Peru Chan Chan

Peru Chan Chan

Chan Chan antik şehri: La Libertad bölgesinde, Pasifik Okyanusunda sahil kenti Trujillo şehrinin 5 km batısındadır. Başkent Lima şehrinin ise, 480 km kuzeyindedir. Peru ülkesindeki birçok kıyı yerleşimi dışında, Pasifik Okyanusuna çok yakın olmasıyla önem kazanır. Bulunduğu vadi “Moşe vadisi” olarak bilinmektedir.

Issız bir durumda iken; İspanyol istilacı Francisco Pizarro tarafından keşfedilen şehir: 1986 yılında UNESCO tarafından “Dünya Kültür Mirası Listesi” ne dahil edilerek koruma altına alınmıştır.

Peru Chan Chan Chimu Krallığı
Peru Chan Chan Chimu Krallığı

 

Chimu Krallığı

Chimu krallığı: Kolomb öncesinde bu bölgede büyük bir medeniyet kurmuşlardır.
Chimu kültürü hakkında günümüze ulaşan bilgiler: 1200 yılından itibaren gelmektedir. Chimu insanları: Cajamarca ve Huari denilen yakın kültürlerden etkilenmişlerdir.

Efsaneye göre: Chan Chan şehri: denizden kano ile buraya gelen Taycamano isimli bir kahraman tarafından MS.850 yılında kurulmuştur ve şehri kurduktan sonra kendisi batı ufkunda kaybolmuştur. Chimu’lar şehri imparatorluğun başkenti olarak kullanmışlardır.

Bunlar: güneyde Pramongo bölgesinde ve kuzeyde Guayaqil körfezine kadar uzanan ve Moşe vadisi denilen bölgede büyük bir imparatorluk kurmuşlardır. Yani geç orta dönemde bölgenin en büyük krallığını kurmuşlardır. Bunlar: kuru bölgede sulama kanalları yaparak tarımı desteklemişlerdir.

Şehirde yaşayan insanlar arasında: sosyal ve sınıfsal tabakalaşma sistemi geliştirilmiştir. Şehirde: güçlü hükümdarlar, yetenekli ustalar, rahipler ve çoğunluklu olarak işçiler yaşıyorlardı. Ancak biraz önce de belirttiğim gibi “bütün insanlar eşit yaratılmıştır” inancını kabullenmemişlerdi.

Yani katı bir hiyerarşik yapı egemen olmuştu.

İnce tekstil, altın, gümüş ve bakır nesneler üretilmiştir. Ayrıca standart tasarımlara ve kalıplara göre: cilalı bıçak ve çömlek üretimi yapılmıştır.

Bunlar: Chimu Yunca olarak isimlendirilen ve günümüzde soyu tükenmiş bir dil konuşuyorlardı. Ama yazı sistemleri yoktu.

Chimu krallığı: İnka etkisi altına girmeden önce, 15. yüzyılda doruğa ulaşmıştır. Amerika kıtasının en büyük ve yeryüzündeki en büyük kerpiç şehir olarak tanınmıştır.

 

İnka Dönemi

İnkalar bölgeye geldiklerinde, yani MS.1470 yılında şehirde 60-100 kişinin yaşadığı tahmin edilmektedir. 1470 yılında İnka orduları, doğudaki dağlardan bölgeye geldiler ve şehrin yaşamsal su kaynağı olan kanalları kestiler. Uzun tartışmalardan sonra Chimu konseyi direnç gösterdikleri takdirde vahşet olacağını düşünerek, şehri İknalara teslim etmeye karar verdiler.

Ancak: İnkalar şehri ele geçirdiklerinde, hızlı bir şekilde Chimu beylerini yok ettiler ve çoğu yetenekli metalürji sanatçılarını ve şehrin değerlerini, kendi başkentleri Cusco şehrine taşıdılar.

İnka imparatoru Tupac Yupanqui tarafından esir alınan Chimu kralı Minchancaman yerine kralın oğlu, İnkalar adına bir süre bölünmüş krallığı idare etti.

Ancak: bu dönemde şehrin terk edildiği anlaşılıyor. Çünkü: Chan Chan şehri kerpiçten yapıldığı için havanın insafına bağlıydı. Kerpiç tuğla yapılarda, herhangi bir su veya rüzgar hasarı olduğunda hemen tamir ediliyordu.

Çünkü özellikle her 25 ile 50 yıllık süreçlerde, burada “El Nino” fırtınaları oluyordu. Ayrıca: MS.1000 yıllarında yeraltı su kaynaklarının da tamamen tükendiği bilinmektedir. Bu nedenlerle, zamanla şehrin terk edildiği düşünülüyor.

 

Francisco Pizarro

1532 yılında İspanyol fatih Pizarro buraya geldiğinde, şehir büyük ölçüde terk edilmişti ve ıssız bir şehirle karşılaştı ve Chan Chan’ın 5 km ötesinde yeni bir şehir kurdu.

Ancak İspanyol hazine avcıları: Chan Chan şehrini talan etmeyi ihmal etmediler. Çünkü, şehirde hala talan edilecek altın ve gümüş vardı. Özellikle: som gümüşten bir kapı ele geçirdiler ki, bunun değerinin çok yüksek olduğu söylenmektedir.

Peru Chan Chan
Peru Chan Chan
Peru Chan Chan

 

Kalıntılarda Gezinti

Yıllar önce şehrin terk edilmesine neden olan iklim olayları, son yıllarda daha yoğun olarak görülmektedir. İklim değişiklikleri nedeniyle artan yağışlar ören yerini olumsuz etkilemektedir. Bu yüzden şehrin önemli kesimlerinin üzerine çatı yapılmaya çalışılmaktadır.

Ancak antik şehir o kadar büyüktür ki, bu çabaların pratikte pek bir anlamı olmadığı kesindir. Bu yüzden, halen yağmurların devam ettiği ve yavaş yavaş çamurun içinde eriyen Chan Chan şehrini mutlaka görmenizi öneririm.

Günümüzde ören yeri: Chan Chan büyüklüğü ve katı hiyerarşik kentsel mekan yapısı ile ilgi görmektedir. Ancak şehir 6 kilometre karelik bir alana yayılmıştır ve bu büyük bölge: kalın toprak/kerpiç duvarlarla çevrilmiştir. Ayrıca: kaleler ve saraylar olarak bilinen 9 büyük dikdörtgen topluluk mevcuttur.

Sarayların her biri, küçük kareler şeklinde düzenlenmiştir ve aralarında tapınaklar, konutlar, depolar, mutfaklar, meyve bahçeleri ve mezarlıklar bulunur.

Öncelikle şunu belirtmekte yarar var, kalıntıların bulunduğu bölge çok büyüktür ve ıssız alanlarda yalnız başınıza dolaşırsanız soyulma olasılığı yüksektir.

Şehir kalıntıları çok büyük bir alana yapılmıştır. Bu alanda, 4 ana site ziyaret edilebilmektedir. Bu siteler arasında ise, taksi kullanabilir veya yürüyebilirsiniz. Eğer kalıntılarda yürümeyi tercih ederseniz ana yollardan ayrılmamanız önerilir, çünkü aksi halde cezai yaptırımlar vardır.

Şehrin merkezinde: piramidal tapınak, mezarlıklar, bahçeler, rezervuarlar ve simetrik düzenlenmiş oda gezilebilir. Burada, muhtemelen yaşam alanları, mezar yerleri ve aristokrasinin ambarları bulunuyordu.

Şehir nüfusunun esnaf ve diğer çoğunluğu: daha az dayanaklı ve mütevazi konutlarda oturuyorlardı.

Peru Chan Chan Duvarlar
Peru Chan Chan Duvarlar
Peru Chan Chan Duvarlar

 

Duvarlar

Şehrin çevresi birçok duvar bulunmaktadır ve şehir adeta bir kale ile çevrelenmiştir ve şehir adeta bir labirent gibidir.

Bazı yerlerde 30 metre yüksekliğe ulaşan duvarlar: kıyılardan gelen rüzgarlara karşı bir sığınak olarak inşa edilmiştir. Bu duvarlar: şehirde sayısız yoğunluktadır ve şehirde adeta bir labirent oluşturmuştur.

Genelde üçgen şekildeki bu karmaşık tasarımlı duvarlar: pürüzsüz kerpiç tuğlalardan yapılmışlardır. Bu pürüzsüz yüzeylere: kuşlar ve balıklar oyulmuştur. Ayrıca: yine bu duvarların yüzeylerine: deniz canavarlarını yakalamak için oyulmuş kaplumbağalar, yengeçler ve ağlar betimlenmiştir.

Peru Chan Chan Su kanalları ve Bahçeler
Peru Chan Chan Su kanalları ve Bahçeler

 

Su Kanalları ve Bahçeler

Şehir: şehir dünyanın en kasvetli kıyı çöllerinden birine kurulmuş ve yıllık ortalama yağış miktarı yok denecek kadar azdır.

Ama: Chan Chan alanları ve bahçeleri sulama kanalları ve kuyulardan oluşan bir ağ ile sulanmıştır. Bu sulama kanallarının bölgedeki uzunluğu 80 kilometreye kadar uzanmaktadır.

Yerkabuğu hareketleri nedeniyle, yeraltı su kaynakları MS.1000 yılı civarında düşünce, Chimu yöneticileri, kuzeyde Chicama nehrinden, 50 kilometrelik bir kanal yaparak nehir suyunun yönünü değiştirmek gibi cesur bir girişimde bulunmuşlardır.

Öte yandan: sağanak yağışlar antik kenti yıkacak ölçüde şiddetliydi ve şehir çok fazla su tarafından tehdit ediliyordu. Bu nedenle: Chimu medeniyeti dünyanın ilk gerçek mühendis toplumu olarak bilinir.

Onlar: ölçümlerin kayıt edilmesi veya ayrıntılı planların hazırlanması için bir yazılı dil bulunmamasına rağmen: bir şekilde dikkatlice inlemeler yapmışlar ve iki vadi arasındaki zor bayırı aşırarak kanal inşa etmeyi başarmışlardır.

Evet: düzensiz su kaynakları, tarım için sayısız zorluklar yaratırken, Chimular denizi hep bir lütuf olarak görmüşlerdir. Çünkü, bu bölgede Humboldt akıntısı, kapalı okyanus yüzeyine besin açısından zengin suları yukarı iter ve dünyanın en zengin deniz canlıları burada bulunur.

Chimular: bu durumu tanrıların onlara verdiği daha doğrusu bağışladığı bir gıda olarak görmüşlerdir. Bu nedenle Chan Chan frizlerinde, en yaygın görüntü kuş sürüleri, balık, kabuklular ve yumuşakçalardır.

Evet, şimdi de şehirdeki tapınaklar ve saraylardan söz etmek istiyorum. Bunların en büyük ortak özellikleri: bazılarında yüzlerce metreye varan frizlerle süslenmiş olmalarıdır.

Peru Chan Chan Trchudi Sarayı
Peru Chan Chan Trchudi Sarayı
Peru Chan Chan Trchudi Sarayı

 

Trchudi Sarayı

Kalıntılarda gezinmek için uzun zamanınız yoksa özellikle “Trchudi Sarayı” olarak bilinen ana kompleksi gezmelisiniz. Burası bir İsviçreli kaşif tarafından bulunmuş ve ardından restore edilmiştir.

Saray, muhtemelen MS.500 ile 1000 yılları arasında soylular tarafından kullanılmıştır. Sarayın avlusu Chimu frizlerini görmek için en iyi yerlerden birisidir. Duvarlardaki frizler nedeniyle, buranın kutsal bir saray olduğu düşünülüyor.

Koridorlar, odalar ve inanılmaz büyük plazalar: bir labirent gibi sarayın çevresinde belirgin güzergahı izleyerek, son derece organize, antik uygarlığın izlerini görebilirsiniz. Örneğin: sadece giriş geçidi için ayrılmış avluda, duvarlar boyunca düzenli aralıklarla nişler bulunmaktadır.

Bir niş içine oturulduğunda başka bir niş içindeki kişiye, fısıltı ile bir şeyler söylendiğinde, alışılmadık akustiğe tanık olabilirsiniz. Bu basit tasarlanmış kerpiç konsey odası: tüm sesleri yükseltmektedir.

Sarayın tasarımı boyunca tekrarlanan denizle ilgili mitolojik frizleri görebilirsiniz. Özellikle audiencias ana tören avlusundaki koridorda ayrıca balık ve kuş tasarımları da görülür.
Sitenin batı açık bölümünde Funerario olarak bilinen mezar alanı görülür. Burası en kutsal yerdir.

Peru Chan Chan Museo de sitio
Peru Chan Chan Museo de stio

 

Museo de Sitio de Chan Chan

Chimu imparatorluğu ve Chan Chan şehri çevresindeki buluntular burada sergilenmektedir. Tchudi sarayından buraya 20 dakikalık yürüyüş ile ulaşabilirsiniz.

Müzede önce İspanyolca 8 dakikalık bir multimedya gösterisi sunuluyor. Ardından: sıcak ama sulanan çölde elde edilen arkeolojik buluntuların sergilendiği bölümleri görebilirsiniz. Ayrıca: ahşap putlar, seramik ve metal nesneler, yapı malzemeleri (güneşte kurutulmuş çamur tuğla ve halatlar, kirişler gibi) görülür. Müzenin La Libertad bölümünde: prehispanic kültürel gelişime ait Moşe ve Chimu seramik ve ilk taş eserleri sergilenmektedir.

Aralık-Nisan ayları arasındaki yaz döneminde buraya yolunuz düşerse, çöl alanında, deniz kıyısında Peru ülkesinin en iyi plajlarının bulunduğu alanlara ulaşabilirsiniz.

Peru Chan Chan Zümrüt Tapınak
Peru Chan Chan Zümrüt Tapınak

 

Huaca la Esmeralda-Zümrüt Tapınak

Chimu tapınaklarından en muhteşemi ve en çok saygı duyulanıdır. Şehrin çok kenarındadır. Bina dikdörtgendir ve 65 metre uzunluğunda, 41 metre genişliktedir.
İki platformdan oluşmaktadır.

Buranın 12. veya erken 13. yüzyılda inşa edildiği düşünülmektedir. 1923 yılında ortaya çıkarılmıştır. Onun kerpiç duvarları ve süslemeleri muhteşemdir. Ancak: 1925-1983 yılları arasındaki yağmurlarda hasar görmüştür.

Peru Chan Chan Zümrüt Tapınak
Peru Chan Chan Zümrüt Tapınak

 

Kerpiç duvarlardaki tüm orijinal rölyef çalışmalarında: balık, dalgalar, uçan pelikan, deniz su samuru ve geometrik kalıpları içeren balık ağları yani denizle ilgili motifler görülmektedir.
Huaca’da iki ana platform ve her bölümü çevreleyen duvarlar ve birkaç eğimli bir dizi yol bulunur. Üst platform: bir ibadet yeri ve bir kral mezarı olarak düşünülmektedir.

Peru Chan Chan Zümrüt Tapınak

 

Burada: vadinin batı bölümü boyunca uzanan mezarlıkları da görebilirsiniz. Denizle site çevresindeki alanlar üzerinde: ekili alanlar ve bir ilkel tuğla fabrikası görülür. Bu mezarlar birkaç yıl önce kazılmıştır, ancak daha öncesinde mezar soyguncuları tarafından talan edildiği anlaşılmıştır. Yine de mezarlarda: bazı kabuklular, chaquiras denilen taş ve mercan kolye yüzyıllar sonra bulunmuştur.

Peru Chan Chan Gökkuşağı Tapınağı

Huaca Arco Irıs-Gökkuşağı Tapınağı

Burası Panamerikan Highway yolunun sol tarafında, Trujillo şehrinin yaklaşık 4 km kuzeyindedir. Chan Chan kompleksindeki bu harabe, 1100 yıllıktır ve yörenin en eski yapılarından birisidir. Tapınağın her tarafı 54 ile 60 metre yükseklikteki duvarlarla çevrilmiştir. Giriş batı bölümündedir.

Huaco İris: iki kapmandan oluşur.

Birinci kademe: muhtemelen mısır ve ritüel amaçlı değerli metallerin depolanması için kullanılan 14 dikdörtgen odadan oluşmaktadır. İkinci kademe: bir tören alanı olarak kullanılan düz yüzeyli platform yamaçlarına kadar uzanır. Burada görünüşte tanrılarla konuşulmuş ve kurban törenleri düzenlenmiştir. Buradan: Okyanus, Trujilli ve Chan Chan şehrinin muhteşem manzarası görülebilir.

Huaca boyunca duvarlarda tekrarlanan bir merkezi motif hakimdir. Dekorasyonda bereket ve yağmur sembolü olarak “Rainbow” yani “Gökkuşağı” kullanılmıştır. Bu: tapınağın bir duvarında 7 kez temsil edilmiştir.

Her gökkuşağının altında: yılan tasviri görülür. Bunlardan birisinin iki kafası dikkati çeker ve birinin balık kuyruğu görülür. Bu belki de “iki cinsiyeti” temsil etmek için yapılmıştır. Yılanın tekrarlanması: su ve arazi bereketi sembolü olarak değerlendirilmektedir ve diğer kültürlerle ilişkilidir.

Duvarın üstüne ve girişine: hareketli dansçıların tasvirleri işlenmiştir.
Platformun çevresinde ahşap heykeller bulunan 14 depo vardır. Kerpiçten oyulmuş dış duvarlarda iç duvarlar gibi dekore edilmiştir.

Duvarlarda oyulmuş ejderha figürü nedeniyle burası “Ejderha Tapınağı” olarak da bilinir. Ama en çok kullanılan figür: “Arco Irıs” yani “Gökkuşağı”dır.

Peru Chan Chan Huaca del sol
Peru Chan Chan Huaca del sol

 

Huaca del Sol ve Huaca de la Luna

Huaca del Sol ve de la Luna: Moşe nehri ve Ay Tapınağına yürüme mesafesinde, sol bölümde basamaklı bir platform üzerindedir. Bu platform: 228 metre uzunluğunda ve 136 metre genişlikte, 18 metre yüksekliktedir. Üzerinde beş teras vardır.

Huaca de Sol: idari merkez ve Huaca de la Luna ise bir tören merkezi olarak görev yapmıştır. Bunların arasında: evler, geniş caddeler, sokaklar, koridorlar ve plazalar bulunur. Burada: Moche yüksek, siyasi, dini, ekonomik ve sosyal organizasyonları bulunduğu anlaşılmaktadır.

Huaca de la Luna: güçlü farklı evrelere göre, üst üste tapınaklardan oluşmaktadır. Bazı duvarlarda görülen, çok renkli duvar resimleri: tanrı Ai-apaec’i temsil etmektedir. Hemen del Sol’un yanında küçük bir tepenin yamacında, 21 metre yüksekliktedir.

Tepenin üst kısmında: duvarlarda savaşçıları sembolize eden figürlerin bulunduğu bir oda görülür. Bu resimlerde kullanılan renkler: kırmızı, mavi, beyaz, siyah, sarı, pembe ve kahverengidir.

Kuşadası Dilek Yarımadası Milli Parkı

Kuşadası Dilek Yarımadası Milli Parkı
 

Kuşadası Dilek Yarımadası Milli Parkı, Kuşadası merkeze 28 km uzaklıktadır.  Kuşadası merkezden buraya ulaşım, Davutlar ve Güzelçamlı üzerinden sağlanmaktadır.

 

Kuşadası Dilek Yarımadası Milli Parkı
 

Parka giriş ücretlidir.  Burayı ziyaret etmeyi düşündüğünüzde, giriş kapısında uzun bir araç kuyruğuna gireceğinizi unutmayınız ve kesinlikle sıkılmayın ve vazgeçmeyin, milli parka mutlaka girin.

Günlük park alanına girecek araç kapasitesi 2500 araç ile sınırlandırılmıştır, yani gittiğinizde, araç kapasitesi doldu giremezsiniz sözüne hazırlıklı olmanızı da öneririm. Yani, erken saatlerde gidiniz veya hafta sonlarında gitmeyiniz.

Dilek Yarımadası ve Büyük Menderes Deltası Milli Parkı: tüm bitkilerin doğal ortamda bir araya geldiği, vahşi hayvanlar, doğal zenginlikler, yüzlerce kuş türü, zengin balık bolluğuyla tanınmaktadır.

Kuşadası Dilek Yarımadası Milli Parkı
 

Bölgede, 209 kuş türü tespit edilmiştir. Özellikle nesli tükenme tehlikesi altında bulunan “Tepeli Pelikan” ve “Cüce Karabatak” tarafından bölge üreme yeri olarak kullanılır.

Kuşadası Dilek Yarımadası Milli Parkı
 

Evet: 1966 yılında Milli Park olarak ilan edilen burası ülkemizin en iyi korunan milli parklarından birisidir.

Yarımadanın güneyinde bulunan Büyük Menderes Deltası, 1994 yılında Milli Park alanına dahil edilmiştir.

Milli parkın bulunduğu Dilek yarımadasının ucu ile Sisam adası arasındaki uzaklık yaklaşık 900 metredir, bu yüzden yarımadanın ucuna kadar gitmek yasaktır.

Arkanızda 1200 metreye kadar yükselen dağlar, önünüzde masmavi bir deniz bulunmaktadır.

Dilek Yarımadası sahilleri, Türkiye’de en temiz ve doğal kıyılardır. Bu sahiller Avrupa’da en nadir memeli türlerinden olan Akdeniz Foklarının doğal yaşam alanlarıdır.

Foklar, yarımadanın güney kıyılarındaki mağaralarda yaşamaktadırlar.

Burada: izin verilen günübirlik alanlarda: piknik yapabilir, denize girebilir, yürüyüş yapabilirsiniz.  Ancak park alanı içinde mangal yakmak ve çadırlı kamp kurmak yasaktır.

Denize girdiğinizde, minik minik balıkların ısırık darbelerine hazır olunmalıdır. Ayrıca: yemek aramak için domuzlar yanınıza kadar gelebilmektedirler.

Elbette bunlara yaklaşmadan uzaktan bakmanız önerilir.

Domuzlar, aç olduklarında, 8-10’lu guruplar halinde sahili ziyaret ediyorlar. Sonuç olarak, Milli Park alanında büyük olasılıkla domuzları göreceksiniz.

Yiyeceklerinizin domuzlar tarafından çalınmasını istemiyorsanız, masalarınıza, yiyeceklerinizin yanına nöbetçi bırakmalısınız. Bir başka sıkıntı da, milli park alanı içindeki bolca bulunan arılardır.

Özellikle Karasu koyunda çok fazla arı vardır.

Kuşadası Dilek Yarımadası Milli Parkı
 
Yangın:

1996 yılı yaz döneminde milli parkta çıkan yangı, bölgeye büyük zarar vermiştir. Yangında 4.500 hektarlık alan tamamen yanarak kül olmuştur.

 

Park alanında, 4 tane koy bulunmaktadır. Bu koylar “Kalamaki koyları” olarak isimlendirilir.

1-İçmeler koyu.

2-Kalamaki koyu (Kavaklıburun).

3-Aydınlık koyu,

4-Karasu koyudur.

Kuşadası Dilek Yarımadası Milli Parkı İçmeler koyu
 
İçmeler Koyu:

Park alanı içindeki bu plaja, kapıdan girildikten 1 km sonra ulaşılır. Horoz derenin oluşturduğu vadinin denize ulaştığı yerdedir. Burada ormanla deniz buluşmaktadır.

Geniş ve kumluk olması nedeniyle, özellikle çocuklu aileler tarafından tercih edilmektedir. Yani, aşırı kalabalıktır. Hatta arabanızı koyacak yer bulamazsınız.

Koyun uzunluğu 310 metre ve genişliği ise 200-300 metre arasındadır.

Deniz: uzun bir mesafede sığdır. Ancak biraz önce sözünü ettiğim gibi burada minik minik balıklar ısırıyorlar, yani denizde sabit durmamak gerekiyor.

Kuşadası Dilek Yarımadası Milli Parkı Aydınlık koyu
 
Aydınlık Koyu:

İçmeler koyundan sonra gelen 2’nci koydur. Günübirlik kullanım alanıdır. Giriş kapısına uzaklığı 5 km dir. Kızılçam ormanları, denize kadar iner.

Plajı güzeldir, hem tenha hem de deniz tabanı adeta akvaryum gibidir. Deniz derindir. Şnolker meraklısı iseniz kesinlikle Aydınlık plajını tercih etmelisiniz.

Plajda, helikopter pisti bulunmaktadır. Helikopter pistinin yakınında günübirlik konaklama alanları bulunur.

Kuşadası Dilek Yarımadası Milli Parkı Kalamaki koyu
 
Kavaklıburun koyu-Kalamaki Koyu:

Milli parkın girişine 9 km uzaklıktadır. Burada yer yer kavak ağaçları bulunduğu için bu isim verilmiştir. Buradaki doğal plajın uzunluğu yaklaşık 1 kilometredir ve milli park alanı içindeki en uzun sahildir.

Kuşadası Dilek Yarımadası Milli Parkı Karasu koyu
 
Karasu Koyu:

Park alanı içindeki en büyük koydur. Ancak son koy olduğu için uzaktır. Girişten yaklaşık 11 km uzaklıktadır.

Karasu koyunda, tertemiz bir deniz ve çam ormanları bulunmaktadır.

Koydaki plajın uzunluğu 450 metredir.

Koyun sahili taşlık ve deniz soğuktur ve çabuk derinleşir.

Karasu koyunda, deniz berraklığı ve tuz oranı mükemmel seviyededir.

Koyda: çam, doğa, deniz mükemmel, duş ve tuvalet, soyunma kabinleri var.

Kuşadası Dilek Yarımadası Milli Parkı
 
Park alanında, 4 tane günübirlik piknik alanı bulunmaktadır.

1-İçmeler,

2-Aydınlık,

Kuşadası Dilek Yarımadası Milli Parkı
 

3-Kavaklıburun,

4-Karasu günübirlik kullanım alanlarıdır.

Bu alanlar dışında, Milli Park alanında piknik yapmak ve denize girmek yasaktır.

Kuşadası Dilek Yarımadası Milli Parkı
 

Doğa Yürüyüşü-Trekking:

Milli park alanında, 2 tane doğa yürüyüşü parkuru vardır.

Bu parkurların her ikisinin de başlangıç yeri: Olukdere kanyonu ve bitiş noktası ise Eski Doğanbey köyü Tanıtım ve Ziyaretçi Merkezidir.

Bu iki nokta arasındaki parkurda, uzunlukları 16.4 ve 17.8 km uzunluğunda iki yol bulunmaktadır.

Yol üzerinde: farklı yabani hayvanlar ve özellikle yaban domuzlarıyla karşılaşma ihtimali yüksektir.

Daha uzun bir parkur düşünürseniz, 30 km uzunluğunda olan ve Panionion’dan başlayıp Eski Doğanbey köyüne kadar uzanan parkuru düşünebilirsiniz.

En uzun parkur ise 37 km uzunluğundadır ve Oluklu kanyondan başlayıp Karakol geçidi üzerinden Panionion’a kadar uzanır. Ancak bu parkurun oldukça yorucu olduğunu unutmayınız.

Eski Doğanbey Köyünde Tanıtım ve Ziyaretçi Merkezinden başlayan tur güzergahı, Olukdere kanyonu girişine kadar devam eder. Parkurun uzunluğu 15 km dir.

Tekne Turları:

Milli park alanından düzenlenen tekne turlarında: Dilek yarımadasının kuzey kıyısında bulunan Karasu koyu ve Nero koyu arasındaki korunaklı koylar gezilmektedir. Muhteşem güzel bir tur, mutlaka katılmanızı öneririm, özellikle akşam saatlerine doğru güneşin batışı oldukça güzeldir.

Botanik Turu:

Kavaklıburun ve Karasu koylarının günübirlik kullanım alanları arasında seçilmiş 2 kilometrelik bir parkurda, Botanik turu düzenlenmektedir. Turlar: Tanıtım ve Ziyaretçi Merkezinin uzman biyolog ve rehberleri eşliğinde düzenlenmektedir.

Alan sınırında 804 tane bitki bulunmaktadır. Bu bitki türlerinden bazıları Anadolu’ya özgü, bazıları ise mitolojik değer taşımaktadır.

Bu tur sırasında: görülebilecek bitkiler şunlardır: Anadolu’ya özgü bir tür olan patlangaç, antik Yunanlıların meşale olarak kullandıkları at kasnağı, sakız ağacı, kızılçam, sandal ağacı, katırtırnağı, adaçayı, kuşkonmaz ve kekiktir.

Kuşadası Dilek Yarımadası Milli Parkı
 

MİLLİ PARK SINIRLARI İÇİNDE BULUNAN GEZİLECEK YERLER:

LADE ADASI-KARAKOL TEPE:

Burası uzun yıllar önce bir ada iken, Büyük Menderes nehrinin getirdiği alüvyonlarla denizi dolması sonucu, alüvyon tabakaları içinde kalan bir tepeye dönüşmüştür.

Tepe üzerinde eski Karakol Binası vardır. Bu yüzden tepeye “Karakol Tepe” de denir.

Ada: Milet şehrinin limanının korunması açısından stratejik öneme sahipti. Çünkü Milet antik kentinin hemen önünde bulunur.

MÖ 494 yılında, Persler ve İyonyalılar arasında yapılan ve İyonyalıların yenilmesiyle sonuçlanan Lade deniz savaşı, burada yapılmıştır. Savaşın ardından, Persler, bütün İyonya gemilerini ve şehirlerini yakıp yıkmışlardır.

Kuşadası Dilek Yarımadası Milli Parkı Kurşunlu manastırı
 

KURŞUNLU MANASTIRI:

Davutlar Mahallesinin güneyinde, Dilek Yarımadasının kuzey yamacında, 690 metre yükseklikte, kayalık ve ormanlık bir arazidedir. Ulaşım oldukça zordur.

Kayaların üstünde ve orman örtüsü ile gizlenmiştir.

Orman alanı içinde, Bizans yapılar topluluğu bulunmaktadır.

MS 8’nci yüzyılda, baskıdan kaçan Hıristiyan din adamları, bu bölgede gizlenebilecekleri ve kendilerini dine verebilecekleri kiliseler ve manastırlar yapmışlardır. Meryem Ana’ya adanan Manastıra, Rumlar “Panagia Kursunniatissa” adını vermişlerdir.

Bu manastırında aynı dönemlerde yaptırıldığı tahmin edilmekle birlikte, yapım tarihi net olarak bilinmemektedir.

Ancak yapı tekniğine göre, Bizans döneminde yapıldığı tahmin edilmektedir. Yani, muhtemelen 12 ve 13’ncü yüzyıllarda yapılmış ve 19’ncu yüzyıla kadar kullanılmıştır.

Oldukça yüksek bir yerde bulunan ve gizlenmiş izlenimi veren manastırın yerinin, korunmak amacıyla seçildiği düşünülmektedir.

Kurşunlu ismi ise, muhtemelen üzerini örten kurşundan gelmektedir.

Kilise:

Günümüzde, yapının ayakta kalarak günümüze ulaşan tek kısmı: kilise kısmıdır. Kilisenin tavanındaki alçı dekorasyon: son dönemlerde Rumlardan kalmadır. Kilisenin tavanında bulunan freskler, oldukça etkileyicidir.

Bu fresklerde: simgesel ve geometrik motifler kullanılmıştır. İkonaklastik dönemin bitimiyle (MS 843) dinsel olaylar ve kişiler betimlenmiştir.

Manastırın çevresinde ise, günümüzde yıkıntı halinde bulunan: keşiş odaları, mutfak, ofis binası ve yemekhane bulunmaktadır. Manastır avlusunun dışında, doğu bölümde ise şapel görünümünde mezar odaları bulunur.

MS 12’nci yüzyılda, bölge Selçukluların hakimiyetine geçince, dini serbesti verilmiş ve yeni freskler yapılmış, konular ise Hz İsa ve İncil’den alınmıştır.

Kilisenin, Cumhuriyetin ilk yıllarında, mübadele döneminde buradan ayrılarak Yunanistan’a göç eden Rumlar tarafından kullanıldığını ifade etmektedir.

Kuşadası Dilek Yarımadası Milli Parkı Panionion
 

PANİONİON:

Yani: Davutlar-Güzelçamlı yolu kenarında, yoldan birkaç yüz metre içeridedir. Araba ile gidip, arabayı bıraktıktan sonra 5 dakika yürüyerek buraya ulaşabilirsiniz.

Panionion: meşhur “Mykele Savaşı’nın yapıldığı (eski Yunanlılarla Persler arasındaki) Mykale dağının (Samos Dağı) kuzey eteğinde Samos adasının karşısındadır. Kalıntıları bugünkü Güzelçamlı sınırları içerisinde otomatik tepenin batı eteğindedir.

Heredot’un şehir hakkında söyledikleriyle tanıtıma başlayalım “Güneşle denizin, tarihle doğanın birleştiği, yeryüzü üstünün, gökyüzü altının en güzel yeridir.”

Burada: Poseidon Helikoinos’a adanmış bir tapınak bulunuyordu. Tapınak: İyonya kentlerinden olan ve Samos dağının iç bölgeye bakan yamaçlarında, 5 km uzaklıktaki Priene kentinin denetimindeydi.

Günümüzdeki Güzelçamlı yakınlarındaki Panionion’da yapılan: dini ayinler, festivaller ve oyunların yönetimi ve denetimi, burada düzenlenen toplantıların başkanlığını: Priene kenti temsilcileri yapıyorlardı.

Kuşadası Dilek Yarımadası Milli Parkı Panionion
 

Toplantılar:

İyonyalılar: MÖ 700 yılında, 12 şehir devletinden oluşan bir federasyon kurarlar. 

Panionia Birliği, Mykale dağının (günümüzdeki Samos Dağı) kuzey sahilinde, Poseidon Heliconios  tapınımında merkezlenmiş ve birliğe katılan her kent, tamamen otonomdur.

Söz konusu birlik: dini tapınım dışında, politik bir birlik olarak da görev yapmıştır. Yani birliğin amacı: kutsal değil, siyasaldır.

Çünkü birliğin amacı kutsal olsaydı: toplantıların çevrede bulunan ünlü bir tapınakta (Didyma Apollon Tapınağı, Ephesos Artemis Tapınağı, Klaros Kehanet merkezi gibi) yapılması gerekirdi.

Öte yandan Mykale’deki Poseidon kültü, tamamen ikinci dereceden bir öneme sahipti.

Bu federasyonun delegeleri: belli ve düzenli dönemlerde “Panionion” (Günümüzdeki Güzelçamlı) denen yerde toplanırlar: federasyonun geleceği, gücü ve etkisinin arttırılması için çeşitli kararlar alırlardı.

Bu birlik sayesinde, İyonlar, dünya tarihinde en parlak kültürlerden birini oluşturmuşlar ve aynı zamanda politik birleşmeyi sağlayarak bulundukları alanda etkili olmuşlardır.

Buluşmalarda alınan ortak kararlar ile, üye kentler arasındaki karşılıklı görüş alışverişi sonucunda, böyle bir birliğin oluşturulduğuna inanılmaktadır.

Buluşmalar Panionion’da düzenlendiği için, muhtemelen Poseidon mabedinde görevli dini bir kişi, acil durumlarda üye kentlerin temsilcilerini toplantıya çağırmaya yetkiliydi.

Kentleri temsilen toplantıya katılanlar ise, muhtemelen düzenli olarak seçilen kişilerdir.

Birliğe üye kentler, bu toplantılardan birinde, görevlendirdikleri komutanlardan oluşan bir donanma gücünü, Kıbrıs’a yardıma gönderirler.

Ancak, MÖ 7’nci yüzyıldan itibaren İyonyanın siyasi ve politik merkezi olan Panionion, Pers saldırıları sonucunda yakılıp yıkılan diğer İyonya kentleri gibi, Persler tarafından yakılıp yıkılmış ve bir daha eski gücüne ulaşamamıştır.

Panionia Festivali-Panegyris:

Heredotos: üye kentlerin Panionia festivalini kutlamak amacıyla, Panionion’da bir araya geldiklerinden söz etmektedir.

Heredot’a göre: bu etkinlik, birliğin kuruluş amacı ve temel görevi olarak kabul edilmektedir.

Birliğe üye kentlerin vatandaşları, ulusal tanrıları olan Poseidon Helikonios onuruna, bir festival kutlamak amacıyla, düzenli olarak toplandıkları düşünülmektedir.

Festival, kendilerini İyon olarak adlandıran gurupların, bir çatı altında toplandıkları bir etkinliktir.

Evet, bu şenlikler: günümüzdeki Olimpiyat Oyunlarının temeli olduğu düşünülmektedir.

Bu şenliklerin ilk olarak, MÖ 8’nci yüzyılda, buradaki ilk tapınağın kurulduğu yıllarda yapıldığı tahmin edilmektedir.

Oyunlar ve festival, zaman içinde önemini yitirse de, Roma dönemine kadar sürmüştür.

Kazı Çalışmaları:

1957-1958 yıllarında Frankurt Üniversitesinden Prof Arkeolog Gerhard Klenner, yaptığı kazı çalışmalarında kayanın dış yüzeyine oyulmuş, 11 basamaklı amfi tiyatro şeklindeki bir yapıyı ortaya çıkarmıştır.

Kleiner, burasının Panionion’un merkezi olduğunu ve Poseidon Helikomios’a adanmış bir sunağın bulunduğunu kanıtlamıştır.

Ayrıca: Priene kazı çalışmaları sırasında, Arkeolog Wieand: ana hatlarıyla Panionion tarihini araştırdı ve Güzelçamlı’nın doğusunda Otomatik Tepede, Panionion kalıntılarının bulunduğunu tespit etti.

Tepe üzerinde yer alan kutsal sunak, Poseidon Helikonios’a adanmıştı. Kutsal yer Priene antik kenti yönetimi altındaydı. Tepenin doğusunda Panionion şenliklerinin burada kutlandığı belirtilmektedir.

Ören yerinde gezi:

Ören yerinin ortasında: MÖ 6’ncı yüzyıla tarihlenen bir taş kaide bulunmaktadır. Bu taş kaidenin “Poseidon Sunağı” olduğu düşünülmektedir.

Sunağın 50 metre uzağında ise, küçük amfi tiyatro görülür. Tiyatro yarım daire şeklindedir ve çapı 32 metredir. Oturma sıraları 11 tanedir ve kayalara oyulmuştur.

Buranın: toplantıların yapıldığı “Konsey Odası” olduğu tahmin edilmektedir.

Sunak ile konsey odası arasında, geniş bir yeraltı mahzeni vardır. Ancak mahzenin işlevi, neden yapıldığı ve ne işe yaradığı anlaşılamamıştır.

 

OLUKLU DERE YÜRÜYÜŞ KANYONU:

Milli park alanı içindeki en önemli kanyondur.

Dilek yarımadasının kuzey yamaçlarında, Aydınlık koyu ve Kavaklıburun koyu arasında, Kalamaki koyuna 200 metre uzaklıkta, Doğu Tepe ve Tarla Tepe arasındadır.

Kanyon: eriyebilen kalkar formasyonunun dereler tarafından aşındırılması sonucunda oluşmuştur.

Uzunluğu 4-5 km dir.

Kanyonda bulunan yürüyüş yollarında arazi yürüyüşü yani trekking yapılabilmektedir ve parkur yaklaşık 4-5 saat sürmektedir.

Bu yürüyüş parkuru: Karakol geçidinden geçtikten sonra Eski Doğanbey köyüne kadar gider.

Parkurda: bitki örtüsü, dereler, havuzlar, şelaleler ve harika manzaralar görülebilir. Çünkü kanyon içinde nemlilik fazladır, gür bitki örtüsü bulunur.

Ayrıca, parkur üzerinde çeşitli yerlerde seyir terasları bulunmaktadır. Örneğin: parkurun 5’nci kilometresindeki Kalamaki Seyir Terasında: uçsuz bucaksız bir deniz manzarası ve Milli Park kuşbakışı izlenebilmektedir.

Parkurun 7’nci kilometresinde ise: Mykale Seyir Terası vardır. Burada: Mykale (günümüzdeki Dilek dağı) dağını, ormanları ve vadinin güzel manzarasını izleyebilirsiniz.

Sonuç önerisi, kanyona yalnız gitmemenizi öneririm.

Kuşadası Dilek Yarımadası Milli Parkı Zeus mağarası
 

ZEUS MAĞARASI:

Milli Park alanı içinden kısa bir yürüyüşle Zeus Mağarasına ulaşmak mümkündür. Mağara, Dilek Yarımadası bölümündeki giriş kapısının sol tarafında 200 metre içeride bulunmaktadır.

Mağaranın girişi ise, 20 metre uzunluğunda kaygan taş patikadan sağlanmaktadır.

Mağara: yeraltı suyunun kalkerli kayaçları aşındırmasıyla meydana gelen, obruk denilen bir çöküntüdür. Yeraltı suyu zamanla bu çöküntüde birikmiş ve göl oluşmuştur.

Doğal bir gölet olan mağaranın uzunluğu 20 metre ve genişliği ise 10-13 metredir. Derinlik 10-15 metredir.

Mağaranın içindeki sıcaklık, tüm yıl boyunca 5 derece civarındadır. Bu yüzden mağara kış aylarında ılık, yaz aylarında ise oldukça serindir.

Mağaranın suyu: kayalardan sızarak gelir ve mağara içinde sabit kalmaz, belli bir süreçte mağara içindeki su değişerek yenilenir. Suyun rengi: mavi-yeşil renklidir.

Ayrıca mağara suyu: dağlardan gelen tatlı su ile denizden gelen tuzlu suyun karışımından oluşmaktadır.

Mağara suyunda canlı yoktur, su yavan ve tatsız ve hatta bir maden suyuna benzemektedir. Suyun rengi yeşilimsi mavidir.

Mağara: ismini mitolojide Gök Tanrısı olarak tanınan “Zeus” dan almıştır.

Zeus: Poseidon’un gazabından kaçtığında bu mağaraya sığınır, burada dinlenir ve mağaranın sularıyla yıkanır.

Mitolojik inanışa göre: Afrodit yani güzellik tanrıçası, Zeus mağarasında yüzerek güzelleşmiştir.

Kuşadası Dilek Yarımadası Milli Parkı Zeus mağarası
 

Bir başka söylentiye göre ise, Meryem Ana: Sisam adasından Efes şehrine yaptığı yolculuk sırasında, mağaraya uğramış ve mağara suyunda yıkanmıştır.

Tüm bu anlatılanlar sonucunda, Zeus mağarasının suyunun özellikle kadınların güzelleşmesinde etkili olduğu kabul edilmektedir.

Öte yandan, mağaranın günümüzde bulunduğu bölge, dini ve mistik açıdan değerlendirilmektedir. Buna bağlı olarak mağaranın sağ ve solunda bulunan ağaçlara ve çalılara: dilek için bez parçaları bağlanmaktadır.

Bu yüzden, burayı ziyaret ederseniz, mağara içindeki su buz gibi de olsa mutlaka suya girmeyi ve yüzmeyi düşünün.  Mağaranın içindeki büyük kayanın dibinden çıkarılan çamur: güzellik çamuru olarak buraya gelen bayan ziyaretçiler tarafından yüzlerine sürülmektedir.

Kuşadası Dilek Yarımadası Milli Parkı Eski Doğanbey köyü
 

ESKİ DOĞANBEY KÖYÜ:

Doğanbey köyü: oldukça eski bir geçmişe sahiptir. Köy: “Domatia” ismiyle, uzun yıllar Rumlar tarafından kullanılmış ve 1924 yılında mübadele nedeniyle Rumlar köyden ayrılarak Yunanistan’a göçmüşler ve köy, Türk köyü olmuştur.

Köy evleri, Mykale (Samsun) dağlarının yamaçlarına yerleşmiştir.

Rum mimarisinin karakteristik özelliklerini taşıyan, usta taş işçiliğinin ilk bakışta göze çarptığı, sivil mimariye sahiptir.

Evleri, dükkanları, şapel denilen yapı ve hastanesi ile Arnavut kaldırımı şeklinde döşenen taş ve dar sokakları ilgi çekmektedir.

Evler büyük bir ormanın içinde, birbirinden ayrı, her biri büyük avlulara sahip oda şeklinde inşa edilmiştir. Odalara Rumca da Domatia denir.

Yerleşim biraz daha gelişip köy meydana geldiğinde, bu isim aynı zamanda köyün ismi olmuştur.

Genellikle geçimini hayvancılıkla sağlayan Rumlar, bağcılık ve zeytincilikte tarlalarda çalıştırmak üzere, Samos adasından teknelerle köye işçi getirirlermiş. 1800’lü yılların başında Padişah fermanıyla adalardan bölgeye getirilip yerleştirilen Rumlar, 1924 yılından itibaren yukarıda belirttiğim gibi Yunanistan’a göçmüşler ve yerlerine, Balkan ülkelerinden getirilen Türkler yerleştirilmiştir.

Ancak buradan göç eden Rumlar, gitmeden önce evlerini tahrip etmişlerdir. Bu yüzden yeni gelenlerin yerleşmesi uzamıştır. Bu dönemde sahipsiz kalan evler ve diğer yapılar kendi kaderine terk edilmiştir.

Ayrıca bölgenin gelişmeye müsait olmaması, sokakların dar ve dik oluşu, aşırı rüzgar alması ve tarım arazilerine uzak olması nedeniyle, 1985 yılında köy tamamen boşaltılmış ve Yeni Doğanbey adıyla köyün hemen aşağısında, yol kenarında yeni bir yerleşim yeri kurulmuştur.

Mevcut yani Eski Doğanbey köyüne ise, dışarıdan gelip yerleşenler, satın aldıkları harabe halindeki yapıları yeniden restore etmektedirler. Bunların hepsi aslına uygun olarak restore edilmemiş olmakla birlikte, genellikle dış mekanları, eski karakteristik özellikleri taşımaktadır.

Yani: günümüzde köyde Rum ve Türk mimarisinin en güzel örneklerini görebilirsiniz. Zaten burası bir açık hava müzesi gibidir.

Köyde günümüze sağlam olarak gelen eski yapılardan birisi: iki yerleşme arasında bulunan Şapel (günümüzde depo olarak kullanılmaktadır.) ve köyün girişindeki okul binasıdır. Ayrıca, yine köyde, geçmişte kilise olduğu tahmin edilen bir başka yapının duvar kalıntıları bulunmaktadır.

Kuşadası Dilek Yarımadası Milli Parkı Eski Doğanbey köyü ziyaretçi ve tanıtım merkezi
 

Ziyaretçi ve Tanıtım Merkezi:  

115 yıllık bu merkez: önce hastane, sonra okul ve hayvan barınağı olarak kullanılmıştır.

2004 yılında ise “Ziyaretçi Tanıtım Merkezi” olarak ziyarete açılmıştır.

Kuşadası Dilek Yarımadası Milli Parkı Eski Doğanbey köyü ziyaretçi ve tanıtım merkezi
 

Binada: deltadaki kuşların gözlemlendiği bir teleskop bulunmaktadır. Ayrıca: Milli Park alanındaki fauna ve florayı tanıtıcı panolar, hayvan ve bitki örnekleri, maketler bulunur.

İlaveten: kütüphane, Eğitim Odası, ziyaretçiler için Barco Vision gösteri odası, toplantı odası, kafeterya ve tuvalet bulunmaktadır.

 

KARİNE-KARİNA:

Dilek yarımadasının güney kıyılarında, Thebai antik kentinin batısında, Dilkaya tepesinin güneyinde ve Ardıçlı burnunun doğusundadır. Eski Doğanbey Köyü ile iç içedir.

Bu antik yerleşim yeri, 12 İyon kentinden birisidir.

MS 7’nci yüzyıldan kalma parlamento binasının kalıntıları günümüzde görülebilmektedir. Ayrıca bugün eski gümrük binalarının kalıntılarını görebilirsiniz.

Burada balık yenilmelidir. Çünkü burada Ege denizinin muhteşem lezzetleri sunuluyor. Balıklar o kadar lezzetli pişiriliyor ki, sos kullanımı da muhteşemdir.

 

THEBAİ ANTİK KENTİ:

Yeni Doğanbey köyünün kuzeybatısındaki bir tepe üstündedir.

Buraya ulaşmak için: Yeni Doğanbey köyü geçilir ve sonra Karina yolunun karşısındaki orman yolu kullanılır.

Thebai, denizden 2 km uzaklıktadır.

Yaklaşık 300 metre yükseklikteki bir tepe üzerinde konuşlanmıştır.

Tepenin üstünde: bir akropolis şeklinde kurulan şehrin uzunluğu 170 metre ve genişliği ise 50 metredir. Bu kayalık alandaki binaların yapılında, yer yer doğal kayaçlar kullanılmıştır.

Bulunduğu tepenin görüş alanı oldukça geniştir. Böylece, kent geniş bir alana hakimdir. Eskiden kent ormanlık alanda, çam ağaçlarının içinde uzaktan zorlukla seçilebilmesine rağmen, bölgedeki orman yangınından sonra ortaya çıkmış, açıkta kalmıştır.

Şehir: Sisam adası ve Priene kentleri arasında, tam sınırdadır ve Sisam’ın uç kalesi olarak düzenlenmiştir.

Kentin çevresi tamamen surlarla çevrilmiştir. Bu surların izleri, günümüzde de görülmektedir. Güneybatı bölümündeki sur duvarları ise sağlam olarak günümüze ulaşmıştır.

Kentteki ilk yerleşim, Arkaik dönemde başlamıştır. Klasik dönemde ise, kent iyice gelişmiştir.

Milet şehri, Mykale yarımadasında bulunan Thebai kentini bir kült merkezi olarak kullanmıştır. Bölgede yapılan araştırmalarda bulunan bir yapıda: Zeus-Poseidon, Helios, Hermes, Maindros ve Mykale kültlerine ait yazıtlar bulunmuştur. Bunu istinaden, bu yapının bir sunak alanı olduğu düşünülmektedir.

Kuşadası Dilek Yarımadası Milli Parkı Aya Yorgi manastırı
 

AYA YORGİ  MANASTIRI:

Dipburun yarımadasında, Koyunlu tepenin güneydoğusundadır.

Yapı kalıntılarının muhtemelen 19’ncu yüzyıla kadar kullanılan ve Bizans döneminde yapıldığı düşünülmektedir. Günümüzde sadece taş yığını olarak görülmektedir. Apsis kısmında, silik durumdaki aziz tasvirleri seçilebilir.

 

PRİENE:

Antik kentin kalıntıları, günümüzde: Söke’nin 12 km güneybatısında, Dilek dağı eteğinde Güllübahçe köyünün yakınlarındadır.

Kent: MÖ 12’nci yüzyılda, İyonlar tarafından liman olarak kurulan 12 kentten biridir. Dönemin parlak şehirlerinden birisiydi.

MÖ 494 yılında, İyonlar ve Persler arasında yapılan Lade deniz savaşına, Prieneliler, 12 gemiyle katılmıştır. Savaş sonunda İyon donanması yenilince, Milet ve Apollon gibi Priene kenti de Persler tarafından yakılıp yıkılmıştır.

MÖ 350 yılında ise, bulunduğu yere yeniden inşa edilir.

Bu yeniden inşa sırasında: Miletli ünlü mimar Hippodamus: şehirde kendi adıyal anılan Hippodamus planını uygulamıştır.

Böylece, kent, Helenistik dönemin en güzel kentlerinden birisi olarak bilinir.

Kentin limanı: Naucloshos adıyla bilinir, ancak bu limanın yeri tespit edilememiştir, büyük olasılıkla alüvyonların altında kalmış olmalıdır.

Şehirde yine oldukça büyük ve ünlü Athena Tapınağı varmış. Hatta MÖ 334 yılında Büyük İskender’in bu tapınağı ziyaret ettiği söylenir.

Bizans döneminde ise, Piskoposluk merkezi olarak önemini sürdürmüştür.

Gelelim günümüze:

Kent planı, geometrik özellik gösterir. Buna bağlı olarak kent merkezinde: Demeter Tapınağı, Athena Polias tapınağı, İssiz ve Zeus Tapınakları, agora ve açık tiyatro bulunmaktadır.

Ayrıca: gymnasion, surlar, su kemerleri ve Bizans döneminden kalma bir piskoposluk kilisesi kalıntıları göze çarpar.

Kent, Büyük Menderes nehrinin getirdiği alüvyonlar nedeniyle, günümüzde denizden 9 km içeride kalmış, her iki limanı da yine alüvyonların altında kalmıştır.

HAGİOS ANTONİOS MANASTIRI:

Manastır, Dilek dağının güneybatı eteklerinde, Dayıoğlu tepesinin doğusundadır.

Manastırın, Erken Bizans dönemi yapısı olduğu tahmin edilmektedir.

Kalıntıların büyük kısmı, toprak ve yoğun bitki örtüsü altında kalmıştır. Bazı mimari parçalar ise, Miletos Müzesine götürülmüştür ve orada sergilenmektedir.

Kuşadası merkezi gezilecek yerler için.

Davutlar gezisi için.

Kuşadası Güzelçamlı gezisi için.

 

 

Peru Caral

Peru Caral

Lima şehri ile Caral arasındaki uzaklık 185 km dir ve otobüs yolculuğu yaklaşık 3 saat sürmektedir. Ancak: Supe nehrinin sol kıyısı boyunca, kötü ve dolambaçlı bir yoldan gidilmektedir, yani yolculuk biraz zor olmaktadır.

Caral’ın ana girişine ulaştıktan sonra, yaklaşık 800 metre yürümek zorunda kalınıyor.

Burası: Lima şehrinin 180 km kuzeyinde, Supe vadisinde Caral uygarlığının başkenti olan bir şehirdir. Vadide Caral dışında 18 yerleşim yeri daha tespit edilmiştir. Burası, deniz seviyesinden 350 metre yüksektedir. Supe nehrinin sol kıyısında bir alüvyon teras üzerinde yer alır. İklim nedeniyle nehir sadece yaz aylarında su taşır.

1993 yılından bu yana burada arkeolojik araştırmalar yapılmakta olup, anlaşıldığına göre, yaklaşık 5000 yıllık geçmişi olduğu düşünülmektedir. Yani, Amerika’nın en eski şehridir. Öte yandan: burasının bir yerleşim alanı olmadan önce, yani MÖ.2300 yıllarında dini bir alan olarak kullanıldığı, bulunan kurban kalıntılarından öğrenildi. Yani, burası Mezopotamya, Mısır, Çin ve Orta Amerika gibi dünyanın erken medeniyetleriyle karşılaştırılır.

Bu nedenle şehir kalıntıları 2009 yılında UNESCO tarafından Dünya Kültür Mirası Listesine dahil edilerek koruma altına alınmıştır.

Peru Caral

Peru Caral

 

Şehir 1905 yılında keşfedilmiştir. Ancak çömlek yokluğu ve diğer eski veriler, sitenin yaşı hakkında doğru bilgiler edinilmesini engellemiştir. Seramik, çömlek ve altın bulunmadığı için, bu tarihin ardından bölge unutulmuştur.

Burada çömlek, seramik ve altın gibi bulgular bulunmaması, bölgenin defineciler tarafından tahrip edilmesini önlemiştir.

Bilimsel kanıtlara göre: Caral, İsa’dan önce 2627-2100 yılları arasına tarihlenmektedir ve kentsel gelişim, Peru ülkesinde 1550 yıl sonra başlamıştır.

Burada sürekli bir yerleşim söz konusu olmuş ve onun zirvesinde muhtemelen 3000 kişinin yaşadığı düşünülmektedir. Ancak Supe vadisindeki 17 sitede, toplam 20 bin kişinin yaşadığı tahmin edilmektedir.

Araştırmalara göre: MÖ.3000 yıllarında: geniş kuzey ve orta Peru topraklarında; muazzam şehirler ve anıtsal binaların bulunduğu Supe vadisinde prestijli bir toplum yaşıyordu. Bu kültürün günümüze yansıyan kalıntıları: 2 futbol stadyumu büyüklüğünde ve 5 katlı binaya eşdeğer yükseklikte platformlar ve bazı büyük binalardır.

Peru Caral

Peru Caral

 

Arkeologlar, bölgede 1996 yılından bu yana yaptıkları çalışmalarda: 32 piramidal yapı buldular. Bunlardan; farklı büyüklükteki üç piramitte yapılan kazılarda; onların konumu, büyüklüğü ve inşaat malzemesi ve kalitesi hakkında bilgiler edinildi.

Bu piramidal yapılar: mimari tasarım ve uygulanan aritmetik ve geometrik bilgiler nedeniyle önem kazanmaktadır. Zaman ve hava durumu tahmini ölçümlerinde kullanılan astronomik çalışmalara ait bulgular elde edilmiştir.

Ayrıca: Caral şehrinde: tarım toplumunda farklı çiftçilik ve balıkçılığa dayalı ve özelikle pamuk ticaretinde gelişen bir yapı görüldü. Ama aynı zamanda kıyı balıkçılığı da önem kazanmıştır.

Yani, burası bölgenin ekonomik bir başkenti pozisyonundadır. Caral’da deniz ürünleri kalıntılarının bolluğu: buranın kıyıdan yakın olduğunu (muhtemelen 20 km) kanıtlamaktadır.

Eski yerleşimcilerin en büyük özelliklerinden birisi de: onların flüt çalmayı bilmeleridir. Piramitlerden birinde: condor, pelikan ve geyik kemiklerinden yapılmış, 32 flüt ortaya çıkarılmıştır.

Bunun üzerine kuş ve maymun figürleri kazınmıştır. Bu durum, o dönemde şehrin kıyıda bulunmasına rağmen, insanların Amazon hayvanları ile birlikte yaşadıklarını kanıtlamaktadır. Bu buluntular, Caral’da ortaya çıkan en büyük süprizlerden birisi olmuştur.

Ayrıca: bir taş boncuk kolye ile gömülmüş, sarılı bir bebek ölüsü bulunmuştur. Ayrıca: MÖ.3000 yılına tarihlenen sazlardan dokunmuş çantalar bulunmuştur. Bunların piramitleri inşa etmek için kullanılan taşları taşırken kullanıldığı düşünülmektedir.

Şehirdeki diğer en büyük özellik: sur bulunmamasıdır. Şehirde silah üretimine ait herhangi bir iz bulunmamıştır ve bu da toplumun barışçıl bir şekilde yaşadığını kanıtlamaktadır. Şehirdeki bulgular ticaret ve memnuniyete dayalı bir dostluk ortamı bulunduğunu kanıtlamaktadır.

Ancak bilinmeyen bir nedenle, Caral: yaklaşık MÖ.2100 yıllarında yani kuruluşundan 500 yıl sonra terk edilmiştir. Burada yaşayan insanların bu göçünün başlıca nedeni olarak: kuraklıktan etkilenmek ve daha verimli ovaları aramaktır. Çünkü o dönemlerde sert yaşam koşulları henüz ortadan kalkmış değildir.

Peru Caral

Peru Caral

 

Caral’da Yönetim-İdari Durum

Caral şehrinde: birkaç soy ve topluluk bir arada yönetilirken “ana” isimli bir başkan ve ayrıca soy ve toplulukların temsilcileri bulunmaktadır. Bu yönetim kurulu: Caral ve diğer şehirler ve kasabalardaki sakinlerin hayatlarını düzenleyen kurallar alıyorlardı. Ancak bölgedeki bütün soy ve toplulukların merkezi Caral şehri idi.

Onları bir araya getirip kaynaştıran “din” faktörü oldu. Din: zamanda mal üretimini ve dolaşımı kontrol eder devlet politikası haline geldi. Caral’daki kutsal ateş: çeşitli toplumların kültürel kimliklerini temsilen yapılan tören ve festivallere ev sahipliği yaptı.

Bunların kültürel ve dini kimlikleri: sembolik meydanlar, avlular, türbeler ve çeşitli anıtlar ve özellikle piramitlerle temsil edildi. Düzenli toplantılar ve kültürel etkinlikler, bu piramitlerde yapıldı ve kültürel kimlik böylece güçlendirildi.

Peru Caral

 

Kalıntılarda Gezi Planı

Caral ören yeri: 66 hektarlık bir alanı kaplar ve temel alanı 2 bölüme ayrılır. Bu bölümlerde: 7 anıtsal yapı ve 2 dairesel plaza ve 2 boşluk bulunur.

1.Büyük Piramit
2.Tapınak
3.Amfitiyatro
4.Piramit galerisi
5.Piramit ocağı.
6.Huaca Piramidi
7.Lesser Piramidi
8.Sunak
9.Diğer çeşitli konutlar.

Eğer tur ile burayı ziyaret ederseniz göreceğiniz yerler: kutsal ateş, kömür, kemik, tohum ve kuvars kalıntıları bulunan küçük bir tapınak görülmektedir. Daha sonra erkeklerin dini ayinlerini yaptıklarına inanılan tören özelliklerine sahip bir dairesel plaza şeklindeki anfitiyatro görülüyor. Burası Caral’ın seçkin yapılarındandır.

Peru Caral Büyük Piramit

 

Büyük Piramit

Daha sonra şehir planı içinde hakim bir konumda olan çarpıcı büyük piramit görülüyor. Bu yaklaşık 4 futbol sahası büyüklüğünde bir alanı kapsamaktadır. Yükseklik ise 18 metredir. And bölgesinde antik döneme ait kaydedilen en büyük sitedir. 4000 yıllık süre boyunca And medeniyetleri tarafından kentsel tasarımda bir örnek model olarak kabul görmüştür.

Bu piramidin en yüksek kısmında duran yetkililer şehrin faaliyetlerini ve orta vadideki alanlardakilerin faaliyetlerini izliyorlarmış. Sitede: muhtemelen yerel tanrıların şerefine kurban edilen genç bir adamın cesedi bulunmuştur.

Ayrıca yine arkeologlar tarafından: köpekbalığı dişlerinden yapılmış küçük figürler ve dekore edilmiş duvarlar bulmuşlardır. Bu yüzden: büyük piramidin en etkileyici kamu binası olduğuna inanılmış ve aynı zamanda siyasi, idari ve dini gücün merkezi olduğu anlaşılmıştır.

 

Huanca piramidi

Ardından: Huanca denilen piramit geziliyor. Burada gizemli bir anıta bakan küçük bir bina bulunmaktadır. Arkeologlar buranın astronomi ve tören amaçlı kullanıldığına inanıyorlar.

Peru Caral Kutsal Ateş Tapınağı

Peru Caral Kutsal Ateş Tapınağı

 

Kutsal Ateş Tapınağı

Caral şefleri: tarım ve balıkçılık gibi faaliyetlerini planlamak için, özellikle yıldızların hareketi gibi hava göstergelerinin tahminine büyük önem vermişler ve bu belirtileri anlamak için tapınaklar kurmuşlardır.

“Kutsal Ateş Sunağı” da iletişim açısından çok özel bir yere sahiptir. Anfitiyatronun altar kısmındadır.

Burası küçük bir dikdörtgen oda şeklindedir ve özel törenlerde yakılan ateş ile ünlenmiştir. Bir havalandırma kanalı ile, zemin altından o alev yanarken oksijen ile beslenmektedir. Bu küçük dairesel odaya: iyilik tanrılarına haraç vermek için törenlerde yalnızca sorumlu bir kişi girebilirdi. Burada; kabuk (yumuşak kabuklular ve salyangoz) ve balık kemiklerinin yanıkları bulundu.

Sunağın duvarları kalın çamur tabakası ile sıvanmış taş duvarlar şeklindedir.

Bunun dışında 150 dönümlük sitede, 6 taş platform tepecikler bulunur. Sadece höyüğün dibinde 22 metrelik iki plaza görülür ve bu plazalar tüm höyükleri, bu büyük höyüğe yani piramide bağlamaktadır.

Piramitlerin yükseklikleri 138-154 metre arasındadır. Bu piramitlerde, düz bir üst güverte bulunur ve platformdan buraya bir merdivenle uzanır.

Bütün piramitler, iki aşamada inşa edilmiştir. Merkez meydanın tasarımı, takip eden süreçte tüm Andes genelindeki benzer yapılarda aynı olacaktır.

Piramitlerin çevresinde birçok konut bulunur. Bu konutlardan birinde, duvara gömülmüş olarak bir insan vücut kalıntıları bulunmuştur. Bunun kurbandan ziyade doğal bir ölüm olduğu düşünülmektedir.