İstanbul Atatürk Arboretum

İstanbul Atatürk Arboretum


Ülkemizin en büyük metropol illerinden İstanbul’da: yalnızca trafik, kalabalık, beton yığınları mı var? Sanırım özellikle bu şehri dışarıdan ziyaret edenlerin genelinde ve hatta bu şehirde yaşayan birçok İstanbullu’da şehirle ilgili bir şeylerden söz etmek gerektiğinde, ilk söyleyecekleri bu sıkıntılar olacaktır. Halbuki, öte yandan: bu büyük şehir, içinde bazı gizli güzellikler barındırmaktadır.


İşte bunlardan birisi: her ne kadar ismindeki kelimenin telaffuzu biraz zor da olsa “Atatürk Arboretumu” dur. Burası nedir, özellikleri nelerdir, nasıl gidiler, niye gidilmelidir; işte tüm bu sorularınızın yanıtları aşağıda, yaptığım bir yarım günlük gezinin ardından aldığım notlarda gizli, inanıyorum ki, bu notları okuduğunuzda, mutlaka buraya gitmeyi düşüneceksiniz, bir yandan da, burayı bilenler, buranın başkaları tarafından bilinmesini istemiyorlar, çünkü Bolu-Yedi göllerde olduğu gibi, buranın bilinmesiyle binlerce kişinin burayı ziyaret edeceği ve buranın güzelliklerinin yok olacağını düşünüyorlar, ama bu güzellikler hepimizin, yeter ki sahip olmasını bilelim ve bu güzellikleri hep birlikte yaşayalım.


Evet, arboretum

Biraz önce sözünü ettiğim gibi, bu işin uzmanları için kolay bir kelime, ama gezginler ve ziyaretçiler için ilk anda değişik ve zor bir kelime. Kelimenin anlamı “ağaç ev” ve “ağaçlıklı yer” anlamına geliyor.
Peki: büyük önder Mustafa Kemal Atatürk ile bağlantı, yani neden “Atatürk” ismi verilmiş. Bunu açıklamak için, buranın kısacık tarihine bir göz atmak gerek.


1949 yılında yani günümüzden 55-56 yıl önce

İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi öğretim üyelerinden Profesör Hayrettin Kayacık: Orman Genel Müdürlüğüne başvurarak, burada bir arboretum kurulmasını teklif eder. Çünkü, üniversite öğrencileri burada meslekleriyle ilgili uygulama çalışmaları yapabileceklerdir. Zaten: arboretum kurulmasının ana amacı: halkın ziyareti yanında, Orman Fakültesi öğrencilerinin burada çalışmalar yapmasıdır.

Ardından, bu teklif kabul edilir ve Kemerburgaz asfaltı yanındaki, 38 hektarlık bu bölüm, arboretum kurulması için tahsis edilir. O dönemde, bu konuda, yani arboretum kurulması konusunda uzman olan Sorbon Üniversitesi öğretim üyelerinden Camille Guinet ülkemize davet edilir.

Guinet: 1959-1961 yılları arasında İstanbul’da yaptığı çalışmalar sonucunda: arboretum içindeki yol ağını, yollar ile ayrılmış bölümlerdeki dünya bitkileri bölgelerini ve bu bölgelere dikilecek ağaç türlerini ve bunların latince isimleri bulunan bir liste hazırlar.

Ancak, tüm bu çalışmalara rağmen, gerekli ödenek sağlanamaz ve proje askıya alınır, Guinet, ülkesine döner.

Devam eden süreçte: 1982 yılına kadar olan 20 yıllık süreçte, buradaki alt yapı ve dikim çalışmaları: Orman Fakültesi ve Bahçeköy Orman İşletmesi Müdürlüğü tarafından kendi olanaklarını kullanarak yürütülür.

Bölgedeki çalışmalar, Guinet’in bıraktığı liste doğrultusunda büyük oranda tamamlanınca: Orman Bakanlığı, burada en küçük şeflik bölgelerinden biri olan İşletme Şefliğini faaliyete sokar ve aynı yıl büyük önder Atatürk’ün “100. Doğum yılı” etkinlikleri kutlandığından, buraya “Atatürk” ismi verilir.

Evet: bu girişten sonra, gelelim, nerede olduğuna. Atatürk Arboretumu: Sarıyer-Bahçeköy-Kemerburgaz caddesindedir. Yani: Belgrad ormanlarının güneydoğu bölümündedir.

Ancak, öncelikle bir uyarıda bulunmak istiyorum: burası, piknik yapmak için uygun bir yer değil, daha doğrusu öyle mangallı cinsinden piknik yapmaya izin verilmiyor, bu yüzden yanınızda mutlaka bir şişe su ve birkaç parça kraker cinsinden yiyecek bir şeyler götürmelisiniz, aksi halde, burada ne yiyecek, ne de içecek bulmak mümkün olmamaktadır.

Ancak, yine uyarmakta yarar var: içeriye paket paket, sepet sepet yiyecek sokmak yasak. Hani saklı saklı sokarım derseniz, bu kez içeride ki kameralara yakalanırsınız, çünkü bölge tamamen kameralar ile denetim altına alınmıştır. Tüm bunların neticesinde, içeride tertemiz bir ortam göreceksiniz.


Yine, en başta bir öneri: burayı mümkünse, hafta içinde ziyaret etmenizdir.

Çünkü: hafta sonlarında aşırı kalabalık oluyor ve ortam, tüm büyüsünü kaybediyor. Buranın en büyük özelliği: muhteşem havası ve huzur veren sessizliğidir. Ancak, hafta sonu giderseniz, çok kalabalık olduğunu ve özellikle gelin-damat ve bunların peşinden gelen davullu zurnalı kalabalıklar olduğunu görebilirsiniz.
Burayı tam olarak gezmek için 3-4 saat zaman ayırmalısınız.

Otobüs ile gitmek isteyenler için öneri: Bahçeköy otobüslerine bindiğinizde, Kemerburgaz yolu durağında inip, durağın önündeki trafik ışıklarını takiben içeriye yani Kemerburgaz yoluna ilerleyin ve yalnızca 200 metre yürüdükten sonra, buraya ulaşabilirsiniz. Zaten, yürürken, yolun yarısından itibaren, burada bulunan büyük göleti görmeye başlayacaksınız. Özel aracınız ile giderseniz, hemen ön tarafta ücretsiz otopark vardır.


Evet gelelim giriş ücretlerine: hafta arasında tam 7.5 TL ve öğrenci 2.5 TL, hafta sonunda ise tam 20 TL ve öğrenci 5 TL dir. DÜĞÜN VE NİŞAN FOTOĞRAF ÇEKİMİ 472 TL. FİLM VE REKLAM ÇEKİMİ İSE 8850 TL dir.


İstanbul Atatürk Arboretum; Bilet gişesinin de bulunduğu sütunlu girişten sonra: bir göbekle karşılaşacaksınız ve buradan 5 tane yol çevreye ayrılıyor. Bu yollar: alanda 7 kıta için ayrılan 7 bölgeye gidiyor. Yani: bölgeler arasında yollar düzenlenmiş ve mükemmel bir iç düzen yaratılmış.

İstanbul Atatürk Arboretum
İstanbul Atatürk Arboretum
İstanbul Atatürk Arboretum
İstanbul Atatürk Arboretum

 

345 hektarlık alanda: 1500 bitki türü bulunduğu söyleniyor. Bunlar arasında, zaten 450 tanesi: söylenenlere göre Belgrad Ormanlarının doğal türü olarak bilinmektedir. Başta da belirttiğim gibi, alan zaten Belgrad ormanlarının güney kanadında kurulmuştur. Her bitkinin üzerinde: gerek Latince ve gerekse Türkçe isimleri, bitkinin nereden geldiği, ailesi ve özelliklerini belirten küçük tabelalar bulunuyor.

Öte yandan: burada büyük bir soğanlı bitkiler koleksiyonu bulunuyor. Hatta: İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi tarafından: soğanlı bitkileri, burada tohumdan üretmek üzere çalışmalar yapılıyormuş. Odunsu bitkilere gelince, içeride: zengin bir meşe ve akçaağaç koleksiyonu da bulunuyor.


İstanbul Atatürk Arboretum; Alan içinde 3 tane gölet bulunuyor. Bunlardan en büyük olanı: hemen sol yanda bulunan gölet: kıyısındaki renkli yapraklı ağaçların suya yansıyan görüntüsü ve göl üzerinde yüzen ördekler ve kuğular ile, muhteşem bir manzara ortaya çıkarıyor.
Evet: bu görüntüler eşliğinde, yemyeşil bir ortamda: yürüyüşler yapabilirsiniz.

Hatta: bir tepenin üzerine doğru, yürüyüş yolunu takip ettiğinizde “fazla uzaklaşmayın, kaybolabilirsiniz” şeklinde bir uyarı tabelası bile görmeniz mümkün olacaktır. Çünkü: bu yolu takip ettiğinizde, orman içinde, uzunca bir süre yürümek mümkün olacaktır. Orman içinde, özellikle yazın yapılacak yürüyüşlerde “sineklerin” aşırı çok olduğu ve yürüyüş sırasında rahatsız ettiğini duydum.

SONUÇ


Özellikle: yağmurlu ve sisli bir İstanbul sabahında, gerçekten muhteşem olan burayı mutlaka ziyaret etmelisiniz. Hatta: özellikle bitkilerin çiçek açtıkları, bahar dönemini tercih etmelisiniz.

Fotoğraf çekmeyi sevenler, burada birçok fotoğraf çekebileceklerdir, ancak bir uyarı da daha bulunmak istiyorum yanınızda tripot götürmeyin çünkü yasak, görevliler, içeride profesyonel fotoğraf çekilmesinin yasak olduğu bahisle, içeriye tripot sokulmasına izin vermiyorlar.

Öte yandan: gelin-damat fotoğrafları denildiğinde ise onların içeriye girmesi için büyük giriş ücretleri (225 TL) ödedikleri belirtiliyor.

İstanbul günlük gezi planı hakkındaki yazım için. 

 

 

İstanbul Ali Kuşçu Uzay Evi

GEZİYORUM.Ali kuşçu uzay evi
İstanbul Ali Kuşçu Uzay Evi

Eyüp Belediyesi tarafından hizmete açılan “Ali Kuşçu Uzay evi”, Alibeyköy Osmanlı Parkındadır. Burada: uzaya ve bilime meraklı çocuklara astronomi alanında erken yaşta eğitim verilebiliyor.

Merkez, ismini Osmanlı coğrafyasında yetişmiş, uzay alanında yaptığı araştırmalarla bilinen ünlü astronom Ali Kuşçu’dan almaktadır.

Merkezde çocuklara uzay ve uzay araştırmalarını öğretmek için interaktif ve tematik eğitim veriliyor. Bu eğitimler doğrultusunda kainatın insandaki keşif duygusunu körükleyen gizemini bilinmez olmaktan çıkarıp her yaşa uygun bir şekilde açıklıyor.

Merkezde çocuklar üniformalarını giyiyor ve güneş sisteminden başlayarak galaksiyi ve evreni keşfediyorlar. Ali Kuşçu Uzay evi, sadece verdiği eğitimlerle değil, mimari açıdan da özel bir öneme sahiptir.

Merkez, güneş panelleri ve rüzgar gülleri ile kendi enerjisini kendi üreterek doğaya da sahip çıkıyor. Merkez aynı zamanda 7-12 yaş gurubu çocuklara enerji verimliliği eğitimleri vererek çocuklara günlük hayatlarında enerjiyi nasıl daha tasarruflu kullanabileceklerini öğretiyor.

Merkez karşılaştığı yoğun ilgiye uygun olarak önümüzdeki dönemlerde eğitim programlarını genişletmeyi planlamaktadır.

İstanbul Cibali

cibali-genel-1
İstanbul Cibali

Cibali semtinin ismi: İstanbul’un fethiyle ilgili bir efsaneden kaynaklanmaktadır. Fatih’in ordusunda “Cebe Ali” isimli bir derviş varmış. Bu dervişin, kuşatma sırasında elindeki postu denize atıp üstünde ayakta durduğu rivayet edilmektedir. Hatta: yanındaki müritleri de aynı şeyi yapmışlardır. Böylece: su üstünde yürüyerek karşı kıyıya varmışlar ve surlardaki Bizanslı askerleri dehşet içinde bırakmışlardır. Cebe Ali’nin mezarı: Nejat Uygur’un meşhur ettiği “Cibali Karakol” unun içindedir.

Evet, burası önceki yıllarda Haliç kıyısında Müslüman nüfusun daha fazla olduğu bir semt olarak dikkat çekmektedir. Günümüzde bu mütevazi semtte caddelerden içlere girildiğinde, dar sokaklar, küçük ve yıpranmış evler görülür.

cibali-sigara-fabrikasi-1
İstanbul Cibali Sigara Fabrikası

SİGARA FABRİKASI

Deniz kıyısından yürüdüğünüzde, Abdülezel Paşa Caddesi üzerinde bu bina görülür. Yapı: 1880 yılında Reji İdaresi yani Fransız sermayesi tarafından kurulmuştur. Fabrika binası: o dönemde yapılan binalardaki özeni göstermesi açısından ilginçtir. Yapı günümüzde: Kadir Has Üniversitesi mülkiyetindedir. Fabrika içinde: bir sigara üretim müzesi vardır.

cibali-cibali-kapi-1
İstanbul Cibali Kapısı ve Cibali Karakolu
cibali-cibali-kapi-2
İstanbul Cibali Kapısı ve Cibali Karakolu
cibali-cibali-karakolu
İstanbul Cibali Kapısı ve Cibali Karakolu

 

CİBALİ KAPISI VE CİBALİ KARAKOLU

Unkapanı’ndan Cibali’ye gelirken görülür. Bizans döneminden kalan yarı yıkık Haliç surlarında, Bizans döneminden günümüze kalan tek kapıdır. Kapı: arabaların geçebileceği büyüklüktedir. Kapı: ismini Fatih Sultan Mehmet’in komutanlarından “Cebe Ali” adında, Bursalı bir subaşından almıştır. Cebe Ali: fetih sırasında, şehre girmek için askerleriyle birlikte, surun bu bölümünde bir gedik açmış, bu gedik daha sonra bir kapıya dönüşmüş ve kapıya bu kahramanın adı verilmiştir. Böylece semtin adı da “Cibali” olmuştur.

Evliya Çelebi, yazılarında: “Cebe” isminin, cüppeden geldiğini, Subaşı Ali’nin at çulundan bir cübbe giydiğini, bu yüzden kendisine “Cebe” ismi verildiğini yazmıştır. Öldüğünde: Cebe Ali, anısını taşıyan bu kapının yanı başına gömülmüştür ve zaman içinde, mezarı bir türbeye dönüşmüştür.

Ancak: 20 yüzyılın başlarında: kapının hemen yanında bir karakol inşa edilmesi düşünülmüş ve buraya üç katlı, minik ve şirin bir karakol binası inşa edilmiştir. Ancak: Cebe Alinin türbesi karakol binasının içinde kalmıştır. Böylece, içinde türbe bulunan bu ilginç karakol binası: zamanla özellikle Muammer Karaca ve Nejat Uygur tarafından sahnelenen oyunu ile ülke çapında ünlenmiştir.

Cibali kapısının üstünde, fetih olayını anlatan eski yazı bir kitabe görülür. Ama bu kitabe, 1453 yılında değil, 1953 yılında “İstanbul Fetih Cemiyeti” tarafından buraya konmuştur. Eski Türkçe olduğu için, okunması ve anlaşılması mümkün olmayan kitabede, bir efsane, yani fetih tarihi olgu içinde anlatılmaktadır.

ABDÜLKADİR DEDE MEZARI

Hemen Cibali kapısının yanındaki bu mezar: Fatih Sultan Mehmet’in Sekbanbaşısı Abdülkadir Dede’ye aittir.

cibali-aya-nikola-kilisesi-1
İstanbul Cibali Aya Nikola Rum Ortodoks Kilisesi-Ayios Nikolaos

AYA NİKOLA RUM ORTODOKS KİLİSESİ-AYİOS NİKOLAOS

Hemen cadde üstündedir. Burası: aslında biri küçük olmak üzere iki kiliseden ve bir de ayazmadan oluşan dini yapıdır. Aya Nikola: denizcilerin ve balıkçıların koruyucu azizidir. Bu yüzden, Ortodoks kültüründe Aya Nikola adına yapılan kiliseler, genellikle denize yakın yerlerde yapılırdı. Denizciler de azize şükranlarını sunmak için bu kiliseye armağanlar bırakırlardı. Kilisenin narteks tavanına asılı kalyon modeli: bu tür bir armağandır. Zaten kilisenin en belirgin özelliği: bir avlu içinde, kilise kapısının hemen üstündeki bu kristallerle süslü gemi maketidir.

YENİ AYA KAPI

Aya Nikola kilisesinin biraz ilerisindedir. Bu kapı: sur içinde yaşayan halkın, sur dışındaki hamama rahat gidip gelmesi için, fetihten sonra Türkler tarafından açılmıştır. Kapının hemen yanında: Fatih Sultan Mehmet’in ordusunda “Horoz Baba” (Horoz Mehmet Efendi) ya ait olduğu sanılan bir mezar yeri vardır. Sur dışında kalan, Mimar Sinan yapımı hamam ise, günümüzde tamamen harabe halindedir.

cibali-gul-camii-1
İstanbul Cibali Azize Aya Theodosia Kilisesi-Gül Camii
cibali-gul-camii-2
İstanbul Cibali Azize Aya Theodosia Kilisesi-Gül Camii

 

AZİZE AYA THEODOSİA KİLİSESİ-GÜL CAMİİ

Aya Nikola kilisesinden hemen sonra, caddenin yanında küçük meydana açılan “Aya kapı” dan geçip yaklaşık 50 metre ilerleyince, buraya ulaşılır. Cibali’nin en göze çarpan yapısı; bugünkü adıyla: Gül Camii. 1499 yılında camiye çevrilmiş Eski Bizans kilisesi: Aya Teodosia’dır. Türk’ler zamanında bir hayli çok tamirat görmüş bu görkemli yapının; 9’ncu yüzyılda yapıldığı tahmin ediliyor. Ancak yapılan kapsamlı değişimlere rağmen, özgün formunu yani eski görünümünü günümüze kadar korumayı başarmıştır.

Azize Teodosia

Yaşadığı dönemde: İmparatorluk sarayının giriş kapısı üstündeki “İsa İkonu” nun kaldırılması; Teodosia isimli bir kadının önderliğindeki halk tepkisine yol açtı ve bunun üzerine Teodosia öldürüldü. Daha sonra: öldürülen bu kadının bir azize olduğu anlaşıldı ve tüm eşyalarıyla birlikte, ismini vereceği bu kiliseye gömüldü. Bir anda önemli olan bu kişiyi ziyaret etmek için, kiliseye pek çok insan gelmeye başladı. Ancak 1204 yılındaki Haçlı-Latin işgali sırasında: bu kilisede tahrip edildi. İşgalden sonra: kilise restore edildi ve ardından “29 Mayıs” tarihleri, her yıl Azize Teodosia yortusu olarak kabul edilerek dini törenler yapılmaya başlandı. Azize Theodosia’nın simgesinin “gül” olduğu söylenir. Adının anlamının da “solmayan gül” olduğu rivayet edilir. Bu yüzden, bu kutsal yortu günlerinde kilise güllerle donatılırmış. Ayrıca: kilise: zamanla adeta bir şifa merkezi durumuna dönüştürüldü. Dilsiz birinin gelmesi ve dilinin çözülmesi, kilisenin bu özelliğini daha da kuvvetlendirdi.

Efsaneler

Kiliseyle ilgili iki efsane vardır. Bunlardan birincisi: “Gül Cami” ismiyle ilgilidir. Azize Theodosia’nın yortu günü “29 Mayıs” günüdür. 1453 yılında, Theodosia’nın şefaatini istemek ve şehri Türklere karşı koruması için Tanrı’ya dua etmek üzere kilisede, kalabalık bir cemaat toplanır. Kilise: yortu sebebiyle güllerle süslenir. Şehir düştükten sonra, yani ertesi günü kiliseye giren Türk askerleri, hala orada duran gülleri görür ve böylece kiliseye “Gül” ismi verirler.

İkinci efsane: Azize Theodosia kilisesinin son Bizans imparatoru XI. Konstantinos Dragas’ın mezar yeri olduğu hakkındadır. İmparatorun ölümüne ve nereye gömüldüğüne dair değişik rivayetler vardır. Ama eski kuşak Rumlar, Azize Theodosia kilisesinin güneydoğu payesinde gömüldüğüne inanırlar. Gerçekten de burada bir mezar yeri vardır. Payenin içinden çıkan bir merdivenle mezara ulaşılır. Odada, yeşil örtülü sanduka bulunur. Ancak süre giden bir Türk söylentisine göre: bu Konstantinos’un değil “Gül Baba” isimli bir Müslüman ermişin, camiye ismini veren Gül Babanın sandukasıdır. Son bir teori: mezar hücresindeki eski Türkçe bir levha, burada İsa’nın havarilerinden birinin yattığını yazmaktadır. Bu levhada yazılı olan metinde “Havarinin mezarı, İsa’nın öğrencisi, selameti onunla olsun” yazılıdır. Evet, bu mezarda kimin yattığı konusunda söylentiler kanıtlanmış değildir.

Genel özellikleri

Bina: şehirdeki en görkemli Bizans kiliselerinden biridir. Ayasofya’dan sonraki en büyük kilisedir. En büyük özelliği: yüksekliğidir. Çünkü kilise, bir set üstünde durmaktadır. Yerden bayağı yüksek kaide şeklinde duran bir zemine oturtulmuştur. Altında, günümüzde kullanılmayan bir sarnıç ve kriptası yani mezarlığı vardır. Bina: dıştan bakıldığında ağır ve yüksektir. Üst kısmı, Osmanlı döneminde önemli ölçüde değiştirilmiştir. Böylece: bir kale benzeri görünüm kazanmıştır. Yani, oldukça görkemli ve iyi bir yapı izlenimi vermektedir. Dış görünümün en güzel yanı: kilisenin camiye dönüştürülmesi aşamasında eklenen, orantılı minaresidir. Kilisenin içine girmeden önce, çevresini dolaşmanızı öneririm. Böylece: duvarlardaki gayet güzel tuğla işçiliği görebilirsiniz. Zaten bu yapının eski bir kilise olmasının en büyük ispatı: duvarlarda kullanılan örgü tuğla işçiliğidir ki, bu işçilik Bizans yapılarında görülür.

Yapı: haç planlı ve kubbelidir. Yan sahınlarının üstünde galeriler vardır. Merkezi kubbeyi destekleyen sivri kemerler ve pencerelerin çoğu, Türkler tarafından sonradan yapılmıştır. Kilisenin duvarlarındaki süslemeler içinde “altı köşeli sion yıldızları” dikkat çekmektedir. Her ne kadar bu yıldızların Yahudilere ait simgeler olduğu ileri sürülse de, genel olarak birçok yerde ve medeniyette ve burada da bu tür yani yıldız şekli süslemeler kullanılmıştır.

Kripta ve Camiye dönüştürme

Bizans döneminde: ölün kişiler, toplumdaki sınıflarına göre belli alanlara gömülülerdi. Alt tabakaya mensup halk: sur dışına, yüksek sınıftaki kimseler ise sur içine gömülürdü. İmparatorlar için: sur içi kilise mezarları vardı. Bu kilise mezarlarından birisi de buradaki Aya Teodosia kilisesi kriptasıdır. Kilisenin altı, mezar odalarıyla doludur. Yukarıda: efsaneler bölümünde, buradaki bir mezarın öneminden söz etmiştim. Yine yukarıda efsaneler bölümünde belirttiğim gibi: kutsal yortu gününün hemen ertesinde, şehir ele geçirilince, Türkler, kiliseye girdiklerinde, her yerin güllerle dolu olduğunu gördüler ve burayı “Gül Camii” olarak anmaya başladılar.

cibali-hamam-1
İstanbul Cibali Küçük Mustafa Paşa Hamamı
cibali-hamam-2
İstanbul Cibali Küçük Mustafa Paşa Hamamı

 

KÜÇÜK MUSTAFA PAŞA HAMAMI

Gül caminin karşısındaki bu yapı: şehirdeki en eski ve en büyük Türk hamamlarından birisidir. Hamam: Sultan II. Beyazıt’ın vezirlerinden Küçük Mustafa Paşa tarafından yaptırılmıştır. 1512 yılından önce yaptırılmıştır. Planı ve kubbelerinin yapısı: gerçekten de bayağı eski dönemlere ait olduğunu göstermektedir. Camekan bölümü: 14.5 metredir ve şehirdeki hamamlar içinde, benzerlerinin en büyüğüdür. Ortasında güzel bir mermer havuz vardır. Hararet bölümünün yapısı son derece güzeldir. Orta kubbenin mukarnasının derin kornişleri incelikle oyulmuştur. Haç şeklindeki yapılın kolları: farklı biçimdeki kubbelerle kapatılmıştır. Ama bunların en güzeli: sağdaki, deniz kabuğu biçimindeki yarım kubbedir. Üçüncü halvetteki yer döşemesi parlak renkli mermerden yapılmıştır.

cibali-sinan-pasa-mescidi-2
İstanbul Cibali Sinan Paşa Mescidi

 

SİNAN PAŞA MESCİDİ

Hamamdan çıkıp, Küçük Mustafa Paşa Sokağında ilerlediğinizde, küçük bir Bizans kilisesinin, ağaçlar arasında kalmış, kırık dökük kalıntılarını görebilirsiniz. Bu yapının yani kilisenin apsisinin çok küçük bir bölümü günümüze kadar ulaşmıştır. Bu kalıntılarda: kıvrımlı ve zikzaklı duvar işçiliği hemen göze çarpmaktadır. Ancak, kilisenin kimliğini saptama çalışmaları sonuçsuz kalmıştır. Buraya: yerel olarak “Sinan Paşa Mescidi” denilmektedir. Muhtemelen 13 veya 14 yüzyıldan kaldığı düşünülmektedir.

ADİLE SULTAN MEKTEBİ-HALK KÜTÜPHANESİ

Gül camisinin girişinin hemen karşısındadır. Yapı: Sultan II. Mahmut’un kızı Adile Sultan tarafından yaptırılmıştır. Günümüzde “Halk Kütüphanesi” olarak kullanılmaktadır.

ABDİ SUBAŞI CAMİİ

Abdi Subaşı Sokaktaki bu caminin, günümüze sadece minaresinin kaidesi ulaşmıştır.

İstanbul günlük gezi planı hakkındaki yazım için.

İstanbul Haliç kıyısı tanıtımı ve gezilecek yerlerle ilgili yazım için.