Aydın Söke

Söke

Aydın Söke: Büyük bir yer. Özellikle: Didim-Akbük istikametine giderken mutlaka uğradığım, hatta Pazar yerini gezmekten büyük keyif aldığı bir yer. Bu arada: Söke denilince, ülkemizde yaşayan insanların büyük kısmı tarafından, elbette Söke ununun ünü mutlaka akla gelecektir. Bunun dışında, yaz aylarında, buram buram “salça” kokar. Çarşamba günleri ise kurulan pazarı, tüm çevreden gelenler tarafından doldurulur.

 

ULAŞIM

Söke: İzmir-Bodrum yolunun uğrak yeridir. Söke-Aydın arasındaki uzaklık: 54 km. Söke-İzmir arasındaki uzaklık: 120 km. Söke-Kuşadası arasındaki uzaklık ise: sadece 20 dakikadır.

Söke

TARİHİ

1300 yıllarında, Aydın Bey’i tarafından, Türkmen aşiretlerinin buraya getirildiği ve “Söke” ilçesinin, bu aşiretlerden birinin başkanı olan Süleyman Şahın dedesinin kurduğu söylenmektedir. Söke: 1426 yılında, Menteşe Beyliğinin merkezi olarak kabul edilir.

1868 yılında ise, Aydına bağlı olduğu görülüyor. Yörenin isminin kaynağı: uzun yıllar boyunca, Büyük Menderes nehrinin su baskınlarına uğrayan yöre: bu su baskınları sonucu “Su köy” diye anılır ve bu kelime, günümüze “Söke” olarak gelmiştir.

Söke

GENEL

Yüz ölçümü olarak, Aydın ilinin en büyük ilçesidir. İlçenin, deniz seviyesinden yüksekliği, yani rakımı: 23 metredir. İlçenin ortasından: Söke çayı geçmektedir. Çayın iki yanına yayılmış olan ilçede, hareketli bir yaşam gözlenmektedir. İklim: Akdeniz iklim kuşağı hakimdir. Buna bağlı olarak: kışın yağışlı ve yazın ise kurak geçer. Nem oranı ise, yüksektir.

Ancak, yazın en sıcak günlerinde, püfür püfür esen rüzgarı, bir ömre bedel ferahlık verir. Bölgenin bitki türü: çam ve makiliklerden oluşmaktadır. Tarımsal ürün çeşitleri olarak ise: öncelikli pamuk ve daha sonra, zeytin, incir ve üzüm gelmektedir. Ülkemizin, en önemli pamuk üretim merkezlerinden biridir. Söke: 1.derece deprem kuşağında bulunuyor.

Yakın zamanlarda, yörede kayıtlara geçen en büyük depremler: 1846, 1873, 1887, 1888, 1895, 1899, 1904, 1954 ve 1955 yıllarındadır. Son olarak: Söke ilçesinde: Denizli’de bulunan Piyade Tugay Komutanlığına ait, bir kısım askeri birlik bulunuyor. Yani: ilçe sınırları içinde, askeri tesisler ve askeri kişiler görmek mümkün.

Bafa gölü

BAFA GÖLÜ

İlçe merkezine, 50 km. uzaklıktadır. Çamiçi olarak da isimlendirilir. Gölde: bol miktarda kuş barınmakta ve üremektedir. Özellikle: dünya çapında nesli tükenmekte olan, Cüce karabatak ve Deniz kartalı gibi kuş türleri, burada barınmakta ve üremektedirler.

Ayrıca: kış aylarında, buraya göç eden ördek ve su kuşları türleri, beslenme ve barınma için, göl havzasını kullanmaktadırlar.

Toplamda 210 kuş türünün barındığı bu alan; Çevre ve Orman Bakanlığı tarafından “Tabiat Parkı” olarak ilan edilmiştir. Gölün doğal su kaynakları: Büyük Menderes nehrinin düzenli taşkınlıkları ve çevredeki dağlardan gelen yer altı ve yerüstü sulardır.

Gölün çevresi: zeytinlik ve çam ormanlarıyla kaplıdır. Hatta: yapılan araştırma sonuçlarına göre: ülkemizde bilinen en eski zeytin ağacı (2000 yaşında) nın, Bafa gölü kıyısında bulunduğu tespit edilmiştir.

Bafa Gölü

Göl çevresinde: ayrıca “orkide” çiçeği yetiştiriliyor. Yaklaşık 20 tür orkide bitkisi, bu çevrede yetiştiriliyor. Diğer bir özellik ise: göl yöresinin, yenilebilir otlar bakımından çok zengin olması. Zaten: göl kıyısında, yolda ilerlerken, bu otları satan köylüleri göreceksiniz.

İğnelik, sirken, kuşkonmaz, turpotu, radika ve acıot gibi otları, arzu ederseniz satın alabilirsiniz. Ayrıca: göl içinde, irili-ufaklı adacıklar vardır.

Bunların en önemlisi: Menci ve Hayalet adadır. İkizce yarımadasının uç kısmındaki tepede ise, bir manastır var. Meryem Ana’ya adanarak yapıldığı öğrenilen bu manastır; göle, mistik bir hava veriyor. Gölün boyu: 15 km. eni ise 5 km. dir.

En derin yeri: 21 metredir. Ancak, genel anlamda, sığ bir göldür. Antik dönemde, deniz kıyısında bulunan göl: Meandros yani Büyük Menderes ırmağının taşıdığı alüvyonlar ile dolmuş ve deniz kıyısından kilometrelerce uzaklaşmıştır.

Zaten: günümüzde, Büyük Menderes ile gölün bağlantısı kesilmiştir. Ayrıca: göl kıyısındaki zeytinyağı fabrikaları tarafından yaratılan kirlenme nedeniyle, gölde gerekli oksijen seviyesinin azalması ve değişen kimyasal içerik: eko sistemin bozulmasına, balıkların ölmesine ve gölün çevresinin kurumasına neden olmuştur.

Bir zamanlar, bu yörenin insanlarının yoğun olarak uğraştıkları balıkçılık: eko-sistemde ortaya çıkan olumsuz gelişmeler yüzünden, günümüzde tamamen sona ermiştir.

Bafa gölü: yolun kıyısından geçerken mutlaka göreceksiniz. Uzun süre, bafa gölü, yolculuğunuza eşlik edecektir. Göl ile ilgili, uzaktan seyretmekten başka, yapılabilecek bir aktivite maalesef yok.

NE YENİR. NE İÇİLİR

Söke’de, yol kenarındaki çöp şişçilere uğrayarak, “çöp şiş” yemelisiniz.

Söke

NE SATIN ALINIR

Söke yöresinde: yol kıyısında, birçok fabrika satış mağazaları bulunuyor. Duyduğuma göre, bu mağazaların sayısı: 60 civarındaymış. Buralardan: tekstil ürünleri satın alabilirsiniz. Bunun dışında, yazının başında söz ettiğim gibi, Söke pazarına uğrayarak, meyve-sebze ve yöreye özgü otlardan alışveriş yapabilirsiniz.

Söke

GEZİLECEK YERLER

 

 

Priene (Güllübahçe)

PRİENE (GÜLLÜBAHÇE) 

Priene (Güllübahçe) hakkındaki ayrıntılı tanıtım ve gezi yazımı yine bu sitede aynı başlık altında bulabilirsiniz. 

Priene (Güllübahçe)

 

MYOUS (MYES)

Bu antik kent: Söke-Milas karayolu üzerinde, Avşar köyüne yakın bir tepecik üzerindedir. Kentin kelime anlamı ilginç. Yunancada: “faresi bol” anlamına gelmektedir.

MÖ.5.yüzyıldaki bazı yazıtlarda, şehrin adı geçmektedir, yani MÖ.5.yüzyılda burada yerleşim bulunduğu biliniyor. Ünlü coğrafya yazarı Strabon: bu kentin, Panionion birliğine üye olduğundan söz eder.

Heredotos ise: MÖ.499 yılında, Pers donanmasının, Myous kenti açıklarında demirlediğini yazar. Evet, bölgedeki birçok antik kent gibi: Maiandros (Menderes) ırmağının taşıdığı alüvyonlar yüzünden, kentin, denizle bağlantısı kesilir.

Takip eden dönemde ise, sıtma hastalığı kentte yaygınlaşır ve bunun üzerine, halk, burayı terk ederek Miletos şehrine göç ederler. Ancak, giderken, yanlarında: yapı taşları ve heykellere kadar, ne varsa götürmüşlerdir.

Bu yüzden, bu antik kentten günümüze kalan fazla bir kalıntı söz konusu değildir. Tarlalar arasında, sütun ve taş parçaları ve antik kaynaklarda adı geçen ve beyaz mermerden yapıldığı bilinen “Dionysos Tapınağı” ve bu tapınağa ait parçaları görebilirsiniz.

Ayrıca: yine, sur duvarları ve Bizans kalesi kalıntılarını da görmeniz mümkün.

Miletos (Milet)

MİLETOS (MİLET)

İlçe merkezine, 30 km. uzaklıkta, Akköy yakınlarındadır.

Helenistik ve Roma dönemindeki yapılaşma ve önemi nedeniyle, kent, antik dünyanın önde gelen kentlerinden biri haline gelmiştir.

Evet, kentin tarihi süreç içindeki gelişimi hakkında kısa bilgi vermek istiyorum.

Miletos sözcüğünün: Hitit tabletlerinde sözü edilen “Milawada” kelimesinden geldiği düşünülmektedir. Kelime anlamı ise: “Ana Tanrıçaya ibadete giden yolun sahibi olan kent” anlamına gelmektedir.

 

ANTİK DÖNEM YAZARLARININ ŞEHİR HAKKINDA YAZDIKLARI

Homeros İlyada Destanında Truva güçlerini sayarken şöyle der: “Nastes, Phtiriene tepelerinde, Mendirek kıyılarında, Mikal’in zervalarında, Melede’nin (Karya) halkına komuta etti.”

Strabon: Şehrin, ilk olarak Lelegler ve Karyalılar tarafından iskan edildiğini ve Giritliler tarafından kurulduğunu söyler. 

Pozanyas’a göre: “Milet’in ilk adı, kralın adından sonra (Anaktoria) idi. Giritliler buraya Miletos adında bir adamın komutası altında gelmişler ve Karyalılarla karşılaşmışlardı. İyonyalırarın buraya göçü, Efes’dekine benzer. Buraya Kodros’un soyundan gelen Attik kralı Nele’nin yönetimi altında gelmişlerdir. 

Bu göçten Heredot, Pozanias ve Strabon da bahsetmektedir. 

12’nci yüzyılda yaşamış Bizanslı şair Tzetzes’ten: Attik kralı Nele’nin yola çıkmadan önce Delphi kahinine danıştığını öğreniyoruz. Efes’un kuruluşunda da böyle bir danışma söz konusuydu. Nele, yanında Apollon’u değil kısa ceppeli Artemis’i getirmiştir. 

Heredot bu konuda ilginç ayrıntılar verir.

İyonyalılar Mile’ye yerleşmek için geldiklerinde, yanlarında hiç kadın getirmediler. Erkeklerini öldürdükleri Karya halkının kadınlarıyla evlendiler. Bu kadınlar: babalarını, kocalarını ve oğullarını öldürdükten sonra kendi istekleri dışında evlendikleri erkeklere kızarak, bu erkeklerle oturup yemek yememeye ve onlara koca dememeye yemin ettiler ve kızlarına da bu şekilde vasiyet ettiler.”

 

KENTİN KURULUŞ ÖYKÜSÜ:

Girit kralı Minos’un kızı: Delone’nin, Apollon ile olan beraberliğinden: 3 oğlu dünyaya gelir.

Delone; Apollon’un korkusuyla: Miletos isimli oğlunu: ormana bırakır. Ormanda: bu çocuğa kurtlar süt verir, çobanlar büyütür.

Ancak: Miletos, büyüdüğünde, dedesinin kendisini öldüreceğini anlar ve Anadolu’ya kaçar.

Anadolu’da ise, Miletos şehrini kurar.

Evet kuruluş dönemine devam edelim.

Mile’nin kuruluşu ve siyasi gelişimi Efes şehrininkine benzer. İlk olarak, Nele’nin soyundan gelenler tarafından yönetilmiş ve 12 şehirden oluşan İyonya federasyonunun bir parçası olmuştur.

Bir yasaya göre, bu şehirler Kodros hanedanı tarafından yönetilecekti. Yetenek, zenginlik ve belediye işleri arasındaki ilişki ve sadece belediyeye ait olan faaliyetler, bir süre sonra sınıf mücadelelerine yol açtı. Sınıf mücadelelerinden demokrasi ve nihayet tiranlık doğdu. 

Herodot bu döneme ait bazı olayları şöyle anlatır.

“Korinthoslu Periandre’nin arkadaşı Thrasybule, ülkeyi nasıl tiranlık ve mutlakiyetle yönetti, karşıt gurupların liderlerinin etkisini nasıl göz ardı etti. Lidya kralı Alyatte, Mile şehrine saldırırken ordularına nasıl karşı çıktı ve sonunda MÖ 650’de Sardes’i fethedince, Yunanlılar Perslere karşı cephe aldı. 

Bu arada Mile şehri, yeni efendisi Perslerle özel bir anlaşma imzaladı. Bu ittifaka dayanarak tiranlar iktidarda kaldı. Şehri kendi haline bıraktılar. Ancak siyasi işler Persler tarafından kontrol ediliyordu.

Tüm bu dönem boyunca Mile şehri ilerlemenin en yüksek noktasına ulaştı. Şehir kentlerin en gelişmişi, İyonyanın mücevheriydi. Try ve Kartaca ile birlikte dünyanın en güçlü denizci devletlerinden biriydi. 

Her biri çok güvenli, dört limanı gemilerle doluydu ve Akdeniz ve Karadeniz’de Fenikelilerin yerini almışlardı. 

MÖ 6’ncı yüzyılda Milene şehrinin Azak denizi ve Cebelitarık arasında 80 müfrezesi vardı. Yunan sitelerinin hepsinden daha büyüktü. 

Coğrafya ve tarih’in babası Hecatee, Milene şehrinde doğmuş ve büyümüştü. (MÖ 540) İlk harita bu dönemde çizilmiştir, Aristagoras bu haritada: İyonya kütlesinin zenginliğini ve genişliğini göstermişti.

Şair Phocylide bu dönemde yaşamıştı. Mile şehri, İyonya mimarisinin icadında önemli bir rol oynamıştı.

 

Mile Heykeltıraşlık Okulu:

Mile şehrindeki heykeltıraşlık okulu, Samos, Sakız ve Nakşa okullarıyla birlikte, MÖ 6’ncı yüzyılın son bölümünde, Yunan plastik sanatlarının ön saflarında yer almıştı. 

Mile Heykeltıraşlık eserlerinin bazıları şunlardır.

Panormos limanından 5 km uzaktaki Didymes Tapınağına giden yolun her iki tarafında, çoğu MÖ 6’ncı yüzyılın ilk yarısına ait mezarlar, oturan heykeller, uzanmış aslanlar ve sfenksler vardı. Bu heykellerden on tanesi (bir aslan, bir sfenks, çeşitli parçalar, kesik başlar, bir dansçı tasvir eden bir kabartma) 1858 yılında Newton tarafından Londra British Museum’a kaçırıldı. 

Ancak harabelerde daha birçok parça bulunuyordu.

Kabartma yatan bir aslan, diğer parçalarla birlikte Paris şehrindeki Louvre müzesine kaçırıldı. 

Mile şehrinin Arkaik dönemine ait olarak Londra British Museum’a kaçırılan, güzel bir erkek başı ve koşar pozisyonda kanatlı bir kadın özellikle ilgi çeker. Bu eser, 1896 yılında Houssoulier tarafından, Yoran-Hieronda köyündeki bir duvarda bulunmuştur. 

Tüm bu eserler, Milene şehrinde, MÖ 6’ncı yüzyılda plastik sanatlarda ne kadar ilerlendiğini göstermektedir. 

Milet
TARİHİ SÜREÇ:

Miletos: Batı Anadolu’da, Meandros (Büyük Menderes) nehrinin, denize döküldüğü yerde bulunan, antik çağın en önemli kentlerinden biridir.

Şehrin kurulduğu dönemde: Ege denizi: arkada, Beşparmak dağlarına kadar sokuluyor, Bafa gölü ve Miletos şehirlerini içine alarak, geniş bir körfez oluşturuyordu.

Tabii buna bağlı olarak: Miletos, büyük bir liman kenti statüsünü kazanmıştı.

MÖ.140 yılında, Miletos kenti, bilinmeyen bir nedenle saldırıya uğrar ve yıkılır.

Bunun üzerine, yerleşim alanının çevresi, surlarla çevrilir.

MÖ.650-480 yılları arasında ise: Miletoslular tarafından: Karadeniz, Marmara ve Akdeniz’in bazı bölgelerinde, ticaret kolonileri kurulduğu görülmektedir.

Thrasbulas isimli kralın yönetiminde: en parlak günler yaşanmış, kültürel ve ekonomik yönden, bölgede bulunan diğer İon kentlerinin önüne geçmiştir.

 

Pers hakimiyeti:

MÖ 546 yılında Sardes (günümüzdeki Salihli) şehrinin Pers kralı Serhis tarafından fethinden sonra, İyonya’da korku başladı. İyon kentleri; aralarındaki kardeşlik bağlarını daha da sıkılaştırdılar. Aralarında bir konfederasyon kurdular. Ancak Mile, bu konfederasyona katılmadı.

Bir süre sonra İyonya kaynamaya başladı ve ardından anlaşma yolu bulamayan Perslere karşı ayaklandılar. Ancak İyonya kentleri birer birer Persler tarafından fethedildi. Çaresizlik içinde en uzun süre direnen kentler Foça ve Teos oldu.

Sakinlerinin çoğu Yunanistan’a, İtalya’ya, Karadeniz kıyılarına, atalarının 500 yıl önce geldikleri yerlere göçtüler. Sonunda Teos bile düştü ve sakinleri Trakya’da Abder kolonisini kurdular. 

Foçalılar ise, tüm eşyalarını, tapınaklarını, kutsal ateşlerini, kadınlarını ve çocuklarını gemilere yükleyip bir süre Korsika açıklarında dolaştıktan sonra Lucanie’ye yerleştiler.

Burada Eleates Felsefe okulu gelişti. Abder şehrinde olduğu gibi İyonyalıların felsefesi, burada da gelişti. 

Antik Yunan medeniyetlerine çok şey katmış olan Mile de sonunda yenildi. 

Persler, eli silah tutan herkesi katlettiler ve geri kalanları Suse’ye sürdüler. 

Bir zamanlar bir kahin şöyle demişti: “Ey Mile, birçok ulus için zengin bir av olacaksın. Kadınların; uzun saçlı erkeklerin ayaklarını yıkayacak ve bazıları Didim’deki tapınağında hizmet edecek.”

Bu Lade savaşından bir yıl sonra, şair Phrynichos, Atina’daki Dionysos Şenlikleri sırasında, Mile şehrinin düşüşünü öyle bir şekilde canlandırdı ki, tiyatrodaki herkes ağladı ve Atinalılar yas tuttu. 

Evet sonuçta; diğer İon kentleri gibi, MÖ 494 ve 478n yılları arasında Miletos kenti de, Perslerin egemenliğini kabul etmek zorunda kalır. 

Hatta, bir ara Perslere karşı gelirler, ancak yapılan savaşta yenilirler ve Persler tarafından kent yakılıp-yıkılır, halkı ise, Mezopotamya’ya sürgün edilir.

Sonuç olarak, tüm bu olaylardan sonra Efes şehri, İskender’in haletleri zamanında tekrar Küçük Asya’nın merkezi haline geldi ve Mile şehri bir daha asla toparlanamadı.

Ancak Salamis, Platees ve Mikal yenilgilerinden sonra, Persler Küçük Asya kıyılarındaki nüfuslarını kaybettiler ve İyonya kentlerini terk ettiler. Ardından bu kentler ticaret açısından yavaş yavaş canlandı. 

Çok geçmeden; Mile şehri Atina önderliğindeki Delos Konfederasyonuna katıldı ve Menderes nehri ve körfez kıyılarında hayat yeniden başladı. Bu dönemde, Mile yine hızlı bir şekilde ilerledi.

Çünkü Atina’ya ödediği haraç karşılığında, Atina onu 440 yılında Samos ile olan mücadelesinde tuttu. 

Piree kentinin geometrik planını çizen ve bunu memleketinde ilk uygulayan Mileli Hippodamos’un da Atina’nın inşasında önemli bir rol oynadığı görülür. 

 

 

Büyük İskender:

MÖ.334 yılında, Büyük İskender, Persleri bölgeden atar ve bunun üzerine, Miletos kentinde, büyük bir rahatlama gözlenir.

İskender, Mile’ye eski yasalarını ve demokrasisini bahşetti. Bunu takiben, ülkenin mülkiyeti çok değişse de Makedonyalıların elinde kaldı. Mile yine az çok refah ve mutluluk içinde yaşadı ve bazı sanatsal faaliyetler bile görüldü. 

Ekonomik gelişimin sonucu olarak: surlar yenilenir, yeniden yapılaşma başlanır.

 

Roma hakimiyeti:

MÖ.190 yılında, Roma imparatorları tarafından, kent ele geçirilir.

Roma, Mile’ye hatırı sayılır bir bağımsızlık bırakmıştı. 

Romalıların, kentin yeniden yapılaşmasında büyük payı bulunur.

Mile şehrinin surları kısa sürede yeniden yükseldi. Romalılar, şehirde büyük surlar, kapılar, geçitler, büyük binalar, gymnasiumlar, hamamlar ve bir tiyatro inşa ettiler.   

Persler tarafından yıkılmış olan Didim tapınağını çok mütevazi bir planla, yeniden inşa etmeye giriştiler. 

Güçlü bir savaş ve ticaret filosu kurdular. Bergama, Efes, Antakya, İskenderiye ve Sirakuza gibi şehirlerle, birçok temas ve alışverişte bulundular. 

Ancak, İyonyanın diğer şehirleri gibi Mile şehrinde de vatanseverlik ve erdem kalmamıştı. Mile de bir tüccar hayati yaşanmaya başladı. Daha derin bir zekadan ve yaratıcı dehadan yoksun olduğu için kendini rehavete, şehvete ve bayağı lükse teslim etti. 

Ancak: MS.3’ncü yüzyıldan sonra, Romalıların, Miletos kentine olan ilgileri biter.

Çünkü: Latmos körfezi dolmakta, şehir denizden uzaklaşmakta, kıyı bataklık haline gelmekte ve sıtma nedeniyle, şehir halkı, şehri terk etmektedirler.

 

Bizans dönemi:

Takip eden Bizans döneminde ise: şehir sınırları oldukça daralmış ve binalar: tiyatronun çevresinde toplanmıştır.

Miletos (Milet)

Yapılaşmada: ızgara planı uygulanmış ve yapılar bu plan gereği yerleştirilmiştir.

 

Menteşe Beyliği dönemi:

1261 yılında ise, Karia bölgesinde kurulan Menteşe Beyliği, yöredeki diğer kentlerle birlikte, Miletos şehrini de ele geçirirler.

Menteşe Beyi Orhan Bey; 1333 yılında bastırdığı sikkelerde: şehrin adını “Palatia” olarak yazdırır.

1424 yılında ise, Sultan II. Murat tarafından, yöre ve harabeye dönen Miletos şehri, Osmanlı topraklarına katılır.

Milet

GÜNÜMÜZE KALAN KALINTILAR:

Yakın zamana kadar eski Mile şehrinin yeri bilinmiyordu. Sadece genel görünümü değil, yerlerin dış şekli bile, genel görünüm, eskiden olduğu gibi hiç uyuşmuyordu.

Kentin deniz kıyısında bir kıstak üzerinde olduğu biliniyordu. Dört limanı vardı ve Menderes nehrinin aktığı denize doğru uzanıyordu.

Bir Bizans kalesinin kalıntılarıyla kaplı, çıplak bir tepenin üzerinde, bir Yunan ve Roma kentinin bazı izleri bulunmaktaydı.

Şimdi Menderes nehri eski yatağından kilometrelerce uzakta, çevre göz alabildiğince kum ve çamurdur. 

Tales: “Düzenli hareketin olmadığı yerde hayat yoktur. Hareketin prensibi sudur” demiştir. 

 

Arkeolojik Araştırmalar;

Berlin Müzesinde çalışan Profesör Wigeand, 1906 ve 1907 yıllarında, orijinal Mile şehrinin yerini keşfetti. Bu eski Mile şehri, MÖ 949 yılında Persler tarafından tahrip edilmişti. 

Milet

Yeni kentin inşa edilmesi:

Yarımadanın ucundaki alanda, eski kentin Persler tarafından yıkılmasından sonra tahminen 2 kilometre mesafede, yeni kent inşa ediliyordu.

Eski Mile şehri, yeni Mile şehrinin alanının, üçte birinden fazlasını kaplıyordu.

Eski şehrin topoğrafyası ve anıtlarının evrimi hakkında, daha kesin bilgiler elde etmek için daha kapsamlı kazılara ihtiyaç vardır.

Bununla birlikte, tapınağın kulelerinde bulunan çiçek işlemeli vazo parçaları, mermer oluk parçaları ve benzerleri, eski Mile şehri hakkında fikir vermekteydi.

Burada eski büyük şehrin, ticaret, sanat, fikir ve zevk çeşmesinin izleri vardı. 

Eski Mile şehrinin bulunduğu yer, daha sonra inşa edildiği yerin, 800 metre güneyinde, Kelebek Tepesindeydi ve deniz seviyesinden 63 ve 43 metre yükseklikte, iki alan vardı. 

63 metre yükseklikteki alanda: eski kentin izleri olarak sadece bazı duvar izleri, kaplar, tavalar, kandiller ve vazolar bulunmuştu.

43 metre yükseklikteki alanda: aralarında sokak izleri bulunan duvarlar ve küçük bir kutsal alanın mermer temelleri ortaya çıkarıldı. 

Mile şehri, Karya dağlarına bitişik bir kıstağı olan yarımadaydı. Kıstak güneydeki karadan ayrılmış ve daha sonra güneydeki kıyıya uzanan uzun bir yarımada oluşturmuştu. En uç kısmı, bir körfez oluşturuyordu. 

Yarımada: en uçta 800-1000 metre genişliğinde, 3 km uzunluğundaydı. Bir kara şeridiyle karaya bağlanıyordu. Tepelerin sırtlarında şehrin binaları vardı. Tepeler arasında geniş dereler, dört liman ve deniz kıyısında güzel bir rıhtım vardı.

Kara tarafı yüksek duvarlarla ve savunmayı kolaylaştıran çok d ar bir kıstakla kapatılmıştı. En önemli iskele ve liman güneydoğudaydı. Şehrin eteklerinde şehri koruyan iki büyük aslan bulunur, bu aslanlar Mike sikkelerinde de görülürdü. 

Koyun sonunda, üç tarafta rıhtım vardı. Bu rıhtımlarda çok görkemli bir zafer anıtı vardı. Denizden Mile şehrine girerken, sol tarafta Apollo Dlephios tapınağının sütunları görülürdü. Bu tapınak, denizcilerin koruyucusuydu ve denizlerde gemilerde yolculuklarında onlara eşlik ederdi. 

Sağ tarafta, tepelere dağılmış evler vardı. Önde ise, büyük kamu binalarıyla şehir uzanıyordu. Bir yabancı Mile şehrine geldiğinde, küçük dükkanlar ve sokaklar değil, Venedik şehrindeki gibi görkemli caddeler üzerinde, kütüphane gibi mermer binalarla karşılaşırdı. 

Doğu rıhtımının sağ tarafında, geniş bir cadde üzerinde Agora binaları vardı. 

Sol tarafta ise gymnasiumlu hamamlar ve İyon tarzında çok görkemli sütunlarla süslü hamamlar bulunuyordu. 

Pline’ye göre yüzyıl sonunda deniz Menderes nehrinin yaklaşık 3700 metre aşağısındadır. 

Pausanias zamanında, MS 173 yılında, Priene ve Mile arasındaki arazi tamamen doluydu. Ancak Mile şehri ile, bu yeni doldurulmuş ova arasında küçük bir dar kanal vardı. Kumla tamamen dolması Efes’in doldurulmasından sonra gerçekleşti. Çünkü burası çok geniş bir yerdi. Rayet’in hesaplamalarına göre: 15 km genişliğinde olan bu kum sahası, MS 1’nci yüzyıl içinde, önce 1200 metre, daha sonra alan genişledikçe ortalama 600 metre kumla dolmuştu. 

Mile limanı, MS 4’ncü yüzyılda tamamen kumla dolmuştu. Bu dolgu halen devam etmektedir. Şimdi büyük bir göl olan Latmik körfezi, batı ucunda kıyıdan 18 km uzaklıktadır. Mil şehri denizden ayrılmıştı. 

MS 178’de büyük bir depremle harap olur. 

Bizans ve Osmanlı  dönemlerinde, sanki yorgun ve bitkin düşmüştü.

Miletos Tiyatro
TİYATRO:

Diğer tüm Yunan tiyatroları gibi yamaca oyulmamıştır. Çevresi yüksek mermer duvarlarla çevriliydi. Trajan’ün hükümdarlığı sırasında, MS 2’nci yüzyılın başlarına ait olmasına rağmen, Yunan tarzının tüm güzelliğine sahiptir. Ayrıca hiç bir Yunan tiyatrosunda görülmeyecek heybete sahipti. Tiyatro batı-güneybatı yönünde inşa edilmiştir. İzleyicilerden hem şehrin hem de denizin manzarasını görebilecekleri şekilde konumlandırılmıştır. 

Tiyatro 15.000 seyirci kapasitelidir. 

Tiyatro yarım daireden daha büyük cavea’ya sahiptir. Alt sıralar, orta ve üst sıralar olarak ayrılmıştır. Alt enstant, orta bölüm ve üst bölüm gibi katmanlar vardır. 

Birincisinin ortasındaki iki, 20 basamak oldukça iyi durumdadır. 

Miletos Tiyatro

Bir sütun var, ama burası imparatorun oturduğu yerdi. Yapım tarzı Roma’nın büyük amfi tiyatrosu Colesie gibidir. sesi en iyi yansıtan bir tarzdadır. Buradan bazı heykeller, Rayet tarafından Paris Louvre Müzesine kaçırılmıştır. 

Tiyatronun altındaki geçitler ve galerilerle, tiyatronun liman ve şehirle bağlantılı olarak hem pratik hem de tören amaçlı kullanıldığını düşündürür. 

Tiyatronun arka tarafında bir yerde bulunan bir kayıt: işçiler arasında bir kavga çıktığını ve bu kavganın Didymes tapınağı tarafından çözüldüğünü söylüyor. Kelebekler Tepesi ile Aslanlar Limanı arasındaki tiyatronun çevresinde ünlü şehir plancısı Miletli Hippodamus tarafından çizilen düzenli caddelerin izleri hala görülebilmektedir. 

 

TANRILAR MAHALLESİ

Tiyatro ve Faustina hamamları arasındaki mağaralar, bu mahallede tanrılara ait tapınakların bulunduğuna işaret etmektedir. Dünyanın dört bir yanından alınan tanrıların muazzam yüzleri, doğanın, yaşamın ve toplumun canlı güçleri, o  dönemde dünyanın çeşitli zihniyetleri bu tanrılar mahallesi tarafından temsil ediliyordu. 

Miletos Roma Hamamları
ROMA HAMAMLARI:

MS 1’nci yüzyılda inşa edilmiştir. Roma döneminden kalma hamamlarda, 48 sütunlu bir avlu, soğuk su ve sıcak su yalakları, terleme yerleri ve dinlenme odaları vardı. 

Miletos Faustina Hamamları
FAUSTİNA HAMAMI-HALK HAMAMLARI-baths of faustina:

Tiyatroya yaklaşık 150 metre uzaklıktadır. 

MS 2’nci yüzyılda inşa edilmiştir. Roma imparatoru Marcus Aurelius’un eşi Faustina için yaptırılmıştır. Kentin en büyük Roma hamamlarından biridir. 

Faustina hamamında büyük havuz, çeşme ve süslemeli heykel unsurlarının bulunduğu belirtiliyor. (örneğin: aslan figürü, nehir tanrısı heykelinin kaidesi gibi)

Bu hamamların bulunduğu yerde, birçok heykel bulunmuştur. Bunlara örnek: bir kadın tarafından tutulan sarhoş bir Dionysos heykeli, çıplak bir Afrodit, cerrahi aletlerle dolu bir şey taşıyan küçük bir Telesphor’a bakan bir Akslepios, çıplak bir fetih kahramanı, aslan derisine sarılmış bir Hermes heykeli.

Miletos Nympoeun-Anıtsal çeşme
NYMPHOEUM-ANITSAL ÇEŞME:

İmparator Titus zamanından kalmadır. MS 1’nci yüzyıl sonlarında inşa edilmiştir. Antik kentin merkezi konumundadır. İon düzenindeki sütunlu galeri, Agora kapısı ve Büyük Kilise arasında kalır. 

Boyutları yaklaşık 20 metre genişlikte, 21 metre derinlikte ve 16 metre yüksekliktedir. Üç katlı mermer bir cepheye sahiptir. Her kat farklı süslemelerle (sütun başlıkları, heykeller, nişler, sütunlar) bezenmiştir. Cephede hem estetik amaçlı heykeller hem su akıtma işlevi gören su borusu taşıyan heykel figürleri vardır. Sütun başlıklarında bitkisel kabartmalar, nişlerde tanrı, yarı tanrı ve kahraman figürleri vardı. 

Kent merkezinin su ihtiyacını karşılamak açısından çok önemli bir yapıdır. Çeşme görevi, su deposu, latrina yani tuvalet ve diğer su dağıtım sistemleriyle entegre edilmiştir. Kent dışındaki kireçtaşı platonun kaynak suyunu, bir su kemeri aracılığıyla Milet şehrine taşımıştır. 

Burada, kemerler üzerinde getirilen sular fışkırırdı. Kısmen dini, kısmen eğlence ve dinlenme yeri olan bir  yapıdır.

Bugün yapının ön cephesinde bazı kalıntılar, su depoları, su dağıtım sisteminin taş iç parçaları hala ayaktadır. Orijinal yapı tam olarak ayakta değildir, birçok mermer parçası restore edilmiş ya da kazılarla gün yüzüne çıkarılmıştır. 

 

HÜKÜMET KONAĞI VE BELEDİYE:

Bina dört köşeli değil, masifti. Çıkma şeklinde bir duvarla kapatılmış ve dıştan Dorik sütun başlarıyla süslenmişti. Bu sütun başlıkları arasında pencereler ve oymalı kalkanlar bulunmaktaydı. Dört kapı, dört tarafı sütunlarla süslü geniş bir avluya açılmaktaydı. Avlunun ortasında Artemis Boulaida bulunmaktaydı. Bu, kişinin danıştığı tanrıdır. Antik Yunanistan’da çok nadirdir ve neredeyse bu bölgeye özgüdür. 

Belediye binasının meydana açılan kapısı 11 metre genişliğindedir. Meydanın ötesinde, doğuda 150 x 200 metre boyutlarında ikinci bir muazzam Agora vardı. 

Milet Delphinion
DELPHİNİON:

Antik Miletos kentinin güneydoğusunda, Lion Körfezinin kenarında ve kutsal yol üzerinde yer alan bir Apollon Tapınağıdır. Bu tapınak, Miletos’un dini ve kültürel yaşamında önemli rol oynamıştır. Delphinion, özellikle Didyma’daki Apollon Tapınağına yapılan kutsal yürüyüşlerin başlangıç noktası olarak kullanılmıştır. 

MÖ 6’ncı yüzyıla tarihlenen erken dönem yapıları, tapınağın temelini oluşturur. Roma döneminde tapınağın çevresine Dor tarzında bir sütunlu galeri eklenmiştir.  

Miletos Kuzey Agora
KUZEY AGORA:

Miletos kentinin en eski ve en önemli Agoralarından biriydi. MÖ 5’nci yüzyılda inşa edilmeye başlanmış ve zamanla kentin sosyal, ekonomik ve kültürel merkezi haline gelmiştir. Aslanlı limanın hemen güneyindedir. Agora çevresini saran sütunlu portikolarla çevrilidir. Bu stoalar, hem ticaretin hem de sosyal etkileşimin merkezi olmuştur. Agoranın iinde çeşitli dükkanlar, işyerleri ve kamu binaları bulunmaktaydı. Bu yapılar, kentin günlük yaşamının kalbini oluşturuyordu. 

Miletos Gymnasium
GYNASİUM:

Gymnasium, dikdörtgen planlı olup çevresini saran sütunlu portikolarla çevriliydi. İç avluda spor aktiviteleri için geniş bir alan bulunurdu. 

MS 2’nci yüzyıl ortalarına ait spor salonuna (gynasium) güney tarafından bir merdivenle girilirdi.

İç avluda spor aktiviteleri için geniş bir alan bulunurdu. 

Bu avlunun sonunda, Dor tarzında kapılar vardı. dördünce cephe daha yüksekti ve İyon tarzında sütunlara sahipti. Her tarafı frizlerle süslü kapısı vardı. 

 
BOULETERİON:

Miletos kentinin en önemli kamu yapılarından biri olup, MÖ 2’nci yüzyılda, Seleukos kralı IV Antiochos Epifanes döneminde inşa edilmiştir. Bu tarih yapıya ait bulunan yazıtlara dayanmaktadır. 

Bu yapı, kentin yönetim merkezi olarak kullanılmış ve halk meclisi olan Boule’nin toplantılarını gerçekleştirdiği yer olmuştur. 

Miletos şehrinin doğusunda, kutsal yolun hemen doğusunda kayalık bir tepeye inşa edilmiştir. Yapı üç ana bölümden oluşmaktadır. Bunlar ana giriş kapısı, dört bir tarafı Dor düzeninde sütunlarla çevrili açık alan, yüksekliği iki kat olan, 19 sıralı taş oturma düzenine sahip yarım daire şeklinde bir salon. 

Salonun batı duvarlarında, dört giriş bulunmakta ve arka sıralara ulaşım için ek merdivenler mevcuttur. Oditoryum, dört güçlü İyonik sütun tarafından desteklenen ahşap bir çatı ile örtülüdür ve içeriye ışık girmesi için pencere açıklıkları vardır. 

Yapı ince işçilikle yapılmış mimari ve heykelsi süslemelerle zenginleştirilmiştir. roma döneminde, avluya bir kahraman anıtı eklenmiştir. Ayrıca, Bouleuteriondan çıkarılan iki mermer tripod anıtı, Berlin Antikesammlung da sergilenmektedir. 

Miletos Athena Mabedi
ATHENA MABEDİ:

Athena mabedinin bulunduğu yerde yapılan kazılarda MÖ 2000 yıllarına tarihlenen, Girit’te yapılmış Geç Myken seramikleri bulunmuştur. Bu seramikler, Miletos ve Myken kolonilerinin varlığının kanıtıdır. 

Evet, Athena Tapınağı, antik Miletos şehrinin en önemli dini yapılarından biri olup, kentin güneydoğusunda, Tiyatro Limanının yakınlarında yer almaktadır. Bugün kazı alanının çevresinde tuz çamları, zeytinlikler ve tarım arazileriyle çevrili bir havuzun içinde kalmaktadır. Bu nedenle yapıya ulaşmak için müzeden tiyatroya giden toprak yolları takip etmek gerekir. 

Tapınak İyon düzeninde bir plana sahiptir. Bu çevresinde sütunlarla çevrili bir yapıyı ifade eder. Ancak günümüzde sadece temelleri ve bazı mimari parçaları gün yüzüne çıkarılmıştır. Tapınağın inşası, MÖ 500 yıllarına tarihlenmektedir. Ancak Persler Miletos şehrini MÖ 494 yılında fethettiklerinde tapınak henüz tamamlanmamıştı. Bu nedenle yapının tamamlanıp tamamlanmadığı kesin olarak bilinmemektedir. Tapınak taş bloklardan inşa edilmiştir. Günümüzde bu taş blokların bazıları havuzun içinde görülebilmektedir. 

 

BAZİLİKA:

MÖ 3’ncü yüzyılda inşa edilen Dionysos Tapınağının yerine, MS 4’ncü yüzyılda Aziz Michael Bazilikası ve Piskopos Sarayı inşa edilmiştir. 

Eski tiyatronun yanındadır. Şehir merkezinde yer alan bu büyük bazilika, Bizans döneminin en önemli dini yapılarından biridir. Günümüze ulaşan kalıntıları, dönemin mimari özelliklerini yansıtmaktadır. 

Bu bazilika, geometrik motifler ve hayvan resimleri ile süslüdür ve doğu tarzında karışık İskenderiye tarzındadır.

İlk doğu bazilikaları ile son stil olan Ayasofya stili arasında, bir geçiş olması nedeniyle dikkat çekicidir. 

 

Aydın Söke İlyas Bey Camisi
İLYAS BEY CAMİSİ

Miletos antik kentinin yanındaki, Balat köyündedir.

Menteşoğullarından İlyas Bey tarafından, 1404 yılında yaptırılmıştır.

Timur’un Anadolu’daki otoritesinden sonra Menteşe Beyliğinin yeniden bağımsızlığını tazelemesinin ardından yapımına başlanmıştır. Osmanlı öncesi yapı tarzını taşır. 

Caminin yapımında: Miletos antik kentinin mermer blok taşlarından yararlanılmıştır. Bu yüzden de caminin içerisi ve dışı düzgün mermer bloklarla kaplanmıştır.

Kuzey cephede sivri kemerli bir giriş kapısı bulunur. Kapı üzerinde üç satırlık bir kitabe yerleştirilmiştir. 

İç kısmı kubbe ile örtülüdür. Kubbe sekizgen kasnak üzerine oturtulmuş ve yaklaşık 14 metre çapındadır. Kubbe kiremitlerle kaplıdır. 

18 x 18 metre ölçülerindedir. Doğu duvarında alt sıradaki pencereler çini kakmalı ayetlerle süslenmiştir. Mihrabı mermerdir ve geometrik motiflerle süslenmiştir. 

Üzeri, kiremit örtülüdür. Caminin mermer mihrabı: geometrik desenlerle süslenmiş olup, yapıldığı dönemin en güzel örneğidir.

Zaman içinde yıkımlar ve depremler camide tahribata yol açmıştır. Örneğin: 1955 depreminde minaresi büyük ölçüde zarar görmüştür. 

Caminin karşısında İlyas Bey’e ait olduğu kabul edilen kubbeli türbe vardır. Ayrıca caminin çevresinde zamanla harap olmuş medrese ve imaret gibi yapıların kalıntıları vardır. 

Miletos Hamam
HAMAM

Antik kentte, Milet hamamının bulunduğu yerde, 15.yüzyılda yapılmıştır. Osmanlıların bölgeyi fethetmesinden sonra yapılmıştır. 

Dikdörtgen planlı olan hamamın yapımında: antik dönemlere ait taş parçaları kullanılmıştır. Yapıdan, günümüze, sadece: soyunmalık olarak kullanılan bölümü gelmiştir.

Ortadaki büyük kubbeli sıcaklığın hemen yanlarında ise, halvet hücreleri, sıcak su sarnıcının yanında bulunmaktadır. Kubbesi yıkılmıştır. Ancak, hamamın giriş ve iç kısmındaki duvarlarda bulunan gemi resimlerine dikkatinizi çekmek istiyorum. Bu resimler, söylenenlere göre, hamamın Milet şehrine gelen denizciler tarafından kullanıldığının ifadesidir.

Miletos Milet Müzesi

MİLET MÜZESİ

İlçe merkezinin 40 km. uzağında, Miletos antik kenti içindedir. Müze: 1973 yılında hizmete açılmıştır. Miletos antik kentinde bulunan arkeolojik eserler: burada sergilenmektedir. Müze binasında: havuzlu bir hol, bir salon ve daha küçük iki salondan oluşmaktadır. Burada: MÖ.15.yüzyıla tarihlenen Myken seramikleri ve takip eden dönemlere ait, çeşitli eserler sergilenmektedir.

 

 

Aydın ili tanıtımı ve gezilecek yerlerle ilgili yazım için.

Söke ilçesi Karine antik kenti tanıtımı ve gezilecek yerlerle ilgili yazım için.

 

Malatya Kuluncak

Malatya Kuluncak

Kuluncak, Malatya il merkezi arasındaki uzaklık 110 km. dir. Kuluncak Kangal arası uzaklık 110 km, Kuluncak Hekimhan arasındaki uzaklık 27 km, Kuluncak Darende arasındaki uzaklık 47 km, Kuluncak Gürün arasındaki uzaklık 80 km dir. Kuluncak Elazığ arasındaki uzaklık 209 km dir.

Malatya Kuluncak

TARİHİ

İlçenin tarihi geçmişi çok gerilere gitmez. Yıllar önce yayla hayatı süren Başören, Konaktepe ve Karıncalık köyü sakinleri, Kuluncak yöresine kışı geçirmek için yerleşirler. İlçe kuytu bir yerde bulunduğu için ismi “Kuytucak” olmuştur.

Daha sonra ise “Kuyuncak” olarak değiştirilmiştir. Yöre ilk olarak Sivas iline bağlı iken, 1934 yılında Darende ilçesine bağlanmış ve son olarak 1972 yılında belde ve 1990 yılında ise ilçe olur.

 

Malatya Kuluncak

GENEL

İlçe genel olarak bir vadi içinde yerleşiktir ve Tohma çayı üzerinde konumlanmıştır. İlçenin rakımı 1270 metredir. Arazinin büyük bölümü dağlık ve engebelidir. 1990 yılında ilçe statüsü kazanmıştır. 

Malatya Kulancak
 

GEZİLECEK YERLER

Malatya Kuluncak Eşref Höyük
 

EŞREF HÖYÜK

İlçe sınırları içinde Konaktepe Mahallesindedir. Konaktepe-Kuluncak yolu üzerinde, Konaktepe’ye 1 km uzaklıkta, yolun 300 metre güneyinde, tarlaların arasındadır. Kuzeyindeki Karıncalık-Konaktepe yoluyla höyüğe ulaşılır.

Kuzey, güney ve doğu yönünde meyillenen bir tepe üzerinde bulunan höyük dolgusu yaklaşık olarak 30-35 metre uzunluğunda, 15 metre genişliğinde ve 4 metre yüksekliğindedir.

Üzerinde bol miktarda Tunç dönemine ait Karaz tipi seramik parçalarına rastlanılmıştır. Höyüğün üzerinde bulunduğu tepenin güney yamacında, höyük koruma sınırına kadar teraslama yapılmıştır.

Höyük 1990 yılında Sit alanı ilan edilerek koruma altına alınmıştır. Ancak höyükte herhangi bir resmi arkeolojik kazı çalışması yapılmamış olup sadece kaçak kazılar yapılmaktadır.

Malatya Kuluncak Mozaikler
 

MOZAİKLİ ALAN-KAYNARCA KÖYÜ, T AVŞANBÜKÜ MEZRASI CİVARI

İlçe merkezinde kaynarca mahallesi Tosunbükü mezrasındadır. Geç Roma dönemine ait olduğu tahmin edilmektedir. Mozaikler MS 3’ncü yüzyıla tarihlenen Doğanşehir yöresindeki Karaca motifli mozaiklerle paralellik gösteriyor.

Mozaikli taban alanının Roma dönemine ait olduğu düşünülür. Mozaiklerin sadece süslemeye ait parçalar olmayıp, mimari kalıntılarla birlikte (duvar izleri gibi) bir yapı sisteminin tabanı olduğu düşünülüyor. Bu yapı: Agora ya da ticaret merkezi fonksiyonunu taşıyan bir yapı olabilir. 

Mozaiğin tabanında geometrik, bitkisel motifler ve stilize hayvan figürleri bulunduğu ifade edilir. Mozaik alanın, mozaik döşemenin yanında bazı duvar izlerinin de izlediği kaydedilmiştir. 60 cm kalınlığında, 3.5 metre uzunluğunda, kuzey-güney yönünde bir duvar izi, doğu-batı yönünde de 2 metre duvar izi görülür.

Mozaiğin açıkta görülen kısmının tahrip olduğu, bazı kısımlarının yok olduğu anlaşılmıştır. 

Önce müzeye nakledilmesi düşünülen mozaiklerin çok geniş bir alana yayıldıkları görülünce, yerinde korunmasına karar verilmiştir.  

Evet mozaikli alanın, “Zeugma Mozaikleri” ne alternatif olabilecek değerde olduğu görülmüştür. Geniş bir taban yüzeyi mozaiklerle süslenmiştir. Mozaiklerin MS 2’nci yüzyıla ait olduğu ileri sürülür. Bazilika ya da kilise yapısını işaret eden mimari planlama özellikleri, gündeme gelmiştir, ancak planların haç planı olmadığı, uzun yapılı bazilika tarzının bir versiyonuna benzediği düşünülür. 

Malatya Kuluncak Bicir Köyü Yamaç Yerleşimi
 

BİCİR KÖYÜ BİCİR YAMAÇ YERLEŞİMİ

İlçe merkezine 15 km uzaklıkta, Bicir mahallesinin yaklaşık 4.5 km güneybatısında ve mahalle yolunun 200 metre güneydoğusundadır.

Günümüzde tarım arazisi olarak kullanılan alan, kuzey-güney doğrultuda uzanmakta olup, doğu ve batı yönde dere ile sınırlanır. Bölgenin topoğrafik yapısı yamaçtır. Arazi eğimli, muhtemel vadiler veya  dere yatarları gibi doğal sınırlarla çevrili bir konumdadır.

Arazide bitişik iki adet kaçak kazı çukuru görülür.

Kazı çukurları 10 metre uzunlukta, 3 metre genişlikte, 2 metre derinliktedir. Çukurlarda mimari yapı kalıntılarına ait mimari bloklara, arşitrav, friz sütun parçalarına, kapama kiremitlerine ve seramik parçalarına rastlanmıştır.

Söz konusu alanın Roma dönemine ait bir yamaç yerleşimi olması muhtemeldir. Bölge 2008 yılında Sit alanı ilan edilerek koruma altına alınmıştır.

 

Malatya Kuluncak Mehmet Halife Türbesi

MEHMET HALİFE TÜRBESİ-SİYAHİ BABA TÜRBESİ

Kuluncak ilçe merkezinde şehir mezarlığındadır.

Osmanlı dönemine aittir. Kişinin dönemin din adamlarından biri olduğu tahmin edilmektedir. Yöre halkı tarafından “Mehmet Kalfe” olarak tanınır. Bu türbe “Siyahi Baba” adıyla da bilinir.

Malatya Kuluncak Kabak Abdal Türbesi
 
KABAK ABDAL TÜRBESİ

İlçe merkezine bağlı Alvar köyündedir. Köyün kuzeybatısına uzanan Tekke Deresinin hemen kenarında yüksekçe bir tepede “Son Osmanlı” dönemi yapıları tarzında türbe mezarı bulunmaktadır.

Kuluncak Kabak Abdal Türbesi

Hakkında çok sayıda söylence vardır. Kabak Abdal’ın Alvar’a ne zaman, nereden geldiği ve nasıl geldiğine dair yazılı bir kaynak yoktur. Türbesin kapısı üzerindeki kitabe çok yıprandığından çözülememiş, sadece 1844 tarihi okunabilmektedir. 

Türbe korunması gereken kültür varlığı olarak tescil edilmiştir. 

Kare planlı yapının üstü kubbelidir. Yapı içinde, beton sıvalı bir mezar bulunur. 

Kuluncak Kabak Abdal Türbesi

Çevrede Kabak Abdal’ın asıl isminin Abdullah olduğu, saçları dökülmüş olduğundan “Kabak Abdal” isminin Balım Sultan tarafından verildiği anlatılmaktadır. Kendisi Balım Sultan’ın dervişlerindendir ve Balım Sultan 1511 yılında ölmüştür. Bir başka söylenceye göre, I Murat (1362-1389) döneminde yaşamıştır. 

 

KABAH APTAL TÜRBESİ-ŞİFALI HAMAM:

Alvar köyü ile ilçe merkezi arasında bulunur. Özellikle romatizma gibi rahatsızlıklara iyi geldiği söylenen hamam, yerel halk ve ziyaretçiler için sağlık yönüyle önem kazanmaktadır. Ancak günümüzde hamamın suyunun çekildiği ve hamamın enkazının bile kaybolduğu söylenmektedir. 

 

 

LEYLEK TEPESİNDEKİ TÜRBE:

Çiritbelen Mahallesindedir. Oldukça ilginç bir konumdadır. İlçenin en yüksek yeri olarak kabul edilen bu yerin zirvesi yaklaşık 2052 metredir. İlçede Leylek Tepesi üzerindeki türbe olarak anılan bir de türbe bulunmaktadır. Tarihi kaynaklarda: Leylek Tepesinin üstünde “Leylek Baba” gibi efsanevi figürlerin mezarları olduğu ve bu yerin ziyaret amaçlı kullanıldığı da belirtiliyor. 

Evet, doğa ile iç içe bir tepedeki türbe olarak hem manzarası hem de atmosferiyle dikkat çeker. 

 

TERSİHAN VE BAŞÖREN BÖLGELERİ;

İlçe merkezinin 11 km uzağındadır. Tersihan (Tersehan) bölgesi de Başören çevresinde anılmaktadır. Evet, buranın tarihi kalıntılar barındırır. Eski yerleşim izleri açısından gezilebilir. Ancak bu bölgelerle ilgili ne bir resim, ne de ayrıntılı bilgi bulamadım. 

 

KIZILHISAR KÖYÜ:

16’ncı yüzyıldaki kaynaklarda Darende’nin Ayvalı nahiyesine bağlı bir köy olarak gözüken ( o zamanki adıyla Kızılcahisar, Kızılşar) Kızılhisar köyünün ilk kuruluşu 1500’lü yıllara dayanmaktadır. Ancak 1680’li yıllardaki açlıktan geriye sadece daha önce köy dışına giderek kurtulan 4 kişi kalır. Bunlar köyü yeniden kurarlar. 

Evet günümüzde köy, geleneksel taş evleriyle, eski mimari dokusuyla dikkat çeken bir köydür. Kültürel atmosfer ve doğa iç içedir. 

Kuluncak Mavi Göl

MAVİ GÖL:

Kanyonları, mağaraları, kamp alanları, tarihi ve doğal güzellikleriyle önemli rotalardan biridir. Muhteşem manzarasıyla büyülüyor.

Bicir Mahallesinde yer alan Krom madeni sahasında maden çıkarımı ile oluşan yapay göl, son yıllarda ziyaretçilerin büyük ilgisini çekiyor. Göl, bulunduğu alan itibarıyla “mavi cennet” olarak adlandırılıyor. Son dönemlerde gölün hemen yanında bir de Yeşil Göl oluştuğu bildirilmiştir. 

 

Malatya Hekimhan

Denizli Pamukkale

Denizli Pamukkale

Denizli Pamukkale; Türkiye denildiğinde, gerek yerli gezginler ve gerekse yabancı turistlerin aklında kalan, belli-başlı resimlerden biri Pamukkale. Uzaktan bakıldığında gerçekten o muhteşem beyaz görüntü insanı büyülüyor. Umarım bu beyazlık, bizlerden önce günümüze kadar olduğu gibi, gelecek nesillere de daha yüzlerce yıl sonralarına kadar aynı güzellikle, aynı beyazlıkta kalarak, devam eder.

Ama elbette bu dileklerin olabilmesi için, mutlaka çeşitli önlemlerin alınması gerekiyor. Başlıca önlem ise: temizlik, bölgede temizlik çok önemli. Travertenlerin sularının, otellere verilerek tamamen heba edilmesi önlenmeli, travertenlerin üzerinde gerek insanların yürümek suretiyle ve gerekse çöp atmak suretiyle oluşturdukları kirlilik kesinlikle önlenmeli. Yoksa, bu doğanın binlerce yılda oluşturduğu güzellikler çok daha kısa sürelerde kaybolacak.

Denizli Pamukkale; Denizli’ye ulaşım: Ankara’dan 477 km., İstanbul’dan 649 km. ve İzmir’den ise 224 km. Ancak; Pamukkale’ye gitmek için, ince bir ayrıntı var. Pamukkale; Ankara karayolunda, yani Denizli’ye yaklaşık 4 km. uzaklıkta yol sapağı var. Ankara’dan gelenler için; Denizli’ye varmadan, tabelalar bulunan bir sapaktan; sağa dönmeniz gerekiyor. Sonra; yine, güzel bir yol ve yaklaşık 18 km. ilerleyeceksiniz.

Yol üzerinde: bol miktarda; otel, motel, pansiyon ve alışveriş mağazaları var. Bunların önünden geçtikten sonra, kilometrelerce uzaktan, bembeyaz ve parlak kayaları görmek ve bunların büyüsüne kapılmamak mümkün değil. Evet; bu beyaz kayaları; çok uzaktan göreceksiniz. Bulunduğu bölgedeki, gri tonların arasında, bembeyaz bir gölge.

Kalacağınız otel, Karahayıt’da ise, bu yol üzerinden, hiç ayrılmadan, doğruca ilerleyin, bu yol sizi Karahayıt otellerinin bulunduğu yere götürecek. Günübirlik geliyor iseniz; Pamukkale’ye girmek için, iki giriş kapısı var, doğal olarak iki seçeneğiniz var. Güney ve kuzey. Gezinize başlamanız için, bunlardan birini tercih etmeniz gerek.

Denizli Pamukkale; Güney kapısını tercih ederseniz; Pamukkale travertenlerini gördüğünüz anda, merkezdeki bir sapaktan, sağa dönmeniz gerek, sonra bir rampa çıkacaksınız ve travertenler. Hayır; kuzey kapısından gireyim derseniz, yine aynı yolda ilerleyin, Karahayıt oteller bölgesine varmadan, sağ yanınızda, kuzey giriş kapısını göreceksiniz. Bu bölgede; yamaç paraşütü de yapılıyor, paraşütçülerin gökyüzünde süzülme görüntülerini de izleyebilirsiniz.

KENTİN TARİHİ

Denizli Pamukkale: Antik dönem coğrafyacısı Strabon’a göre; buradaki ilk yerleşim Frigler döneminde olmuş. Yine de, şehir hakkında, Helenistik dönem öncesine ait herhangi bir bilgi ve belge yok.

Yalnızca: Hierapolis olarak kurulmadan önce, ana tanrıça Kyble’ye ait bir kültürün varlığından söz etmek mümkün. Anadolu halkları, Hitit ve Frig dönemlerinde; bu tür termal su kaynaklarının bulundukları yerlere, tapınak inşa ederler ve bu olağanüstü doğa olaylarına tapınırlardı.

Termal kaynağın bulunduğu yerde; Frig döneminde inşa edildiği belirlenen küçük tapınak, belki de başlangıç yıllarında, bölgenin ibadet yeri olmuş ve sonradan inşa edilecek ve gelişecek olan Hierapolis şehrinin de çekirdeğini teşkil etmiştir. Yine de, bir yerleşim olduğu kesin ama, kimler, bu net değil.

Neyse, Hierapolis olarak kent; Bergama krallarından, II. Eumenes tarafından , MÖ.197 yılında kurulmuş.

Bergama’nın efsanevi kurucusu, Telephosos’un karısı Hiera’ya atfen, şehre, Hierapolis ismi verilmiş.

Antik dönemde; burası, bir kür merkezi olarak uzun yıllar kullanılmış. O devirlerde, burada 15 tane hamam olduğu söylenmekte. Zamanın büyük devlet adamları ve zengin kişileri, tedavileri için buraya gelirlermiş. Tedavileri ise; din adamları ve antik dönem hekimleri tarafından yürütülürmüş.

Şehir; Roma imparatoru Neron döneminde, MS.60 yılında, çok büyük bir deprem geçirir. Çünkü; bulunulan bölge, deprem kuşağı üzerindedir. Zaten; termal suyun çıkmasını da buna bağlamak mümkündür.

Denizli Pamukkale: Malum, fay tabakaları arasından çıkıyor. Deprem felaketleri, şehri, bir süre üst üste etkilemiş. Ama, her seferinde de, şehir yeniden onarılmış. Ancak; Helenistik mimari özelliklerini yitirmiş ve tamamen bir roma şehri görünümüne kavuşmuş.

Takip eden dönemde, şehirde, Bizans egemenliği görülür. Egemenlik el değiştirse de, şehir, yine çok önemli bir merkez olma özelliğini sürdürmüş.

ŞEHRİN DİNİ VASFI

Denizli Pamukkale: Şehir; Pagan döneminde, su kaynağının yakınına kurulan dini yapı ile, kutsal bir kimlik kazanmış.

Daha sonra ise; MS.80 yıllarında, Hz. İsa’nın havarilerinden, Aziz Philip, burayı ziyaret eder, ancak dini yayma girişimleri nedeniyle, çarmıha gerilerek öldürülür.

Hıristiyanlığın resmi din olarak kabul edilmesinden sonra ise, Aziz Philip’in burada öldürülmesi, şehit edilmesi olarak düşünülür ve MS. 4’ncü yüzyılda, çarmıha gerildiği yere, bir şehitlik yapılır.

Bu yapıyı, aşağıda daha ayrıntılı anlatacağım.

Burada; şehrin nasıl dini merkez olma özelliğini kazandığını ifade etmek istedim. Tabi, bunun yanında, şehirde, tarihi süreç içinde, birçok dini yapı daha yapılır. Böylece; buraya, muhteşem bir inanç turizmi potansiyeli ön plana çıkar ve çevreden insanlar akmaya başlar. Şehrin; arkeolojik literatürdeki ismi olan ” Hall City” (kutsal kent)de bunu kanıtlamaktadır.

Şehir; MS. 12’nci yüzyıl sonlarına doğru, Türklerin egemenliğine girer.

MS.1354 yılında, yine büyük bir deprem olur. Şehir, yine bir taş yığını haline gelir. Terk edilir, yüzyıllar boyunca, sular altında kalır ve harabeler, kalın bir traverten tabakası ile örtülür. İlk defa 1887 yılında, Berlin Üniversitesinde görevli Prof. Human’ın başkanlığındaki bir heyet tarafından kazı yapılır. Dar kapsamlı kalan bu kazıdan sonra ise, 1957 yılında Prof. Paola Verzane başkanlığında çalışmalara başlayan İtalyan heyeti, çok başarılı kazı çalışmaları yürütür.

GENEL

Denizli Pamukkale: Evet, Pamukkale, Türkiye’nin en tanınmış, doğa harikası bir bölge. Yerli ve yabancı turistlerin ilgi odağı. Türkiye’de bu tür yerler olsa da, bu boyutta, bu büyüklükte yok.

Şehrin kurulu olduğu yer: Çökelez dağı ve yüksekliği 160 metre. Bu yükselti üzerinde, termal suyun oluşturduğu beyaz görünümlü bölgenin uzunluğu ise, 2700 metre.

2008 yılında, bölgeyi ziyaret eden turist sayısı: 2.800.000. Bölge: 1988 yılında, UNESCO tarafından Dünya Kültür Mirası listesine alınmış.

Evet; buralara gelirseniz ve yöresel yemek kültürünün başlıca örneğini tatmak isterseniz, mutlaka Denizli şehrinin içine girin ve çarşıda, tandır kebabı tadın. Mutlaka beğeneceğiniz bir lezzet.

Özellikle; çarşı içinde çok güzel yapan yerler. Bu arada; bu bölgeye geldik, ne alabiliriz, hediyelik veya kendimiz için alışveriş olanakları nedir derseniz.

Bu bölgede; çok miktarda, tekstil üretimi üzerine yoğunlaşan fabrikalar var. Yani: bu bölgeden; bornoz, havlu, yatak takımları, nevresim, çarşaf gibi, masa örtüsü alabilirsiniz. Denizli şehir içinde, merkezde, bu tür şeylerin satıldığı alışveriş merkezleri var.

Ama şehre inemezseniz, Pamukkale yolunda da, bu tür alışveriş yapabileceğiniz mağazalar var. Fiyatlar turistlere yönelik olsa da, sonuçta etiketi kontrol edip alabiliyorsunuz. Ne alabilirim, ne satılır, ne alınmalı, ne yenir, ne yenmeli, meşhur yemeği nedir. Denizli ve Pamukkale yöresinde işte bunlar.

GEZİ PLANI

Denizli Pamukkale: Evet, Pamukkale’de nereyi gezelim, nereyi görelim, en güzel, en ilginç, en orijinal yerleri neresi. Ben bir gezi planı yaptım ama bu gezi planı, çok doğal olarak, size öneri mahiyetindedir.

Gezilecek yerleri seçerek, kendinize uygun bir plan elbette yapabilirsiniz. Neyse; dedim ya öneri. Burada; gezi planını vereceğim, aşağıda ise, gezilecek yerleri ayrıntılı olarak tanıtmaya çalışacağım.

Karahayıt bölgesinde, çok güzel oteller var. Gün boyu, Hierapolis’te gezinip, sonra bu bölgedeki otellerden birine gelip, açık veya kapalı havuzunda, bütün gün yorgunluğunu giderebilirsiniz.

Gerçekten muhteşem güzel ve sessiz bir ortam var. Yalnızca; hafta sonlarında, kalabalık turist gurupları geldiğinde, oteller hareketleniyor. Genelde, hafta içi, çoğunlukla sakin.

Evet; Karahayıt bölgesinden ilerlediğimizde 3-4 km. ötede, Pamukkale’nin kuzey girişini görmek mümkün. Buradaki gişeden biletimizi aldıktan sonra, özel aracımız ile içeriye girebiliyoruz. İçeride; nispeten dar bir asfalt yol var.

Dar çünkü yolun her iki kıyısı da, tamamen, antik kalıntılarla, mezarlarla dolu. Yolda; çevrenizdeki antik kalıntıları izleyerek ilerleyin ve bir süre sonra; aracınızı en uygun bir alanda, yolun kıyısına park edin.

Çünkü; antik caddeyi ve antik kapıları görmelisiniz. Evet; aracınızı park ettikten sonra; bir süre, antik mezar yapılarının arasında; tamamen doğal bir ortamda, dolaşabilir, yapıları gezebilir ve inceleyebilirsiniz.

Yeterli tanıtıcı tabela olması güzel bir uygulama. Sonra: antik cadde, sütunları, antik kapılar, tapınaklar, kiliseler, hamamlar, evler ve anıtsal sokaklar. Şehrin ana caddesine girişi sağlayan antik kapıyı görün.

Caddenin zemini, tamamen büyük taşlarla kaplı. Ortasından, üzeri yine taşlarla kaplı olan su kanalı geçiyor. Anıtsal sütun blokları, Roma’nın gösteriş ve ihtişamının izlerini taşıyor. Bu bölgede; gönlünüze göre gezin, tarihi canlandırın, o insanların yaşadığı yerde bulunmanın heyecanını yaşayın. Cadde üzerindeki iki anıtsal çeşmeyi görün.

Sonra; yine arabanıza biniyorsunuz ve aynı yoldan ilerlemeye devam ederek; büyükçe bir alana çıkana kadar ilerliyorsunuz. Bu alanın: sağ yanı, travertenler, tam karşıda, müze olan roma hamamı, sol yanda ise, Kleopatra havuzu.

Aracınızı; merkezdeki otoparklardan birine bırakın. Artık; yürüyüş zamanı. Yalnız: ayaklarınızda özellikle terlik olmasına dikkat etmelisiniz, aksi halde travertenlerde, su havuzlarında gezemezsiniz veya gezmeniz zor olabilir.

Evet; önce, sağ yana, travertenlere ilerleyin. Ayakkabı veya terlikle girmek yasak. Suların bulunduğu havuzlar; yer yer derinleşse de, en derin yeri, diz hizasında.

Yalnızca: ayaklarınızın ıslak zeminde kaymaması için, biraz dikkat yeterli. Bir de, burada asla ve asla, temizlik kurallarına uymanız gerek. Yani: sigara, kuruyemiş veya kirlilik yaratacak başka herhangi bir şey olmamalı.

Evet, devam ediyoruz, bu pamuk gibi bölgede; nispeten ılık suların içinde, bir süre dolaşıyoruz ve son yıllarda oluşan kirliliği, yani beyazdan öze gri rengin oluşumunu üzülerek izliyoruz ve buna sebep olanlara kızıyoruz.

Evet; bazı yerler grileşmiş. Sular; sürekli olarak verilmiyor, özellikle yaz aylarında; suların sık verilmemesi nedeniyle, bazı bölgelerdeki havuzların suları yok, zemin kuru, renk gri.

Travertenlerde dolaştıktan ve muhteşem manzara karşısında fotoğraflarımızı çektikten sonra; çıkıyoruz ve hemen yan taraftaki müzeye giriyoruz.

Müzede geziyoruz. Müzeden çıktıktan sonra ise, biraz uzunca bir yol bizi bekliyor. Uzaktan görülen tiyatroya, hafif bir rampadan yukarı yürüyerek çıkıyoruz. Evet: tiyatroda geziyoruz.

Sonra, geldiğimiz yoldan, rampa aşağıya tekrar iniyoruz ve solumuzda kalan, antik havuza girmemiz gerek. Yanınızda; mayo varsa ki, kesinlikle olmalı, mutlaka antik havuza girmeyi tercih edin.

Hoş, kalabalık olması belki sizi etkileyecektir ama, girmeseniz bile içeri girip, havuzu görün, içindeki tarihi kalıntılar ile, gerçekten ilginç bir görüntü sunuyor.

Evet; daha öncede söylediğim gibi; Hierapolis yani Pamukkale güzel bir yer. Turistik açıdan birçok görülmesi gereken mekan var. Bunları; kendi tercihlerinize göre, bir sıraya da koyup gezebilirsiniz. Kesin olan şu ki, Pamukkale’ye gitmekten büyük keyif alacaksınız.

TRAVERTENLER BÖLGESİ

Denizli Pamukkale: Evet, travertenler ve üzerlerinde, çeşitli büyüklükteki havuzlar. İsterseniz, önce travertenler ve sonrada bu travertenler üzerindeki beyaz örtünün nasıl oluştuğunu bilelim.

Evet; traverten sözü, nereden geliyor? İtalya’dan. Şöyle ki, İtalya’da, geniş traverten çöküntülerinin bulunduğu bir yer var.

Tvoli kenti. Bu kentin; Roma imparatorluğu dönemindeki adı ise: Tivertino. Traverten sözü, işte buradan gelmiş. Biraz geniş ve saçma bir bağlantı diyebilirsiniz, ama sonuçta, bu bilginin doğruluğuna inanmak durumundayız.

Evet: travertenler nasıl oluşuyor? Çeşitli nedenlere ve ortamlara bağlı olarak, kimyasal reaksiyon sonucu, çökelme ile oluşuyor. Bu bölgede; sıcaklıkları 30-90 derece arasında değişen, yirmiye yakın su kaynağı var ki, bu kaynakların varlıkları, antik devirden günümüze kadar geçen yüzlerce yıla dayanıyor.

Bu termal su kaynaklarından çıkan su; yaklaşık 300 metre uzunluğundaki bir kanalı geçiyor ve traverten başına geliyor ve buradan, traverten katlarına, aşağıya doğru dökülüyor.

Bu katlarda: suyun aldığı mesafe ise; 250-300 metre. Bu mesafede, traverten katlarında ilerlerken, suyun içindeki kalsiyum karbonat çökeliyor ve başlangıçta ince bir jel halindeki bu beyaz çökelti, zaman içinde kat kat sertleşerek, traverteni oluşturuyor.

Beyazlığın oluşumunda; hava şartları, ısı kaybı, akışın yayılımı ve süresi çok etkin. Yapılan hesaplamalara göre, yılda, yaklaşık 1 mm. yani bir tırnak kalınlığında bir beyaz katman oluşuyor.

Bu katman; herhangi bir dış tesir, yani kirlilik olmaz, üstüne basılmaz ise, belli bir süre sonra sertleşiyor ve beyaz bir tabaka oluşuyor. Kirlilik olur, üstüne basılırsa, jel dağılıyor veya tabaka, beyaz değil, gri oluşuyor.

Evet, bu oluşum, günümüzde de halen devam etmekte. Biraz öncede söylediğim gibi, üstte ince bir jel tabakası var. Havuzlara, bu yüzden kesinlikle ayakkabı ile girilmemeli ve çöp atılmamalı.

Aksi halde, bu jel tabakası sertleşmeden, su ile akıp gidiyor. sonuçta ise, beyaz tabaka, zamanla kaybolmaya başlıyor. Yani: tedbir alınması şart.

Travertenler böyle oluşuyor. Tabi, bu oluşumu sağlayan suyun; bu beyazlığı yaratma gücü yanında, çeşitli hastalıklara iyi gelen özelliği de var.

Bu havuzlardaki termal suların sıcaklıkları, yaz-kış değişmiyor. Hep aynı, 35 derece. Termal sular; iki türlü sağlık etkisi yaratmakta.

İçine girildiğinde: kalp, damar sertlikleri, tansiyon, romatizma, deri, göz, raşitizm, felç, sinir hastalıklarına iyi geliyor. İçildiğinde ise: (elbette kaynağın bulunduğu yerden içildiğinde) mide rahatsızlıklarına iyi geliyormuş. Ayrıca: idrar söktürücü özelliği ve böbrek taş ve kumlarını dökücü özelliği de varmış.

AZİZ PHİLİPPUS ŞEHİTLİĞİ

Denizli Pamukkale: Dini ve ruhani merkez olarak yapılmış bir yapı. Ortasındaki mermer kaplı alanda, azizin mezarı var.

Yaklaşık: 20 metre çapındaki sekizgen bölümün üstü, kurşun kaplı bir kubbe ile örtülmüş.

Yapıda: dua edilmesi için, küçük şapeller mevcut. Günümüzde, burada, birçok kilise, Aziz Philippus bayramı kutlayıp, ayin düzenliyorlar.

ARKEOLOJİ MÜZESİ

Denizli Pamukkale: Hierapolis kentinin en büyük yapısı. Aslında; bir Roma hamamı. Bu yapı: MS.60 yılındaki büyük depremden sonra, şehirdeki inşaat faaliyetleri sırasında, MS.2’nci yüzyılda yapılmış.

Amaç: hemen arkasındaki önemli bir su kaynağından yararlanmak. Kaynaktan çıkan sular, travertenlerin bulunduğu vadiye akmadan önce, bu hamamın kalıntıları üzerinden geçmekte. Akan suyun, kalker oluşturma özelliği devam ettiğinden, bugün, hamamın orijinal tabanı, 4 metre kalındığında bir kalker tabakası altında kalmış.

Roma hamamı; 1984 yılında, restore edilerek, müze olarak hizmete açılmış. Müzedeki; 3 kapalı mekan ve doğu bölümündeki kütüphane, teşhir alanları olarak düzenlenmiş. Açık teşhir alanlarında ise, mermer ve taş eserler sergileniyor.

Sergilenen eserler, Hierapolis kazılarından çıkarılan buluntular. Ayrıca; çevredeki, antik kentlerden gelen eserlerde, burada sergileniyor. Biz, sergilenen eserleri salon salon gezmeye başlayalım, mutlaka girin, güzel bir müze.

LAHİTLER VE HEYKELLER SALONU

Denizli Pamukkale: Hierapolis ve Laodikeia kazılarından çıkarılan eserler sergileniyor. Lahitler, heykeller, mezar taşları, mimari sütun başlıkları ve yazıtlar var.

Mezar taşları içinde; yöreye ait gelenekleri simgeleyen, aile mezarları ile ilgili örnekleri görebilirsiniz. Müzenin en güzel eseri ise, buradaki: Leodiekima kentinde bulunan bir lahit. Arhon isimli, şehir meclisi üyesi birine ait.

KÜÇÜK ESERLER SALONU

Denizli Pamukkale: Burada; MÖ.4 binli yıllardan beri, birçok uygarlığa damgasını vuran küçük buluntular sergilenmekte. Bunlar; Denizli ve çevresindeki yerleşim yerlerinde ele geçmiş buluntular.

Dönemine göre; eski uygarlıkların eserlerinin en güzel örneklerinden olan; Beycesultan höyüğünden çıkarılan eserler, ayrı bir önem taşıyor.

Pişmiş toprak testi, tören kapları ve taş eserler var. Salonun diğer bölümünde ise, Frig, Helenistik, Roma, Bizans dönemlerine ait; pişmiş toprak kandiller, adak kapları, cam kaplar, kolyeler, madeni takılar sergilenmekte. Ayrıca: sikkeler var.

HIERAPOLİS TİYATROSU BULUNTULARI SALONU

Denizli Pamukkale: Tiyatronun sahne bölümünü süsleyen eserlerin birçoğu, burada sergileniyor.

Bunlar: Apollon ve Artemis’e ait mitolojik kabartmalar, Roma İmparatoru Severus’un taç giyme töreni, Apollon, Leto, Artemis, Hades ile ilgili heykeller, sfenksler, büst heykelleri ve mimari kabartmalar.

Ayrıca; kent tanrıçasının taç giyme töreni ve tiyatro ile ilgili meclis kararlarını belirten yazıtlar.

Evet: buradaki, MÖ.3’ncü yüzyılda yapıldığı sanılan, bir kabartmanın üzerinde, figürlerle anlatılan bir efsaneden söz etmek istiyorum.

Şöyle ki: ” Hierapolis’te, en iyi müziğin kim tarafından yapıldığı konuşulduğunda, Marsyas isimli bir şehir yerlisi, ortaya çıkarak, tanrı Apollon’a rağmen, kendisinin en iyi müziği yaptığını iddia eder. Marsyas ve tanrı Apollon arasında, yarışma yapılır.

Neticede, Marsyas yenilir ve tanrı Apollon ile yarışmaya girme densizliğini gösterdiği için, şehir meclisi tarafından, derisi yüzülerek öldürülmesine karar verilir.

Bu görev için, bir İskitli bulunur. Kabartmada: Marsyas, kollarını kaldırır ve ellerinden bir çam ağacına bağlanır. Karşısında ise: bir iskitli, diz çökmüş, büyük bir taş üzerinde bıçağını bileylemektedir.

Bu sırada, başını kaldırıp, Marsyas’a bakıyor. Arkada ise, tanrı Apollon, bu olayı izlemekte. Marsyas’ı yendikten sonra, iki peri tarafından, kendisine, defne tacı giydirilmiş.

Apollon, elinde zafer palmiyesi tutmakta, şerefe içki içerek, olayı ve başarısını kutlamakta.” Evet: kabartma üzerindeki tasvirin hikayesi bu. Bu kabartmayı izlerken, hikayeyi bilirseniz, daha olumlu gözle, kabartmayı izleyebilirsiniz.

ANTİK TİYATRO

Denizli Pamukkale: Yamaca yaslanmış olarak inşa edilmiş. MS.62 yılında, yani depremden sonra, Flavuslar döneminde inşasına başlanır ve MS.206 yılında, Severuslar döneminde inşaat bitirilir. Yani: yaklaşık 144 yıllık bir süreç.

Evet; tiyatronun bugünkü durumu güzel ve çoğu ayakta. Seyirci bölümünde: 50 oturma sırası var. Bu sıralar, 8 merdiven sırası ile, 7 bloka ayrılmış. Tam ortada: krallık locası var.

Orkestranın bulunduğu sahnenin önünde, 3.66 metre yüksekliğinde bir duvar ve duvarda ise, 5 kapı ve 6 niş bulunmakta. Bunların önünde ise, 10 sütun var ve mermer sütunların üstleri, istiridye kabuğu şeklinde motiflerle dekore edilmiş. Araları ise, heykellerle süslenmiş.

Kabartma firizde; birçok olay tasvir ediliyor. Özellikle: mitolojik konuların işlendiği sahnelerde, Helenistik dönem heykel sanatının etkilerini görmek mümkün. Bu sahne binasının, kabartmalı frizle süslenmesi geleneğini: Perge, Side ve Nysaa antik şehirleri tiyatrolarında da görmek mümkün.

Nysaa antik kenti tanıtım yazısı.

Perge tanıtım yazısı.

Side tanıtım yazısı.

NEKROPOLLER (MEZARLIKLAR)

Denizli Pamukkale: Kent surlarının dışında ve ova dışındaki tüm yönlerde, bunları görmek mümkün. Mezarların yapımında: kireçtaşı ve mermer kullanılmış.

KUZEY NEKROPOLÜ

Denizli Pamukkale: Anıtlar iyi durumda korunarak, günümüze kadar gelmiş. Yayıldığı geniş alanda, çok sayıda traverten lahit görmek mümkün.

Gerçekten, etkileyici bir görünüm. MÖ.2 ve 1’nci yüzyıllardan kalma. Helenistik döneme ait. Sayıları 2000 civarında.

İki tür mezar var. Birinci türde: düzgün kesilmiş taşlardan örülü mezar odası ve yapıya girince, küçük bir koridor sonunda, mezar odasına ulaşılıyor. Yapının üstü ise, koni biçiminde toprakla örtülüyor.

Daha çok, seçkin kişilere ait bir mezar modeli. Diğer bir tür mezar ise, bir kaide üzerinde, lahit şeklinde. Bu tür mezarlarda, kaide üzerinde bulunan yazıtta: Yunanca ” bomos ” kelimesi yazılı.

Bu kelime: ölünün, yüksekte duran vücudu ile bağlantılı olarak, ” anısını yücelten ” simgesel bir anlam taşımakta. Bu tümülüsler den ve kaide üzerindeki lahitlerden, ortadaki asfalt yol boyunca ve doğuya çıkan bayırda, çok sayıda var.

GÜNEY NEKROPOLÜ

Geniş traverten düzlük, depremin etkisiyle tamamen alt-üst olmuş. Çukur mezarlar ve taş ocağına ait izler var. Bu alanın kuzeyinde, kazı çalışmaları halen sürdürülmekte.

Yamaçta, Bizans surlarının bulunduğu yerdeki mezar yapılarında, taş bir kaide üzerinde duran, figürlü, mermer lahitler bulunmuş.

Çatı kısmı: kerpiç tuğlalar ile yükseltilmiş ve kiremit örtülmüş. Mezar yapısının içi ise; renkli fresklerle süslenmiş. Değişik bir roma mezar yapısı tarzı olması nedeniyle önem taşıyor.

ANTİK HAVUZ (KLEOPATRA HAVUZU)

Denizli Pamukkale: Muhteşem bir mekan. Sıcak bir su ve, havuzun içinde, bir sürü tarihi kalıntı, sütun başlıkları, büyük mermer parçaları.

Binlerce yıl öncesine sizi götüren bir ortam. Pamukkale’nin simgesi olmuş bir mekan. Bir zamanlar, Mısır Kraliçesi Kleopatra’nın da burada yüzdüğü rivayet edilmekte. MS.60 yılındaki büyük depremden sonra, bu havuz oluşmuş.

Havuzun içinde: bir kısım, antik mimari kalıntılar göreceksiniz. Gerçekten çok orijinal bir görüntü. Bu kalıntılar üzerinde yüzüyorsunuz. Havuzun derinliği fazla değil, su ılık.

Ama, dediğim gibi, mimari kalıntılar var, su berrak, bunları görebiliyor ve üzerlerine basarak yürüyor veya yüzebiliyorsunuz.

Sütunlu caddenin yanındaki agoraya ait bir yapı, depremde etkilenerek, bu havuzun bulunduğu yere, yıkılmış. Bu yapının parçaları, halen havuzun içinde.

Suyun sıcaklığı nedeniyle, havuz suyunun rahatlatıcı bir etkisi var. Sıcaklık: 35-55 derece arasında. Ayrıca: havuzdaki suyun, birçok hastalığa iyi geldiği söylenmekte, çünkü termal su.

Ücret ödeyerek girebiliyorsunuz. Kabinler var. Bunlarda: mayonuzu giyebilir ve bu ilginç havuzda, elbette kalabalığı yadırgamaz iseniz, yüzebilir veya yüzmek pek mümkün değil ama, suyun içinde, bir kenarda öylece durabilirsiniz. Yine de; mutlaka deneyin.

APOLLON TAPINAĞI

Denizli Pamukkale: Burası; şehirde yaşayan yerli halkın, en eski dini merkezi.

Tapınağın altında; pagan dönemine ait, dini değeri büyük bir mağara bulunmakta imiş. Tanrı Apollon, bölgenin ana tanrıçası Kyble ile burada buluşmuş.

Antik kaynaklar; ana tanrıça Kyblee rahibinin bu mağarada yaşadığını ve mağarada bulunan zehirli gazlardan etkilenmediğini yazıyormuş.

Hıristiyanlık öncesi, Anadolu inanışında, cehenneme açılan kapı olarak gösterilen kutsal yer; Plotonium, işte burası imiş.

Evet; mağaranın üstüne, zamanla bir tapınak yapılır. MS. 3’ncü yüzyıla tarihlenen tapınak, Apollon tapınağı ismiyle anılıyor. Sütunlu ana girişi ve merdivenleri ayakta.

Cephesinin uzunluğu 70 metre. Mermer levhalar ile kaplı birde podyumu var. Tapınağın arka bölümünde ise, merdiven, sütun gövdeleri, başlıklar, kaideler ve sonradan doldurulmuş bir alan var.

Tapınakta; MÖ. 4’ncü yüzyıl yapımı, kıvrımlı giysili, bir kadın heykeli bulunmuş. Bu heykel; Teuxis kızı Apphia’ya ait.

Tapınağın önünde, duvarla çevrili bir koruma alanı var.

Tapınağın tabanında, ” Apollon kehanetine ait ” bir yazıt bulunmuş. Yani: burası, bir kehanet merkezi imiş. O dönemde, bölgeye gelen insanlara, kehanet merkezinde, alfabetik sıraya göre, fallarına bakılıyormuş. Kitabede, bu anlatılmış.

ANTİK CADDELER VE KAPILAR

Denizli Pamukkale: Kentin en önemli ve en geniş ana caddesi, 1 km. uzunluğunda. Kenti, bir ucundan, diğer ucuna ikiye bölüyor.

Kuzey-güney doğrultusunda uzanıyor. İki yanında, sütunlu revaklar ve önemli kamu binaları varmış. Her iki ucunda ise, anıtsal kapılar bulunmakta.

FRONTINUS KAPISI

Kapı: Julius Sextus Frontınus tarafından, MS.82-83 yıllarında yaptırılmış. Bu nedenle. kapıya, Frontinus kapısı denilmekte.

Roma döneminde, kentin anıtsal giriş kapısı olarak kullanılmış. 14 metre genişliğinde, ana caddenin hemen başlangıcında. Düzgün, traverten bloklardan yapılmış.

Üç kemerli girişi, basit bir korniş süslüyor. Her iyi yanda; yuvarlak kulelere yaslanmış. Frizinde, imparator Domitiana’ya atfen yapıldığı yazılı olan bir yazıt var.

Bu nedenle: Domitiana veya Roma kapısı olarak da isimlendiriliyor. Bu kapıdan, güneye inen yolun, surla kesiştiği yerde: Kuzey Bizans kapısı var.

GÜNEY ROMA KAPISI

Traverten bloklar ve içinde mermerlerinde bulunduğu malzeme ile yapılmış. Yanlarında, iki adet, dikdörtgen planlı kulelere yaslanmış. Nefis bir bölge manzarasına sahip.

SURLAR

MS. 5’nci yüzyılda, Roma imparatorluğunun, diğer kentlerinde olduğu gibi; Hierapolis kenti de, surlarla çevrilmiş. Surlar;

KUZEY BİZANS KAPISI

Sur sistemine dahil bir kapı. MS.5’nci yüzyılda yapıldığı sanılıyor. Bizans döneminde, kentin anıtsal girişi olarak kullanılmış. Agora’nın yıkıntılarından alınan, devşirme malzeme ile yapılmış.

Yanlarındaki, kare planlı iki kuleye yaslanıyor. Girişin iki yanında ise, şehri kötü etkilerden korumak için konulmuş konsollar var. Bunlar; aslan ve panter başlı. Günümüze kadar ulaşmışlar, mutlaka görün. İznik surları, giriş kapısında da, bunlardan görmek mümkün.

GÜNEY BİZANS KAPISI

MS.5 nci yüzyılda inşa edilmiş. Traverten bloklar ve mermer malzemeden yapılmış. Sonradan yapıldığı için, burada da devşirme malzeme kullanılmış. İki adet kuleye yaslanıyor.

KARAHAYIT

Pamukkale’yi geçtikten sonra, bir süre daha ilerliyorsunuz ve Karahayıt köyü bölgesine geliyorsunuz.

Yani: Denizli’ye toplam 23 km. uzaklıkta. Burası: Pamukkale’ye ise 4 km. uzaklıkta. Ancak; önce yani köye varmadan önce, yolda, sağlı-sollu, beş yıldızlı oteller göreceksiniz.

Bu oteller: Karahayıt suyunu bağlatmışlar, yani, gerek tatil ve gerekse sağlık turizmi açısından, bu otelleri tercih edebilirsiniz. Açık ve kapalı havuzları var. Kapalı havuzlarında termal su var.

Açık havuzları ise, gerek tatlı su ve gerekse termal sulu olmak üzere, iki tane. Aslında, bu termal su derken, termal çamurlu su demek daha uygun. Çünkü; su, bildiğiniz berrak su değil, içinde yoğun olarak çamur tabakası var. Zaten, gerçek şifalı olduğu söylenen de, bu çamur imiş.

Köy; oteller bölümünden daha ilerde. Büyük olasılıkla, zaten, köye girmeyeceksiniz. Çünkü: Karahayıt otellerinde kaldığınızda, Pamukkale’ye gidiş-gelişlerde köye uğramaya gerek kalmıyor.

Neden, Karahayıt?

Evet, özellikle yazın, sıcak zamanlarda buraya gittiğinizde, göreceğiniz gibi, bölgede bol miktarda, küçük çalılık var. Bunlara: “hayıt” ismi veriliyor.

İşte, bu nedenle, bölgeye karahayıt denilmekte. Birde, bir zamanlar, köye, kara yiğit isimli, Yörük aşireti gelir ve köye yerleşir. Bunların ismine atfen de, bölgeye karahayıt denilmekte olduğunu söyleyenler var.

Evet, oteller, bildiğiniz klasik otel tipi. Burada, sanırım size, sudan bahsetmem gerek. Çünkü, burada, buraya has bir su var. Suyun rengi kırmızı.

Çünkü: içinde bol miktarda kükürt bulunmakta. Termal suyun sıcaklığı ise, 25-67 derece arasında değişiyor. Radyoaktivitesi yüksek. Kalp, damar sertliği, yüksek tansiyon, romatizma, siyatik, deri ve sinir hastalıklarının bir kısmına iyi geliyormuş.

Banyo yapılırsa; genişleyen damarlar, kan basıncını düşürerek, kalbi rahatlatıyormuş. Astım hastalarına da faydalı olduğu söylenmekte. Çamur banyosu yapıldığında ise: vücudun dayanıklılığını ve direncini arttırıyormuş.

Yalnız, yine bir ipucu: su havuzları, bazen çok sıcak olabiliyor. Havuza birden girmeyin, suyun sıcaklığını mutlaka kontrol edin. Su sıcaklıkları, Pamukkale’deki termal suların sıcaklığından yüksek.

Burada, özellikle, bazı otellerde görebileceğiniz gibi, travertenler beyaz değil, kırmızı ve yer yer yeşil olarak oluşuyor. Bu rengin oluşumunda; suyun içindeki maden oksitleri etkili. Kırmızı renkli travertenler, 60 derece sıcaklıkta çıkan suyun çevresinde oluşmakta.

Evet, Karahayıt’ta böyle. Otellerle, güzel bir pazarlık sonucu anlaşarak, burada kalabilir ve Pamukkale’ye gelmişken, Karahayıt suyundan da yararlanabilirsiniz. İyi tatiller.

LEODİKEİA ANTİK KENTİ

Roma dönemi antik yapılarına ilgisi-merakı olanların mutlaka gidip görmesini öneriyorum. Muhteşem bir antik kent kalıntısı, burada görecekleriniz sizi tam bir antik rüya alemine götürecektir, mutlaka ama mutlaka gidin ve görün.

Burası: Hierapolis kentine yakın, MÖ.3’ncü yüzyılda (261-263) Hierapolis termal su kaynağının, 8 km. yakınında kurulan bir şehirdir.

Selevkid ailesinden Antiokhos II. Teos tarafından kurulmuş ve karısı Leodikeia’nın ismi verilmiştir.

Çürüksu (Lykos) ırmağının güneyinde kalıyor.

GENEL

Şehir, kuruluşunu takiben sonraki yıllarda: bir dokumacılık ve ticaret merkezi olmuştur. Hıristiyanlık döneminde ise, Batı Anadolu’da kurulan 7 ünlü kiliseden biri, burada kurulmuştur.

Romalılar: kente özel bir önem vermişler ve eyalet merkezi yapmışlardır. İmparator Caracalla zamanında, burada bir seri kaliteli sikke basılmıştır. Halkın katkılarıyla, kentte, çok sayıda anıtsal yapı inşa edilmiştir.

Şehir: MÖ.3’ncü yüzyıldan, MS.7’nci yüzyıla kadar olan 1000 yıllık bir süreçte etkin yerleşim yeri olarak kullanılmıştır. Kalıntılar arasında gezerken: evlerin önünde, ana caddede kaldırımlar göreceksiniz. Onun gerisinde dükkan sıraları ve  daha geride depolar bulunuyor.

Bu dükkanların ön kısmında ise: günümüzde Denizli şehrindeki gelenek olduğu üzere, dükkan sahipleri, müşteri beklerken, diğer dükkan sahipleriyle oturup oyun oynuyorlarmış, yani oyun konsolları görülüyor.

Bu oyun konsolları: ortaya bir başlık konulmuş, bunun düz zemin şeklindeki üzerinde, 18 adet taşla oynanan, dama benzeri bir oyun şekli var. Evet,  dükkan sahipleri müşteri beklerken, zamanlarını oyun oynayarak geçiriyorlarmış.

Gezimize devam ediyoruz. Şimdi: kuzeye doğru ilerleyen bir sokak üzerindeyiz ve sağ yanda bir kaldırım var. Bu kaldırımdan: bir eve giriyoruz. Bu evin: meyhane olarak adlandırılan bölümünü görmelisiniz.

Burada: küçük bir havuz, 4 tane sütun, sundurma çatı ve su var. Ayrıca: zeminde, kenarda bir kuyu görülüyor. Kuyunun içine: antik dönemde, şaraplar indiriliyormuş.

Dışarıdaki sıcaklık: 36-37 derece iken, kuyunun içindeki sıcaklık, sabit: 16-17 dereceyi geçmiyor. Hatta: şarap uzmanlarının söylediklerine göre, şarabın en iyi içilme sıcaklığının: 16-17 derece olduğu söyleniyor.

Evet, antik dönem insanı, buraya şişeyi indiriyor ve sonra müşterisine ikram ediyormuş.

Buradan çıktıktan sonra: şehrin en büyük özelliklerinden biri olan, su dağıtım kanallarını görüyoruz. Özellikle: bir sokağın başında bulunan ve MS.5’ncü yüzyılda yapılan bir su dağıtım terminalini görmelisiniz.

Burada: ana borunun çevresinde, üçer tane boru var. Bu üçer tane borunun giriş kısımları birbirinden farklıdır.

Giriş kısımları: biri açık, biri kapalı, biri süzgeçlidir.

Ana su borusundan su geliyor ve 4 sokağa buradaki 12 boru vasıtası ile dağıtılıyor. Herhangi bir problem olduğunda veya sokak oturanları su parası ödemediklerinde, o sokağın boru kısmının başındaki süzgeç kapatılıyor ve su kesilmiş oluyordu.

Evet, erken Bizans dönemine ait bu sokak su dağıtım terminalini görmeniz gerek.

Evet, şehirde gezimize devam ediyoruz. Kentin su ihtiyacını karşılayan kanallar ve künkler görülüyor. Biraz önce sokak su dağıtım terminalini görmüştük. Su dağıtımını sağlayan, beşer tane pişmiş topraktan yapılmış su borularının hemen yanında, kirli suyun tahliyesi için ayrı bir su borusu var.

Yani: kanalizasyon sistemi. Mükemmel bir alt yapı sistemi kurulmuş. MS.5’nci yüzyılda kurulan ve yaklaşık 1500 yıllık bir su dağıtım sistemi.

Gezimize devam ettiğimizde, şehrin en muhteşem ve önem kazanan yapısına geliyoruz.

KİLİSE

Kutsal haç kilisesi olarak isimlendirilen yapı, ilk olarak 2010 yılı kazılarında ortaya çıkarılıyor. Antik dönemin en önemli ve kutsal yapısı olarak önem kazanıyor.

Anadolu’da, 7 kiliseden biridir. MS. 1’nci yüzyılın ortalarında yapıldığı düşünülüyor. Aslında: 7 kilise deyimi, halkı, yani halkın Hıristiyanlığın yayılmasına katkısını ifade ediyor.

İmparator Konstantin gelinceye kadar, Hıristiyanlık dini, evlerde ve gizli mekanlarda, gizli olarak yayılmıştır. Ancak: İmparator Konstantin: 313 yılında, Milano fermanı ile dini yani Hıristiyanlığı serbest bırakıyor. Yani, o döneme kadar, yasak olan dinin, bir anlamda, gizli gizli sürdürüldüğü kentlerden biri, Leodikeia.

Burada, dikkat edilmesi gereken husus şu: Hıristiyanlık 313 yılında serbest bırakılmasına rağmen, bu kilisenin 320 yılında faaliyette bulunduğu görülüyor, yani bir anlamda, kilisenin yapılması için 7 yıllık sürenin yeterli olduğu  düşünülemez, kilisenin bundan önce yani 320 yılından önce yapılmaya başlanmış olması büyük ihtimal.

Yani: burası, yeryüzünün ilk kilisesi olmalıdır. 313 yılında Hıristiyanlık serbest bırakıldığında, aynı yıllarda, bu kilisenin yapımına başlandığı düşünülüyor.

Antik kaynakların verdiği bilgilere ve kazılardan elde edilen bilgilere göre: MS.1’nci yüzyıldan itibaren, Hıristiyanlık, burada gizli gizli yayılmaya başlıyor. Bu yönü ile, kent, Hıristiyanlar için çok özel ve önemli bir yere sahiptir.

MS.4’ncü yüzyılda: ilk 7 kilise ortaya çıkıyor. 4’ncü yüzyıldan sonra ise: Hıristiyan dünyasının ilk dindarları, hacı olmak için kilise ziyaretlerine başlıyorlar.

Biz yine, şehrin kilise varlığına dönelim. Şehirde yapılan arkeolojik araştırmalar sonucu: yaklaşık 15 tane kilise kalıntısı bulunmuştur. Bu çok önemli bir durumdur ve başka şehirlerde böyle bir duruma rastlanmaz.

Çünkü: bu şehirde yaşayan zengin ve varlıklı aileler, kendilerine özgü kiliseler yaptırmışlardır. Hıristiyanlığın yayılması için o dönemlerde paraya ihtiyaç bulunmaktadır ve Leodikeialı zenginler, Hıristiyanlığın yayılması için çok para harcamışlar ve birçok kilise yaptırmışlardır.

Hatta, bu durum yani şehrin dini önemi o kadar yoğunlaşmıştır ki, Hıristiyanlık dünyasında, o döneme ait ayetlerde “Leodikeia meleğine sorun” şeklinde, deyimler bulunmaktadır.

Her ne kadar, şehirde 15 civarında kilise kalıntısı bulunmuş olsa  da, yukarıda belirttiğim gibi, bunlardan en önem kazananı: Kutsal Haç Kilisesidir. Bu kilise: 320 yıllarında yapılmıştır ve her şeyi ile, orijinal olarak günümüze ulaşmıştır.

Bugün, dünyada, Konstantin döneminde yapılıp, orijinal halini korumuş başkaca bir kilise yapısı bulunmamaktadır.

Halbuki, Konstantin döneminde, 8 kilise yapıldığı bilinmektedir. Burası ise, 9’ncu kilise olarak, hem anıtsal hem de yapıldığı dönemin tüm özelliklerini yansıtması açısından, Hıristiyanlık için ve Hıristiyanlık kilise mimarisinin öğrenilmesi açısından büyük önem taşımaktadır.

Evet, Kutsal Haç Kilisesini geziyoruz. Buranın, iki giriş kapısı var. Bu girişlerden: birinciyle doğrudan kilisenin içine giriliyor. Ancak: kuzeydeki kapı, kilisenin içine değil, vaftizhaneye açılıyor.

Konstantin döneminde: insanlar yeni yeni Hıristiyanlaştıkları için, Hıristiyan olmayanların kilise içine girmeleri yasakmış. Bundan dolayı, kuzeydeki kapı: Hıristiyan olmayanlar için yapılmıştır.

O dönemde, Hıristiyan olmayanlar, yani pagan olup çok tanrılı dine inananlar, Hıristiyan olmak istediklerinde, kuzeydeki kapıdan giriyorlar ve orada vaftiz ediliyorlarmış. Buradan yani kuzeydeki kapıdan girdiğinizde, vaftizhane odasının holü ile karşılaşıyorsunuz.

Burada: Hıristiyanlık dünyası içinde, günümüze ulaşabilen; orijinalliği bozulmamış en erken tarihli ve en eski vaftizhane havuzu bulunuyor.

Hıristiyan olmak isteyen ziyaretçiler: bu havuza bir yanından iniyorlar, kutsal suyun içine giriyorlar, havuzun iki yanındaki  din adamları tarafından vaftiz ediliyorlar ve havuzun hemen karşısındaki yandan dışarı çıkıyorlar.

Ama, inanmış bir mümin yani Hıristiyan olarak çıkıyorlar. Elbette: kiliseye girme hakkını elde ediyorlar.

Evet: diğer kapıdan: kilise yapısının içine giriyoruz. Burada: narteks denilen son cemaat yeri için ayrılmış bölüm, kuzey-güney doğrultusunda uzanıyor. İki yanlarında, yarım daire, niş  denilen apsisler var.

Burada, kilisenin naosuna geçilen kapı, kapının hemen yanında, fresklerden yapılmış parapert ve üstünde cennet bahçesi figürleri var. Yani: bu kapıdan, kiliseyi girilen bu kapıdan: bir anlamda cennete giriliyor.

Devasa yapının içine girildiğinde, 8 tane muhteşem ayak görülüyor. Üst çatı, bu 8 ayak tarafından taşınıyor. Ayakların üstünde: kırma çatı ve ahşap konstriksiyon söz konusu.

Kilisenin içinde: çok zengin özel işlemeler var. Erken dönemde: geometrik ve iç içe geçmiş süslemeler tercih ediliyor.

Bunlar: ölümsüzlüğü sembolize ediyor. Burada: yerde mozaikler var. Bunları mutlaka görmelisiniz, muhteşem güzel. Çünkü: çok ince işçilik söz konusu.

Geometrik ve iç içe geçmiş süslemeler, gamalı haçlar, çok güzel. Tarz: Roma tarzı. Örgü süsleme olarak isimlendirilen süslemeler, yer mozaiklerinin temizlikleri tamamlandıktan sonra,  daha da belirginleşecek.

Evet: yerdeki mozaik süslemelerin yan tarafında örgü süslemeler ve ortada haç görülüyor. Bu süslemeler çok kutsal, çünkü: İncil’de, kilise için vahiy söylenmiştir. Kilise: Leodikeia antik kentinin sembolüdür.

Günümüzde: her ne kadar bizim insanımız, bu antik kenti pek yoğun olarak ziyaret etmese de, Hıristiyanlar için burası bir haç merkezi haline gelmiş durumdadır. Burayı ziyaret eden, orta yaşlı Hıristiyanların büyük çoğunluğu, hacı olmak için geliyorlarmış.

Kilise içinde, diğer dikkati çeken bir husus: atlarında, haç işaretleridir. Bunlar: yaklaşık 1700 yıllık haç işaretleridir. Bu taşlar: hemen çevredeki mermer ocaklarından, Baba dağından getiriliyorlar.

Şehir büyürken, Baba dağı, Çökelez dağı, Burdur, Afyon ve Kütahya bölgelerinden, birçok mermer buraya getiriliyor.

Hatta: ovanın ortasında, günümüzde bulunmayan bir göl var ve bu gölde, sal taşımacılığı yapılarak, Menderes nehri kanalı ile, bu mermerler ve ticaret malları, denize kadar ulaştırılıyor. Hatta: bu mermerlerin, deniz kanalı ile, Roma şehrine kadar ulaştırıldığı ve birçok yapının, bu kaliteli mermerler ile yapıldığı biliniyor.

Roma için: İspanya’nın buğday tarlaları kadar, Anadolu’nun yeraltı kaynakları ve mermer ustaları da muhteşem önem kazanmıştır. Bu ustalar ve kaliteli mermerler ile, Roma döneminde muhteşem yapılar ve eserler ortaya çıkarılmıştır.

Gezimize devam ediyoruz. Bu kez: şehrin tapınak alanına geliyoruz.

TAPINAK ALANI

Burası: MÖ.2-3’ncü yüzyıllardan itibaren kullanılmaya başlanmış ve günümüze kadar sağlam olarak gelebilmiştir. Bu alan: Antoninler dönemine ait tapınak alanı olarak kullanılmıştır. Aslında; alanda eskilere inildiğinde, her uygarlığın burada, kendi tapınaklarını, bir öncekinin üstüne inşa ettiği görülür.

Tapınak alanı: hem tanrı Apollon ve hem de İmparator ve ailesine tapınmak için yapılmıştır. Tanrı yontusunun yanında, İmparator veya eşinin yontusu bulunuyormuş, aynen Mısır’daki firavun kültürü gibi, tanrı yanında, canlıya da tapınılıyormuş.

Evet: alanda, geniş bir avlu var. Avluda, 54 sütun ve hemen gerisinde 4 sütunlu tapınak alanı var. Burada: en ilgi çekici özellik: Denizli horuzu yontusunun bulunması. Kapı bölümünün hemen üstünde: süslemeli bir bölüm var. Buranın üzerinde, MS.150 yıllarına ait, 1850 yıllık “horoz” figürü görülüyor.

Çünkü: horoz, antik dönemde bu bölgede çok sevilen bir hayvan ve coğrafyanın sembolüdür. Hatta: Helenistik dönemde, kandiller üzerinde bile, Denizli horozu figürlerinin görüldüğü söyleniyor. Yani: Denizli horozunun, buradaki varlığının 2200 yıl geriye doğru gittiği belgeleniyor.

Tapınak alanının hemen yanında: gurur duyduğum bir yapılaşma görüyorum. Burası: çelik konstrüksiyon ve kırılmaz camlar ile kaplanarak koruma altına alınmış bir bölüm. Tapınak alanının: hediyelerinin ve hazinelerinin saklandığı alt mekan.

Duvarlarında çeşitli figürler bu alanın korunması için, özel bir önlem alınmıştır. Buranın üstüne çıktığınızda ise: ova ve Pamukkale’nin muhteşem güzel görüntüsüyle karşılaşıyorsunuz. Yani:  Pamukkale ve Leodikeia şehirleri, karşılıklı olarak duruyorlar.

Burada yapılan ayinler, sunular: karşı taraftan görülüyor. Ama: zaten, Pamukkaleliler, buraya sık sık geliyorlarmış, çünkü: Leodikeia antik kenti, o  dönemde, bir eğlence ve kültür merkezi olarak önem kazanıyor.

Evet, eğlence ve kültür denilince akla hemen tiyatro geliyor. Ama, bu şehir, Anadolu’da, iki tiyatrosu bulunan bir şehir olarak tek.

BÜYÜK TİYATRO

Bu iki tiyatrodan, birincisi: MS.3’ncü yüzyılda yapılmıştır. Günümüzde olmayan ve o dönemde bulunan göl manzaralı muhteşem bir tiyatro. Anadolu’da, bir ara sokağın, direkt üst gezinti alanına girişi sağlayan tek örnek tiyatro. Burada: devasa harflerle yazılmış bir yazı var.

Bütün oturma basamaklarında, bu tür yazılar var. Bu yazıların anlamı: bu yöredeki bütün antik kentlerin önde gelenleri, Leodikya antik kenti önderliğinde, burada toplanıyorlar ve kendilerine ayrılan sıralarda oturuyorlar ve ticaret ile ilgili genel kararlar alıyorlarmış. Yani, bir anlamda, günümüz Avrupa Birliği benzeri bir yapılaşma.

Tiyatronun seyirci kapasitesi: antik dönemde 12 bin kişi, günümüzde ise 20 bin kişidir. Antik dönemde, insanlar yayıla yayıla ve köleleriyle oturdukları için, oturma kapasitesi nispeten azdır.

Tiyatronun sahne binası: yay şeklinde kavisli ve çok büyük bir orkestrası bulunuyor. Biraz önce söz ettiğim gibi, günümüzde olmayan ama o dönemlerde tiyatronun yanında bulunan gölet nedeniyle: tiyatroda, su oyunları da  düzenleniyormuş.

Bu yönü ile de tiyatro önemli. Su oyunları: gemi maketleri-modellerinin yüzdürülmesi, insanların suyun içinde değişik sportif yarışmalar yapması ve ayrıca su içinde değişik çılgınlıkların yaşanması ve mitolojik hikayelerin canlandırılması şeklinde yürütülüyormuş.

Ancak, bu eğlencelerin temelinde, şarap tanrısı Dionysos prensipleri esas alınırmış ve bu yüzden, Hıristiyanlık yayılınca, bu su çılgınlıkları da yasaklanmıştır.

Buradaki kazılarda öğrenildiğine göre: bir sanatçı, oyununu o kadar güzel icra etmiş ki, sonuçta, yalnızca Leodikeialılar değil, Bergamalılar da, o sanatçının bronzdan bir heykelini yaptırmışlar. Demek ki, o dönemde, sanata ve sanatçıya çok önem veriliyormuş ve komedyenlerin bronzdan heykeli dikiliyormuş.

KÜÇÜK TİYATRO

Bu tiyatro, daha erken dönemde yapılmıştır. Büyük tiyatronun, 300 metre kuzeybatısındadır.  Helenistik dönem özellikleri gösterir. Alt bölümleri mermer, üst bölümleri ise travertendir. Yaklaşık 15 bin kişi seyirci kapasitelidir. Tiyatro: batıya bakıyor. İmbat denilen esintileri alıyor. Aynı zamanda: karşıda bulunan bir çardak bölümüne bakıyor.

O çardak bölümü, kentin ilk ve en erken yerleşim alanıdır. Bu yerleşim alanında yapılan arkeolojik kazılarda: o dönemlerden kalan: dokuma tezgahı, boya atölyesi, yün boyamacılıkta kullanılan yünler tortu halde bulunmuştur. Yani: Denizli yöresi, demek ki, tekstil kenti olması yönünde, 5500 yıllık bir geçmişe sahiptir.

Tiyatrodan çıktıktan sonra, antik kentte yürümeye devam ediyoruz ve Anadolu’nun en geniş tören caddesiyle karşılaşıyoruz. Batıda, Efes caddesine ulaşan tören alanı için yapılmıştır. 30.5 metre genişliğindedir. Anadolu’da, antik dönemden kalma, bundan daha geniş cadde yoktur.

Buradan sonra, karşımıza, kentin birinci yani ana su  dağıtım terminali çıkıyor. Buradan: kentin hamam ve gymnasium bölümlerine su dağıtılıyor. Ama, sular kireçli olduğu için borular zamanla  tıkanmış ve değiştirilmişlerdir. Denizli tarafından gelen su, buradan yukarıya çıkarılıyor ve dağıtım yapılıyor. Evet, bu yönü ile, antik dönemden kalan, tek su dağıtım sistemidir, eşi ve benzeri yok.

Hemen biraz ileride, yeryüzünün en büyük antik döneme ait stadyumu görülüyor. Hemen arkasında, hamam ve gymnasium yapısı var. Sporcular burada yıkanıyor, gymnasiumda antreman yapıyorlarmış.

Stadyumum seyirci kapasitesi, 25 bin kişidir. Kentin güneybatısındaki yapı: MS.79 yılında yapılmıştır. Uzunluğu: 350 metredir. Genişliği: 60 metredir. Amfi tiyatro şeklinde yapılmış olup, 24 basamaklı oturma sırası bulunmaktadır. Büyük bölümü, tahrip olmuştur.

Burası yalnızca sportif etkinliklerde değil, aynı zamanda gladyatör dövüşlerinde ve gladyatörlerin vahşi hayvanlarla yapılan mücadelelerinde de kullanılıyormuş. Hatta, bu gösteriler o kadar seyirci çekiyormuş ki, çevre şehirlerden de, yüzlerce kişi, buraya geliyormuş.

KENTİN TERK EDİLMESİ

Antik dönemin en önemli kentlerinden biri olan Leodikeia; iki önemli nedenden dolayı terk edilmiştir. Bunlardan birincisi: kentin suyu, Denizli’den yaklaşık 8 km. öteden geliyormuş. Çünkü: kentin bulunduğu yer, ovanın ortasında, yüksek bir platformda, bir masa gibidir.

Çevresinde ise: 3 tane ırmak (Gümüşçay, Başlıçay, Çürüksu) bulunmaktadır. Ama, söylediğim gibi, yükseklik nedeniyle, bu ırmakların suyu kente çıkmıyor ve kentin suyu, su yolları yapılarak Denizli’den getiriliyor. Zamanla, su yolları bozuluyor ve susuzluk sıkıntı yaratıyor.

Diğer bir neden: MS. 5’nci yüzyılda, Sasani ve ardından Arap saldırıları, ovanın ortasındaki bu kenti yaşanmaz hale getiriyor.

Sonunda halk, günümüzde kale içi ve hisar olarak adlandırılan ve suyu bol alanlara yani modern Denizli yöresine taşınıyorlar.

Evet, Leodikeia antik kentinde, 8 yıldır, resmi arkeolojik kazı çalışmaları sürdürülüyor. Antik dünyanın ticaret merkezi, hatta Avrupa’ya medeniyet taşıyan bir kent. Daha sade bir ifade ile, Romanın Anadolu’daki en önemli irtibat noktası ve Hıristiyanlığın öncü yerleşimlerinden biri.

Dünyanın en görkemli antik kentini: mutlaka gidin ve görün, tarihe ve tarihi yerlere ilgisi olanların muhteşem mutlu bir şekilde, şehirden
döneceklerine inanıyorum.

Halıcı Ahmet Urkay Etnoğrafya ve Arkeoloji Müzesi

HALICI AHMET URKAY ETNOGRAFYA VE ARKEOLOJİ MÜZESİ

İş insanı ve koleksiyoner Ahmet Urkay tarafından kurulan müze, hem arkeolojik hem de etnografik açıdan oldukça zengin bir koleksiyona ev sahipliği yapmaktadır. Ahmet Urkay, Hobi olarak yaptığı eski eser toplama işini, koleksiyonerlik belgesiyle profesyonel seviyeye taşımıştır.

Vakıf kurarak ilk müzesini Marmaris’te 2005 yılında açan Urkay, nemli hava şartlarının eserlere zarar vermesinden endişe ederek müzesini oğlunun Pamukkale Karahayıt Mahallesinde bulunan oteline taşımıştır. Müze halen otelden dönüştürülen 3 katlı binada kuruludur.

Halıcı Ahmet Urkay Etnoğrafya ve Arkeoloji Müzesi

 

Koleksiyon içeriği:

Müzede yaklaşık 3500 parça eser sergileniyor. Koleksiyonun büyük bir kısmını Osmanlı dönemine ait günlük kullanım eşyaları, takılar, silahlar, el yazması, kitaplar ve geleneksel Türk halıları oluşturuyor.

Halıcı Ahmet Urkay Etnoğrafya ve Arkeoloji Müzesi

Arkeoloji Bölümü:

Müzenin arkeoloji bölümünde, Helenistik, Roma ve Bizans dönemlerine ait pişmiş toprak kaplar, figürinler, cam eserler ve mermer heykel parçaları gibi bölgede yapılan yüzey araştırmalarından ve kazılardan elde edilen buluntular yer alıyor.  Eserlerin korunması için kontrollü bir ışıklandırma sistemi bulunuyor.

Müzenin belki de en geniş serilerinden biri amfora koleksiyonudur. Bölgenin deniz ticaretindeki önemini yansıtan bu eserler, Helenistik ve Roma dönemlerine tarihlenir. Ayrıca üzerlerindeki mitolojik sahneler veya bitkisel motifler bulunan Roma dönemi kandilleri de önemlidir. Gözyaşı şişesi olarak bilinen koku şişeleri, antik cam işçiliğinin zarafetini ve o dönemdeki ölü hediyesi geleneğini anlamak açısından kritiktir.

Bence burada II Viyana kuşatmasından kalan Osmanlı hazine sandığını mutlaka görün.

Ayrıca: 8-9  milyon yıllık olduğu değerlendirilen 3 m uzunluğundaki fil dişi ile 2 milyon yıllık mamut dişini de görmelisiniz.

Halıcı Ahmet Urkay Etnoğrafya ve Arkeoloji Müzesi

Etnografya Bölümü:

Bu bölümde eski dönemlere ait kapı tokmaklarından ibriklere, geleneksel kıyafetlerden tarım aletlerine kadar geniş bir yelpazede Anadolu kültürünü yansıtan eserler görmek mümkündür. Özellikle ahşap işçiliği örnekleri ve dokumalar müzenin öne çıkan parçaları arasındadır. Bu bölümde tavan yükseklikleri, büyük boyutlu dokuma halıların sergilenebileceği şeklinde yüksek tutulmuştur.

Evet müzede en ünlü sergilenen eserler, Ahmet Urkay’ın en büyük uzmanlık alanı olan halıcılık bölümüdür. Müze, Türkiye’nin en zengin halı koleksiyonlarından birine sahiptir. 18 ve 19 yüzyıllara tarihlenen kök boyalı, Gördes, Kula, Milas ve Uşak halıları sergilenmektedir.

Bu bölümün bir diğer ilgi çeken yeri, Osmanlı dönemi silah koleksiyonudur. İşlemeli kılıçlar, yatağanlar, gümüş savatlı piştovlar ve tüfekler bulunur. Bu silahların üzerindeki altın kakma yazılar ve değerli taş süslemeleri, dönemin zanaatkarlığını ve estetiğini yansıtır.

Halıcı Ahmet Urkay Etnoğrafya ve Arkeoloji Müzesi

Açık ve Yarı Açık Alanlar:

Binanın girişinde ve çevresinde, doğa ile iç içe bir düzenleme vardır. Büyük mermer sütun başlıkları ve taş eserler binanın dış cephesiyle bütünleşik bir şekilde sergileniyor.

 

 

 

 

 

Denizli şehrinin tanıtımı ve gezilecek yerlerle ilgili yazıma ulaşmak için.