Aydın Söke

Söke

Aydın Söke: Büyük bir yer. Özellikle: Didim-Akbük istikametine giderken mutlaka uğradığım, hatta Pazar yerini gezmekten büyük keyif aldığı bir yer. Bu arada: Söke denilince, ülkemizde yaşayan insanların büyük kısmı tarafından, elbette Söke ununun ünü mutlaka akla gelecektir. Bunun dışında, yaz aylarında, buram buram “salça” kokar. Çarşamba günleri ise kurulan pazarı, tüm çevreden gelenler tarafından doldurulur.

 

ULAŞIM

Söke: İzmir-Bodrum yolunun uğrak yeridir. Söke-Aydın arasındaki uzaklık: 54 km. Söke-İzmir arasındaki uzaklık: 120 km. Söke-Kuşadası arasındaki uzaklık ise: sadece 20 dakikadır.

Söke

TARİHİ

1300 yıllarında, Aydın Bey’i tarafından, Türkmen aşiretlerinin buraya getirildiği ve “Söke” ilçesinin, bu aşiretlerden birinin başkanı olan Süleyman Şahın dedesinin kurduğu söylenmektedir. Söke: 1426 yılında, Menteşe Beyliğinin merkezi olarak kabul edilir.

1868 yılında ise, Aydına bağlı olduğu görülüyor. Yörenin isminin kaynağı: uzun yıllar boyunca, Büyük Menderes nehrinin su baskınlarına uğrayan yöre: bu su baskınları sonucu “Su köy” diye anılır ve bu kelime, günümüze “Söke” olarak gelmiştir.

Söke

GENEL

Yüz ölçümü olarak, Aydın ilinin en büyük ilçesidir. İlçenin, deniz seviyesinden yüksekliği, yani rakımı: 23 metredir. İlçenin ortasından: Söke çayı geçmektedir. Çayın iki yanına yayılmış olan ilçede, hareketli bir yaşam gözlenmektedir. İklim: Akdeniz iklim kuşağı hakimdir. Buna bağlı olarak: kışın yağışlı ve yazın ise kurak geçer. Nem oranı ise, yüksektir.

Ancak, yazın en sıcak günlerinde, püfür püfür esen rüzgarı, bir ömre bedel ferahlık verir. Bölgenin bitki türü: çam ve makiliklerden oluşmaktadır. Tarımsal ürün çeşitleri olarak ise: öncelikli pamuk ve daha sonra, zeytin, incir ve üzüm gelmektedir. Ülkemizin, en önemli pamuk üretim merkezlerinden biridir. Söke: 1.derece deprem kuşağında bulunuyor.

Yakın zamanlarda, yörede kayıtlara geçen en büyük depremler: 1846, 1873, 1887, 1888, 1895, 1899, 1904, 1954 ve 1955 yıllarındadır. Son olarak: Söke ilçesinde: Denizli’de bulunan Piyade Tugay Komutanlığına ait, bir kısım askeri birlik bulunuyor. Yani: ilçe sınırları içinde, askeri tesisler ve askeri kişiler görmek mümkün.

Bafa gölü

BAFA GÖLÜ

İlçe merkezine, 50 km. uzaklıktadır. Çamiçi olarak da isimlendirilir. Gölde: bol miktarda kuş barınmakta ve üremektedir. Özellikle: dünya çapında nesli tükenmekte olan, Cüce karabatak ve Deniz kartalı gibi kuş türleri, burada barınmakta ve üremektedirler.

Ayrıca: kış aylarında, buraya göç eden ördek ve su kuşları türleri, beslenme ve barınma için, göl havzasını kullanmaktadırlar.

Toplamda 210 kuş türünün barındığı bu alan; Çevre ve Orman Bakanlığı tarafından “Tabiat Parkı” olarak ilan edilmiştir. Gölün doğal su kaynakları: Büyük Menderes nehrinin düzenli taşkınlıkları ve çevredeki dağlardan gelen yer altı ve yerüstü sulardır.

Gölün çevresi: zeytinlik ve çam ormanlarıyla kaplıdır. Hatta: yapılan araştırma sonuçlarına göre: ülkemizde bilinen en eski zeytin ağacı (2000 yaşında) nın, Bafa gölü kıyısında bulunduğu tespit edilmiştir.

Bafa Gölü

Göl çevresinde: ayrıca “orkide” çiçeği yetiştiriliyor. Yaklaşık 20 tür orkide bitkisi, bu çevrede yetiştiriliyor. Diğer bir özellik ise: göl yöresinin, yenilebilir otlar bakımından çok zengin olması. Zaten: göl kıyısında, yolda ilerlerken, bu otları satan köylüleri göreceksiniz.

İğnelik, sirken, kuşkonmaz, turpotu, radika ve acıot gibi otları, arzu ederseniz satın alabilirsiniz. Ayrıca: göl içinde, irili-ufaklı adacıklar vardır.

Bunların en önemlisi: Menci ve Hayalet adadır. İkizce yarımadasının uç kısmındaki tepede ise, bir manastır var. Meryem Ana’ya adanarak yapıldığı öğrenilen bu manastır; göle, mistik bir hava veriyor. Gölün boyu: 15 km. eni ise 5 km. dir.

En derin yeri: 21 metredir. Ancak, genel anlamda, sığ bir göldür. Antik dönemde, deniz kıyısında bulunan göl: Meandros yani Büyük Menderes ırmağının taşıdığı alüvyonlar ile dolmuş ve deniz kıyısından kilometrelerce uzaklaşmıştır.

Zaten: günümüzde, Büyük Menderes ile gölün bağlantısı kesilmiştir. Ayrıca: göl kıyısındaki zeytinyağı fabrikaları tarafından yaratılan kirlenme nedeniyle, gölde gerekli oksijen seviyesinin azalması ve değişen kimyasal içerik: eko sistemin bozulmasına, balıkların ölmesine ve gölün çevresinin kurumasına neden olmuştur.

Bir zamanlar, bu yörenin insanlarının yoğun olarak uğraştıkları balıkçılık: eko-sistemde ortaya çıkan olumsuz gelişmeler yüzünden, günümüzde tamamen sona ermiştir.

Bafa gölü: yolun kıyısından geçerken mutlaka göreceksiniz. Uzun süre, bafa gölü, yolculuğunuza eşlik edecektir. Göl ile ilgili, uzaktan seyretmekten başka, yapılabilecek bir aktivite maalesef yok.

NE YENİR. NE İÇİLİR

Söke’de, yol kenarındaki çöp şişçilere uğrayarak, “çöp şiş” yemelisiniz.

Söke

NE SATIN ALINIR

Söke yöresinde: yol kıyısında, birçok fabrika satış mağazaları bulunuyor. Duyduğuma göre, bu mağazaların sayısı: 60 civarındaymış. Buralardan: tekstil ürünleri satın alabilirsiniz. Bunun dışında, yazının başında söz ettiğim gibi, Söke pazarına uğrayarak, meyve-sebze ve yöreye özgü otlardan alışveriş yapabilirsiniz.

Söke

GEZİLECEK YERLER

 

 

Priene (Güllübahçe)

PRİENE (GÜLLÜBAHÇE) 

Priene (Güllübahçe) hakkındaki ayrıntılı tanıtım ve gezi yazımı yine bu sitede aynı başlık altında bulabilirsiniz. 

Priene (Güllübahçe)

 

MYOUS (MYES)

Bu antik kent: Söke-Milas karayolu üzerinde, Avşar köyüne yakın bir tepecik üzerindedir. Kentin kelime anlamı ilginç. Yunancada: “faresi bol” anlamına gelmektedir.

MÖ.5.yüzyıldaki bazı yazıtlarda, şehrin adı geçmektedir, yani MÖ.5.yüzyılda burada yerleşim bulunduğu biliniyor. Ünlü coğrafya yazarı Strabon: bu kentin, Panionion birliğine üye olduğundan söz eder.

Heredotos ise: MÖ.499 yılında, Pers donanmasının, Myous kenti açıklarında demirlediğini yazar. Evet, bölgedeki birçok antik kent gibi: Maiandros (Menderes) ırmağının taşıdığı alüvyonlar yüzünden, kentin, denizle bağlantısı kesilir.

Takip eden dönemde ise, sıtma hastalığı kentte yaygınlaşır ve bunun üzerine, halk, burayı terk ederek Miletos şehrine göç ederler. Ancak, giderken, yanlarında: yapı taşları ve heykellere kadar, ne varsa götürmüşlerdir.

Bu yüzden, bu antik kentten günümüze kalan fazla bir kalıntı söz konusu değildir. Tarlalar arasında, sütun ve taş parçaları ve antik kaynaklarda adı geçen ve beyaz mermerden yapıldığı bilinen “Dionysos Tapınağı” ve bu tapınağa ait parçaları görebilirsiniz.

Ayrıca: yine, sur duvarları ve Bizans kalesi kalıntılarını da görmeniz mümkün.

Miletos (Milet)

MİLETOS (MİLET)

İlçe merkezine, 30 km. uzaklıkta, Akköy yakınlarındadır.

Helenistik ve Roma dönemindeki yapılaşma ve önemi nedeniyle, kent, antik dünyanın önde gelen kentlerinden biri haline gelmiştir.

Evet, kentin tarihi süreç içindeki gelişimi hakkında kısa bilgi vermek istiyorum.

Miletos sözcüğünün: Hitit tabletlerinde sözü edilen “Milawada” kelimesinden geldiği düşünülmektedir. Kelime anlamı ise: “Ana Tanrıçaya ibadete giden yolun sahibi olan kent” anlamına gelmektedir.

 

ANTİK DÖNEM YAZARLARININ ŞEHİR HAKKINDA YAZDIKLARI

Homeros İlyada Destanında Truva güçlerini sayarken şöyle der: “Nastes, Phtiriene tepelerinde, Mendirek kıyılarında, Mikal’in zervalarında, Melede’nin (Karya) halkına komuta etti.”

Strabon: Şehrin, ilk olarak Lelegler ve Karyalılar tarafından iskan edildiğini ve Giritliler tarafından kurulduğunu söyler. 

Pozanyas’a göre: “Milet’in ilk adı, kralın adından sonra (Anaktoria) idi. Giritliler buraya Miletos adında bir adamın komutası altında gelmişler ve Karyalılarla karşılaşmışlardı. İyonyalırarın buraya göçü, Efes’dekine benzer. Buraya Kodros’un soyundan gelen Attik kralı Nele’nin yönetimi altında gelmişlerdir. 

Bu göçten Heredot, Pozanias ve Strabon da bahsetmektedir. 

12’nci yüzyılda yaşamış Bizanslı şair Tzetzes’ten: Attik kralı Nele’nin yola çıkmadan önce Delphi kahinine danıştığını öğreniyoruz. Efes’un kuruluşunda da böyle bir danışma söz konusuydu. Nele, yanında Apollon’u değil kısa ceppeli Artemis’i getirmiştir. 

Heredot bu konuda ilginç ayrıntılar verir.

İyonyalılar Mile’ye yerleşmek için geldiklerinde, yanlarında hiç kadın getirmediler. Erkeklerini öldürdükleri Karya halkının kadınlarıyla evlendiler. Bu kadınlar: babalarını, kocalarını ve oğullarını öldürdükten sonra kendi istekleri dışında evlendikleri erkeklere kızarak, bu erkeklerle oturup yemek yememeye ve onlara koca dememeye yemin ettiler ve kızlarına da bu şekilde vasiyet ettiler.”

 

KENTİN KURULUŞ ÖYKÜSÜ:

Girit kralı Minos’un kızı: Delone’nin, Apollon ile olan beraberliğinden: 3 oğlu dünyaya gelir.

Delone; Apollon’un korkusuyla: Miletos isimli oğlunu: ormana bırakır. Ormanda: bu çocuğa kurtlar süt verir, çobanlar büyütür.

Ancak: Miletos, büyüdüğünde, dedesinin kendisini öldüreceğini anlar ve Anadolu’ya kaçar.

Anadolu’da ise, Miletos şehrini kurar.

Evet kuruluş dönemine devam edelim.

Mile’nin kuruluşu ve siyasi gelişimi Efes şehrininkine benzer. İlk olarak, Nele’nin soyundan gelenler tarafından yönetilmiş ve 12 şehirden oluşan İyonya federasyonunun bir parçası olmuştur.

Bir yasaya göre, bu şehirler Kodros hanedanı tarafından yönetilecekti. Yetenek, zenginlik ve belediye işleri arasındaki ilişki ve sadece belediyeye ait olan faaliyetler, bir süre sonra sınıf mücadelelerine yol açtı. Sınıf mücadelelerinden demokrasi ve nihayet tiranlık doğdu. 

Herodot bu döneme ait bazı olayları şöyle anlatır.

“Korinthoslu Periandre’nin arkadaşı Thrasybule, ülkeyi nasıl tiranlık ve mutlakiyetle yönetti, karşıt gurupların liderlerinin etkisini nasıl göz ardı etti. Lidya kralı Alyatte, Mile şehrine saldırırken ordularına nasıl karşı çıktı ve sonunda MÖ 650’de Sardes’i fethedince, Yunanlılar Perslere karşı cephe aldı. 

Bu arada Mile şehri, yeni efendisi Perslerle özel bir anlaşma imzaladı. Bu ittifaka dayanarak tiranlar iktidarda kaldı. Şehri kendi haline bıraktılar. Ancak siyasi işler Persler tarafından kontrol ediliyordu.

Tüm bu dönem boyunca Mile şehri ilerlemenin en yüksek noktasına ulaştı. Şehir kentlerin en gelişmişi, İyonyanın mücevheriydi. Try ve Kartaca ile birlikte dünyanın en güçlü denizci devletlerinden biriydi. 

Her biri çok güvenli, dört limanı gemilerle doluydu ve Akdeniz ve Karadeniz’de Fenikelilerin yerini almışlardı. 

MÖ 6’ncı yüzyılda Milene şehrinin Azak denizi ve Cebelitarık arasında 80 müfrezesi vardı. Yunan sitelerinin hepsinden daha büyüktü. 

Coğrafya ve tarih’in babası Hecatee, Milene şehrinde doğmuş ve büyümüştü. (MÖ 540) İlk harita bu dönemde çizilmiştir, Aristagoras bu haritada: İyonya kütlesinin zenginliğini ve genişliğini göstermişti.

Şair Phocylide bu dönemde yaşamıştı. Mile şehri, İyonya mimarisinin icadında önemli bir rol oynamıştı.

 

Mile Heykeltıraşlık Okulu:

Mile şehrindeki heykeltıraşlık okulu, Samos, Sakız ve Nakşa okullarıyla birlikte, MÖ 6’ncı yüzyılın son bölümünde, Yunan plastik sanatlarının ön saflarında yer almıştı. 

Mile Heykeltıraşlık eserlerinin bazıları şunlardır.

Panormos limanından 5 km uzaktaki Didymes Tapınağına giden yolun her iki tarafında, çoğu MÖ 6’ncı yüzyılın ilk yarısına ait mezarlar, oturan heykeller, uzanmış aslanlar ve sfenksler vardı. Bu heykellerden on tanesi (bir aslan, bir sfenks, çeşitli parçalar, kesik başlar, bir dansçı tasvir eden bir kabartma) 1858 yılında Newton tarafından Londra British Museum’a kaçırıldı. 

Ancak harabelerde daha birçok parça bulunuyordu.

Kabartma yatan bir aslan, diğer parçalarla birlikte Paris şehrindeki Louvre müzesine kaçırıldı. 

Mile şehrinin Arkaik dönemine ait olarak Londra British Museum’a kaçırılan, güzel bir erkek başı ve koşar pozisyonda kanatlı bir kadın özellikle ilgi çeker. Bu eser, 1896 yılında Houssoulier tarafından, Yoran-Hieronda köyündeki bir duvarda bulunmuştur. 

Tüm bu eserler, Milene şehrinde, MÖ 6’ncı yüzyılda plastik sanatlarda ne kadar ilerlendiğini göstermektedir. 

Milet
TARİHİ SÜREÇ:

Miletos: Batı Anadolu’da, Meandros (Büyük Menderes) nehrinin, denize döküldüğü yerde bulunan, antik çağın en önemli kentlerinden biridir.

Şehrin kurulduğu dönemde: Ege denizi: arkada, Beşparmak dağlarına kadar sokuluyor, Bafa gölü ve Miletos şehirlerini içine alarak, geniş bir körfez oluşturuyordu.

Tabii buna bağlı olarak: Miletos, büyük bir liman kenti statüsünü kazanmıştı.

MÖ.140 yılında, Miletos kenti, bilinmeyen bir nedenle saldırıya uğrar ve yıkılır.

Bunun üzerine, yerleşim alanının çevresi, surlarla çevrilir.

MÖ.650-480 yılları arasında ise: Miletoslular tarafından: Karadeniz, Marmara ve Akdeniz’in bazı bölgelerinde, ticaret kolonileri kurulduğu görülmektedir.

Thrasbulas isimli kralın yönetiminde: en parlak günler yaşanmış, kültürel ve ekonomik yönden, bölgede bulunan diğer İon kentlerinin önüne geçmiştir.

 

Pers hakimiyeti:

MÖ 546 yılında Sardes (günümüzdeki Salihli) şehrinin Pers kralı Serhis tarafından fethinden sonra, İyonya’da korku başladı. İyon kentleri; aralarındaki kardeşlik bağlarını daha da sıkılaştırdılar. Aralarında bir konfederasyon kurdular. Ancak Mile, bu konfederasyona katılmadı.

Bir süre sonra İyonya kaynamaya başladı ve ardından anlaşma yolu bulamayan Perslere karşı ayaklandılar. Ancak İyonya kentleri birer birer Persler tarafından fethedildi. Çaresizlik içinde en uzun süre direnen kentler Foça ve Teos oldu.

Sakinlerinin çoğu Yunanistan’a, İtalya’ya, Karadeniz kıyılarına, atalarının 500 yıl önce geldikleri yerlere göçtüler. Sonunda Teos bile düştü ve sakinleri Trakya’da Abder kolonisini kurdular. 

Foçalılar ise, tüm eşyalarını, tapınaklarını, kutsal ateşlerini, kadınlarını ve çocuklarını gemilere yükleyip bir süre Korsika açıklarında dolaştıktan sonra Lucanie’ye yerleştiler.

Burada Eleates Felsefe okulu gelişti. Abder şehrinde olduğu gibi İyonyalıların felsefesi, burada da gelişti. 

Antik Yunan medeniyetlerine çok şey katmış olan Mile de sonunda yenildi. 

Persler, eli silah tutan herkesi katlettiler ve geri kalanları Suse’ye sürdüler. 

Bir zamanlar bir kahin şöyle demişti: “Ey Mile, birçok ulus için zengin bir av olacaksın. Kadınların; uzun saçlı erkeklerin ayaklarını yıkayacak ve bazıları Didim’deki tapınağında hizmet edecek.”

Bu Lade savaşından bir yıl sonra, şair Phrynichos, Atina’daki Dionysos Şenlikleri sırasında, Mile şehrinin düşüşünü öyle bir şekilde canlandırdı ki, tiyatrodaki herkes ağladı ve Atinalılar yas tuttu. 

Evet sonuçta; diğer İon kentleri gibi, MÖ 494 ve 478n yılları arasında Miletos kenti de, Perslerin egemenliğini kabul etmek zorunda kalır. 

Hatta, bir ara Perslere karşı gelirler, ancak yapılan savaşta yenilirler ve Persler tarafından kent yakılıp-yıkılır, halkı ise, Mezopotamya’ya sürgün edilir.

Sonuç olarak, tüm bu olaylardan sonra Efes şehri, İskender’in haletleri zamanında tekrar Küçük Asya’nın merkezi haline geldi ve Mile şehri bir daha asla toparlanamadı.

Ancak Salamis, Platees ve Mikal yenilgilerinden sonra, Persler Küçük Asya kıyılarındaki nüfuslarını kaybettiler ve İyonya kentlerini terk ettiler. Ardından bu kentler ticaret açısından yavaş yavaş canlandı. 

Çok geçmeden; Mile şehri Atina önderliğindeki Delos Konfederasyonuna katıldı ve Menderes nehri ve körfez kıyılarında hayat yeniden başladı. Bu dönemde, Mile yine hızlı bir şekilde ilerledi.

Çünkü Atina’ya ödediği haraç karşılığında, Atina onu 440 yılında Samos ile olan mücadelesinde tuttu. 

Piree kentinin geometrik planını çizen ve bunu memleketinde ilk uygulayan Mileli Hippodamos’un da Atina’nın inşasında önemli bir rol oynadığı görülür. 

 

 

Büyük İskender:

MÖ.334 yılında, Büyük İskender, Persleri bölgeden atar ve bunun üzerine, Miletos kentinde, büyük bir rahatlama gözlenir.

İskender, Mile’ye eski yasalarını ve demokrasisini bahşetti. Bunu takiben, ülkenin mülkiyeti çok değişse de Makedonyalıların elinde kaldı. Mile yine az çok refah ve mutluluk içinde yaşadı ve bazı sanatsal faaliyetler bile görüldü. 

Ekonomik gelişimin sonucu olarak: surlar yenilenir, yeniden yapılaşma başlanır.

 

Roma hakimiyeti:

MÖ.190 yılında, Roma imparatorları tarafından, kent ele geçirilir.

Roma, Mile’ye hatırı sayılır bir bağımsızlık bırakmıştı. 

Romalıların, kentin yeniden yapılaşmasında büyük payı bulunur.

Mile şehrinin surları kısa sürede yeniden yükseldi. Romalılar, şehirde büyük surlar, kapılar, geçitler, büyük binalar, gymnasiumlar, hamamlar ve bir tiyatro inşa ettiler.   

Persler tarafından yıkılmış olan Didim tapınağını çok mütevazi bir planla, yeniden inşa etmeye giriştiler. 

Güçlü bir savaş ve ticaret filosu kurdular. Bergama, Efes, Antakya, İskenderiye ve Sirakuza gibi şehirlerle, birçok temas ve alışverişte bulundular. 

Ancak, İyonyanın diğer şehirleri gibi Mile şehrinde de vatanseverlik ve erdem kalmamıştı. Mile de bir tüccar hayati yaşanmaya başladı. Daha derin bir zekadan ve yaratıcı dehadan yoksun olduğu için kendini rehavete, şehvete ve bayağı lükse teslim etti. 

Ancak: MS.3’ncü yüzyıldan sonra, Romalıların, Miletos kentine olan ilgileri biter.

Çünkü: Latmos körfezi dolmakta, şehir denizden uzaklaşmakta, kıyı bataklık haline gelmekte ve sıtma nedeniyle, şehir halkı, şehri terk etmektedirler.

 

Bizans dönemi:

Takip eden Bizans döneminde ise: şehir sınırları oldukça daralmış ve binalar: tiyatronun çevresinde toplanmıştır.

Miletos (Milet)

Yapılaşmada: ızgara planı uygulanmış ve yapılar bu plan gereği yerleştirilmiştir.

 

Menteşe Beyliği dönemi:

1261 yılında ise, Karia bölgesinde kurulan Menteşe Beyliği, yöredeki diğer kentlerle birlikte, Miletos şehrini de ele geçirirler.

Menteşe Beyi Orhan Bey; 1333 yılında bastırdığı sikkelerde: şehrin adını “Palatia” olarak yazdırır.

1424 yılında ise, Sultan II. Murat tarafından, yöre ve harabeye dönen Miletos şehri, Osmanlı topraklarına katılır.

Milet

GÜNÜMÜZE KALAN KALINTILAR:

Yakın zamana kadar eski Mile şehrinin yeri bilinmiyordu. Sadece genel görünümü değil, yerlerin dış şekli bile, genel görünüm, eskiden olduğu gibi hiç uyuşmuyordu.

Kentin deniz kıyısında bir kıstak üzerinde olduğu biliniyordu. Dört limanı vardı ve Menderes nehrinin aktığı denize doğru uzanıyordu.

Bir Bizans kalesinin kalıntılarıyla kaplı, çıplak bir tepenin üzerinde, bir Yunan ve Roma kentinin bazı izleri bulunmaktaydı.

Şimdi Menderes nehri eski yatağından kilometrelerce uzakta, çevre göz alabildiğince kum ve çamurdur. 

Tales: “Düzenli hareketin olmadığı yerde hayat yoktur. Hareketin prensibi sudur” demiştir. 

 

Arkeolojik Araştırmalar;

Berlin Müzesinde çalışan Profesör Wigeand, 1906 ve 1907 yıllarında, orijinal Mile şehrinin yerini keşfetti. Bu eski Mile şehri, MÖ 949 yılında Persler tarafından tahrip edilmişti. 

Milet

Yeni kentin inşa edilmesi:

Yarımadanın ucundaki alanda, eski kentin Persler tarafından yıkılmasından sonra tahminen 2 kilometre mesafede, yeni kent inşa ediliyordu.

Eski Mile şehri, yeni Mile şehrinin alanının, üçte birinden fazlasını kaplıyordu.

Eski şehrin topoğrafyası ve anıtlarının evrimi hakkında, daha kesin bilgiler elde etmek için daha kapsamlı kazılara ihtiyaç vardır.

Bununla birlikte, tapınağın kulelerinde bulunan çiçek işlemeli vazo parçaları, mermer oluk parçaları ve benzerleri, eski Mile şehri hakkında fikir vermekteydi.

Burada eski büyük şehrin, ticaret, sanat, fikir ve zevk çeşmesinin izleri vardı. 

Eski Mile şehrinin bulunduğu yer, daha sonra inşa edildiği yerin, 800 metre güneyinde, Kelebek Tepesindeydi ve deniz seviyesinden 63 ve 43 metre yükseklikte, iki alan vardı. 

63 metre yükseklikteki alanda: eski kentin izleri olarak sadece bazı duvar izleri, kaplar, tavalar, kandiller ve vazolar bulunmuştu.

43 metre yükseklikteki alanda: aralarında sokak izleri bulunan duvarlar ve küçük bir kutsal alanın mermer temelleri ortaya çıkarıldı. 

Mile şehri, Karya dağlarına bitişik bir kıstağı olan yarımadaydı. Kıstak güneydeki karadan ayrılmış ve daha sonra güneydeki kıyıya uzanan uzun bir yarımada oluşturmuştu. En uç kısmı, bir körfez oluşturuyordu. 

Yarımada: en uçta 800-1000 metre genişliğinde, 3 km uzunluğundaydı. Bir kara şeridiyle karaya bağlanıyordu. Tepelerin sırtlarında şehrin binaları vardı. Tepeler arasında geniş dereler, dört liman ve deniz kıyısında güzel bir rıhtım vardı.

Kara tarafı yüksek duvarlarla ve savunmayı kolaylaştıran çok d ar bir kıstakla kapatılmıştı. En önemli iskele ve liman güneydoğudaydı. Şehrin eteklerinde şehri koruyan iki büyük aslan bulunur, bu aslanlar Mike sikkelerinde de görülürdü. 

Koyun sonunda, üç tarafta rıhtım vardı. Bu rıhtımlarda çok görkemli bir zafer anıtı vardı. Denizden Mile şehrine girerken, sol tarafta Apollo Dlephios tapınağının sütunları görülürdü. Bu tapınak, denizcilerin koruyucusuydu ve denizlerde gemilerde yolculuklarında onlara eşlik ederdi. 

Sağ tarafta, tepelere dağılmış evler vardı. Önde ise, büyük kamu binalarıyla şehir uzanıyordu. Bir yabancı Mile şehrine geldiğinde, küçük dükkanlar ve sokaklar değil, Venedik şehrindeki gibi görkemli caddeler üzerinde, kütüphane gibi mermer binalarla karşılaşırdı. 

Doğu rıhtımının sağ tarafında, geniş bir cadde üzerinde Agora binaları vardı. 

Sol tarafta ise gymnasiumlu hamamlar ve İyon tarzında çok görkemli sütunlarla süslü hamamlar bulunuyordu. 

Pline’ye göre yüzyıl sonunda deniz Menderes nehrinin yaklaşık 3700 metre aşağısındadır. 

Pausanias zamanında, MS 173 yılında, Priene ve Mile arasındaki arazi tamamen doluydu. Ancak Mile şehri ile, bu yeni doldurulmuş ova arasında küçük bir dar kanal vardı. Kumla tamamen dolması Efes’in doldurulmasından sonra gerçekleşti. Çünkü burası çok geniş bir yerdi. Rayet’in hesaplamalarına göre: 15 km genişliğinde olan bu kum sahası, MS 1’nci yüzyıl içinde, önce 1200 metre, daha sonra alan genişledikçe ortalama 600 metre kumla dolmuştu. 

Mile limanı, MS 4’ncü yüzyılda tamamen kumla dolmuştu. Bu dolgu halen devam etmektedir. Şimdi büyük bir göl olan Latmik körfezi, batı ucunda kıyıdan 18 km uzaklıktadır. Mil şehri denizden ayrılmıştı. 

MS 178’de büyük bir depremle harap olur. 

Bizans ve Osmanlı  dönemlerinde, sanki yorgun ve bitkin düşmüştü.

Miletos Tiyatro
TİYATRO:

Diğer tüm Yunan tiyatroları gibi yamaca oyulmamıştır. Çevresi yüksek mermer duvarlarla çevriliydi. Trajan’ün hükümdarlığı sırasında, MS 2’nci yüzyılın başlarına ait olmasına rağmen, Yunan tarzının tüm güzelliğine sahiptir. Ayrıca hiç bir Yunan tiyatrosunda görülmeyecek heybete sahipti. Tiyatro batı-güneybatı yönünde inşa edilmiştir. İzleyicilerden hem şehrin hem de denizin manzarasını görebilecekleri şekilde konumlandırılmıştır. 

Tiyatro 15.000 seyirci kapasitelidir. 

Tiyatro yarım daireden daha büyük cavea’ya sahiptir. Alt sıralar, orta ve üst sıralar olarak ayrılmıştır. Alt enstant, orta bölüm ve üst bölüm gibi katmanlar vardır. 

Birincisinin ortasındaki iki, 20 basamak oldukça iyi durumdadır. 

Miletos Tiyatro

Bir sütun var, ama burası imparatorun oturduğu yerdi. Yapım tarzı Roma’nın büyük amfi tiyatrosu Colesie gibidir. sesi en iyi yansıtan bir tarzdadır. Buradan bazı heykeller, Rayet tarafından Paris Louvre Müzesine kaçırılmıştır. 

Tiyatronun altındaki geçitler ve galerilerle, tiyatronun liman ve şehirle bağlantılı olarak hem pratik hem de tören amaçlı kullanıldığını düşündürür. 

Tiyatronun arka tarafında bir yerde bulunan bir kayıt: işçiler arasında bir kavga çıktığını ve bu kavganın Didymes tapınağı tarafından çözüldüğünü söylüyor. Kelebekler Tepesi ile Aslanlar Limanı arasındaki tiyatronun çevresinde ünlü şehir plancısı Miletli Hippodamus tarafından çizilen düzenli caddelerin izleri hala görülebilmektedir. 

 

TANRILAR MAHALLESİ

Tiyatro ve Faustina hamamları arasındaki mağaralar, bu mahallede tanrılara ait tapınakların bulunduğuna işaret etmektedir. Dünyanın dört bir yanından alınan tanrıların muazzam yüzleri, doğanın, yaşamın ve toplumun canlı güçleri, o  dönemde dünyanın çeşitli zihniyetleri bu tanrılar mahallesi tarafından temsil ediliyordu. 

Miletos Roma Hamamları
ROMA HAMAMLARI:

MS 1’nci yüzyılda inşa edilmiştir. Roma döneminden kalma hamamlarda, 48 sütunlu bir avlu, soğuk su ve sıcak su yalakları, terleme yerleri ve dinlenme odaları vardı. 

Miletos Faustina Hamamları
FAUSTİNA HAMAMI-HALK HAMAMLARI-baths of faustina:

Tiyatroya yaklaşık 150 metre uzaklıktadır. 

MS 2’nci yüzyılda inşa edilmiştir. Roma imparatoru Marcus Aurelius’un eşi Faustina için yaptırılmıştır. Kentin en büyük Roma hamamlarından biridir. 

Faustina hamamında büyük havuz, çeşme ve süslemeli heykel unsurlarının bulunduğu belirtiliyor. (örneğin: aslan figürü, nehir tanrısı heykelinin kaidesi gibi)

Bu hamamların bulunduğu yerde, birçok heykel bulunmuştur. Bunlara örnek: bir kadın tarafından tutulan sarhoş bir Dionysos heykeli, çıplak bir Afrodit, cerrahi aletlerle dolu bir şey taşıyan küçük bir Telesphor’a bakan bir Akslepios, çıplak bir fetih kahramanı, aslan derisine sarılmış bir Hermes heykeli.

Miletos Nympoeun-Anıtsal çeşme
NYMPHOEUM-ANITSAL ÇEŞME:

İmparator Titus zamanından kalmadır. MS 1’nci yüzyıl sonlarında inşa edilmiştir. Antik kentin merkezi konumundadır. İon düzenindeki sütunlu galeri, Agora kapısı ve Büyük Kilise arasında kalır. 

Boyutları yaklaşık 20 metre genişlikte, 21 metre derinlikte ve 16 metre yüksekliktedir. Üç katlı mermer bir cepheye sahiptir. Her kat farklı süslemelerle (sütun başlıkları, heykeller, nişler, sütunlar) bezenmiştir. Cephede hem estetik amaçlı heykeller hem su akıtma işlevi gören su borusu taşıyan heykel figürleri vardır. Sütun başlıklarında bitkisel kabartmalar, nişlerde tanrı, yarı tanrı ve kahraman figürleri vardı. 

Kent merkezinin su ihtiyacını karşılamak açısından çok önemli bir yapıdır. Çeşme görevi, su deposu, latrina yani tuvalet ve diğer su dağıtım sistemleriyle entegre edilmiştir. Kent dışındaki kireçtaşı platonun kaynak suyunu, bir su kemeri aracılığıyla Milet şehrine taşımıştır. 

Burada, kemerler üzerinde getirilen sular fışkırırdı. Kısmen dini, kısmen eğlence ve dinlenme yeri olan bir  yapıdır.

Bugün yapının ön cephesinde bazı kalıntılar, su depoları, su dağıtım sisteminin taş iç parçaları hala ayaktadır. Orijinal yapı tam olarak ayakta değildir, birçok mermer parçası restore edilmiş ya da kazılarla gün yüzüne çıkarılmıştır. 

 

HÜKÜMET KONAĞI VE BELEDİYE:

Bina dört köşeli değil, masifti. Çıkma şeklinde bir duvarla kapatılmış ve dıştan Dorik sütun başlarıyla süslenmişti. Bu sütun başlıkları arasında pencereler ve oymalı kalkanlar bulunmaktaydı. Dört kapı, dört tarafı sütunlarla süslü geniş bir avluya açılmaktaydı. Avlunun ortasında Artemis Boulaida bulunmaktaydı. Bu, kişinin danıştığı tanrıdır. Antik Yunanistan’da çok nadirdir ve neredeyse bu bölgeye özgüdür. 

Belediye binasının meydana açılan kapısı 11 metre genişliğindedir. Meydanın ötesinde, doğuda 150 x 200 metre boyutlarında ikinci bir muazzam Agora vardı. 

Milet Delphinion
DELPHİNİON:

Antik Miletos kentinin güneydoğusunda, Lion Körfezinin kenarında ve kutsal yol üzerinde yer alan bir Apollon Tapınağıdır. Bu tapınak, Miletos’un dini ve kültürel yaşamında önemli rol oynamıştır. Delphinion, özellikle Didyma’daki Apollon Tapınağına yapılan kutsal yürüyüşlerin başlangıç noktası olarak kullanılmıştır. 

MÖ 6’ncı yüzyıla tarihlenen erken dönem yapıları, tapınağın temelini oluşturur. Roma döneminde tapınağın çevresine Dor tarzında bir sütunlu galeri eklenmiştir.  

Miletos Kuzey Agora
KUZEY AGORA:

Miletos kentinin en eski ve en önemli Agoralarından biriydi. MÖ 5’nci yüzyılda inşa edilmeye başlanmış ve zamanla kentin sosyal, ekonomik ve kültürel merkezi haline gelmiştir. Aslanlı limanın hemen güneyindedir. Agora çevresini saran sütunlu portikolarla çevrilidir. Bu stoalar, hem ticaretin hem de sosyal etkileşimin merkezi olmuştur. Agoranın iinde çeşitli dükkanlar, işyerleri ve kamu binaları bulunmaktaydı. Bu yapılar, kentin günlük yaşamının kalbini oluşturuyordu. 

Miletos Gymnasium
GYNASİUM:

Gymnasium, dikdörtgen planlı olup çevresini saran sütunlu portikolarla çevriliydi. İç avluda spor aktiviteleri için geniş bir alan bulunurdu. 

MS 2’nci yüzyıl ortalarına ait spor salonuna (gynasium) güney tarafından bir merdivenle girilirdi.

İç avluda spor aktiviteleri için geniş bir alan bulunurdu. 

Bu avlunun sonunda, Dor tarzında kapılar vardı. dördünce cephe daha yüksekti ve İyon tarzında sütunlara sahipti. Her tarafı frizlerle süslü kapısı vardı. 

 
BOULETERİON:

Miletos kentinin en önemli kamu yapılarından biri olup, MÖ 2’nci yüzyılda, Seleukos kralı IV Antiochos Epifanes döneminde inşa edilmiştir. Bu tarih yapıya ait bulunan yazıtlara dayanmaktadır. 

Bu yapı, kentin yönetim merkezi olarak kullanılmış ve halk meclisi olan Boule’nin toplantılarını gerçekleştirdiği yer olmuştur. 

Miletos şehrinin doğusunda, kutsal yolun hemen doğusunda kayalık bir tepeye inşa edilmiştir. Yapı üç ana bölümden oluşmaktadır. Bunlar ana giriş kapısı, dört bir tarafı Dor düzeninde sütunlarla çevrili açık alan, yüksekliği iki kat olan, 19 sıralı taş oturma düzenine sahip yarım daire şeklinde bir salon. 

Salonun batı duvarlarında, dört giriş bulunmakta ve arka sıralara ulaşım için ek merdivenler mevcuttur. Oditoryum, dört güçlü İyonik sütun tarafından desteklenen ahşap bir çatı ile örtülüdür ve içeriye ışık girmesi için pencere açıklıkları vardır. 

Yapı ince işçilikle yapılmış mimari ve heykelsi süslemelerle zenginleştirilmiştir. roma döneminde, avluya bir kahraman anıtı eklenmiştir. Ayrıca, Bouleuteriondan çıkarılan iki mermer tripod anıtı, Berlin Antikesammlung da sergilenmektedir. 

Miletos Athena Mabedi
ATHENA MABEDİ:

Athena mabedinin bulunduğu yerde yapılan kazılarda MÖ 2000 yıllarına tarihlenen, Girit’te yapılmış Geç Myken seramikleri bulunmuştur. Bu seramikler, Miletos ve Myken kolonilerinin varlığının kanıtıdır. 

Evet, Athena Tapınağı, antik Miletos şehrinin en önemli dini yapılarından biri olup, kentin güneydoğusunda, Tiyatro Limanının yakınlarında yer almaktadır. Bugün kazı alanının çevresinde tuz çamları, zeytinlikler ve tarım arazileriyle çevrili bir havuzun içinde kalmaktadır. Bu nedenle yapıya ulaşmak için müzeden tiyatroya giden toprak yolları takip etmek gerekir. 

Tapınak İyon düzeninde bir plana sahiptir. Bu çevresinde sütunlarla çevrili bir yapıyı ifade eder. Ancak günümüzde sadece temelleri ve bazı mimari parçaları gün yüzüne çıkarılmıştır. Tapınağın inşası, MÖ 500 yıllarına tarihlenmektedir. Ancak Persler Miletos şehrini MÖ 494 yılında fethettiklerinde tapınak henüz tamamlanmamıştı. Bu nedenle yapının tamamlanıp tamamlanmadığı kesin olarak bilinmemektedir. Tapınak taş bloklardan inşa edilmiştir. Günümüzde bu taş blokların bazıları havuzun içinde görülebilmektedir. 

 

BAZİLİKA:

MÖ 3’ncü yüzyılda inşa edilen Dionysos Tapınağının yerine, MS 4’ncü yüzyılda Aziz Michael Bazilikası ve Piskopos Sarayı inşa edilmiştir. 

Eski tiyatronun yanındadır. Şehir merkezinde yer alan bu büyük bazilika, Bizans döneminin en önemli dini yapılarından biridir. Günümüze ulaşan kalıntıları, dönemin mimari özelliklerini yansıtmaktadır. 

Bu bazilika, geometrik motifler ve hayvan resimleri ile süslüdür ve doğu tarzında karışık İskenderiye tarzındadır.

İlk doğu bazilikaları ile son stil olan Ayasofya stili arasında, bir geçiş olması nedeniyle dikkat çekicidir. 

 

Aydın Söke İlyas Bey Camisi
İLYAS BEY CAMİSİ

Miletos antik kentinin yanındaki, Balat köyündedir.

Menteşoğullarından İlyas Bey tarafından, 1404 yılında yaptırılmıştır.

Timur’un Anadolu’daki otoritesinden sonra Menteşe Beyliğinin yeniden bağımsızlığını tazelemesinin ardından yapımına başlanmıştır. Osmanlı öncesi yapı tarzını taşır. 

Caminin yapımında: Miletos antik kentinin mermer blok taşlarından yararlanılmıştır. Bu yüzden de caminin içerisi ve dışı düzgün mermer bloklarla kaplanmıştır.

Kuzey cephede sivri kemerli bir giriş kapısı bulunur. Kapı üzerinde üç satırlık bir kitabe yerleştirilmiştir. 

İç kısmı kubbe ile örtülüdür. Kubbe sekizgen kasnak üzerine oturtulmuş ve yaklaşık 14 metre çapındadır. Kubbe kiremitlerle kaplıdır. 

18 x 18 metre ölçülerindedir. Doğu duvarında alt sıradaki pencereler çini kakmalı ayetlerle süslenmiştir. Mihrabı mermerdir ve geometrik motiflerle süslenmiştir. 

Üzeri, kiremit örtülüdür. Caminin mermer mihrabı: geometrik desenlerle süslenmiş olup, yapıldığı dönemin en güzel örneğidir.

Zaman içinde yıkımlar ve depremler camide tahribata yol açmıştır. Örneğin: 1955 depreminde minaresi büyük ölçüde zarar görmüştür. 

Caminin karşısında İlyas Bey’e ait olduğu kabul edilen kubbeli türbe vardır. Ayrıca caminin çevresinde zamanla harap olmuş medrese ve imaret gibi yapıların kalıntıları vardır. 

Miletos Hamam
HAMAM

Antik kentte, Milet hamamının bulunduğu yerde, 15.yüzyılda yapılmıştır. Osmanlıların bölgeyi fethetmesinden sonra yapılmıştır. 

Dikdörtgen planlı olan hamamın yapımında: antik dönemlere ait taş parçaları kullanılmıştır. Yapıdan, günümüze, sadece: soyunmalık olarak kullanılan bölümü gelmiştir.

Ortadaki büyük kubbeli sıcaklığın hemen yanlarında ise, halvet hücreleri, sıcak su sarnıcının yanında bulunmaktadır. Kubbesi yıkılmıştır. Ancak, hamamın giriş ve iç kısmındaki duvarlarda bulunan gemi resimlerine dikkatinizi çekmek istiyorum. Bu resimler, söylenenlere göre, hamamın Milet şehrine gelen denizciler tarafından kullanıldığının ifadesidir.

Miletos Milet Müzesi

MİLET MÜZESİ

İlçe merkezinin 40 km. uzağında, Miletos antik kenti içindedir. Müze: 1973 yılında hizmete açılmıştır. Miletos antik kentinde bulunan arkeolojik eserler: burada sergilenmektedir. Müze binasında: havuzlu bir hol, bir salon ve daha küçük iki salondan oluşmaktadır. Burada: MÖ.15.yüzyıla tarihlenen Myken seramikleri ve takip eden dönemlere ait, çeşitli eserler sergilenmektedir.

 

 

Aydın ili tanıtımı ve gezilecek yerlerle ilgili yazım için.

Söke ilçesi Karine antik kenti tanıtımı ve gezilecek yerlerle ilgili yazım için.

 

Aydın Söke Prıyen Piriene Güllübahçe

Priyen, Aydın ili Söke ilçesi yakınlarındadır. Söke’nin Güllübahçe Mahallesi yakınlarında, Samson (Mykele) dağlarının güney yamacında kurulmuştur. Söke ilçe merkezine 15 km uzaklıkta Modern Güllübahçe köyü sınırları içindedir.

Aydın-Söke karayolundan buraya ulaşmak mümkündür. Ancak ziyaret sırasında dik ve bazen zorlayıcı merdivenler bulunduğunu bilmelisiniz.

 

ARKEOLOJİK ARAŞTIRMALAR:

Prıyen şehrinin kalıntılarından, ilk olarak 18’nci yüzyılda söz edilmiştir. İngilizler 1868 yılında acele bir kazı yapmış ve bazı mermerleri Londra’ya götürmüştür. 1873 yılında Thomas ve Rayet de kazı yapmıştır. Ancak kazı Berlin Müzesi adına Human, Wiegand ve Sehrader tarafından gerçekleştirilmiştir.

Kazıdan sonra, Belediyeleri, sokakları ve evleri tamamen ortaya çıkarıldı ve dört veya beş bin nüfuslu bir Helenistik kenti görselleştirildi.

 

ŞEHRİN KONUMU:

Şehir, çaprazda büyük bir kayaya yaslanmış durumdadır. Bu kayanın üzerinde, 350 metre yükseklikte, tırmanması zor küçük bir plato vardır. Şehrin tutan platform, ovaya doğru kavisli bir şekil alır ve ötesinde ve berisinde kapıları olan 2.5 kilometrelik sur duvarlarıyla çevrilidir.

Bu platform yatay değildir. Ancak esas olarak en alçağı ovadan 30 metre, en yükseği ise 130 metre yukarıda olan 4 taraça üstündedir.

Şehrin ana kısmı, 79 ve 97 metre yüksekliğindeki ortadaki iki taraça üstündedir.

Akropolise giden yoldan kazı alanının tamamı görülebilmektedir.

Yollar birbirini, dama tahtası çizgileri gibi düzgün bir şekilde kesmektedir. Sokak genişlikleri 3.5 metreyi bulur, cadde genişlikleri ise 7 metreye kadar ulaşır.

Yine şehrin önemli özelliklerinden birisi: mitolojik açıdan zengin, antik çağların Nil’iden sonra en bilinen ikinci nehir olan Maeander deltası üzerindeki konumudur. Deltanın ardı ardına çamurlanması, muhtemelen şehrin MÖ 350’de bugünkü konumuna taşınmasına ve böylece o dönemde oldukça modern olan şehir kompleksini inşa etme fırsatı bulmasına neden olmuştur.

TARİHİ GEÇMİŞİ:

Prian, MÖ 10’ncu yüzyılda kurulmuştur.

Kuruluşu sonrasında toprakların ilk sahipleri olan Karyalılara karşı savaşılmış ve Prianlılar, Efeslilerden yardım almışlardır.

Tarihçi Strabona göre: Prian, Atinalı Nelee’nin oğlu Aepytos tarafından kurulmuştur ve daha sonra Tep’ten yeni göçmenler gelmiştir. Başka bir yerde, tarihçi Anyl, bu şehrin sakinlerinin aslen Helice’den geldiğini söyler.

Evet devam edelim:

Kuranlar bir İyonya Efes gurubuydu ve benzer koşullar altında kurulmuşlardı. O dönemde 12 kentten oluşan İyonya Konfederasyonuna bağlıydı. Bu Konfederasyon, ovaya doğru uzanan Mikale dağının burnuna Poseidon Heliconios tapınağını inşa etmiştir. İlham yoluyla kayıpları önceden haber veren kahini, resmi kurban törenlerine başkanlık ediyordu.

Bu şehir, daha sonra Lidyalılar tarafından ele geçirilmiştir.

Daha sonra, MÖ 546’da Persler tarafından şehir yağmalamış ve sakinlerini köleleştirmiştir.

MÖ 6’ncı yüzyılda, Priene, Yedi Bilgeden biri olan Bias’ın eviydi. Bias hakkında çok az şey biliniyor. Onu daha çok, kendisinden sonra yaşamış olan Efesli Herakleitos’un anlatımıyla tanıyoruz. Herakleitos onun hakkında “Aklı diğerlerinden daha büyüktür” der.

Evet, Plutarkhos’a göre bu adam: Prian Sisam ile Miletliler arasında devam eden mücadele sırasında Sisam’a elçi olarak gönderilmiştir.

Plutarkhos’a göre: Mısır kralı bu filozofa sefil bir tebaa göndermiş ve ona dilinin en kötü kısmını kesmesini söylemiştir. Filozof dilini kesmiş ve Mısır kralına geri vermiştir.

Perslere karşı İyonya isyanı sırasında Priyn 494 yılında Lade savaşına 12 gemi göndermiştir.

Priyn Peloponnesos savaşlarında da önemli bir rol oynamıştır.

Bu kentin kaderi de diğer İyonya kentlerinin kaderine benzer.

Kimi zaman İran egemenliği atında kalmış, kimi zaman da Ellas’ın kurtarmasıyla kurtulmuştur.

Perikles’in hükümdarlığı sırasında, günümüze ulaşan kayıtların bize anlattığına göre, sınırların belirlenmesi konusunda Samos ile aralarında bitmek bilmeyen çatışmalar yaşanmıştır. Bu kayıtlar antik Yunan diplomasisi ve kamuoyu için çok önemli ve ilginç belgelerdir.

Önce Lysimach, sonra Antiorhus dönemlerinde Samoslular yeniden savaşmaya başladılar.

Üçüncü yüzyılın ortalarında, savaşlar vardır. Bu kez önce Rhodoslular sonra da Mısırlılar hakemlik yaparlar. Üçüncü yüzyılın sonunda Prian Mısır’a, yüz yıl sonra da Roma’ya tabii olur.

Kısaca tüm İyonya kentleri gibi Prian da isteyerek ya da istemeyerek çeşitli egemenliklerin altına girer.

Doğal çevresinin güzelliği içinde, ticari yetkinlik ve entelektüel faaliyet göstermesine rağmen, onu fazla üzmeyen kolay bir hayat yaşadı ve sonunda öldü.

Başlangıçta bu şehir bir ticaret ve eğlence şehri ve bir limandı. Ancak daha sonra Menderes onu doldurdu. Daraa zamanında Yunan coğrafyacı ve denizci olan Seylax, o dönemde iki iskelenin var olduğunu kaydeder.

402 savaşını anlatan Thucyidide döneminde Priyen’den bahsedilmez. Muhtemelen o dönemde savaş gemileri artık buraya yanaşamıyordu. Strabon’un zamanında şehir denizden kırt stade (1 stade 120 adımdır) uzaklıktaydı. Şimdi ise 15 km uzaklıktadır.

 

KENTİN EN ÖNEMLİ ÖZELLİKLERİ:

Miletli mimar Hippodamos tarafından geliştirilen ızgara (grid) planına göre düzenlenen ilk şehirlerden biridir. Arkeologlar tarafından kazılıp yayınlanmasından sonra şehir Yunan “ideal şehri” olarak kabul edildi.

Ayrıca, demokratik, oldukça kültürlü bir orta sınıf şehrinin mimari yansıması olarak anlaşıldı.

Bu nedenle, 20’nci yüzyıl ortası şehir planlama teorisinin kentsel planlama projeleri içinde, doğrudan bir model olarak bile kullanıldı. Şehir planı, Avrupa’dan tüm Amerika kıtasına ve Doğu Asya’ya kadar şehir planlama tarihiyle ilgili her ders kitabında bulunabilir.

Her vatandaş, esasen aynı evlerin inşa edildiği, tam olarak aynı büyüklükte bir arsayı, kurayla alırdı.

Sarp bir kaya üzerine inşa edilen kent, savunma duvarları, merdivenli yollar ve kontrol edilebilir tepelerde yerleşimiyle stratejik bir avantaj sağlamıştır.

Tarihçi kaynaklara göre, dünya tarihinde ilk kanalizasyon sistemlerinden birine sahipti ve planlı kent anlayışına öncülük etmişti. Şehrin planı ve mimari yapılar nedeniyle, şehir “Anadolu’nun Pompeisi” olarak anılmaktadır.

Günümüzde British Museum’da bulunan ve Archelaos olarak adlandırılan bir kabartma (antik heykeltıraş Prieneli Archelaos tarafından yapılmıştır) , Priene’de müzik sanatlarının yüksek statüsünün bir örneğidir. Zarif figüratik kabartması, Homeros’un Apotheosis’ini (bu türden tek antik tasvir) tasvir eder ve Priene’de edebiyat ve felsefenin gördüğü büyük saygının kanıtıdır.

1895-99 yılları arasında yapılan kazılarda, kazıcılar MS 5’nci yüzyıldan itibaren Hıristiyan şapelleri ve ibadethaneleri keşfettiler. Bunların dağılımı mekânsal ayrımlardan açıkça anlaşılıyordu.

Eski pagan kült alanının yanında, putperest alanı yok etmeyen, aksine onu etkisizleştiren küçük bir Hıristiyan şapeli her zaman mevcuttu.

Eski ve yeninin bu şekilde bir arada bulunması, Athena tapınağında, tiyatroda, Mısır tanrılarının kutsal alanında, Agora’nın doğu tarafında ve doğu nekropolünde görülür.

 

ANTİK KALINTILAR:

Şehirde yapılan arkeolojik araştırmalarda eski kente ait hiçbir taş bulunamamıştır. Kazı sırasında ortaya çıkarılan binalar, Büyük İskender’in gelişinden biraz öncesine tarihlenir.

Muhtemelen şehir, Menderes’in baskın yapmaması için dağ sırtlarında, daha güvenli bir yerde yeniden inşa edilmiştir.

Bu kentin kuruluş tarihi, kabaca MÖ 4 ile 2’nci yüzyıl arasındadır ve İyonyanın Helenistik döneminin tipik bir taşra kentidir.

Şimdi gelelim antik şehir kalıntılarını gezmeye:

Tepenin yamaçlarına doğru, zikzaklı bir patikayı tırmandıktan sonra surların doğu ya da batı tarafındaki kemerli kapılardan birinden şehre gireceksiniz.

Kapının dışında sakin, düz bir yol derme-çatma evlerle çevrili hafif bir inişten aşağı doğru uzanır.

Ev adacıklarından sonra, yol yukarı doğru tırmandıkça, Stadyum ve Gymnasium’un üst tarafındaki amudik caddeler genişler ve ardından dükkanlar çoğalır.

Bronz bir aslanın ağzından su akan mermer bir çeşmeyi geçtikten sonra, güneşte parlayan mermerlerle dolu bir meydana geleceksiniz.

Burası Agora, yani halk meydanıdır.

Agoranın çevresinde kutsal kapı, halk evi, şehri koruyucusu Prytanee ve kurbanların dumanının büyük mezbalitandan yükseldiği, kıvranan ve kıvrılan şifa tanrısının kutsal yeri vardır.

DEMETER-ATHENA TAPINAĞI:

Tanrıça Athena için kentin en yüksek ve hakim kesimine yapılmıştır. Yaklaşık olarak MÖ 350-340 yılları arasına tarihlenir.

Demeter, “buğday” ı yaratan tanrı olarak bilinir.

Tapınağın önünde, Athena’nın altın ve fildişinden yapılan heykelleri bulunuyormuş.

Tapınak sunağının, günümüzde sadece bir bölümü ayakta kalmıştır.

Evet gelelim ayrıntılara:

Tapınak, şehrin yukarısında, Akropolis’in eteklerinde, doğanın kalbinde, Eleusiniennes tarafından kutsanmış tarlaların arasında, Demeter ve Kore tapınakları duvarlarla çevrili geniş avlularda yer alıyordu.

Tapınağın bir mahzeni ve uzun bir giriş kapısı vardı. İncelik, zarafet ve süslemelerinin yanı sıra sütun başı ile korniş arasında friz bulunmaması ile İyonya mimarisinin en saf ve en klasik modelini oluşturuyordu.

İskender tarafından adanmış ve mimar Pithios tarafından İyon düzeninde inşa edilmiştir. Halikarnasos Mozolesinin mimarı ve heykeltıraşı, bir sanat eleştirmeni ve mesleğin teorisyeniydi. MÖ 323’den önce tamamlandı.

Tapınağın avlusunda bir kurban çukuru ve çok özel nitelikte bir sunak vardı. Bu sunağın oyulduğu kayaların daha yukarısında eski limanın kurucusu Eponime’nin kahramanları vardı. Bunun bir heykeli de kente giriş kapısının üzerinde yer alıyordu.

 

ASKLEPİOS TAPINAĞI;

Agoranın yanında, tapınak kompleksi içindedir. Odalar ve salonlarla çevrili, şifacı ve yoksulların dostu Asklepios’un Tapınağı vardı. MÖ 2’nci yüzyıl sonlarına tarihlenir.

Bu İyonya tarzının en mükemmel örneklerinden biriydi. Küçük inantis planlı (ön tarafında sütunlarla çevrili) bir tapınaktır. Yaklaşık 8.5 x 13.5 metre ölçülerindedir. Girişi doğudan olup Agora’ya doğrudan yüzü dönük değildi. Tapınağın doğusunda bir sunak kalıntısı, güneyinde Asklepion kült heykeline ait taban parçası, kuzey yönünde de küçük bir Dor düzeniyle yapılmış sütunlu bir galeri bulunduğu anlaşılmıştır.

 

KYBELE-CİBEL TAPINAĞI:

Şehrin batısında, Batı kapısına yakın, şehrin girişinden çok uzak olmayan bir yerde, kurban çukurlarıyla birlikte Cibel tapınağının izi bulunmaktadır.

Duvarlarda Friglerin yaşlılık, toprak ve çoğalma tanrısını temsil eden, küçük bir mermer heykel bulunmuştur.

Sevgilisi Attis’in ölümüne ağıt yakarak aslanlı bir araba üzerinde ülkeyi boydan boya geçer. Müritlerinden oluşan bir alay onu takip eder, kutsal bir heyecanla kendinden geçer, bağırır ve flütler, trompetler ve bakır davullar çalarlardı.

Sonuç: ne yazık ki şehirdeki Kybele tapınağına ait mimari buluntu, yazıt veya net kazı verisi henüz belgelenmemiştir. Burası Kybele Kutsal Alanı olarak adlandırılmaktadır.

MISIR TANRILARI TAPINAĞI:

Yüksek Gymnasium’un dibinde Mısır Tanrıları İsis Osiris, Serapis, Anubis’in tapınakları vardı.

Bunlar İskenderiye’ye I. Ptolemaios tarafından ithal edilmiştir. Prialılar bunları MÖ 3’ncü yüzyıl ortalarına Samos ile olan bir anlaşmazlığı Ptoleme Philadefl’in hakemliğine sunduklarında kabul etmişlerdi.

Tapınaktaki yazıtlara göre, törenler ve kurban ritüellerini yönetecek kişinin Mısırlı bir rahip olması gerektiği ve tanrıça İsis için yapılan fenerli geçit törenlerinden söz edilmektedir.

47 x 31 metre boyutlarındadır ve geçitli bir yan kapıdan girilen büyük bir hal vardır. Çevresi duvarlarla çevrilidir. Kuzeyden tiyatro caddesi üzerinden anıtsal bir giriş kapısı bulunur.

İçeriye girildiğinde, ortada büyük bir mihrap vardır. Tapınaktan hiçbir iz kalmamıştır. Bu son ayrıntı ve konumunun sadeliği, tanrının ölümünü temsil etmek gibi mistik bir zihniyetin varlığını reddediyor gibi görünmektedir.

Mısır tanrıları ve Cibel’e tapınma: İyonyalıların dengeli zihniyeti sayesinde önemli değişikliklere uğramıştı.

Tapınağın sunağında antik Helen tarzında büyük kurbanlar yakılıyor, sokaklarda ve şehir kapılarında büyük alaylar halinde yürünüyordu.

Evet bu tapınak, Priene’nin çok tanrılı yapısında dikkate değer bir rol oynar.

Bugün, tapınağın kalıntıları arasında, propylon yani anıtsalg iriş, sütunlu galeriler ve podyum üzerinde yükselen küçük bir tapınak yapısı görülüyor.

 

AKROPOLİS:

Pergamon, Atina vb gibi diğer birçok antik kent gibi Priene’nin kuzey tarafında yükselen bir Akropolis’i vardı. Diğer antik kentlerden farklı olarak, Priene halkı Akropolis’lerine Teloneia adını vermiştir.

Preniusluların kahramanları Telon’a ithafen akra (tepe) veya Teloneia olarak adlandırdıkları Akropolis, tamamen savunma amaçlıydı ve Atina ve Pergamon’daki gibi prestijli yapılar veya konut amaçlı yapılar yoktu.

TİYATRO:

Kazılardan bu yana, Priene Tiyatrosu, Helenistik Tiyatronun standart bir örneği olarak kabul edilmektedir.

Çoğu Yunan tiyatrosu Roma döneminde kökten yeniden şekillendirilmiş olsa da Priene’deki değişiklikler nispeten küçük olmuştur.

Dolayısıyla yapı, bugün hala erken dönem Yunan tiyatrosunu veya tipik yapı yapısını benzersiz bir şekilde yansıtmaktadır.

Evet, tiyatronun 5000-6500  kişilik bir seyirci kapasitesi bulunmaktadır.

MÖ 350 yılında Helenistik dönemde yapılmıştır. Roma döneminde bazı değişikliklere uğramıştır. Yaratılan doğal eğim sayesinde akustiği oldukça güçlüdür.

Priyen tiyatrosu çok dikkat çekicidir. Meydana çıkan 8 sıra merdivenli, büyük adamlar için sıraları ve koltukları, sunağı, orkestrası, pandomim yerleri kapıları, mükemmel korunmuş Proskenion’u ve sahnesiyle antik Yunan tiyatroları arasında en iyi korunmuş olanıdır.

Ve bugüne kadar tartışılan bir konu, yani oyuncuların konuşma yeri hakkında kesin bilgiler veriyor.

Dionysos sunağından, tezahür eden tanrıyı temsil eden statü, Atina’da olduğu gibi tiyatroya bakardı. Antik çağda, tanrının bu makamı, orkestra dışında tiyatrodaki en onurlu 5 makamdan biriydi. Bu beş zarif mevki, basitçe oyulmuş ve merdivenin ilk basamaklarındaki beyaz mermer bir bankın üzerine yerleştirilmiştir.

Tiyatro binaları, şunları içeriyordu. Sahne (bir kat ve kapıları öne doğru açılan, üç odalı bir kattan oluşuyordu) ve zemin katın ön divanında 1.70 metre aralıkla 12 Dorik sütunlu bir kapı. Bu sütunlar bir kornişi tutmaktadır. Sütunlar iyi korunmuş olup, mavi ve kırmızı renklerin birçok izi hala görülebilmektedir.

Bu kapının üst kısmında, sahne zemin hizasında oyuncular konuşurdu, daha doğrusu burada nadiren konuşurlardı ya da hiç konuşmazlardı. Priyen’de, 2’nci yüzyıla kadar durum böyleydi. 2’nci yüzyıldan önce, oyuncular ve koristler orkestra arasında olduğu ve oyuncuların Proskenion’un üstüne çıkmadıkları ve sadece bazı özel oyunlarda çıktıkları kesindir.

Dört köşeli lambada, hala çizgiler görülmektedir. Bunlar sütunlar arasına yerleştirilmiş, ahşap üzerine oyulmuş süslemelerdi. Sadece 3 sütun zemin kattaki üç odanın kapısına denk gelmekteydi. Bunların üzerinde hiçbir çizgi görülmüyordu. Sadece bu üç kapı serbesttir ve her birinin iki kanadı vardır ve reçinelerin yeri henüz belli değildir.

Aktörler ve oyuncular bu üç geleneksel kapıdan girip çıkarlardı. Ayrıca: büyük devlet adamları için 5 koltuklu bir kürsü vardı. (Burası yani kürsü günümüzde görülebilir.)

Buraya Proedrie denirdi ve din adamları, devlet adamları ve kentin konukları burada otururdu. Yerden 2.70 metre yükseklikteki Proskenion’da ayakta duran bir kişiyi bu 5 koltuktan görmek mümkün değildir.

Roma döneminde Proskenion, oyunculara ihtiyaç duyulan oyunlar için kullanılacak bir forma dönüştürüldü. Büyük adamlar için ayrılan ilk sıra artık tiyatrodaki en iyi yer değildi. Bu nedenle bu sıra beşinci sıraya taşındı. Bu yeni sahne seviyesinden biraz daha yüksektir. Aynı zamanda sahnenin bölücüsü iki metre geriye çekildi ve zengin bir dekor yapıldı. Bu sayede hem oyunculara daha fazla alan sağlanmış hem de alt kısım süslenmiş oldu. Proscenium’un ayakları arasında kapıların sağ tarafı hariç, boyalı harçla sabitlenmiş, bazı kısımları hala görülebilen bir duvar bulunmaktadır.

 

AGORA:

Priene Agorası, tıpkı tüm şehir planı gibi, Klasik dönemin demokratik kent mimarisinin simgesidir. Demokratik bir şehir yönetiminin tüm yapıları, Atina’dakilerden bile daha belirgin bir şekilde, neredeyse arketipler olarak burada bulunabilir. Ancak sütunlu salonlarla çevrili meydanın kendisi bile, bir ziyaretçinin antik bir şehirdeki günlük yaşamı hayal edebilmesini kolaylaştırır.

Evet şimdi Agorayı anlatmaya başlayalım.

Agora; şehrin merkezindedir. Burası şehrin ticari ve siyasi hayatının merkezidir. Ortada, üç tarafı dükkanlarla çevrili küçük bir meydan vardır. Burası: balık, et, sebze ve benzerlerinin satıldığı Pazar yeridir.

Balıkçılar, balıklarını büyük masalar gibi taşların ve mermerlerin üzerine koyar ve arkalarına otururlar. Koyun ve sığır etlerini de mermer bir levhaya asarlardı. Bu meydanın çevresindeki dükkanlarda, bakkallar, oduncular ve kömürcüler vardı. Küçük çadırların altında, sebze ve meyvelerin arasında oturan yaşlı kadınlar görülürdü. Akropolden akan bol suyla meydan yıkanır, esnaf da bu suyu kullanırdı.

Özellikle sabahları efendiler ve köleler yiyecek almaya geldiklerinde burası çok canlı olurdu. Köle olmayan kadınlar çarşıya alışverişe gidemezdi. Bu iş kocaları tarafından yapılırdı. Köle olmayan dul kadınların alışverişini köleleri yapardı. Eğer kadının böyle bir kölesi yoksa ya da bunu kendisi için yapacak bir kölesi yoksa, o zaman çarşıya giderdi.

Pazar yerinin hemen yanında büyük bir halk meydanı olan Agora bulunuyordu. Agora’nın bir tarafından şehrin büyük caddelerinden biri geçmektedir. Uzak tarafta, doğudan görüldüğü gibi Priyade’deki Agora’nın her iki yanında, birer tane olmak üzere, 31 tane tek katlı dükkan vardı. Bunlardan biri, bir yeraltı tavernasıydı. Burada birçok kadeh, şişe ve çanak-çömlek parçası bulunmuştur.

BOULEUTERİON:

Bouleterion, Agora’nın kuzeydoğu ucunda yer alır ve polisin merkezi demokratik organına ev sahipliği yapar. Yapı, türünün en iyi korunmuş örneğidir ve özellikle Krischen (1921) tarafından perspektifli olarak yeniden inşa edilmesinden bu yana en bilinenidir. Modern algıda, tıpkı Athena Tapınağının İyon tapınağını temsil etmesi gibi, bu yapı da Yunan belediye binasını temsil eder.

Evet, burası, üç tarafı mermer merdivenli, alttaki divanda 16 basamak ve diğer iki tarafta 10 basamak bulunan, müstakil bir odadır. Dördüncü bölmenin iki kapısı ve büyük bir penceresi vardır. Divana bitişik büyük bir mermer seki ve iki seki daha vardır. Bu salonun ortasında ince oyulmuş bir mihrap vardır. Bu merdivenlerin üzerinde divanlar yükseliyordu. Tavan, Dor tarzındaki divanların dört köşeli sütunlarına dayanıyordu.

Bu salona, iki koridordan geçilerek ulaşılıyordu. Koridorlara açılan iki kapı vardı. Ve bu kapılar merdivenlere açılıyordu. Ayrıca biri alt divanda, diğeri yan divanlardan birinde olmak üzere, salonun üst katından çevredeki sokaklara çıkılabilen iki kapı daha vardı. Burası halk meclisinin toplanma yeriydi.

Sadece meclis için değil, başka amaçlar için de kullanılırdı. İçinde 540 oturma yeri bulunan basamaklarda meclis üyeleri, sıralarda ise yürütme kurulu ve yabancı şehirlerden gelen önemli konuklar otururdu. Sıralar ise sunak arasında hatip yer alıyordu. Bu sunağın önünde, her oturumun başında resmi ve olağanüstü kurbanlar kesilirdi. Çok eski zamanlardan beri her oturumun açılışında sıradan kurbanlar da kesilirdi.

 

GYMNASİON:

Priene’nin alt gymnasiumu, Tiyatro gibi, diğer şehirlerdeki benzer çok işlevli kompleksler gurubundan sıyrılır. Çünkü Helenistik form, büyük ölçüde değişmeden korunmuştur. Merkezi bir Ephebeum, iyi korunmuş bir tuvalet, birçok yan oda ve kuzeydeki kayalık yamaçtan oyulmuş, koşucular ve oturma yerleri için iyi korunmuş bir başlangıç yapısı bulunan bitişik bir stadyumdan oluşan geniş bir Prestil yapıdan oluşan kompleks, arketipik formda bir Yunan gymnasionunun bütün unsurlarını yansıtır.

Ephebeum duvarlarına (öğretmenlerin hoşgörüsüyle) kazınmış öğrenci imzaları olan zengin topos yazıtları koleksiyonu, nesiller boyunca benzersiz bir öğrenci isimleri koleksiyonunu oluşturur. Şehrin daha sonraki birçok ileri geleni, burada izlerini bırakmış olabilir.

Evet, burası gençlerin toplandığı, ders çalıştığı, fiziksel egzersizler yaptığı ve eğlendiği yerlerdi. Atina’da olduğu gibi İyonya’da da çocukların ve gençlerin yaşamı açık havada özgür bir yaşamdı. Antik Yunan’da ve özellikle İyonya’da çocuklar kapalı evlerde ya da dar sokaklarda kalamazlardı. Günde 8-10 saat boyunca bir rahibin başında Mısırca ya da Süryaniceden tercüme yaparlardı.

Sokrates, çocukların ve gençlerin yaşamını şöyle anlatır:

“Spor salonuna girdiğimizde törenin bitmek üzere olduğunu gördük. Çocuklar kemik aşık oynuyorlardı ve hepsi bahse girmişlerdi. Çoğu avluda oynuyordu. Bazıları da (hamamların soyunma odası-Apoditerium) bir köşede sepetler içinde çok sayıda kemik aşıkla ikili ve tekli oynuyorlardı. Birçok seyircinin etrafı çocuklarla çevriliydi. Onların arasında, bir gurup genç ve çocuğun ortasında, başında bir taçla Lisis vardı, gerçekten nadir ve sadece güzel olarak adlandırılmaya değil, aynı zamanda güzel ve asil olarak adlandırılmaya da layıktı. Gidip karşı tarafta sessiz bir yere oturduk ve konuşmaya başladık.”

Platon tarafından tarif edilen bu Lisis sahnesinin yeri, bugün tam olarak tespit edilmiştir. Gençlerin fiziksel egzersizler yaptığı büyük salon, Sokrates’in egzersizlere ara verildiğinde Atina gençliğini topladığı yer.

Priyenin gençlik ocağı, gymnasium sütunlarından birinin altından kapıyla açılan iki İyon sütunlu büyük bir müstakil salondur. Korint sütunları ve kemerleriyle süslü içeride, duvarın alt kısmında oturmak için bank görevi gören 7 temel taşı vardı. Yüzlerce gencin ismi, divanlara ve sütunlara kazınmıştır. Bunun sağında ve solunda gymnasium’un bir parçası olarak sayılan çeşitli salonlar vardı.

Corykeion: Büyük deri toplara vurma alıştırması yapılan bir yerdir.

Conisterion: Güreşten önce vücudu ince kumla ovma için kullanılan bir yerdir.

Elaiothesion: Güreşten önce zeytinyağı sürmek için bir yer ve başka bir açıklamaya göre, bazı sıvıları koymak için küpler için bir yerdir.

STADYUM:

Atletizm gösterileri ve büyük festivallerdeki yarışmalar, 191 metre uzunluğunda ve 20 metre genişliğinde olan, bir tarafında, tüm uzunluğu boyunca bir dizi merdiven bulunan, dar sütunlarla süslenmiş ve yağmurdan korunaklı geniş bir alana açılan stadyumda yapılırdı.

Evet şehrin stadyumu, güney sur boyunca uzanır, Aşağı gymnasium’un hemen yanındadır.  Oturma sıraları sadece bir tarafta düzenlenmiştir. Yamaçla uyumlu, at nalı planlı bir düzenleme yapılmıştır. Batı ucunda muhtemelen stadyuma girişi sağlayan bir yapısal bölüm yer alıyordu, Roma döneminde bu bölüm genişletilmiştir ve sütunlu bir girişe sahiptir.

 

BÜYÜK İSKENDER’İN EVİ:

Şehrin batı kesinindedir. Yapı olarak sıradan evlerden farklı özelliklere sahip bir yapıdır. Bu nedenle kutsal ev ya da Aleksandreion olarak geçer.

Yapı bir ibadethane/kült alanı olarak kullanılmış olabilir.

Sadece beyaz elbise giymiş kişilerin içeri girebileceğini belirten bir yazıt da bu yapıya ışık tutar.

Buranın evlerin arasında olması, buranın bir tapınak değil, gizli ve mistik tarikatlardan birinin takipçilerinin toplandığı bir yer olduğunu gösterir. Bunlar pagan dönemi sonlarında çoğalmaya başlamışlar ve Asya’da bu tür örgütlenmelerin ilk biçimleriydi.

Öte yandan: MÖ 334 yılında Büyük İskender’in Milet kuşatması sırasında bu yapıyı kullanmış olabileceği düşünülmektedir. Yapıya adandığına dair bir mermer heykel kalıntısı bulunmuştur. (mermer bir heykel başı ve çeşitli figürinler)

MÖ 130 civarında Moskhion adlı bir hayırsever tarafından yapılan tadilatla “İskender Tapınağı” olarak isimlendirildiği de kaynaklarda belirtilir.

 

BİZANS KİLİSESİ:

Kilise MS 5 ve 6’ncı yüzyıllarda inşa edilmiştir. Priene, Bizans döneminde Efes’e bağlı bir piskoposluk merkezi olarak bu kiliseyi kullanmıştır. Yapı kentin tamamen terk edildiği MS 13’ncü yüzyıla kadar hizmet vermiştir.

Kilise üç ayrı inşaat evresi geçirmiştir. İlk aşamada küçük bir yapı kurulmuş, sonrasında genişletilmiş, daha sonra ise yapısal destek için sütunlara bitişik direkler ilave edilmiştir. Bazı sütunlar, kentin stoa yapısından sökülerek yeniden kullanılmıştır, bu sütunlar bazilikanın içinde Dor düzeninde yer alıyor. Ayrıca altın ve mermer kaplamalı dekoratif paneller ve haç motifli süsleme parçaları günümüze ulaşmıştır.

 

NEKROPOL

Genellikle kentin doğu ve kuzeydoğusunda yer alır. Nekropol alanında anıt mezarlar, lahitler, mezar stelleri ve mezar odaları bulunur. Buradaki mezar yapıları, Helenistik ve Roma dönemlerine tarihlendirilir. Mezarlar, çoğunlukla zengin ailelerin ve önemli kişilerin mezarlarıdır, anıtsal yapılar ve süslemeler bulunur.

 

KONUT ALANLARI-EVLER:

Priyen’deki evler Delos’takiler kadar iyi korunmamıştır, ancak büyüklük açısından daha fazla ev ortaya çıkarılmıştır. Yaklaşık 340 ev görülebilir.

Yapım tarzı açısından, Priyen evler tamamen farklı bir modeldir ve bu tip daha önce bilinmiyordu. Bu tipin daha eski bir model olması mümkündür.

Eski evlerin pencereleri, şimdiki gibi sokağa bakmıyordu, içeride, avluya bakıyordu. Alt kat pencereleri sokağa açık değildi. Priyen evlerinin çoğu daha az işlek ya da çıkmaz sokaklardaydı. Kapılarında metal bir tokmak vardı.

Eğer ev çok işlek bir cadde üzerindeyse, sokak kapısından eve kadar uzun ve dar bir koridor vardı. Bu şekilde, “bir kadın ya da kız, sokak ortasında bırakılmaktan ve dövülen bir köle ya da cariyenin sesini duymaktan korunuyordu.”

Bu odalar avludan bir geçitle ayrılırdı ve daha önemli evlerin bazılarında bu geçit birden fazla basamak üzerine oturan bir sıra sütuna sahipti.

Böylece ev bir tarafı güneye bakacak şekilde avlunun kenarına inşa edilmiştir.

Kilerden ışık alınıyor ve bu kiler güneşin aşırı sıcaklığını dışarıda tutuyordu.

Sokrates şöyle demiştir. “Bir evin güzelliği; rahatlığı ve konforunda yatar. Eğer ev güneye bakıyorsa, kışın güneş içeri girer. Yazın ise başımızın ve çatının üzerinden geçer ve gölge yapar.”

Priyan evlerinin iç dekorasyonu çok sadedir. Dış divanlar çok güzeldir ve bölmeleri ve kabartmalarıyla Filorra Saraylarının tarzını andırır. Evlerin içleri, hiç şüphesiz tasarruf amacıyla, mermer yerine alçıyla kaplanmış ve basit, mantıklı bir tarzda boyanmıştır. Hafif girintiler ve grek süsleme adı verilen süslemeler vardı. Burada vazolar, savaş arabaları, çocuk alayları, savaşçılar, aşk sahneleri gibi.

Athena Tapınağının yakınında fülüt çalan bir sanatçının evinin duvarlarında, komik ve trajik sahneler ve sarmaşıklarla taçlandırılmış tanrı maskeleri resmedilmiştir.

Aydın Söke Karine

Aydın Söke Karine

Öncelikle, “Karine” sıkça kullanılan bir hukuk terimi olduğunu bilmek ve benim burada yazdıklarım, hukuk terimi Karine değil, Söke ilçemize bağlı, Ege denizi kıyısındaki şirin bir balıkçı köyü “Karine” dir. Resmi adı “Karene” ama yöre insanı burayı “Karina” diye bilip, söylüyor. Tam bir cennet, ama gizli kalmış bir cennet, buralara yolunuz düşerse, mutlaka zaman ayırın ve Karine bölgesini görün.

Evet, bir anlamda, iç kesimdeki Doğanbey köyünün limanı olarak biliniyormuş. Eskiden, depo olarak kullanılan yapılardan bir-iki tanesi ev yapılmış, biri ise, büyük bir balık restoranına dönüştürülmüştür. Ancak, bu muhteşem güzel balık restoranı, yalnızca yörede yaşayanlar tarafından biliniyor ki, buralara yolunuz düşerse, mutlaka bu güzelliği yaşamanızı öneririm.

Evet: yörenin en büyük özelliği, ülkemizde, balık yenebilecek en iyi yerlerin başında geldiği de söylenebilir. Çünkü: denizin dibinden yer altı suları kaynıyor ve bu yüzden, Ege denizinin en muhteşem balığı olan Çipuraların, yumurta bırakmak üzere buraya geldikleri söyleniyor. Bu su kaynakları nedeniyle, burada denizin ısısı bir başka oluyormuş, hatta tuzluluk oranı çok düşükmüş ve bol miktarda balıkların tercih ettiği yemlerden bulunuyormuş. Yörenin tüm balıkçıları, bir kooperatif kurmuşlar ve yörenin balıkları yalnızca bunlar tarafından tutuluyor.

 

ULAŞIM

Aydın Söke Karine: Söke ilçe merkezine, 35 km. uzaklıktadır. Söke Doğanbey köyü yolundan ilerlediğinizde, bu yolun sonunda, Karine’ye ulaşırsınız. Daha ayrıntı isterseniz: Söke-Milas yönünde ilerleyeceksiniz ve kısa bir süre sonra, Güllübahçe tabelasını göreceksiniz ve bu yola girin, Güllübahçe içinden ilerleyip, eski bir Rum köyü olan Doğanbey ve sonra Karine. Bu arada: Doğanbey köyünde, eski restore edilmiş Rum evlerini görebilirsiniz.

Bu arada, Karine’ye ulaşmak için Söke yöresini tercih etmeniz gerekiyor. Bu yüzden, buraya ulaşım ölçülerini verirken, Söke’yi esas almak gerekir. İstanbul-Söke arasındaki uzaklık: 660 km. Söke-Ankara arasındaki uzaklık: 620 km. Söke-Kuşadası arasındaki uzaklık: 25 km.

TARİHİ

Karine bölgesi tarihi, çok çok eskilere gitmiyor. Buranın tarihi süreç içinde bilinen tek özelliği: bir zamanlar gümrük alanı olarak kullanılmış olmasıdır. Doğanbey köyünün limanı olarak da düşünülen bu minik belde, bir zamanlar gümrük alanı olarak kullanılıyormuş ve depo olarak, bir-iki yapı bulunuyormuş. Çünkü: hemen karşıda, yani 1400 metre kadar karşıda, Sisam adası bulunuyor.

Bunun dışında, Karine bölgesinin, çevredeki bir kısım bölgede olduğu gibi, çok eskilere giden bir tarihi yok. Zaten, 1924 yılındaki mübadele sonucu, Rumlar bölgeyi terk edince, Karine’nin gümrük alanı vasfı da bitmiş. Gümrük deposu olarak yapılan binaların bir kısmı ev olmuş ve bir tanesi de günümüzde de kullanılan büyük bir balık restoranı haline getirilmiştir.

GENEL

Karine, dilek yarımadasının Didim tarafında bulunmaktadır. Dilek yarımadası denilince, burası, aynı zamanda Büyük Menderes Havzası, Dilek Yarımadası Milli Park alanıdır. Yani: Doğanbey köyü, bu milli parkın tam içinde kalmış ve SİT alanı ilan edilerek, mevcut yapılar koruma altına alınmıştır. Karine’de: yine Milli Park alanı içinde, sahil kesiminde bulunmaktadır ve yapılaşmaya kapalıdır. Ayrıca: bu milli park alanı içinde, gerek bitki ve gerekse yabani hayat canlılarını görmek mümkündür.

Burası, deniz ile anlam kazanıyor. Çünkü: deniz, yani uzun süre derinleşmiyor, yani sığ, hatta bu sığlığın yer yer 350-400 metre kadar uzandığı görülüyor. Yani, denizin içinde, 350-400 metre yürüyorsunuz ve hala derinleşmediğini görüyorsunuz, Bu sığ denizin kıyı bölümünde ,balıkçıların denizin içinde kayıklarını iterek açıklara götürdüklerini göreceksiniz. Plaj ise, ince kumludur.

Burada, ayrıca, kuş gözlemciliği yapabilirsiniz ve özellikle “tepeli pelikan” görebilirsiniz. Ayrıca: flamingolar, yeşilbaş ördekler de görebilirsiniz.

Aydın Söke Karine

NE YENİR-NE İÇİLİR

Karine denilince, elbette, burada balık yemenizi veya deniz ürünlerini tatmanızı önereceğim. Çünkü, çok yerde balık yemiş olabilirsiniz, ama buradakilerin tadına inanamayacaksınız. Balığı, ızgarada ve üzerine zeytinyağı sürerek yapıyorlar. Ayrıca: limon, sarımsak sosu kullanmayı sakın unutmayın.
Özellikle, yaz akşamlarında, denize masa attırmalı ve balık yemelisiniz ve bu sırada, güneşin batışını izlemelisiniz, hemen karşısında da “Samos” adası.

GEZİLECEK YERLER

GÜVERCİN MAĞARASI

Karine bölgesine gelip, gezecek bir yerler düşünenler için: kıyıdan bir tekne kiralayınca, Karakol burnunun öte tarafında, güvercin mağarasını görebilirsiniz.
Mağaranın gözlerinin her biri, ayrı bir sahile açılıyor ve bu sahillerde, kıyıya vuran dalgaların sesleri mağaranın içinde buluştuğunda, bir uğultu oluyor.

Bu uğultu, dikkatli dinlediğinizde, sanki bir yaratığın nefes alışı gibi hissedilebiliyor.
Evet, mağaranın içine tekneyle girin ve gezinin. Mağaranın içinde, güvercinler var ve zaten bu yüzden güvercin mağarası ismi verilmiştir. Tavan oldukça yüksek ve tekneler, mağara içinde manevra yapabiliyorlar ve hatta, mağara içinde bir küçük kumsal bile var.

DOĞANBEY KÖYÜ

Karine köyüne gelirken, buraya dikkatinizi çekmiştim. Yani, Karine’ye varmadan hemen öncedir. Burası, eski bir Rum köyü olarak biliniyor ve köydeki eski Rum evleri, restore edilerek günümüze taşınmıştır. Bu nedenle, bu şirin köyde ki yaşamı görmek açısından, buraya da zaman ayırmanızı öneririm ve hatta, belki de, bu eski köy evlerini satın alarak restore ettiren bir ünlü ile karşılaşabilirsiniz.
Evet, Doğanbey köyünde, 1924 yılına kadar Rumlar yaşıyorlarmış.

Mübadele sonucu Rumlar gidince, köye: Bulgaristan’ın Yenice köyünden gelip yerleşmişlerdir.
Köyün o dönemlerdeki ismi “Domatia” dır. O dönemdeki evler, orman içinde, birbirinden uzak, bir avlu çevresindeki odalar şeklinde inşa edilirmiş ve bunlara, Rumca “Domatia” denilirmiş. Bu nedenle, köyün ismi de, bu kelimeden gelmiştir. Evet, bir zamanlar burada 300 hanelik bir Rum köyü bulunuyormuş.
Aslında, biraz önce söylediğim gibi, 1924 yılından sonra buraya gelenler, 1959 yılında yaşaman büyük depremin ardından, burayı terk etmişler ve Doğanbey bölgesi yine yalnızlığa terk edilmiştir.

Ancak, 1990’lı yılların başında, buradaki harabe evler, Ankaralı ve İstanbullular tarafından satın alınmış ve aslına uygun restorasyon faaliyetlerine girişmişler ve bugünkü Doğanbey köyü ortaya çıkmıştır.

Evler, geleneksel Rum mimarisinin özelliklerini yansıtmaktadırlar. Ayrıca, yine dükkanlar, dini bir şapel ve hastanenin bulunduğu köyde, Arnavut kaldırımlı taş sokaklar ilgi çekmektedir. Biraz önce hastane demiştim, belki dikkatinizi çekmiştir. Burası, 1900’lü yılların başında, hastane olarak yapılmış, ama daha sonra okul, karakol gibi amaçlarla da kullanılmış bir yapıdır ve günümüzde “Dilek Yarımadası Milli Parkı Ziyaretçi Tanıtım Merkezi” olarak kullanılmaktadır.
Köyün tepelerine çıkın ve zeytin ağaçlarının bulunduğu yörede, muhteşem deniz manzarasını izleyin.

Aydın ili tanıtımı ve gezilecek yerlerle ilgili yazım için.

Söke ilçesi tanıtımı ve gezilecek yerlerle ilgili yazım için.