İstanbul Akaretler

akaretler-1
İstanbul Akaretler

Beşiktaş’tan Maçka’ya giderken Akaretlerden geçilir. Daha doğrusu: Akaretler: İstanbul şehrinde modanın kalbinin attığı Nişantaşı’ndan cazibeli Beşiktaş merkezine doğru inen yokuşta konumlanmıştır. Parke taşlı yokuş aslında çok dik değildir.

Ama yine de İstanbullu sürücüler, 1955-1965 yılları arasında Akaretler yokuşunu: “Kargadan başka kuş, Akaretlerden başka yokuş” tanımam şeklinde tanımlamışlardır. Çünkü gerek trafiğin yoğun olması ve gerekse yolun kayması, böyle bir yorumu gündeme getirmiştir.

Akaretler: bir diğer deyişle “Sıra evler”: 1870’lerde Dolmabahçe Sarayını da inşa eden ünlü mimar Sarkis Balyan tarafından, Dolmabahçe Sarayının yapımında çalışan işçiler için yapılmış evlerden oluşmaktadır. Evler daha sonra: Sarayın muhafızları ve ağaları tarafından ikamet edilen yerler olmuştur.

Türkiye’nin ilk toplu konut projesidir. Ancak bu konutların asıl yapılma amacı şudur: Sultan Abdülaziz: yörede 10-15 yılda bir çıkan yangınlardan korunmak için, Dolmabahçe sarayının çevresini yüksek duvarlarla çevirttirir.

Hatta: Sarı evlerin de, yine yangınlara set çekmek için yaptırıldığı söylenir. Sultan: Aziziye caminin yapımına katkıda bulunması için, lojmanlardan arta kalan kısmı da kiraya verdirir. Zaten yörenin ismi yani “Akaretler”: kira getiren anlamında kullanılmaktadır.

Sarayla aynı dönemde inşa edilmesine karşın, burası, daha sade bir üslup taşır. Dolmabahçe Sarayının aksine, cephelerinde Barok tarzı yerine, ampir çizgiler tercih edilmiştir.

Burada, her biri 450 metre kare olan 138 konut vardır.

Müstakil olarak kiralanan binaların kiracıları, genellikle, İstanbul’da yaşayan yabancılar olmuştur.

Kompleksin mülkiyeti Vakıflar Genel Müdürlüğüne aittir. Buralar: bir dönem, semt postanesi, polis karakolu, Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Bölümü, İsmet İnönü İlkokulu, burada hizmet vermiştir.

akaretler-0
İstanbul Akaretler

Türkiye’nin ilk akıl ve ruh hastanesi de, Gündüz Hastanesi adı ile burada açılmıştır. 1995 yılında yap-işlet-devret modeliyle, özel bir firmaya kiralanmıştır.

Proje kapsamında: ofis, apart daire, otel, mağazalar ve otopark kompleksi yapılması planlanmıştır.

Otel olarak düzenlenen bölümde (otelin kral dairesinde) bir zamanlar Osmanlı saray ressamı İtalyan sanatçı Fausto Zonarro da kalmıştır. Sanatçı resimlerini Sıra evlerde bulunan atölyesinde yapmış olup, eserleri günümüzde Pera Müzesi ve Dolmabahçe Sarayında görülmektedir.

ataturk-muzesi-1
İstanbul Akaretler

Yine otel olarak düzenlenen bölümde: 1914-1918 yılları arasında, Atatürk, annesi ve kız kardeşi Makbule hanım yaşamışlardır. Çünkü Balkan Savaşında, Selanik şehri Bulgarlar tarafından işgal edilince, Mustafa Kemal ve ailesi, İstanbul’a göç ederler.

Beşiktaş, Vişnezade mahallesi, Spor caddesi üzerindeki 76 numaralı ev, Atatürk’ün İstanbul’da kiraladığı ilk evdir. Atatürk, Balkan ve I. Dünya savaşı sırasında cephededir ve cephelerden ayrılıp İstanbul’a geldiğinde, ailesiyle birlikte bu evde kalır.

Hatta: Mustafa Kemal, dil bilimci Ferdinand Saussure ile burada tanışır ve ileride hayata geçireceği Dil Tarih Kurumu fikirlerini burada oluşturur.

Evet gelelim günümüze: bir zamanlar Atatürk ve ailesinin ve Atatürk’ün manevi oğlu olan Abdürrahim Tuncak’ın yaşadığı bu ev, müze olarak kullanılmaktadır. Ancak; 36.Nolu, üç katlı ve  yüksek tavanlı müzede, eşya bulunmuyor, sadece belgelerle ve büyük boy fotoğraflarla dönem anlatılıyor.

2011 yılından bu yana, müze olarak hizmet veren burayı ziyaret edebilirsiniz.

Projenin ilk etabı, 1998 yılında bitirilmiş olup dış cepheler, orijinallerine sadık kalınarak sağlamlaştırıldı. İç mekanlar ise, taşıyıcı sistem bozulmaksızın, fonksiyonuna uygun olarak yeniden düzenlenmiştir. 2008 yılına gelindiğinde ise, evlerin onarımları bitmiş ve Akaretler Sıra evlerin açılışı yapılmıştır.

Burada, günümüzde farklı büyüklükte 56 rezidans, toplam 11 bin metre kare 34 mağaza, 6 kafeterya-restoran ve ünlü otel zincirlerinden biri bulunmaktadır. Burayı ziyaret ederseniz, özellikle mimari ve akşam ışıklandırmasının güzelliği mutlaka ilginizi çekecektir.

sairler-parki-1
İstanbul Akaretler Şairler Parkı
sairler-parki-2
İstanbul Akaretler Şairler Parkı

 

Şairler Parkı

Akaretler yokuşundan çıkarken hemen sağ kanatta bulunan bu park alanında: birçok edebiyatçının heykeli bulunuyor. Vişnezade Parkının bir bölümü “Şairler Sofası” olarak düzenlenmiştir.

Mimari tasarımı Erhan İşözen tarafından yapılan bu çalışmada 19 ve 20 yüzyıllarda Beşiktaş ve çevresinde yaşayan şairlerin heykelleri bulunmaktadır.

Ancak, parkın hemen girişinde, Beşiktaş Futbol Takımının efsanevi Başkanı Süleyman Seba’nın heykeli bulunuyor. Yani, burası heykel bakımından İstanbul’un en zengin parkıdır.

Maç günleri dışında oldukça sakin bir parktır. Özellikle bankta oturan Neyzen Tevfik heykeli ilgi çeker.

Valideçeşme

Yokuşun üzerindeki bu çeşme: ilk olarak Osmanlı döneminde yapılmış olmakla birlikte günümüzde görülen çeşme özellikle bembeyaz mermerleriyle göze çarpmaktadır. Bulunduğu semte de adını veren çeşme, 1980’li yıllarda bir bombalı saldırıda harap olmuş ve sonradan yeniden yapılmıştır.

1980’lerin ortalarında: biraz ileride Irak konsolosluğu varmış (günümüzde yok) ve bomba buraya konmak üzere hazırlanmış, ancak bombayı atacak olanlar konsolosluk yerine, kaçarken bombayı çeşmenin yalağına atmışlar ve bomba burada patlamıştır.

antik-palas-0
İstanbul Akaretler Antik Palas

 

Antik Palas

Yokuşun bitiş yerinde, Süleyman Seba Caddesi başında, Valide Çeşme’den sonraki sokakta Antik Palas bulunuyor. Heybetli konak: beyaz pervazları ve sarı rengiyle dikkat çekiyor. Eşref Paşa Konağı olarak da bilinen yapı: II. Derece tarihi eser olarak koruma altındadır.

Ancak bu tarihi konak: yanarak yok olmuş ve 1994 yılında yeniden restore edilmiştir. 3000 metre karelik alanı kapsayan yapı: beş katlıdır ve her kata ayrı isim verilmiştir.

Giriş katı “Sultan Salonu” ve onun altı “Sarı Salon” dur. Girişin simetrisinde bir kafe bulunuyor. Sarı Salonda: sergilenen mobilyalarla İngiliz yaşam tarzı canlandırılıyor. Üst kat Hünkar Salonunda: 300 kişilik müzayede bölümü vardır.

Burası: müzayedeler yanında seminerler, antika eşyaların teşhiri ve özel davetlere ev sahipliği yapmaktadır. Antik A.Ş. tarafından düzenlenen müzayedeler ise, çok ilgi görüyor. Yani, burası antika tutkunları için vazgeçilmez bir yerdir.

ihlamur-kasri-1
İstanbul Akaretler Ihlamur Kasrı

IHLAMUR KASRI

1703-1730 yılları arasında, Sultan II. Ahmet döneminde burası: içinde havuzlu ıhlamur yeri, muhabbet bahçeleri ve Hacı Hüseyin bağı bölümlerinden oluşan bir has bahçeye dönüştürülmüştür.

Buraya “Hacı Hüseyin” isminin verilmesini sebebi: Ihlamur vadisinin, 18 yüzyılda, Tersane Eminlerinden Hacı Hüseyin Ağa denen bir kişiye ait olmasından kaynaklanmaktadır.

Daha sonra ise, Sultan I. Abdülhamit ve Sultan III. Selim dönemlerinde çeşitli düzenlemeler yapılmıştır. 1856 yılına gelindiğinde ise, Sultan Abdülmecit tarafından, mimar Nigogos Balyan’a burada bir bağ evi yaptırılmıştır.

Sultan Abdülmecit, bu bağ evini sık sık ziyaret eder ve burada dinlenirmiş. Ayrıca, yine bir söylentiye göre, Sultan Abdülmecit, ünlü Fransız şairi Lamantin ile burada görüşürmüş.

Bu sade ve küçük kasrın yerine, 1849-1855 yıllara arasında günümüzde görülen iki yapı yapılmıştır. Her iki yapıya da “Ihlamur Kasrı” ve bazen “Nüzhetiye” olarak isimlendirilmiştir.

ihlamur-kasri-2
İstanbul Akaretler Ihlamur Kasrı Merasim Köşkü
ihlamur-kasri-3
İstanbul Akaretler Ihlamur Kasrı Merasim Köşkü
ihlamur-kasri-4
İstanbul Akaretler Ihlamur Kasrı Merasim Köşkü
ihlamur-kasri-5
İstanbul Akaretler Ihlamur Kasrı Merasim Köşkü

 

Merasim köşkü-Ihlamur kasrı

Burası: törenler için düşünülmüş ve kullanılmıştır. Köşkün ön cephesindeki merdiveninde, barok çizgiler kullanılmıştır. Merdivendeki: kabartmalar, motifler, kalem işi bezemelerle yapılmış süslemeler büyük beğeni kazanmaktadır.

Yapı: tek katlıdır, dikdörtgen planlıdır ve kesme taştan yapılmıştır. Yapının içinde: giriş salonu ve her iyi yanında bulunan birer oda vardır.

Yapının iç süslemelerinde, Osmanlı sanatının 19 yüzyılda tercih edilen Batılı dekorasyon anlayışına uygun süslemeler yapılmıştır. Ayrıca Avrupa’nın çeşitli üsluplardaki mobilyaları ve döşeme ögeleriyle, belirli bir bütünlük sağlanmıştır.

Ihlamur kasrı: tarihi süreçte, bir kısım horoz ve koç dövüşleri ve güreş müsabakalarına ev sahipliği yapmış ve özellikle Sultan V Mehmet Reşat döneminde, 1910 yılında İstanbul’u ziyaret eden Bulgar ve Sırp kralları burada ağırlanmıştır.

Maiyet kasrı

Merasim köşkünün biraz ilerisinde ve Merasim köşküne nazaran daha küçük bir yapıdır. Burası Sultanın maiyeti ve haremi için kullanılmıştır. Buranın iç ve dış süslemeleri, daha yalındır yani sadedir. İki katlı olan yapıda: giriş bölümünde, iki kollu bir merdiven vardır.

Girişten sonra hol ve köşelerde dört oda bulunur. Odalarda duvarlar farklı renklerde ve mermer görünümü veren şutuk işçiliğiyle kaplanmıştır.

ihlamur-kasri-bahce-1
İstanbul Akaretler Ihlamur Kasrı Bahçe

Bahçe

Kasır içinde çok güzel bir bahçe bulunuyor. Bahçenin içinde, Maiyet köşkünün hemen arkasında, havuz kıyısında bir yazlık kafeterya vardır. Merasim köşkünün önünde ise bir süs havuzu bulunuyor.

Bahçede, çok miktarda çeşme bulunmasına rağmen, bunların birçoğunun suyu akmıyor ve tahrip olmuştur. Sağlam olan bir iki tanesinin ise suyu içiliyor.

Kasır günümüzde TBMM bağlanarak müze saray olarak kullanılmakta ve gezilebilmektedir. Merasim köşkü: müze saray olarak ziyarete açıktır. Maiyet köşkü ise, kışlık kafeterya olarak düzenlenmiştir.

milli-emlak-dukkanlari-1
İstanbul Akaretler Milli Emlak Dükkanları

Milli Emlak Dükkanları

Şair Nedim Caddesindedir. Mimar Vedat Tek tarafından 1914-1916 yılları arasında tasarlanmış bu yapılar ilgi çekmektedir. Küçük bir arsayı değerlendirmek için yapılmıştır. Alt katta üç dükkan ve üst katta tek bir mekan vardır. 1990’larda yapılan restorasyon sonucunda, alt ve üst katlar, birlikte kullanılır hale getirilmiştir.

ertugrul-tekke-camisi-1
İstanbul Akaretler Şeyh Zafir Külliyesi-Ertuğrul Tekkesi

Şeyh Zafir Külliyesi-Ertuğrul Tekkesi

Barbaros Bulvarından yukarı doğru çıkarken, bir otelin önünde bir külliyeye rastlanıyor.

Külliye, ilk olarak (mimarı belli değildir) bir derviş gurubunun lideri ve Sultan II. Abdülhamit’in ruhani danışmanı Şeyh Muhammed Zafir Efendi için 1887 yılında yaptırılmıştır. Libyalı Şeyh Zafir: 1870’lerde İstanbul’a gelmiş, Sultan Abdülhamit’in hürmet ve muhabbetini kazanmış ve 1902 yılında yine İstanbul’da vefat etmiştir.

Tekke: Sultan II. Abdülhamit’in Domaniç yöresi Türkmenlerinden oluşturduğu Ertuğrul Alayının ibadetine tahsis edilmiştir. Cami, harem ve misafirhane binaları, 1886 yılında tamamlanmıştır. Şeyh Muhammed Zafir Efendi, vefatından (1903) sonra buradaki türbe içine defnedilmiş, yine aynı tarihte külliyeye kitaplık ve çeşme eklenmiştir.

1904 yılında eklenen türbe, çeşme ve külliyenin mimarı Osmanlı devletinin baş mimarı Raimondo d’Aronco’dur. Udine Müzesi arşivindeki taslak ve çizimler, ünlü mimarın bu konu üzerinde yoğun çalışma ve denemeler yaptığını belgelemektedir.

Sonuçta: mimarlık tarihi literatüründe, tarihi ortamın değerlerini de içeren “art nouveau/secession” mimarlığının yetkin bir örneği ortaya çıkmıştır.

Caminin taştan minaresi: 1905 yılından önce eklenmiştir. Binanın mimari türünde Batı üslubu egemendir. Sultan II. Abdülhamit, o dönemde binanın inşaatına nezaret etmesi için Gazi Osman Paşayı görevlendirmiştir.

Kadınlar mahfilinin kafesleri, bizzat Sultan II. Abdülhamit tarafından hazırlanmıştır. Türbenin kulelerinin tepesinde, bir gül figürü bulunmaktadır, buna dikkat ediniz. Bu gül figürü, klasik Osmanlı mimarisinde görülmez.

Cami: iki katlı ve dikdörtgen planlıdır. Kare kesitli ahşap sütunlar, üst kat mahfilini taşır.

Tekke: daha çok eğitim amaçlı kullanılmıştır. Her yıl buraya gelen dervişler, bir yıl boyunca eğitim alırlarmış. Yani: İslam aleminin çeşitli yörelerinden, Osmanlı başkentine gelen tarikat şeyhleri, ulema ve resmi işler için payitahtta kalan Arap kabile reisleri burada ağırlanırdı.

Hatta: Sultan Abdülhamit’in asıl amacının: Panislamizm politikası ve Şeyh Zafir Efendinin, Kuzey Afrika’daki yaygın nüfusunun kullanılmasıdır.

Buna benzer olarak: Sultan II. Mahmut, Orta Asya’dan hac amacıyla payitahta gelen yolcular için Üsküdar Özbekler Tekkesini yaptırmıştır. Böylece, çadırlarda geçici olarak kalan ziyaretçilere, sürekli bir ikametgah sağlanmış, hem de devlet bu işten diplomatik yararlar temin etmiştir. Misafirler ve tekkede kalan dervişlerin yiyecek ve içecekleri, saraydan gelirdi.

İçinde birçok ağaç ve çeşitli meyveler bulunan geniş bir arazi (günümüzde burada Conrad otel vardır), Akaretler caddesindeki bütün binalar ve bazı dükkanlar bu tekkeye vakfedilmiştir.

Cumhuriyet döneminde, tekkelerin kapatılmasıyla burada cami ve tevhidhane dışında kalan bölümler 1957 yılına kadar Şair Nedim İlkokulu olarak kullanılmıştır. Bu sırada, tekkenin bazı binalarının orijinalliği bozulmuştur.

Zaten gerekli bakım ve onarımlar yapılmadığı için, bir süre sonra da ilkokul başka bir yere taşınmıştır. 1960 yılında çökme tehlikeli olan bina, 1969-1973 yılları arasında onarıma tabi tutulmuştur. Onarım kapsamına alınmayan harem ve misafirhane binaları ise harap olmuştur. Ertuğrul Tekke Camisi ise, halen ibadete açıktır.

ABBAS AĞA

Siyahi harem ağası olan Abbas Ağa: Sultan IV Mehmet döneminde, 1668 yılında Darüssade yani Kızlar Ağası olur. Abbas Bin Abdürrezzak adı ile tanınır.

Hamisi ise, Valide Hatice Turhan Sultandır. Kazandığı servetle birçok hayır işi yapar. Bunlardan birisi de, Abbas Ağa camisidir. Abbas Ağa: dört yıl “Kızlar Ağası” olarak görev yaptıktan sonra, azledildi ve ömür boyu maaş bağlanarak 1672 yılında Mısır’a gönderilir ve orada ölür. Kahire’de İmam-ı Şafi Türbesi haziresine gömüldü.

abbas-aga-camisi-2
İstanbul Akaretler Abbas Ağa Camisi

 

Abbas Ağa Camisi

Cami: 1665 yılında Abbas Ağa tarafından yaptırılmıştır. Bu cami yaptırıldıktan sonra semt “Abbasağa semti” olarak anılmaya başlanmıştır.

Duvarları kagir ve çatışı ahşap olan camide, Hünkar Mahfili vardır ve Sultan II. Mahmut döneminde, 1834 yılında restorasyon geçirmiştir. (Bir kısım tarihçiye göre yeniden yaptırılmıştır)

Ahşap tavan ve galerileri ilgi çeker. Tavandaki tahta oymalardaki ince işçilik ve buradan sarkıtılmış zarif kristal avizeler değişik bir hava yaratıyor. Avize, altın yaldızlı beyzi bir göbeğe asılmıştır.

Tavan yüzeyi: kalın çıtalarla oluşturulmuş sekiz köşeli yıldızlar, kenarları yumuşatılmış dikdörtgenler ve çeşitli geometrik desenlerle süslenmiştir. Tavan kornişlerinde, yelpaze şeklinde ajurlu konsollar, mukarnası andıran sarkıtlı süslemeler ve perde motifleri görülmektedir.

Ahşap Hünkar mahfili, günümüzde imam odası olarak kullanılıyor. Mahfilin kuzey ve doğu kanatları, çatıdan mamul kerestelerle, insan boyunu aşacak yükseklikte kapatılmıştır.

Caminin dört bir tarafı yüksek duvarlarla çevrilmiştir. Bir köşesinde, taş duvarın içine gömülmüş kör bir çeşme görülür. Bu çeşmenin 1682 yılı yapımı olduğu söyleniyor. Ama kitabesi bir hayli aşınmış, zor okunuyor ve musluğu yok, suyu akmıyor.

Burada küçük bir ayrıntıdan söz etmek istiyorum. Caminin kuzeyindeki yamaçlarda bir zamanlar “Abbasağa Mezarlığı” varmış ve kurulduğu 17 yüzyıldan itibaren yörenin sakinleri ve büyük zatları bu mezarlığa gömülmüştür. Ancak 1939-1940 yılları arasındaki şehir planlamalarında, bu mezarlığın bütün mezar taşları sökülmüş ve selvi ağaçları kesilmiştir.

Sahibi bulunan iki yüz kadar mezar, sahipleri tarafından başka yerlere taşınmıştır. Sahibi bulunmayan mezarlardan çıkarılan kemikler ise, mezarlığın aşağı köşesinde kazılan iki kuyuya doldurulmuş, mezar taşları ise kireçhaneye gönderilmiştir. Ortaya çıkan araziye ise, 1941-1942 yılları arasında “Abbasağa Parkı” yapılmıştır.

abbasaga-parki-2
İstanbul Akaretler Abbas Ağa Parkı

 

Abbas Ağa Parkı

Barbaros Bulvarından yukarı doğru çıkarken, sol kolda ve yamaçta kalmaktadır.

Park dik bir yokuş üzerinde, eni dar, boyu uzun bir parktır. Parkın üst bölgesinde, küçük bir amfitiyatro bulunuyor. Altı sıra taştan oturma yeri ve düzlükte daire şeklinde bir sahne bulunuyor. Yaz aylarında burada konserler düzenleniyormuş. Hatta, Beşiktaş’ın “Çarşı gurubu” söylenenlere göre, maçlardan önce burada toplanarak yeni tezahüratları ve marşları deniyorlarmış.

Parkın üst kısmında: yan yana dizilmiş, on iki tunç heykel görülüyor. Merdivenlere çıkarak bu heykellere ulaşılıyor. Heykellerin altında: heykelin kime ait olduğu, doğum ve ölüm tarihleri ve ölüm şekilleri yazılmıştır.

Yani: Türkiye’nin uzun demokrasi mücadelesinde şehit edilen aydınların heykelleri burada bulunmaktadır. (Uğur Mumcu, Abdi İpekçi, Ahmet Taner Kışlalı, Bahriye Üçok, Çetin Emeç, Doğan Öz, Muammer Aksoy, Onat Kutlar) Yani bir anlamda: Şair sofasındaki şairlerin heykelleri gibi.

Birazda parkın geçmişinden söz etmek istiyorum:

Osmanlı döneminde, günümüzde parkın bulunduğu yerde, bir bölümü Ermenilere ve diğer bölümü Müslümanlara ayrılmış bir mezarlık vardı.

1940’lı yılların başlarında, İstanbul Valiliği buraya park yaptırmaya karar verir ve mezarlık istimlak edilir. Ancak, mezarlıktaki mezarlardan sadece 200 tanesinin sahibi çıkar ve bu mezarlar, sahipleri tarafından başka mezarlıklara nakledilir.

Geriye kalan sahipsiz mezarlıklardaki kemikler ise toplanarak, parkın en aşağı kısmına açılan üç büyük kuyuya topluca gömülür. Mezar taşları ise, eritilerek kireç yapılması için kireçhaneye gönderilir.

Park yapıldığında, ortamın mezarlık havasından kurtulması için servi ağaçları kesilir, yerine fıstık çamları, at kestanesi, mazı ve palmiyeler dikilir. Yollar yapılır, çiçek tarhları ve çim bahçeleri düzenlenir. Banklar ve kanepeler konur. Parkın en alt bölümüne de tuvalet yapılır. Yani, kemiklerin gömüldükleri kuyuların yakınına, yorumu size bırakıyorum.

resim-heykel-muzesi-1
İstanbul Akaretler İstanbul Resim ve Heykel Müzesi-Milli Saraylar Müzesi

 

İSTANBUL RESİM VE HEYKEL MÜZESİ-MİLLİ SARAYLAR MÜZESİ

Dolmabahçe Sarayının hemen bitişiğindedir.

Müze: 1937 yılında Atatürk’ün emriyle kurulmuştur. Türkiye’nin ilk Güzel Sanatlar Müzesi olarak önem kazanmaktadır.

Müzenin bulunduğu bina: 1856 yılında Dolmabahçe Sarayı yapılırken, Karabet ve Nikolgos Balyan kardeşler tarafından Veliaht Dairesi olarak tasarlanmış ve yapılmıştır. Bahçesinde özel sergilerin düzenlendiği küçük hareketli pavyonların bulunduğu müze binası, üç katlıdır. Birçok oda ve salon vardır.

Müzede bulunan ve Mimar Sinan Üniversitesi koleksiyonu olarak isimlendirilen koleksiyon, Türkiye’nin en önemli modern Türk resim koleksiyonudur. Bu koleksiyonda: Türk ve Dünya sanatçılarına ait resim, heykel, özgün baskı yapıtları, Antik ve Rönesans dönemlerine ait heykel mulajlarının yanı sıra müzeye bağış yolu ile gelmiş özel koleksiyon yapıtları bulunmaktadır.

Koleksiyonun resim bölümünde: çoğunlukla yağlı boya yapıtlar vardır. Bu yapıtlar, 3977 adettir. Bu koleksiyonda: 18 ve 19 yüzyıl Batılı sanatçıların bazılarının da (Bonnard, Deraini, Levy, Matisse, Picasso, Utrillo gibi) yapıtları bulunmaktadır.

Güncel

1937 yılında müze olan Veliaht Dairesi: uzun yıllar Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Üniversitesi İstanbul Resim Heykel Müzesi olarak kullanıldı. Ancak binanın yenilenmesi için kaynak bulmakta güçlük çeken Üniversite, 2007 yılında müzeyi kapattı.

Daha sonra Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından üniversiteye yeni bir bina tahsis edildi ve müzenin bulunduğu Veliaht Dairesi, Milli Saraylara geçti. Mimar Sinan  Resim Heykel Müzesi koleksiyonu: çağdaş bir müze olarak yenileme çalışmaları süren Karaköy Fındıklı’daki Antrepo No. 5’e taşındı.

Milli Saraylar ise, Veliaht Dairesini yeniler ve binayı bir müze olarak düzenlemiştir. Milli Saraylara bağlı pek çok müzede sergilenen çok sayıdaki değerli tablo burada toplanmıştır. Ayrıca Milli Saraylara bağlı olmayan Topkapı Sarayının depolarındaki bazı resimler de ödünç alınıp restore edilerek sergiye dahil edilmiştir.

Günümüzde, Milli Saraylar koleksiyonunda 600 civarında resim bulunduğu söyleniyor. Bunların 202 tanesi müzede sergileniyor. Sergilenen eserler arasında dikkat çekenler: Şeker Ahmet Paşa, Ayvazovski, Zonaro, Osman Hamdi Bey gibi ünlü ressamlardır.

Koleksiyon: 19 yüzyıl Osmanlı padişahlarının yaptırdığı, satın aldığı, beğendiği ve saraylarda kendine yer bulabilen resimlerden oluşmaktadır. Saraylar, Resim Heykel Müzesi koleksiyonunda bulunan 200 kadar eserini geri alarak burada sergilemek istemiştir.

Ancak, Mimar Sinan Üniversitesi, Mimar Sinan koleksiyonundaki eserleri bozmak istememekte, bir süre sonra kendi açacakları müzede, kendi koleksiyonlarını sergilemek istemektedirler.

Ama, yine de, bu müze, klasik Türk resminin oluştuğu dönem hakkında iyi bir fikir vermektedir.  Müzede: 19 yüzyıl Türk sanatçılarının tablolarından oluşan, önemli bir koleksiyon bulunmaktadır.

Özellikle Osman Hamdi Bey’in üç eseri ilgi çekmektedir. Müzede: Şadi Çalık’ın “Vietnam” isimli eseri de bulunuyor.

Gelelim müze gezisine:

Müzenin hemen girişinde, Topkapı Sarayından getirilen iki büyük ve ünlü resim bulunmaktadır. Bunlar: Veliaht Dairesini yaptıran Sultan Abdülmecit ve onun ardından tahta geçen o  dönemin Veliahtı Sultan Abdülaziz resimleridir.

İlk Salonda: Askeri konulu resimler, son halife Abdülmecid efendinin kütüphanesi olarak bilinen salonda ise İstanbul manzaraları görülmektedir.

Bir salonda: Abdülaziz döneminde Paris Goupil galerisinden satın alınan resimler, bir başkasında Zonaro ve Chlebowski gibi saray ressamları, bir diğerinde de Oryantalist resimler, bir başkasında Şeker Ahmet Paşa gibi yaver ressamların resimleri bulunuyor. Sarayın büyük salonunda: Deniz resimleriyle, Osmanlıda çok sevilen ünlü Rus ressam Ayvazovski eserleri görülüyor. Küçük bir salonda ise: Cumhuriyet dönemi sanatçılarının eserleri bulunuyor.

İstanbul günlük gezi planı hakkındaki yazım için. 

 

 

İstanbul Kireçburnu

kalander-genel-1
İstanbul Kireçburnu

Bizans dönemindeki ismi “kleidra tou pontu” yani “Karadeniz’in anahtarı” imiş. Yine Bizans döneminde bir diğer ismi “Euphemia” dır.

Büyükdere’ye gelmeden hemen önceki bu bölüm: Fatih Sultan Mehmet tarafından, Rumeli Hisarının yaptırılması için ihtiyaç duyulan kirecin çıkarılması için burada yaptırılan kireç ocaklarından gelmektedir. Aynı zamanda, buranın coğrafi yapısı, bir burun gibi uzanmaktadır. Bu yüzden, yöre “kireçburnu” olarak isimlendirilir. 

Buradaki yerleşim, 18 yüzyılda Sultan I. Mahmut döneminde başlamıştır ve o dönemde bu bölgenin ismi “Gümrük Emini Hasan ağa Has bahçeleri” olarak bilinmektedir. Çünkü burada Hasan Ağa’nın yaptırdığı büyük bir bahçe bulunmaktadır. Hatta, bu bahçenin en ünlü meyvesi kirazdır.

19 yüzyılda ise, Rumeli göçmenlerinin yerleştirilmesiyle, yöre gelişme göstermeye başlamıştır. Osmanlı Rus savaşı (1877-1878) sırasında, Keçecizade Fuat Paşa: bu göçmenleri Rumeli’den buraya getirtmiştir.

Biraz daha yukarıda, sahilden uzakta ise: Ortodoksların en kutsal kişilerinden birisi olan “Azize Euphemia” adına kurulmuş bir ayazma vardır ama yıkılmıştır. Hatta yine aynı azize ait bir kilise bulunduğu söyleniyor ama yıkıldığından günümüze ulaşmamıştır.

kirecburnu-genel-1
İstanbul Kireçburnu

Kireçburnu Fırını

Semtin en önemli simgelerinden biri olan bu fırının ilk açılışı, 1957 yılına dayanmaktadır. Semti ziyaret ettiğinizde, mutlaka bu fırının ürünlerini yani kurabiye ve çörekleri tatmanızı öneririm.

gumrukcu-ishak-aga-camii-1
İstanbul Kireçburnu Gümrükçü İshak Ağa Camii ve Çeşmesi

 

Gümrükçü İshak Ağa Camii ve Çeşmesi

Kireçburnu semtinde, Set üstündeki bu cami, Müslümanların yaşadığı mahallenin en ünlü yapısıdır. İshak ağa: ilk olarak 1749 yılında buradaki köye bir çeşme yaptırmış ve arkasından cami de yaptırarak bölgeyi kalkındırmıştır. Bu cami, 1902 yılında Mehmet Bey isimli bir zat tarafından yenilenmiştir.

Camiye: aynı zamanda “Mehmet Bey Camisi” ve “Ağaçaltı Camisi” de denir. Ağaçaltı ismi: caminin avlusunda bulunan anıt ağaçtan gelmektedir. Bu çınar ağacı camiyi yaptıran İshak Ağa tarafından dikilmiştir ve ana cadde duvarının dibindeki bu ağacın çevresi 5 metreden fazladır.

memduh-pasa-yalisi-21
İstanbul Kireçburnu Memduh Paşa Yalısı

Memduh Paşa Yalısı

Dahiliye Nazırı Memduh Paşa tarafından 1895 yılında İtalyan bir mimara yaptırılmıştır. Memduh Paşa, Meşrutiyetin ilanından sonra Sakız adasına sürülmüş, sonda af çıkınca Kireçburnu’na geri dönmüş ve 1926 yılına kadar burada yaşamıştır. Mirasçıları ise, 1950 yılına kadar burada yaşamış ve ardından yalı birçok kez el değiştirmiştir. Yalı: 3 Temmuz 1919 tarihinde çıkan yangın sonucu yanmıştır. Günümüzde görülen yapı 1980’li yıllarda aslına uygun olarak yeniden inşa edilmiştir.

İstanbul günlük gezi planı hakkındaki yazım için. 

 

İstanbul Şehzadebaşı

sehzade-camisi-1
İstanbul Şehzadebaşı

Fatih ilçesinin bir semti olan Şehzadebaşı semti: yüzyıllarca gerçek bir Türk mahallesi olma özelliğini korumuştur. Ama günümüzde o günlerin anısını yaşatacak çok az iz bulunmaktadır.

Şehzadebaşı semtinde: yana yana duran görkemli iki külliye: semti tam anlamıyla bir Müslüman mahallesine dönüştürmüş ve bu özelliği Cumhuriyet sonrası yıllarda bile sürmüştür. Semtte ayrıca: Yeniçeri ocaklarının kışlaları ve odaları vardı. Yani, Şehzadebaşı, zamanın kalburüstü semtlerinden biriymiş. Tarihi Bozdoğan kemerinin tanıklık ettiği semtin geçmişi Bizans dönemine kadar gitmektedir.

direklerarasi-1
İstanbul Şehzadebaşı Direklerarası
direklerarasi-2
İstanbul Şehzadebaşı Direklerarası

 

DİREKLER ARASI

Direklerarası: günümüzde Vezneciler-Damat İbrahim Paşa mescidi arasındaki caddedir. Burası, Bizans döneminde şehrin önemli caddelerinin kavşak noktasıydı ve şehrin en kalabalık yerlerinden birisiydi.

Bizans dönemindeki adı “Filadelfion” olan bu caddede o zamanlar “Halkun Tetrapilon” ve “Sintetos Kion” anıtlarının bulunduğu söyleniyor. Hatta: Nimfaion denen anıtsal bir havuz bulunuyordu. Tetraklar denen ve dört imparatoru tasvir eden buradaki heykel gurubu: 1204 yılındaki Haçlı-Latin işgali sırasında çalınarak Venedik’e kaçırılmıştır.

Evet, burası, Bizans’ta yapılan iki yanı sütunlu caddelerin ayakta kalan sonuncusudur. Bu son kolonad da 20 yüzyıl başlarında yıkılarak ortadan kaldırılmıştır.

Semt, ismini, 18 yüzyılda burada bulunan dükkanların önündeki mermer sütunlardan almıştır. Kalenderhane Camii önünden başlayan, Dede Efendi Caddesini kesen noktaya kadar süren ve aralarında altışar metre mesafe olan direkler vardı.

Semte ismini veren bu direklerle, cadde, kendine özgü bir güzellik kazanmış ve direklerin arkasındaki 82 adet dükkanlar, özellikle çayhaneler buraya ayrı bir hava katmıştır. Ancak: 1900’lerin başında, buradan tramvay geçirilmesi gündeme gelince, bu direkler sökülmüş ve böylece semtin yaşayışı ve hayatına önemli damga vurun semboller ortadan kaldırılmıştır.

Dükkanlar: Şahzade Camisinin külliyesine gelir sağlamak için Damat İbrahim Paşa tarafından 1729 yılında yaptırılmıştır. Burası, ilk sinema ve tiyatronun, İstanbul’a geldiği yer olarak önemlidir.

Türkiye’de ilk kez, sinema filmi 1897 yılında Galatarasay’daki bir birahanede, perdede izlenmiştir. Hemen ardından, burada bulunan Fevziye Kıraathanesinde: film izlenmiş ve 19 Mart 1914 tarihinde, yine burada, düzenli olarak film gösterilen sinema salonu açılmıştır.

Sokak, ilk zamanlar, yeniçerilerin bir gezi ve alışveriş yeridir. Ama, 19 yüzyılda özellikle ramazan aylarında bir eğlence merkezine dönüşmüştür. Burada: kıraathaneler ve tiyatro eğlenceleri yanında: en önemli etkinlik gezintilerdi.

Her meslek ve sınıftan erkekler ve hanımlar, kendi toplumsal yaşayışları, örf ve adetlerine göre, caddede boydan boya yürürler, fırsat bulduklarında birbirleriyle işaretleşir ve haberleşirlerdi.

Bu gezinti alemlerinde, hanımların yanında, özellikle Arap bacılar, refakatçi olarak bulunurdu. Zaten buranın en büyük özelliği, gayrimüslimler Beyoğlu’nda gezerken, Müslüman halk burayı tercih etmesidir.

Çayhaneler-Kıraathaneler

Zaten, direkler arasında bulunan dükkanların en önemlileri “kıraathaneler” yani çayhanelerdir. Çayhaneler, basit bir kahvehaneden öte sohbet edilen ve toplantılar yapılan, çeşitli gazeteler ve eserlerin okunduğu ve özellikle musiki heyetlerinin konserler verdikleri yerlerdi.

Bunların içinde en önemlisi “Fevziye Kıraathanesi” idi. Burası, dönemin müzik okulu olarak kabul edilmiştir. Ayrıca, yine bunlar arasında en çok ziyaret edileni: emeklilerin müdavimi olduğu İkbal Kıraathanesimiş.

Tiyatrolar

Direkler arası: Türk toplumunun geleneksel tiyatro ürünleri olan: Karagöz, Orta oyunu ve Meddahın değişik uygulamaları yanında: özellikle ramazan aylarında açık alanlarda gündüz oynanan orta oyunu ve gece yine açık alanlarda ve kıraathanelerde oynatılan Karagöz ve Meddah oyunlarının en yoğun sergilendiği yerdir. Ancak tüm bunların yanında, yine burada, Batı tarzı, kapalı mekanlarda ve sahneli tiyatrolarda oynanan tiyatro oyunları da vardı.

Çeşitli tiyatro toplulukları, buralardaki tiyatrolarda oyunlar icra ettiler. Gelelim tiyatro binalarına: tarihi “Turan Tiyatrosu” yıkılmış, Hilal, Ferah, Milli ve sonradan inşa edilen “Yeni Sinema” 1965 yılına kadar varlığını muhafaza edebilmiştir.

Milli Sinema: ufak ve gayet muntazam bir salon olarak İstanbul’da, ilk sinema filmi gösterilmiş salon olarak önemlidir. Burası bir dönemde tiyatro olarak kullanılmıştır. Turan Tiyatrosunun üç kat balkon ve locaları vardı. Balkon ve locaların ön cepheleri, kabartmalarla süslenmişti.

20 yüzyılın ortalarından itibaren: buranın en ünlü mekanları olan, Şehir Tiyatrolarının başladığı “Letafet Apartmanı” ile Yeniçeri hamamı ve Ferih tiyatrosu gibi yerler yıkılmış ve semtin tarihi özellikleri azalmıştır. Zaten: direkler ve eğlence yerlerinden günümüze ulaşan bir şey kalmamış, sadece küçük vakıf dükkanlarının çok az kısmı gelebilmiştir.

sehzade-camisi-00
İstanbul Şehzadebaşı Şehzade Mehmet Külliyesi

ŞEHZADE MEHMET KÜLLİYESİ

Ana girişler, Şehzadebaşı caddesindedir.

Eski Odalar diye adlandırılan yeniçeri kışlasından devşirilen yamuk planlı bir arazide yapılmıştır. Kanuni Sultan Süleyman, bu külliyeyi; 1543 yılında 22 yaşında Saruhan Valisiyken çiçek hastalığından ölen oğlu Şehzade Mehmet için yaptırmıştır. 

Ama burada hemen burasıyla ilgili anlatılan bir öyküden söz etmek istiyorum. Kanuni Sultan Süleyman: bu camiyi önce kendi adına yaptırmış, ancak şanına layık bulmayıp Şehzade Mehmet’e hediye etmiştir.

Şehzade Mehmet, bu müjdeyi beğenmeyip “Ben de tahtı verecek sandım” demiştir. Bunun duyan Kanuni, öfkelenir çok öfkelenir. Şehzade, bu camide bir türbede gömülüdür ve Kanuni, sandukasının üstünde, tahtadan yapılmış zarif bir taht koydurur.

Bunun bir manada “Ben sana tahtı zaten verecektim” veya “Al sana taht” diye düşünülebilir. Şehzade Mehmet’in sandukasının üstündeki bu tahta taht hala durmaktadır.

Kanuni: en sevdiği oğlumun ölümüyle sarsılmış, üç gün, Mehmet’in bedeninin yanında oturduktan sonra, cenazenin kaldırılmasına izin vermiştir.

Külliyenin yapımı: 4 yıl sürer ve 1548 yılında tamamlanır. Aslında, Kanuni, bu külliyeyi kendisi için yaptırmayı düşünürken, Şehzade Mehmet genç yaşta ölünce, onun adına inşaat devam ettirilmiştir. Çünkü: henüz padişah olmamış şehzadenin, kendi adına bu kadar büyük cami yaptırması imkansızdır.

Bu yüzden, caminin Kanuni adına başladığı düşünülmektedir. Zaten, cami bitmeden şehzadenin türbesi buranın avlusuna yerleştirilmiştir. Öte yandan, bu cami bitmek üzere iken, Süleymaniye camisi inşaatına başlanılmıştır.

Eski Sarayın (bugünkü İstanbul Üniversitesinin bulunduğu alan) hemen yakınında, Fatih ve Beyazıt külliyeleri arasında, şehre hakim bir düzlükte yapılan Şehzade Mehmet Külliyesinde: camiden başka, medrese, imaret, tabhane, sıbyan mektebi ve kervansaray vardır.

Cami ve hazire, Vezneciler caddesi üzerinde, diğer yapılar arka taraftaki dış avlu duvarına yerleştirilerek, iki akslı bir düzen kurulmuştur. Bağımsız olan imaret ve sıbyan mektebi, Dedeefendi caddesi üzerinde bulunmaktadır.

Külliyenin bazı malzemeleri “Forum Tauri” den getirilmiştir.

Bu külliye: Mimar Sinan’ın “çıraklık” eseriydi. Ama aslında onun anıtsal ilk selatin camisidir. Görkemli ve anıtsal bir yapıdır. Bunun ardından, anıtsal büyüklük ve önemdeki, klasik mimari üslubunun tüm ögelerini tasarladığı kalfalık ve ustalık eserleri gelmiştir.

Sinan: bu Şehzade Mehmet camisinin yapımına başladığında: 54 yaşındaydı. Sinan’ın oldukça büyük ölçüde meydana getirdiği ilk külliye olması açısından önemlidir. Mimarbaşı unvanı ile inşa ettiği ilk selatin camisidir.

1613 ve 1633 yıllarındaki yangınlarda zarar gören külliye binaları: Sultan IV Murat emriyle tamir ettirilmiş, bu esnada şadırvan kubbesi yenilenmiştir. 1718 ve 1782 yıllarındaki yangınlarda ise minare külahlarına kadar bütün ahşap aksam yanmıştır. 1916 ve 1953 yıllarında bazı türbelerde ve camide yapılan kısmi onarımların ardından, 1994-1999 yılları arasında külliye binaları kapsamlı bir restorasyondan geçirilmiştir.

sehzade-camisi-0
İstanbul Şehzadebaşı Şehzade Mehmet Külliyesi Cami

CAMİ

Kare planlı cami: üstü yarım kubbe şeklinde büyük bir kubbe ve onun çevresindeki dört yarım kubbeyle örtülmüştür. En önemli özelliği: ilk çift eksenli, simetrik cami olmasıdır. Yani: artık merkezi planlı, klasik Osmanlı camisi tipine ulaşılmıştır.

Bu mimari gelişimin bir önceki adımları: Edirne Üç Şerefeli Cami ve eski Fatih Camisiyle Üsküdar’daki Mihrimah sultan camilerinde görülür.

Caminin kendisi de, avlusu da 5 x 5 lik ızgaraya oturur. Avlu-cami ve minare-cami ilişkisinde dönüm noktasıdır. Cephelerde kullanılan revaklarla: dev bina insan boyutlarına yaklaştırıldığında, gölgelerle dramatik bir etkiye sahiptir. İki minareli cami, eğer dört minareli olsa, simetrik özelliği olmayacaktır.

Osmanlı mimarlığında, masif duvarların yerine, ilk olarak; dış mimaride revak kullanılmıştır. 15 yüzyıldan itibaren başlayan yalınlaşma eğilimi dışına ilk kez çıkılmıştır. Çok renkliliğin vurgulanışı, yapının dış profillerine getirilen bezemeli ögeler, minarelerin yüzey bezemeleriyle ünik yapıdır.

Ayrıca, cami şehzadenin yarım kalan gençliğinin anlatılması ve Şehzadenin sanata olan düşkünlüğünün göstergesi olarak: ince detaylı korniş, friz tepelikler ve renkli taşlarla süsleme yapılmıştır.

sehzade-camisi-avlu-1
İstanbul Şehzadebaşı Şehzade Mehmet Camisi Avlu

Avlu

Dış avludan geçerek ulaşılan camide, önce 12 sütun üzerine, 16 kubbeyle örtülü, revaklı bir avlu görülür. Şadırvan avlusu: cami gibi 5 x 5 modüle bölünmüştür. Kubbe açıklığına eşit olan bölüm 3 x 3 modül olarak açık bırakılmıştır.

Bu avlunun bütün kubbeleri aynı büyüklükte ve aynı yüksekliktedir. Böylece Beyazıt camisi avlusu ile birlikte, Osmanlı mimarisinin en dengeli ve en güzel avlusudur.

Avlunun merkezinde, yaklaşık bir modül büyüklüğünde, sekizgen şadırvan vardır. Şadırvanın üstü: 8 mermer sütunla örtülüdür. Sultan IV Murat döneminde yaptırılmıştır.

sehzade-camisi-ici-1
İstanbul Şehzadebaşı Şehzade Mehmet Camisi İç Mekan
sehzade-camisi-ici-2
İstanbul Şehzadebaşı Şehzade Mehmet Camisi İç Mekan

 

İç Mekan

İç mekana: dört kapıdan girilir. Bu kapıların genişlikleri, ortalama 2.3 metredir. Bu ölçü, Osmanlı mimarisindeki kapı enlerinin ölçüsüdür.

Buranın yarattığı etki genişlik ve boşluktur. Burada ne bir sütun ne de galeri bulunmaz. Hiç çini kullanılmamıştır. Bu bakımdan, plan benzersizdir. Bütün payelerin masif etkisi, biçimleriyle oynanarak azaltılmıştır.

Ancak, bu iç mekanın sadeliğini telafi etmek için, dış cephe başka hiçbir yerde olmadığı kadar bezemelerle süslenmiştir. Yan mahfiller olmadığından, iç mekan olduğundan daha büyük görünür.

Kubbe

Mimar Sinan: yarım kubbe problemini ilk defa bu camide ele almış, dört yarım kubbeli ideal bir merkezi yapı meydana getirmiştir.

Böylece Rönesans mimarisinin rüyası gerçekleşmiştir. Planda: bu kubbe sistemi “kare içine çizilmiş bir yonca yaprağı” gibi görülür ve bu sistem, Türk mimari tarihinde ilk defa yapılan bir denemedir.

Dört köşede yarım kubbe ve dört de küçük kubbe vardır. Bütün kubbeler, 4 büyük fil ayağı üzerine oturur. Kubbeyi taşıyan bu dört ayakların çok fazla yer kaplamaması ile, mekan bütünlüğü sağlanmaya çalışılmıştır. Böylece taşıyıcı unsur olmaktan çıkan duvarlar: çok sayıda pencere ile donatılarak çok daha yumuşak bir görünüm elde edilmiştir.

Ana kubbe: 18.42 metredir ve 4 büyük yarım kubbeye yaslanır. Kubbenin zeminden yüksekliği 37 metredir.

Kubbenin iç kısmında beyaz üzerine kırmızı motifler dikkat çekmektedir. Yani hiç çini yoktur, sadece kalem işleriyle süslenmiştir.

Süslemeler

Yapıldığı döneme özgü malakari ve kalem işi süslemeler ve ahşap malzemelerin işçiliği, klasik Osmanlı süsleme sanatlarının nadide örneklerindendir.

sehzade-camisi-ici-3
İstanbul Şehzadebaşı  Şehzade Mehmet Camisi Mihrap

Mihrap

Üzerinde kitabesi bulunan mihrap mukarnas yaşmaklıdır. Mermerdendir.

Minber

Mermerden minber, geometrik şekillerle süslüdür.

Hünkar Mahfili

Sol köşede bulunan hünkar mahfili, kenarlarda, ikişer mermer, ortada 4 ağaç direğe oturur. Bir köşesiyle, duvar payelerine yaslanır. Korkuluklarla çevrilidir.

Müezzin Mahfili

Bursa kemerlidir ve mermerden yapılmıştır.

Vitraylar

Kubbenin hemen altındaki pencerelerde, rengarenk vitraylar görülür.

Dev Azize

Kubbenin tavanında asılı, eskiden yağ kandillerini taşıyan avize vardır.

Minareler

Avlu ve caminin birleştiği köşelerin dışında ikişer şerefeli iki güzel minaresi vardır. Yükseklikleri 41.5 metredir. Bunların üzeri, nakış gibi işlenmiştir. Yani plan ve konstrüksiyonda beliren yalınlık, minarelerde yerini plastik değer kazanan kabartma bezeme ögelerinde yansıyan hareketliliğe bırakmıştır.

Diğer cami ve minarelerdeki sadelik burada yoktur. Geometrik ve stilize edilmiş bitkisel motiflerle süslü bu minareler: Sinan’ın tasarladığı en görkemli minarelerdir. Söylenenlere göre: minarelerin üzerindeki bu motifler: Kanuni’nin çok sevdiği oğlu Mehmet için akıttığı gözyaşlarını simgelemektedir. Ancak, Sinan: sonraki yıllarda, yüzeysel etkiden ziyade, mimari etkiyi ön plana çıkaran uygulamalar yapmıştır.

sehzade-turbesi-00
İstanbul Şehzadebaşı Şehzade Mehmet Camisi Hazire Alanı

HAZİRE ALANI

Selatin külliyelerinin defin geleneklerine aykırı olarak bir gelişim gösteren bu hazire de: 6 türbe ve yaklaşık 600 mezar vardır. Bu kasvet verici yer, her ne kadar Şehzade Mehmet için yaptırılmış olsa da, zamanla taht için öldürülen birçok şehzade buraya gömülmüştür.

Zaten türbelerin içine bakıldığında, birçok küçük sanduka görülür. Ancak öte yandan, bu türbeler, Türk çinilerinin en iyi iki döneminin müzesi gibidir. Buradaki çiniler, daha geç dönemde Tekfur Sarayında yapılmış az sayıdaki çininin yanı sıra İznik çiniciliğinin altın çağını bütünüyle kapsayacak kadar farklı tarihlerdendir.

sehzade-turbesi-0
İstanbul Şehzadebaşı Şehzade Mehmet Türbesi
sehzade-turbesi-1
İstanbul Şehzadebaşı Şehzade Mehmet Türbesi
sehzade-turbesi-2
İstanbul Şehzadebaşı Şehzade Mehmet Türbesi

 

Şehzade Mehmet Türbesi

Caminin kıble duvarı tarafındadır.

Şehzadenin ölümünün ardından, büyük bir hızla inşa edilerek 1544 yılı baharında camiden önce bitirilmiştir. Osmanlı mimarlığının en güzel mezar yapılarından biridir. Bilinçli bir bezeme endişesi görülür. Dilimli kasnak ve kubbesiyle, cephesindeki renkli taş işçiliği gibi detaylarla daha ziyade İran ve Orta Asya etkileri taşımaktadır.

Tek kubbeyle örtülü, sekizgen bir yapıdadır. Taşları farklı renklerdedir. Yer yer yeşil somaki levhalar kakılı kitabeler kullanılmıştır. Üç açıklıklı, düz saçaklı revaklı bir girişi vardır. Kubbe yivleri sıklaştırılmış ve derinleştirilmiştir.

Simetrik tambur, yivli bir sütun tamburu niteliği kazanmış, bir palmet dizisiyle sonlandırılmıştır. Kapının iki yanında: “cuerda seca” tekniğiyle İznik çinilerinden yapılan panolar bulunur.

Giriş kapısının üstünde, Şehzadenin öldüğü 1543 tarihini veren Farsça kitabe: içerisinin cennet bahçesi gibi olduğunu yazar.

Türbenin içi: kubbe eteğine kadar aynı teknikle yapılmış çini kaplıdır. Çiniler ile: canlı limon sarısı zemin üzerine; elma yeşili ve mor, firüze, yeşil, kırmızı ve beyaz renkli bitki ve çiçek desenleri işlenmiştir.

Yani, duvarları çinilerle kaplı ve pencereleri vitraylı olan türbede: matem havasından çok, adeta cenneti andırır renkli, sakin bir atmosfer yaratılmıştır.

Bunlar; orta dönem İznik çinilerinin çok renkli sır tekniğindeki en son ve en güzel örnekleridir. Bu teknikteki çiniler ve bu renkler çok enderdir. Sultan I. Selim’in, fethettiği Tebriz’den yanında bir gurup Fars zanaatkarla dönünce üretilmişlerdir.

Bilinen en son örnekleri, 1555 tarihli Kara Ahmet Paşa camisindedir. Sarayın farklı noktalarında ve Çinili Köşk’ün revağındadır ve hepsi bu kadardır. Yani Şehzadenin türbesi, bu ender ve hoş çinilerin en geniş ve en güzel koleksiyonuna sahiptir.

İçerinin çini dekorasyonu, bir bütün olarak tasarlanmıştır. Çiçek desenli panolar, alt sıra pencereleri ayırır. Bunların üstündeki kemer aynalarında, yukarıda kemer şekilli bordürlerle çevrelenmiş kitabeler bulunur. Kitabelerin arasında ise, yer yer fayans kabartmalar bulunur. Yukarıda her biri iki pencerenin üstünden geçen bir dizi büyük panoda, uzun bir kitabe vardır.

Bunun üstünde, her pencere çiftinin arasında hoş bir madalyon bulunan çiçek desenli panellerle çevrelenmiş üst pencere dizisi vardır. Zemin genellikle elma yeşili, bazen koyu mavidir. Bunun üstünde, limon sarısı, turkuaz, koyu mavi, beyaz ve pişirilmemiş pembemsi leylak rengi yaprak ve çiçek desenleri vardır.

Renk alanları, renkli sır tekniğinin ince, neredeyse siyah çizgisiyle ayrılmıştır. Bütünsel etki, gerçekten cennet bahçelerini hatırlatan lirik bir güzellik sunar. Tüm bu güzellikler, türbeyi kendi türündeki rakipsiz bir şaheser kılar.

Türbenin güzelliği, seramikleriyle sınırlı değildir. Üst sıradaki pencerelerin bir kısmı en zengin ve en parlak Türk vitraylarından örnekler içerir. Ne yazık ki bunların bir kısmı kırılmış, bir kısmı hasar görmüştür. Ama iyi durumda olanlar da mevcuttur. Sadece Süleymaniye’de bu derece parlak ve kapsamlı 16 yüzyıl Türk vitray örnekleri vardır. Yonca frizli mukarnaslı konnişlerle desteklenen kubbenin özgün arabesk bezemeleri korunmuştur.

Tepelikte tuğla kırmızısı, yaprak desenli halkasıyla büyük bir madalyon bulunur. Bundan daha küçük bir madalyon ve baklava desenleri şelalesi kornişe doğru dökülür. Şehirdeki mevcut en güzel bezeli kubbe de buradadır.

Türbenin bir başka eşsiz özelliği: Şahzadenin sandukası üzerindeki ilginç baldakendir. Koyu ceviz tahta çatısı, neredeyse Hint işi tarzda fildişi kakmalı, dört ayak ile desteklenmiştir. Kanuni, saltanata hazırlığı oğlu Mehmet’in erken ölümünden duyduğu üzüntüyü gidermek için: sandukasının üzerine, fildişi kakmalarla bezeli ahşap bir taht koydurmuştur.

Bunun üzerinde geçmeli çok genleriyle, bir çeşit kafes işi kakmasız ceviz kutu durmaktadır. İster istemez, bu kutunun Kabe’yi temsil edip etmediğini insan merak ediyor. Belki böylece Şehzade’nin dünyadaki en kutsal yerde yattığı duygusu verilmek istenmiştir.

Solunda kız kardeşi Humaşah Sultan, sağında 1553 yılında ölen kambur kardeşi Şehzade Cihangir yatar. Cihangir babaları Süleyman tarafından öldürtülen baba bir kardeşi Şehzade Mustafa’nın acısına dayanamayarak ölmüştür. Ayrıca bir de kime ait olduğu bilinmeyen birinin sanduka vardır.

2010 yılında İstanbul’un Kültür Başkenti olması öncesinde yapılan restorasyonda: türbenin üstünde, kubbe kasnağındaki kedi yolunda, temizlik yapılırken taşların arasında bir Arapça metin yazılı kağıt bulundu. Bu kağıt parçası incelendiğinde, türbeyle ilgili bir koruma duası olduğu anlaşıldı.

rustem-pasa-turbesi-2
İstanbul Şehzadebaşı Rüstem Paşa Türbesi
rustem-pasa-turbesi-1
İstanbul Şehzadebaşı Rüstem Paşa Türbesi

 

Rüstem Paşa Türbesi

Şehzade Mehmet Türbesinin sol tarafındadır.

Bu türbe de, 1561 yılında Mimar Sinan tarafından yaptırılmıştır. Bu türbe de zeminden kubbeye kadar çinilerle kaplanmıştır.

Çünkü Rüstem Paşa çinileri çok sevmektedir ve bütün türbe binasını çiniyle donatacak kadar parası da vardır. Ama türbe bütün olarak, biraz kusurludur. Çapına göre çok yüksektir ve bu kadar çini için fazla küçüktür. Üstelik çiniler çok güzel olmalarına rağmen, kilermeni uygulamalarındaki mükemmeliyeti henüz yansıtamamaktadır.

Rüstem Paşa, belli kibir çini tutkunuydu, sadece türbesini değil camisini de tümüyle çinilerle kaplatmıştı. Ama ne yazık ki, 1561 yılında, bu teknikte mükemmelliğin elde edilmesinden on yıl önce ölmüştü. Türbede, alt pencerelerin arasındaki çok gösterişli, koyu mavi çiçeklerle dolu vazo desenli panolar özellikle dikkat çekicidir. Alt ve üst pencere sıraları arasında koyu mavi üzerine beyaz, kesintisiz bir kitabe bulunur.

Üst pencerelerin arasında belli bir bütünsel deseni olmayan çiçekli çiniler vardır. Çizimler ve kompozisyon belirgin ve güçlü, renkler-beyaz zemin üzerine koyu mavi, turkuaz, biraz yeşil ve kırmızı-net ve canlıdır. Sadece kırmızı bazı çinilerde bulanık veya kahverengimsidir. Bu türbe, yanı başındaki Şehzade ve İbrahim Paşanın türbeleriyle kıyaslandığında çok daha zayıftır.

Rüstem Paşa Türbesinin inşası sırasında, türbenin ön kısmındaki duvara bitişik olarak yapılan, ancak 1916 yılında yıktırılan sebilden: günümüze pencere ve iki yanındaki tekneler kalmıştır. Yekpare mermerden küpü ise, o sırada Topkapı Sarayı Müzesine götürülmüştür.

Bosnalı İbrahim Paşa Türbesi

Cami tarafında, güneybatı kapısının hemen karşısındadır.

Sultan III. Murat’ın damadı ve döneminin Sadrazamı Bosnalı İbrahim Paşa: 1601 yılında Belgrad seferinde şehit oldu. Türbe: 1601 yılında vefatından sonra eşi Ayşe Sultan tarafından, Sefer Çavuş’un nezaretinde Mimarbaşı Dalgıç Ahmet Çavuş tarafından yaptırılmıştır ve 1603 yılında tamamlanmıştır.

Tasarım olarak Şehzade Mehmet türbesine benzeyen yapı: iç mekandaki çini süslemeleriyle ondan aşağı kalmaz. Ancak giriş kapısının her iki tarafındaki çiçek ve arabesk desenli alçak kabartma mermer levhalar pek alışılmadık tır ve çok hoştur. İçeride yine bir cennet bahçesi bulunur. Ama bu çok farklı renklerdedir.

Beyaz, yoğun bir mavi, turkuaz ve kızıl renkler hakimdir. Burada duvarlar, alt pencerelerin üstüne kadar mermerden, süpürgelik çıtası çiçekli çinilerdendir. İki pencere sırası arasında, iki adet koyu mavi üzerine beyaz hat frizler vardır. Beyaz zemin üzerine kızıl girişik çokgen desenli şeritle birbirinden ayrılmıştır. Bunun yarattığı etki son derece şaşırtıcı ve güzeldir.

Benzeri de yoktur. Üst pencereler ana rengi turkuaz olan, kızılla vurgulanmış, çiçek desenli harika panolar ayrılmıştır. Tüm çinilerin tekniği mükemmeldir. Kabarık kilermeni uygulamaları öne çıkar ve bütün yoğunluğuyla kızılı gösterir. Hattın kıvrımlarındaki noktalar dikkat çekicidir ve kan damlaları gibidir.

Bu türbe de değerli eşyalarla dolup taşar. Alt pencerelerin arasında, oyma kapılı ahşap dolaplar vardır. Eğer bu dolapları açılırsa içlerinin çinilerle kaplı olduğu görülür. Bunların sonradan eklendiği açıktır. Bazıları Tekfur Sarayı seramik fırınlarından gibi durmaktadır ama güzel örneklerdir. Kapının iki tarafındaki dolaplarda alışılmadık ve çekici Çin bulutu desenli çiniler varken, diğerleri daha tanıdık çiçek desenlidir.

Kubbe de, terra kota zemin üzerine zarif arabesk ve çiçek desenli özgün bezemeye sahiptir. Şahzade’nin kin den daha ağır ve daha karışıktır ama herhangi bir modern taklitten çok daha güzeldir. İbrahim Paşanın sandukası, alışılageldiği gibi ahşaptandır. Ama arkasında kızına ve oğluna ait iki küçük mermer tabut bulunur, mermerleri canlı desenlerle boyanmıştır.

2010 yılında yapılar restorasyonda: kubbe kısmında, avize kapağının altında üzerinde kan izleri bulunan bir bez parçası bulundu. Bu bez parçasının, İbrahim Paşa’ya ait bir pazıbant olduğu düşünülüyor. Bosnalı İbrahim Paşa için, külliyenin Saraçhane kapısı dışında, klasik üslupla Ayşe Sultan tarafından bir çeşme yaptırılmıştır.

Fatma Hanım Sultan Türbesi

Dedeefendi caddesi tarafındaki, kare plan üzerinde, baldaken formlu türbe: 1586 yılında vefat eden Mehmet Bey için eşi Fatma Hanım Sultan tarafından yaptırılmıştır. 1588 yılında vefat ettiğinde, kendisi de buraya gömülmüştür.

Şehzade Mahmut Türbesi

Bosnalı İbrahim Paşa türbesinin yanındadır. Altıgen planlı bu türbe, Sultan III. Mehmet’in isyana teşebbüs edebileceği şüphesiyle idam ettirdiği şehzadesi Mahmut’a aittir. Pencereler arasındaki duvarlar en iyi dönemden çinilerle döşenmiştir. İbrahim Paşanınkiler kadar müthiş olmasalar da çokça muhteşem kilermeni içerir.

Destari Mustafa Paşa Türbesi

Caminin güney kapısının hemen karşısında, bahçenin dış tarafında, dış bahçenin girişinin yanındaki bu türbe, 1611 yılında Sinan tarafından yapılmıştır. Sinan’ın alışılmadık tarzda, dikdörtgen olarak yaptığı türbe, restore edilerek ziyarete açılmıştır.

Haziredeki bazı kabirler:

Şeyh Ali Tabli-Davulcu Baba Kabri

Şehzade caminin bahçesindeki, ulu çınarın altındadır. Evliya Çelebiye Şeyh Ali Tabli hakkında şunları yazmaktadır “ büyük bir çınarın gölgesinde Şeyh Ali Tabli hazretleri gömülüdür. Sahabenin seçkinlerindendir ki, Hz Ebu Eyüp ile gelip o savaşta davul çalarken şehit olup buraya defnedilmiştir” Bu nedenle “Davulcu Dede” olarak tanınır.

Uryan Mehmet Dede Kabri

Fatih Sultan Mehmet’in askerlerindendir. Sade bir türbede gömülüdür. Ama hakkında ayrıntılı bilgi yoktur.

 

MEDRESE

1546-1547 yılları arasında kuzey doğu duvarını oluşturacak şekilde inşa edilmiştir. Asimetrik bir planı vardır. Girişin karşısına bir eyvan yerleştirilmiştir. Camide olduğu gibi, çok renkli taş ve palmet dizisiyle süslenmiştir.

Kubbeli revaklarla dikdörtgen bir avlunun üç tarafını çevreleyen 20 oda ve güneyde, kubbeli büyük bir dershaneden oluşmaktadır. Burası: 1950 yılından sonra, kız öğrenci yurdu olarak kullanılmıştır. Son restorasyonun ardından ise, lokanta olarak kiraya verilmiştir.

İMARET-TABHANE

Birbiriyle birleşik imaret ve tabhane: caminin doğu duvarına dayalıdır. Külliyenin güneyindeki bu mekanlardan imaret: bir avlu çevresine yerleştirilmiş mutfak, yemekhane, ambar ve kilerden oluşur. İmarethane, bir zamanlar fakirlere yemek dağıtılan bir aş evi olarak kullanılmıştır. Günümüzde ise bir üniversitenin lokali olarak kullanılıyor.

Tabhane ise, sıra dışı planıyla ilgi çeker. Caminin dış avlusundan girilen tabhane: iki eşit ama bağımsız bölümden oluşur. Bölümler: bir giriş holüne açılan, dört odalı konut planındadır. Odalar: kubbeli, dikdörtgen planlı, orta sofalar ise kubbeli ve aydınlık fenerlidir.

SIBYAN MEKTEBİ

Caminin dış avlusunun güney bölümündedir. 7.5 metre çapındaki tek kubbeli bu yapı: bir dönem İstanbul Üniversitesi matbaası olarak kullanılmıştır. Dershanesi: ocaklı ve kubbeli tek bir mekandır. Özgün revağı günümüze ulaşmamıştır. Yani giriş revağı olmayan mekanın, pencere düzeni değişmiş ve depo olarak kullanıldığı zaman ocağı da kaldırılmıştır.

İçinde Latince kitabeli büyük bir lahidin devşirme olarak kullanıldığı bilinen bu yapı: günümüzde bakımsız haldedir. Zaten matbaanın deposu olarak kullanıldığı dönemde, önemli yapısal değişikliklere uğramıştır. Yapı günümüzde bir vakıf malı olarak kullanılmaktadır.

KERVANSARAY

Vefa Lisesine giden yol üstündeki bu yapı: avlunun iki yanında dizili, dikdörtgen odalardan oluşmaktadır. Erken dönem özellikleri gösterir. Ortadaki fenerli kubbe ile örtülü holü çevreleyen, kubbeli dört bölümden oluşan simetrik iki tabhane ve bunlara bitişik, sekiz kubbeyle örtülen dikdörtgen planlı ahırdan meydana gelir. Uzun süre Vefa Lisesi laboratuvarı olarak hizmet veren yapı, günümüzde boş ve bakımsız durumdadır.

yesil-tas-1
İstanbul Şehzadebaşı Yeşil Taş

Yeşil Taş

Mimar Sinan, Şehzadebaşı camisini yaptırdığında, caminin Vezneciler tarafına bakan avlu duvarına: içinde demir bir mil olan ve dönen, yeşil bir taş koydurmuştur. Söylenenlere göre: Kanuni, Mimar Sinan’a İstanbul’un tam ortasını bulmasını ister.

Bunun üzerine, Mimar Sinan, Şehzadebaşı külliyesini yaparken: Eyüp-Sarayburnu arasında İstanbul şehrinin geometrik merkezini hesaplamış ve çeşitli ölçümlerden sonra, orta noktanın Şehzadebaşı külliyesinde, Şehzade Mehmet Türbesinin yanına denk geldiğini belirlemiş ve oraya, altı ve üstü demir millerle oturtulmuş, böylece dönen, yeşil somaki mermer sütun koymuştur.

Evliye Çelebi: bir üçgen şeklindeki İstanbul’un ortasının: saat, adım ve arşın hesabıyla Şehzade Camisinin zemini olduğunu yazar.

Ancak; burada daha önce, Bizanslılar tarafından konulmuş ve şehrin ortasını gösteren bir işaret varmış ve Sinan, bu işaretin yerine, bu taşı diktirmiştir. Taş, günümüzde caminin duvarı içinde çakılı kalmıştır ve ortasındaki demir mil dönmez ve hatta, buradan geçenler ve bunu bilmeyenler farkına bile varmazlar.

Taşın dönmeme sebebi: yol seviyesinin yükselmesi ve asfaltın sütunu kapatmasıdır. Ancak, sütun, günümüzde de İstanbul’un ortasını göstermeye devam etmektedir. Osmanlı imparatorluğu döneminde, çevre illerin başkent İstanbul’a uzaklığının hesaplanmasında, bu nokta kullanılmıştır.

Son durum

İstanbul Veznecilerde yapılan bombalı saldırı sonucunda Şehzade Cami büyük hasar gördü. Patlamada: caminin vitrayları parçalandı, alçı ve duvarlarda kopmalar oldu.

burmali-mescit-camisi-1
İstanbul Şehzadebaşı Burmalı Mescit Camii

BURMALI MESCİT CAMİ

Şehzade camisi avlu kısmının ön tarafında ve dışarıdadır. Saraçhane gezi parkında, ağaçlar arasında kalan tek yapıdır. Çevresindeki yapılar istimlak edildiğinden, tek başına kalmıştır.

Cami: 1540 yılında, Osmanlı devletinin Mısır kadısı olan Mevlana Emin Nureddin Osman tarafından yaptırılmıştır. Kapısının üstündeki kitabe yeri boştur. Banisi 1554 yılında ölmüş ve mescidin yanına defnedilmiştir. Emin Nureddin Efendi, mescidi 25-30 yaşlarında iken yapıp vakfetmiştir.

Yapıldığı dönemde: Osmanlı devletinin ileri gelenlerinin konakları bu bölgede toplanmıştır. Şehrin en büyük yangın felaketlerinden olan 1911 yılındaki yangında, Burmalı Mescit çevresi tamamen yanarak kül olmuş ve burası her ne kadar zarar görmemiş olsa da, cemaatsiz kalmıştır.

Caminin adı: tuğla örme minaresindeki spirallerden gelir. Böyle süslü minareler, Osmanlı mimarisinin İstanbul’un fethinden önceki döneminde vardı. Ama İstanbul’da başka benzeri yoktur.

Düz çatılı ve kagir bir yapıdır.

Çevresindeki eski mezarlıkta bulunan mezar taşları ilginçtir.

Renkli taşlı ve sivri kemerli son cemaat yerindeki sütun başları Bizans işidir.  Ayrıca: kapı ortada değil sağ köşede dedir ve bu durum ilginç bir apliktir. Sütün başlıklarının orijinalleri, Topkapı Müzesinde muhafaza edilmektedir.

Bu mescitle ilgili bir rivayetten söz edilmektedir. Buna göre “Sultan Deli İbrahim, alayı ile namaza Eyüp’e giderken: tam bu noktada sapıtıp, parmağı ile havada daireler ve burmalar çizmeye başlar. Geride atı ile gelen Sadrazam: Rikab-ı Hümayun’a dönerek “Saadetli hünkarımız burada, burma burma minareli bir mescit ferman buyurur” der.

Caminin en dikkat çekici özelliği: spiral kaburgalı tuğla minaresidir. Yani yuvarlak gövdeli minaresinin dış yüzü burmalı biçimde şerefeye kadar uzanan çubuklar halinde örülmüştür. Bunun için özel yapılmış, yarım yuvarlak kenarlı tuğlalar kullanılmıştır. Minarenin bir benzeri, Amasya’da Burmalı Minare Camindedir.

Diğer benzeri ise Edirne’de, üç şerefeli cami minarelerinden biridir. Bu minare, gövdesini süsleyen burmalı çubukları ile eski Türk mimarisinde görülen, çubuklu ve yivli minarelerin son ve İstanbul’daki nadir örneğidir. Düz çubuklu tek minare, Molla Gürani kilisesi/camisindedir.

Son cemaat yeri de eşsizdir. Revak kubbeli değil, eğimli bir çatısı vardır ve Korint tarzında Bizans işi başlıkları olan dört sütunla desteklenmiştir. Bunlar çok yıprandığından 1961-1962 yılları arasındaki tamirde çıkarılmış ve yerlerine, yine devşirme sütun gövdeleri ve şehrin çeşitli yerlerinden toplanmış başlıklar konulmuştur. Antik sütun başlıklarının kullanılması: Bursa’daki daha erken dönem mimaride ve Selçuklularda da görülmüştür. Ama İstanbul’da, bu çok enderdir.

Cumhuriyet döneminde, Burmalı Mescit, Şehzade camisine yakınlığı nedeniyle kadro dışı bırakılmıştır. 1922 yılında Vakıflara geçerek kapatılmış, daha sonra bir bölümü Türkistan Gençler Birliğine verilmiş, ardından çıkan bir yangın sonucu üst katı tamamen yanarak harap olmuştur. 1930’lu yıllarda dört duvardan ibarettir. Sonraki yıllarda üstüne sundurma çatı çekilerek marangozhane olarak kullanılmıştır. 1955 yılında ise onarılarak ibadete açılmıştır.

Nevşehirli Damat İbrahim Paşa Külliyesi

Külliye: Şehzade Caminin Beyazıt yönündeki köşesinden yan sokağa yayılmaktadır. Külliyede: cami, darülhadis, medrese, kütüphane, çeşme ve sebil bulunur.

Külliye: 1720 yılında yapılmıştır. 1730 yılında, Lale Devrinin sonunu getiren, Patrona Halil İsyanı sırasında parçalanarak öldürülen III. Ahmet’in sadrazamı Damat İbrahim Paşa adıyla bilinmektedir. Paşanın cesedinin bir kısmı, buradaki türbesinde bulunmaktadır. Paşanın oğullarının mezarı da buradadır.

Külliyenin küçük sayılabilecek camisi: sokak kenarındadır. İç mekanın eni: sadece 6.82 metredir. Kubbesinin içi, tamamen kalem işleriyle süslüdür. Mekanı tek başına örten, küçük sağır kubbenin dört köşesinde de minik çeyrek kubbeler vardır. Barok dönemine ait mermer süslemeleri çok niteliklidir.

Mekanın bezemelerinde kullanılan çiçek motifleri, Lale Devrinin mimari anlayışıyla paralellik gösterir ve yapının sanatsal değerini arttırır. Bu kubbeli mekan, önceden külliyenin din eğitimi verilen dershanesiydi. Cami olunca da sonradan minare eklendi. Kütüphane: hemen karşı köşede görülen kubbeli mekandır.

Şadırvan: Külliye avlusunun ortasında, sekiz sütun üzerine, piramidal çatı örtüsü bulunur.

Sebil: Bu külliyede, devrinin en önemli özelliğini yansıtan sebil: dışta cadde ve sokağın kesiştiği köşededir. Çeşmedeki barok lale motifleri ilgi çekmektedir. Tasarımı mükemmeldir. Bu sebile: eski gravür ve kartpostallarda sıklıkla rastlanır.

acemi-oglanlar-hamami-1
İstanbul Şehzadebaşı Acemi Oğlanlar Hamamı

Acemi oğlanlar hamamı

Veznecilerde, Celal Ağa Konağı isimli otelin yanındadır. Daha doğrusu otelin gölgesinde kalmıştır. Hamam; Yeniçeri odalarının bulunduğu bina gurubunun bir parçası olarak 16 yüzyılda inşa edilmiştir. Acemi oğlanlar kışlası: Turnacıbaşı tarafından, Osmanlı coğrafyasının dört bir tarafından toplanarak buraya getirilen devşirme çocukların kaldığı yerdir.

Bu kışlaya ait, bu hamam, çocukların dağıtımdan sonra ilk uğradıkları temizlenme yeridir. 1826 yılında Yeniçeri Ocağı kaldırılınca, bu hamam da mahalle hamamı olarak hizmet vermeye başlamıştır. 2004 yılında hamam kapatılarak, hamamın bir kısım ve çevresindeki arsası üzerine Celal Ağa Konağı isimli otel inşa edilmiştir.

2008 yılında, hamam otel bünyesinde tekrar hizmet vermeye başlamıştır. Ancak “Acemi oğlanlar” kelimesi değiştirilmiş ve hamam “Acemoğlu Hamamı” olarak isimlendirilmiştir.

Dış görünüşü pek göz alıcı değildir. Çünkü bilinçsiz uygulamalarla, özgün biçimi yok edilmiştir.

Kuyucu Murat Paşa Medresesi

Hasan Paşa Medresesi geçildikten sonradır.

Pomak asıllı Murat Paşa: bu unvanını; kuyu açıp içinden su veya petrol gibi şeyler çıkarmasından değil, kuyu açıp içine bir şeyler doldurmasından kaynaklanmaktadır. Boğdurup başlarını kestirdiği celalilerin cesetlerini, açtırdığı kuyulara doldurmasıyla almıştır.

Ancak bu yöntem zamanın devlet gelenekleri arasında pek fazla yadırganmaz. Ancak “Kuyucu” lakabını alması hakkında bir söylenti daha vardır. 1585 yılındaki İran-Osmanlı savaşı sırasında, atının ayağı tökezlemiş ve bir çukura düşmüş, İranlılar tarafından esir alınmıştır. Bu olaydan sonra kendisi “Kuyucu” lakabı takılarak anılmaya başlanmıştır.

Ayrıca: Paşa, medrese de yaptırarak hayır işlerinden de eksik kalmamıştır. 17 yüzyılda, I. Ahmet döneminde sadrazamlık yapmıştır. Kuyucu Murat Paşa: 1611 yılında Diyarbakır’da vefat etmiş, cenazesi İstanbul’a getirilerek, medresenin hemen yanındaki türbeye gömülmüştür.

Türbenin kapısı üstünde bulunan ayet kitabesinden başka, yapıda bir kitabe yoktur. Türbede: ayrıca Abaza Mehmet Paşa, Cigalazade Sinan Paşanın oğlu da gömülüdür. Türbe, günümüzde harap durumdadır.

Çok ünlü ve can alıcı olarak tanınmıştır. Kuyucu Murat Paşa: Anadolu’da 100 yıl süren Celali İsyanlarını, sert yöntemlerle bastırmasıyla ünlenmiştir. Bu isyanlarda çok sayıda kişiyi (60 bin kişi olduğu söylenir) öldürttüğü için “Çukur Kazıcı” olarak da anılmıştır.

Medrese: 1606-1610 yılları arasında yapılmıştır.

Dar bir alana: medrese, dershane, mescit, sebil, türbe, Sıbyan mektebi ve dükkanlar yerleştirilmiştir. Külliyenin mimarı ise, Sultanahmet Camisini yapan mimar Sedefkar Mehmet Ağa idi. Külliye yapıları: üçgen biçimindeki arsada medrese binasına bitişik olarak yapılmıştır.

Cephede, dükkanlar arasında bulunan basık kemerli kapıyla medreseye geçiş sağlanmaktadır. Avlunun güneydoğu yönünde, dershane-mescit odaları vardır. Bu bölümün üstü, kubbe ile örtülmüştür. 14 adet medrese odasının üstü de kubbelerle örtülüdür. Odalarda: dolap ve ocak nişlerinin yanı sıra, avluya ve dışa açılan pencereler vardır.

Medrese: düzgün kesme taştan yapılmıştır. Büyük ölçüde onarılarak kubbesi çatıya dönüştürülmüştür. Yapı “L” planlı ve 14 odalıdır.

Külliyenin güney doğusunda minbere bitişik şekilde yerleştirilen, mermer kaplamalı sebil, beş cepheli olarak düzenlenmiştir. Sebile: basık kemerli bir kapı ile geçilir. Kurşun kaplı, ahşap bir kubbe ile örtülüdür.

Sebilin içinden, türbeye bakan dikdörtgen açıklıklı bir pencere vardır. Kapının karşısındaki köşede, mermer su haznesiyle kuyu mevcuttur. Sebilin suyu, o dönemde Süleymaniye su yolundan sağlanmaktaymış. Yapı günümüzde ise, bakımsız durumdadır.

Külliyenin Vezneciler caddesine bakan cephesinde 13 dükkan bulunur. Dışarıya tuğladan yuvarlak kemerlerle açılan dükkanlar, beşik tonozla örtülüdür.

Cephe: kemer aralarında taş ve tuğlanın alternatif olarak kullanılmasıyla oluşan almaşık duvar örgüsüne sahiptir. Son yıllarda restore edilmiş dükkanlar Vakıflar İdaresi tarafından kiraya verilmektedir.

1782 yılındaki yangında türbe zarar görmüştür. 1869 yılında, Medresenin faal olduğu görülmektedir. 1894 yılındaki depremde Sıbyan Mektebi yıkılmıştır. 1911 tarihindeki yangında, külliye kısmen yanarak harap olmuştur. Hatta: 1919 yılında, medresenin yangınzedeler tarafından işgal edildiği bilinmektedir.

Harap durumda olan külliye: 1943-1950 yılları arasında restore edilmiştir. Medrese, günümüzde: İstanbul Üniversitesi Güzel Sanatlar Bölümü binası olarak kullanılmaktadır. Külliyeye ait Sıbyan Mektebi ve bazı dükkanlar, günümüzde Piri Mehmet Paşa Vakfına geçmiştir.

kalanderhane-camisi-2
İstanbul Şehzadebaşı Kalenderhane-Kalenderhane Camisi
kalanderhane-camisi-5
İstanbul Şehzadebaşı Kalenderhane-Kalenderhane Camisi

 

Kalenderhane-Kalanderhane camisi

Medresenin hemen önünde, Bozdoğan Su Kemerinin bitişiğindedir. Vezneciler Kız Yurdunun bahçesiyle bitişiktir. Bütün özellikleriyle bir Bizans kilisesi olduğunu belli etmektedir. Asıl adı ise “Theotokos Kiriotissa” dır. 1960’lı yıllarda yürütülen arkeolojik çalışmalar sonucunda: kilisenin ismi öğrenilmiştir. 

12 yüzyılda yapılan kilise, Yunan Haçı planlıdır. Daha önce burada bulunan bir Roma hamamının üzerine inşa edilmiştir. Yine yapılan araştırmalarda: aynı yerde daha önce yapılmış başka binaların da (hamam, kilise gibi) kalıntıları ortaya çıkarılmıştır.

Ama buradaki eski Bizans kilisesinin en ilginç yanı: 1204 yılındaki Latin Haçlı işgalinde, buranın bir Roma Katolik Kilisesi olarak kullanılmasıdır. Kilisenin güney kilisesi, St Francis’in hayatını tasvir eden fresklerle süslenmiştir. Latin istilası sırasında, Katolik Haçlıların bu kiliseye el koyup kullandıklarını gösteren delil: apsisin yanındaki küçük hücrenin kemer alınlığındaki gotik harflerle yazılmış bir kitabedir. Burada: Fransisken tarikatının kurucusu Assisili Aziz Francesco’nun adı geçmektedir. Bu freskler, günümüzde İstanbul Arkeoloji Müzesinin ikinci katında sergilenmektedir.

Bunlar, Azizin ölümünden sonra yapılan ilk freskler olarak önem kazanmaktadır. Bir başka ilginç buluntu da: İkonoklazm dönemi öncesinden kalan tek mozaiktir. Bunu, üstüne bir duvar örerek gerisinde saklamışlardır.

İstanbul şehrinin fethinin ardından ilk olarak, Kalender Tarikatına mensup dervişler tarafından medrese olarak kullanıldığı için “Kalanderhane” ismini almıştır. Manastırın keşiş odaları zaviye olmuş, ana bina tevhidhane olarak kullanılmıştır. Bu yüzden, burası İstanbul’daki ilk Mevlevihane olarak kabul edilmektedir.

1717 ve 1728 yıllarındaki yangınlarda hasar gören yapı, 1747 yılında Darüssaadet Ağası Beşir Ağa tarafından, onarımdan geçirilmiş ve camiye dönüştürülmüştür. Kilisenin bir odası doldurularak bir minare temeli haline getirilir ve bunun üzerine minare inşa edilir.

Bu onarımın ardından, camiye Arpa Emini Mustafa Efendinin hayrı olarak bir de medrese eklenmiştir. Bu medrese, 1935 yılında “16 Mart Şehitler Anıtı” dikilmek için yıkılmış, ancak anıt buraya dikilmemiştir.

Caminin avlusunda, kilisenin ilk zamanlarında, yapıya dahil olan ancak günümüzde yıkılıp harabe halini alan duvar kalıntıları görülür. Caminin kubbesi: dört köşeden örülen kemerlerle oluşturulan dairenin üstüne oturtulmuştur. Kubbede: çok eskiye dayandığı bilinen mozaik desenler bulunur. Özellikle içerideki mermer kaplamalar göz alıcıdır. İç duvarlar: renkli mermer kaplamalar ve kabartmalarla süslüdür.

Eski kiliseden kalma bazı fresklerin yakın zamana kadar durduğu ancak daha sonradan üstlerinin badana yapılarak kapatıldığı söyleniyor. Kilisenin narteks kısmı: son cemaat yerine dönüştürülmüştür. Orta mekan çevresi pencereli, yüksek kasnaklı, etrafı dalgalı saçaklı bir kubbeyle örtülüdür. Yangın ve depremlerden zarar gören cami, 1854 yılında onarılmıştır.

1930 yılında minare, yıldırım düşünce yıkılmıştır. Bunun üzerine cami terk edilmiştir. 1966-1975 yılları arasında, burada Harvard Üniversitesi ve İstanbul Teknik Üniversitesi tarafından arkeoloji kazısı yapılmıştır. Bu çalışmalarda: daha önce bilinmeyen bazı yapı kalıntıları ortaya çıkarılmıştır. Bu çalışmalar sırasında Assisili Aziz Fransis’in hayatını resmeden freskler de bulunmuştur. Yapı, harap durumda iken, onarılarak 1968 yılında ibadete açılmıştır. Ancak, buranın tarihi geçmişini bilen yabancı ziyaretçileri de eksik olmaz.

İstanbul günlük gezi planı hakkındaki yazım için.