İstanbul Boğaziçi Avrupa Yakası

İstanbul Boğaziçi Avrupa Yakası

Evet, Boğaziçi’ni; Avrupa yakasından gezmeye başlayabiliriz. Bu geziyi: planı inceleyerek, görmek istediğiniz yerleri belirledikten sonra; çeşitli ulaşım araçları ile yapabilirsiniz.

Ama özellikle, son bölümlerdeki mekanların; uzaklığı, belki de size, bu gezi için ayıracağınız bir günün yetmemesine neden olabilir. Eğer gezinizi denizden, vapurla yaparsanız; inanıyorum ki, yine de bu bilgiler, uzaktan göreceğiniz mekanlar hakkında size güzel bilgiler verecektir.

İlk etapta: Fındıklı-Ortaköy olabilir. Bu etabın başında: Salıpazarı’n da; Nusretiye Cami ve Sebili var.

İstanbul Boğaziçi Avrupa Yakası Nusretiye Camii

NUSRETİYE CAMİİ


İlk olarak; Sultan III. Selim tarafından; ahşap malzemeden yaptırılır ve “Arabacılar Camii” olarak isimlendirilir. Ancak; ünlü Firuzağa yangının da yanar ve daha sonra; aynı yere, Sultan II. Mahmut tarafından; 1825 yılında, Krikor Amira Balyana yaptırılır.

Muhtemelen, bu günkü cami alanında; yangın sonrasında, yardımların dağıtıldığı yer vardı ve bundan dolayı camiye, yardım dağıtım yeri anlamında “Nusretiye” ismi verilmiştir. Aslında; yeniçeri ocağının kaldırılmasından (Vakay-ı Hayriye) sonra yaptırılmış. Bu nedenle “hayırlı olay” anısına dikilmiş bir anıt gibi.

Nemden etkilenmesin diye; yerden 3 m. yükseklikteki sütunlar üzerine inşa edilmiştir. Ampir üslupta bir yapıdır. (Ampir; sözlük olarak “İmparatorluk Üslubu” anlamına gelir. Fransız İmparatoru Napolleone Bonaparte zamanında ortaya çıkan bu üslubu, daha sonra Osmanlılar da benimsemişlerdir )

Tek kubbeli, iki ince minaresi ile , İstanbul’un silüeti’ni etkiliyor. Ana kitle ve kubbenin çok yüksek olmasından dolayı minareler uzun ve ince. Özellikle; minarelerin çok ince ve yüzeyinin oluklu olması ilginç. İstanbul’un en ince minareli camisi. Cami döşemesi mermer. İç kısımdaki hünkar mahfili; bütünüyle mermer ve kafesi pirinç dökme ve altın yaldızlı. Bu özelliği, yani Padişahlara mahsus bir mekanın bulunması; burayı daha da ilginç duruma getiriyor.

Caminin yazıları; Mustafa Rakım Efendi ve Şakir Efendi tarafından yazılmış. Büyük giriş kapısının üstündeki yazı; Mustafa İzzet Efendiye ait. 4 m. yüksekliğinde ve 2.10 m. genişliğinde, görkemli bir kapıdan camiye giriliyor. Sultan girişi ise; denize bakan güney cepheden.

Kapının karşısında; sebil vardır. Buraya yani camiye uğrarsanız; içerideki hatları görmeyi ihmal etmeyin.

Evet, devam ediyoruz. Anayol’dan ilerliyoruz. Dolmabahçe’ye doğru; 1882 yılında kurulan, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi var. Osmanlı döneminde: Meclis-i Mebusan Binası olarak kullanılmış. Yukarıda: Cihangir Cami, sahilde: Molla Çelebi Camii gibi önemli yapılar var.

Dolmabahçe’nin: elbette ki en ilginç yapısı: Saat Kulesi, Cami ve Dolmabahçe Sarayı. (Dolmabahçe Sarayı yine bu sitede; ayrı bir başlık altında incelenmiş ve yazılmıştır. Ayrıntılı bilgiyi oradan alacaksınız)

Dolmabahçe’den; Beşiktaş’a gelirken, solda: Akaretler’de; Sıraevler’i göreceksiniz.

İstanbul Boğaziçi Avrupa Yakası Sıraevler
İstanbul Boğaziçi Avrupa Yakası Sıraevler
İstanbul Boğaziçi Avrupa Yakası Sıraevler

SIRA EVLER


1875 yılında yaptırılmış ve türünün ilk örneğidir. Sultan Abdülaziz tarafından, Dolmabahçe Sarayı Lojmanları olarak; Sarayın muhafızları ve ağaları için ikametgah yeri olarak yaptırılmıştır. Sultan Abdülaziz; Beşiktaş Köy içindeki ahşap köşklerde; 10-15 yılda bir çıkan büyük yangınlardan korunmak için; Dolmabahçe Sarayının çevresini yüksek duvarlarla çevirttirir.

Sıraevler’i de; yine yangınlara set çekmek için inşa ettirir. Sultan; Aziziye Caminin yapımına katkıda bulunması için; lojmanlardan arta kalan kısmı da; kiraya verdirmiştir. Kira getiren yerler anlamına gelen “Akaretler” adı buradan geliyor. Müstakil olarak kiralanan binaların kiracıları; genelde, İstanbul’da yaşayan yabancılar olmuştu.

Osmanlı saray ressamlarından İtalyan Fausto Zonaro da; resimlerini, Sıraevler’de oluşturduğu atölyesinde yapmıştır. Dolmabahçe Sarayı’nı inşa eden Balyan ailesinden Sarkis Balyan; aynı zamanda Sıraevler’in de mimarlığını yapar. Saray ile aynı dönemde inşa edilmesine karşın, burası, daha sade bir üslup taşır. Dolmabahçe Sarayının aksine, cephelerinde Barok tarzı yerine, ampir çizgiler tercih edilmiştir.

Burası; her biri 450 m. kare olan 138 konut biriminden oluşmaktadır.

Kompleksin mülkiyeti; Vakıflar Genel Müdürlüğüne aittir. Buralar; bir dönem; semt postanesi, polis karakolu, Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Bölümü, İsmet İnönü İlkokulu, burada hizmet vermiştir. Türkiye’nin ilk akıl ve ruh hastanesi de, Gündüz Hastanesi adı ile burada açılmıştır.1995 yılında: yap-işlet-devret modeliyle; özel bir firmaya kiralanmıştır. Türkiye’nin ilk toplu konut projesidir.

Proje kapsamında: Atatürk Müzesi (Atatürk’ün Bandırma vapuruna binmeden önce, annesi ve kız kardeşiyle birlikte, 1.5 yıl kaldığı ev) , Ofis, Apart Otel, Otel, Mağazalar ve Otopark kompleksinin yapımı planlanmıştır. Projenin ilk etabı; 1998 yılında bitirilmiş olup, dış cepheler orijinallerine sadık kalınarak sağlamlaştırılmıştır.

İç mekanlar ise; taşıyıcı sistem bozulmaksızın, fonksiyonuna uygun olarak yeniden düzenlenmiştir. 2008 yılında, onarımlar sona ermiş ve Akaretler Sıra Evlerinin açılışı yapılmıştır. Burada; bugün, farklı büyüklükte: 56 rezidans, toplam 11 bin m. kareden 34 mağaza, 6 kafeterya-restoran ve ünlü otel zincirlerinden biri bulunmaktadır.

Beşiktaş Meydanına varıyorsunuz. Burada; Mimar Sinan’ın eserleri var. Bunlar: Sinan Paşa Camii, Barbaros Türbesi ve Barbaros Heykeli ve hemen arkasında Deniz Müzesi görülebilir.

İstanbul Boğaziçi Avrupa Yakası Sinan Paşa Camii

SİNAN PAŞA CAMİ


Beşiktaş İskelesinin hemen karşısında. 1550-1553 yılları arasında, Osmanlı Donanmasının Kaptan-ı Deryası olan Sinan Paşa tarafından yaptırılmıştır. Sinan Paşa, 1553 yılında öldüğünde, cami inşa halindeydi. O yüzden, Sinan Paşa, Üsküdar’daki Mihrimah Sultan Camisinde gömülmüştür. Cami; 1555 yılında tamamlanmıştır. Mimar Sinan tarafından inşa edilmiştir. İlçenin merkezinde yer alan “Sinanpaşa Mahallesi” ne adını vermiştir.

Cami: dikdörtgen bir plan üzerine oturtulmuştur. Merkezi kubbe; kemerlerle, altı köşeli bir şekilde sütunlara dayandırılmış olup, iki yanda, ikişer kubbe bulunur. Kurulduğundan bu yana; çeşitli tarihlerde onarım görmüştür. Mabedin son cemaat yerini, medrese çeviriyor. Tek minaresi var. Hünkar mahfili yıkılmış. Mermer eteklik ve sütun başlıkları; 16’ncı yüzyıl Osmanlı işçiliğinin en güzel örneklerinden biridir.

İkinci ve üçüncü kat pencerelerinin camları renklidir. Avluyu; son cemaat yeri ile birlikte, 22 mermer sütunlu, kubbesiz ve kiremit örtülü bir kısım çevirmektedir. Duvarları kesme taş ve kırmızı tuğla karışımıdır. Tek şerefeli minaresi vardır. İki kapılı bahçenin ortasında, 4 mermer sütunlu bir şadırvan vardır.

Şadırvanın üstü; havuzdaki suyun kirlenmemesi için, mermer eteklikle kapatılmış. Cami ve avlusu; değişik zamanlarda yapılan müdahalelerle, orijinal karakterini yitirmiştir.

448 yıllık caminin; en son restorasyon işlemlerinde, büyük skandallar ortaya çıktı. İddialara göre; caminin içindeki orijinal kalem işleri yok edilip, gerçekle ilgisi olmayan, yeni motifler çizildiği söz konusu.

İstanbul Boğaziçi Avrupa Yakası Barbaros Türbesi

BARBAROS TÜRBESİ


1534 yılında, bizzat kendisi tarafından yazdırılmış Barbaros Vakfiyesinde; Beşiktaş’taki medrese yanına yaptırdığı türbeye defnedilmesini ve kabrinin üzerinde kandil yakılmasını vasiyet etmiştir. Beşiktaş’ta, Sinan Paşa Caminin karşısındadır.

Türbeyi: 1541 yılında Mimar Sinan yapmıştır. Kesme taştan, sekiz köşeli, tek kubbeli ve alt üst pencerelidir. Sandukanın üstüne, yukarıdan asılmış ve üzerinde Zülfikar resmi bulunan, yeşil zemin ipekli kumaştan yapılmış bir sancak bulunmaktadır.

Türbede mevcut dört sandukada: Barbaros Hayrettin Paşa, hanımı Bala Sultan, Cafer Paşa ve Cezayirli Hasan Paşa yatmaktadır. Kapı önündeki revak; mermer iki sütunla taşınan sivri kemer üzerine çapraz tonozun oturmasıyla oluşturulmuştur. Türbenin yedi cephesinde, iki sıra halinde, toplam 14 pencere bulunur.

Pencere üstü ve kubbesi kalem işleriyle bezelidir. Bahçesindeki 25 gömütte, yakınları gömülüdür. Türbe; yalnızca 1 Temmuz Kabotaj Bayramı ve 4 Nisan Deniz Şehitlerini Anma Günü gibi özel günlerde resmi ziyarete açılmaktadır.

İstanbul Boğaziçi Avrupa Yakası Barbaros Heykeli

BARBAROS HEYKELİ


Barbaros Hayrettin Paşanın hatırasına dikilen bir anıttır. Beşiktaş’ta: Cezayir Caddesinde ve Barbaros Türbesinin hemen arkasındadır. 1944 yılında, heykeltıraş Zühtü Müridoğlu ve Ali Hadi Bara tarafından yapılmıştır. Anıtın altında; Yahya Kemal’in mısraları görülür.

Anıtın tümü: 11.5 metredir. Yalnızca kaidenin yüksekliği: 2.5 metredir. Kaide: küfeki taşından, Prof. L. M. Sue tarafından yapılmıştır. Platform ise; bir gemi güvertesi izlenimini verir. Üzerinde: iki Levend ve Barbaros’un heykelleri bulunur. Figürlerin arkasında ise; geometrik bir kitle yükselir.

Barbaros; Levend’lerin önünde ve ortada duruyor. İki yandaki Levend’ler; ileri doğru hareket halinde izlenimi veriyor. Figürlerin arasında, en ortada yer alan sancak, figürleri birbirine bağlayıcı bir unsur olmasının yanında, piramidal kompozisyonu vurgular.

Osmanlı’ya özgü kıyafetlerin doku olarak verilişleri, son derece başarılıdır. Sağdaki levendin elinde silah bulunur. Soldaki ise, sağ elindeki kılıçla ileri doğru atılır bir jestle tasvir edilmiştir. Bu figürün sol eli ise, geriye doğru uzanmıştır.

Figür; sağdaki Levend’e göre, daha yandan tasvir edilmiştir. Bu üç figür; jestleriyle, dinamik ifadeleriyle, kıyafetlerinin işlenişi ile ve modele edilişlerindeki sağlamlıkla dikkat çekmektedirler. Aynı zamanda, bir bütün olarak da sağlam bir kompozisyon vardır.

Barbaros ve Levend’lerin kıyafetleri; Topkapı Sarayındaki örnekler incelenerek ve Barbaros’un portresi ise “Nigari’nin minyatür” ünden yola çıkılarak yapılmıştır. Kaidenin sol yanında; Barbaros’un Kanuni’ye takdimi, sağ yanında ise “Preveze Deniz Zaferi” kabartma olarak işlenmiştir.

Bronz dökülen kısım: yaklaşık 7 tondur. Bronz işleri: Yusuf Akpınar ve Ali Haydar Seymen tarafından yapılmıştır.

İstanbul Boğaziçi Avrupa Yakası Deniz Müzesi
İstanbul Boğaziçi Avrupa Yakası Deniz Müzesi

 

DENİZ MÜZESİ


Burada; Türk denizcilik tarihi ile ilgili; eşya, resim ve maketlerle, Osmanlı Sultanlarının Boğazı geçerken kullandıkları saltanat kayıkları sergileniyor.

Türkiye’nin denizcilik alanındaki en büyük müzesidir. İçerdiği koleksiyonun çeşitliliği açısından: dünyanın sayılı müzelerinden biridir. Koleksiyonda, yaklaşık 20 bin eser bulunmaktadır. Deniz Kuvvetleri Komutanlığına bağlı olan İstanbul Deniz Müzesi, Türkiye’de kurulan ilk askeri müzedir.

Türk Deniz Müzesi: 1897 yılında, Bahriye Nazırı Hasan Hüsnü Paşa’nın emirleriyle; Kasımpaşa’daki Osmanlı Devlet Tersanesinde kurulur. Önceleri düzenleme yapılmamış, müze deposu olarak sergiye açılmıştır. 1914 yılında, Bahriye Nazırı olan Cemal Paşa; müzede reform yapmış ve bilimsel anlamda yeniden düzenlenmesine imkan sağlamıştır.

Türk gemilerinin tam ve yarım modellerinin yapılması için “Gemi Model Atölyesi” ve mankenlerin yapıldığı “Manken Atölyesi” kurulmuş, müzeciliğin geliştirilmesine ve bugünkü halini almasına temel oluşturulmuştur.

2’nci Dünya Savaşının başlamasıyla, eserler korunma amacıyla, Anadolu’ya nakledilir. Savaş sonunda ise, 1946 yılında, müzenin tekrar İstanbul’a taşınmasına karar verilir ve müze o günün koşullarında, en uygun yer olan Dolmabahçe Cami Külliyesine taşınır. 1961 yılında ise, Beşiktaş İskele Meydanındaki Türk Amirali Kaptan-ı Derya Barbaros Hayrettin Paşanın anıtı ve türbesi yanında, bugünkü bulunduğu yere taşınır.

1970 yılında, Deniz Kuvvetleri Komutanı Celal Eyiceoğlu’nun gayretleriyle: müze binalarına ilaveten, bir Kayıklar Galerisi yaptırılarak, tarihi kayıklar ve kadırgalar da sergi kapsamına alınır.

Ana sergi binası: 3 katlıdır. Binada: 4 büyük salon ve 17 oda, sergileme alanı olarak kullanılıyor. Salonlara: rüzgar yönlerinin isimleri verilmiş. Müzede: saltanat kayıkları, bahriyeli kıyafetleri, el yazmaları, gemi modelleri, sancaklar, haritalar ve tablolar, tuğralar ve armalar, kadırgalar, seyir aletleri, gemi baş figürleri ile silahlar sergileniyor.

Müze bünyesinde: halen bir kütüphane ile Tarihi Deniz Arşivi de, bulunmaktadır. Tarihi kayıklar galerisi; denizcilikle ilgili çeşitli objeleri içermesi bakımından, müzenin en ilginç bölümünü oluşturur.

Dünyada benzeri olmayan Osmanlı saltanat kayıkları; bu galeride, tamamen orijinal şekilleri korunup sergilenmektedir. Buradaki en değerli eser ise; 1648-1687 yılları arasında padişah olan, IV. Mehmet’e ait, tenezzüh kadırgasıdır. 40 m. boyunda, 5.90 m. Eninde, 140 ton ağırlığında ve her küreği 3 kişi tarafından çekilen (toplam 144 kürek) 24 çifte ve oturakla donatılmış bu orijinal kadırganın köşk kısmı da Türk el sanatlarının zarif bir örneğidir. Müzenin bahçesi de açık teşhir alanı olarak düzenlenmiştir.

Burada: Piri Reis haritasının mozaik röprodüksiyonu ile Osmanlı egemenlik sınırlarını gösteren, üç duvar haritası, ayrıca ünlü Türk denizcilerinin büstleri, hava şartlarından etkilenmeyen diğer objeler ve orijinal mayınlar, torpidolar, deniz topları, denizcilikle ilgili kurumlara ait eski kitabeler ve benzeri sergileniyor.

Deniz Müzesinde halen 3742 eser sergilenmektedir. Kütüphane de, bazıları yazma olmak üzere,20 bini aşkın kitap mevcuttur. Tarihi Deniz Arşivinde, Bahriye Nezareti dönemine ait 25 milyon civarında, tarihi eski yazılı belge bulunmaktadır.

Barbaros Bulvarı’ndan; yukarı çıkıyoruz. Serencebey Yokuşu. Sağda, önce Ertuğrul Tekkesi, Şeyh Zafir Türbesi, Kütüphanesi, Çeşmesi ve daha yukarıda Yıldız Sarayı görülebilir.

ERTUĞRUL TEKKESİ-ŞEYH ZAFİR TÜRBESİ, KÜTÜPHANESİ,ÇEŞMESİ


Sultan II. Abdülhamit tarafından; 1903-1904 yılları arasında yaptırılmıştır. Mimarı Raimondo Dadonco’dur. Türbenin pencerelerine yaklaşınca, içeriden müzik sesi gelmektedir.

Çünkü: tarikatın kendine özgü yapısından kaynaklanan bir gerekçeyle; müziğe çok önem veriliyormuş. Müzikli dinletiler ve törenler, özel olarak seçilmiş, sesi güzel kişilerin bir araya getirilmesiyle ve Sultan II. Abdülhamit’in de katıldığı çok önem verilen anlarmış.

Türbenin kulelerinin tepesinde bulunan “gül” figürüne; burayı yapan mimarın binalarında rastlanır. Mermer ve taşın birlikte kullanıldığı, güçlü masif bir görüntüye sahip.

Kemerin altındaki uzun pencerelerin metal bölümlerindeki üçgen geometrik şekiller; sarmaşık dallarına, ortadaki güllü bölüm de, sarmaşıklar arasında büyüyen bir gül ağacına veya laleye benziyor. Tıpkı; güzel ve dingin bir bahçe de olduğu gibi. Ölene saygı gösterilen bir bahçe.

Aynı mimar; 1903 yılında, Karaköy Camini de yapmıştır. Ancak; Cami, o zamanki Belediyenin kararıyla, yol yapımı yüzünden, ortadan kaldırılmıştır.

Türbe: 2000 yılında, Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından restore edilmiş. Yine de, biraz yıpranmış durumda. İyi bir bakıma muhtaç, boyaların yer yer kalkmış olduğu ve şadırvanın da orijinalin de olmadığını tahmin ettiğim kötü bir boyası var.

İstanbul Boğaziçi Avrupa Yakası Yıldız sarayı
İstanbul Boğaziçi Avrupa Yakası Yıldız sarayı
İstanbul Boğaziçi Avrupa Yakası Yıldız Sarayı

 

YILDIZ SARAYI


Yıldız Sarayı: Beşiktaş, Ortaköy ve Balmumcu arasındaki konumuyla; 500 bin metre kare alanı kaplayan Yıldız Parkı içinde bulunuyor. Eskiden; av sahası olan parkın içinde: Kanuni’den bu yana; Padişahlar: kasırlar ve köşkler yaptırmış. Saray, ilk kez Sultan III. Selim (1789-1807) in annesi Mihrişah Sultan için yaptırılmış.

Sultan Selim; sarayın iç bahçesine, bir de çeşme yaptırır. Daha sonra tahta çıkan, Sultan II. Mahmut (1808-1839); Yıldız Bahçesinde düzenlenen: ok atışlarını ve güreş oyunlarını seyretmek için buraya gelirdi. Bu padişah; 1834-1835 yıllarında, burada bir köşk yaptırarak etrafını da bir bahçeyle düzenletmiştir.

1826 yılında; Yeniçeri Ocağını ortadan kaldıran, Sultan II. Mahmut; “Asakir-i Mansure-i Muhammediye” adıyla, yeni kurulan ordunun; Yıldız Bahçesinde yaptığı talimleri, bizzat buradan denetlerdi. Oğlu Sultan Abdülmecit (1839-1861) bu köşkleri yıktırarak; 1842 yılında, daha güzel bir üslupta olan “Kasr-ı Dilkuşü” isimli köşkü yaptırır.

Genellikle yaz aylarında, Yıldız Köşküne oturmaya gelen Sultan Abdülaziz (1861-1876) ise; Balyan ailesi mimarlarına Büyük Mabeyn Köşkünü inşa ettirir. Daha sonra da, dış bahçe denilen kısma: Malta ve Çadır Köşklerini, asıl saray kısmına ise Çit Kasrı’nı ekletir. Sultan Abdülaziz’in tahttan indirilmesinden sonra, Sultan V. Murat (1876), 92 gün süren saltanat günlerinde, Yıldız Sarayında oturmuştur.

Sultan V. Murat’ın; akli rahatsızlığı nedeniyle tahttan indirilmesinden sonra, kardeşi Sultan II. Abdülhamit (1876-1909)in, 33 yıllık saltanat devri başlar. Özellikle; Sultan II. Abdülhamit (1876-1909) zamanında, Osmanlı Devletinin ana sarayı olarak kullanılmış. Sultan Abdülhamit; 7 Nisan 1877 tarihinde Saraya taşınmış ve bu sarayda yaşamış ve 33 yıl, Osmanlı İmparatorluğunu, Yıldız Sarayından yönetmiş.

Çünkü: II. Abdülhamit; 1876 yılında; iki kez ihtilale sahne olan Dolmabahçe Sarayında kalmak istememiştir. Daha korunaklı olan Yıldız Sarayını tercih etmiştir. Dolmabahçe Sarayının deniz kıyısında bulunması ve bu sarayın denizden kuşatılması ihtimalini de göz önünde bulundurduğu kesin.

1882 yılında; Mithat Paşa ve Mahmut Celaleddin Paşanın idamına hükmeden saray mahkemesi; Yıldız Sarayında icra edilmiş ve bu nedenle Yıldız Mahkemesi unvanını kazanmıştır. Bu tarihten sonra; Yıldız Sarayı, Abdülhamit alehtarı basın tarafından; bir korku ve entrika merkezi olarak tanıtılmıştır. Buna karşılık bir dönem, yıldız sözcüğünün Osmanlı basınında kullanımı; siyasi çağrışımlar olabileceği gerekçesiyle, sansür idaresi tarafından engellenmiştir.

Sultan Abdülhamit’in;1909 yılında, 31 Mart vakasından sonra, tahttan indirilmesi üzerine, Saray, bir halk kalabalığı tarafından yağmalanmış ve kısmen yıkılmıştır. Bu yağmalama eylemi sırasında: Abdülhamit’e jurnal vermiş veya polis ajanı olarak çalışmış olan kişilerin; kendilerine ait evrakı arayarak yok etmeye çalıştıkları rivayet edilir.

Saray; Dolmabahçe Sarayı gibi, tek bir bina halinde değil, Marmara Denizi sahilinden başlayarak, kuzeybatıya doğru yükselip, sırt çizgisine kadar, tüm yamacı kaplayan bir bahçe ve koruluk içine yerleşmiş; saraylar, köşkler, yönetim, koruma, servis yapıları ve parklar bütünüdür.

Bunlar: Büyük Mabeyn Köşkü, Malta, Çadır, Şale, Merasim Köşkleri, Çit Kasrı, Küçük Mabeyn, Valide Sultan Köşkü. Ayrıca: burada, Yıldız Porselen Fabrikası mağazası da var. Yıldız Şale Köşkü ve Porselen İşletmeleri; Milli Saraylar Daire Başkanlığına bağlı.

Evet; takip eden dönemlerde; Saray: uzun süre, Harp Akademilerinin binası olarak kullanılır. 1978 yılında: Kültür Bakanlığına devredilir ve daha sonra Yıldız Sarayı Müdürlüğüne tahsis edilir. Saray’da ilk Müzeleşme çalışmaları: 1994 yılında gerçekleştirilir. 6 Ocak 1994 yılında, Saray Tiyatrosu ve yeniden düzenlenen Sahne Sanatları Müzesi ve 8 Nisan 1994 tarihinde ise Yıldız Sarayı Müzesi ziyarete açılır.

Yıldız Sarayı Müzesi

Sarayın ihtiyacı olan mobilyalar: Sultan II. Abdülhamit’in emri ile yaptırılmış olan; marangozhane binasında bulunmaktadır. Marangozluğa çok meraklı olan ve kendi yaptığı birçok el oyması eserle tanınan Sultan II. Abdülhamit; marangozhaneye özel bir önem vermiştir.

Müzede sergilenen eserler; genellikle saraya aittir. Sergilemede: Sultan II. Abdülhamit’in kişisel eşyaları, kendisine armağan edilen eser niteliğindeki objelerden başka, müzenin eski marangozhanede olmasından dolayı, ahşap eserlere ve Yıldız Porselen Fabrikası ürünlerine de yer verilmiştir.

Yıldız Sarayı Tiyatrosu ve Sahne Sanatları Müzesi

Müzeleştirilen ikinci bina; günümüze ulaşabilen, tek Saray Tiyatrosudur. Sultan II. Abdülhamit tarafından, 1889 yılında yaptırılmıştır. Restorasyon çalışmaları tamamlanan bu yapı: bitişiğinde bulunan Gedikli Cariyeler binasıyla birlikte, Tiyatro ve Sahne Sanatları Müzesi olarak düzenlenerek, ziyarete açılmıştır.

Tiyatro Müzesinin bir bölümünde de kullanıldığı devre ait; orijinal kostümlerin sergilendiği bir seksiyon oluşturulmuştur. Sahne Sanatları Müzesinde ise: halen geleneksel ve batı etkisinde gelişen tiyatro tarihine ait ve arşiv değeri taşıyan belgeler ile, ünlü sanatçılara ait bazı kişisel eşyalar sergilenmektedir. Böylece; çekirdeği oluşturan müzeler devredilecek ve satın alınacak eserler ile daha da zenginleşecektir.

Yıldız Camii

Sultan II. Abdülhamit, Yıldız Camini, 1885-1886 yılları arasında yaptırmıştır. Son dönem Osmanlı mimarisinin en tipik örneklerindendir. Beşiktaş, Barbaros Bulvarının kuzey kesiminde, Yıldız Sarayı yolu üzerindedir. Asıl adı “Hamidiye” olmasına karşılık, daha çok “Yıldız Cami” olarak bilinir.

Yıldız Sarayı Saat Kulesi

Yıldız Cami avlusunun, güneybatı köşesindedir. 1890 yılında yaptırılmıştır. Oryantalist ve neogotik karması olan bir tasarımı vardır. Köşeleri kırık bir kare plan üzerinde yükselen, 3 katlı bir kuledir. Sivri ve dilimli bir kubbe ile örtülüdür. Örtü kısmında; yine dilimli, kemerli çatı pencereleri bulunur.

İmparatorluk Porselen Fabrikası

1895 yılında açılan fabrika; üst sınıfın Avrupa stili seramik ihtiyacını karşılamak için üretim yapıyordu. Kaseler, vazolar ve tabaklar üretildi. Bunlar; sıklıkla “Boğaz” manzarasını resmediyordu. Bina orta çağ şatolarını andıran bir görünüme sahiptir.

Yıldız Sarayı Gezi Planı

Beşiktaş’ın üst kesimlerinden, Yıldız Sarayının ana girişine varacaksınız. Girişin solundaki; Muayede Köşkü yeni bir müze olarak tamir ve tanzim edilmekte. Yine; sol tarafta, Sultanın misafirlerini ağırladığı, tek katlı “Çit Köşkü ve harem girişi”, karşıda da, görevli subayların: ofisleri, “Yaveran Dairesi” bulunuyor. Harem bölümündeki sera ve tiyatro; türlerinin en çarpıcı örneklerinden.

Girişin sağ tarafında; personel yemekhanesi iken, sonradan silah koleksiyonları sergilenen bölüm var. Günümüzde; sergi ve konserlere tahsis edilmiş. Yıldız Sarayı Müzesi ve İstanbul Belediyesi Şehir Müzesi de burada.

Eski Marangozhane Binasında; 1994 yılında tesis edilen Saray Müzesinde; oyma ve dekorlu ahşap eserler, tahtlar, buradaki özel fabrikada imal edilmiş çeşitli porselenler, sarayla ilgili dekoratif objeler sergileniyor. Yan taraftaki Şehir Müzesinde ise; cam, porselen, gümüş eserler, İstanbul tabloları ve türünün ender örneklerinden bir 16”ncı yüzyıl kandili sergileniyor.

Çadır Köşkü

Yıldız Parkı içinde. 1871 yılında inşa edilmiş, Sultan Abdülaziz’in sarayı olan Yıldız Sarayı bahçesindedir. Günümüzde: kafe-restoran olarak işletilmektedir.

Şale Köşkü

Yıldız Sarayı kompleksi içinde. Sultan II. Abdülhamit tarafından yaptırılmıştır. Adını; İsviçre dağ evi tarzında yapıldığı için Fransızca “chalet” (dağ evi) anlamından gelen kelimeden almıştır. Köşk: 19’ncu yüzyıl, Osmanlı mimarisinin en ilgi çekici yapılarından biridir. Yüksek duvarlarla çevrili bir bahçe içinde ve farklı tarihlerde yapılan, birbirine bitişik, üç ana yapıdan oluşur.

Döneminde: Devlet Konuk evi olarak kullanılan yapı; bodrumuyla birlikte, 3 katlıdır. Ahşap ve kagir olarak yapılmıştır. Koridorlar üzerinde düzenlenmiş 60 oda ve 4 salonu ile, köşk boyutlarını aşar. Yapının görkemli bloklarını: Barok, Rokoko ve İslam etkilerini yansıtan, kalem işleri, geometrik bezemeler ve manzaralı panolar süslemektedir.

Törenlerin yapıldığı sarı ve sedefli salonların dekorasyonunda; görkemli süslemeler, Osmanlı ve Avrupa’dan gelen mobilyalar var.
Günümüz de; bir müze saray olarak ziyaretçilere açık. Bahçesinde: çeşitli resepsiyonlar düzenleniyor.

Malta Köşkü


Yıldız Sarayı köşklerinden biri olarak, 19’ncu yüzyılda yaptırılmış. Yıldız Parkı içinde bulunuyor. Dönemin, en ilginç sivil mimari örneklerinden biri. 2 katlı köşkün mimari: Sarkis Balyan. Günümüzde: kafe-restoran olarak işletiliyor.

Tekrar; Beşiktaş Meydanına dönüyoruz. Ortaköy’e doğru, yolumuza devam ediyoruz. Sahilde: eski Feriye Sarayının; günümüze ulaşan ve bugün farklı işlevlere sahip olan bölümleri var. Bunlar:

a. Devlet Konukevi.
b. Beşiktaş Kız Lisesi.
c. Denizcilik Lisesi,
d. Galatasaray Üniversitesi,
e. Kabataş Lisesi,
f. Çırağan Oteli.
g. Feriye Lokantası.

Sonra; Ortaköy Meydanına geliyoruz. Burada: 3 tek tanrılı dinin ibadethaneleri: Rum Ortodoks Aya Fokas Kilisesi, Etz Ahayim Sinagogu ve Ortaköy Cami var. Ortaköy Meydanı ve çevresi: 1990’lı yıllarda: düzenlemeler yapılmış, semte özgü yapılar içinde: bar, lokanta, kafe, el işi ve antika pazarları bulunan, İstanbul’un her zaman canlı ve cıvıl cıvıl olan bir eğlence ve kültür mekanı. Burada ayrıca: Esma Sultan Yalısı görülmeye değer.

İstanbul Boğaziçi Avrupa Yakası Ortaköy Camii
İstanbul Boğaziçi Avrupa Yakası Ortaköy Camii

 

ORTAKÖY CAMİ


Caminin bulunduğu yerde; daha önce, Vezir İbrahim Paşanın damadı Mahmut Ağanın yaptırdığı bir mescit vardı. 1721 yılında yapılmış olan mescit; Mahmut Ağanın, Patrona Halil Ayaklanmasında ölümünden sonra yıkılmış olmalı. Cami; 1810 yılında, Bostancıbaşı Defterinde de “Mehmet Kethüda Cami-i Şerifi” olarak kayıtlı.
Asıl adı: Büyük Mecidiye Cami olmasına rağmen, halk arasında Ortaköy Cami olarak bilinmektedir.

Neo Barok tarzında bir camidir. Sultan Abdülmecit tarafından; mimar Nigogos Balyan’a; 1853 yılında yaptırılmıştır. Giriş kapısının üzerindeki kitabede: Abdülmecit tuğrası ile birlikte, caminin bitiriliş tarihini belirten bir tarih var. Oldukça zarif bir yapıdır. Boğaziçi’nde, eşsiz bir konuma yerleştirilmiştir.

Geniş ve yüksek pencereler: Boğaz’ın değişken ışıklarını caminin içine taşıyacak şekilde düzenlenmiştir. 1894 yılındaki depremde; cami büyük hasar görür ve minarelerin petek ve külah bölümleri, yeniden yapılır.

Merdivenle çıkılan: tek şerefeli, iki minaresi vardır. Kalemucu minareli olmayan, birkaç İstanbul camisinden biri.

Duvarları; beyaz kesme taştan yapılmıştır. Statik açıdan oldukça narin yapılardandır. Tek kubbenin duvarları; pembe mozaiktendir. Mihrap; mozaik ve mermerden, minber ise, somaki kaplı mermerden yapılmış ve ince bir işçilik ürünüdür. Cami: diğer camilere göre, olabildiğince süs ve ihtişama sahiptir.

Camilerin iç kısmının genelde sade olduğu düşünülürse; Ortaköy Cami, bu kuralı biraz bozmuştur. Ama bu süslemeler, Camiye farklı bir görünüm kazandırmıştır. Caminin içinde bulunan: Allah, Muhammed ve ilk dört halifenin adları; bizzat Sultan Abdülmecit tarafından yazılmıştır.

Son yıllarda: temel kısmı 64 kazıklarla takviye edilerek, denize doğru kayması durdurulmuştur. Cephe kısmını meydana getiren taşlar da değiştirilmiştir. Duvar aralıkları oyularak; içinden demir putreller geçirilmiş. Ancak; tüm bu restorasyon çalışmaları sonunda, 1984 yılında, yine büyük bir yangın geçirilir ve yangından sonra cami yeniden onarılır.

Ortaköy gibi güzel bir semtte bulunan bu camiyi ziyaret ettiğinizde; oradaki çay bahçelerinden birinde oturup, caminin Boğaziçi ile oluşturduğu o güzel uyumu izleme fırsatını da bulmuş olacaksınız.

İstanbul Boğaziçi Avrupa Yakası Esma Sultan Yalısı

ESMA SULTAN YALISI

Ortaköy’de leziz bir mekan, restore edilmiş, yarısı yanmış ve üstü açık bir yalı. Boğaz manzarası, klasik müzik ve deli gibi ışıklandırma. Aşık olmak için bire bir romantik ortam.
Yalı, adını: Sultan I. Abdülhamit’in kızı, Esma Sultan’dan alır.

Meşhur mimar Sarkis Balyan tarafından yapılmış. 1873 yılında doğan Esma Sultan; 16 yaşına geldiğinde, Çerkes Mehmet Paşa ile evlendirilir. Mehmet Paşa; zamanın önemli devlet adamlarından biriydi. Yalı; Esma Sultana düğün hediyesi olarak verilir.

Canlı ve renkli karakteri sayesinde; seçkin ve beğenilen bir hanımefendi olmuştur. Esma Sultanın İstanbul’da yaşadığı bu görkemli yalı, Osmanlı imparatorluğunun bitiminde terk edilmiş, bir yangın ve bir deprem atlatmış, sonrasında ise, 1918 yılında Rum Okulu ve 1922 yılından sonra ise sırasıyla tütün ve kömür deposu olarak kullanılmıştır.

Yalnızca, binanın dış duvarlarını ihtiva eden harabe; yapılan bir dizi yenileme ve ilave dizayn çalışmaları sonucu, 2001 yılında, çok amaçlı buluşma yeri olarak açılır.

Restorasyon çalışmaları; Türkiye’de örneği az bulunur cinsten. Orijinal tuğla dış duvarların içinde; çelik ve cam kullanılarak yapı birleştirilir. İçinde; bar, restoran ve muhtelif seviyede bir salon var.

Toplam alan: 2226 m. kare. Zemin katı; 31.5 m. Genişliğinde, 27 m. Uzunluğunda ve 3.80 m. Yüksekliğinde. İkinci kat ile birleşen ilk kat, 31.5 m. Uzunluğunda ve 6.80 m. Yüksekliğinde. Bahçede; halen sarnıç, Türk hamamı ve ahır kalıntıları bulunmaktadır. Deniz yolu ile gelenler için, ön tarafta bir de iskele bulunuyor.

Ayrıca; İstanbul Uluslar arası Caz Festivali ve İstanbul Uluslar arası Müzik Festivali burada yapılıyor.

Evet, şimdi sırada: Bebek var. İstanbul’un korunaklı limanlarından birine sahip olan Bebek: adını Sultan II. Mehmet’in çok yakışıklı olması nedeniyle, Bebek adıyla anılan çavuşu Mustafa Çelebi’den almıştır.

Bugün; İstanbul’da çalışan yabancıların rağbet ettikleri semt; Bebek Badem Ezmecisi ile ün yapmıştır. Bunu yani badem ezmesini mutlaka tadın. Muhteşem güzel bir tat.

Kıyıda; Mısır Hidivi Abbas Hilmi Paşanın yaptırdığı; Mısır Sefaretinin yazlık konutu olan görkemli binayı göreceksiniz. Bunun dışında; Bebek’in en ünlü yapıları şunlar:
a. İstanbul’un 1751 tarihli en eski ahşap yapılarından biri olan, Kavafyan Konağı.
b. 19’ncu yüzyıl yapısı, Fransız Yetimhanesi.
c. I. Ulusal Mimarlık akımı mimarlarından Kemalettin Bey’in yapısı, Bebek Camii.
d. Bugünkü Boğaziçi Üniversitesinin, Robert Koleje ait eski binaları

Evet; Bebek ile Rumelihisarı arasında; Aşiyan Mezarlığı var. Mezarlığın çevresinde: Şair Tevfik Fikret’in müze olan evi var.

İstanbul Boğaziçi Avrupa Yakası Aşiyan Müzesi

AŞİYAN MÜZESİ


Ünlü Türk Şairi, Tevfik Fikret’in yaşadığı ev olan yapı; 1945 yılında; Edebiyat-ı Cedide Müzesi olarak açılmıştır. Şairin, daha önceleri; Eyüp Mezarlığında bulunan naşı, 1961 yılında, doğal görünümü ile çok beğendiği evinin bahçesine nakledildi. Bu tarihten sonra; müze “Aşiyan Müzesi” adını aldı. Tevfik Fikret, evinin projelerini kendisi çizmiş.

Farsça “Yuva” anlamına gelen Aşiyan kelimesini de, buraya isim olarak koymuş. Bahçe içerisinde, ahşap ve 3 katlı olan Aşiyan Müzesinin birinci katı: Edebiyat-ı Cedideciler’in fotoğrafları, kitap ve özel eşyaları sergileniyor. İkinci katta: şairin şahsi eşyalarının sergilendiği yatak odası ve çalışma odaları yer alıyor.

Rumelihisarı semtine damgasını vuran; tabii ki Sultan II. Mehmet’in; fetih öncesinde Bizanslılara Karadeniz’den gelecek yardımları önlemek için, daha önceden yaptırdığı Anadoluhisarı’nın karşısında, 1452 yılında, dört ay gibi kısa bir zamanda yaptırdığı, Rumelihisarı ya da Boğazkesen Hisarı’dır.

İstanbul Boğaziçi Avrupa Yakası Rumeli Hisarı
İstanbul Boğaziçi Avrupa Yakası Rumeli Hisarı

RUMELİ HİSARI


Boğazın tam kontrolü ve Bizans’a kuzeyden yardım gelmesini önlemek için, Fatih Sultan Mehmet tarafından, 1452 yılında yaptırılmış. Yapıma: bizzat Sultan II. Mehmet idaresinde, bin kadar usta ve bunun iki katı kadar da ırgat katılmıştır.

Hisar; dört ayda bitirilir. Hisarın yapılmasında; devrin ileri gelenleri himmette bulunmuş, harcamalara katılmışlardır. Ayrıca; belirli bazı kule ve beden duvarı kesimlerinin hızlı yapılmasından da sorumlu tutuldukları anlaşılmaktadır.

Fakat, yalnız güneybatıdaki C kulesinin, Zağanos Paşa idaresinde yapılmış olduğu, üzerindeki kitabeden kesin olarak görülmektedir. Bir görüşe göre; kuzeybatıdaki A kulesini Saruca Paşa, kıyıdaki B kulesini Candarlı Halil Paşa yaptırmıştır.

Hisarın yapımına başlanıldığında; Bizanslılar telaşlanarak önce kaleyi ele geçirmeyi düşünürler.

Fakat, Sultan onlara kaleyi, şehri ve tüccarları Akdeniz-Karadeniz arasında dolaşan korsanlardan korumak için yaptırdığını söyletir. Bizanslılar, böylece hisarın yapımına göz yummak zorunda kalırlar. Boğazdaki akıntı yüzünden gemicilerin Avrupa yakasında, kıyıya yaklaşmak zorunda kalmaları, hisarın gücünü daha da arttırıyordu. Hisar; kendisine böylece yaklaşan hedefleri, toplarının en uzak menzil mesafesinden karşılanarak, güneyde en uzun mesafeye kadar takip edebiliyordu.

İstanbul’un alınmasıyla birlikte hisarın görevleri de büyük ölçüde sona erer. Fetih ile esas görevlerini tamamlayan hisar; Osmanlı Devletinin başkenti olan İstanbul’u Karadeniz’den gelecek tehlikelere karşı koruyabilmek için, fazla güneyde kalmıştır.

Zaten; fetihten sonra, burası bir devlet hapishanesi durumuna gelir. Suçlu yeniçerilerin cezalandırıldığı ve devlet ile savaşa giren yabancı ülke elçilik mensuplarının gözaltında tutuldukları bir yer olarak tanınmıştır.

Önemli suçlar işleyen yeniçeriler, Süleymaniye ve Beyazıt arasında bulunan ve Paşakapısı denilen Yeniçeri Ağası Sarayında muhakeme edildikten sonra, aşağıda Yemiş İskelesi yerindeki yeniçeri kolluğuna indirilir ve buradan bir kayıkla Rumelihisarı’na getirilirmiş. Bunlar; hisarda idam edildikten sonra, hadise bir top atışı ile duyurulurmuş.

Yabancı Devletler, Osmanlı Devletiyle savaş durumuna girdiklerinde ise; 16’ncı yüzyıldan sonra; elçiliğin bütün personeli, Rumeli Hisarında enterne ediliyormuş. Bu yüzden, buranın Avrupalılar arasında, korku verici bir şöhreti oluşur, hatta bir kulesi onlar tarafından “Karakule” olarak adlandırılır.

Evet; zaman içinde; Hisar, Sultan II. Beyazıt döneminde; küçük kıyamet denilen depremde zarar görür ve hemen tamir ettirilir. 17’nci yüzyıl ortalarında bir yangın geçirir, son olarak da Sultan III. Selim zamanında bir tamir daha gördükten sonra, kendi haline bırakılır. Zamanla; halkın yerleşmesine imkan sağlanır.

Önceleri; kale kumandanı ve muhafızların oturdukları ve hisarın ilk yapıldığından beri var olan avludaki evler de yerlerini küçük bir mahalleye bırakır. 1953 yılında ise; hisarın büyük bölümü tamir edilir ve avludaki evler istimlak edilerek kaldırılır. Bu tamir Rumelihisarı’nı kurtarmıştır.

İstanbul Boğazının en dar yerinde ve Anadolu Hisarının tam karşısında (ikisi arasındaki mesafe: 660 metredir) inşa edilen hisarın surlarının uzunluğu: kuzeyden-güneye 125 m. olup , 3 büyük kulesi bulunmaktadır.
Kuleleriyle birlikte, hisar; Orta çağ askeri mimarisinin güzel bir örneğidir. 1953 yılında restore edilerek, içerisine açık hava tiyatrosu eklenmiş ve aynı zamanda müze haline getirilmiştir.

Hisarlar Müze Müdürlüğüne bağlı, kale içindeki Açık hava sahnesi, yaklaşık 1350 kişi kapasitelidir. Anfi tiyatro şeklindedir. Yaz aylarında: konser, tiyatro ve dans gösterilerine açık olan mekanda; tüm dekor ve teknik aksam: etkinlikler için dışarıdan getirilip kuruluyor.

Çok sevimli kahvelerin bulunduğu Rumelihisarı’ndaki bir başka gösterişli yapı da: halk arasında “Perili Köşk” olarak nitelenen, Marsilya tuğlaları ile yapılmış, Mısırlı Yusuf Paşa Konağıdır.

Evet; gezimize devam ediyoruz. Rumelihisarı semtinden sonra; Baltalimanı, Boyacıköy ve Emirgan var. Bugün: İstanbul Üniversitesi Sosyal Tesisleri ve Baltalimanı Hastanesi olarak, yeni işlevler kazanan Mediha Sultan Sahilhanesi, Şerifler Yalısı, Emirgan Cami, İstanbul’un en güzel müzelerinden Sakıp Sabancı Müzesi ve Edebiyatçıların Çınaraltı Kahvesi; Boğazın bu bölümünün en önemli mekanlarıdır.

BALTA LİMANI


Antik çağda; kral Barbis’in intihar eden kızının adına atfen; Sinüs Phidaliae veya Portas Milierium dendiği, bir başka isminin ise “Ginaikon Limen” yani “Kadınlar Limanı”, “kadınlar iskelesi” dir. Bugünkü adı ise: Fatih Sultan Mehmet’in (1444-1481) Kaptan-ı Deryası Baltaoğlu Süleyman Bey’den gelmektedir.

Osmanlı donanmasının başında Kaptan-ı Derya olarak bulunan Baltaoğlu Süleyman Bey’in İstanbul’un fethine çok büyük katkı sağlayan gemileri; Marmara Denizinden buraya getirerek, koruma altında tuttuğu için, bu semte Baltalimanı denilmektedir.

Baltalimanı vadisi: İstanbul’un mesirelerinden biridir. Derenin bol suyu, geniş çayırlık alan, çamlık, dutluk, ceviz ağaçları ile ünlüdür. İstanbullular çok sık olarak buraya gelirler. Bu nedenle; devrin ileri gelenlerinin bir kısmının; yalıları, sarayları, köşk ve konakları burada bulunuyordu. Bugün ise; sosyal tesisler bulunmakta. Sarıyer merkeze 10 km., Taksim’e 10 km. ve Eminönü’ne ise 12 km. uzaklıkta.

İstanbul Boğaziçi Avrupa Yakası Emirgan Korusu
İstanbul Boğaziçi Avrupa Yakası Emirgan Korusu

EMİRGAN KORUSU


Bu yeşil alana: 16’ncı yüzyıl ortalarında “Feridun Bey Bahçesi” denilmiştir. Sultan IV. Murat’ın; 1635 yılında Emirgüneoğlu Tahmas Han’a (sonradan Yusuf Paşa) hediye etmiştir. Bunun üzerine, buraya “Emiroğlu Bahçesi” denilmeye başlanmıştır. Daha sonra ise “Mirgün” ve “Emirgan” olarak değiştirilmiştir.

19’ncu yüzyılın ikinci yarısında ise; Mısır Hidivi İsmail Paşa tarafından yeniden düzenlettirilir. Koruda: Sarı, Pembe ve Beyaz Köşkler var. Muazzam faunasıyla, muhteşem bir yer. Her yıl Mayıs ayında; “Lale Bayramı” düzenlenmektedir.

İstanbul Boğaziçi Avrupa Yakası Sakıp Sabancı Müzesi

SAKIP SABANCI MÜZESİ


Atlı köşk: deniz kıyısında ve en son olarak 1925 yılında Prens Mehmet Ali Hasan’da kalmıştır. Bu arsa için, mimar Eduardo de Nari; bir köşk projesi çizer. Prens; eşinden ayrıldığı için Mısır’a döner, burada oturmaz. Uzun yıllar; Yusuf Ağa ve ailesi burada kalır. 1951 yılında ise, Hacı Ömer Sabancı tarafından satın alınır. Bahçesinde: 1864 yılında Louis Dauman tarafından yapılan, önce Abraham Paşa Çiftliğinde ve daha sonra Mahmut Muhtar Paşanın Modadaki konağında duran; dökme bir at heykeli var. Köşk; ismini bu heykelden alır.

Evet; Sakıp Sabancı’nın; Atlı Köşk olarak da bilinen konutu; 2002 yılında, Müzeye dönüştürüldü. 19’ncu yüzyıl yapısı olan asıl bina ve ek galeride; toplam 3500 m. kare müze ve sergi mekanı oluşturulmuş. Sergileme alanı: 2005 yılında, 6500 m. Kare olarak genişletilmiş. Osmanlı dönemine ait yazma eserler, 19 ve 20’nci yüzyıllara ait tablo koleksiyonu, hat, tezhip örnekleri barındıran müze, yurt içi ve dışından gelen sergilere de ev sahipliği yapıyor.

Atlı köşkün giriş katındaki oda: Sabancı ailesinin, köşkte yaşadığı dönemde kullandığı mobilya ve 18-19’ncı yüzyıllara ait sanat eserlerini içeriyor. 1’nci katta: Osmanlı hat sanatı eserleri, Kur’an ve fermanlar sergileniyor. Müzede; engelliler için de elverişli gezi alanları bulunuyor.

Devam ediyoruz. İstinye Koyu. Boğazın en korunaklı limanı. Efsaneye göre: İason ve Argonotlar; kendilerini kral Amicus’tan kurtaran kanatlı bilge Sostenion’a teşekkür amacıyla buraya bir heykel dikmişler. Hıristiyanlık tarihindeki sütunlu azizlerden Daniel’in üzerinde, 30 yıldan fazla yaşadığı sütun da Rumelihisarı’n da değil, burada imiş.

İstinye-Yeniköy-Tarabya hattında: bir dizi güzel bina bulunuyor. Bir Alexandre Vallaury eseri olan ve kuleleriyle, hareketli yüzüyle dikkati çeken ; Arif Paşa Yalısı, Şehzade Burhaneddin Paşa Yalısı, Kara Todori Yalısı, bir süre önce yangın geçiren Said Halim Paşa Yalısı, Faik Bey Yalısı, Sara Sultan’ın ikizleri için yapılan Bekir Bey Yalısı, birbirine bitişik Dadyan, Sandoz, Dr. Muvaffak Gönen Yalıları, bugünkü Avusturya Elçiliği olan Cezayirliyan Yalısı, Raimondo Aronco’nun Art-Nouveau üslüplu Huber Köşkü, Alman Elçiliği yazlık konutu, dini yapılardan: Yeniköy Sinagogu, tepelerdeki Ermeni Surp Hovhannes Mıgırdıç Kilisesi, Aya Paraskevi Kilisesi.

TARABYA KASRI


Hünkar köşkü olarak yapılmamıştır. Resmi kayıtlarda; bir Rum beyinin yalısı olarak görülmektedir. Sultan II. Mahmut; 1828-1829 yılları arasındaki Rus Harbinde; Tarabya Kasrını ikametgah olarak, buraya çok yakın olan Kalender Kasrını da karargah olarak kullanmıştır.

Sultan Abdülaziz döneminde yenisi yapılması için yıkılmış ancak yenisi yapılmamıştır. İlerleyen dönemlerde; tahta çıkan Sultan Abdülhamit; Almanya ile olan ilişkilerin geliştiği dönemde, kasrın yıkıntı şeklindeki arazisini; Alman Sefaretine hediye etmiştir. Bugün; kasrın yerinde, Alman Sefaretinin yazlıkları bulunmaktadır.

İstanbul Boğaziçi Avrupa Yakası Huber Köşkü

HUBER KÖŞKÜ


Tarabya koyuna yaklaşırken, iç tarafta, yol kenarında, çok güzel bir yalıdır. Köşk, 19’ncu yüzyılın sonlarında inşa edilmiştir. Osmanlı devletine silah satan bir firmanın temsilcisi olan Huber’e aittir.

Herr Huber; o dönemde oldukça varlıklı bir kişiydi. Boğazı canlandırmak ve ağaçlandırmak için çok çalışmıştır. Doğayı seven, zamanının büyük bölümünü bahçede, ağaçlar ve çiçekler içinde geçiren biriydi. Öldüğünde; arkasında çok güzel bir yalı bırakır.

O dönemde hem hukukçu ve hem de iktisatçı olan Necmettin Molla, Herr Huber’in Almanya’da ki akrabalarından yalıyı satın alır. Bir süre sonra, Hidiv İsmail Paşanın torunlarından Prens Kadri’ye satar.

Köşk defalarca el değiştirmiştir. En son; köşkü bir turizm şirketi satın almış ve Anıtlar Yüksek Kurulunun izin vermemesi üzerine, hiçbir restorasyon yapılamamış ve öylece durmaktadır. Yalıya uzaktan bakıldığında, pek çok mimari üsluptan etkilendiği görülmektedir. Çin, Arap, Acem, Osmanlı, İtalyan, Fransız, İngiliz etkileri görülür. Sanki yalıyı değişik ülkelerin mimarları, nöbetleşe çalışarak meydana getirmişlerdir. Köşk, günümüzde Cumhurbaşkanlığı köşkü olarak kullanılmaktadır.

İstanbul Boğaziçi Avrupa Yakası Said Halim Paşa Yalısı

SAİD HALİM PAŞA YALISI

19’ncu yüzyılın sonlarında, Petraki Adamantini adlı bir mimara yaptırılmıştır. Yalının bahçesine, yol tarafındaki kapıdan giriliyor. Rıhtımda; haremlik ve selamlığa giden kapılar var. Buradan; selamlık bahçesine açılan kapının önünde, iki aslan heykeli bulunuyor. Bunlardan biri İtalya ve diğeri ise Almanya tarafından, Said Halim Paşanın kılıç kuşanması şerefine gönderilmiş.

Yalı; önündeki bu aslan heykelleri nedeniyle “Aslanlı Yalı” olarak da isimlendiriliyor. Sait Halim Paşanın sağlığında: kapıda “Aç olan Buyursun Yesin” yazılı bir levha varmış ve pek çok garip, burada karnını doyuruyormuş. Yalı; 1968 yılında Turizm Bankasına satılmış. Restore edilmiş. Yalının bahçesi; yaz aylarında restoran olarak kullanılıyor.

Yalının bir bölümü ise; müze olarak düzenlenmiş. 1995 yılında, büyük bir yangın olur, daha sonraki dönemde ise Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından yine onarılır, Başbakanlığa bağlı bir eser olarak kullanıma kazandırılır. Günümüzde restoran olarak kullanılmaktadır.

Kireçburnu ve Büyükdere; önceleri: elçilerin ve gayrimüslimlerin yerleştiği bir yerdi. İtalyan elçiliği yazlık konutu, Rus elçiliği yazlık konutu, bugün otele dönüştürülen Fuat Paşa Yalısı, 18’nci yüzyıldan kalma, en eski elçilik binası olan İspanya Elçiliği yazlık konutu, Surp Boğas Kilisesi; Boğaz’ın bu kesiminde, öne çıkan binalardır.

İstanbul Boğaziçi Avrupa Yakası Belgrat Ormanları

BELGRAT ORMANLARI


Büyükdere iskelesine, 6 km. uzaklıktadır. Karadeniz kıyılarına 45 km. kadar yaklaşır, yüz ölçümü 5300 hektardır. En yüksek yeri olan; Kartaltepe 230 m. dir. Burada; meşe, gürgen, kayın ve kestane ağaçları bulunur. İstanbul’un su ihtiyacını karşılamak için yapılmış 6 bent, orman içindedir.

Büyükdere-Sarıyer arasındaki: Azaryan Yalısında; 1980 yılında Türkiye’nin ilk özel müzesi açılmıştır. Sadberk Hanım müzesi.

İstanbul Boğaziçi Avrupa Yakası Sadberk Hanım Müzesi

SADBERK HANIM MÜZESİ


Sadberk hanım: Vehbi Koç’un eşidir. El işlerine ve el sanatlarına olan tutkusu ile seçkin bir koleksiyon meydana getirmiştir. Bu güzel eserlerin, kendi adını taşıyacak bir müzede sergilenmesi, hayatının son günlerine kadar (1973 yılında vefat etmiştir) en büyük arzularından biri olmuştur.

Evet; Müze içinde; hem Etnoğrafik, hem de Arkeolojik (Hüseyin Kocabaş koleksiyonu) çok önemli eserler sergileniyor. Müze: iki ayrı yapı içinde kurulmuş. Bunlardan birincisi: 19’ncu yüzyıl sonlarında inşa edilen, 3 kattan oluşan bir yapıdır. Kagir zemin üzerine ahşap tarzda inşa edilmiş olup,”Azaryan Yalısı“ olarak bilinir.

Yalı: 1950 yılında, Koç ailesi tarafından satın alınır ve 1978 yılına kadar yazlık olarak kullanılır. Müzeye dönüştürülmesine karar verilince: 1978-1980 yılları arasında yapılan restorasyon projesiyle, müzeye dönüştürülür. Sadberk Koç Koleksiyonu sergilenmek üzere;14 Ekim 1980 tarihinde ziyarete açılır.

Burada: sikkeler, İslam sanatı, Osmanlı dönemi, Kadın kıyafetleri sergileniyor. Giriş katında: hediyelik eşya dükkanı ve çay salonu var. Bugün kullanılmayan ana girişin tavanı: eski Roma mimarisinden esinlenilerek, kartonpiyer kasetlerle süslü.

Katlara: ahşap merdivenlerle çıkılıyor. Duvarlar; mermer taklidi kalem işi ile boyalı. Giriş katının üzerindeki birinci ve ikinci katların orta ana salonları ve bunlara açılan odalar; sergileme mekanı olarak kullanılıyor. Çatı katında ise; eser depoları, çalışma odaları ve kitaplık var.

Binanın dış yüzünde: pencere aralarında, ahşap süslemelerin güzelliği, binayı diğer yalılardan ayırıyor. Ayrıca: bina yüzeyindeki kabaralar, halk arasında, “Vidalı Yalı” olarak anılmasına neden olmuş.

Ana binanın yanındaki yıkık durumdaki diğer yalı; 1983 yılında, Vehbi Koç Vakfı tarafından satın alınmış ve Kocabaş eserlerinin sergilenebilmesi için restore edilmiş. Kocabaş kimdir? Türkiye’de bilinçle oluşturulmuş ender koleksiyonlardan birinin sahibidir. Aslen Bursalıdır. Keşke, Türkiye’de, Hüseyin Kocabaş gibi, 5-10 tane koleksiyoncu olsaydı da; dışarı kaçırılan pek çok eser, yurdumuzda kalabilseydi.

Konusuna o kadar vakıftı ki; hayatının son yıllarında şeker hastalığı nedeniyle görme yetisini kaybetmesine rağmen, elleri ile dokunmak suretiyle eserleri tanıyıp, tarihleyebiliyordu. 1981 yılında vefat eden Hüseyin Kocabaş’ın ailesi, bu koleksiyonu satmaya karar verirler ve koleksiyon Vehbi Koç Vakfı tarafından satın alınır.

1988 tarihinde, “Sevgi Gönül Binası” olarak ziyarete açılan bu binada ise; İslam öncesi arkeolojik eserler sergileniyor. Anadolu uygarlıkları, İon ve Helen uygarlığı, Roma uygarlığı, Bizans sanatı, Kandiller, Süs eşyaları, Heykeltıraşlık Eserleri ve Mezar Stelleri, Cam eserler, boncuklar ve sikkeler sergileniyor. Çağdaş bir müze uygulaması nedeniyle; bu müze, 1988 yılı “Europa Nostra” ödülüne layık görülmüş.

Ana ve ara katlarda; kronolojik bir sıra içinde, arkeolojik eserler sergileniyor. Girişteki salon; Afyon beyazı, merdivenler ve sergi salonlarının zemini ise siyah Adapazarı mermeri ile kaplı. Sergi salonları, gün ışığına kapatılmış ve vitrinler; çağdaş bir aydınlatma ile modern bir müze hüviyeti kazanmıştır.

Evet, sırada: Sarıyer var. Yüzyıllarca: yeşilliği, tatlı su kaynakları ve balıkçıları, günümüzde ise böreği ile ünlü Sarıyer’de; çok önemli yapılar yok.

İstanbul Boğaziçi Avrupa Yakası Sarıyer

SARIYER


Bölgeye bu adın: Maden Mahallesini oluşturan kesimdeki; bakır madeni nedeniyle topraklarının sarı renginden dolayı verildiği söylenmektedir. Ayrıca: bölgede doğal yayılım gösteren katır tırnağı bitkisinin çiçeklendiği zaman, tüm bölgenin belirgin bir şekilde sarı olmasının da, ismi etkilediği düşünülmektedir.

İstanbul’un fethinden sonra; Anadolu’dan ve Adalar’dan getirilen göçmenler, buraya yerleştirilir. 20’nci yüzyılın ilk yarısında, hatta 1960’lara kadar, İlçenin Boğaz kıyısındaki semtleri; daha çok yazın kalabalıklaşan sayfiye yeri niteliğini taşıyordu.

Özellikle; yeni yolların yapılması ve sahil yolunun genişletilmesinden sonra, mevcut semtler gelişmiş ve semtler arası boş alanlar, yerleşime açılmış. Kıyı kesiminde daha çok üst gelir guruplarına ait konutlar ve köşkler, sırt biçiminde uzanan yüksek alanların yamaçlarında ise gecekondu mahalleleri var.

 

TELLİ BABA TÜRBESİ

Telli baba türbesi: Rumelikavağı girişindedir. Buradaki mezar; yıllar önce: Hacı Nimet Abla (Özden, piyango bileti bayii) tarafından onarılarak, türbe haline getirilmiştir.

Aslında mezarda; Türk balıkçıya aşık olan bir Rum rahibe kızın bulunduğu söylencesi yaygındır. Rahibe kız; Rumeli kavağındaki manastırdan deniz yolu ile kaçarken, kayığının batması üzerine boğularak ölmüş, cesedi bu mevkide kıyıya vurmuş ve bulunduğu yerin az yukarısına gömülmüş, mezarın üzerine de gelin teli konulmuş.

Fakat; zamanla söylenceler değişikliğe uğramış ve “Telli Gelin” “ Telli Baba” olup çıkmış. Bir başka iddia ise: Telli Tabyada balıkçılık yapan bir ermişin ölmesi üzerine, buraya gömülmüş olması nedeniyle “Telli Baba” denildiğidir.

Sarıyer’den sonra; balık lokantaları ve midye tava satıcılarının yoğunlaştığı; Rumelikavağı ve ardından Rumelifeneri geliyor.

İstanbul Boğaziçi Avrupa Yakası Rumeli Kavağı

RUMELİ KAVAĞI


Sarıyer’den minibüsle, 10 dakika uzaklıkta. Beşiktaş’tan otobüs ile de gitmek mümkün. Deniz kenarında şirin bir yer. Askeriyeden arta kalan yerlerde; Altınkum ve Elmaskum denilen iki plajı var. Temiz yerler. Ayrıca: sahil boyunca: ucuz balık ve midye kızartma yiyebileceğiniz lokantalar var.

Evet; birazda, buranın tarihi geçmişine bakalım. Bizanslılar zamanında ismi: Hieron Romelias. İsmini: kalenin bulunduğu yerdeki Bizans mabedinden alıyor. Bir diğer söylentiye göre ise: çarşı içinde bulunan anıt ağaç hüviyetindeki çınar ağaçlarından (halk arasında çınar ağaçlarına kavak ağacı da denilmektedir) aldığıdır.

Bu ağaçlardan biri, köy içindeki kalenin giriş kapısı yanında olup, yaşı 750’nin üzerindedir. Diğer iki anıt ağaç, yeni yapılan Ulu Cami’nin önünde olup, birinin yaşı 500’ün üzerinde, diğerinin ise 500’e yakındır.

Buranın yerli halkı: Rum’dur. Osmanlı döneminde Rum nüfus azalır. Rus Savaşı (93 Harbi) ile başlayan büyük göçte de Rumelikavağı büyük bir köy haline gelir.
Rumelikavağı: her dönemde, askeri bölge olma özelliğini korumuştur. Antik çağdan Bizans dönemine, bu dönemden Osmanlılar dönemine kadar, bu özelliğini koruduğu gibi, Cumhuriyet döneminde de, askeri bölge olarak kalır. Hatta; 1960 yılına kadar, yabancıların girmesi yasak olan bir bölge idi.


Evet, burada tarihi eser olarak neler var? Kale; köyün üst kısmında, şimdiki Garipçe-Fener yolunun alt tarafında. Kale: gümrük noktalarının kontrol altında tutulması için; 12’nci yüzyılda, İmparator I. Manuel Kommenos tarafından yaptırılmıştır. Bu kalenin eşi: 100 yıl kadar sonra, karşı Kavak’ta Anadolu kavağında yaptırılır. Karşılıklı iki kalenin yapılmasından amaç: karşıdan karşıya zincir çekilerek, ticaret gemilerinin geçişini engellemek ve gümrük parası almaktı. Kale; 14’nci yüzyılda Cenevizlilerin, 1452 yılında da Osmanlıların eline geçer.

Bugün; kalenin yalnızca kalıntıları var. Bu kaleye, “Polikhion Kalesi”, “Asomaton Kalesi”, “İmros Kalesi” de deniliyor. Osmanlılar döneminde ise, Ceneviz Kalesi ve Eski Kale isimleri verilmiş.

Halen kullanılmakta olan kavak ise, deniz kenarındadır. 1624 tarihinde, Sultan IV. Murat tarafından yaptırılmıştır. 1783 yılında, Sultan I. Abdülhamit döneminde (1774-1789) Fransız mimar Tusan’a , yeni iki kale yaptırılır.

Sultan III. Selim ise, kaleye bazı ilaveler yaptırır, harp sırasında Sultan IV. Mustafa (1807-1808) tarafından Fransız mimar Totti’ye, birbirlerine karşı duran iki kale daha yaptırılır. Bu kaleye, “Kavakhisarı” da denilmekte olup, çok amaçlı olarak halen kullanılmaktadır.

Sultan III. Selim’in tahttan indirilmesine neden olan Kabakçı Mustafa isyanı; bu kaleden, yani Kavak Hisarından başlar.

Kabakçı Mustafa çevresine topladığı bir kısım yeniçeriyle, isyan bayrağını açmış ve kaleden çıkarak Çayırbaşı’ndaki büyük çayırlık alana ordugahını kurmuştu. Burada toplanan yeniçeriler ile birlikte Sarayın üzerine yürümüştü. Rumeli kavağı muhafızı olan Kabakçı Mustafa ve adamlarının büyük baskısı sonucu; yenilikçi Sultan III. Selim, tahttan indirilmiş ve yerine Sultan IV. Mustafa geçirilmişti.

Bu olaydan sonra Kabakçı Mustafa, “Turnacıbaşı” rütbesi ile Boğaz Nazırlığına atanır. Alemdar Mustafa Paşa olayı öğrenince, ordusuyla gelir ve Sultan III. Selim’i yeniden tahta çıkarmak istemişse de, Saraya girdiğinde III. Selim’in kanlı cesedi ile karşılaşmıştır.

Bunun üzerine: ordusunun bir kısmını; Rumelifeneri Köyündeki köşkünde istirahat etmekte olan Kabakçı Mustafa’ya karşı gönderir ve Kabakçı Mustafa öldürülür.

İstanbul Boğaziçi Avrupa Yakası Rumeli Feneri
İstanbul Boğaziçi Avrupa Yakası Rumeli Feneri

 

RUMELİ FENERİ


Evet, burada malum bir fener var. Kırım Savaşı sırasında Fransız ve İngiliz gemilerinin boğazın ve Karadeniz’in girişini görebilmeleri için yapılmasına karar verilmiş ve 15 Mayıs 1856 tarihinde hizmete girmiş ve denizcilere o günden bu yana, ışık tutarken, bölgenin simgesi olmuş. 1933 yılında, Fransızlara verilen 100 yıllık işletme hakkı iptal edilmiş ve tamamen Türklere geçmiş.

Karşısındaki Anadolu Fenerinden, 2 deniz mili uzaklıkta. Deniz yüzeyinden 58 m. yükseklikte olan kule 30 m. boyunda. Fener kulesi; üç kademede inşa edilmiş olup, lambası ilkin gaz yağı ardından asetilen ile çalıştırılmış. Günümüzde ise elektrik enerjisi ile aydınlanan fener, bütan gazı ile yedeği alınmakta. Fener, beyaz ışığı ile 18 deniz mili uzaklıktan görülebilmekte.

Fenerin ilginç bir öyküsü de var. Köye adını veren fener, Sarı Saltuk Hazretlerine ait olduğuna inanılan türbelerden birinin üzerinde yer alıyor. Köydekiler, 1856 yılında Fransızlar tarafından yapılan fenerin inşası sırasında, kulenin birkaç defa yıkıldığını anlatıyorlar. Burada bir yatır olduğu düşünülünce, Fransızlar önce türbeyi yapmış ve sonra da 30 m. yüksekliğindeki kuleyi inşa etmişler. Ve fener, o günden beri dimdik duruyormuş.

Eskiden, Moskova’dan İznik’e birçok yerde, adına türbe bulunan Sarı Saltuk’un, kabrinin başındaki kandilin yağı bittiğinde, fenerin karanlıklara gömüldüğüne inanılırmış. Köyde: mavi kayalar, ağlayan kayalar, kocataş ve Körtaş adını alan dev kayalıklarında bir öyküsü var.

Söylenceye göre: Altın Postu arayan Argonotlar, kayaların arasından şarap renkli bir güvercin uçurup, tanrıça Athena’nın yönlendirdiği kuşu izleyip, ozan Orfeus’un çaldığı lirden güç alarak, Karadeniz’e ulaşırlar.

Anadolu ve Rumeli fenerlerini birleştiren çizgi; İstanbul Limanının kuzey sınırını oluşturmakta. Fenerin bulunduğu köy de aynı isimle adlandırılıyor.

Sarıyer’den 12 km. uzaklıkta. Özel aracınız ile gelirken, rampayı tırmanıyorsunuz, sağa ayrılan Garipçe Köyü, Rumeli Feneri istikametinde devam ediyor. Yol üzerinde, seyir tepesi benzeri bir burunla karşılaşacaksınız. Buradan ağaçları seyrederek boğaza tepeden bakmanız mümkün, muhteşem bir panorama olanağı veriyor. Rumeli fenerinde ise; sürekli ağlarını onaran balıkçıları göreceksiniz.

Günümüzde, burada konaklama tesisi yok. Özellikle: butik tarzı otel ve pansiyonlara büyük ihtiyaç duyulan köye, en yakın konaklama tesisi, Marmaracık Koyunda var.

Rumeli fenerinde: Cenevizlilerden kalan kaleyi gezebilirsiniz. Fenerin ters tarafına gittiğinizde, günümüze oldukça iyi korunarak gelmiş olan kale ile karşılaşırsınız. Kale kalıntılarının kapısından girince: geniş bir arena karşınıza çıkar. Kemerlerin arasından, Karadeniz’in hırçın dalgaları görülür. Bir yanı geçmiş zamanlarda betonarme bina ile tamamlanarak, askeriye tarafından kullanılmış.

Şimdi ise, duvarlara kazınan ziyaretçi isimleri ve yerlerde çöpler var. Tam bu noktada, yazın Karadeniz’in ferahlatıcı rüzgarını, kışın ise soğuğun bıçak keskinliğini iliklerinize kadar hissedersiniz. Bu nedenle; gittiğiniz döneme bağlı olarak, sıkı giyinmenizde yarar var. Evet, Boğaziçi’nin Avrupa yakasındaki gezimiz, burada bitiyor.

İstanbul günlük gezi planı hakkındaki yazım için.

 

İstanbul Boğaziçi Anadolu Yakası

İstanbul Boğaziçi Anadolu Yakası

Bu güzel şehrimiz düşünüldüğünde, elbette ilk akla gelenlerden biri de: Boğaziçi. İstanbul’a gelen, İstanbul’u ziyaret eden, İstanbul’u gezdim, İstanbul’u gördüm diyen herkesin, mutlaka bir şekilde: Boğaziçi’nde gezmesi, buraları görmesi gerek. Anadolu yakası, boğazın bir kıyısı. Benim size önerim: zamanınız kısıtlı ise, vapurla gezin. Zamanınız varsa: vapurla gidin, dönüşü kısa turlar halinde, otobüs, minibüs veya taksilerle yapın. Yazıyı okuyunca, kendiniz için belli duraklar seçebilirsiniz.

Boğaziçi’nin Asya yakasından; vapurla gezdiğinizi düşünerek, geriye doğru gezmeyi sürdürelim. Aksi halde; yazının sonundan başlamanız gerekecek.

Evet; sırasıyla: Kabakoz, Anadolu Feneri, Poyrazköy ve Anadolu Kavağı görülecek.

İstanbul Boğaziçi Anadolu Yakası Kabakoz

KABAKOZ

Kabakoz: Beykoz Anadolu Fenerinde, en eski yerleşim yerlerinden birisidir. Şile’ye 10 kilometre ve İstanbul’a 40 dakika uzaklıktadır. Şile-Ağva sahil yolunda, Ağva’ya doğru gidildiğinde, ilk karşınıza çıkan köydür.

Yerleşik nüfus bakımından İstanbul’un en büyük köylerindendir. Köyün meydanında yaklaşık 650 yıllık olduğu tahmin edilen bir çınar ağacı vardır. Yani, buradaki yerleşimin muhtemelen 1350’li yıllara kadar uzandığı düşünülmektedir.

Son dönemlerde: köy merkezinin dışında, sahil tarafından, köyden bağımsız olarak geniş bir araziye, yazlık evler yapılmıştır. Hatta bu yazlık evlerin sayısı, köyün merkezindeki yerleşik hane sayısından daha fazladır. Yani bu bölgede “Kabakoz Tatil Köyü” adında, gayrı resmi olarak bağımsız bir olgu ortaya çıkmıştır. Ancak birçok ev yapılmış olmasına rağmen, turistik tesis yoktur ve bu yüzden, buraların ismi, turizmde pek duyulmamıştır. Turizmden öte, buraya, sadece kendi yazlığını yaptıran kişiler uğrar ve ayrıca yaz aylarında, bölge günü birlikçi ziyaretçilerin akınına şahit olur.

İstanbul Boğaziçi Anadolu Yakası Anadolu Feneri

ANADOLU FENERİ

Beykoz’dan Anadolu Fenerine, düzenli belediye otobüsleri vardır. Yol: pek kötü değil, Beykoz yaklaşık 15 km uzaklıktadır ve ulaşım 15 dakika sürer.

Anadolu Feneri: İstanbul’un Asya yakasında, İstanbul Boğazının Karadeniz’le birleştiği en kuzey uçta “Yon Burnu” üzerindedir.

Fener: ilk olarak 1834 yılında yapılmıştır. 1858 yılında ise, Fransızlar tarafından yenilerek kullanılmaya devam etmiştir. Kırım Savaşı sırasında, Fransız ve İngiliz gemilerinin, boğazın ve Karadeniz’in girişini görebilmeleri için yapılmıştır. 1933 yılına gelindiğinde ise, fenerin, Fransızlara verilen 100 yıllık işletme hakkı iptal edilmiş ve fenerin işletimi, Türklere geçmiştir.

Fener yapıldığı gibi orijinal olarak muhafaza edilmektedir. Sadece fenerin kristalini döndüren motor ve ampul sonradan eklenmiştir. İlk günkü gibi korunan fenerin ışığı: açık havalarda 16 deniz mili uzaklıktan görülebiliyor ve böylece İstanbul’un Karadeniz’e açılan kapılarından birinde, gemilere rehberlik yapılıyor.

Karşıdaki Rumeli Fenerinden 2 deniz mili uzaklıktadır. Denizden 75 metre yükseklikteki fenerin kendi yüksekliği 20 metredir. Beyaz taştan yapılmıştır. Sadece: Beykoz’a dönük yüzünün dar kısmı karanlıkta kalır. Fener: sabit silindir kristalinin içindeki 1000 vatlık ampul: kristalin çevresinde, elektrik motoruyla dönen bir paravan sayesinde yanıp sönüyor. 18 saniye bekler, 1 saniye ışık verir ve yine 18 saniye bekler. Elektrik kesintilerinde ise, aydınlanma için bütan gaz desteği kullanılıyor.

Fenerin bulunduğu köy de, aynı isimle anılıyor. Fener’e giderken, sahile inen yokuşu kullanmayıp, düz devam ederek fenere ulaşırsanız, fenere komşu olan caminin balkonundan, çevrenin güzel manzarasını izleme şansınız olur. Bu seyir terasından: Boğaz, İstanbul ve gökdelenlerin silüetlerini görebilirsiniz.

İstanbul Boğaziçi Anadolu Yakası Poyrazköy
İstanbul Boğaziçi Anadolu Yakası Poyrazköy

 

POYRAZKÖY

Anadolu yakasında, boğazın sonlarındaki bir köydür. Buraya iki yoldan gitmek mümkündür. Birinci yol: deniz yoludur ve sadece yaz aylarında mümkündür. İkinci yol ise: otobüs veya kendi aracınızla kara yolundan gitmektir. Beykoz’u geçtikten sonra: 14 km daha gitmek gerekir ve Poyrazköye varılır. Sonuç olarak, Poyrazköy İstanbul içi olmasına rağmen, ulaşımı biraz zahmetlidir. Yani, burayı ziyaret etmek isteyenler, yolculuk zorluklarına katlanmayı göze almalıdır.

Poyrazköy’ün tarihi 600 yıl öncesine kadar dayanmaktadır. Buraya ilk yerleşenler: Cenevizlilerdir, ardından Bizanslılar gelmiştir. Sonradan: Karadeniz’den gelen göçmenler, buraya yerleşmiştir.

Poyraz kale: Garipçe kalesiyle karşı karşıyadır ve aynı dönemde inşa edilmiştir. Kale: Cezayirli Derya Hasan Paşa tarafından, 1760 yılında Fransız mimar “De Totto” ya yaptırılmıştır. Kara kısmında, çok az bir bölümü görülen kale: askeri amaçlar için kullanılıyordu.

Evet: güzel bir manzaraya sahip Poyrazköy’de: temiz bir deniz, plajlar ve balıkçı lokantaları bulunmaktadır. Ayrıca, buranın limanında, İstanbul’da pek görülmeyen büyük balıkçı tekneleri görülür. Yani: burası tam bir balıkçı kasabası havasındadır. Renkli takalar, iskelenin üzerine yığılı ağlar, sakinlik ve sessizlik. Kıyıda ise: iki tane plaj vardır. Bunlar: köye girmeden sola ayrılan yoldadır. Plaj: fazla büyük olmayan bir kumsal ve çevresinde irili ufaklı tesislerden oluşmaktadır.

İstanbul Boğaziçi Anadolu Yakası

ANADOLU KAVAĞI

İstanbul’dan buraya özel aracınız ile ulaşımı düşünürseniz: ormanın içinden, askeri bölgenin yanından kıvrıla kıvrıla buraya ulaşırsınız.

Burası: bakir bir köşe, tam bir balıkçı cennetidir. Burada birçok balıkçı lokantası vardır ve fiyatları da uygundur. Özellikle: buraya yolu düşenlerin midye tava ve dondurma tatmalarını öneririm.

Tepede: Cenevizliler tarafından inşa edilmiş “Yoros Kalesi” bulunmaktadır. 14 yüzyılda Osmanlılar tarafından gözetleme kulesi olarak kullanılan bu kale: 1980’lerde halkın ziyaretine açılmıştır.

İstanbul Boğaziçi Anadolu Yakası Yoros Kalesi
İstanbul Boğaziçi Anadolu Yakası Yoros Kalesi

 

YOROS KALESİ

İstanbul boğazının Karadeniz’e açıldığı yerde, Asya yakasının en görkemli tepelerinden birisinin üstündedir. Bazı tarihçilere göre: kale ismini; Yunancada “tepe, dağ” anlamına gelen “Oros” kelimesinden almıştır. Bazı tarihçelere göre ise: kalenin ismi “Kutsal Yer” anlamına gelen “Hieron” kelimesinden gelmektedir. Bu varsayıma göre: Boğazın Karadeniz’e açılan bu bölgesinde: kalenin bulunduğu yerde daha öncesinde 12 tanrı adına yapılmış bir mabet olabilir. Çünkü burada bulunan bazı antik mimari parçaların, sözü edilen bu mabede ait olduğu düşünülüyor.

Kale: Bizanslılar tarafından, boğaz trafiğinin denetiminin sağlanması için yapılmıştır. Bazı kaynaklara göre ise, kale Cenevizliler tarafından yapılmıştır. Ancak: kulelerden birinde görülen, tuğladan harflerle yazılmış “Grekçe” kitabe: buranın Bizans yapısı olduğunu kanıtlamaktadır.

1305 yılında kale, Türklerin eline geçmiştir. Bir zamanların muhteşem Bizans imparatorluğu: son 200 yılda ekonomik ve iç sorunların artması nedeniyle doğudan gelen Türklere karşı topraklarını kaybetmeye başlamış, fetih öncesinde Osmanlı askerleri tarafından, Anadolu’daki bu burçlar da ele geçirilmiş ve Bizans’a kuzeyden gelebilecek yardımların önü kesilmiştir. Yani Yoros Kalesinin Osmanlılar tarafından ele geçirilmesi, Bizanslılara vurulan en yıkıcı darbelerden biridir.

Evliya Çelebi: Yoros hakkındaki yazılarında, kaleyi “Yormaz” olarak isimlendirmiş ve Osmanlının son dönemlerine kadar, burada cami, hamam ve evler bulunan küçük bir köy yerleşiminden söz etmiştir. Ancak Yoros geçen yüzyıllar içinde, Boğaziçi’nde daha kullanışlı tabyaların yapılmasıyla birlikte önemini kaybetmiş ve 19 yüzyılda terk edilmiştir.

Burayı ziyarete gittiğinizde: duvarlarda ve kulelerde çeşitli armaları göreceksiniz.

Geç bir dönemde: örülerek kapatılan ana girişin iki yanındaki, haşmetli kulelerin yani çifte burcun cephelerinde: kapıya dönen yüzlerinde: mermere işlenmiş bir haçı çevreleyen dairenin içinde; “İesos Hristos Zafer” anlamındaki kelimelerin kısaltma harfleri görülür.

Örülü esas kapının iç tarafında yani girişin dışa bakan tarafındaki kapı üzerinde; yukarıda bulunan bir mermer levhada: iki küçük sütun kabartmasında, kemer biçiminde bir çerçevenin içinde bir “haç” görülür. Bu haçın çevresinde “Hz İsa” adı yazılıdır. Bu; Yoros kalesini koruması için yapılmıştır.

İçe bakan tarafta ise: bir mermer üzerinde: yine kısaltma olduğu düşünülen “dört harf” vardır. Kaleyi inceleyen gezginler: harflerin Bizans devletinin klasik formülü olan “dört B” yi teşhis ettiklerini sanmışlardır. Buradaki “dört harf”: “Ey sahip, despot Mihael Palaeologos’a kurtarıcı ol” anlamına gelen, dört kelimenin baş harfleri olarak okunmaktadır.

Böylece: kalenin şehri 1204 yılında işgal eden Latinlerden 1261 yılında İmparator VIII. Mihael Palaeologos (1261-1282) tarafından geri alındığı anlaşılmaktadır.

Karadeniz’e paralel olarak araziye yerleştirilen kalenin uzunluğu, doğudan batıya doğru 500 metredir. Genişlik ise yer yer 60-130 metre arasında değişir. Kalenin boğaz tarafında olan bölümü: daha alçak iki tepe üstündedir. Kalenin en güçlü kısmı: yüksek tepenin, doğuya yani Anadolu’ya bakan tarafındadır. Bu da: kalenin Boğaz girişini kontrol etmek kadar, kara tarafından gelebilecek bir tehlikeyi karşılamak üzere de yapıldığını göstermektedir.

Yükseklikleri 20 metre olan, yuvarlak iki burç arasından açılan, tuğla kemerli giriş kapısı: sonradan örülmüştür. Günümüzde kalenin girişi: doğu tarafında, 120 metre kadar yükseklikte, tepenin üstündeki en hakim noktadadır.

Girişteki çift kulelerin içlerinde: dört kollu haç biçiminde mekanlar vardır. Bu mekanların üstlerindeki duvar tekniği değişiktir. Buna bakılarak: bunların geç bir dönemde yükseltildiği ve kule içlerine birer kat eklendiği anlaşılmaktadır.

Güney duvarının sonunda: günümüzde, bir kapı açıklığı gibi görülen parça da aslında bir burçtur. Kalıntılardan anlaşıldığı gibi: büyük kulelerin benzeri olarak, içinde haç biçiminde dört kemerli ve kubbeli tonozla örtülü, yüksek bir mekan kalıntıları görülmektedir. Ancak bu burç, bilinmeyen bir dönemde yarısına kadar yıkılmıştır.

Kalenin kıyıya kadar indiği ve burada en azından bir iskelesi ve bu iskeleyi koruyan bir burcu daha olduğu düşünülmektedir. Hatta: tarihi süreç içindeki gravürlerde: burada hangi döneme ait olduğu anlaşılamayan bir de fener bulunduğu görülmektedir.

Burayı ziyaret ederseniz: hala ayakta kalmış olan iki büyük kulesi ve yeşillikler içinde Boğazı seyredebilirsiniz.

İstanbul Boğaziçi Anadolu Yakası Beykoz

BEYKOZ

Beykoz tanıtımı ve gezilecek yerlerle ilgili yazım için. 

ÇUBUKLU

Çubuklu tanıtımı ve gezilecek yerlerle ilgili yazım için. 

İstanbul Boğaziçi Anadolu Yakası Paşabahçe
İstanbul Boğaziçi Anadolu Yakası Paşabahçe    

PAŞABAHÇE

Paşabahçe tanıtımı ve gezilecek yerlerle ilgili yazım için. 

İstanbul Boğaziçi Anadolu Yakası Kanlıca
İstanbul Boğaziçi Anadolu Yakası Kanlıca    

KANLICA

Kanlıca da ineklerin sütü, yediği özel bir ottan dolayı, pembe olurmuş. Yoğurdun ünü de buradan gelirmiş. Kanlıca da İskele yanındaki çay bahçelerinde yoğurt yemek, bugün de fena değil. Mutlaka tadına bakın. Bu arada, yalılardan kalan boşluklar da olta balıkçılarının mekanı olmuş. Olta takımınız yoksa, kiralayıp balık tutmayı deneyebilirsiniz. Kanlıca içindeki sokaklardan birine girip, Kanlıca sırtlarına çıkıldığında, Boğaziçi’nin belki de en şirin noktalarından birine, Mihrabad Korusuna çıkabilirsiniz. Bu koru, adını: Nevşehirli Damat İbrahim Paşanın sadrazamlığı sırasında, Sultan III. Ahmet için yaptırdığı ama sonradan yıkılan Mihrabad Kasrı’ndan almış. 25 hektarlık koru, Boğazın hakim bitki örtüsünü, en çok da erguvan ağaçlarıyla, fıstık çamlarını barındırıyor. Koru: Orman İşletmesinin idaresinde.

Kıyıda: Asaf Paşa , Şefik Bey, Hacı Ahmet Bey, Ethem Pertev, Ferruh Efendi, Prenses Rukiye, Hekimbaşı Salih Efendi, Marki Necip yalıları; Kanlıca’nın önemli yapıları. Buradaki en ilginç yapı: 1699 tarihi yapımı olan, en eski ahşap Osmanlı evi sıfatını taşıyan; Amcazade Yalısı’ndan geriye kalan divanhanesi. Ne yazık ki; o da, 2003 yılındaki yağmurlardan sonra; yıkılmak üzere.

İstanbul Boğaziçi Anadolu Yakası Hekimbaşı Yalısı

Hekimbaşı Yalısı

Hekimbaşı Salih Efendi (1817-1905); 1843 yılında, Türkiye’nin ilk Tıp Okulundan mezun olmuştur. Üç değişik Sultanın doktorluğunu yapmış ve kentteki bütün tıbbi kuruluşları denetlemiştir. Botanik meraklısı olduğundan, bir güle, onun adı verilmiştir. Soyundan gelenler, hala, yalıda yaşamaktadırlar.

Evet, gezimize devam ediyoruz. Yolumuz üzerinde; Anadoluhisarı var.

İstanbul Boğaziçi Anadolu Yakası Anadolu Hisarı
İstanbul Boğaziçi Anadolu Yakası Anadolu Hisarı

ANADOLU HİSARI


14’ncü yüzyılda, Sultan I. Beyazıt (Yıldırım) ın, Boğazın en dar yerine yaptırdığı kalenin adlandırıldığı yer. Göksu deresi ile deniz arasında, kireç ve şist katmanlarından meydana gelen tepenin üzerindedir. Eski kaynaklarda: “Güzelhisar, Güzelcehisar, Yenihisar, Yenicehisar, Akhisar” isimleriyle de anılır.

Doğu-Batı çapı:65 m. ve Kuzey-Güney çapı ise 80 m. Dış surların kalındığı: 2 ile 5 m. arasında olup bu dış surların üzerinde, topların yerleştirildiği menfezler bulunur. Hisarın surlarını korumak için, surun üzerine, silindir şeklinde, 3 kule yapılmıştır.

Asıl kalesinde ve iç surlarında, araları harçla doldurulmuş blok taşlar kullanılmıştır. Anadolu Hisarının, Osmanlı tarihinde önemli bir yeri vardır. Yıldırım Beyazıt, Ankara Savaşında yenilince, oğlu Süleyman Çelebi, bir süre burada saklanmıştır. Sultan II. Murat devrinde, Haçlı ve Macar ordusunu durdurmak üzere yola çıkan ordunun Rumeli’ye geçmesinde, bu hisardan yararlanılmıştır. Sultan II. Murat, Yalova yolu ile buraya gelmiş, Çandarlı Halil Paşa’da, karşı kıyıdan top ateşiyle padişahı korumuş, Papalık ve Venedik donanmasına rağmen, rahatlıkla karşı kıyıya geçilmişti.

İstanbul’un fethinden sonra askeri önemini yitirmiş, çevresi zamanla bir yerleşim bölgesi durumuna gelmiştir. Hisar civarında, önce askerler yerleştirilmiş, daha sonra sivil halk da iskan edilmeye başlanmıştır. Bugün bazı bölümleri yıkık olan Anadolu Hisarının ortasından yol geçmektedir.

Küçüksu’nun en ünlü yapısı: Küçüksu Çeşmesi ve Küçüksu Kasrı’dır.

İstanbul Boğaziçi Anadolu Yakası Küçüksu

KÜÇÜKSU


Küçüksu: geçen yüzyıl sonunda: kasrı, çayırı ve hemen yanı başındaki Göksu deresi ile anılırdı. Bir zamanlar; mehtap seyrederek kayıkla dolaşılan, kaçamak göz süzüşlerle delikanlıların yüreklerini hoplatan güzellere şarkılar yazılan Göksu’ya şimdi bakıp “Bütün bunlar burada mı yaşanmış?” diye şaşırmamak elde değil. O zamandan bugüne, Küçüksu Kasrı ve yanındaki çeşme ulaşmış. Ama, onunla birlikte anılan Küçüksu Çayırından eser kalmamış. Çayır; 2’nci boğaz köprüsü sırasında şantiye olarak kullanılmış ve bütün özelliğini yitirmiş.

İstanbul Boğaziçi Anadolu Yakası Küçüksu Kasrı

Küçüksu Kasrı


19’ncu yüzyılda; Sultan Abdülmecit, Küçüksu’da, daha önce inşa edilmiş olan eski ve ahşap yapıyı yıktırarak yerine bugünkü kasrı yaptırır. Döneminde: av ve dinlenme amaçlı kullanılıyordu. Bodrumu ile birlikte, 3 katlı olan kasır; geleneksel Türk evi plan tipini yansıtıyor. Oda ve salonları, değerli eserlerle döşenmiş olan eşsiz bir sanat müzesi niteliğindeki kasır; Cumhuriyet döneminde de bir süre, devlet konuk evi olarak kullanılmış. Günümüzde ise; bir müze-saray işlevini kazanmış.

Küçüksu’dan sonra yükselen arazide, güzel bir koru var. Tepe; bir aşk hikayesinden dolayı “Sevda Tepesi” olarak biliniyor.

İstanbul Boğaziçi Anadolu Yakası Sevda Tepesi

Sevda Tepesi


Kandilliden Küçüksu’ya gelirken, yukarılarda, evlenmesine izin verilmeyen iki gencin intihar etmesinden adını alan ve birçok Türk filminde görülen Sevda Tepesini görebilirsiniz. Yakın geçmişte, bu tepenin Araplara satılma durumu vardı, belki duymuşsunuzdur.

Gezimize devam ediyoruz. Çok seçkin kişilerin yaşadığı: Kandillideki sahil saraylarının, köşklerin, yalıların ne yazık ki çoğu, yangınlar sonucu yanıp kül olmuş gitmiş. Geriye kalanlar arasında: Kıbrıslı, Abud Efendi, Kont Ostrorog, Hadi Semi, Edip Efendi yalıları sayılabilir.

İstanbul Boğaziçi Anadolu Yakası Kıbrıslı Yalısı

Kıbrıslı Yalısı


64 metrelik bir sahile sahiptir. 18’nci yüzyılda yapılmıştır. Doğu salonu zemini taşlardan yapılmış ve ortasında mermer bir fıskiye vardır. Kıbrıslı Mehmet Emin Paşa; dürüst ve yetenekli bir devlet adamıdır. 3 değişik Sultana Sadrazamlık ve Rusya Büyükelçiliği yapmıştır. Yalıyı; 1840 yılında satın almış ve o zamandan beri aynı ailede kalmaktadır. Boğazın en eski ve sürekli oturulan yalısıdır. Bu yalı; Piyer Loti ve Yahya Kemal gibi yazarların, çok sevdiği bir toplantı yeriydi ve Iraklı kral Faysal ve Fransız Prensesi Eugenie gibi ünlüleri ağırlamıştır.

İstanbul Boğaziçi Anadolu Yakası Kont Ostrorog Yalısı

Kont Ostrorog Yalısı


Polonya doğumlu, şeriat hukukunun batılı uzmanı, Osmanlının Hukuk Danışmanı Leon Ostrorog; burayı, 1904 yılında satın almıştır. Karısı, önde gelen Levanten ailelerden birinin kızıydı. Ostrorog’ un kişisel eşyaları ve kitapları, hala burada sergilenmektedir.

Kandilli de, ayrıca: Kandilli Camii, Surp Yergodasan Arekelotz Ermeni Kilisesi, Hristos Metamophosis Rum Ortodoks Kilisesi, Fransız Katolik Kilisesi gibi dini yapılar da dikkat çeker.

İstanbul Boğaziçi Anadolu Yakası Adile Sultan Sarayı

Adile Sultan Sarayı


Sarayın ilk sahibi olan Adile Sultan; Osmanlı tarihinin en ilgi çeken kadınlarından biridir. II. Mahmut’un kızı olan Sultan, çok iyi eğitim almış ve hanedana mensup divan sahibi tek kadın şair olarak biliniyor. Saray; 1899 yılında, bizzat Adile Sultan tarafından bir kız okulu yapılması dileğiyle Milli Eğitim Bakanlığına bağışlanmıştır. Kandilli Kız Lisesi olarak eğitim verdiği dönemde; 1986 yılında çıkan büyük yangın sonrasında, büyük hasar gören yapı; Sakıp Sabancı tarafından yapılan bağışla restore edilmiştir.

Milli Eğitim Bakanlığı, İstanbul Valiliği, Sakıp Sabancı, Hacı Ömer Sabancı Vakfı, Kandilli Kız Lisesi Eğitim ve Kültür Vakfının destekleriyle, yeniden hayata geçirilen merkez; saygın organizasyonlara ev sahipliği yapmak üzere, 2006 yılında açılmış.
Saray boğaz manzarasına hakim bir konumda olup, altın varak işlemeli, yüksek tavanlı salonlara sahiptir. Sarayda: ziyaret ve toplantı amaçlı 500 kişi kapasiteli Oval Salon, 200 kişi kapasiteli 2 toplantı salonu var.

Vaniköy’e geldiğinizde: Kadıefendi, Fazıl Bey, Nazif Paşa, Koç-Kıraç, Mahmut Nedim yalılarının yanı sıra, Kuleli Askeri Lisesi görülebilir.

İstanbul Boğaziçi Anadolu Yakası Kuleli Askeri Lisesi
İstanbul Boğaziçi Anadolu Yakası Kuleli Askeri Lisesi
İstanbul Boğaziçi Anadolu Yakası Kuleli Askeri Lisesi

 

Kuleli Askeri Lisesi

Evet, uzunca bir tarihte yer almış Kuleli Askeri Lisesi, günümüzde her ne kadar kapatılmış olsa da, bu şanlı okulun tarihi, o tarihi bina orada durdukça mutlaka ilginizi çekecektir. .

Fatih Sultan Mehmet; İstanbul’u aldığı zaman, Kulelinin şimdi bulunduğu yerde, bir koru ve içerisinde de bir manastır ve bir kule bulunuyordu. Yavuz Sultan Selim devrinde (1512-1520) bu manastır; yeniçerilere kışla olarak verilmişti. Hatta, bu kışla mevki, Bostancıbaşı Odaları diye anılırken, zamanla güzel ve süslü bir bahçe haline gelişinden olacak, Kuleli Bahçesi diye tanınmıştı.

Kanuni Sultan Süleyman (1520-1577) padişah olunca, bahçede, yüksek bir kulesi bulunan, 9 katlı ve her katı fıskiyeli havuzlarla süslenen büyük bir kasır yaptırmıştı. Sultan III. Ahmet (1703-1730) devrinde, kule bahçesi ve etrafı; has olarak kendisine verilmişti. Bizans devrinden kalan kule yıktırıldı. Sadrazam Nevşehirli İbrahim Paşa’nın damadı Kaymak Mustafa Paşa tarafından sahilde bir mescit yaptırıldı. (1744)

Sultan II. Mahmut döneminde (1808-1839); Bostancıbaşı Odaları mevki; yani okulun şimdi bulunduğu yerdeki bu kışla, Kuleli Askeri Lisesinin ilk yapısını oluşturmuştur. Abdülmecit devrinde (1839-1861) kışla yanınca, yerine, yarı kagir olarak yenisi inşa edilir. (1843). İki tarafına da kuleler yapıldığı için, kışlaya bu tarihten itibaren Kuleli Kışla denilmeye başlanır. 1847 yılında, su yolları tamamlanarak kışlanın su işi de halledilir.

Kırım Savaşına katılmak üzere, İstanbul’a gelen Fransız ve İngiliz askerlerinin bir kısmı: Fransa’nın İstanbul Maslahatgüzarının isteğine uyularak, bu kışlaya yerleştirilirler. (1854) Burası: müttefik askerlerinin: kışla ve hastanesi haline getirilir. Harpte yaralanan ve tedavileri sırasında ölen müttefik askerleri; kışlanın kuzeyindeki mezarlığa gömüldüğü için, yakın zamana kadar, bu mezarlığa İngiliz Mezarlığı deniliyordu.

Kışla: 1856 yılında, İngilizler tarafından boşaltılırken, çıkarılan kasıtlı bir yangınla: tamamen harap olmuştur. Sultan Abdülaziz döneminde (1861-1876) kışla ana duvarları kagir, iç bölmeleri, tavan ve tabanları ahşap olarak, iki kat halinde inşa edilir ve böylece bugünkü kışla ortaya çıkar. (1871)

Kuleli Askeri Lisesi; “Mekteb-i Fünun-ı İdadiye” adı altında, 21 Eylül 1845 tarihinde, bugün İstanbul Teknik Üniversitesi olarak kullanılan; Maçka Kışlasında kurulmuştur. 1872 yılında ise; Kuleli Kışlasına taşınmıştır. Bu tarihten sonra okul “Kuleli İdadisi” adıyla anılmaya başlanır.

Okul; tarihi süreç içinde; 1925 yılında, bugünkü adını almış, Kuleli Askeri Lisesi olarak anılmaya başlanmıştır.

Bu yapılar; Çengelköy’e doğru Boğaz’ın ahşap camilerinden: Kaynak Mustafa Paşa Camii, Koru Restoran, yeni yalılar, Ayios Yeoryios Kilisesi, Çengelköy Meydanı, Karakol, Lahana Çeşmesi, Hamdullah Paşa Camii, Abdullah Ağa, Serezli Faik Bey, Sadullah Paşa yalıları izliyor.

İstanbul Boğaziçi Anadolu Yakası  Sadullah Paşa Yalısı

Sadullah Paşa Yalısı

Çengelköy’de vapur iskelesine gelmeden önce görülür. Boğazın en eski ve içi dışı en güzel klasik ahşap yalılarından biridir. Yaklaşık 200 yıllık. Ortadaki oval salondan, sekiz küçük odaya geçilen, geleneksel Osmanlı yalı mimarisinde yapılmıştır.

Yalı; Sadullah Paşanın uzak bir akrabası olan Emel Esin’e aittir. Eşi Necibe Hanımın Viyana’da ölen kocasını; yalının penceresinde, 25 yıl beklemesi, hala anlatılan bir öyküdür. Önünde bir de çeşme var.

Çengelköy; koca çınarları, salatalığı, armudu, bademi, Ortadoks’ ların geleneksel denize haç atma ve çıkarma töreni ile, tarihi dokusunu kısmen koruyan şirin bir köydür.

Devam ettiğimizde: Beylerbeyi. Beylerbeyi semtinin en renkli yeri. İskele çevresi. Semtin ana binası da: Beylerbeyi Sarayı.

İstanbul Boğaziçi Anadolu Yakası Beylerbeyi

BEYLERBEYİ


Beylerbeyi Sarayını geçip, İskeleye çıkan dar sokaklara girildiğinde, turistik eşya satan dükkanları, rıhtıma ve yola atılmış masalarıyla midyecileri, balıkçı lokantaları, çayhaneleri, küçük balıkçı barınağı üzerinde hiç eksik olmayan midye ayıklayıcıları göreceksiniz. Gerçekten; çok renkli ve çekici bir dünya. İskeleye bitişik Hamidievvel Cami, Boğaziçi’nin en güzel camilerindendir. 1788 yılında, Sultan I. Abdülhamit zamanında yaptırılmıştır. Mimari ise Tahir Ağa.

İstanbul Boğaziçi Anadolu Yakası Beylerbeyi Sarayı
İstanbul Boğaziçi Anadolu Yakası Beylerbeyi Sarayı
İstanbul Boğaziçi Anadolu Yakası Beylerbeyi Sarayı

Beylerbeyi Sarayı


Beylerbeyi ve çevresinin yerleşim alanı olarak kullanılması, tarihte oldukça eskilere, Bizans dönemine kadar gider. Şöyle ki; 18’nci yüzyılda yaşamış ünlü bir gezgine göre: İmparator Büyük Konstantinus’un diktirdiği bir haçtan dolayı, Bizans döneminde “İstavroz Bahçeleri” adıyla anılan yöre, Osmanlılar döneminde, padişahların “Has Bahçelerinden” biri olarak kullanılmıştır. Buraya; Beylerbeyi adının verilme sebebi ise: 16’ncı yüzyılda, Beylerbeyi Mehmet Paşanın burada bulunan köşkünden kaynaklanmaktadır.

1829 yılında; Sultan II. Mahmut’un yaptırdığı ahşap Sahil Sarayı ile, bölge hareketlilik kazanır. Takip eden dönemde ise; Sultan Abdülaziz tarafından, Sultan II. Mahmut’un ahşap sahil sarayı yıktırılarak; 1861-1865 yılları arasında yaptırılmıştır. Mimar Sarkis Balyan. Yapımı: 4 yıl sürmüş ve inşaatında, 5000 kişi çalışmıştır. Çalışan işçilere moral ve şevk vermek amacıyla, müzisyenler sürekli müzik çalmışlardır. Denize düşkünlüğü ile bilinen Sultan Abdülaziz; ayrıca tavanları bol miktarda deniz ve gemi tabloları ile döşetmiştir.

Saray genellikle, yaz aylarında: özellikle de yabancı devlet başkanlarının ağırlanmasında kullanılır. Tahttan indirilince Selanik’e gönderilen II. Abdülhamit; Balkan Savaşı çıkınca; 1918 yılında Beylerbeyi Sarayına getirilmiş ve ömrünün son altı yılını burada geçirir ve bu sarayda ölmüştür.

Çeşitli batı ve doğu üsluplarının kaynaştığı sarayı iç mimarisi; geleneksel Türk evi planına benzerlikler gösterir. Bu sarayda: Fransa kralı III. Napoleon’ın karısı İmparatoriçe Eugeine, Avusturya İmparatoru Franz Joseph, İran Şahı Nasreddin, İngiltere kralı VIII. Edward ve Madam Simpson kalmış.

Harem ve Selamlık olarak iki ana bölümden oluşan sarayda; Selamlık, donatım ve süsleme açısından Harem’den daha zengin tutulmuş. Yazlık bir saray olarak kullanıldığından, ısıtma tertibatı yoktur. Serinlik vermesi açısından ve yapılan görüşmelerin duyulmaması için, sarayın içine havuz yaptırılmıştır. Sahilde: iki küçük seyir köşkü bulunmaktadır.

3 giriş, 6 banyo, 6 salon ve 24 oda içeren sarayda: Set bahçeleri, bu bahçelerde bulunan köşkler ve büyük bir havuz bulunuyor. Üst set bahçesinde bulunan havuzun çevresinde yer alan: Sarı Köşk, Ahır Köşk ve Mermer Köşk; Osmanlı Saray mimarisinin günümüze gelen önemli yapılarını oluşturuyor.

Rutubete ve sıcağı karşı; döşemeleri, orjinalleri Mısır’dan getirilen hasırlarla kaplanmıştır. Çoğunluğu “Hereke” yapımı, büyük boyutlu halı ve kilimleri, Bohemya kristal avizeleri, Fransız saatleri, Çin, Japon, Fransız Yıldız vazoları, görülmeye değer sanat yapılarının yalnızca bir bölümüdür.

Batı ile ilişkilerin güçlendiği bir dönemde yapılan Beylerbeyi Sarayının en ilginç yanı; Set Bahçelerinin altından geçen tarihsel tüneldir. Tünelin ortasında yer alan çeşmenin yazıtında, Sultan II. Mahmut’un adı geçmekte ve yapının tarihlendirilmesinde önemli bir ip ucu oluşturmaktadır. Tünel girişinde, ayrıca Osmanlı tulumbacılarından kalan aletler vardır.

Üst set bahçesindeki büyük havuz ve Mermer Köşk gibi II. Mahmut döneminden kalan bu tünel, kıyı yolunun işlevini sürdürmesini sağlarken, aynı zamanda yüksek duvarların ötesiyle, bahçelerin bağlantısını da kurmaktadır.

Bahçeleri, kafeteryası, satış reyonuyla; müze-saray olarak hizmet vermekle birlikte, sarayda önceden belirlenen ve alınan izinlere bağlı olarak: ulusal ve uluslar arası nitelikte resepsiyonlar da düzenleniyor. Bugüne kadar, yalnız Harem ve Selamlık bölümleri gezilebilmekteydi. Yapılan son çalışmalarla, Anadolu yakasının önemli doğal güzelliklerini içeren “Set Bahçeleri” ve sarayın değerli bir bölümünü teşkil eden “Sarı köşk”, “Mermer köşk” ve “Ahır köşk” de; tümüyle ele alınarak restore edilmiş ve ziyarete açılmıştır.

Beylerbeyi-Paşalimanı arasında kalan; Kuzguncuk, belki de Boğaziçi’nin en kozmopolit yeri olmuştur. Musevilerin bir ara çok önem verdikleri bu semtte de: Aşağı Sinagog (Kal de Aboşo/Beth Yaakov-1878), Yukarı Sinagog (Virane/Kal de Aria-1840’lı yıllar) , Ayios Panteleymon, Ayios Yeoryios, Surp Krikor Lusavoriç Kiliseleri, Üryanizade Mescidi, Yeni Cami semtin dini yapılarıdır.

Kuzguncuk’daki Fethi Ahmet Paşa Yalısı ise, ünlü mimar Le Corbusier’ye ilham kaynağı olmuş.

İstanbul Boğaziçi Anadolu Yakası Paşalimanı
İstanbul Boğaziçi Anadolu Yakası Paşalimanı

PAŞALİMANI

Kuzguncuk’un güneyine doğru ilerlerken, Üsküdar yolu üzerinde bulunan Paşalimanı: ismini “Amiral Piyale Paşa” nın, burada kendisine bir saray yaptırması nedeniyle almıştır. Ancak bu saray günümüzde bulunmamaktadır. Günümüzde burada: 1923 yılında mimar Vedat Tek tarafından yapılan ve bir zaman Nemlizade Tütün Deposu olarak kullanılan bir yapı vardır ve yapı, günümüzde Ciner Holding Merkezi olarak kullanılmaktadır. Tam karşı çaprazda bulunan eski tütün deposu ise, İstanbul Devlet Opera ve Balesi tarafından kullanılmaktadır. İçinde, gösterilerin yapıldığı tiyatro salonu bulunuyor.

KUZGUNCUK

Farklı inanıştaki insanların, iyi komşuluk ilişkileri içinde yaşadıkları Kuzguncuk’ta, cami ile kilisenin komşu olması, hoşgörünün ifadesi gibidir. Kuzguncuk, buraya yerleşen aydınları, yerli halkı ile geçmiş kültürü yaşatmaya çalışıyor. Bir hayli de başarılı oluyor.

Kuzguncuk; Yahudiler tarafından “Kutsal Topraklara Gitmeden Önceki son durak” olarak kabul edilmiştir. Bu yüzden de, kutsal topraklara gidemeyenler, burada yaşamak ve hiç değilse buraya gömülmek istemişlerdir. İlk olarak 15’nci yüzyılda İspanya’daki zulümden kaçan Yahudilerin yerleştiği semt, 17’nci yüzyıla gelindiğinde bir Yahudi köyü halini almıştır.

Bu yüzden “Küçük Kudüs” olarak isimlendirilmiştir. 18’nci yüzyılda Rumların ve Ermenilerin gelmesi, bu sahil kasabasına ayrı bir kültürel zenginlik katmıştır. Türkler nedense pek rağbet etmemişlerdir. Kuzguncuk’a ve Paşalimanı çevresine yerleşmeyi tercih etmişlerdir. Günümüzde, gayrimüslim nüfusun çok azaldığı semtte, İstanbul’da yaşayan yabancılar rağbet etmektedir.

Semtin ilk adı olan “Hrisokeramos” un “Altın Kiremit” anlamına geldiği ve kiremitleri altın yaldızlı bir kiliseden kaynaklandığı düşünülmektedir. Bizans döneminin Kosinitsa’sı Evliya Çelebiye göre adını 15’nci yüzyılda burada yaşayan evliya “Kuzgun Baba” dan almıştır. Kosinitsa’nın Türkçeleştirilip Kuzguncuk olma ihtimali ise daha yüksektir.  

Kuzguncuk’taki Camiler

Deniz kıyısındaki Üryanizade Cami 1860 yılında, II. Abdülhamid’in şeyhülislamlarından Üryanizade Ömer Efendi tarafından yaptırılmıştır. Hem tarzının en güzel örnekleri arasında sayılan saçaklı ahşap minaresiyle hem de şirin bir yalıya benzeyen görüntüsüyle dikkati çeker.

Kuzguncuk Camii’ne, 1952 yılında yapıldığı için Yeni Cami denmektedir. Ermeni kilisesi Surp Kirkor Lusavoriç’le yan yana olan ve zarif işçiliğiyle göz dolduran caminin yapımına Ermeni cemaati hem para hem de iş gücü desteği vermiştir. Camiyle kilisenin kubbesi aynı şekilde yükselmektedir.

Kuzguncuk’taki Kiliseler

Ana caddedeki Ermeni kilisesi Surp Krikor Lusavoriç, 1831 yılında yapılmıştır. 1860 yılında yeniden yapılmıştır. İcadiye Caddesindeki Ayios Panteleimon Rum Ortodoks Kilisesi, tarihi 550 senesine kadar uzanan eski bir kilisenin yerine 1821 yılında yapılmıştır. 1911 yılından kalma görkemli çan kulesi aynı zamanda giriş kapısı gibi kullanılmaktadır. Ayios Yeorgios’a adanan küçük kilise ise Beth Ya’akov Sinagogu’nun yanındadır.

Kuzguncuk’taki Sinagoglar

İcadiye caddesinde Beth Ya’kov Sinagoğu, 1878 yılında yapılmış ve yaz aylarında kullanılmıştır. Arınma töreni içinse hemen yanındaki hamam tercih edilmiştir. Kışın Yahudi cemaati, ibadetleri için Yakup Sokak’ta bulunan ve 1840 yılında yapılan Kal de Ariva Sinagoguna giderlermiş. Bu adı vermelerinin sebebi, Bath Ya’kov Sinagogunun aynı zamanda Kal de Abaşo diye geçmesidir.

Fethi Ahmet Paşa Yalısı

Kuzguncuk’ta görülecek en muhteşem yapı “Fethi Ahmet Paşa Yalısı” dır. Buranın diğer ismi ise “Pembe Yalı” dır. Yapı, 18’nci yüzyılda geleneksel mimari üslupla yapılmıştır. Fethi Ahmet Paşa: Sultan Abdülmecid’in ablası Atiye Sultan ile evliymiş ve sarayların dekorasyonundan sorumluymuş. 1911 ve 1948 yıllarında İstanbul’u ziyaret eden İsviçreli mimar Le Corbusier, yalıya hayran kaldığını belirtmiştir.

Besteci Franz Liszts burada misafir edilmiştir. Ancak günümüze yalının sadece selamlık kısmı ulaşmıştır. Harem bölümü, 1927 yılında çıkan yangında kül olmuştur. Yalının arka tarafındaki koru da aynı adı taşır ve Fethi Paşa Korusu olarak halka açık, içinde belediyenin güzel manzaralı bir işletmesi vardır.

Cemil Molla Köşkü

Kuzguncuk’tan kuzeye, Beylerbeyi’ne doğru ilerlendiğinde; Sahildeki Deniz Kuvvetlerine ait okul nedeniyle, yol içeriye doğru döner. Yolun hemen döndüğü yerde, sağ tarafta görülen: kuleli, ahşap köşk, 1884 yılında II. Abdülhamid’in Adalet Bakanı Mahmut Cemil Efendi için İtalyan mimar Alberti tarafından yapılmıştır. Doğu ve Batı üsluplarının birleştiği varaklarla bezendiği, pencerelerinin vitraylarla süslendiği köşk gerçekten muhteşemdir.

Hatta bazı kişiler tarafından, dünyanın sekizinci harikası olarak nitelendirilecek kadar güzel mermer hamamında, sıcaklığını her zaman koruyabilmesi için: zemin kalorifer sistemiyle döşenmiştir. II. Abdülhamit döneminde bir kültür merkezi görevi üstlenen Cemil Molla Köşkünde sık sık şiir ve musiki geceleri düzenlenirmiş. Sadece sanata değil aynı zamanda yeniliklere olan düşkünlüğü ile tanınan Cemil Molla, köşke jeneratör koydurmuştur.

O yıllarda elektrikle aydınlatılan tek bina Yıldız Sarayı olmasına rağmen Padişahın tahta çıkmasının yıl dönümü kutlamalarında binayı ışıklandırarak sultanın öfkesini çekme riskini de göze almıştır. Böylesine önemli bir günü kutlamanın tek yolunun her tarafı elektrikle ışıklandırmak olduğunu söyleyerek hem kendini kurtarmış hem de şehrin geri kalanının ışıklandırılması yolunda ilk adımı atmıştır. Köşkte ayrıca imparatorluğun ilk telefonlarından biri, özel sinema salonu ve fotoğraf stüdyosu da varmış. Geçmişi sanat ve bilimle dolu köşkün şu anda atıl bırakılmıştır.

Nakkaştepe

Kuzey taraftaki Nakkaştepe’nin yamaçlarında bulunan, çevresi duvarlarla çevrili Kuzguncuk Yahudi Mezarlığına girildiğinde mezar taşlarının üzerinde İbranice, Ladino (Sefarad Yahudilerinin konuştuğu Ortaçağ İspanyolcası), Osmanlıca ve Türkçe dillerinde yazıların bulunduğu dikkati çeker. Koç Holding merkezinin de bulunduğu Nakkaştepe’de manzara muhteşemdir. Hatta bazen Çamlıca Tepesi diye, yabancı konuklar buradaki kafelere getirilmektedirler.

Abdülmecit Efendi Köşkü

Yahudi mezarlığının tam karşısında, Gümüşyolu Caddesi’nde çok güzel ve renkli bir köşk vardır. Şehzade ve Son Halife Abdülmecid Efendi, 200 dönümlük bir bahçenin içindeki bu köşkte 29 yıl yaşamıştır. Ona bu köşkü veren kuzeni Sultan II. Abdülhamid, Abdülmecid Efendinin şehre gelmesine izin vermemiştir.

O yüzden Abdülmecid Efendi Pierre Loti’ye burayı mezar gibi gördüğünü söylemiştir. Zaman geçirmek için partiler vermiş, tablolar yapmıştır. Bina 1870’lerde Hidiv İsmail Paşa için av köşkü olarak inşa edilmiştir. Günümüze sadece selamlık bölümü ulaşmıştır. Neo-Türk üslubuna karşı mimarının Alexander Vallaury olduğu düşünülüyor. Şu anda Yapı Kredi Bankasına ait olan köşkte geçtiğimiz yıllarda bu son halifenin eserlerinden oluşan bir sergi açılmıştır.

Aslında: köşkün önemini anlamak için biraz da Abdülmecid Efendi’den söz etmek istiyorum. Sultan Abdülaziz’in oğlu olan Abdülmecit Efendi, 1868 yılında doğmuştur. Sultan olma şansını bir kaç yıl geç doğduğu için kaybetmiştir. 1922 yılında saltanatın kaldırılması üzerine halifeliğe getirilmiştir. 1924 yılında halifeliğin kaldırılmasıyla sürgüne gönderilmiş, 1944 yılında Paris’te ölmüştür.

Türk devletinden izin çıkmayınca yıllarca Paris Camii morgunda bekletilen naaşı Mekke’ye götürülmüştür. Çok başarılı bir ressam olan Abdülmecit Efendinin eserlerini Dolmabahçe Sarayı, Aşiyan ve İstanbul Modern’de görmek mümkündür.

Evet, Boğaziçi’nin Anadolu yakasında da; yapacağımız gezi burada bitiyor.

İstanbul günlük gezi planı hakkındaki yazım için. 

 

 

İstanbul Kumkapı

İstanbul Kumkapı

 

Evet, İstanbul’da bulunduğunuz yerden, herhangi bir vasıta ile; Galata Köprüsünün ayağının hemen dibindeki, Eminönü Meydanı’na bir şekilde gelmeniz gerekli. Gezimize buradan başlayacağız.

Gezimizdeki ilk durak. Eminönü Meydanı. Meydan çok hareketli. Meydanın bir yanında; Yenicami, tüm ihtişamı ile duruyor. Öbür yanında ise; çiçek pazarı, tüm canlılığını koruyor. Bu görüntüleri tamamlayan, güvercinler de eksik değil. Çiçek pazarı: mevsim çiçeklerine meraklı tüm insanların ve hatta turistlerin, bir şey almasalar bile, önemli bir uğrak yeri.

Bu pazarın ilginç köşelerinden biri de; canlı hayvan satıcılarının bulunduğu yer. Papağanlar, muhabbet kuşları, balıklar, keklikler, paçalı tavuklar, tavşanlar, yavru köpekler, evet hepsi, yeni sahiplerini bekliyor.

Çiçek pazarının diğer renkli simalarının arasında; niyet tavşanlarını da saymadan olmaz. Tavşanın ağzı ile seçtiği niyeti okuduğunuzda, belki, gerçekten geleceğiniz ile ilgili önemli ipuçları yakalayabilirsiniz.

Evet, tüm bunları yani meydanı bir süre gezin. Ortamı teneffüs edin. Sonra, sıra da: Yenicami.

İstanbul Kumkapı Yenicami

Günümüzde: Eminönü’nün tartışmasız en güzel yapısı. Ayrıca; deniz kıyılarındaki sultan camilerinin en görkemlisi olarak, İstanbul silüetini tamamlar.

YENİCAMİ

İstanbul Kumkapı;  girmeden önce; Eminönü Meydanının vazgeçilmezleri olan güvercinleri görmelisiniz. Her tarafta, her yerde, gökte, pencerede, elektrik kablolarında, minarelerde, kubbelerde; aklınıza gelebilecek her yerde tünemiş durumdalar. Kuşlara yem atarak hem kuşları, hem de yemden gelir elde eden görme özürlü vatandaşlarımızı sevindirin.

Evet; meydanda tüm ihtişamı ile duran bu cami: Yenicami veya Valide Sultan cami olarak isimlendirilmiş. Caminin bulunduğu yer; eski İstanbul’un “Yahudhane” evlerinin bulunduğu yer. Bu evler yıkılarak cami inşa edilmiş. Ancak; Safiye Sultan, buradan çıkartılan ve geneli Balat semtine gönderilen hiçbir Yahudi vatandaşı mağdur etmemiş ve istimlak bedelleri eksiksiz ve hatta fazlası ile kendilerine ödenmiş. Bu arada, caminin temeli de ilginçtir.

Yarı bataklık ve yumuşak bir zeminde inşa edilen caminin temelleri için: uçlarına demir başlıklar geçirilmiş, sert tahta kazıklar kullanılmış. Zemini; deniz seviyesinden biraz daha yukarıda tutarak, bileşik kaplar prensibinin gazabına uğramasının önüne geçilmeye çalışılmış.
Evet, inşaat: 1597 yılında başlamış. Mimar: Davut Ağa. İnşaatı yaptıran ise; Sultan 3. Murat’ın eşi Safiye Sultan. Cami; Bizans döneminden kalma ilk İstanbul surlarının kalıntılarından birine dayanır. Daha doğrusu; caminin yanındaki “Hünkar Kasrı”; adı geçen sur parçasına yaslanır.

İnşaat sürerken; bir süre sonra 3.Murat vefat eder ve 1.Ahmet tahta geçerek, yeni Sultan olur. Eski Osmanlı Saray gelenekleri gereğince, bir önceki padişahın validesi ve eşi, Beyazıt’taki eski saraya gönderilir. Bu arada, caminin inşaatı sekteye uğrar. Kubbeyi taşıyacak olan kemerlere kadar yükselmiş olan inşaat, böylece, virane ve yarım bir halde beklemeye başlar.

Yeni Sultan 1.Ahmet; bu camiyi devam ettirmek yerine, Ayasofya’nın karşısına yeni bir cami yaptırmaya başlar. Halk arasında; yarım kalan caminin adı “Zulmiye”ye çıkar yani “cami kalıntısı”. Derken, takip eden dönemde Sultan olan, 4.Mehmet’in validesi Turhan Hatice Sultan tarafından, bizzat parası kendi tarafından karşılanarak, 1661 yılında, yarım kalmış caminin inşaatına yeniden başlanır. Bu kez mimar: Mustafa Ağa’dır.

Kubbe; bu camiye özgü bir özellikle, piramidi andırır şekilde yükselmekte. Sağda ve solda, üçer şerefeli, iki minare var. Kare planlı olarak yapılmış. Merdivenlerle, üç kapıdan giriliyor. Merkezi kubbe: çinilerle süslü, dört fil ayağına ve dört kemere oturuyor. Bu merkezi kubbeyi, dört yarım kubbe destekliyor. Köşelerdeki dört kubbe ile birlikte, toplam 66 kubbe bulunmakta. Mihrabı ve minberi: beyaz mermerden. Mihrabın solunda; değerli taşlarla süslü, mozaik bir tablo var.

Sonuçta: 1663 yılında, bir cuma namazı ile birlikte caminin açılışı yapılır. İsmi ise; külleri üzerinden yeniden doğan bir yapıya atfen verilmiş.
Yani; bu nefis yapı: yapımı boyunca, 3 mimar ve birkaç padişah görmüş. Yapımı en uzun süren cami rekorunu elinde bulunduruyor. Bir İstanbul caminin inşaatı, normal şartlarda 2-7 yıl sürerken, Yenicami’nin inşaatı tam 66 yıl sürmüş.

Evet, Yenicami’nin hemen arkasında; camiye gelir sağlamak için inşa edilen bir çarşı var. Mısır çarşısı.

İstanbul Kumkapı Mısır Çarşısı

MISIR ÇARŞISI

İstanbul Kumkapı; İstanbul’un ikinci büyük Kapalıçarşısı.

17’nci yüzyıldan bu yana varlığını sürdürmekte. Şehrin; en tanınan ve en büyük baharat çarşısı. Bu çarşı yapılmadan önce, burada, Bizans döneminde; bir kapalı çarşı bulunuyormuş ve semtte Yahudiler yaşıyormuş. Çarşının yapılması için; buradaki Yahudiler, istimlak bedeli ödenerek Balat semtine gönderilmişler.

Sultan 4.Mehmet’in annesi Hatice Turhan Sultan tarafından, Yenicami’ye gelir getirmesi için yaptırılmış. 1597 yılında başlanan inşaat, 1660 yılında tamamlanmış. Mimar: Mustafa Ağa.

İlk zamanlarda; Valide Çarşısı veya “Yeni çarşı” olarak da isimlendirilmiş. Ancak: Mısır’dan getirilen malların satıldığı bir yer olması nedeniyle, 18’nci yüzyılın ortalarından itibaren , “Mısır Çarşısı ” olarak isimlendirilmeye başlanmış.

Çarşının yaşadığı tarihi süreçte; en önemli olaylar: yangınlar. 1691 yılı yangını; 24 saat sürmüş ve tek bir eşya bile kurtarılamamış. 1940 yılında da, büyük bir yangın söz konusu. Önemli hasar görmüş ve eski görünümü tamamen kaybolmuş.
Bunun üzerine, 1940 ve 1943 yıllarında restorasyon çalışmaları görülür. Bu restorasyon çalışmaları sonucu, tarihsel görüntüsünü kaybeden çarşı bugünkü şeklini alır.

Çarşının kubbesi; Kapalıçarşı’ya oranla daha yüksek. Yapılış planı “L” biçimli. Yapımında. kesme taş, tuğla ve moloz taş kullanılmış. Bugün; bazıları kullanılmayan, 6 kapısı var. Bugün kullanılan girişler ise karşılıklı. Tıpkı Kapalıçarşı’da olduğu gibi, Mısır çarşısında da, 2 ana giriş kapısı var. Bu kapılar; Eminönü ve Sultanhamam arasında bağlantı kuruyorlar. Yan kapılar ise; Yenicami, Tahtakale, Yemiş iskelesi ve Süpürgecilere çıkış veriyor.

Hücreler; simetrik ve düzgün, üstü kapalı sokağa bakıyor. Uzun kolda; karşılıklı olarak 23 erden, 46 ve kısa kolda ise; 18 erden, 36 tane; eyvan ve dükkan var. Toplam dükkan sayısı: 88. Dışarıda ise, 17 dükkan daha var. Hepsinin toplamı: 105 dükkan.
Mısır çarşısında bulunan; baharatçı ve aktarların yanı sıra; meze, kuru yemiş, baharat, çiçek tohumları, nadir bitki kökleri ve kabukları, zeytin ve peynir, şifalı ot, bitki, kurutulmuş meyve, pestil, el sanatları ve giyim eşyası satan esnaf bulmakta mümkün.

Burada, son yıllarda çarşı içinde kuyumcu dükkanları da açılmış. Bu yeni dükkanlar; aslında çarşının tarihi dokusuna ve temel özelliğine pek uygun değil. Ama sonuçta; daha önce de söylediğim gibi, tarih boyunca her derde deva olmuş; kurutulmuş bitkilerin, çeşit çeşit otların ve yüzerce tür baharatın buluştuğu dev bir pazar burası.

Buradan ne satın alınır? Evde değirmende çekip, kokusu kaçmadan kullanmak isteyenler için tane karabiber, yemeklere lezzet veren safran bitkisi ve damla sakızı. Bu damla sakızlarını, buzdolabının soğuk bölümünde bekletebilir ve gerektiğinde döverek kullanabilirsiniz.

Özellikle; muhallebilere karıştırabilirsiniz. Suya atıp bekletirseniz, içme suyunuzun, mis gibi sakız aromalı olduğunu görürsünüz. Yine de, buradan alışveriş düşünüyorsanız, bir şeyi hatırlatmakta yarar var, gezi sırasında yanınızda ağırlık olmaması sanırım lehinize olur.

Evet, İki kolun birleşme bölümünün orta kısmı ise; çarşının dua meydanı. Burada; asma bir ezan yeri yapılmış.

Mısır çarşısının o güzel atmosferini içinize çekerek ve baharat kokularını hissederek yürüyün, vitrinlere bakın, zaman ayırın bir kahve için, gül lokumu deneyin. Özellikle; yabancı turistler buraya uğramadan edemiyorlar, siz de mutlaka zaman ayırın. Dikkat, burası pazar günleri kapalı.

Evet, Mısır çarşısını gezdik ve çıktık. Külliyenin hemen yanında, avlunun doğu ucunda bir türbe var.

 

HATİCE TURHAN SULTAN TÜRBESİ


İstanbul Kumkapı: Bu türbenin bir özelliği var. İçinde; beş padişah gömülü. Çok sayıda hanedan mensubu ile Osmanlı sülalesinin en büyük kabristanı. Türbenin kubbesinin çapı; 15 metreden fazla. Yapım yılı; Yenicami ile aynı dönem.

İstanbul Kumkapı Hidayet Camii

Türbenin önünden, Bankalar Caddesine doğru yürüyün. Köşede; Yenicami külliyesinden kalan “Sebil” karşınıza çıkacak. Aynı hizada, aynı köşede: Hidayet Camini göreceksiniz.

HİDAYET CAMİİ

Eminönü’n de iki büyük bina arasında sıkışmış, arada kalmış bir yapı.
Arapça da “hidayet” sözcüğü; Türkçe de “Yol gösterme, doğru yolu arama, doğru yola girme ” gibi anlamların karşılığı. Osmanlı döneminde; burada balıkçılar yaşarmış. Sultan 2.Mahmut bizzat gelip burayı gördüğünde, balıkçıların barınaklarını yıktırıp, yerine, ahşap bir cami yaptırır. Sanırım; balıkçıların yaşam şeklini beğenmez ve doğru yolu bulmaları adına, bu camiyi yaptırır.

Caminin ismini de “hidayet” koyar. Büyük ihtimalle; balıkçıların, doğru yoldan çıktıklarını düşünmüş olsa gerek. Aslında; Padişahın, sarayından çıkıp, balıkçı barınaklarını gezmesi, durumu yerinde incelemesi ve ondan sonra, “buraya bir cami yapıla” demesi, gerçekten ilginç bir durum. Zamanın; yönetim anlayışının ifadesi açısından ilginç.

Sonuçta; 1813 yılında, Padişah 2.Mahmut döneminde, buraya ahşap bir cami yaptırılır. Ancak, bu ilk yapılan ahşap caminin günümüze kadar gelen tek unsuru; avluya giriş kapısı.

Ahşap caminin yerine; 1887 yılında, Sultan Abdülhamit tarafından, bugünkü cami yaptırılır. 19’ncu yüzyılın, oryantalist üslüplu bir yapısı. Mimarı: Alexandre Vallaury. Mimar: Vallaury; İstanbul’da doğmuş, Fransız asıllı. İstanbul’da pek çok eser yapmış ve Osman Hamdi Bey tarafından ” Mimar-i Şehir” olarak tanımlanmış bir sanatçı.

Cami; yoldan yani avludan 3 m. yukarıda. Merdivenle çıkılıyor. Basamaklar, kısacık minarenin yanından kıvrılıyor. Giriş sahanlığı, sonradan, camekanla kapatılmış. Son cemaat yeri: ahşap ağırlıklı, küçük ve düz tavanlı. Buradan; ana mekana geçiliyor. Ana mekan: kare planlı. Yüksek bir tavan var.

Tepede; bir tek kubbe. Osmanlı camilerinde alışılmadık tarzda; sivri bir kubbe var. Kubbenin alt kenarlarında ise, pencereler dizili. Ama; asıl iki büyük pencere, karşılıklı iki duvarda. Vitraylarla süslenmiş pencerelerin üste doğru kıvrılarak sivrilen şekilleri ilginizi çekecektir.

Caminin iç süslemeleri; kalem işi. Çini kullanılmamış. Çiniler; alt kattaki camide. Aslında; bunu derken, bir gerçek ortaya çıkıyor. Hidayet cami; bir bakıma iki cami gibi. Cami; zeminden yüksekte inşa edildiği için, zaman içinde, alttaki boşluk, iş yerlerine dönüşmüş. Bir bankanın deposu olmuş, nakliyeciler büro açmışlar. Ancak; 1992 yılında, alt kat boşaltılmış ve camiye çevrilmiş.

Gerekçe: tarihi camide, cuma namazlarında yer kalmaması. Ancak, bugün cuma namazı dışında, bütün namazlar, alt kattaki cami de kılınıyor, tarihi cami ise, yalnızca cuma dan cumaya açılıyormuş. Belki de iyi oluyor çünkü kullanım halinde onarım gerekecek. 1999 depreminden sonra çatlayan duvarları görmek mümkün.

Buradan; Ankara Caddesine çıkın. Karşınıza: Sirkeci Garı çıkıyor.

İstanbul Kumkapı Sirkeci Garı

     

İstanbul Kumkapı Sirkeci Garı


SİRKECİ GARI


İstanbul’u demir yolu ile Avrupa’ya bağlayan yer olması nedeniyle önem taşır. Ayrıca: ünlü Orient-Expres’in son durağıdır.

Evet, şimdi, buranın yapılışını inceleyelim. Sirkeci Garının temeli, 1888 yılında atılır. 1890 yılında ise, inşaatı bitirilerek hizmete açılır. Mimarı: Alman A. Jasmund. Jasmund; Padişah 2.Abdülhamit’in güvenini kazanarak, Sarayın baş mimarı olur. Gar ile ilgili projeyi hazırlarken: İstanbul’un konumunu değerlendirir. Yani: batı ile doğunun birleşme noktası. Bu nedenle; binanın, oryantalist üslupla yapılmasını düşünür.

Aynı yapıda; gerek bölgesel ve gerekse ulusal biçimsel kalıplara yer verilmesi gerektiğini düşünür. Bu düşüncelerini yansıtmak için: cephede, tuğla bantlar kullanır. Pencereler sivri kemerli olur. Ortada ise, Selçuklu dönemi taş kapılarını anımsatan, geniş bir giriş kapısı yapar. Vitraylar, bu üslubu tamamlar.

Binanın kaidesi granitten, cephesi ise mermerden ve İtalya-Marsilya’dan getirilen taşlarla yapılır. Bekleme salonuna; Avusturya’dan getirilmiş büyük çini sobalar konur. Binanın aydınlatması için; çeşitli yerlere, 300 hava gazı feneri yerleştirilir. Orta girişin, iki yanında; iki saat kulesi yapılır. Bu iki kule arasında: orta salon, bekleme salonları ve yönetim odaları bulunur.


Buranın bir başka özelliği ise şu: Yedikule’de yapımına başlanan demir yolu, Yenikapı’ya geldiği zaman, hattın, Sarayburnu’na kadar uzanan Topkapı Sarayı bahçesinden geçirilmesi konusu, uzun tartışmalara neden olur. Ancak, Padişah Abdülaziz’in izniyle, hat Sirkeci’ye ulaştırılır.

Sirkeci’ye ulaşan demir yollarının yapımında, istimlak amacıyla, tarihi değerine paha biçilemeyen Bizans ve Osmanlı Saray ve Köşkleri yıkılır, sahil özelliğini tamamen yitirir. Yapıldığı zamanlar denize çok yakın olan Sirkeci Garı zamanla denizden uzaklaşır.

Ne zaman tarihi geçmişimize, tarihi eserlere sahip çıktık ki? Tarihi eserler, birçok insanımız tarafından, çoğu zaman, yalnızca birer taş parçası olmaktan öteye gidemedi.


Evet, biz yine binaya gelelim. Binanın saat kulesi cephesinde ise; büyük bir lokanta bulunur. Lokantaya; uzun mermer merdivenlerle çıkılır. Adını Orient-Expres’den alan tarihi lokantasında yemek yiyebilir, kafesinde oturup bir şeyler içebilirsiniz.

Buranın projesi: Orta Avrupa’daki birçok tren istasyonuna esin kaynağı olur.
Bu arada; Sirkeci Gar’ı içinde, bir müze var. İstanbul Demir yolları Müzesi. 145 metre karelik bir alanda hizmet veriyor.

2005 yılında açılan bu müzede; demir yolu tarihimiz ile ilgili objeler var ve giriş ücretsiz. Toplam: 300 adet eser sergileniyor. Evet; Sirkeci Garının karşısına geçip, binayı inceleyin. Zaman ayırabilirseniz; içine girin, tarihi lokantayı ve demir yolu müzesini gezin.

Devam ediyoruz. Buradan; Mimar Kemal Caddesine ilerleyin. Hemen karşısına tarihi Sansaryan Han çıkacak.

SANSARYAN HAN


Doğubank olarak bilinen elektronikçilerin bulunduğu sıradaki han. 1895 yılında yapılmış. Sütunlu pencereleriyle hemen dikkati çeken bir yapı. Mimarı: Bulgar kilisesini de projelendiren Ermeni Mimar Hovsep Aznavor. Mükemmele yakın, eski tarz bir asansörü var.

Bina; 1944 yılından, 1980’lere kadar, Gayrettepe’deki yeni bina yapılmadan önce, İstanbul Emniyet Müdürlüğü tarafından kullanılmış. Bir süre de, pasaport şubesi olarak kullanılmış. O yıllarda; bir kısım insanımızın burada yaşanan kötü anıları, hatıraları olduğu sıkça gündeme getirilen bir gerçek. Bugün, bu bina; Eminönü Adliyesi, hukuk-iş mahkemelerinin bulunduğu bir yer olarak kullanılıyor.

Yola devam ediyoruz. Buradan; daha önce gördüğümüz, Yenicami külliyesinden kalma Sebilden başlayan; Hamidiye caddesine geliyoruz. Karşı köşede: Padişah 1. Abdülhamit’e ait külliyeden kalan Abdülhamit Türbesi ve Medresesini göreceksiniz. Türbenin karşısındaki büyük yapı: Vakıf Han.

İstanbul Kumkapı Abdülhamit Türbesi

    

İstanbul Kumkapı Abdülhamit Türbesi


ABDÜLHAMİT TÜRBESİ


Abdülhamit külliyesinin bir parçası da bu türbe. Külliye; 1776-1777 yıllarında, Padişah 1.Abdülhamit tarafından yaptırılmış. Külliyeden günümüze ise, yalnızca bu türbe kalmış. Külliyenin Sebili ise; günümüzde, Gülhane Parkı karşısına taşınmış.

Türbe; mermer işçiliği yönünden son derece muntazam ve barok üslupta yapılmış. Köşeleri: yuvarlatılmış kare planlı. Tümü ile mermerden yapılmış. Önünde, avlusu var. Dış avlu kapısı üzerinde: sülüs yazı ile ayetler işlenmiş. Bu avludan: üç gözlü bir revak ile türbeye giriliyor.

Türbenin giriş kapısı üzerinde de; yine ayetler yazılı. Dıştan; iki katlı görünümdeki bu türbenin katları; birbirinden düz kornişli bir silme ile ayrılmış. Türbe; 26 pencere ile aydınlatılmış. İçerisi, kalem işleri ile süslenmiş.

Türbe içinde; 1918 yılında, 77 yaşında hastalanarak vefat eden, Padişah Abdülhamit gömülmüş. Ayrıca: şehzadeler ve Sultan yakınları da gömülü.
Buranın en büyük özelliği: kuzey duvarının ortasında, Peygamberimizin ayak izlerini kapsayan mermer bir pano bulunması.

İstanbul Kumkapı Vakıf Han
İstanbul Kumkapı Vakıf Han    

 

VAKIF HAN

Binanın, kesin yapım tarihini saptamak mümkün olmamış. Çünkü, üzerinde tarih yazıtı bulunamamış. Muhtemelen, 1918 yılında bitirildiği düşünülüyor. Milli mimarlık akımı temsilcilerinden, mimar Kemalettin Bey’in eseri.

Bodrumla birlikte 7 katlı. Duvarları kesme taştan, döşemeleri çelik kirişleme sistemiyle yapılmış. Üzeri : kiremit kaplı ve ahşap bir çatı ile örtülmüş. Kare planlı. Zemin katı; tek bir kiralık mekan olarak düzenlenmiş.

Üst katlarda ise; merdiven kovasını çevreleyen koridorun üzerine dizili; 10 adet büro ve koridor uçlarına yerleştirilen birer tuvalet yapılmış. Yapının cephesi; klasik Osmanlı mimarlığından esinlenen ögelerle bezenmiş.

İşgal yıllarında; Fransız askerleri tarafından karargah binası olarak kullanılmış. Daha sonraki yıllarda ise; İstanbul Menkul Kıymetler Borsası olarak kullanılırken, yeni binaya geçilince, Adliye’ye devredilmiş. Sonraki süreçte; Adliye tarafından da boşaltılan bina, uzun yıllar; bölgede yaşayan tinerci ve madde bağımlılarının mekanı olmuş.

2006 yılında restore edilerek, beş yıldızlı otel haline getirilmiş.

Evet, yürümeye devam ediyoruz. Türbenin yanındaki Vedat Bey Sokağından ilerliyoruz. Karşımıza: Büyük Postane çıkıyor. İstanbullu veya İstanbul’da yaşayanların, burada mutlaka anıları vardır. Bir zamanlar; yaşamımızın küçük bir bölümünde dahi olsa, mutlaka buraya uğramışızdır.

İstanbul Kumkapı Büyük Postane Binası

BÜYÜK POSTANE BİNASI

Türkiye’nin en büyük postane binası. Yapımına, 1905 yılında başlanır ve 1909 yılında tamamlanır. Mimarı: Vedat Tek. 4 katlı olan binanın girişi, basamaklarla yükseltilmiş. Ön cephesinin her iki köşesi de öne çıkarılmış, yükseltilmiş ve üzeri kubbe ile kapatılmış.

Binanın içinde; 3 kat boyunca yükselen, dikdörtgen bir orta mekan var. Bunu; odalar çevrelemiş. Burada; 1927-1936 yılları arasında, İstanbul radyosu da hizmet vermiş.

Günümüzde; İstanbul PTT Başmüdürlüğü olarak hizmet vermekte. Giriş katında; tam teşekküllü bir postane şubesi bulunuyor. Ayrıca: bina içinde, bir de “Pul Müzesi” var. Bugüne kadar, ülkemizde çıkarılan pulları, burada görmek mümkün. Filatelistlerin ilgi odağı olan bir pul müzesi.

Büyük postanenin hemen önündeki caddeden, kuzeye doğru yürüdüğünüzde, Ankara caddesi var. Buraya varınca, sağa doğru ilerleyin, bir süre sonra: İstanbul Vilayet Binasını göreceksiniz. Yola devam edin, sağda; İran Başkonsolosluğu binası var.

İRAN BAŞKONSOLOSLUĞU BİNASI

Güzel bir yapı. Bu binanın en önemli özelliği: tarihi yarımadadaki, tek konsolosluk binası olması. Çünkü; Osmanlılar, Müslüman olmayan ülkelerin, tarihi yarımada da, elçilik açmalarına izin vermiyorlardı.

Gayrimüslim ülkelerin bütün konsoloslukları, Beyoğlu’nda idi.

Evet, bu bina; 1980’lu yıllarda İstanbul’a gelen ve İstanbul mimarisini değiştiren İsviçreli-İtalyan Fossetti kardeşler tarafından yapılmış. İçeriye ayakkabı ile girilemeyen ve kadınların başörtüsü ile girmesi gereken tek konsolosluk.

Özellikle; çeşitli günlerde (aşure günü gibi) içeride, herhangi bir yerde, namaz kılan insanlar görmek mümkün. Bina; İslam devriminden önce yapıldığı için, bariz olarak fars etkisi görülmekte. Güzel aslan heykelleriyle süslü.

Buradan; Türkocağı Caddesine girin. Karşınıza; İstanbul Erkek Lisesi çıkacak.

İstanbul Kumkapı İstanbul Erkek Lisesi

İSTANBUL ERKEK LİSESİ

İstanbul Erkek Lisesi; 1884 yılında kurulmuş bir devlet okulu. Geçmişte, Osmanlı devletinin Batılı tarzdaki ilk eğitim kurumu. 1933 yılından sonra ise, eğitim, bugün bulunulan bu binada sürdürülüyor.

Ama, bugünkü bina; daha önceleri, bir süre “Duyun-u Umumiye” (Osmanlı Devleti Genel Borçlar Kurumu) Binası olarak da kullanılmış. Bina; saçaklı balkonlu girişiyle dikkati çekiyor. Konumu itibarı ile; eşsiz boğaz ve haliç manzarasına sahip.

Evet, yürümeye devam ediyoruz. Az ileride, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin bir dönem genel merkezi olarak kullanılmış ve günümüzde Cumhuriyet Gazetesi Arşivi olarak kullanılan bina görünecek.

Tekrar geri dönüyoruz. Kazım İsmail Gürkan caddesine giriyoruz. Burada karşımıza; Cağaloğlu Hamamı çıkıyor. Cağaloğlu’nda, Yerebatan caddesinin sağ yanında.

İstanbul Kumkapı Cağaloğlu Hamanı

CAĞALOĞLU HAMAMI


Ayasofya camine gelir sağlamak amacı ile, Padişah 1.Mahmut tarafından, 1741 yılında yaptırılmış. Mimarı ise bilinmiyor. Yapının içinde; barok üslup kullanılmış.

Ayrıca; klasik Osmanlı hamam mimarisinde bulunmayan, yenilikler de var. Ayrıca; Padişah 3.Mustafa tarafından, şehirde baş gösteren su ve odun sıkıntısı üzerine, büyük hamam yapımı yasaklanmadan önce yapılan son hamam olması da özellik.

Kadınlar ve erkekleri için, ayrı kısımları olan çifte bir hamam.

Erkek bölümünde; büyük bir kubbe ile örtülü soyunmalıktan, küçük bir kubbe ve yedi tonozla örtülü soğukluğa geçiliyor. Sıcaklık da, sekiz mermer sütunu bağlayan kemerlere oturan, büyük bir kubbe ile örtülü. Ortada, büyük bir göbek taşı var. Köşelerde, kubbeli halvet hücreleri bulunmakta.

Üç asırlık tarihi hamam, günümüzde faaliyetini sürdürmekte. Hamamın ortasındaki mermerli havuz çevresinde; kafe-bar olarak hizmet veren bir mekan mevcut. Gruplar için, açık büfeli organizasyonlar düzenleniyor. Zamanınız var mı bilmiyorum?

Ama söylenen şu ki; “Buraya girip te yıkanmayan insanlar, yıkandıklarını sanmasınlar ” şeklinde bir söz söylenmekte.

Gezimize devam ediyoruz. Soldaki: Alay Köşkü caddesinde: Beşir Ağa Camini göreceksiniz. Eski İstanbul Emniyet Müdürlüğü binasının hemen karşısında. Arkasında ise, Ayasofya var. Köşede sebili var.

BEŞİR AĞA CAMİ

Beşir Ağa; 1707 yılında, Osmanlı Sarayında, saray hazinedarı olarak görev yapar. Takip eden dönemlerde ise, Osmanlı saraylarında, 30 yıl boyunca: Darüssaade Ağasıdır. Bu sırada; İstanbul’un birçok yerinde: çeşmeler ve hayratlar yaptırır.

Babıali yakınlarında yaptırdığı cami yanındaki kütüphanede 1368 ve Eyüp semtindeki kütüphanesinde ise 219 cilt kitap bulunmaktadır. Bu kitaplar, bugün ayrılan bir bölümde muhafaza edilmektedir. 

Beşir Ağanın ilk kurulan matbaada da önemli bir rolü olduğu görülür. Şöyle ki, ilk kağıt fabrikası, Yalova’da, Beşir Ağa’nın çiftliği arazisine kurulur. Çiftliğin, bu iş için tahsisinden sonra, fabrika kurulur ve 1746 yılında, Beşir Ağa vefat eder. Eyüp Sultan’daki Türbesine gömülür.

Evet; Beşir Ağa bu. Camiye gelince. Cami, ilginç bir kubbeye sahip. Bizans tarzı gibi görünen bir kubbe. Kubbe gövdesinde, pencereler var. Bu da yabancı bir üsluptan söz etmemize neden oluyor. Burada, 12 hücreden oluşan bir tekke yapısı var.

Bu hücrelerde; önceki dönemlerde kapatılan siyasi partilerin eşyaları depolanmış. Uzun yıllardan beri ise; burada, Batı Trakya Türkleri Derneği olarak hizmet yürütülüyor. Medrese ise, Milli Eğitim İl Müdürlüğünün deposu olarak kullanılıyor. Caminin altında, 11 dükkan var.

İstanbul Kumkapı Alay Köşkü

ALAY KÖŞKÜ

Topkapı Sarayının dış suru üzerinde, padişahların geçit yapan asker alaylarını ve İstanbul halkını seyretmek için yaptırdıkları bir köşk. Askerlerin ve halkın, padişahı selamlama fırsatı bulmalarından dolayı, köşke “Selam Köşkü” de denilmekte. Burası; sarayın şehirle doğrudan doğruya temas eden tek parçası. En hareketli cadde üzerinde bulunuyor.

Bazı tarihi olaylara da sahne olmuş bir mekan. En önemli olay ise: Vaka-ı Vakvakiye’dir. Çınar ağacı vakası olarak da bilinen bu olay: hazine buhranından sonra, sikkelerin bakır miktarının arttırılması ve buna isyan eden isyancılar ile, Padişah 4.Mehmet’in, Alay Köşkünde karşılıklı görüşmeleri idi.

Evet, bugün köşkün bulunduğu yerde; 16’ncı yüzyılda, ahşap bir köşk bulunuyordu. Köşkün bugünkü binası, Padişah 2.Mahmut tarafından yaptırılmış. Yapım yılı olarak; 1819-1820 yılları arası tahmin ediliyor. Mimarının ise, kesin olmamakla birlikte; Kirkor Amira Balyan olduğu sanılıyor.

Gülhane Parkının içinden, geniş bir rampa ile çıkılan köşk; yuvarlak bir hünkar salonu ve buna ilaveten hizmet binalarından oluşuyor. Ahşap olarak inşa edilmiş. Üstü; tamamen kurşunla örtülmüş. Köşkün; üzeri kabartma süslü 7 cephesi var. Dış cephesi mermer kaplı.

Üstü; üst üste 12 dilimli bir külah ve onun altında bir kubbe ile örtülü. Bu örtü; geniş ve dışarı çıkıntılı saçakları ile yapıya bitişiyor. Padişaha ait yuvarlak esas salon; burcun tam üstüne oturtulmuş. Bir dizi taş konsolla, dışarıya doğru çıkıntı oluşturulmuş. Köşkün; en üst kısmında, sağda dört, solda iki oda var. Taht odasının sağında; biri surlara açılan, iki oda daha var.

Ayrıca; taht odasının önünde; Gülhane Parkına bir rampa ile ulaşılan, genişçe bir sofa ile antre var. İkinci katta ise: iki oda bulunuyor. En alt kat ise, bodrum. Burasının; Gülhane Parkına bakan, 14 penceresi ve kanatlı 2 kapısı bulunuyor.

Pencerelerin kemerleri; hattat İzzet Mollanın yazıları ile süslü. Pencereler, aynı zamanda demir parmaklıklarla süslenmiş. Bir zamanlar, bu demir parmaklıkların altın yaldızlı olduğu söyleniyor.


Dolmabahçe sarayı yapılıp ta, padişahlar burada ikamet etmeye başlayınca, bu köşk işlevini yitirir. Çünkü; aynı olay, Dolmabahçe sarayının yol kıyısında bulunan “Pembe Köşk” ünde sürdürülür. Bu köşk; yakınlarına yaptırılan “Telgrafhane” emrine tahsis edilir.

Daha sonra, Telgrafhanenin de buradan taşınması üzerine, uzun yıllar boş kalır. Cumhuriyetten sonra, çeşitli maksatlar için kullanılır. 1938 yılında, Topkapı Sarayı Müdürlüğüne bağlanan köşk, daha sonra önemli bir onarımdan geçirilmiş.

1960 yılında yapılan tamirat sonucunda, bazı bölümleri kaldırılır.
Sarayın en dış sınırında, bir zamanlar bulunan birçok köşk ve kasırdan, günümüze kalan son eser olması nedeniyle önem taşıyor. Burada günümüzde, Topkapı Müzesine bağışlanan, Kenan Özbel halk sanatları koleksiyonu sergileniyor.

Gezimize devam ediyoruz. Gülhane Parkının girişinin hemen karşısında: Hamidiye Sebili ve arkasında ise Zeynep Sultan Cami var. Gülhane Parkının karşısındaki Çocuk Muhakemelerinin bitişiğindeki cami. Caddenin kenarında büfe olarak kullanılan sebilin hemen yanında, bir bahçe giriş kapısı var. Buradan giriliyor. Arka taraftaki giriş ise, binaların içinden geçilerek sağlanıyor.

İstanbul Kumkapı Zeynep Sultan Camii

ZEYNEP SULTAN CAMİ

1769 yılında, Lale Devri Padişahlarından 3.Ahmet’in kızı, Zeynep Asime Sultan tarafından, mimar Mehmet Tahir Ağa’ya yaptırılmış. İlk bakışta, bir Bizans yapısı izlenimi veriyor. Çünkü: barok tarzda yapılmış ve yapıda kullanılan malzemeler ilginç. Kubbesi değişik, özellikle kubbeye bakın.


Tek şerefeli minaresi var. Bu minarenin taş basamak kenarları açıkta bırakılmış ve farklı bir renk ve desen yaratılmış. Şerefesinde; barok tarzı, bitki bezemeli demir korkuluklar var. Gövde: tuğladan yapılmış. İki yerde; hazire (çevresi çevrili mezarlık) var. Bu hazirelerde; kaderleri farklı biçimlerde gelişen, iki insanın naaşları var.

Bunlardan biri; Alemdar Mustafa Paşa. 1808 yılında ölen Alemdar Mustafa Paşa; Ruscuk’un tanınmış Beylerbeyidir. Padişah 3.Selim’in yenilikçi ve reformcu yönünü beğenir ve onu izler. Padişah 3.Selim; halası Zeynep Asime Sultan’ın kocası Melek Mehmet Paşa’nın kendisine sadrazamlık yaptığı sırada: Nizam-ı Cedit yani yeni orduyu kurar.

Fakat; 4.Mustafa, 1807 yılında, amca oğlunu, 3.Selim’i tahttan indirir ve saraya hapseder. Alemdar, Nizam-ı Cedid askerlerinden oluşan büyük bir ordu ile, İstanbul’a girer. 3.Selim’i yeniden tahta çıkarmak ister, ancak 4.Mustafa, Alemdar’ın İstanbul’a gelmekte olduğunu öğrenince, sarayda bulunan 3.Selim’i öldürtür.

Kardeşi 2. Mahmut’un da, Alemdar’ın tahta çıkarmasından korktuğundan öldürülmesini ister. Ancak, saray mensuplarından bir kısmı, sarayın damına çıkartarak, 2. Mahmut’u gizlerler.

Alemdar, saraya gelip 2. Mahmut’u tahta çıkarır ve kendisi de sadrazam olur. Aslında, bunlar tarihi size tarihi hikaye gibi gelmekte ama, gerçekten ilginizi çekebileceğini düşündüğüm olaylar, özellikle son bağlantı ilginç.

Evet; reformlar devam ettirilir. Bu defa; Sekban-ı Cedid ordusu kurulur. Bu arada; bozulan devlet düzeninin geri sağlanması için; Padişah ile tebaası arasında, Sened-i İttifak isimli antlaşma imzalanır.

Fakat, bu uygulama kısa sürer. Tarihte ilk defa, bir Padişah, yönettikleriyle sözleşme imzalamış ve bu durum Padişah 2.Mahmut’un hiç hoşuna gitmemiştir. O sıralarda, yeniçeriler de kendi gelecekleri açısından rahatsızdırlar. Derken, Alemdar’ın sadrazamlığının dördüncü ayında, yeniçeriler tekrar ayaklanır, Alemdar Mustafa Paşa’nın evini kuşatırlar.

Hatta, konağın çatısına çıkıp, yıkmaya başlarlar. Kurtuluş ümidi olmadığını fark eden Alemdar, konağın barut deposuna iner ve daha fazla yeniçerinin, barut fıçılarının etkinlik alanına girmesini bekledikten sonra, tabancası ile barut fıçılarını ateşler ve kendisiyle birlikte 100 yeniçerinin de ölmesine sebep olur.

Hatta, bu sayıyı 500 ila 800 arasında söyleyen tarihçiler bile bulunmaktadır. Zaten kızgın olan yeniçeriler, büsbütün sinirlenirler. İki gün sonra, yıkıntılar arasında, Alemdar’ın cesedini çıkarırlar. Sürükleyerek Aksaray’daki bir ağaca asarlar. İki gün sonra da, hırslarını alamayıp, Yedikule’de bir kuyuya atarlar.

Bu kargaşa sırasında; Padişah 2.Mahmut da, 4. Mustafa’yı öldürtür ve ilk fırsatta Sened-i İttifak sözleşmesi yok edilir. Yeniçeriler ve Sekbanlar arasındaki bu çatışma sırasında, İstanbul, adeta bir kan gölüne döner. Sokaklar, cesetlerden geçilmez olur. Çıkan yangınlarda, büyük mahalleler, evler, eşyalar kül olur.


1908 yılında, 2’nci Meşrutiyetten sonra, ceset kuyudan çıkarılır. Alemdar’ın adının verildiği cadde üzerinde bulunan Zeynep Asime Sultan caminin haziresine gömülür.

Ölümünün üzerinden tam 100 yıl geçtikten sonra, bu caminin haziresine gömülmüş ve bir kahraman olarak ilan edilmiştir. 4 ay sadrazamlık yapan Alemdar Mustafa Paşa’nın şansı mı, yoksa Zeynep Asime Sultan’ın şansızlığımı bilinmez? Cami haziresi, her iki kabre de, biraz garip ev sahipliği yapıyordu. Birisi; gömülü olduğu yerden çıkarılıp, tekrar toprakla buluşmak için tam 38 yıl bir bodrum katında bekler. Diğeri ise, tam 100 yıl, yani bir asır boyunca atıldığı bir kuyudan çıkarılıp, buraya getirilir.


Aynı gariplik; camiye ait çeşme ve sebilde de var. Atlı tramvay yolu için; ikisi de yıkılmış. Ama; bugün, orada bir çeşme ve sebil var. Evet var. Bunlar, Zeynep Asime Sultan camine ait orijinaller değil.

Onlar; Sirkeci’deki 1.Abdülhamit külliyesine ait çeşme ve sebil. 4.Vakıf Han’ın yapılması sırasında; kabir yıkılıp yeni yerine taşınınca, çeşmesi ve sebili de bu camiye taşınmış ve daha önce burada yapılan vahşi yıkımın sıkıntısı bir nebze de olsa onarılmaya çalışılmış. Ne kadar başarılı olduğunu, gördüğünüzde siz takdir edin? Hikayesi bu.

Caminin bodrumu ise, 1963 yılında restore edilerek, ibadete açılır. Eskiden sebil olarak kullanılan kısım ise; günümüzde Vakıflar tarafından kiraya verilmiş ve büfe olarak işletilmekte.

Evet, yokuştan yukarı doğru yürüyün. Karşınıza; Cafer Ağa Medresesi gelecek. Medrese; Ayasofya Müzesinin arkasındaki Soğukkuyu sokağa bağlı, soğukkuyu çıkmazında bulunuyor. Burada; basık kemerli bir kapıdan giriliyor.

İstanbul Kumkapı Cafer Ağa Medresesi

CAFER AĞA MEDRESESİ

16’ncı yüzyılda, sanatçıları korumasıyla tanınan, devlet adamı Cafer Ağa tarafından, 1559 yılında, Mimar Sinan’a yaptırılır. Mekan; dikdörtgen planlı bir avlu ve onu çevreleyen 16 odadan oluşuyor. O dönemdeki öğrenciler için; bir ders mekanı olarak kullanılır. Yapının dış cephesinde, göze çarpan en önemli özellik ise: bacalar. Zaman içinde değişikliğe uğrayan medresenin bacaları; günümüze kadar gelmeyi başarmış. Kurşunla örtülü olan baca biçimleri, dönemin diğer bacalarından farklı. Bu durum, Osmanlı mimarlık tarihi açısından önem taşıyor.

Cumhuriyet dönemiyle birlikte, medresenin işlevleri sona erer. 1989 yılında, Dışişleri Bakanlığının öncülüğünde, Türk Kültürüne Hizmet Vakfının koruma altına alması ile, bina yeniden onarılır. Restorasyon çalışmalarının ardından, bir sanat merkezi olarak hizmete açılır. Vakfın asıl amacı: Türk kültürünü yaşatmak. Unutulmaya yüz tutmuş, geleneksel Türk el sanatları, yıllardır yeni nesillere öğretilerek yaşatılmaya çalışılıyor.

Bugün; Türk el sanatlarının; tanıtılması ve geliştirilmesi amacıyla, her yaştan insana hizmet verilmekte. Ebru, hat, Osmanlıca, tezhip, minyatür, kuyumculuk, ahşap dekoratif süsleme, ev içi dekoratif süsleme, porselen süsleme, resim, vitray, takı, ud, ney, gitar, bağlama şeklinde oldukça geniş bir yelpazede kurslar ve eğitimler sunulmakta.

Medresede yer alan odacıklardan birinde ise; Vakfın çıkardığı kitapların bulunduğu kitaplık var. Diğer odacıkların bir kısmı atölye çalışmaları için ayrılmış, bazılarında ise hediyelik eşya sergisi ve satışları yapılmakta. İstanbul’da yaşayan veya turist olarak gelen yabancılar; bu tarihi mekanda, uygulamalı olarak, geleneksel Türk el sanatlarını tanıma fırsatı buluyorlar. Kafe olarak işletilen avlusu ise, özellikle yaz aylarında, bu tarihi havayı koklamak ve sanatla iç içe olarak vakit geçirmek isteyenler ile dolup taşıyor. Zamanınız varsa, buraya, bu kafeye uğramayı sakın ihmal etmeyin.

Daha yukarı yürüyoruz. Yerebatan caddesinin başında, karşıda: Yerebatan Sarnıcı var.

İstanbul Kumkapı Yerebatın Sarnıcı

YEREBATAN SARNICI

Buraya. Ayasofya meydanı batısındaki, küçük binadan giriliyor. 52 basamaklı bir merdivenle iniliyor.
Sarnıcın bugün bulunduğu yerde; daha önceleri, muhtemelen 3 yada 4 ncü yüzyılda yapılmış büyük bir Basilika bulunmakta imiş. Burada: ticaret ve hukuk işleriyle bilim ve sanat faaliyetleri yürütülürmüş. Ancak; 476 yılındaki büyük yangında, bu Basilika tamamen yanar, daha sonra ise imparator İlius tarafından yeniden yaptırılır.

Yeni yapı; yeni bir yangın felaketinden ve 532 yılında şehri kasıp kavuran Nike ayaklanmasından etkilenir. Söylentiye göre: bu bazilikanın çevresi; sütunlarla çevrili ve üstü açık avlusunda, Ayasofya’ya dönük, eli çenesinde, Hz. Süleyman’ın heykeli bulunmaktadır. Bu heykelin bulunmasının sebebi ise; Hz. Süleyman’ın, Kudüs’te yaptırdığı mabetten daha muhteşem olan Ayasofya’dan etkilenmesi imiş. Çünkü: İsrail hükümdarı I. Basilius (867-886) tarafından, Hz. Süleyman’a Kudüs’te yaptırılan mabet, yeryüzünde, Ayasofya yapılıncaya kadar ki en muhteşem mabet imiş.

Neyse, Bizans İmparatoru Justinianus, yangında yok olan büyük bazilikanın yerine; 532 yılında, rivayete göre 7000 kölenin çalıştığı bu sarnıcı yaptırır. Amaç; çevredeki saraylara, su sağlamak. Çünkü: İstanbul’da tarihler boyunca su sıkıntısı yaşanmış. Yeni yaptırılan sarnıç; ismini, yakındaki İlius Bazilikasından alır. Bazilika sarnıcının suyu; imparator Valens tarafından, 368 yılında yaptırılan 971 m. uzunluğundaki Valens (Bozdoğan) kemeri ve imparator Justinianus tarafından yaptırılan, 115 m. uzunluğundaki Mağlova Kemeri yardımıyla, şehre 19 km. uzaklıktaki Belgrad Ormanlarındaki Eğrikapı su taksim merkezinden getirilmiştir. Yaptırılan sarnıca; aynı dönemde, “Basilica Cistern” ismi verilir.

Şehirdeki, en büyük ve en muhteşem sarnıç. Tarihi yarımadanın tam ortasında bulunuyor.

İçeri girdiğinizde; sütun ormanı gibi görünümlü bir mekanla karşılaşıyorsunuz. Suyun içinde yükselen sütunlar; uçsuz bucaksız bir ormanı hatırlatmakta ve sarnıca girer girmez ziyaretçiyi etkilemekte. Bunun sonucu olarak da; sarnıca “Yerebatan” sarnıcı ismi verilmiştir.

Belirli aralıklarla dikilen bu sütunlar; her sırada 28 tane olmak üzere, 12 sıralı. Yani; 28 x 12 sıralı sütunların toplamı: 336 adet. Sütunların başlıkları da yer yer farklı özellikler taşır. Bunlardan 98 tanesi korint üslubu ile süslenmiştir. Diğer bir kısmında ise, Dor üslubu görülür. Sütunların uzunluğu: 9 m. Bu sütunların çoğunluğu; daha eski yapılardan toplanmış. Diğerleri ise; mermer ve granitten yontularak yapılmış.

Büyük kısmı tek parçadan, bir kısmı ise, üst üste iki parçadan oluşmuştur. Büyük bölümü; silindir biçiminde. Bir kısmı ise; köşeli veya yivli biçimde. Bir söylentiye göre; sütunlar üzerindeki şekillerin, göz yaşına benzemesi; büyük bazilikanın yapımında ölen yüzlerce köleyi anlatır.

Yapı: 145 m. uzunluğunda ve 65 m. genişliğinde. 9800 metre karelik bir alanı kapsıyor. 100 bin ton su depolama kapasitesine sahip.

Tavan tuğla örülü ve çapraz tonuzludur. Tavan ağırlığı; haç biçiminde tonozlar ve yuvarlak kemerlerle sütunlara aktarılmış. Duvarlar: 4.80 m. kalınlığında ve tuğladan örülmüş. Zemin ise, tuğla döşeli ve horasan harcından kalın bir tabaka ile sıvanarak, su geçirmez hale getirilmiş. İçerideki su seviyesi, mevsimlere göre değişiyor. Su seviyelerinin bıraktığı izler, sütunlarda görülebiliyor. Doğu duvarındaki borulardan, dışarıya su veriliyor.

Fetihten sonra, sarnıç bir süre kullanılır ve padişahların oturduğu Topkapı Sarayının bahçelerine buradan su verilir. Ancak, durgun su yerine, çeşme suyunu yani akan suyu tercih eden Osmanlılar, şehirde, kendi su tesislerini kurduktan sonra, burayı kullanmamışlar. Kullanımdan kalkınca, bu dönemde, yaklaşık 100 yıl süresince, sarnıcın varlığı unutulmuş.

Ancak; bodrumlarda su biriktiren ve deliklerden sepetle balık tutan insanların varlığının anlaşılmasıyla, sarnıç keşfedilmiş. Bu keşfin yapılmasında; 1544-1550 yılları arasında, Bizans kalıntılarını araştırmak için, İstanbul’a gelen Hollandalı gezgin P. Gyllius’ un da büyük etkisi olur. Daha sonraki Osmanlı döneminde, iki kez restore edilmiştir. İlk onarım; Padişah 3.Ahmet döneminde, 1723 yılında, mimar Kayserili Mehmet Ağa tarafından yapılır. İkinci onarım ise; Padişah 2.Abdülhamit döneminde, 1876 yılında yaptırılır.

Cumhuriyet döneminde; 1940 yılında, sarnıcın giriş kısmındaki evler, Belediye tarafından istimlak edilerek, giriş için düzenli bir bina yaptırılır. Daha sonra ise, 1987 yılında, sarnıçta büyük bir temizlik faaliyeti görülür. Bu faaliyette, zemin temizlenir. Yaklaşık; 1 metreden fazla çamur temizlendiğinde; orijinal tuğla taban ve iki sütun altında “Medusa” kafası, mermer bloklar ortaya çıkarılmış. Bir gezi platformu yapılarak, sarnıç içinde dolaşmak mümkün hale getirilmiş.

Özellikle; sarnıcın kuzeybatı köşesindeki iki sütun altında, kaide olarak kullanılan, bu Medusa başları; Roma çağı heykeltıraşlık sanatının birer şaheseri olarak örnekleniyor. Bunların; antik bir yapıdan sökülerek buraya getirildikleri tahmin edilse de, hangi yapıdan alınarak buraya getirildikleri bilinmiyor. Ancak, o kadar güzel yerleştirilmişler ki; ışığın yansıma pozisyonlarına göre, Medusa başlarını; normal, ters ve yan olmak üzere üç ayrı pozisyonda görmek mümkün.

Medusa ile ilgili mitolojiye dayandırılan birçok efsane, bu sarnıcı daha da gizemli hale getiriyor. Şöyle ki: bir söylentiye göre: Medusa, yeraltı dünyasının dişi canavarı olarak bilinen üç gorgoman’dan biridir. Bu üç kız kardeş, yalnızca, yılan başlı Medusa: olumlu ve kendisine bakanları taşa çevirme gücüne sahiptir. O dönemde, büyük yapıların ve özel yerlerin, kötülerden korunması amacıyla; Medusa kafasının buraya yerleştirildiği sanılmaktadır. Sarnıcı ziyarete gelenler, hayretler içinde, bu Medusa başlarını izlerler.

İçi kuru olmasına rağmen, son restorasyonda su gelmiş ve halen içinde 1-2 m. arasında su bulunmaktadır.

Günümüzde, halen burası Müze haline getirilmiş ve İstanbul Büyükşehir Belediyesinin çeşitli; ulusal ve uluslararası kültür etkinlikleri gerçekleştirilmekte. Bu etkinliklerden; Müzik Konserleri ve Mevlevi Sanat gösterileri, Yerebatan Şiir Akşamları ve Sergiler sayılabilir. 800 metre karelik etkinlik alanı ve 500 kişi kapasiteli kokteyl mekanı çeşitli organizasyonlar için kullanılmakta. Buraya, bugüne kadar birçok insan konuk oldu. Mutlaka gidin, mutlaka görün diyorum.

Evet, yeniden Sultanahmet Meydanına dönüyoruz. Divanyolu caddesi üzerinde Firuzağa cami var. Caminin hemen karşısında ise; Padişah 2. Mahmut’a karşı yapılan bir saldırıyı önleyen, saray halayıklarından Cevriye Kalfa için yaptırılan ilkokulu görmek mümkün. İstanbul’da yalnız hanımların değil, gündelikçi kalfaların da ilkokul yaptırdıklarını görmek açısından ilginç.

Burası; bugün “Türk Edebiyatı Kütüphanesi” olarak kullanılıyor. Firuz Ağa caminin hemen arkasındaki parkta ise; eski kalıntılar var. Bu kalıntılar; eksiden: Antiohos ve Lausos adlı, iki zengin kişinin sarayına ait kalıntılar.

İstanbul Kumkapı Firuz Ağa Camii

FİRUZ AĞA CAMİ

Divanyolu caddesi üzerinde. Sultanahmet At meydanında. Padişah 2. Beyazıt’ın Hazinedarbaşı Firuz Ağa tarafından, 1491 yılında yaptırılmış. Fetihten, yalnızca 38 yıl sonra yapılmış olması nedeniyle, klasik Osmanlı camilerinden önceki dönemi yansıtan, önemli bir yapı. Düşünün, bu cami yapıldığında, daha Sultanahmet caminin yapılmasına 120 yıl vardı.

Cami; kubbesi 8 köşeli kasnağa oturtulmuş olup Bursa üslubunda. Kare planlı. Beyaz kesme taşlardan örülü. Tek kubbede: 4 sütun ve 3 kemer var. Kubbenin boyutları ise; dıştan dışa yaklaşık 13.5 x 13.5 m. ebatlarında. Son cemaat yeri; merdivenli. Dış avluya giriş kapısı; tramvay yolu üzerinde parmaklıklı bir duvar. Kapı: camiyi küçük göstermemek ve soğuk havalarda içeriyi soğutmamak için küçük fakat çok uyumlu ölçülerde yapılmış.

Caminin minaresi; tek şerefeli. Yapılırken, diğer tek minareli camilerin aksine, kıbleye göre sola inşa edilmiş olması ilginçtir. Diğer bir özelliği ise; minaresinin ters olması. Caminin minaresi: arkada ve solda. Neden? Bu cami, İstanbul’un fethinden sonra yapılan ilk camilerden. O tarihte, İstanbul’un yaklaşık yüzde 80 i Rum imiş. Cami; şehrin merkezi yerinde. Etrafında, büyük ihtimalle Rum yerleşim yerleri vardı. Söylenenlere göre: oraya cami yapılmasına karar verildiğinde, caminin hemen sağında ve oldukça yakınında oturan Rum vatandaşların, ezan sesinden rahatsız olmamaları düşünülmüş olabilir.

Bir de, Ege bölgesinde Rumlardan geriye kalan evlerde de dikkat çektiği üzere, bir binanın, diğer bir binanın güneş ışığını kesmemesi konusunda, Rumların büyük hassasiyetleri vardı. Bu da etkili olabilir. Sonuçta; Osmanlının, yönetim anlayışındaki hoşgörü gerçekten görülmeye değer. Yoksa; Rum vatandaşların ricası ile, cami minaresinin yerinin değiştirilmesi? Düşünebiliyor musunuz?

1512 yılında ölen Firuz Ağa’nın mezarı da caminin bahçesinde. Bahçedeki beyaz mermerden yontulmuş bu tek lahdin dört yüzünde, gül demetleri var.
Camiye ait diğer bir özellik ise: Uzun yıllardır, ikindi ezanlarının; Sultanahmet cami ile karşılıklı olarak okunmasıdır.

Önce, Sultanahmet caminin müezzini ezana başlar, ardından Firuzağa caminin müezzini buna karşılık verir şekilde ezanın aynı bölümünü tekrarlar. Her iki cami arasında, karşılıklı olarak başından sonuna kadar, ezan, yankılı olarak okunur. Her iki caminin müezzini de, seçme ve güzel sesli olduklarından, 5 dakikalık bu süreçte, iç titreten bir ahenk yaşanır. Alman çeşmesi ile at meydanı; bu iki ibadethanenin tam ortasında kaldığından, ezan sesleri, en iyi bu bölgelerden dinlenebilir. Ayasofya’nın cami olduğu dönemlerde, bu karşılıklı okuma faslı, Sultanahmet ile Ayasofya müezzinleri arasında yapılırmış.

Tekrar, Divanyolu caddesine dönüp, Klot Farer Sokaktan içeri girin. Solda, parkın altında, ikinci büyük bir kapalı su sarnıcı var. Binbirdirek Sarnıcı. Klot Farer Sokaktan aşağıya doğru yürüyün. Karşınıza; Keçecizade Fuat Paşa Camii ve Türbesi çıkacak. Buradan, biraz daha aşağıya yürüdüğünüzde ise, sağdan Su Terazisi Sokağa girin ve sağa dönün. Karşınızda: Sokullu Mehmet Paşa Cami.

İstanbul Kumkapı Binbirdirek Sarnıcı

BİNBİRDİREK SARNICI

Sultanahmet semtinde, Adliye sarayının üst tarafında, küçük bir meydanda bulunuyor. Hipodromun batısında. Yerebatan sarnıcından sonra, İstanbul’un ikinci büyük su haznesi.

Eski Bizans kaynaklarına göre, MS. 4’ncü yüzyılda, imparator Büyük Konstantinus devrinden kalma. Yaptıranın ise; Filoksenis olduğu sanılıyor. İmparator I. Konstantinus; şehri yeniden kurduğunda, Roma’daki bazı senato üyelerini buraya gelip yerleşmeye zorlar. Bunlardan; Filoksenus; sarayını, hipodromun komşusu olarak buraya yaptırır ve sarayın su ihtiyacını karşılamak üzere de, bu sarnıcı inşa ettirir.

Yapının boyutları: 64 x 56 x 40 m. ebatlarında. Etrafı: kalın duvarlarla çevrilidir. 3584 metre kare büyüklüğündedir.
Sarnıçta, adıyla çelişircesine, 224 sütun var. Bunlardan, 212 tanesi günümüze kadar ayakta kalarak gelmiş. Sütunların başlıkları işlemesizdir. Piramit biçiminde başlıklar vardır. Böylece; sütun ve başlıklar, devşirme malzeme olmayıp, yalnızca burası için yapılmıştır.

Sütunlar, birbirinden 3.75 m. aralıkla sıralanır. Bunlar; birbirine kemerlerle bağlanır ve çapraz tonozlar taşırlar. Sütunlar; üst üste bindirilmiş iki gövdeden meydana gelir. Bunların arasına, dışa taşkın birer bilezik yapılmıştır. Sütunlar; alttan 5 m. kadar toprağa gömülmüştür. Aslında, bunların yüksekliği tam olarak; 12.5 m. bulmaktadır. Sütun gövdelerinde, çok sayıda, Grekçe harfin işlenmiş olması dikkat çeker. Bunların; sarnıcın yapımında çalışan ve sütunları işleyen taşçıların işaretleri olabileceği düşünülmektedir.

Türk dönemi başladığında, bu sarnıçta su bulunmadığı sanılıyor. Sarnıcın Türk dönemindeki adı: ” çokluk ” anlamındaki bin bir teriminden gelmiş olabileceği gibi, bazı yazarların ifade ettikleri gibi, sütun gövdelerinin üst üste bindirilmiş oluşundan dolayı da, “bin bir” isminin kullanıldığı düşünülebilir.
16’ncı yüzyılda, İstanbul’a gelen, Alman gezgin R.Lubenau; bu sarnıçta, ipek ipliği işleyen tezgahların bulunduğunu yazar. Halbuki; 18’nci yüzyılda, burada su bulunduğunu yazanlar da var.

Osmanlı döneminde; su haznesinin üstüne, bazı büyük konaklar inşa edilir. Yalnız; yangınlar sonucu, daha sonraki dönemde, su haznesinin üstü uzun süre, boş arsa olarak kalır. Sarnıç, üstündeki meydanda kurulan sem pazarının deposu olarak kullanılır. Osmanlı döneminde, burada yaşandığı iddia edilen bir hikaye var. Şöyle ki: ” Padişah 4.Murat döneminde, Fazlı Paşa’nın kızı Gevherli hanım; güzel ve genç cariyesi aracılığı ile, saraya çektiği varlıklı kişileri, sarayın altındaki bu mahzende hapseder, servetlerini ele geçirir ve öldürür” imiş. Ne derece doğrudur bilinmez? Efsane, hikaye.

Yakın zamanda temizlenerek, bir galeriyle, yanından geçen yola bağlanmış. Kolay gezilen, enteresan ve güzel bir ziyaret yeri. Küçük satış reyonları ve sergi alanları ve sarnıcın ortasında bulunan, sütunların orijinal boyunun görülebildiği çukur bölüm, tadilat sırasında yapılmış. Bugün sarnıçta: 1500 kişilik oturma düzeniyle yemek verilebilmektedir. Ayrıca: 4500 kişilik kokteyl düzeni ve 6000 kişilik parti kapasitesine sahiptir. Sarnıç, bu kapasiteler ile, İstanbul’un turizm ve eğlence hayatında, önemli bir yer tutmaktadır.

İstanbul Kumkapı Sokullu Mehmet Paşa Camii

SOKULLU MEHMET PAŞA CAMİİ

Sultanahmet cami ve Küçük Ayasofya cami arasında: Kadırga-Şehit Mehmet Paşa yokuşunda. Dik yokuşlardan oluşan sokaklarda kurulmuş bir külliye. Çevresi: 2 metrelik duvarla çevrilerek kapatılmış.

3 Osmanlı Padişahına sadrazamlık yapan, Sırp asıllı Sokullu Mehmet Paşa adına; 1571 yılında, karısı Padişah 2.Selim’in kızı Esma Sultan tarafından yaptırılmış. Bu sadrazamın boyu 2.m. yi aşmakta imiş ve zamanın en uzun boylu sadrazamı imiş.
Avluda; mermer bir şadırvan var. Çevresinde ise, medrese bölümleri sıralı. Sultanahmet tarafındaki avlu kapısından ve hemen karşısında kapıdan ve kıble’ye bakan merdivenli kapıdan girildiğinde; avluya girilir.

İlk iki kapı girişlerinde; mezarlıklar var. Camide; İznik çinileri ve orijinal kalem işleri görülmeye değer. Zaten ününü; göz alıcı bu İznik Çinileriyle berraklaşan, dengeli ve aydınlık iç mekanına borçlu. Tek minareli, tek kubbeli. Kuzeyde; şerefe kısmından üstü yıkılmış, eski bir tuğla minare daha var. Mihrap çevresinde; insan boyundan büyük, iki mum ve mihrap üzerinde hat sanatlı çini süslemeler var. Caminin; ses ve aydınlatma sistemi, her Sinan caminde olduğu gibi mükemmel.

Mimar Sinan’ın en güzel eserlerinden biri. Bu camiye has bir özellik var. Şöyle: bu camide “Hacerülesved” taşı parçaları gömülü. Hacerülesved taşının, Kabe’den getirilmiş küçük parçalarından dördü, inşaat sırasında burada: mihrap, minber ve kubbe duvarları içine gömülmüş.

Gezimize devam ediyoruz. Caminin diğer kapısından çıkınca, karşımızda: Özbekler Tekkesi.

İstanbul Kumkapı Özbekler Tekkesi

ÖZBEKLER TEKKESİ

Diğer adı: Buhara Tekkesi mescidi. İstanbul Defterdarı İsmail Bey tarafından, 1692 yılında yaptırılmış. Yıllar içinde harap olan tekkenin; 1887 yılında; Padişah 2.Abdülhamit tarafından onarımı yaptırılır ve günümüze kadar ulaşmış bir yapı.

Tekke: Asya’dan İstanbul’a gelen, Müslüman dervişlerin, seyyahların ve misafirlerin konakladığı bir yer olarak kullanılmış. Özellikle: Buhara’dan gelen şeyhler burada kalmış. Özbek ve Buharalı Türklerin, İstanbul’daki ikametgahları. Ayrıca; burada gömülü ünlü kişilerin bulunması, burayı daha ilginç hale getirmekte.

Restorasyon çalışmaları 2008 yılında tamamlanır ve tekke eski ihtişamlı yapısına kavuşur. Günümüzde: Eminönü Belediyesi tarafından, uluslararası tasarım merkezi olarak hizmet vermektedir.

Evet, Özbekler Tekkesini de gördük. Şimdi; Şehit Mehmet Paşa Sokakta, tam karşıda; Çardaklı Hamam var. Hamamın hemen sağına dönünce, Küçük Ayasofya Camisi’ni göreceksiniz.

İstanbul Kumkapı Küçük Ayasofya Camii
İstanbul Kumkapı Küçük Ayasofya Camii

 

KÜÇÜK AYASOFYA CAMİİ

Cankurtaran ile Kadırga arasında, Küçük Ayasofya caddesinin sonunda. Evet; burası, günümüzde, İstanbul’un kullanılabilir en eski tarihli yapısı olma özelliğini taşıyor. Kiliseden çevrilme camilerden. Önceki adı, yani kilise iken adı: “Sergius ve Bacchus Kilisesi ” imiş.

İmparator Anastasus döneminde; I. Justinianus ve amcası I. Justinus; imparator aleyhine bir ayaklanmaya karışırlar. Yakalanırlar ve idama mahkum edilirler. Hüküm yerine getirilmeden bir gece önce; çifte azizler St. Sergius ve St.Bacchus; imparator Anastasus’un rüyasına girer ve idam hükümlülerinin suçsuz olduklarını söylerler.

Bu olaydan etkilenen imparator; idam mahkumlarını afeder. Daha sonraki dönemde; I. Justinianus imparator olur ve tahta çıkar. Çifte azizlere karşı, şükran borcunu ödemek için, adak kilisesi olarak, burayı yaptırır. Evet, kilisenin yapım tarihi, 527 ve yaptıran ise imparator I. Justinianus. Zaten, bugünde görülebilen alt sütunlar üzerindeki kitabede: tapınağın I. Justinyen’in St.Sergiyos ve St.Bacchus adlı azizler adına, bu kiliseyi yaptırdığı yazılı. Yapı: yaklaşık 1000 yıla yakın süre, kilise olarak hizmet verir.

Birinci dönem Bizans kiliselerinin, tipik bir örneğidir.
Kilisenin, yapıldığı dönemlerde içi duvarlarının mozaiklerle süslü olduğu sanılmaktadır. Ancak, günümüzde bir şey kalmamış. Yapının iç yüzeyi, tamamen sıvalı. Yapıda; Bizans dönemine ait tek süsleme: orta mekanın çevresinde, galeri katı seviyesinde, çok ince işçiliğe sahip: üzüm salkımı ve yaprağı motiflerinden oluşan bölüm. Buna göre; yapının putperestlik döneminde, şarap tanrısı Bakus adına yapılmış olan bir tapınağın üzerine inşa edildiği ve ardından Bacchus’un da buraya geldiği rivayet ediliyor.

İstanbul’un fethinden sonra; 1504 yılında, Padişah 2. Beyazıt döneminde; mimar Hüseyin Ağa tarafından, kilise, bir minare eklenerek camiye dönüştürülmüş. Güneybatı köşeye inşa edilen minare, esas yapıdan bağımsız olarak yapılmış. Ama, bugün bu minarenin nasıl olduğu hakkında bilgi ve belge yok. Bugün kullanılan tek şerefeli minare; 1955 yılında inşa edilmiş.

Evet, kilisenin camiye dönüştürülmesi sırasında; yapının iç süslemeleri değiştirilmiş ve iç kısmında; güneydoğuya minber, kuzeybatıya müezzin yeri, dış kısmında da; batı duvarı önüne son cemaat yeri olmak üzere, camiye özgü bazı bölümler eklenmiş. Cephelerinde: Osmanlı mimari özelliklerine bağlı olarak farklı boyutlarda pek çok pencere açılmış. Mevcut pencerelerin bir kısmı ise kapatılmış. 1870-1870 yılları arasında; yapı ile deniz surları arasında kalan bölgede, yapıya yaklaşık 5 m. mesafeden geçecek şekilde demir yolu döşenir.

Zemin seviyesinden 1 m. yükseklikte bulunan demir yolu, 50 yıl, tek hat olarak burada hizmet verir. Ancak, her tren geçişinde, yapının güney duvarlarındaki taşlar sarsılır ve zamanla dökülmeye başlar. Tedbir olarak: 1877 yılında, Osmanlı örgü üslubuyla, buraya bir duvar örülür. 20’nci yüzyılın başlarında ise; demir yolu zemin seviyesinden 3 m. yükseltilir ve çift hatlı hale getirilerek, tren trafiği nispeten azaltılır.

Yapı: tuğladan; dört köşe olarak inşa edilmiş. Kubbesi: 19 m. yüksekliğinde ve sekiz ayaklı kemerlere oturtulmuş. Yeşil ve kırmızı renkte; 16 altta ve 18 üstte olmak üzere, 34 mermer sütun var. Önündeki; 5 kubbeli ve 6 sütunlu son cemaat yeri; sonradan yapılmış. Orta mekan üzerinde; köşelerindeki sekiz büyük ayak ile taşınan, 16 dilimli bir kubbe bulunur. Bahçede; Hüseyin Ağa’nın türbesi var.
Evet, cami; Balkan Savaşı sırasında; savaştan kaçan göçmenler tarafından, barınma mekanı olarak kullanılır.

1937 ve 1955 yıllarında, iki büyük onarımı geçirir. Evet; günümüzde halen cami olarak kullanılan bu yapı, yazının başında belirttiğim gibi, İstanbul’da halen kullanılmakta olan en eski yapı özelliğini taşımaktadır. Ancak; özellikle kuzeydoğu ve güneydoğu bölümlerindeki duvarlarda, yoğun çatlaklar görülmektedir. Bu çatlakların derhal onarılmasının gerektiğini düşünmemek elde değil, yoksa gerek yazının başında ve gerekse sonunda belirttiğim özellik, yani en eski kullanılabilir yapı özelliği ortadan kalkmak üzere.

Evet, Küçük Ayasofya Camiini de gördükten sonra; buradan denize doğru yürüyün. Sola dönünce; Bizans döneminde; Porta Leonis (Arslan Kapı) olarak adlandırılan, Çatladıkapı’ya ulaşacaksınız.

İstanbul Kumkapı Çatladı Kapı
İstanbul Kumkapı Çatladı Kapı

 

ÇATLADI KAPI

Burası: Bizans imparatorluğu zamanında; Pora Leonis (Arslan Kapı) olarak isimlendirilmiş. Ancak; 1532 yılındaki bir depremde; burada bulunan kapı çatlamış olduğu için, bu isimle anılıyor.

Bu kapının hemen yanındaki kale bedeni üstünde; İmparator Justinyen’in Kukaleon sarayının harabeleri var. Bu harabeler, yetkililerin ilgisizlikleri sonucu, tamamen virane halde. Özellikle; 2010 yılında, İstanbul UNESCO tarafından Kültür Başkent’i olarak seçilmesi sonucu, belki de milyonlarca insan buralara gelecek ve zamanında büyük bir imparatora saraylık yapmış bu yapının, bu harap durumunu görecekler. Ayrıca; açılan Bizans sergisine Türkiye olarak çağırılmadığımız zaman feveran ediyoruz.

Acaba, ülkemizdeki Bizans eserlerine gerekli titizlik ve hassasiyeti gösteriyor muyuz da, bu feveranı kendimize hak görüyoruz. Sanmıyorum? Gidin bakın, bu sarayın bugünkü haline. İngiltere’de bir müzeye gittiğinizde (çok özeller hariç), 100 yıl önce kullandıkları ütüyü bile, antika niyetine müzeye koymuşlar. Biz ise; binlerce yıllık tarihi, sırf kökeni veya dini açısından kabullenmeme gibi bir gaflet içine girmişiz.

Evet, neyse, sonuçta biz gezimize devam edelim. Zamanınız varsa, Sarayburnu’na doğru ilerlediğinizde Bukaleon sarayı kalıntılarını uzaktan görebilirsiniz. Sonra: tekrar geri dönün ve bir zamanlar liman olan Kadırga Limanı meydanına gelin. Denize yakın kısımda ise, Cinci Meydanı var. Buralar; 60-70 yıl öncesine kadar, İstanbul’un bayram yerleri imiş.

KADIRGA LİMANI MEYDANI

Eskiden; kadırgaların barındığı büyük bir limanı olan ve Kadırga Meydanını da içinde bulunduran semt. Bizans döneminin, en eski limanı burası. Tarih boyunca: Pontus Novuz (Yeni Liman) Limanı, İustinus Limanı ve Sophia Limanı olarak isimlendirilmiş. Limanı; imparator İustinus yaptırmış. Çünkü: Marmara kıyılarındaki irili-ufaklı tüm girintiler liman haline getiriliyormuş.

Ayasofya ve At Meydanından, denize inen yolun üzerinde ve imparator sarayının (Bukeleon) da yakınında bulunduğundan; Bizans’ın en önemli merkezlerinden biri imiş. Burada; muhtelif heykeller ve abideler ve tüccarlar için Sigma denilen toplantı alanı varmış. Ancak; daha sonraki yıllarda, gemicilikteki teknolojik gelişmeler sonucu; kürekle çekilen küçük teknelerin yerini yelkenli büyük tekneler alınca; bu küçük limanlar da pratik olmaktan çıkmış. Yine de, burası, yani Kadırga Limanı, Bizans imparatorluğunun sonuna kadar kullanılmış.

Osmanlıların, şehri fetih etmesinden sonra ise; küçük çaplı gemilere iskele olarak kullanılmış. Ama; zamanla liman bölgesi dolmuş ve bugünkü haline gelmiş.

Kadırga Meydanı; günümüzde, civar halkın mesire yeri ve mahalle çocuklarının bir oyun yeri olarak kullanılıyor. Caddeden batıya doğru yürüdüğünüzde, solda, bir taraçayı andıran, dört köşe küçük bir bina göreceksiniz. Burası; Padişah 3. Ahmet’in kızı Esma Sultan tarafından yaptırılan namazgah. Yani, bir açık hava ibadethanesi. Burada, birde çeşme var.

Çeşmenin iki cephesinde bulunan kitabede; inşa tarihi olarak: 1779 yılı yazılı. Merdivenle çıkılan üst kısmında ise; namazgah var. Kadırga ve Cinci Meydanları; 1950’lere kadar İstanbul’un başlıca bayram yerleri olarak kullanılmış. Karagözcüler, tuluatçılar, cambazhaneler buraya gelirlermiş. Meydanın doğu ucunda, karşılıklı iki küçük kahvehane var. Bunlar, eskiden, Küçük Ayasofya’da tulumbalarını gördüğümüz tulumbacıların devam ettikleri kahvehanelermiş.

Günümüzde ise; bu meydan, asırlık ağaçların bulunduğu sakin bir yer.

Meydanın güneybatı ucundan, denize doğru inilen dar sokaklara girdiğinizde, Marmara Surlarının bir bölümünü daha göreceksiniz. Bu surların, şimdiki deniz kıyısından bayağı içeride olması, deniz kıyısında kurulan küçük limanlardan bir başkasının kıyısında olduğumuzun en büyük kanıtı. Bugün; Kumkapı olarak bilinen semt, o zamanlar, “Kontoskalion ” adıyla anılan bir liman imiş. Bu surların kemerleri içinde, şimdi küçük ve mütevazi evler var.

Yeniden Kadırga caddesine çıkıyoruz. Yolun sağında; oldukça büyük bir Rum Ortodoks Kilisesi göreceksiniz. Atia Kiryaki. Kilise vakfının dükkanları, caddede sıralanıyor. Onların üstündeki yükseltide ise, kilise var. Osmanlılar İstanbul’u fethettikten sonra; kubbeyi, camilere özgü bir mimari öge saymışlar.

Gayrimüslimlerin yaptıkları ibadethanelerinde, kubbe yapmalarını istememişler. Bu nedenle, ancak 19’ncu yüzyıl sonlarında, Tanzimat Fermanı ve onu izleyen hukuki düzenlemeler sonucunda, Hıristiyanlar da yeniden kubbe yapmaya başlarlar. Aya Kiryaki, bu dönemin erken örneklerinden biridir.

Mimari ise: Tiadis. Evet, Aya Kiryaki’den biraz ileride, onunla aynı zamanda yapılmış bir başka Ortodoks kilisesi, Panayia Elpida var. Geçen yüzyıl sonunda, Kumkapı-Gedikpaşa arasında oturan ve deniz tarafındakileri daha zengin olan Rumlar tarafından, aynı zamanda yaptırılmış iki kilise. Yapı olarak, güzel yapılar. Ermenilerin Surp Harutyun Kilisesi de, Aya Kiryaki’nin karşısına düşen sokaklar içinde bulunuyor. İşte, böyle. Bu istikametteki gezimizin sonuna geldik.

İstanbul günlük gezi planı hakkındaki yazım için.