İstanbul Çemberlitaş

İstanbul Çemberlitaş

Evet; Çemberlitaş; Beyazıt Meydanında bulunuyor.

330 yılında; başkentin, Roma’dan İstanbul’a nakli ve kentin yeniden kurulması üzerine, şehrin ikinci tepesindeki büyük oval bir meydanın ortasına, İmparator Konstantinus tarafından diktirilmiş. Bu nedenle: bu sütuna; Konstantin Sütunu da deniliyor. İmparator Konstantin; bu sütunu, Roma’dan Apollon Tapınağından getirterek, buraya diktirmiş.

İlk yerinde; sütunun üzerinde, doğan güneşi selamlayan Işık Tanrısı Apollon’un bir heykeli bulunuyormuş. Konstantin; İstanbul’a sütunu diktirince, üstüne kendi heykelini diktirmiş. Bir zamanlar, Zeus ve binlerce tanrıya tapan, pagan Romanın bu inancının yıkılmasından sonra, Hıristiyan inancının: İstanbul’da belki de ilk simgesi olması nedeniyle, Çemberlitaş’ın önemli olduğunu düşünüyorum.

İstanbul Çemberlitaş

O zamanlar; Form Konstantin diye bilinen meydanın çevresi; sütunlu galerilerle çevriliydi. Buradan geçen ana yol; imparator Konstantin döneminden bu yana aynı güzergahtadır.

Üstündeki heykellerden söz ederken; 1081 yılında, Çemberlitaş’a yıldırım isabet eder ve üzerindeki imparator Konstantin’e ait heykel devrilir. İmparator I. Alexi Comnen tarafından onarım yaptırılır. Sütun üzerine; kitabeli bir başlık ve heykelin yerine büyük altın bir haç konur.

Sonraki dönemlerde ise; Osmanlılar zamanında, bölgedeki büyük bir yangın, sütunu da etkiler. Bu yangın sonucu, sütunun mermerleri hırpalanır. Sultan II. Mustafa (1695-1704) sütunun altını; yıkılmaması için duvarla takviye ettirir. 1706 yılında ise, Yavuz Sultan Selim döneminde; yapının spiral şeklinde demirlerle çepeçevre kuşatıldığı görülüyor.

Yapının yeni kaidesindeki taşın; yaklaşık 20 cm. içinde, 7 x 7 cm. kalındığında, dökme demir bilezikler, her 1.5 m. de bir olmak üzere, kuşaklar atılarak güçlendirildiği görülüyor. Bu nedenle; o günden sonra, sütun Çemberlitaş olarak anılır. Ama aynı zamanda, yangında sütunun yanması nedeniyle; buraya, yanık taş da denilmektedir.

İstanbul Çemberlitaş

BÜYÜK SIR

Katolik dünyası, özellikle de Avrupa, Hz. İsa ile ilgili hemen her türlü eşyaya hatta İsa’nın kanı yahut kemiği gibisinden, bedenine ait objelere ve İncil’in Vatikan tarafından reddedilen versiyonlarına gayet meraklılar.

Özellikle; İsa’nın gerildiği çarmıhın parçaları ve Hz. İsa’nın elleriyle ayaklarına çakılan çiviler, onlar için çok değerli. Çarmıh parçalarıyla çivilerin ise; Çemberlitaş’ın altında bulunduğu söyleniyor.

Yani: sütunun dibindeki küçük bir odanın; erken Hıristiyanlığa ait, kutsal emanetler odası olduğuna inanılıyordu. Şöyle ki; bu odada: Hz. İsa, Hz. Musa, Hz. Lut, Hz. Nuh ve Hz. Süleyman’a ait eşyaların gömülü olduğu ileri sürüldü. İddiaya göre: bu odada; o dönemde imparator Konstantin tarafından, Kudüs’ten İstanbul’a getirilen: “ Hz. İsa’nın mezarına ait kutsal toprak, orijinal haç parçaları, çiviler, kaymak taşından yapılan kase, ekmek kırıntıları ve Hz. Musa’ya ait taş ile Hz. Lut’a ait olduğuna inanılan asa, Hz. Nuh’un baltası ve Hz. Süleyman’a ait olduğuna inanılan 7 kollu şamdan “ bulunuyordu.

Çemberlitaş restorasyon projesini yürüten firmanın yönetim kurulu başkanı, yaptığı açıklamada: Çemberlitaş’ın altında 11 x 11 m. boyutlarında ve 2.5 m. yüksekliğinde; büyük bir blok bulunduğunu ve kutsal emanetlerin, bu blok içindeki küçük bir oyukta bulunduğunu belirtmiş.

Evet, bu firma, Çemberlitaş üzerinde, 2001 yılından bu yana, 1.5 yıl süren bir restorasyon çalışması gerçekleştirmişler. Bu tür bir açıklama yapmalarının ne kadar doğru olduğu şüpheli?

Bir kısım insanın bir zaman, Çemberlitaş’ın altında bunları bulmak için, kaçak kazılara başlarlarsa şaşmamak gerek.

İsterseniz, yine de, ben bu konu ile ilgili, ortalıkta dolanan birkaç hikayeyi sizlere anlatmak istiyorum. Belki ilginizi çekebilir. Evet: “MÖ. 325 yılında, İmparator Konstantin, Roma’yı ele geçirir ve Roma’daki pagan tapınakları yıktırır ve oradan getirttiği taşlarla, Çemberlitaş’ı yaptırır. Yaklaşık: 11 x 11 m. ebadında ve 2.5 m. yüksekliğinde, 4 parçadan oluşan bir ana kaide oluşturur.

Bu ana kaidenin içerisinde: 1 x 2 m. ebadında, küçük bir hücre oluşturur. Daha sonra: MÖ. 324 yılında, annesi Helen’i, Kudüs’e gönderir ve Kudüs’te Hz. İsa’nın olduğuna inanılan mezarı açtırır. Mezardaki kutsal toprak, orijinal haç parçaları, kutsal çiviler, kaymak taşından yapılan kutsal kase, kutsal ekmek kırıntıları ve Hz. Musa’ya ait kutsal taş, Hz. Lut’a ait olduğuna inanılan asa, Hz. Nuh’un baltası ve Hz. Süleyman’a ait olduğuna inanılan, som altından, 7 kollu şamdan gibi kutsal emanetler; İstanbul’a getirilir. Bu kutsal emanetleri; Çemberlitaş’ın kaidesi içindeki hücreye; bizzat imparator Konstantin’in annesi Helen’in yerleştirdiği sanılıyor. “

Bu arada, bir kısım rivayetlere göre ise; kutsal haç parçaları ve çivilerin; sütunun üzerine dikilen, Konstantin heykelinin içine saklandığı da söylenmekte. Heykel; 700 yıl boyunca, o zamanki adı “Forum Constantinus “ yani “ Konstantin Meydanı “ olan alanın ortasındaki taşın tepesinden, şehri seyredip durdu. Ama, 11’nci yüzyılın başında, çıkan şiddetli bir fırtınada, devrilip param parça oldu. Bizanslılar; heykelsiz kalan sütunun tepesine, bu defa som altından bir haç yerleştirdiler. Sonra da taşın altını kazıp, buraya bir hücre yaptılar ve heykelin içinde bulunan çivilerle, haçın parçasını da bu hücreye sakladılar.

Fatih Sultan Mehmet; İstanbul’u alınca, sütunun tepesindeki haçı indirtti. Ancak; Hıristiyanların kutsal emanetlerinin konulduğu yerde kalmasını istedi ve zeminin kazılıp, hücrenin ortaya çıkarılmasına izin vermedi.

İstanbul’un 1918 yılında, işgali sırasında; Vatikan’dan gelen bir gurup rahibin; kutsal emanetlere ulaşmak için, bir süre buralarda barındıkları ve Çemberlitaş yakınlarında bir handan kiraladıkları odadan tünel kazarak, taşın altındaki kaideye kadar ulaştıkları söylenir. Ancak, tünelden çıkan toprağın dikkat çekmesi üzerine, yakalanırlar ve sınır dışı edilirler. 1929 yılında, Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk tarafından, ne olduğunun anlaşılması için, çeşitli arkeolojik çalışmalar yaptırılır. Sonuçta; Çemberlitaş yıkılmadıkça, oradaki emanetlere ulaşmanın mümkün olmadığı fikrine varılır.

İstanbul Çemberlitaş

SÜTUNUN GENEL ÖZELLİKLERİ

Evet; Çemberlitaş’ın yerleştiği kaide şöyle yapılanmış; önce 11 x 11 m. ölçülerinde ve 2.5 m. yüksekliğinde bir blok kaide var. Onun üstünde: 8 x 8 m. ölçülerinde ve yine yaklaşık 2.5 metrelik bir kaide var. En üstte ise; 4 x 4 m. ölçülerinde ve 6 m. yüksekliğinde, sütunun kaidesi bulunmakta.

Kaidenin üzerinde ise; her biri yaklaşık 3 ton ağırlığında ve 3 m. çapında; bileziklerle birbirine oturtulmuş, 9 adet sütun var. Sütunlar: kurşunla birbirine bağlanmış. Sütunların birleştiği yerler; mermer defne yapraklarıyla süslenmiş. Her biri, birbiri üzerine, en ufak bir kırılma olmadan yerleştirilmiş. Piramitlerdeki sır gibi, muhteşem bir işçilik. Bunların; birbiri üstüne nasıl ve bu kadar düzgün yerleştirildiği sır?

Evet, sütunun günümüze ulaşan kısmı; orijinalinden daha kısa. Yani; sütunun bugünkü toplam yüksekliği: 57 metre.

Buradaki yani sütunda kullanılan taşlarında ilginç özellikleri var. Şöyle ki: Kızıl porfir olan bu taşlar, o zaman işlenmesi çok zor olduğu için “Kutsal Taş” olarak kabul ediliyormuş. Granitin başka bir türü. Tanrı Zeus’a inanan kadınlar; porfirden oluşan küçük odalarda doğum yaparlarsa, tanrılar tarafından kutsandıklarına inanırlarmış.

Evet; gerçekten enteresan bir sütun. Özellikle; Hıristiyanlığın, imparatorluk topraklarında egemen olmasının ardından, İstanbul’da yaptırılan ilk Hıristiyanlık simgesi. Ayrıca; Hıristiyanların kutsal emanetleri hakkındaki söylentiler. Bu sütun bu nedenle gidilip görülmesi gereken bir abide.

İstanbul günlük gezi planı hakkındaki yazım için. 

İstanbul Sultanahmet meydanı hakkındaki yazım için.

İstanbul Beyazıt Meydanı hakkındaki yazım için. 

İstanbul Beyazıt Kulesi

İstanbul Beyazıt Kulesi

Beyazıt Kulesi, bugün, İstanbul Üniversitesi Merkez kampüsü içinde bulunuyor. Fatih devrinde, dünyanın ilk tıp fakültesinin kurulduğu Beyazıt kampüsü içinde. Meraklı turistlerin ilgisini çekiyor, ancak, yasak nedeniyle üniversitenin kapısından girmek mümkün değil. Umarım bir gün burası da turizme açılır. Şu an için, yalnızca uzaktan görebileceksiniz.

GENEL BİLGİLER

İstanbul Beyazıt Kulesi: Sultan II. Beyazıt zamanında (1509) “Küçük Kıyamet” olarak isimlendirilen ve İstanbul’u baştan başa yıkan depremin ardından; kentte ahşap binaların ve dolayısı ile yangınların sayısında artma başlar. Çünkü: halk, deprem korkusuyla, ahşap bina yapımına ağırlık verir. Ancak; elbette, bunlarda da, yangınlar artar. Bunun üzerine, bu yangınları gözetleyebilmek için; 1750 yılında; Ağa kapısında, bir gözetleme kulesi yaptırılır, ama ahşap bu kule de; 1756 yılında, Cibali yangınında yanar. Bunun üzerine; 1808 yılında, bugünkü kulenin yerine; yenisi yaptırılır. Ama; bu kulenin de sonu aynı olur, 1824 yılında çıkan yeniçeri isyanında çıkarılan yangında yanar. Son olarak; Sultan II. Mahmut tarafından, 1828 yılında yeni haliyle inşa edilir. Mimarı: Senerekim Balyan. Tasarım olarak; yukarı doğrultulmuş, savaş topuna benzetiliyor. Bunun da; barışı simgelediği söyleniyor. Bakın bakalım, siz nasıl göreceksiniz?

Kulenin yüksekliği 85 m. ve bayrak direğiyle birlikte: 100 m. ye ulaşıyor.

Kuleye: toplam 249 basamakla çıkılıyor. 179 basamakta; kule gövdesinin çanak biçimindeki katına ulaşılıyor. 50 metre karelik bir gözetleme katı burası. Dairesel şekilde yapılmış. 13 adet pencereyle çevrili. Her bir pencereden; İstanbul’un bir semti görünüyor. Yapının: bu ana bölümü; Osmanlı Barok üslubunun çizgilerini taşıyor.

Gözetleme katının üstünde, genişletilmiş bir tabla ve teras var. Sonradan eklenen katlar; aynı plan ve biçimde. Oranlı bir küçülme ile üst üste yinelenmiş. Bu küçük katlara ulaşmak için, 80 basamak daha tırmanmak gerekiyor. Toplam: 4 kat var.

Yangın olduğunda: Beyazıt kulesinden; gündüz sarkıtılan sepetlerle, gece ise fener yakılarak haber verilirdi. Ayrıca; kuleden haberleşme için; kuleye bayrak ve fener asılıyormuş. Kule görevlilerine; köşklüler deniyormuş. Köşklüler; top atışları ile, yangını diğer semtlere duyuruyorlarmış.

1972 yılına kadar, halka açık bulunan kule; o yıldan sonra ziyarete kapatılır ve uzun süre boş kalır. Sonuçta; zamanla harap hale gelir. Neden yasaklanmış? Sanırım; kulenin özellikle iç bölümü ahşap, hani yeniden kulede yangın çıkıp yanmasın diye yasaklandığını sanıyorum. Ama; günümüzde teknoloji o kadar ileri ki; gerekli önlemler mutlaka alınabilir.

Yoksa; yangın çıkacak diye; bütün tarihi eserleri kapatamayız ki? Yok hayır, kapatılma sebebi İtfaiye Teşkilatının çalışması ise; o na da çözüm bulmak kolay. Çünkü; yine gelişen teknoloji, İtfaiye Teşkilatının yangın gözetlemesi için, burayı kullanmanın ötesinde, birçok yeni çözüm yolu yarattığı kesin. İlla ki; buradan yangın gözetlemek şart mı?

Bu aradaki dönemde: yani 1966 yılında; bir Amerikalı girişimci ortaya çıkar. Türkiye’ye gelen Amerikalı iş adamı: kulede, yaklaşık 60 kişilik bir restoran kurmak istediğini ve o zaman için, yüksek miktarda kira vermeye razı olduğunu söyler. İleri görüşlü Amerikalı girişimce, kuleden kesin İstanbul’u seyretmiş olmalı. Çünkü, o tarihlerde kule halka açıktı.

1997 yılında restorasyon çalışmalarına başlanır ve sonuçta kule; yine eskiden olduğu gibi; gözetleme, meteoroloji ve yol durumunu bildirmek amacıyla kullanılmaya başlanmıştır. Kule; İstanbul İtfaiye Daire Başkanlığı tarafından, Kule Müfreze Amirliği olarak kullanılıyor. Evet, daha önce söylediğim gibi, kule: 4 katlı. Bugün; bu dört kattaki yerleşim ise şöyle. Nöbetçi katı, işaret katı, sepet katı ve sancak katı.

Nöbet katı: İtfaiyecilerin kenti gözetlediği yer. Kule katı: yangın gözetlemenin yanında, meteorolojik bildirimler için de kullanılacak. Meteorolojik amaçlı kullanılacak olan katın adı; işaret katı. İstanbul halkı: kulenin ışıklarına bakarak, ertesi günkü hava durumunu öğrenecek. Kule ışıkları; İstanbul’un her noktasından görülebilecek.

Sepet katı: yangın işaretlerinin verileceği, sancak katı ise: Türk bayrağının ve İtfaiye bayrağının asıldığı yer olarak kullanılacak. Kulenin üzerinde çok miktarda obje var. Elbette; cep telefonu vericileri. Bu arada: Kuzey-Güney yönünü gösteren yön çubukları var.

Evet, sonuç olarak: bu kulenin turizme açılmasının gerekliliğine inanıyorum. Yoksa: günümüzde elbette ki İstanbul İtfaiye Teşkilatı, gelişen teknolojiyi kullanarak, yangınları önceden tespit etmek yönünde, başka tedbirler alabilir. Ama; bu tarihi yerin, turizme kazandırılmasının gerekliliğine inanıyorum. Sonuçta; bu kule, konumu itibarı ile, turizme açıldığında, gerçekten çekim merkezi olabilecek kapasitede bir yer.

Amerika’da Şikago kentinde, dünyanın en yüksek binası, “Sears Tower”; çık en üst katına, şehri seyret. Güzel de; çıkış, kişi başı 15 dolar. Beyazıt Kulesini yapın aynı şekilde, turizmden kazanmak aslında çok kolay.

İstanbul günlük gezi planı hakkındaki yazım için.

İstanbul Kapalıçarşı hakkındaki yazım için.

İstanbul Sultanahmet Meydanı hakkındaki yazım için. 

İstanbul Huber Köşkü

İstanbul Huber Köşkü


İstanbullu olup ta, Tarabya’yı bilmeyen olur mu? Peki: Tarabya denilince, burada yemyeşil tepenin sırtları üzerine yayılmış “Huber Köşkü” nü bilmeyen, önünden geçmeyen, uzaktan görmeyen veya duymayan olur mu? Yani, burayı bir anlamda gezginlerin gezme-görme şansı yok, ama ben yine de merak ettim ve biraz araştırdım, gezmesek de görmesek de, bilgi sahibi olalım anlamında, Tarabya ile Yeniköy sahili arasındaki Huber Köşkü nü merak edenler için, aşağıda kısa bir yazı yazdım.

Evet, İstanbul Boğaziçi’nin en gösterişli yapısını birlikte gezmesek, görmesek te öğrenelim. Hani, Boğaziçi’nde tekne gezisi yaparken, uzaktan bu güzelliği görünce, nedir-neredir demeyelim, bilelim.

Boğaziçi’nin en geniş (34 hektar) yeşil alanı olan koruluk içindeki burası: 20. Yüzyıl başında (yapılış tarihi net olarak bilinmemektedir ama bazı söylentilere göre II. Abdülhamit döneminde inşa edilmiştir): İstanbul şehrinde yaşayan Alman Mauser ve Krupp firmalarının temsilciliğini yapan, silah komisyoncusu Huber kardeşler tarafından yaptırılmıştır ve bu nedenle ismi “Huber Köşkü” dür. Ancak, yapım tarihi gibi, yanının mimarı da bilinmemektedir. Huberler: İstanbul’daki Alman Elçilik binasına yakın olması nedeniyle; kendilerine yaptıracakları konut için burayı seçmişlerdir. Özellikle: Madam Huber: bahçe işlerindeki olağanüstü becerisiyle, muhteşem ve el değmemiş bir mekan, koruluk bırakmıştır.

Biraz daha ayrıntıya girmek gerekirse: 1877-1878 yılları arasında Osmanlı-Rus savaşı sonrasında dağılan Osmanlı ordusunu yeniden düzenlemek için, Almanya’dan askeri danışmanlar talep edilir. Ancak, bu askeri danışmanlar ile birlikte, Alman Silah Endüstrisi de ülkeye girer. Bunların başında ise: “Krupp” gibi büyük alman silah firmaları gelmektedir ve bunlar: Osmanlı ordusunun top ve tüfek başta olmak üzere, birçok askeri ihtiyacını karşılamaya başlarlar. Bu firmaların temsilcileri ise: 1898 yılından itibaren: Joshep ve Aguste Huber kardeşlerdir. Bunlar, İstanbul’da kaldıkları kısa sürede, aldıkları komisyonlarla bir hayli zengin olmuşlar ve bu arada, bu köşkü yaptırmışlardır.
Ardından: Huberler, burada 20 yıl kadar yaşadıktan sonra: I. Dünya savaşı ardından, İstanbul işgal edilince, 1922 yılında şehri terk etmek zorunda kalmışlar ve ülkelerine geri dönmüşler ve küçük bir kaleyi andıran köşkü: dönemin Maliye Nazırı Necmeddin Molla satın almıştır. Köşk daha sonraki yıllarda ise; Kavalalı Mehmet Ali Paşa soyundan gelen Mısırlı Prenses Kadriye Sultan ve eşi Mahmut Hayri Paşa’ya satmışlardır. Ancak: Prenses Kadriye, burada uzun süre oturamaz. Çünkü: boğazın nemli havası sağlığına dokunur. Bunlar: 1928 yılına kadar burada kalmışlar ve yine bu dönemde: ana binaya bazı eklemeler yapılmış ve bunlarda özellikle İtalyan mimar Raimondo D’Aranco’nun katkıları olmuştur. Bunun sonucunda: köşkte, günümüzdeki anıtsal görünüm ve eşsiz perspektif ortaya çıkmıştır.

Evet: Prenses Kadriye ve çevresi: 1928 yılında burayı terk ettikten sonra: köşk Fransız Katolik Lisesi “Notre Dame de Sion Okulu”na kiralanmış ve bu durum 1970 yılına kadar sürmüştür.

Okul ve rahibeler tarafından yazlık konuk olarak kullanılan köşkün tapusu: 1932 yılında, rahibe Therese Clement ve Marie Aimeme Odent’e geçer. Çünkü: Mısır’a dönen Prenses Kadriye ve rahibeler ile yapılan yazışmalar sonucunda, köşk, değerinin çok altında bir fiyatla bu rahibelere satılmıştır.
Takip eden süreçte, bu kişilerin varisleri tarafından: köşk ve arazisi: 1973 yılında Boğaziçi İnşaat-Turizm Şirketine satılmıştır. Ardından: 1985 yılında bölge kamulaştırılarak, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliğine tahsis edilmiştir. Çünkü: İstanbul şehrinde Cumhurbaşkanları tarafından kullanılan Florya Deniz Köşkü’nün eskimesi nedeniyle ihtiyaca yanıt vermediği düşünülmektedir.

İstanbul Huber Köşkü; Ardından ise: köşk ve arazisi, Cumhurbaşkanlarının İstanbul çalışmalarında kullanılmak üzere 1986-1988 yılları arasında büyük bir onarım ve tadilat faaliyetine sokulmuştur. Köşkün ilk ziyaretçisi ise, 7. Cumhurbaşkanı Kenan Evren olmuş, kendisi her yıl yaz aylarında 2 ay burada ikamet etmiştir.
Evet: bölgedeki inşaat ve yenileme çalışmaları sürdürülmüş, 1987 yılında tarihi bahçeye havuz yapılmış, 1988 yılında, yine burada görevli personel için lojman binası ve asker-polisler için hizmet binası yapılmıştır. 1993-2000 yılları arasında ise, Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel zamanında yapılan düzenlemeler ile, yine burada yabancı devlet başkanlarının konuk edileceği ve büyük resepsiyonların yapılacağı salonlar düzenlenmiştir.
Burada bir husustan söz etmek istiyorum. Ülkemizin makus talihi: 1994 yılında, burada restorasyon yaptırılmasına karar verilir. Proje yapılır ve restorasyon “Tasarımevi” isimli bir firmaya verilir. Firmanın sahipleri ise: “Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Kurulu” başkanının kızı ve damadıdır. Bunun üzerine, kurulda görevli Profesör, görevinden alınır.
Şimdi, bu bölümde, gelelim arazi üzerinde bulunan yapılara:

Cumhurbaşkanı Konutu


1000 metre karelik alanı kapsayan burası: bölgenin güneybatı bölümünde bulunan bir tepe üzerindedir. Burada: dört blok ve bunları birbirine bağlayan merkezi bir hol bulunmaktadır. Bu hol bölümü: orta avlu ve bu avlunun önünde bulunan oval yemek odası ile Boğaziçi yönüne açılmaktadır. Yine, burada bulunan servis merdivenleri ile alttaki bahçe katına ve mutfakların bulunduğu bodrum bölümüne geçilmektedir. Ayrıca, yine burada bulunan merdivenler ile çatı terasına çıkılmaktadır.
4 blok bulunduğunu söylemiştim. Bu bloklardan iki tanesi “Kabul Salonları” bölümüdür. Bu salonlar, iki kata yapılmıştır ve bunlar arasında merkezi merdiven ve asansör bulunmaktadır. Salonların ön cephesi: Boğazın Anadolu yakası manzaralıdır. Diğer cepheleri ise: yüksek ağaçlarla süslenmiş avlulara bakmaktadır. Bu kabul salonları: ağaçlar arasından geçen bir köprü ile, çalışma odasına ve ön cephe merkezinde bulunan yemek salonuna bağlanmaktadır.
Diğer bir blok ta, ana yatak odaları bulunmaktadır. Bunun hemen yanında ise, Cumhurbaşkanının yakınları için tasarlanmış yatak odaları bulunur.
Son blok ise: çalışma bloğudur ve burası yabancı konuklarla görüşmelerin yapılacağı salon ile bağlantılıdır.

Yabancı Devlet Başkanları Konukevi


Arazinin güneybatı cephesinde, 600 metre karelik bölümü kapsamaktadır. Burası, yabancı devlet başkanlarının konuk edilmesi için, Cumhurbaşkanı konutunun bir uzantısı olarak tasarlanmıştır. Cumhurbaşkanı konutunda bulunmayan, konferans ve basın odaları burada dikkat çeker. Yine burada, konuk devlet başkanı için çalışma yeri ve yatak odası bölümleri bulunmaktadır.

Resepsiyon Alanları


Cumhurbaşkanlığı konutu ve konuk evi arasındaki bu bölüm: 3-4 bin kişilik resepsiyonlar düzenlenecek şekilde tanzim edilmiştir.

Sosyal Merkez Binası


Kalender Tepesinde, Cumhurbaşkanı köşkünün ana girişinin hemen solundadır. Burası: Cumhurbaşkanlığı üst düzey personelinin sosyal ihtiyaçlarını karşılamak için yapılmıştır. Yapının çevresinde: dairesel planlı açık ve kapalı birer kafe, yönetim yeri ve spor salonu bulunmaktadır.

Misafirhane


Cumhurbaşkanı ve yabancı devlet başkanlarına eşlik eden üst düzey yetkililer için tasarlanmıştır. Yapı: merkezi bir hol ve bunun çevresine yerleştirilmiş galerilerde bulunan 12 süit oda ve 4 tane iki kişilik odadan oluşmaktadır.

İstanbul günlük gezi planı hakkındaki yazım için. 

İstanbul Tarabya tanıtımı ve gezilecek yerlerle ilgili yazım için.