Çanakkale Lapseki

Çanakkale Lapseki: Deniz kıyısında, şirin ve muhteşem güzel bir yer. Ben burada bulunduğum; bir gece, iki gün boyunca, güzel zaman geçirdim. Özellikle ilçe merkezindeki öğretmen evi, konumu ve yemekleriyle çok güzeldi.

Ayrıca: boğazın karşı kıyısına servis yapan araba vapurlarının yanaştığı iskele. İskele’de bir akşam balık tutmayı bile deneme şansım oldu. Özellikle: arabalı vapurlar iskeleden ayrılırken, denizde oluşan muhteşem karışıklık, köpük ve kum karışımı içinde, gayet büyük boy balık tutmak mümkündü. Ancak tabii günümüzde buranın en büyük özelliği 1915 Çanakkale köprüsüdür. 

 

Çanakkale Lapseki

ULAŞIM

İlçe merkezinin, il merkezi olan Çanakkale’ye uzaklığı: 35 km. dir. Lapseki-Biga arasındaki uzaklık: 59 km. Lapseki-Bandırma arası uzaklık: 131 km.

Lapseki ile, Gelibolu arasındaki feribot:24 saat süreyle çalışıyor.

TARİH

Bölgenin eski adı: “Lampsakos” dur.

Efsaneye göre: şehrin adı Bebrik Kralı Mandron’un kızı Lapseke’den gelmektedir.

Lampsakos şehri: MÖ 670 yıllarında, Foçalıların yani Kolophonluların kurduğu sanılmaktadır. Daha sonra ise, yörede Miletoslular egemen olurlar. Çünkü: Miletoslular, Ege kıyılarında kendilerine uygun bir yer bulamazlar ve daha kuzeye, yani bu bölgeye gelirler.

Bölgedeki birçok şehri koloni haline getirdikleri gibi, Lampsakos (Lapseki) şehrini de, kolonileştirirler. Bu dönemde: yörenin şarabının ünü, çok uzak yerlere kadar yayılır. Hatta: İran hükümdarları Darius ve Kserkes; buradan şarap getirtirler. MÖ 471 yılında şehir Perslerin yönetimine girmiştir.

Pers savaşlarındaki yenilgilerden sonra ise, Persler, şehri Yunan Komutan Themistokles’e ganimet olarak vermişlerdir. Daha sonra Atina önderliğindeki Attika-Delos Deniz birliğine katılan şehir, MÖ. 412 yılında birlikten çıkmak istemiş, ancak tamamıyla Atina’nın kontrolüne geçen birlikten ayrılmasına izin verilmemiştir.

Peloponnesos savaşının sonlarına doğru MÖ 405 yılında Spartalıların eline geçen şehir, daha sonra Persler tarafından işgal edilmiştir. MÖ 362 yılında özgürlüğünü kazanan şehir, MÖ 335 yılında Atinalı komutan Khares tarafından işgal edilmiştir.

Ardından Romalılar bölgede hakimiyet kurmuştur. Lampsakos, Ortaçağ’da önemli bir liman olmuştur.

1356 yılında ise: Gazi Süleyman Paşa tarafından fethedilerek, Osmanlı yönetimine alınmıştır. Türklerin, Avrupa yakasında, ilk çıkış yerleri olan “Çardak Beldesi” Lapseki ilçesi sınırları içinde bulunmaktadır.

Burası, Türklerin Rumeli’ye geçiş noktası olduğundan, Osmanlılara karşı düzenlenen ilk haçlı seferlerinin hedefidir. 1359 yılında, Pierre Thomas komutasındaki 20 kadırgalık bir Haçlı Donanması: Lapseki’ye çıkarma yapmış, ancak pusuya yata Osmanlı kuvvetleri tarafından geri püskürtülmüştür.

Lapseki isminin kaynağı: Lapseki yöresinin: Anadolu’ya yapılan, Helen göçlerinden önce de: Pityausa ismi ile burada bulunduğu biliniyor. Pityausa şehrinde: Foça doğumlu Fobus ve Blebüsus isimli iki kardeş, kral Mandrom’a hizmet etmektedirler.

Kral: bu iki kardeşi, Foçalı göçmen kafilesini göndermek üzere görevlendirir. Kafile: kardeşlerden Fobus’un nezareti altına girer.Ancak: bunlar ilerlerken, yörede yaşayan ve Berbrykoslar denen bölge yerlilerinin saldırısına uğrarlar.

Göçmenler, yerliler tarafından öldürülecekleri sırada: kral Mandrom’un kızı Lampseke: araya girer ve göçmenleri, ölümden kurtarır. Bu nedenle: Helen göçmenleri: kendilerini ölümden kurtaran, kralın kızı Lampseke’ye bir tanrıça gibi bağlanırlar ve sonradan ele geçirdikleri Pityausa şehrine, onun ismini verirler.

Çanakkale Lapseki

GENEL

Çanakkale boğazındaki, 4 önemli yerleşim merkezinden biridir. Marmara Denizinin Çanakkale boğazı ile birleştiği yerde, Anadolu yakasında kurulmuştur.

İlçe insanları: geçimlerini meyvecilikle sağlamaktadırlar. Özellikle: kiraz, şeftali ve elma bol ve ucuzdur.

Bunun dışında: ilçe halkının yoğunluğu yurt dışında işçi olarak çalışmaktadır. Özellikle yaz aylarında, karşı kıyıya sefer yapan araba vapuruna bindiğinizde, buradaki araçların çoğunun yabancı plakalı olması, bunun en büyük göstergesidir.

NE YENİR

Lapseki yöresinde, yemenizi önereceğim tek yerel lezzet: Sardalya balığı.

GEZİLECEK YERLER

 

SÜLEYMAN PAŞA CAMİSİ-LAPSEKİ CAMİİ

Caminin banisi olarak Rumeli Fatihi Gazi Süleyman Paşa gösterilmektedir.

İlk olarak 14’ncü yüzyıl ortalarında yapıldığı anlaşılan cami, yöredeki birçok eser gibi defalarca tamir görerek özgün niteliğini yitirmiştir.

Hatta, İkdam gazetesinin 17 Şubat 1897 tarihlinde yayınlanan bir haberine göre, cami çok harap olduğundan yıktırılarak yeniden yaptırılmıştır.

Bu kayıt, bugünkü caminin MS 1896-1897 tarihli yenilenenin ürünü olduğunu göstermektedir.

Şimdiki haliyle derinlemesine dikdörtgen planlı, tek minareli ve ahşap tavanlıdır.

Caminin doğu tarafındaki hamamın sadece bir mekanı kalabilmiştir.

LAPSEKİ DALYAN MAHALLESİ 

Burası: ilçe merkezine 1 km. uzaklıkta, Lapseki-Çardak arasındaki bir yerdir. 1983-1984 yılları arasında yerleşime açılmıştır. Halk plajı, kafeler, restoranlar ve pansiyonlar var. Sessiz ve sakin bir tatil düşünenler için çok uygun. Zaten: Marmara denizinde, denize girilebilecek en temiz yer.

İKİ ATLI TÜRBESİ

Buranın ilginç bir hikayesi var. Buna göre: Osmanlı Padişahı Orhan Gazi zamanında: Gazi Süleyman Paşa komutasındaki kuvvetler, Lapseki yakınlarına gelirler. O dönemde, Lapseki Bizanslıların elindedir. Orhan Gazi’nin fermanını, Lapseki’ye götürmek üzere, üç süvari askeri görevlendirilir. Bu süvarilerin atları: al yani kırmızı renktedir.

Süvariler: 1356 yılında, Lapseki’ye girerken: şu anda kabirlerinin bulunduğu yerde, Bizans askerleri tarafından şehit edilirler. Bu şehitlerden iki tanesinin cesedi, hemen oraya gömülür, fakat diğer üçüncü şehidin cesedi bulunamaz.

Bu olay nedeniyle: buraya, “İki Atlı Türbesi” ismi verilmiştir. Lapseki ilçe merkezinin güneydoğusunda, Çanakkale boğazına hakim bir noktada, küçük bir tepe üzerinde bulunmaktadır. İlçe merkezine uzaklık, toplam 1 km. dir. Yolu bozuk olan türbe bölümünde; üzeri açık iki kabir bulunmaktadır.

BOSTANCI ORMAN İÇİ DİNLENME VE PİKNİK ALANI

İlçe merkezine, 25 km. uzaklıktadır. Burası: kayın, gürgen ve meşe gibi orman ağaçlarıyla kaplıdır. Yolu asfalttır. İki kaynak suyu bulunmaktadır. Ayrıca: piknik masaları ve ocaklar var. Lapseki halkı, özellikle sıcak yaz günlerinde, bu piknik alanına yoğun olarak gitmektedirler.

ÇARDAK

Antik Abarnis ile ilişkilendirilmeye çalışılan Çardak Beldesi, Erken Osmanlı devrinde teşekkül etmiş önemli bir menzil ve liman yerleşimidir.

Erken Osmanlı devrinde, Bursa-Edirne yolunun boğazın Anadolu yakasındaki menzilidir. Limanı, Lapseki limanı ile birlikte hem askeri hem de ticari taşımacılık için önem taşımıştır.

Burada Fatih devrinden Yakub Bey’in külliyesi ve aile mezarlığı, geç devire ait bir cami, yerleşime adını verdiği sanılan bir kalıntı, tarihi mezarlık ve konutlar dikkati çekmektedir.

Çardak ta geç devirden kaldığı anlaşılan bir hamam yakın tarihte yıkılmıştır.

Çardak kasabasının günümüzdeki yaşam alanında yerleşimin de Fatih ve II Beyazıt dönemlerinde Kaptan-ı Derya olarak görev yapmış olan Gazi Yakup Bey sayesinde olduğu ortaya çıkmıştır.

Gazi Yakup Bey: Çardak Kasabasında, konaklama yeri olarak han, hamam ve su kuyuları, fırın ve aşhane gibi eserlerle, temel yaşama yönelik hizmet birimleri oluşturmuştur. Ayrıca, bunlara ilave olarak medrese, zaviye, mektep gibi yapılarla Çardak Kasabasında eğitim birimleri de tesis etmiş ve bu anlamda eğitimi de önemsemiş ve desteklemiştir.

Gazi Yakup Bey’in şahsi gelirleriyle Çardak Kasabasında inşa ettirdiği eserlerden günümüze: han, cami, su kuyularından bazıları ve hamam ulaşmış olup bunlardan cami ve han, hala kasaba halkına hizmet etmektedir. Su kuyularından Çardak iskelesi yakınlarında olanların yerleri belli değildir. Ancak üç tanesinin yeri bilinmektedir.

ÇARDAK İSKELESİ:

Eskiçağa dayanan geçmişe sahip olmasına karşın yakaya (Rumeli) geçişin yapıldığı yer durumunu, Osmanlı devrinde de sürdürmüştür.

Yıldırım Beyazıt döneminde Gelibolu’nun donanma üssü olarak seçilmesi, Osmanlı’nın denizcilikte ilerlemesinde ve bölgenin gelişmesinde önemli bir dönüm noktası olmuştur.

II Murat döneminde Gelibolu-Çardak arasında ulaşım “At Kayığı” denilen yelkenli ve kürekli tekneler ile yapılmıştır.

Aslen Tımarlı sipahilerin nakli için tahsis edilmiş olan At Kayıklarında, Gelibolu’daki Acemi Oğlan Ocağına gönderilenler de günlük bir akçe karşılığında hizmet görmüştür.

Ticari geçişler açısından da Dimetoka’dan gelen ticaret yolunun önem kazandırdığı Çardak Mevkii, Gelibolu üzerinden geçişlerin sağlandığı bir menzil olarak Osmanlı’nın kullandığı önemli bir iskele ve geçiş güzergahı olmuştur. Oldukça işlek olan bu hat ile Bursa ipekleri Karacabey-Biga-Çardak-Çanakkale-Edirne üzerinden önce Rumeli’ye ardından da Dubrovnik-Ancona yoluyla Floransa’ya ulaşmaktadır.

 

ALEMSULTAN MEVKİİ:

Günümüzde Çardak Kasabasında Osmanlı’nın ilk varlık gösterdiğine dair iz, Rumeli’ye kalıcı geçiş sürecinde Süleyman Paşa’nın “Otağ Çadırı” nı kurduğu “Alemsultan” mevkiidir.

Kasaba halkı arasında; Sultan-ı Alem anlamında Alemsultan olarak anılan bu mevki, Farsça cehar dört sütun ve üzerindeki tak dolayısıyla cehar-ı tak” olarak anılmış ve zamanla bu isimlendirme “Çardak” adına dönüşmüştür.

Çardak adının kaynağı ile ilgili ayrıca Süleyman Paşa tarafından “Alemsultan” mevkiinde bir mescit yaptırıldığı ve Süleyman Paşa’nın otağını buraya kurduğu ve burası için halk arasında “Nereye gidiyorsun!” şeklindeki soruya “Çağırda’ğa” diye cevap verildiği bu söylemin zamanla “Çardak’a” dönüştüğü şeklinde hiçbir dayanağı olmayan bir rivayet te bulunmaktadır.

1938 yılında Çardak kasabasında yapılan incelemeden sonra hazırlattırılan raporda, Alemsultan Meviinde incelenmiş ve Çardak Kasabasının Osmanlı’nın Rumeli’ye geçişinde bir hazırlık yeri olduğu, Alemsultan mevkiinde müzeler müdürlüğü tarafından dört taş sütunla  tespit edilip buraya bir de küçük bina inşa ettirildiği, inceleme tarihinde binanın yıkık olduğu ve Çardak halkınca yıkıntıların kaldırılarak buraya tarihi bir anıt dikme teşebbüsünde oldukları belirtilmiştir.

SALBAŞ AĞACI:

Çok büyük çapta ve oldukça eski bir çınar ağacı olan Salbaş ağacı, kasabanın kuzey doğusundaki mevkide bulunmaktadır.

Halk arasında Osmanlı’nın Rumeli’ye kalıcı geçiş sürecinde bu ağacın dallarından iki sal yapılıp Rumeli’ye bu sallarla geçildiği anlatılagelmiştir.

Çardak kasabasında menkıbeye göre her yıl Mayıs ayında temsili olarak Rumeli’ye geçiş ritüeli yapılır.

Osmanlı Beyliği’nin Rumeli’ye kalıcı geçişi ile ilgili bilgi içeren kaynaklarda, bu olaya, Osmanlı’nın Gelibolu’ya (Çimbi Kalesine) geçmek üzere “Gereceden aşağı Viranca hisar denilen yere gelmesi” şeklinde yer verilir.

Salbaş Ağacı, 30.08.2002 tarihinde meydana gelen şiddetli fırtınada parçalanıp yıkılmış, günümüze gövdesinin bir kısmı ulaşmıştır.

ÇARDAK YAKUP BEY KÜLLİYESİ

Vakfiye kayıtlarına göre cami, dokuz hücreli bir medrese, medresenin yanında bir mektep ve türbe olmak üzere bir menzil, bir zaviye, bir hamam, aşevi, mutfak, fırın, bir muallim evi, bir han, bir ambar ve beş adet kuyudan oluşmaktadır.

Bunlardan medrese, mektep, zaviye, aşevi, mutfak, fırın, muallim evi, ambar yok olmuştur.

Sadece cami, han, kuyular ve hamamın kalıntıları günümüze ulaşmıştır.

CAMİ:

Abdullah Bin Yakup Bey tarafından, 15.yüzyılda yaptırılan külliye: cami, medrese, mektep ve han yapılarından oluşur. Kubbe sağır ve yüksek, 8 köşeli bir kasnağa oturur. Caminin duvarları: iki sıra tuğla ve moloz taştır. Minare kapısı: revağın içindedir. İç süslemeler ise, son dönemdendir. Son cemaat yerindeki sütunlar ve başlıkları devşirmedir. 

Günümüzde ibadete açıktır. Medrese caminin kuzeyindedir. 9 odadan oluştuğu bilinen yapı, tümüyle yıkılmış durumdadır. Külliyeyi oluşturan yapılardan olan han; 62 x 19 metre boyutlarındadır. Duvarları düzgün moloz taştandır.

 

HAN:

61.90 x 18.45 metre boyutlarında, iki sahınlı ve ahşap çatılı bir yapı olup, kuzey cephesindeki taç kapıda üç kitabe yuvası bulunmaktadır.

Buradaki kitabelerden biri yok olmuştur.

Diğer iki kitabeye göre, hanın inşasına 1462/63 tarihlerinde başlanmış ve 1463/64 tarihlerinde tamamlanmıştır.

İçerideki ve kapı revağındaki sütunlar ve başlıklar devşirmedir.

Yapının içinde, uzun kenarlara bitişik olarak 50-60 cm yüksekliğinde seki uzanır.

Bu sekilerin yaslandıı duvarlarda ocaklar ve dolap nişleri yer alır.

 

HAMAM:

Bugün harap durumda gelebilmiş olan Yakup Bey hamamının soyunmalığı ve külhanı yıkılmıştır. Enine sıcaklıklı, iki halvetli tipte bir yapıdır.

 

ÇARDAK ÇAMLIK

Lapseki-Çardak beldesi merkezindedir. Sahil ile bütünleşmiş bir konumdadır. Çardak çamlığında: yeşilin tüm tonlarını bulmak mümkün. Çamlığın bir bölümünde ise: çay bahçeleri ve piknik alanları bulunuyor.

KUM ADASI (LAGÜN GÖLÜ)

Kum adası Çardak Kasabasının sahil kesimindedir.

3.7 km uzunluğunda, maksimum 100 metre genişliğinde ve 1.5 metre yüksekliğe sahiptir.

Kıyı okunun uzanışına bağlı olarak burada 1.3 km kare yüzölçümüne sahip bir lagün meydana gelmiştir.

Zincirbozan mevkiine kadar tali bir yol oluşturan kıyı oku, Çardak Beldesinin 5 km doğusunda bulunan Bayramdere’nin Marmara Denizine taşıdığı çakıl ve kumların 2.5 km güneybatı yönünde taşınıp çökelmesiyle meydana gelmiştir.

Kum adanın varlığının daha eski tarihlerde var olduğunu ortaya koyan bilgiler de bulunmaktadır.

Buna göre Kum adadan MÖ 405 yılında Atinalılar ile Sparta-Pers ittifakı (Paleponnesoslular) arasında gerçekleşen Aigospotamoi savaşından bahsedilmekte ve bu savaşta Atinalıların Paleponnesoslular’ın yelkenlerini Abanis’teki Kum adada bularak burada imha ettikleri bilgisi verilmektedir.

 

 

ABARNİS

Antik çağda Mysia bölgesinde, günümüzdeki Çanakkale ili Lapseki ilçesine bağlı Çardak Burnu yakınlarında, bir kıyı yerleşimidir. Lapseki ilçesine yaklaşık 5 km uzaklıktadır. 

Yörenin diğer isimleri: Abarnos, Aparnis’dir.

MÖ 405 yılında Aigospotami deniz savaşı münasebetiyle anılan Abarnıs adlı yer Çardak Burnu mevkiindedir.

Adının Yunanca olmadığı, muhtemelen Luwi-Pelasges kökenli olduğu kabul edilir.

Bazı kaynaklara göre, ismi, bölgede bulunan bir su pınarından gelmektedir.

Tarihi kayıtlarda şehirle ilgili geçen husus şudur: Yunanlı tarihçi Ksenophon: Konon’un Lysandros ile olan çatışmaları sırasında Sparta filosunun yelkenlerini çaldığı, filosunu yeniden düzenlediği ve savaşlardan haber getirmek üzere Paralus’u Atina’ya gönderirken Salamis Kralı I Evagoras’ın yanına sığındığından bahseder.

Atinalı Amiral Kanon, deniz muharebesinde Paleponnesosluların gemilerinde hareketi kısıtlayan sadece açık denizde kullandıkları yükçe ağır keten yelkenlerin olmadığını fark etmiş ve kısa bir araştırmadan sonra bu yelkenleri Kum adada bulmuştur.

Ayrıca Argonautika gibi destanlarda, Rodoslu Apollonios’un anlattığı rota içinde Abarnia’nın ismi geçer.

Stratejik konumu nedeniyle, antik dönemde deniz yolları ve bölgesel geçiş açısından önemli olmuştur.

Aynı bölgede Lampsakos (Lapseki) gibi daha ili bilinen antik kentlerin yakın olması, Abarnis’in bölgesel ölçekli antik kentler arası ilişkiler bağlamında potansiyel ilgi odağı olmasını sağlar.

ARKEOLOJİK KALINTILAR:

Antik şehirde herhangi bir arkeolojik araştırma yapılmamıştır.

Toprak üstünde gözle görülür kalıntılar da sınırlıdır ve yok denecek kadar azdır.

Evet günümüzde Abarnis şehri toprak altındadır ve yerleşim büyük ölçüde toprakla örtülüdür.

 

LAMPSAKOS

Bugünkü Lapseki ilçe merkezinin bulunduğu yerde, MÖ 670 yıllarında Kolofon ve Fokaia’dan gelen İyonlar tarafından kurulmuştur.

Antik çağda kentin ismi Pityousa’dır.   

Yunancada Lampsaki ve Türkçede Lepsek olarak adlandırılmıştır.

Lampsakenos, Lampsacum olarak da isimlendirilir.

Hellespont üzerindeki Misya’da, en ünlü Yunan yerleşimlerinden biridir. Burası bir Phokaia kolonisi, şarabıyla ünlü ve Priapus tapınım merkeziydi.

Pers işgali sırasında, Pers kralı Lampsakos ve civarındaki mükemmel şarapların üretildiği bölgeyi şarap ihtiyacını karşılamak için Atinalı devlet adamı Themistokles’e bağışlamıştır.

Phokaia ve Milet gibi İyon şehirlerinden gelen kolonistleri kabul etmeden önce Pityusa veya Pityussa adıyla var olduğu biliniyor. Yani kuruluşu MÖ 7’nci yüzyıla kadar inmektedir.

Trakya’daki Chersonesos’ta, Calliipolis’in karşısında yer alıyordu ve mükemmel bir limana sahipti.

Heredot: Trakya’daki Chersonesos’a yerleşmiş olan yaşlı Miltiades’in Lampsaceno’lara savaş açtığını, ancak onu gafil avlayıp esir aldıklarının anlatır. Ancak Mitliades’i destekleyen Kroisos tarafından tehdit edilirler ve onu serbest bırakırlar.

Şehir İyonya isyanı sırasında MÖ 546 yılında, Perslerin eline geçer.

Fakat Lampsakos, Perslerin üstünlüğünü kabul ederken bile, ülke Pippocles adında yerli bir Prens veya Tiran tarafından yönetilmeye devam etti.

MÖ 479’da: Mycale savaşından sonra, Lampsakos Atina’ya katıldı.

Ancak Sicilya’ya yapılan büyük Atina seferinin başarısız olmasından sonra isyan etti. Ancak müstahkem yapıya sahip olmadığından, Strombichides komutasındaki bir filo tarafından kolayca geri alındı.

MÖ 334 yılında Büyük İskender Granikos savaşını kazanır ve MÖ 281 yılına kadar şehir Lysimachos’un elinde kalır.

MÖ 133 yılında Pergamon kralı, III Attolos’un mirası ile Roma İmparatorluğunun egemenliği altına girer.

Krallığın sadık bir müttefiki olan Lampsakos, artık Anadolu’nun batısında pek çok polis gibi Roma hakimiyetine girer.

MÖ 197 yılında, Roma’ya elçi gönderen, Anadolu’nun ilk Grek devletlerinden biridir.

Lampsako’a ait olduğu kabul edilen Latince lejantlı sikkeler ile Appianus’un ifadeleri, yerleşimin bir Roma kolonisine dönüşümünün en açık kanıtlarıydı.

Lampsakos’a atfedilen MÖ 1’nci yüzyılın ikinci yarısı ilk yallarına tarihli sikkelerin ilk tipinde ön yüzlerde defne çelenkli Caesar başı ile C G I L lejantı, arka yüzlerde ise öküzün çektiği sabanı süren rahip betimi bulunur.

Bu sikke betimi açık bir şekilde koloninin sınırlarının çizilişini sembolize etmekteydi.

Strabon zamanında: Lampsakos hala gelişen bir şehirdi.

Tarihçi Kharon, Hatip Anaksimenes ve Epikuros’un öğrencisi Metrodorus gibi birçok seçkin yazar ve filozof bu şehirde doğdu.

Metrodorus, burada uzun yıllar ikamet etmiş ve şehrin bazı vatandaşlarını yakın dostları arasında saymıştır.

Lampsacus, Lysippus tarafından yapılmış, yere kapanmış bir aslanı temsil eden güzel bir heykele sahipti. Ancak bu heykel, Agrippa tarafından Campus Martius’u süslemek üzere Roma’ya götürüldü.

1356 yılında Gazi Süleyman Paşa, Güreci ile Lapseki arasına gelerek ilk defa fetih amacıyla Gelibolu’ya geçmiştir. Daha sonra Osmanlı döneminde Asya’dan Avrupa’ya geçiş olarak Çardak-Gelibolu hattı kullanılmıştır.

 

 

GELELİM GÜNÜMÜZE:

Bölgenin antik adı muhtemelen buraya yerleşmiş olan Trakyalı Bebryces’ten gelen Bebrycia idi. Lamsaki adı, hala Lampsacus’un muhtemelen yakınında bulunduğu küçük bir kasabayla bağlantılıdır. Çünkü Lamsaki’nin kendisinde antik çağa ait hiçbir kalıntı yoktur.

Günümüzde: Lampsacus’un altın ve gümüş staterleri, çeşitli koleksiyonlarda bulunmaktadır. İmparatorluk sikkeleri Augustus’tan Gallienus’a kadar gitmektedir.

Evet, Lampsakos antik kenti, günümüzdeki Lapseki ilçesinin altında kalmıştır ve görünürde bir kalıntısı mevcut değildir.

Bugün Lapseki mezarlığının bulunduğu tepenin üstü oldukça geniş ve düz bir alan biçimindedir. Bu nedenle ilkçağ Akropolis’inin burada bulunduğu düşünülmektedir.

Ancak bugün Lapseki ilçesinin eski bazı binalarında, ilk çağ yapılarından alma mermer sütun parçalarına rastlanır.

Öte yandan, arkeolojik Sit alanındaki eserlerin müzelere taşındığı ve günümüzde alanda herhangi bir arkeolojik kalıntı bulunmadığı bilindiğinden, 3’ncü derece arkeolojik Sit alanı tescil statüsündeki nekropol alanı, sondaj kazısı yapılması koşuluyla yapılaşmaya açılmıştır. Zaten 1915 Çanakkale köprüsü ayakları da bu bölgededir.

 

PAİSOS-APAİOS

Çanakkale Lapseki ilçesinin 10 km kuzeydoğusunda, Bayramdere’nin denize döküldüğü yerde, oldukça yüksekte kurulmuştur.

Sözcük anlamı, Luwi-Pelasg dilinde “akarsu” anlamına gelir.

Kent, MÖ 7’nci yüzyılda Miletoslular tarafından ele geçirilmiştir.

Perslere karşı ayaklanmışlar, sonra da Darius tarafından MÖ 497 yılında şehir ele geçirilmiştir.

Attika-Dellos deniz birliğine katılan ve ödedikleri aidatları içeren listede Paisos’un adı da geçmektedir.

Antik yazarlardan Polyyainas, kentin terk edilişine ait yazdığı bir öyküde şunları belirtir:

“Parion ile Lampsakos kentleri bir sınır anlaşmazlığına düşerler ve sonunda çözümü yarışmakta bulurlar. Yarışma koşullarına göre, iki kent halkı, kendi kentlerinden diğerine yola çıkacaklar ve sonunda karşılaşacakları nokta, iki kent arasındaki sınırı meydana getirecektir. Ancak, Lampsakos’lular yarışmaya hile karıştırarak 200 stad yol aldıkları halde Parion’lular sadece 70 stad gidebilmişlerdir. Bu durum karşısında, Paisos, Lamsakos’un sınırları içinde kalınca halk kenti terk eder.”

Ünlü coğrafyacı Strabon: “LAmpsacus ve Parium arasındaki dönemde Peasus adında bir şehir ve nehir vardı. Ancak şehir harabe halindeydi. Paeseniler meskenlerini değiştirdiler.

 

KALINTILAR:

Şehir tamamen toprak altında olduğundan herhangi bir kalıntı yoktur. Hatta kentin yeri de tam olarak tespit edilmemiştir.

 

PERKOTE-PALEO PERKOTE

Lapseki sınırları içinde, Sindal ile Akçalan köyleri arasında, Umurbey (Praktios) ırmağının kuzeyinde bir bölgededir.

Şehrin isminin kelime anlamı: “Yüksek hisar” demektir.

Şehir antik Mysia bölgesinde, Helenistik-Roma döneminde Çanakkale Boğazının Asya yakasında bir kentti.

Attik Deniz Birliği vergi listesinde Perkote ve Palaiperkote olmak üzere iki kent adına rastlanır. Ödedikleri vergi miktarına göre, şehrin nüfusu tahmini 265 kişi olmalıdır.

Şehir, Abydos, Arisbe ve Paisos gibi bir Milet kolonisidir.

Kentin adı, Yunan destanlarında geçer.

Örneğin: Homeros, İlyada destanında Percote’den savaşa katılan birlikler olduğunu yazmıştır. Ayrıca: şehrin Praktios nehrinin yakınında olduğunu aktarır.

Eresuslu Phanias’a göre: “Persli Artaxerxes, Themistokles’e evi için yatak takımlarıyla birlikte Percote şehrini vermiştir.

Herodotos: İonya ayaklanmasına katılan Perkote’nin MÖ 94 yılında Pers kralı Dareios tarafından, Abydos’tan sonra ele geçirildiğini ifade eder. Pers kralı Artakserkses Lampsakos’u şarabı, Prkote’yi ise yatağı ve kıyafeti için Spartalı Themistokles’e vermiştir.

Antalkidas MÖ 387’de Atinalılara fark edilmeden gemiyle Perkote’ye doğru hareket etmiştir.

Büyük İskender, MÖ 334 yılında, ordugahını kurduğu Arisbe’den bir gün sonra Perkote’ye ulaşmıştır.

Argonautlar, Hellespontos’daki yolculukları sırasında Abydos ve sonra Perkote’nin önünden geçmişlerdir.

Percote, Truva savaşı sırasında Kral Priam’a yardım etmek için birlik göndermiştir. Percote şehrinden bir yerli Antilochus , Truva savaşında yaralanır. Percote şehrinden iki yerli, Truva savaşında Diomedes ve Ulysses tarafından öldürülür.

Mitolojide, kentin yöneticisi Merops adlı bir figürdür. Merops’un çocukları ve soyu Percote ile bağlantılıdır.

Perkote adına sikke bastırılmamıştır.

Kent, zamanla önemini kaybetmiş, Strabon döneminde kent pek parlak durumda değildir. Strabon, Percote şehrinin Hellespont kıyısındaki kesin yerinin bilinmediğinden bahseder.

 

KALINTILAR:

Antik şehirde tam olarak bilimsel kazılar yapılmamıştır.

Kalıntılar genellikle yüzey seviyesindeki izler ve taş temeller, harabe kalıntıları şeklindedir.

Aşağı ve Yukarı kale olmak üzere çift kale özelliğinde ve en eski kalıntıları Orta Paleolitik döneme uzanan, kale kalıntıları, muhtemelen Geç Tunç çağı ile Demir çağı arasına tarihlendirilebilir.

 

 

 

 

HACIGELEN BİBERLER KALE YERLEŞMESİ;

İlçenin Hacıgelen köyü güneydoğusunda bulunan biberler Obasının doğusunda Kaletepe üzerinde bir kale yerleşmesi vardır.

Ulaşımı zor bir konumdadır.

Çağ ağaçlarıyla kaplı Kaletepe üzerinde yer yer küçük açıklıklar mevcuttur.

O dönemden kalma kale duvarının tamamı yıkılmış durumdadır. Günümüzde, yoğun bitki örtüsü nedeniyle kale buluntusuna rastlanmamıştır.

Fakat duvar yapısının özelliği, bölgedeki diğer benzer yerleşimlerle karşılaştırıldığında, kalenin kuzeyindeki Erdağı’nda bulunan yerleşme ile benzerlik gösterdiği görülmüştür.

Kale duvarları ve bölgenin tarihi göz önüne alındığında, MÖ 600-400 arasında bölgeyi hakimiyet altına alan Perslerin kıyı bölgelerini kontrol altında tutmak için iç bölgelere yapmış oldukları kontrol ve güvenlik noktalarından biri olduğu düşünülüyor.

 

GÜRECİ LİMAN YERLEŞMESİ:

Güreci köyü sınırları içinde, Üstünlü mevkiindedir.

Güreci köyünün kuzeyinde Marmara denizi kıyısında bulunan alan halen balıkçı barınağı olarak kullanılmaktadır.

Deniz içine doğru uzanan duvar kalıntıları arasında pithos (küp) parçaları görülür.

Bölge iki tepe arasında bulunan bir vadiden oluşmaktadır. Batıdaki tepede ise konut olabilecek temel kalıntıları mevcuttur. Doğudaki tepe üzerinde birkaç kaya mezarı tespit edilmiştir.

Yerleşmede moloz taş ve çamur harcı ile inşa edilmiş olan duvarlar, deniz kıyısında çok daha iyi görülmektedir.

Bu küçük yerleşmenin yüzeyinde bulunan seramikler, yerleşmenin MS 5-6’ncı yüzyıllar arasında olduğunu gösterir.

 

ŞEVKETİYE ASARKALA KALESİ;

Lapseki ilçe merkezinin kuzeydoğusundadır ve Lapseki ilçe merkezine 18 km uzaklıktadır.

Tepe, Çanakkale-Biga karayolu üzerinde Asarkale mevkiinde bulunmaktadır.

Köyün kuzeyinde, Bozburun üzerindeki fazla geniş olmayan ancak oldukça sarp tepe üzeride duvarları kireç harcı ve moloz taş ile örülmüş bir kale vardır.

Kale, Çanakkale-Biga asfaltının hemen kenarında, sivri bir kayalığın tepesinde kurulmuştur.

Tepenin deniz tarafı dik bir kayalık, güney yamaçları ise daha az eğimlidir.

Tepe yoğun bitki örtüsüyle kaplıdır.

Tepenin çevresinde çalılıklar arasında çok az görülebilen yıkık durumda moloz taşlardan yapılmış kireç harçlı, kale duvarı kalıntıları vardır.

Kalenin bulunduğu yerde MS 12-13’ncü yüzyıllara ait Bizans seramikleri bulunmuştur.

Kalenin kuzeyinde ve güneyinde küçük teknelerin konaklayabileceği koylar bulunur.

Bu yapı, kalede daha ziyade bir gözetleme kulesi işlevinde olup esas yerleşme tepenin güneyinde yer almaktadır.

Alanın ulaşımı oldukça zordur.

 

 

 

 

Biga tanıtımı.

Bandırma tanıtımı.

Çanakkale tanıtımı.

Gelibolu tanıtımı.

 

Vatikan

Vatikan

 

Evet: Vatikan, dünyanın en küçük bağımsız ülkesidir ki, toplam yüzölçümü, yalnızca 4 km. karedir. Yani: 2 x2 km. lik bir yüzölçümü bulunmaktadır.

Devlet başkanı “Papa” dır. Yüksek duvarlarla çevrili alan içinde bulunan Vatikan devleti toprakları içinde yaklaşık 5000 kişi yaşamaktadır ve bunların çoğu  din ağırlıklı insanlardan oluşmaktadır.

Öte yandan: dünya üzerinde kişisel geliri en yüksek ülkelerden birisidir, çünkü dünya üzerinde bütün Katolik toplumlarında: her yıl, kişiler gelirleri ölçüsünde kiliseye para yardımında bulunmaktadırlar ki, bu yardımların büyük bölümü Vatikan’a aktarılmaktadır.

Evet, burası, bir köy gibi düşünülebilir: marketler, okullar, lojmanlar bulunur.

Hatta: konsolosluklar bulunmaktadır ki, Roma şehrinde, her ülke: İtalya ve Vatikan için iki konsolosluk bulundururlar.

Ofislerde ve resmi binalarda çalışanlar her gün Vatikan’a girip-çıkarlar ancak yabancı ziyaretçiler yani turistler, yalnızca iki yere: Sen Pietro Kilisesine ve Vatikan Müzesine girebilirler.

Eğer tur acentası ile gitti iseniz: Manastırın bahçesinin hemen yanında, kapalı bir otoparka bırakılan otobüslerden inip, yürüyen merdivenlerin de bulunduğu, kısa bir yürüyüş yaparak, önce Manastırın bahçesine geliyorsunuz.

Burada: uzunca bir kuyruğa-sıraya girmeniz gerekiyor ki, bu sıra: güvenlik kontrol sırasıdır. Buraya giderken, yanınızda büyük çanta-koli gibi eşyalar bulunmamasına dikkat etmenizi öneririm, çünkü içeriye sokmuyorlar, ama ücretsiz emanet dolapları var, boş emanet dolabı bulabilirseniz, bu tür, içeri  sokulmayan çanta-kolilerinizi koyabiliyorsunuz.

Öte yandan: eğer kafile ile gitti iseniz: içeri girerken, ücreti karşılığı mikrofon-kulaklık seti almanız gerekiyor.

Rehber, mikrofon ile bir şeyler söylediğinde, aranızdaki mesafenin bir anlamı olmadan, söylediklerini kulaklığınızdan duyabiliyorsunuz.

Bu kulaklıklar hakkında duyduklarıma göre: kulaklık ihalesi yalnız bir firmaya verilmiş ve firma, yine söylenenlere göre, bu kulaklıkların kiralanması ihalesinden, yıllık, milyonlarca dolar para kazanıyormuş ve bu paranın bir kısmının Vatikan idaresiyle paylaşıldığı söyleniyor.

Neyse: biz gezimize devam edelim Vatikan bölgesine kendi başınıza giderseniz, metro hattını tercih edip, kısa bir yürüyüş ile gerek kilisenin ve gerekse müzenin bulunduğu yere ulaşabilirsiniz.

Güvenlik kontrolünden geçtikten ve mikrofon-kulaklıkları teslim aldıktan sonra kilisenin içine giriliyor.

Vatikan San Pietro Manastırı

Vatikan San Pietro Manastırı

Vatikan San Pietro Manastırı

SEN PİETRO MANASTIRI

MS 313’de Milano Fermanının hemen ardından, Hıristiyan kiliseleri açıkça inşa edilmeye başlandı.

Roma şehrindeki ilk büyük kilise, başkentin dışlarına doğru bir yerde ve böylece kentin merkezinden, Capitolium, Pantheon gibi önemli tapınaklardan uzakta bulunan Lateran’daki Aziz Yahya (daha sonra çok kereler tekrar yapılmıştır) kilisesidir.

Tiber nehrinin batı kıyısında, Aziz Petrus’un mezarında, başka bir tapınak ortaya çıkarılmıştır.

4’ncü yüzyıl başlarında, burada büyük bir kilise yapıldı.

Burası eski “San Pietro” idi.

16’ncı yüzyılın başlarında yıkılarak, daha da muhteşem bir kilise olan ve bugün hala kullanımdaki Rönesans-Barok, San Pietro katedrali yapılıncaya kadar, 1000 yıldan fazla duracaktı.

Evet: Hz. İsa, Kudüs şehrinde Roma askerleri tarafından çarmıha gerildikten sonra, Aziz Sen Paul ile birlikte, oradan ayrılarak Roma’ya gelen, Hıristiyan dininin ruhani lideri ve aynı zamanda Hz. İsa’ya vaftizci Yahya ile birlikte ilk inanan olan; Aziz Petrus: burada Hıristiyanlığı yayma faaliyetlerini sürdürürken, yine Romalı askerler tarafından yakalanır ve MS.64 yılında; kendi isteği üzerine, baş aşağı çarmıha gerilir.

Çünkü: kendisinin İsa’dan daha değersiz olduğunu düşünmektedir. Ama, aynı zamanda, Katoliklerin ilk papası olarak kabul edilir. Bunun sebebi: biraz önce söylediğim gibi, İsa’ya ilk inanan olması ve beraberindekilerin en yaşlısı olmasıdır.

Takip eden süreçte: Hıristiyanlığın kabulü ile: Roma İmparatoru Konstantin: buraya yani Aziz Petrus’un çarmıha gerildiği yere, bir kilise yaptırır. Ancak: bu küçük kilise, zamanla yıpranır, harap olur ve yıkılır.

Bunun üzerine: Ortaçağ’a gelindiğinde: Papaların güç kazanması ile birlikte, Avrupa’daki tüm bağışlar toplanıp zenginleşilince, 1500’lü yılların başında, buraya yeni ve büyük bir kilise yaptırılmak istenir.

1506 yılında,  dönemin Papası: yeni bir kilise yapımı için bir proje yarışması açar ve yarışmayı mimar “Bramente” kazanır.  Bramente’nin ilk planı: yapının “Latin Haçı” şeklinde inşa edilmesidir. Latin Hacı: bildiğimiz “T” harfi şeklindedir ve Yunan haçından farklıdır. Çünkü: Yunan haçı: yani Ortodoksların kullandıkları haçın altı kısadır.

Latin Haçı şeklindeki dini yapılara: yukarıdan  kuşbakışı bakıldığında: ancak, haç şekli görülebilir. Yapı: düzdür, kubbe tam ortadadır ve kubbenin iki kenarından yanlara doğru koridorlar açılır.

Yunan ve Bizans  dini yapılarında ise: kuşbakışı yukarıdan  bakıldığında “+” işareti görülür, yani uzun kenar bulunmaz.

Özellikle: İstanbul-Ayasofya yapısında, Ortodoks özellikleri taşıması nedeniyle, uzun koridor bulunmaz.

Ancak:  her ne kadar Sen Pietro kilisesi, dünyanın en büyük dini yapısı ve kubbesi, dünyanın en büyük desteksiz kubbesi olarak bilinse de, unutulmamalıdır ki, Ayasofya, kubbesi daha dar ve alçak olmasına rağmen, bu yapıdan 1000 yıl önce yapılmıştır ve süreç, Ayasofya’yı önem bakımından öne çıkarmaktadır.

Bramente’nin planında: Latin Haçı kullanılacak şekilde düzenlenmiştir. Ancak: ölünce yerine mimar olarak Moderno atanır. Moderno: planları değiştirir ve kilisenin alt yani giriş koridorunu, Latin Haçı şekline uygun olarak uzatır, böylece dünyanın en büyük dini yapısı ortaya çıkar.

Evet

Moderno tarafından inşaat çalışmaları sürdürülürken, dönemin papası: Floransa’da ününü duyduğu Mighael Angelo’yu Vatikan’a çağırır ve kendisi için, bir mezar-lahit yapmasını ister. Ancak: Michael Angelo ile Moderno; anlaşamazlar ve aralarında çatışma yaşanır.

Moderno: Papayı “ölmeden mezarını yaptırmasının uğursuzluk getireceği” konusunda ikna eder ve bunun üzerine, Papa: Michael Angelo’yu: bu kez, Kilisenin arkasındaki “Sistine Şapeli” nin tavanını boyamakla görevlendirir.

Duvarları daha önce yine ünlü bir ressam olan Rafaello tarafından boyanan şapelin: kubbeler şeklindeki girintili-çıkıntılı tavanı, Michael Angelo tarafından, 4.5 yıllık süreçte ve tamamen yatarak boyanır.

Ancak: sanatçı, daha önce hiç fresk yapmamıştır ve Floransa şehrine giderek, arkadaşlarından bu yeni tekniği öğrenir. Fresk tekniğinde: resim yapılacak yüzey önce ince bir tabaka alçı ile sıvanır ve bunun üzerine, azami 7 günlük bir süre içinde: resim yapılmak zorundadır ve böylece: alçı su yerine boyayı içine çeker ve renkler ve renklerin canlılıkları yüzyıllarca korunmuş olur.

Evet: Michael Angelo: Sistine şapelinin tavanında, uzun uğraşlar sonucu, dünyanın en büyük eserlerinden birini ortaya çıkarmıştır. (Vatikan Müzesi’nin sonunda bulunan şapel: müze ziyaretçileri tarafından gezilebiliyor, Müze bölümünde ayrıntılı bilgi vereceğim)

Bu muhteşem güzellik üzerine: Papa, Michael Angelo’yu yeniden kilise inşaatında görevlendirmek ister, yalnız, kilise bitmiştir ve sadece kubbesi kalmıştır. Angelo: bu muhteşem kubbeyi yapmaya giriştiğinde, gözleri kördür.

Sistine Şapelini yaparken: tavandaki boyaların gözlerine damlaması sonucu, gözleri yüzde 95 oranında görmemektedir ki, zaten 1575 yılında öldüğünde, kubbe öğrencileri tarafından bitirilmiştir.

Vatikan San Pietro Manastırı

Vatikan San Pietro Manastırı

Evet, kilisenin mimari özellikleri şunlardır:

Eski San Pietro, erken dönem kilise mimarisindeki kilit bir gelişmeyi açıkça yansıdır. Halen mevcut bir kamusal yapı türü olan bazilika, dini bir yapı olarak kullanıma uyarlanmıştır.

Törenlerin dışındaki bir sunakta gerçekleştirildiği standart Yunan-Roma dininden farklı olarak, Hıristiyanlık evkaristiya veya İsa ile 12 havarinin katıldığı yemeğin anılma törenini bir iç sunakta gerçekleştirmeyi tercih ediyordu.

Bazilika biçimi kullanışlı olmuştu. Bu plan kilise tasarımında bir standart halini alacak ve günümüze dek kullanılmaya devam edecekti.

Tıpkı standart Roma bazilikası gibi, Eski San Pietro da bir orta nef (asma pencereli) ve yan koridora bölünüyordu. Ama sütunlar dört kenar yerine sadece uzun kenarlar boyunca yerleştiriliyordu. Giriş kısa taraftandı. Bunun karşı ucunda bir apsis bulunuyordu. Bu kilisenin iki yan kolu vardı.

Nef ile yan kolların kesiştiği noktada törenlerin odağı olan ana sunak bulunurdu. Aziz Petrus’un mezarı sunağın altındaydı. Nef ve yan koridorlar katılımcı ve gözlemcilere yer sağlıyordu. Nef figüratif mozaiklerle süslenmişti. Yapının önünde atrium (Pompeide görülen Roma evlerinin atriumlarıyla karıştırmamak gerekir) adı verilen ve çevresi revaklı bir avlu vardı.

Zamanla bu kilise, bir gömü mekanı olarak popülerlik kazandı. Zira büyük bir azize yakın gömülmek arzulanan bir şeydi.

 

Evet, kilisenin mimari özelliklerinden devam edelim.

Kubbe: biraz önce söz ettiğim gibi: Michael Angelo tarafından inşa edilmiş ve yüzyıllar boyunca; dünyanın en geniş çaplı ve desteksiz kubbesi olarak ayakta kalabilmiştir. Çapı: 57 metredir. Yerden yüksekliği ise, en tepedeki haç baz alınarak, 138 metredir.

Baş aşağı çarmıha gerilerek öldürülen Aziz Sen Paul’un mezarı:  kubbenin üstündeki demir haçın, yere izdüşümü olan bölümde, toprağın birkaç metre altındadır. Arkeolojik çalışmalarda bu durum teyit edilmiştir.

Büyüklüğe gelince: bazilika, günümüz itibarı ile, dünyanın en büyük ibadet binasıdır. Ama, bunu değerlendirirken, kompleks yapılar değil  de, yalnızca tek bina olarak değerlendirmek gerekir. Tek bina olarak düşünüldüğünde, dünyanın en büyük ibadet binası olarak önem kazanmaktadır. Çünkü: giriş kapısından itibaren, binanın sonuna kadar olan mesafe: 187 metredir.

Evet; 125 yıllık sürecin ardından, 1641 yılında kilisenin inşaatı tamamlanır.

Vatikan San Pietro Manastırı

Yapıyı dıştan incelediğimizde: Romanesk tarzın biraz yumuşatılmış halinin mimari de kullanıldığı görülür. En yukarıda: Hz. İsa ve her iki yanında 12 havarisinin heykelleri görülmektedir.

Kolonların üzerindeki bölümde ise: burası yapılana kadar yaşamış olan 374 aziz ve azizenin heykeli bulunmaktadır.

Bu heykellerin yanında: dört atlı, bronz heykel görülüyor. Bu heykel: 1204 yılında: İstanbul’a yapılan haçlı seferinde, İstanbul’un Latinler tarafından talan edilmesi sırasında çalınarak buraya getirilmiştir.

Ayrıca; binanın önünde, Papanın ayinini dinlemek üzere gelenler için ayrılmış bir sürü oturma sandalyesi var.

Binanın hemen önünde, iki büyük aziz heykeli var. Bunlardan bir tanesi Tarsuslu Azize ait bir heykel: elinde iki anahtar bulunduruyor ki, bir tanesi cenneti,  diğeri cehennemi simgeliyor.

Vatikan San Pietro Manastırı

Gelelim meydana: meydan: mimar Bernini ve Michael Angelo  tarafından tasarlanmıştır. Bernini: çok önemli bir Rönesans sanatçısıdır. Ancak: ağırlıklı olarak, yapının dışının tasarımında çalışmış ve Roma şehrindeki birçok havuzu yapmıştır.

Meydanda bulunan kolon dizileri: gelenleri kucaklıyormuş gibi bir izlenim yaratmaktadır. (her iki kolon bölümünü, iki kol olarak düşünmek mümkündür) Kuşbakışı, yüksekten  kilise ile birlikte meydana  bakarsanız: yapının şemasının bir “anahtarı” andırdığı görülür.

Çünkü: Aziz Petrus: aynı zamanda “cennet” in anahtarını elinde tutan havaridir. Yani: cennete girişleri o belirler.

Meydanda: yapının  önündeki alanda: yine “Bernini” şaheseri bir havuz bulunuyor. Havuzun yanında ise, bir obelisk yani dikilitaş var.

Vatikan San Pietro  Manastırı Bronz döküm Kapı

Meydanda, merdivenlerden çıkarak, döküm bronz kapıdan kilisenin içine girdiğinizde ise; en büyük ilgi çeken yer:

Yine Michael Angelo’ya ait bir heykeldir. Dünya sanat tarihinde: 3 heykel öne çıkmaktadır. Bunlar: Floransa’da bulunan “Davut” heykeli, Roma’da bulunan “Musa” heykeli ve burada bulunan “La Piyette” yani “Merhamet” heykelidir.

Kiliseden girdiğinizde, hemen sağda bir cam arkasında görülen heykel: Hz. İsa çarmıha gerildikten sonra, Meryem ananın ona gösterdiği üzüntü ve merhameti yansıtması açısından büyük önem taşımaktadır.

Bu sahne-tema: dünya üzerinde pek çok sanatçı tarafından, aynısı olmasa bile, benzeri şeklinde kopyalanmıştır.

Burada ise, büyük ziyaretçi kalabalıklarından yaklaşarak, orijinalini görebilirsiniz.

Aynı zamanda: bu heykel, Michael Angelo’nun üstüne imzasını attığı tek heykeldir, yekpare tek parça mermerden yapılmıştır.

Vatikan San Pietro Manastırı içi Meryem Ana çocuk İsa heykeli

Ancak: Hıristiyanlık dininde, böyle bir sahne yani Meryem ananın, İsa’yı kucağına aldığı bir sahne gerçekleşmemiştir. Bu yüzden: koyu Katolikler, bu heykeli sevmezler. Heykelin yapılış öyküsünü: aşağıda ayrıntılı anlatacağım.

Peki niye camlı koruma

Yıllar önce, Hıristiyanlık dininde böyle bir sahnenin yaşanmadığına inanan bir koyu Katolik: heykelin üzerine boya atmıştır, bu tür saldırıların engellenmesi için heykelin önüne, cam koruma yerleştirilmiştir.

Burada, uzun yıllar sanat adına mücadele eden Michael Angelo hakkında da: kısa bilgi vermek istiyorum ki, bu kişinin nasıl büyük bir sanatçı olduğu daha iyi anlaşılabilsin. Kendisi: Floransalıdır. Yaratıcı ve hümanisttir. 90 yaşına kadar yaşamış ve memleketindeki bütün trajik gelişmeleri izlemiştir.

Ancak, bu gelişmeler, onun eserlerini de etkilemiştir. 1498 yılında, Pietra yani Merhamet heykelini yapar. Eser: heykel sanatının en güzel örneklerinden biri olarak ortaya çıkar. Meryem ana: kucağında, ölü İsa’nın figürünü taşımakta ve sadece cansız düşmüş İsa’nın eline bakışı, bütün duygularını yansıtmaktadır.

Pietro’da gösterdiği ustalık, dahi sanatçının, sonsuzluğa giden yolunu açmıştır. Çünkü: düşmanları bile, onun teknik mükemmelliğini kabul ederler.

Ancak, yukarıda da söz ettiğim gibi: her şeye rağmen, annenin yani Meryem ananın, oğlu İsa’dan daha genç olmasının doğal olmadığını kabul ederek eleştiride bulunurlar. Sanatçı ise, bu eleştirilere verdiği cevapta: “güzellik ve adalet hiç bir zaman yaşlanmaz” demiştir.

Vatikan San Pietro Manastırı

Vatikan San Pietro Manastırı

Vatikan San Pietro Manastırı

Evet, kilisenin içindeki gezimize  devam ediyoruz. Kilise sivil görevlileri tarafından, topluluk sağ yandan içeri girdiğinde, belli bir koridor takip ederek, sol yandan dışarı çıkıyor.

Giderken, geri dönüp bir kez  daha heykele bakmak istediğinde, korumalar izin vermediler.

İçerde, birçok bölüm altın kaplamalar ile düzenlenmiş.

Duvarlarda mermer papa heykelleri var, bunların altında ise, mezarları yani lahitleri bulunuyor. Ama burada mezarı bulunan en önemli kişinin: kubbenin üstündeki haçın hemen altına denk gelen bölümde, yerin metrelerce altında bulunan Sen Pietro’nun mezarıdır.

Kilisenin büyüklüğünü göstermek için: kubbenin altındaki bölümde: dünya üzerindeki bazı dini yapıların büyüklükleri verilmiş ve aradaki fark ortaya konulmuştur.

Elbette, bunlar arasında Ayasofya’da yazılmış, ancak unutuyorlar ki, Ayasofya: buradan 1000 yıl önce yapılmıştır.

Vatikan San Pietro Manastırı

Geziye devam ettiğimizde: tam karşıdaki camlı bölüm üzerindeki güvercin temasının İsa’yı betimlediğini öğreniyorum.

Daha sonra: sağ yanda, önceki papaların giysilerinin sergilendiği “Basilica” ve “koro” bölümü var. Buradan sonra ise, kilisenin dışına çıkılıyor.

İçeri girerken kullandığımız merdivenlerden indiğimizde

Hemen sol yanda: bir nöbetçi kulübesi içinde ilginç giysisi ve elinde yine ortaçağdan kalma uzun bir mızrak ile, bir temsili koruma askeri görülüyor.

Bunlar: aslında İsviçreliler ve Vatikan’da ordu veya polis gücü bulunmadığından, koruma hizmeti, İsviçreli bu askerler tarafından yürütülüyormuş.

Söylenenlere göre, belki şaka yollu olacak ama: Vatikan yani Papalık, muhteşem büyük para varlığını İsviçre bankalarında tuttuğu için, buranın korumasını İsviçreliler üstlenmişler. Dedikodu, inanıp inanmamak siz okuyuculara kalıyor.

Bir zamanlar Michael Angelo tarafından kıyafetlerinin tasarlandığı söylenen bu İsviçreli muhafızları da gördükten sonra: meydanın sağ yanından ilerleyerek yürüyoruz. Burada, uzun bir kuyruk görürseniz, tuvalet bulunduğunu anlamalısınız.

Evet, tuvaletin önünde uzun bir kuyruk vardı. Sonra ise, birkaç hediyelik-anı-hatıra eşya satış dükkanı ve sonrasında, tur ile geldiyseniz, tekrar kapalı otoparka giriliyor.

Kendi başınıza geldiyseniz, meydanın hemen karşısından, sütunlu caddede ilerleyerek, Tiber nehri üzerindeki köprüden karşıya geçip, şehir merkezine doğru yürüyebilirsiniz.

Vatikan Müzesi Yaradılış Resmi

VATİKAN MÜZESİ

Her tarafı altınlarla kaplı, Hıristiyanlık tarihine ait bir çok eserin bulunduğu bir müze burası. Girişte, dedektörlerle arama yapıyorlar.

Ayrıca, bazı günler giriş 10 Euro, bazı günler 14 Euro. Girişten sonra, mısır medeniyetine ait eserlerin bulunduğu bölüm var. Burada, iki mumya bulunmakta ve ilgi çekmekte.

Daha sonra, roma dönemine ait bolca ve muhteşem heykeller, duvar halıları, resimler ve sona doğru çağdaş sanat eserleri var. Ben buraya girerken, Michel Angelo’nun tavana yaptığı, iki elin parmaklarının bulunduğu resmi (yaradılış resmini ) merak ederek girdim.

Müzede yol boyunca bu resmi aradım. Bulamayıp, müze çıkışına yaklaştıkça da, acaba kaçırdım mı diye hayıflandım. Hayır, en sonda.

‘Capella Sistina’ şapeli denen bir bölüm var.

Bu bölüm: 1508-1512 yılları arasında, Michel Angelo tarafından yapılan, Rönesans dönemi resimlerinin bulunduğu bir yer.

Papa II Julius Vatikan’da Sistina Capellası içinde resimler yaptırmak istemektedir. Bu iş, Michelangelo’ya verilir.

Fresko tekniğini çok iyi bilmediğini düşünen, fakat yine de teklifi kabul eden sanatçı, önceden hazırlanmış olan 30 metrelik iskelenin tepesinde, dört yıl boyunca ve yatarak çalışır ve 1512 de fireskoyu bitirir.

48-13 metrelik tavanı, toplam 524 metre kare ölçülerinde bir yeri fresklerle doldurur. 343 insan yüzü ve figürü tek başına çizer.

Hastalanmış ve boynu yamulmuş olarak iskeleden iner.

Freskte: ışığın karanlıktan ayrılması, güneş ve ayın yaratılması, suyun kuraklıktan ayrılması, ademin yaratılması, Havva’nın yaratılması, Nuh ve tufan sahneleri yer alır.

Ademin yaratılması sahnesinde, yaratıcı (tanrı) uçarak, elbiseleri şiddetle dalgalanan bir melek korosu ile birlikte yaklaşır.

Yaratma parmak ucunun dokunması ile oluyor. Dağ yamacında yatan adam, Michelangelo’nun en büyük buluşlarından biridir.

Kendisi, burada gizli bir kuvvetle, zavallılığı birleştirmiştir. İnsan, bu yatan adamın, kendi kendine kalkamayacağını biliyor.

Uzanan elin, cansız parmaklarında her şey söylenmiş olup, ancak başını döndürebilmiştir. Bununla beraber, hareketsiz vücutta büyük bir kuvvet ve hareket kabiliyeti saklıdır.

Yukarı çekilmiş bacak ve kalçaların döndürülmesi, bunu ifade ediyor. Gövde tam cepheden, alt kısımlar profilden gösterilmiştir.

Burada; Adem’in yani yaratılanın yüzünde öyle bir masumiyet çizilidir ki, Michelangelo, bu masumiyeti; şöyle ifade eder: yaradan, yarattığı canlıya, hiç bir kötülük vermez, bu yüzden yarattığı anda çok masumdur, insan ancak yaratıldıktan sonra kötülük ile tanışmıştır.

Bu yüzden, Adem’in yüzünde, muhteşem bir masumiyet ifadesi var. Ayrıca; resimlerde hep çıplaklığı tercih etmiştir. Bunun sebebi olarak ise; gerek insan vücudunun muhteşemliğini görüntülemek, ortaya koymak ve gerekse yaratılış esnasındaki çıplaklığı ortaya çıkarmak içindir.

Son olarak

Şapelde, mihrap duvarında, fresk olarak, mahşer sahnesi tasvir edilmiştir. Tavanın kenarında, peygamberler arasında kadın figürleri olarak beş sibil (Eskiçağda geleceği haber veren kadınlara verilen isimdir) yerleştirilmiştir.

Bunlardan, Delf sibili, en çok dikkat çekendir.

Büyük bir kilise düşünün, tüm duvarları ve tavanı, muhteşem resimlerle süslenmiş. O meşhur resim de burada, tam tepede. Yerden 20 metreden fazla olan bir yükseklikte, böyle muhteşem bir resmin yapılmış olması, Michel Angelo’nun sanat dehasının en büyük göstergesi.

Bu bölümde, şapel içinde, tüm müzede serbest olmasına rağmen, resim, video çekmek yasak. Hatta, gürültü yapmak, sesli konuşmak bile yasak. Görevliler sürekli halkın arasında dolaşıyorlar.

Yine de, bazı turistler özellikle tavandaki resmin fotoğrafını çekiyorlar.
Mutlaka görülmesi gerek bir yer. Şapelin kenarlarındaki tahta sıralarda oturun ve resimleri keyifle seyredin.

Vatikan Sant Angelo Köprüsü ve Kalesi

SANT ANGELO KÖPRÜSÜ VE KALESİ

Köprü, Bernini’nin heykelleri ile nefis görüntülü. Ayrıca, Tiber nehri de görülmeye değer. Nehrin kıyısındaki, beton blok üzerine çıkın ve bir süre, nehri, köprüyü ve uzaktan kalesi izleyin, doyumsuz görüntü.

Kale, öncelikle Vatikan’ın savunması için yapılmışsa da sonradan Bernini’nin stüdyosu olarak bile kullanılmış. Bizim Cem Sultan da, burada kalmış ve öldürülmüş. Kale ile St. Piyer arasında, 800 metre uzunluğunda, gizli yol ve geçitler olduğu söyleniyor.

Papa’nın güvenliği için bu düzen kurulmuş. Kale silindirim bir yapıda. İlk zamanlar, Roma İmparatoru Hadrian ve ailesinin mozolesi olarak yaptırılmış. Daha sonra, MS.4’ncü yüzyıl civarında, uzun yıllar kale ve bir süre de hapishane olarak kullanılmış.

Roma’yı büyük ölçüde etkileyen veba salgını sırasında, zamanın Papası tarafından, veba salgınının bitmesi için ayin yapılırken, kalenin tepesine bir melek indiği ve bunun Papa tarafından görüldüğü rivayet ediliyor.

Bunun üzerine, Roma şehrindeki veba salgını son bulur. Bunu ifade etmek üzere, Rafael tarafından yapılan bir melek heykeli kalenin üstüne konulmuş, çok uzaklardan görülebiliyor.

Osmaniye Hasanbeyli

Osmaniye Hasanbeyli

Osmaniye il merkezine 35 km. uzaklıktadır. En yakın yerleşim yeri olan, Bahçe ilçesi ise, Hasanbeyli İlçesine, 27 km. uzaklıktadır.

Osmaniye Hasanbeyli

TARİH

Bölgede, bilinen tarihi geçmişte: Elamlar, Sümerler, Babiller, İyonlar, Mısırlılar, Fenikeliler, Etiler, Romalılar ve Osmanlılar yerleşerek, uygarlık kurmuşlardır.

İlçeye: Malatya yöresinden gelen Fettanlı ailesi, Ferizeoğulları ve Kocabeylerden sonra, çevre köylerden gelen insanlarla, nüfus artmaya başlamıştır.

I. Dünya Savaşından sonra, İngiliz ve Fransız işgali ve sonrasında işgal bitirilmiştir.

İlçe belediyesi, 1975 yılında kurulmuştur. 1996 yılında ise, ilçe statüsüne kavuşmuştur.

Osmaniye Hasanbeyli

 

GENEL

İlçenin önemi: Çukurova’yı doğuya bağlayan, Nurdağı geçidi üzerinde bulunmasıdır. Amanos dağlarının doğu yamaçları üzerindedir.

İlçe merkezi: denizden 800 metre yüksekliktedir. Yaz aylarında, Osmaniye il merkezinin yaylası durumundadır.

İlçe Belediyesi, 1975 yılında kurulmuştur.

İlçenin ekonomisi, tarıma dayalıdır. Tarım sektöründe: tahıl, meyve ve sebze üretimi öne çıkar.

Bölgede yoğun olarak üretilen kiraz nedeniyle “Kiraz Festivali” yapılmaktadır. Bölgenin en güzel domates ve kirazları, bu ilçede yetiştirilmektedir.

1995 yılından bu yana, burada, yivsiz tüfekle, atıcılık yarışmaları yapılmaktadır.

 

NE YENİR NE İÇİLİR

Hasanbeyli ilçesinde, kiraz öne çıkıyor. Zamanında giderseniz, mutlaka burada kiraz yemelisiniz.

Hasanbeyli Kiraz Festivali

KİRAZ FESTİVALİ

Kiraz festivali ile yörenin isminin duyurulması ve Pazar alanlarının çoğaltılması hedeflenmektedir. Festival yıllarında 30-40’a yakın üreticinin katıldığı yarışmalarda jüri puanlamasıyla değerlendirme yapılmaktadır.

Festivalde konaklara 1.5 ton kiraz dağıtılıyor. Festivalde: en iyi kiraz yetiştiricisi, Kiraz güzeli ve Kiraz Yakışıklısı seçimleri yapılmaktadır.

Hasanbeyli’de ihracata yönelik 650 ton organik kiraz üretimi yapılmakta ve yüzde 80 bölümü ihraç edilmektedir.

Osmaniye Hasanbeyli

GEZİLECEK YERLER

 

Hasanbeyli Tarihi Ev

TARİHİ EV:

İsmet Karayiğit evi olarak bilinir. Cumhuriyet Mahallesindedir.

İki katlı yapı, 1901 tarihinde yapılmıştır. Kemerli dış kapının girişi siyah-beyaz kesme taşlardan yapılmıştır. Kemerli giriş kapısından avluya, buradan da binaya giriş bulunmaktadır.

İki katlı ve kagir olarak yapılmıştır. Duvarları kaba yontu ve moloz taştan yapılmıştır. Zemin kat, dikdörtgen planlı olup depo olarak kullanılmaktadır. Zemin kat giriş kapısının sağında ve solunda bulunan asıl giriş kapısı, penceresi ve iki tane takası sonradan moloz taşlarla kapatılmıştır.

Birinci katın dış duvarları düz yontu taştır. Binanın birinci katına çıkış merdiveni avludandır. Sonradan yıkılmıştır. Birinci katın merdiven girişinde sivri bir kemer yer alıp binanın ön cephesinde sofanın girişinde yer almaktadır. Birinci katın iç duvarları, ara dolgu ahşap üzeri çamur ve samandan oluşan sıva ile kaplıdır. Bunun üzerine de badana yapılmıştır. Tavan döşemeleri ahşap kaplıdır. Birinci kata, binanın arka cephesinden sonradan açılan bir giriş kapısından girilir.

Binanın güney cephesinde iki pencere üstünde yazılı bir kitabe mevcuttur.

Bu ev Kültür Bakanlığı tarafından koruma altına alınmıştır.

 

Osmaniye Hasanbeyli Almanpınarı Yaylası

ALMANPINARI YAYLASI

Özellikle, yaz aylarında, buranın nüfusu, yaklaşık 5.000 kişiye kadar ulaşmaktadır. Alman pınarından doğup, İlçe merkezinden geçen ve Kalecik barajına akan bir dere var.

İlçe merkezine, yaklaşık 4 km. uzaklıkta olan yaylaya ulaşım için kullanılan yol, asfalt ve güzel. Yayla: bağ ve bahçeler arasında bulunması ile, muhteşem bir doğal güzellik sunuyor.

Yaylada: kır kahvesi, lokantalar, bakkal ve fırınlar var. Ayrıca, çadırla kamp yapmak ta mümkün. Peki neden buraya Alman pınarı denilmiştir?

Çünkü buradaki yolları Almanlar yapmıştır. Eskiden, bu yollar anayol olarak kullanılıyormuş, otobüsler buraya yanaşır, yolcular burada yemek yermiş. Ancak yaylanın ismi bazı kaynaklarda “Türkmen Pınarı Yaylası” olarak da geçer.

Bu pınardan su içer ve yola ondan sonra çıkarlarmış. Buranın suyu şeker gibidir, insanlar gelir sularını buradan doldurur ve giderler.

Osmaniye Hasanbeyli Kara burç

 

KARABURÇ

İlçe merkezinde 752 metre rakımlı konumlu Karaburç, neredeyse tamamen yıkılmış, sadece 3 metre yüksekliğe sahip tek bir duvarı ayakta kalmıştır.

Evlerle çevreli olan burç duvarı, ancak uzaktan ayırt edilebilmektedir. Burası küçük bir gözetleme kulesi olarak tanımlanmaktadır. Kalenin geri kalan kısmı zaman içinde tahrip olmuştur. Kalenin yapımına dair herhangi bir bilgi mevcut değildir.

 

Osmaniye Hasanbeyli Karafenk Kalesi

KARAFENK KALESİ

İlçe merkezinin 7 km. doğusunda, Hürriyet mahallesi, Karafenk semtindedir.1180 metre rakımdadır. Amanos dağları olarak bilinen Nur Dağlarının yükseklerinde bir dağ geçidinde yer almaktadır.

Toprak yoldan araçla gidilerek yanına ulaşılır.

1271 tarihli bir belge, Töton Şövalyelerinin Savranda Kalesi yakınlarında “Kara Kule” olarak bilinen bir gişe istasyonuna sahip olduğunu belirtir. Koyu renkli taşlardan inşa edildiği için, Karafenk’in bu sur olabileceği düşünülür. Ancak kalenin Orta çağ dönemindeki adı ve tarihi bilinmemektedir.

Ancak mimari kalıntılara göre, kalenin 13’ncü yüzyıl yapısı olduğu düşünülür.

Bu kale: dört köşesinde gözetleme kuleleri olan, basit bir yapıdır. Kare planlıdır ölçüleri 10.60 x 11 metredir.

Bu gözetleme kulelerinin yüksekliği: 5 metredir. Kuzeybatıda bulunan kule, en yüksektir. Kuzeybatıdaki kulenin taşları dökülmüş olmasına rağmen, temelden yukarıya  doğru, konik bir yapı göstermektedir.

Hasanbeyli Karafenk Kalesi

Yapıldığı tarih ve yapanlar hakkında, maalesef herhangi bir bilgi bulunmuyor. Ancak Edward isimli araştırmacıya göre: kalenin plan tipi Bizans ve Arap sınır kalelerini andırır ve buna bağlı olarak yapının Arap kaynaklarında geçen al-Kanisha as-Sawda olabileceği belirtilmektedir.

Kale yapısı incelendiğinde: kara taş kullanılarak yapıldığı, duvarlarında üst örtüyü taşıyacak ahşap hatıl boşluklarının bulunduğu, çatısının ahşap olduğu ve iki katlı olarak yapıldığı anlaşılmıştır.

Bunun dışında: kale içinde, eskiden kalma herhangi bir mimari öğe bulunmuyor.

Kalenin batı yönünde, ilginç mezar taşları bulunan mezarlık var. Bu mezar taşları: insan motifini andırıyor.

Mezarların üstüne konulan taşlar, çok basit işçilikle yapılmış. Kale içine zamanında yapılan köy evi betonarme olarak genişletilmişse de kullanılmamaktadır.

Hasanbeyli Karafenk Kalesi

Kalenin kuzey duvarı kısmen çökmüştür diğer kısımlarında da statik sorun vardır ve kale duvarlarının acil olarak onarılması gerekmektedir. Geçtiğimiz yüzyılın sonuna kadar, yıkık kalenin içinde  iki modern konut inşa edilmişti. Bunlar artık yok olsa da bazı izleri hala duruyor.

Sonuç: ziyaret etmenizi öneririm, merkeze fazla uzak olmayan ve ilginç bir yapıdır.

Hasanbeyli Savranda Kalesi

SAVRANDA-KAYPAK-SAVURAN KALESİ

Kalecik köyündedir. Yaklaşık 652 metre rakımdadır. Kalecik barajının yanındadır. Osmaniye il merkezine, 30 km. uzaklıktadır. Yapıya en yakın yer 3 km kuzeydeki Kalecik köyüdür. Doğusunda 1985 yılında kurulan Kalecik Barajı bulunur.

Bahçe Geçidinin güney ucunu korumak için inşa edilmiştir.

Araziye uydurularak dikdörtgen biçimde olup, surları 7-10 metre, burçları ise 8-10 metre yüksekliktedir. 12 burcu ve kulesi vardır. Kale, Romalılardan kalmadır.

Güneydoğu, kuzey ve batı yönlerini Kaypak çayının keskin yamaçlarına, doğusunu sert kalkerli kayaların dikleşen böğrüne dayayarak, o taraflardan gelebilecek tehlikeleri bu şekilde tabii sitlerle önlemiş bulunmaktadır. Bütün gücünü güneydeki bir noktaya veren Savranda kalesi, bu yöndeki sur ve burçları aşılması güç denecek derecede yükseltmiştir.

Bu yüzden kaleye açık bulunan tek kapısından girilir. Tabandan itibaren kayalar üzerinde oyulan merdivenler bu kapıya kadar yükselir. Çevresinde müdafaa suru veya hendeği yoktur. Kale içindeki düzlük çam ağaçlarıyla kaplıdır.

Kale meydanında su sarnıçları, bina kalıntıları vardır.

Güneyden kuzeye doğru girişin devamı olan ince bir yol uzanır. Kuzeye bakan surun dibinde 2 metre tabii setreli bir geçit, Kaypak çayına kadar iner.

Burçların içleri boş, ikişer katlıdır. Hepsinin altında kale meydanına açılan kapılır bulunur. Surun üzerinden geçen yol, burçları birbirine bağlamıştır. Çamların arasından fışkırırcasına yükselen kale, tabiat güzellikleri ortasında görülmeye değerdir.

Kalenin, Baraj gölüne hakim manzarası ve konumlu olduğu tepe üstünde görüntüsü mükemmeldir. Ancak zaman içinde oluşmuş yoğun bitki örtüsü, yapı içinde dolaşımı zorlaştırmaktadır.

 

Hasanbeyli Çan Çan Mağarası

ÇAN ÇAN MAĞARASI

İlçe merkezinde, Karapınar mevkiindedir. Burası: bir mezar mağara şeklindedir. Roma döneminden kaldığı tahmin edilmektedir.

Mağara koruma altına alınmıştır.

Hasanbeyli Yanıkkışla Mozaikli alan

YANIKKIŞLA MOZAİKLİ ALANI

İlçe merkezine bağlı Yanıkkışla köyü, Yalangoz mevkiinde, 2004 yılında tescil edilmiş olan Yanıkkışla mozaiğinin bir bazilikaya ait olduğu ve yapının apsisinde derin bir kaçak kazı çukuru açıldığı, mozaiğin en az üç kısımdan kaçak kazı çukurlarıyla parçalandığı ve art arda dizilmiş olarak yürüyen hayvan figürlerinin betimlendiği mozaik panonun 4 metrelik kısmının itina ile kesilip çıkartılmış olduğu gözlemlenmiştir.