ötürü “kardeş sevgisi” anlamına gelen Philadelphia olarak verilmiştir.

Philadelphia, Roma imparatorluk döneminde, stratejik bir konuma sahiptir.

Phrygia’nın “açık kapısı” olarak kent, doğu ve kuzeydoğu güzergahının başındadır.

Troia, Pergamon, Ephesos ve Sardeis üzerinden gelen yol, Philadelphia’dan doğuya Laodikeia ve Banaz Ovasının güneyinden Eumenea üzerinden doğuya doğru gider.

Bir diğer yol da: Philadelphia’dan Blaundus’a ulaşır, Oradan Klannudda tarafından Akmonia’ya doğru gider.

İmparator Tiberius döneminde MS 17’Dde Hermos (Gediz) havzasını içine alan o güne kadar yaşanmış en büyük depremlerden biri yaşandı.

Asya Eyaletinde yer alan 12 kent yıkılmıştı.

Philadelphia’da bu kentlerden biriydi.

İmparator Tiberius bu kentlerin yeniden ayağa kalkabilmesi için önemli yardımlarda bulundu.

Philadelphia bu deprem nedeniyle diğer kentler gibi 5 yıl vergiden muaf tutuldu.

Philadelphia, 1’nci yüzyılda iki yeni isim almıştır.

Philadelphia Tiberius’un cömertliğine karşı, şükranlarını belirtmek için 17 depreminden sonra “Neocaesarea” adını almıştır.

Ancak Cladius’tan sonra bu adın kullanılmaya devam ettiğine dair bir kanıt yoktur.

İkinci olarak da benzer bir felaket sonrası İmparator Vespasian’ın döneminde yaşanmıştır.

Vespasian, kente cömert yardımda bulunmuştur.

Bu cömertliğe karşı kente Vespisian’ın karısı “Flavia” nın adı verilmiştir.

Bu isimlerin kente verilmesi, kent için bir onur olarak görülüyordu.

Çünkü kentin imparatorluk bağı ile bağlanmasını sağlıyordu.

MS 92’de Domitianus döneminde bazı ekonomik gelişmeler meydana geldi.

Bunlardan ilginç olanı İtalya’da yeni bağ çubuğu dikilmesi yasaklanmıştı ve eyaletlere dikili bağların yarısının kesilmesi konusunda bir emirname gönderilmişti.

Buna neden olarak da şarap çok bol olur, tarıma önem verilmez kıtlık olur diye böyle bir emirname yayınlanmıştı.

Ancak Domitianus bu emrin takipçisi olmamıştı.

Çünkü halk arasında elden ele dolaşan bir kitapçıkta “köküme dek yesen de beni, ey koca keçi, yine de ürün vereceğim, kutsamak için seni” yazılı olmasından etkilendiği için bu emrin takipçisi olmadığı anlatılır.

Philadelphia’daki yaklaşık MÖ 100 yılına ait bir yazıt, kentte en az 10 tanrı ve tanrıçaya ait bir altar kültünün varlığına işaret eder.

Yine MÖ 27-26 gibi tarihlerde Roma rahiplerinin varlığı, yazıtlardan anlaşılmaktadır.

Ancak Philadelphia’da imparatorluk kült tapınağına, MS 214 tarihinde rastlanır.

Bu tarihte imparator Caracalla kenti ziyaret etmiştir ve Philadelphia’ya bir tapınak yapılmasına izin verir.

Böylece kent kendisine neokoros (tapınak muhafızı) deme hakkına sahip olmuştur.

1’nci yüzyılda Sardeis idari bölgesine bağlı olan Philalephia’da İncil’de Vahiy bölümünde adı geçen 7 kiliseden 6’ncı bulunmaktadır.

“Filadelfya’daki kilisenin meleğine yaz. Kutsal bir gerçek olan, Davut’un anahtarına sahip olan, açtığını kimsenin kapayamadığı, kapadığını kimsenin açamadığı kişi şöyle diyor:

Yaptıklarını biliyorum. İşte önüne kimsenin kapayamayacağı açık bir kapı koydum. Gücünün az olduğunu biliyorum, yine de sözüme uydun, adımı yadsımadın.

Bak Şeytan’ın havrasından olanları, Yahudi olmadıkları halde Yahudi olduklarını ileri süren yalancıları öyle edeceğim ki, gelip ayaklarına kapanacak, benim seni sevdiğimi anlayacaklar.

Sözüme uyarak sabırla dayandın.

Ben de yeryüzünde yaşayanları denemek için bütün dünyanın üzerine gelecek olan denenme saatinden seni esirgeyeceğim.

Tez geliyorum.

Tacını kimse elinden almasın diye sahip olduğuna sımsıkı sarıl.

Galip geleni Tanrım’ın Tapınağında sütun yapacağım.

Böyle biri artık oradan hiç ayrılmayacak.

Onun üzerine Tanrım’ın adını, Tanrım’a ait kentin-gökten Tanrım’ın yanından inen yeni Yeruşalim’in adını ve benim yeni adımı yazacağım.

Kulağı olan, Ruh’un kiliselerine ne dediğini işitsin” ibareleri yer alır.

Bahsedilen Philadelphia kilisesinin bilinen ilk piskoposu Demetrius’tur.

Ammin ve Quadratus ismindeki Hıristiyan din adamlarının Hadrianus döneminde Philadelphia’da görev yaptıkları bilinmektedir.

Philadelphia Kilisesinin tarihi de muhtemelen bu dönemlere yaklaşık MS 100 ile 160 arasına tarihlenir.

TOPTEPE

Alaşehir’in üzerinde kurulu olduğu, antik Philadelphia kentinin Akropolü durumundadır. Düzlükte: tapınak kalıntıları, kuzey eteklerinde ise erken Roma dönemi tiyatro kalıntıları, Bizans döneminde yapılmış olan surlar, doğu kapısı ve MS. 6.yüzyıla ait St. Jean Kilisesi en önemli eserlerdir.

Tiyatrodaki kazı çalışmalarında, skenenin (sahne binasının) büyük bir bölümü ile, caveanın (oturma sıraları) çok az bir bölümü, gün ışığına çıkarılmıştır. 2.yüzyılda yapıldığı düşünülen tapınaktan ise, yalnızca, temel ve bazı mermer bloklar, günümüze kadar ulaşmıştır.

Kazılarda ortaya çıkarılan bir başka yapı ise: Bizans surlarına ait olan ve “Doğu Kapısı” olarak adlandırılan bir giriş kapısıdır. Birisi yarım daire, diğeri dikdörtgen planlı iki kule ile korunmuş olan kapı, Türk akınları sırasında örülerek kapatılmış ve bu tarihten sonra da kullanılmamıştır.

Manisa Alaşehir Filadelfiya Kilisesi,St John Kilisesi, Aziz Yuhanne kilisesi

PHİLADELPHİA KİLİSESİ-PHİLADELPHİA SİESEAN KİLİSESİ- AZİZ JOHN KİLİSESİ (AZİZ YUHANNA KİLİSESİ)

Kilisenin, Hıristiyanlık tarihinde önemli bir yeri vardır. Vahiy kitabına göre, 7 Asya kilisesinden biri bu şehirde bulunmaktadır. İncil’de geçen Philadelphia Kilisesi topluluğu bu yapı ile doğrudan ilişkilendirilir. Bu yüzden Hıristiyanlık tarihi ve İncil araştırmaları açısından büyük öneme sahiptir. Ayrıca: “Sadık Kilise” olarak da adlandırılıyor. Bu, Vahiy Kitabında Philadelphia cemaatine verilen vaatlerdeki sadakat temasından geliyor.

Kilisenin yapım tarihi, MS 6’ncı yüzyıldır. Bizans dönemi eseridir. Bazilika planlı bir kilise olarak inşa edilmiş, büyük gösterişli bir yapıymış, onarım görmüş ama zaman ve depremler nedeniyle büyük ölçüde harap olmuş durumdadır.

Evet gelelim ayrıntılara:

İncil’de adı geçen ve kendilerine mesajlar yollanan 7 kilise: Hıristiyanlığın ilk kiliseleri olarak kabul edilir. Söz konusu yukarıda belirttiğim gibi 7 kilise, Anadolu toprakları üzerinde kurulmuştur.

Hz. İsa: havari Yuhanna’ya görünür ve 7 kiliseye ulaştırılmak üzere, kendisine mesajlar verir. İncil’de ismi geçen bu 7 kilise: Efes, İzmir, Bergama, Akhisar, Sardes, Alaşehir ve Goncalı’da bulunmaktadır.

Günümüzde, Philadelphia antik kenti sınırları içinde, Toptepe’yi ve eski surları da içeren bir bölgenin parçasıdır.

Himaye-i Eftal Mahallesinde, bir evin arkasında bulunan duvar kalıntısından oluşan bu kilise: Roma döneminde: MS.40 yıllarında, Hıristiyanlığın yaygınlaşması ile birlikte, Pavlus’un müritlerini topladığı bir yer olmuştur.

Yani, Hıristiyanlığın ilk yıllarında, burada zengin bir Yahudi topluluğunun yaşadığı sanılıyor. Kilisenin isminin anlamı ise “Kardeşçe Sevgi” ve “Açık kapı” anlamına gelmektedir.

Manisa Alaşehir Filadelfiya Kilisesi

Burada yapılan kiliseden, günümüze yalnızca, moloz taş ve tuğladan örülmüş duvar ve temel kalıntıları ile kilise yapısındaki ayaklardan, üç tanesi sağlam durumda gelmiştir. Bu payelerin 5 metre yüksekliğinde bulunan freskleri zamanla korunmadığından, bugün zorlukla görülebilmektedir.

Payelerin yüksekliği, kalınlığı ve kemerlere bağlanışı:

Yapıldığı dönemlerdeki görkeminin ifadesidir. Yapıldığı dönemde, 1600 m.karelik alanda, toplam 6 payesinin (fil ayağı) bulunduğu sanılmaktadır. Bu altı paye, yaklaşık 11 metre olan, iki büyük kubbeyi taşıyordu.

Korunmuş payelerin yüksekliği 4 metreyi bulmaktadır. Defalarca tadilata uğramış yapının kuzeydoğu ve güneydoğu payeleri, yaklaşık 40 metre karelik; kuzeybatı payesi ise 30 metre karelik bir alan oluşturmaktadır.

Payelerin alt tarafı: Spolien karakterli, büyük taş bloklarla kaplanmış, içleri ise harç ve moloz taşlarla doldurulmuştur. Payelerin üzerinde: tonoz kemer ve pandantif olarak yapılmış tuğla blok oturmaktadır.

Her iki bölüm, dışarıya doğru çıkıntılı mermer silme ile ayrılmıştır. Kuzeydoğu yönde görülen, Hıristiyanlık çağına ait freskler ise, muhtemelen 11.yüzyıldan sonra yapılmış olmalıdır.

Bu tarihi anıtın, daha iyi ve daha doğru bir şekilde tanıtımını sağlamak ve bilim dünyasına, doğru ölçülerle sunmak üzere, kilise alanında, 1989 yılından bu yana, kazı çalışmaları yapılmaktadır.

Yapılan çalışmalarda, toprak seviyesinden itibaren, üst kısmı yıkılmış olan güney batı payesinin, toprak seviyesi altında kalan bölümünde, bazı fresk kalıntıları ortaya çıkarılmıştır.

Ayrıca: payenin güneyinde, diğer paye ile irtibatlı olan 1 metre uzunluğunda, 2 metre genişliğinde bir destek duvarının bulunduğu görülmüştür.

Ayrıca: kilisenin, kısmen yıkılmadan kalmış kuzey doğu payesinin, kuzey tarafında yapılan kazı çalışmalarında; karışık bir yapılanma ortaya çıkarılmıştır. Mevcut yapı karmaşası, pek anlaşılmamakla birlikte, burada bir vaftizhane bulunduğu muhtemeldir.

Mevcut payeler, Kültür Bakanlığı tarafından restore edilmiştir. Günümüzde, burası koruma altına alınmış ve park olarak düzenlenmiştir.

KURŞUNLU HAN

Önceleri kervansaray olarak yapılmıştır. 1548-1553 yılları arasında, Semiz Ali Paşa veya Gedik Ali Paşa tarafından yaptırıldığı bilinmektedir. 3 katlı olarak inşa edilmiştir. Günümüzde, yalnızca zemin katın dehlizleri kalmıştır. Bugün, işyeri olarak kullanılmaktadır.

Manisa Alaşehir Halk Kütüphanesi

HALK KÜTÜPHANESİ

1500’lü yıllardan kalma halk kütüphanesi binası, işgal döneminde, Yunanlılar tarafından yakılmıştır. Yapı: 1954 yılında elden geçirilmiştir.

SARIKIZ ILICASI

İlçe merkezinin güneydoğusunda, Sarıkız Maden Suyu yakınlarındadır. Suyun sıcaklığı 26 derecedir. Romatizma, cilt hastalıkları ve zihin ve beden yorgunluklarına iyi geldiği söylenmektedir. Kaplıca bölgesinde, günübirlik kullanıma yönelik 4 havuz ve bir gazino bulunmaktadır. Başkaca, konaklama tesisi bulunmuyor.

Manisa Salihli

Manisa Salihli

Salihli denilince ilk akla gelenler: suyu, odun köftesi, kurşunlu kaplıcaları, Sart harabeleri. Manisa’nın en büyük ilçesi olmasına rağmen, burada yaşayanlar, nereli oldukları sorulduğunda “Salililiyim” şeklinde cevap verirler.

Dikkat, arada “h” harfi yok. Buradan geçerken; Sart antik şehrini birkaç kez gezme şansım oldu.

ULAŞIM

İlçenin Manisa il merkezine uzaklığı: 72 km. dir.

Uşak-İzmir karayolu üzerindedir. İzmir-Afyon demiryolu da buradan geçmektedir. Salihli-İzmir arasındaki uzaklık: 96 km. Salihli-Uşak arasındaki uzaklık: 120 km. Salihli-Balıkesir arasındaki uzaklık: 144 km. Salihli-Denizli arasındaki uzaklık: 110 km.

Çevredeki ilçelerle olan uzaklıklar ise şöyledir:

Salihli-Kula arasındaki uzaklık: 42 km. Salihli-Turgutlu arasındaki uzaklık: 42 km. Salihli-Alaşehir arasındaki uzaklık: 40 km. Salihli-Köprübaşı arasındaki uzaklık: 53 km.

TARİH

İlçenin tarihini anlatmaya: antik Sardes (Sart) kenti döneminden başlamak gerekir. Sardes kendi: Gediz havzasında, Sart çayı kıyısında ve Bozdağ’ın batısındaki tepelerin kuzey yamaçları üzerinde, Meles adlı bir kral tarafından kurulmuş.

MÖ.1200-1000 yılları arasında, önemli bir yerleşim yeri olmakla birlikte, özellikle, MÖ.7 ve 6.yüzyıllarda, büyük gelişme göstermiş ve Lidya devletinin başkenti olarak büyük ün kazanmıştır.

Tarihi süreç içinde: Sardes kentinde öne çıkan gelişmeler şöyledir: Endüstriyel buluşlar, para, ülkeler arası ulaşım, lirik şiir, müzik, felsefe, astronomi, coğrafya ve heykelcilik. Tüm bu gelişmeler: Sardes kentinde başlamış ve gelişerek, antik dünyanın diğer yörelerine dağılmıştır.

Sardes kenti: Lidya devleti yıkıldıktan sonrada varlığını sürdürmüştür. Persler döneminde: Satraplık merkezi, Romalılar döneminde eyalet merkezi, Bizans döneminde ise, piskoposluk merkezi olmuştur. Dünya ticaret yollarının değişmesi sonucunda ise, Bizans imparatorluğunun son zamanlarında, kent, önemini kaybeder.

1075 yılında, Selçuklu Türkleri, Sardes kentini ele geçirirler. Takip eden dönemde, kentin ismi: Sart olarak anılmaya başlanır. Sart kenti: 1098 yılında, Bizanslıların eline geçer. 1313 yılında ise, Germiyanoğulları tarafından alınır ve kesin olarak Türk egemenliği altına sokulur.

16.yüzyıldan sonra: Salihli kenti, Sart kentinin işlevlerini yüklenmeye başlar ve onun yerini alır.

Evet, bugünkü Salihli’nin güneyinde, Bozdağ eteklerindeki tepelerde ve Çakallar deresinde: antik dönemlerde kalma mezarlar bulunuyor. Son olarak: MÖ.6.yüzyıla ait olduğu anlaşılan bir Tümülüs mezar bulunmuş.

Bu mezarlar, genellikle yerleşim merkezleri çevresinde bulunduğuna göre, bugünkü Salihli’nin güneyinde, antik bir yerleşim merkezi daha bulunduğu sanılmaktadır.

Bugünkü Salihli ilçesi, 1518 yılı kayıtlarına göre, Sart kazasına bağlıdır. O zamanki ismi ise: Veled-i Salih (Salihoğlu) köyü olarak bilinmektedir. Köyün kuruluşunu: Salihlu (Salihler) adlı “Yörük” topluluğu tarafından gerçekleştirildiği bilinmektedir.

Salihler: Yörüklerin yerleşmiş oldukları yere isimlerini vermişlerdir. Bu yüzden; 16. ve 17.yüzyıl kayıtlarında, Salihli’nin bulunduğu bölgede, birkaç Salihli köyü daha bulunduğu bilinmektedir.

Ancak: bunlar, daha önce sözünü ettiğim gibi, Sart kazasına bağlı değillerdi ve bu yüzden, bugünkü Salihli’nin çekirdeğini oluşturdukları düşünülmüyor.

Manisa Salihli

GENEL

İlçe, bütünüyle Ege bölgesi ikliminin tesiri altındadır. Yazları yağışsız ve sıcak, kışları ise yağışlı ve ılık “Akdeniz iklimi” tipi görülmektedir.

Salihli ovasında, zaman zaman fayların oynaması ile temel de çökmeler meydana gelmektedir. Bu açıdan bakıldığında, Salihli ovası, 1.derece deprem kuşağında bulunmaktadır.

Bozdağ: ilçenin güneyinde, 2159 metreye kadar çıkmakta ve heybetli bir görüntü oluşturmaktadır.

Jeotermal enerji: İlçe merkezine 6 km. uzaklıktaki Salihli-Kurşunlu jeotermal alanındaki enerji ile: İlçe merkezindeki 20 bin konutun merkezi olarak ısıtılması planlanmıştır. Halen bir kısım konut, bu enerji ile ısıtılmakta olup, çalışmalar devam etmektedir. Termal alanda: günümüzde 24 adet jeotermal kuyu var. Bunlardan: 6 tanesi konut ve sera ısıtmacılığı ve sağlık turizmi için kullanılıyor.

Tarım değerlendirildiğinde ise: Salihli’nin ülkemizin çekirdeksiz üzüm merkezi olduğu görülür. Kuru üzüm ihracatı ve pekmez üretimiyle, ülke çapında ilk sıralarda yer alır. Salihli’nin kirazı da çok ünlüdür.

İri taneli, küçük çekirdekli, çok tatlı ve üretilen miktarın tamamına yakını, yurt dışına ihraç ediliyor.

NE YENİR

Bu çevreye has damak tadı olarak; şevketi bostan, enginar dolması, semizotu, yalancı sarma, börülce tarator, simit ekmeği, mantar tatlısı, zerde. 

Bu yemek ve tatlılar, yörede sevilerek tüketilmekte olup, sizlerde deneyebilirsiniz. Özellikle ve özellikle:  odun köftesini tavsiye ediyorum.

Manisa Salihli

NE SATIN ALINIR

İlçenin Gökeyüp kasabasında: güveç yapılmaktadır. İlginizi çekerse, satın alabilirsiniz. Erkekler tarafından, yakın çevreden getirilen, bu işe uygun topraklar dövülerek inceltildikten sonra, yoğrulup çeşitli pişirme kapları yapılıyor.

Kurutulduktan sonra, bahçelerde yakılan ateşlerde pişirilerek, satışa sunuluyor.

GEZİLECEK YERLER

Manisa Salihli Kurşunlu Kaplıcaları

KURŞUNLU KAPLICALARI

Salihli ilçesinin kaplıcaları meşhurdur. Çünkü: bölge, yer altı kaynaklarının etkin olduğu bir yer. Kurşunlu kaplıcaları da: İlçe merkezine, 5 km. uzaklıktadır. İzmir-Ankara kara yolunda, güneye dönen 2 km. lik bir yolla ulaşılmaktadır.

Kaplıca sularının olumlu etki verdiği rahatsızlıklar şunlardır: romatizma, cilt ve kadın hastalıkları, solunum yolu hastalıkları, sinirsel hastalıklar ve ameliyat sonrası eklem ve kireçlenme rahatsızlıkları.

Banyo ve içme kürü olarak kullanılan suların içeriği ise: kalsiyum sülfatlı, bikarbonatlı, sülfatlı ve hidrojen sülfür. Sıcaklık: 52-96 derecedir.

Konaklamaya gelince: kaplıca bölgesinde: Salihli Belediyesi tarafından işletilen; 3 tip ev seçeneği bulunmaktadır. Bu seçeneklerin birbirinden ayrılma nedenleri: içinde bulunan yatak sayısıdır.

Tesis, toplam: 86 ev ve 270 yatak kapasitelidir. Ayrıca: restoran, kafeterya, çay bahçesi, fırın, bakkal, kasap ve manav bulunmaktadır. Bunların dışında: tesislerde: fizyoterapist, doktor, sağlık memuru da bulunmaktadır.

Tesislerde: 2 kapalı havuz, 8 jakuzili banyo ve 2 sauna bulunmaktadır. Elbette buraya gitmeye niyetlenirseniz, gitmeden önce rezervasyon yaptırmanız şart.

SART KAPLICALARI

İlçenin bir diğer kaplıcaları ise: Bozdağ eteklerinde, Çamur hamamı köyü sınırlarındadır. Halk arasında: Çamur hamamları olarak bilinir. İlçe merkezine, 11 km. uzaklıktadır. Suların özellikleri: kalsiyum, sodyum, bikarbonat ve sülfür içermesidir. Sıcaklığı: 52 derecedir.

Suların iyi geldiği düşünülen rahatsızlıklar şunlardır: romatizma, nevralji, cilt ve kadın hastalıklarıdır. Konaklamaya gelince, bölgede: 150 yatak kapasiteli, 75 banyolu oda bulunmaktadır. Yine: buraya gitmeye niyetlenenler için, gitmeden önce rezervasyon yaptırmak şarttır.

Manisa Salihli Fosil Ayak İzleri

FOSİL AYAK İZLERİ

Köprübaşı-Çarıklar köyü: Nebiler mevkiinde: günümüzden 15000-25000 yıl öncesine ait, fosil ayak izleri bulunmaktadır.

Killi, ıslak çamur tabakasında oluşan izler: sıcak volkan küllerine maruz kalmış ve sonuçta, tuğla gibi pişerek, binlerce yıldır şekillerini muhafaza ederek, günümüze ulaşmışlardır.

Manisa Salihli Demirköprü Barajı

DEMİRKÖPRÜ BARAJI

İl merkezine 105 km. uzaklıktadır. Burada: çamlık ve bahçelik alanda, piknik yapılabiliyor. Tesis olarak ise: çalışanların lojmanları ve bir gazino bulunuyor.

Manisa Salihli Bozdağ Kayak Merkezi

BOZDAĞ KAYAK MERKEZİ

Buranın en büyük özelliği: Ege bölgesinde kayak yapılabilen bir yer olması. Evet, burada, kışın kayak yapılabiliyor.

İzmir-Torbalı mevkiinden 150 km. Salihli mevkiinden ise 130  km. uzaklıktadır. İzmir şehir merkezinden, Bozdağ kayak merkezine, otobüs veya özel aracınız ile ulaşmak mümkün. İzmir ve yöredeki kayak meraklıları için, yakın ve uygun bir yer.

Bozdağ kayak merkezi: ilçe merkezine 30 km. uzaklıktadır. Kayak merkeziyle, Bozdağ arasındaki uzaklık ise: 9 km. dir.

Bozdağ kasabasından çıkıp dağın zirvesine doğru kıvrılarak ilerleyen yol, Bozdağ kayak merkezine çıkıyor. Ancak, bu yol çok bozuk, özellikle dikkatli çıkmanızı öneriyorum. Veya, umarım bir yetkili okur da, bu yolu yaptırırlar.

Zirve: 2159 m. yüksekliktedir. Telesiyej ile, zirveye ulaşmak mümkündür. Kayak merkezinde, 2 adet teleski bulunmaktadır. Bunlar; 650 metre çıkış, 1200 metre iniş, 450 metre çıkış ve 900 metre iniş kapasitelidir. Ayrıca: biraz önce de söylediğim gibi, 1 adet telesiyej var. Telesiyej ile, 1549 metreye çıkılıyor ve saatte 1000 kişi taşınabiliyor.

Burada: Aralık-Mart ayı arasında, havanın durumuna göre, kayak yapmak mümkündür. Normal kış koşullarında: kar kalınlığı: 80-120 cm. civarındadır. Kayak alanları: 1700-2157 m. yükseklikler arasındadır. Özellikle: dağın, kuzeye bakan yamaçlarında: Alp disiplini kayak uygulamaları yapmak mümkündür.

Kayak merkezi: günübirlik ziyaretçilerin sıkça geldiği bir yer. Kendi aracınız ile giderseniz: 1500 araçlık otopark bulunuyor.

Konaklama imkanlarına gelince: Bozdağ kayak merkezi oteli: özel şirket tarafından işletilmektedir. Otelde: 4 suit olmak üzere, toplam 20 oda var. Toplam yatak kapasitesi ise: 60. Odalarda: televizyon, merkezi ısıtma, telefon ve duşa kabin bulunmaktadır. Ayrıca: 350 ve 450 kişilik olmak üzere, iki restoran bulunuyor.

Elbette, burada tek tesis bulunması: fiyatların da uçuk olmasına neden olmuş, haberiniz ola. Otel fiyatlarının uçuk olması dışında, telesiyej ve kayak aksesuarlarının kira ücretleri de uçuk.

Bu arada: mutlaka konaklama veya değişik bir ortam isterseniz, araç ile 15 dakika uzaklıktaki Bozdağ köyünü düşünebilirsiniz. Burada, güzel bir ortam bulacaksınız.

Ancak, unutulmaması gereken en büyük özellik: buradaki tesislerin yaz döneminde kapalı olduğu. Ayrıca: kış dönemi de olsa, gitmeden önce,  mutlaka, kar bulamama ve kayak yapamama riskini göz önünde bulundurmanız şart.

Son bir ayrıntı: buradaki tesisler dağ yamacına yapılmış, buraya çığ düşme ihtimali yüksek olmalı diye düşünüyorum? Ama: kesin bir yargıda bulunmak mümkün değil. Umarım yetkililer bu konularda gerekli tedbirleri almışlardır.

 

SARDES (SART) ANTİK KENTİ

ULAŞIM

İlçe merkezine 7  km. uzaklıktadır. İzmir şehir merkezine uzaklığı ise 90 km. dir. Efes antik kentine uzaklık: 130 km. dir. Gediz vadisi içinde: Bozdağ’ın kuzey etekleri üzerindeki yalçın kayalıklar üzerine kurulmuştur.

RESTORASYONU VE ANTİK ŞEHRİN ÖNEMİ 

Sardes antik kentinin restorasyonu: Amerikalılar tarafından yapılmış ve yapılmaya devam ediliyor. Amerika’daki Yahudi Lobisi, burada yapılan ve yapılmakta olan kazılar için  tonla para harcamış ve harcıyor.

Aslında: burada Amerikalıların ismi, yıllar önce ilk kez ortaya çıkıyor. Çünkü, bu antik kentteki ilk araştırmalar: 1910-1914 yılları arasında Amerikalılar tarafından yapılıyor ve buluntular: Amerika’daki Metropolitan Müzesine kaçırılıyor. Ancak: olay yalnızca antik eser kaçakçılığı olarak görülmemeli.

Burada göreceğiniz Sinegog: Yahudiler için çok önemli. Çünkü: yapıldığı dönemlerde, burada bir Yahudi cemaatinin yaşadığının işareti. Aşağıda bu konuda ayrıntılı bilgi vereceğim.

Ayrıca: Hıristiyanlığın ilk kabul edildiği yıllarda, Ege bölgesinde bulunan 7 kiliseden biri yani Sart kilisesi burada. Bu özelliği nedeniyle de: bölge, yoğun ziyaretçi akımına uğruyor.

Bunları duyunca şaşırdığınızı düşünüyorum. Düşünün lütfen, siz bunları ilk kez duyuyorsunuz, hemen dibimizdeki bir antik kentin özelliklerini, ama başka insanlar, binlerce kilometre uzaklıklardan, bu özellikleri duyuyor, biliyor ve gelip, buraları ziyaret ediyorlar.

Manisa Salihli Sardes

GENEL

Kentin orijinal ismi: Sardeis. Okunuz olarak da “Sardis” olarak biliniyor. Tarihi süreç içinde: bu yörede, Lydia(Lidya)’lılar tarafından büyük bir uygarlık kurulmuş. Bu insanlar: yüz yıllık zaman dilimi içinde, Anadolu’nun en güçlü devletlerinden biri olurlar.

Ünlü yazar Heredot’a göre: Lidya yöresinde, ardı ardına, üç krallık ailesi yaşar. Bunlar: Atyatlar, Heraklidler ve Mermadlar.

Bunlardan Atyatlar ile ilgili bilgiler çok sınırlıdır. Çünkü: MÖ.2000’lerin ilk yarısında yaşadıkları düşünülmektedir. Ayrıca: bu sülalenin, Lidya topraklarında yaşayıp yaşamadıkları da şüphelidir.

Ancak: Sardes kazılarında, yörede yaşamın, Tunç çağı sonlarında başladığına ve burada küçük bir köy yerleşimi bulunduğu öğrenilmiştir. Bu dönemde burada yaşayanlar: ölülerini yakarak, küllerini gömmüşler, ağaç dallarından, kamışlardan ve balçıktan yapılmış, yarım daire planlı evlerde yaşamışlardır.

Kazılarda ortaya çıkan: Geç Hellas ve Miken keramiklerinden, buraya da yaşayanların takip eden dönemlerde, Yunanistan ile kültürel bağlar kurduklarını kanıtlamaktadır. Özellikle: MÖ.1200-900 yıllarına tarihlenen bu keramiklerde: boyalı, geometrik üslup kullanılmıştır.

Evet, tarihte gezimize devam ediyoruz. Derken, Tunç çağının sonlarına doğru: Batı Anadolu ve Akdeniz kentlerinde olduğu gibi, Sardes bölgesi de, dış güçler tarafından gerçekleştirilen saldırıya uğrar ve yakılıp-yıkılır. MÖ.1200 yıllarında: Tharak göçü: Anadolu’ya kadar uzanır. Ve, bu yıkıntıda, bunların payı olduğu düşünülmektedir.

Heraklid sülalesi: Takip eden  dönemde Lidya bölgesinde bunlar krallığı ele alırlar. Ancak, bunların biraz önce de sözünü ettiğim gibi: Tharak kökenli oldukları biliniyor. Bunlar: MÖ.1185 yılında, Tharak göçünden hemen sonra başa geçerler ve Demir çağ başlarına kadar, aralıksız 505 yıl, burada hüküm sürerler.

Manisa Salihli

EN ZENGİN DÖNEM

Mermadlar sülalesi: Bu sülalenin sonuncu kralı: Kraisos. Evet: Sardes kentinin zenginliğinin ve kültürel gelişiminin doruğa ulaştığı dönem, bu kral dönemidir. MÖ.6.yüzyılda, Sardes kenti, Batı Anadolu’nun sanat ve kültür merkezi konumuna gelir.

Çünkü: bu dönemde: Sardes kentinin ortasından; Poktolos (Sart) çayı geçer. Poktolos: Zeus’un oğlunun ismidir. Ama, bu çayın en büyük özelliği: Bozdağ eteklerinden doğup, şehre gelirken, beraberinde altın tozları taşımasıdır.

Hem de, bu özelliğini: MÖ.7.yüzyıldan, MS.1.yüzyıla kadar yani 800 yıl boyunca sürdürmesidir. Lidyalılar: koyun postları ile, çayın suyu içindeki bu altın tozlarını toplarlar ve çayın kıyısındaki altın işleme atölyelerinde değerlendirirler.

Çeşitli eşyalar yaparlar, ayrıca ilk altın parayı basarlar. Daha önce, ticaret yapan tüccarlara: krallık tarafından verilen metal üzerine yazılı sertifikalar, zaten paranın kullanımı öncesi gerekli ön hazırlık olarak, Lidyalılar tarafından uzun süre uygulanmıştır.

Ama, yine de, kral Alyattes: MÖ. 600 yıllarında, ilk altın sikkeyi basan kişi olarak tarihe geçer. Onun ardından da: kral Kroisos (MÖ.560-547) saf altından sikke bastırarak, Sardes kentinin antik çağda, bu konudaki önderliğini sürdürür.

Bu arada: bir şey daha hatırlatmak istiyorum: ünlü Frigya kralı Midas: her dokunduğunun altına dönüşmesi lanetinden kurtulmak için, Pontolos nehrinde yıkanmıştır. Nehirdeki bol altının sebebi, belki de bu mu acaba?

Evet, parayı ilk olarak onlar basarlar, bunun sonucunda, ticarette büyük ün kazanırlar. Ayrıca: gerek ulaşım ve gerekse ticari açıdan büyük önemi olan: “Kral Yolu”, Susa’dan başlayıp, Sardes şehrinde sona ermektedir.

Kral Kroisos: krallığının ilk yıllarını: barış ve diğer ülkelerle uyum içinde geçirir. Ancak: yüzyılın ortalarına doğru, doğuda Pers tehlikesi baş gösterir. Bunun üzerine: kral Kroisos; MÖ. 547 yılında, Kappadokia bölgesine sefere çıkar.

Kızılırmak nehrini geçtikten sonra, Persler ile karşılaşır ve yapılan savaşı: Persler kazanır. Savaştan geriye kalan Lidyalılar ve kral Kroisos geri çekilerek, Sardes şehrine dönerler.

Manisa Salihli Sardes

ŞEHRİN AKROPOL BÖLGESİ

Şehir halkı: Akropol bölgesine çekilir. Çünkü: Akropol: Sardes ovasına hakim, sarp ve ulaşılması güç olan bir yerdedir.

Daha önce, birçok saldırıda, kentin kurtulmasına neden olmuştur. Teraslar halinde yükselen tepede, Arkaik döneme ait kalıntılar bulunmuştur. Burada; çepeçevre saran surlar var.

Bu surlar: Likyalılar tarafından yaptırılmış. MÖ.5 ve 7. yüzyıllara tarihlenen bu surların arasındaki bölümde: MÖ. 223-187 yılları arasında, kral III. Antiochos tarafından yaptırılan tahkimat parçaları ve daha sonra yaptırıldığı düşünülen, Perslere ait başka bir savunma kalıntıları bulunmuştur.

Ancak: tepenin güneyinde, Bizanslıların yapmış olduğu duvarın büyük bir bölümü, günümüze ulaşmış olup görülebilmektedir.

Bu görülen duvar: Likya, Yunan ve Roma dönemine ait kalıntılar kullanılarak yapılmıştır. Tepenin orta teras bölümünde yapılan kazılarda: MS.5.ve 7. yüzyıllara ait Bizans dönemine tarihlenen evler bulunmuştur.

Tepenin altındaki küçük çukurun içinde bulunan Likya ve Yunan kap-kacakları ise, buradaki kalenin, MÖ.7. yüzyılda varlığını kanıtlamaktadır.

PERSLERİN ŞEHRİ ELE GEÇİRMESİ

Evet: Persler, başlarında kral Kyros ile birlikte: MÖ.547 yılında, Sardes şehrini ele geçirirler. Lidya devleti yıkılır. Zengin Lidya hazineleri ve kral Kroisos, İran’a götürülür.

Takip eden tarihi süreçte: kent, Perslerin, bölgedeki egemenliğinin kalesi rolünü üstlenir.

MÖ.334 yılında, Büyük İskender, Anadolu’nun diğer yörelerinde olduğu gibi, burada da, Persleri yenerek kenti ele geçirir. Takip eden dönemde ise, Seleukoslar, Bergama krallığı ve Roma hakimiyeti görülür.

MS.7.yüzyılın ilk yarısı içinde: bölgede, Kimmerler tehlikesinin ortaya çıkması üzerine, şehir, 20 metre kalınlığında ve 10 metre yüksekliğinde surlarla çevrilir.

SARDES ŞEHRİNİN YERLEŞİMİ VE GEZİLMESİ

Antik kent kalıntıları: karayolunun hemen kıyısından başlıyor. Ancak: köye gittiğinizde, kentin yapısını değerlendirirken: kent, iki bölge halinde düşünülmelidir.

Aşağı Sart ve Yukarı Sart. İzmir-Ankara karayolunun, Ankara istikametinde, solda kalan kısmı: Aşağı Sart. İzmir-Ankara karayolunun, Ankara istikametinde, sağda kalan kısmı: Yukarı Sart.

Manisa Salihli Sardes

AŞAĞI SART (SARTMAHMUT) 

Stadelin: batı ve kuzey eteklerindeki geniş alanlarda kurulmuştur. Kuzeyde bulunan, kireç taşından yapılmış, anıtsal teras duvarları: buranın, Lidyalılar açısından taşıdığı önemi ifade eder. Büyük olasılıkla, resmi yapılar burada idi. Ancak, bunlar günümüze parçalar halinde gelmiştir.

Burada: şehrin, gymnasium-hamam bölgesi var. Gayet güzel şekilde restore edilmiş durumdadır. Şehrin, Roma döneminde yapılmış anıtsal yapılarından biridir. Anadolu’daki benzerleri arasında, en büyük ölçülerde yapılmış olanıdır.

Yapıma; MS. 2’nci yüzyılda, Roma imparatoru Severius Simplicinius emriyle başlanır. 200 yılı aşkın bir süre süren çalışmalar sonucunda, MS 4’ncü yüzyılda tamamlanır. Bu bölgede, daha önceki dönemde yapılmış bir kısım yapının (nekropol ve bazı yapılar) ise, MS.17 yılındaki büyük depremde yıkıldığı biliniyor.

Yapı; 3 ayrı bölümden oluşuyor. Birinci bölümde: üstü kapalı, 8×12 metre boyutlarında bir hamam var. İkinci bölümde: hamam kısmına açılan ve törenlerin yapıldığı bir mermer avlu var. Bu avlu: 15×33 metre boyutlarında, iki katlı sütun sıraları ile, görkemli bir hale getirilmiş.

Büyük bir portal, bunu tamamlıyor. Üçüncü bölüm: doğudaki 80 metre karelik bir alanı kaplayan Palaestra (antreman alanı) ile, kuzey ve güney duvarına bitişik, birbirine simetrik, 2 holden oluşuyor. Özellikle, buradaki sütunlar, erken Bizans üslubu başlıkları ile dikkat çekiyor.

Son olarak: söylentilere göre: zamanın kralları, buranın geniş bahçesinde: memleketin genç erkeklerini çıplak olarak koşturup, pazardan mal seçer gibi, beğendiklerini satın alırlar ve haremlerine atarlarmış.

Evet, bu bölümde, günümüzde en çok ziyaret edilen yerlerde biri daha var. Burası, 1962 yılında yapılan kazılarda ortaya çıkarılan bir Sinegog. Dünyadaki ilk sinegoglardan biri olduğu düşünülüyor.

Mermerli caddenin kuzeyinde, MS.3.yüzyıla ait bir yapı. Bu yapının, ilk defa, MS.17 depreminde yıkılan Gymnasium’un bir bölümü olarak sonradan yapıldığı anlaşılmıştır. Burada ele geçen “İbranice” bir yazıttan: Roma imparatoru Licinius Valerianus’un ismi geçmektedir.

Yapı: türünün Anadolu’daki en eski örneklerinden birisidir. Yazının baş kısımlarında da söylediğim gibi: MS.3.yüzyılda, bölgede bir Musevi cemaati varlığını işaret etmesi açısından önem taşımaktadır. Zaten, bu yüzden Amerikan Yahudi Lobisi, buranın kazı çalışmaları için, tonla para aktarmış.

Ekonomik etkinlikler ise: daha çok batı yakada, kenti bu yönde sınırlayan: Poktolos çayı yöresinde toplanmıştır.

Bu yörede: Altın arıtma atölyeleri, mücevherci dükkanları ve Pazar yeri var. Özellikle: Artemis Tapınağına giden yolun batısındaki çukurda: Lidyalıların altın işleme atölyeleri bulunuyor. Beton çatılarla korunan atölyelerin ortasında: Kybele sunağı var.

Civa ile karışık altın, Poktolos çayından, koyun postları ile toplanıp, tuz ile ergitilerek, ayrıştırılıyormuş. Sonrasında ise, muhteşem sanat eserleri.

Halka ait konutlar: bunlar, oldukça sade ve yoksul görünümlüdür. Taş temel üzerinde, kerpiç duvar yükselir ve üst bölüm, sazdan bir dam ile örtülür. Evler: çok basit türde ve tek hücreli olarak yapılır. Boyutları ise: 8 x 3 metre boyutlarındadır. İç bölümde: ev halkının ihtiyaçlarına göre ayarlanmıştır.

Ancak: arada belirgin bir bölme duvarı yoktur. Tavana asılan bir perde benzeri şeyle, bölünmenin sağlandığı düşünülüyor.

İçerde: kiler bölümü ve ocak ile fırın var. 6.yüzyılın ikinci yarısında: konutların duvarları, dıştan boyalı kabartmalarla süslü, pişmiş toprak levhalarla kaplanmaya başlanmıştır. Çatılar da, bu dönemde kiremit ile örtülmeye başlanır.

Aşağı kentin en büyük sıkıntısı ise: susuzluk idi.

Manisa Salihli Sardes

YUKARI SART (SARTMUSTAFA)

Burada: Artemis Tapınağı ve küçük bir arkeoloji müzesi var. Artemis Tapınağı: Helenistik dönemde inşa edilmiş.

Tapınak: yapıldığı dönemde, Artemis ve Kybele’ye tapınılmak için yapılmış. Tapınağın en büyük özelliği, günümüze sağlam ulaşan en iyi Artemis Tapınaklarının başında gelmesi. Devasa boyutlara sahip mermer sütunları var. Gördüğünüzde şaşıracaksınız.

Burada: Poktolos çayı boyunca uzanan: eskisinin yerine yapılan 20 bin kişilik Roma tiyatrosunu da görebilirsiniz.

Manisa Salihli Sardes

SONUÇ

Sardes antik kentinin kralı, son yıllarda, artık Salihli yöresinin  değil, Uşak yöresinin kralı gibi tanınıyor. Çünkü: kral Karun hazinelerinin Uşak yöresinde bulunması, sanki bu kralın hayatını orada geçirmiş gibi bir izlenimin insanlar üzerinde yerleşmesine sebep olmuş.

Halbuki, Lidya imparatorluğunun bu en büyük ve meşhur kralı; Sardes şehrinde yaşamıştır. Uşak yöresinde bulunan hazinelerin saklandığı Tümülüslerden, bu yörede 119 tane sayılmış. Ancak: define avcıları için belki kötü bir haber, bu Tümülüslerin tamamına yakını, Haçlı Seferleri sırasında, haçlı çapulcuları tarafından soyulmuş ve günümüze pek bir şey kaldığı söylenemez.

Anlatılanlara göre: Pers kralı, Lidya kralına hazinesinin yerini söyletemeyince, onu,  kendi yanında İran’a götürür. Orada, hazinesinin yerini söyletmeyi umar. Çünkü: Perslerin, Sardes kenti ve yöresinden ele geçirdikleri, yalnızca, halkın ve sarayın günlük kullanımında bulunan ve üst-baş güzelliklerinin sergilendiği: altın eşyalar, süs objeleridir. Lidya kralı Kreisos’un ünlü hazinesinin bulunmuş olduğu tahmin edilmiyor.

Dolayısı ile, Pers kralı, kral Kreisos’u hazinesinin yerini söyletmek için yanında, İran’a kadar götürür ama daha sonraki gelişmeler bilinmiyor. Belki de, ünlü Kral Kreisos’un muhteşem hazinesi, hala Anadolu toprakları altında bulunuyor.

İstanbul’un Osmanlılar tarafından kuşatıldığında, ele geçirilmesi kesinleşince, tüm İstanbul halkı, Bizanslılar: haliç kıyısındaki surlara çıkarak, karanlıkta, ne kadar varlıkları varsa, hepsini haliç sularına atarlar.

Aradan yüzyıllar geçer, geçen yıllarda, Japonlar, Haliç’i temizlemeyi önermişlerdi. Yoksa, sırf bu kalıntılar için mi, çünkü haliç tabanında, şu an, metrelerce kalınlığında kil tabakası var ve bu tabakanın sahip oldukları; belirsiz ama kesinlikle muhteşem olduğunu düşünüyorum.

Kula tanıtımı.

Turgutlu tanıtımı.

Alaşehir tanıtımı.

Manisa tanıtımı.