Aydın Söke Prıyen Piriene Güllübahçe

Priyen, Aydın ili Söke ilçesi yakınlarındadır. Söke’nin Güllübahçe Mahallesi yakınlarında, Samson (Mykele) dağlarının güney yamacında kurulmuştur. Söke ilçe merkezine 15 km uzaklıkta Modern Güllübahçe köyü sınırları içindedir.

Aydın-Söke karayolundan buraya ulaşmak mümkündür. Ancak ziyaret sırasında dik ve bazen zorlayıcı merdivenler bulunduğunu bilmelisiniz.

 

ARKEOLOJİK ARAŞTIRMALAR:

Prıyen şehrinin kalıntılarından, ilk olarak 18’nci yüzyılda söz edilmiştir. İngilizler 1868 yılında acele bir kazı yapmış ve bazı mermerleri Londra’ya götürmüştür. 1873 yılında Thomas ve Rayet de kazı yapmıştır. Ancak kazı Berlin Müzesi adına Human, Wiegand ve Sehrader tarafından gerçekleştirilmiştir.

Kazıdan sonra, Belediyeleri, sokakları ve evleri tamamen ortaya çıkarıldı ve dört veya beş bin nüfuslu bir Helenistik kenti görselleştirildi.

 

ŞEHRİN KONUMU:

Şehir, çaprazda büyük bir kayaya yaslanmış durumdadır. Bu kayanın üzerinde, 350 metre yükseklikte, tırmanması zor küçük bir plato vardır. Şehrin tutan platform, ovaya doğru kavisli bir şekil alır ve ötesinde ve berisinde kapıları olan 2.5 kilometrelik sur duvarlarıyla çevrilidir.

Bu platform yatay değildir. Ancak esas olarak en alçağı ovadan 30 metre, en yükseği ise 130 metre yukarıda olan 4 taraça üstündedir.

Şehrin ana kısmı, 79 ve 97 metre yüksekliğindeki ortadaki iki taraça üstündedir.

Akropolise giden yoldan kazı alanının tamamı görülebilmektedir.

Yollar birbirini, dama tahtası çizgileri gibi düzgün bir şekilde kesmektedir. Sokak genişlikleri 3.5 metreyi bulur, cadde genişlikleri ise 7 metreye kadar ulaşır.

Yine şehrin önemli özelliklerinden birisi: mitolojik açıdan zengin, antik çağların Nil’iden sonra en bilinen ikinci nehir olan Maeander deltası üzerindeki konumudur. Deltanın ardı ardına çamurlanması, muhtemelen şehrin MÖ 350’de bugünkü konumuna taşınmasına ve böylece o dönemde oldukça modern olan şehir kompleksini inşa etme fırsatı bulmasına neden olmuştur.

TARİHİ GEÇMİŞİ:

Prian, MÖ 10’ncu yüzyılda kurulmuştur.

Kuruluşu sonrasında toprakların ilk sahipleri olan Karyalılara karşı savaşılmış ve Prianlılar, Efeslilerden yardım almışlardır.

Tarihçi Strabona göre: Prian, Atinalı Nelee’nin oğlu Aepytos tarafından kurulmuştur ve daha sonra Tep’ten yeni göçmenler gelmiştir. Başka bir yerde, tarihçi Anyl, bu şehrin sakinlerinin aslen Helice’den geldiğini söyler.

Evet devam edelim:

Kuranlar bir İyonya Efes gurubuydu ve benzer koşullar altında kurulmuşlardı. O dönemde 12 kentten oluşan İyonya Konfederasyonuna bağlıydı. Bu Konfederasyon, ovaya doğru uzanan Mikale dağının burnuna Poseidon Heliconios tapınağını inşa etmiştir. İlham yoluyla kayıpları önceden haber veren kahini, resmi kurban törenlerine başkanlık ediyordu.

Bu şehir, daha sonra Lidyalılar tarafından ele geçirilmiştir.

Daha sonra, MÖ 546’da Persler tarafından şehir yağmalamış ve sakinlerini köleleştirmiştir.

MÖ 6’ncı yüzyılda, Priene, Yedi Bilgeden biri olan Bias’ın eviydi. Bias hakkında çok az şey biliniyor. Onu daha çok, kendisinden sonra yaşamış olan Efesli Herakleitos’un anlatımıyla tanıyoruz. Herakleitos onun hakkında “Aklı diğerlerinden daha büyüktür” der.

Evet, Plutarkhos’a göre bu adam: Prian Sisam ile Miletliler arasında devam eden mücadele sırasında Sisam’a elçi olarak gönderilmiştir.

Plutarkhos’a göre: Mısır kralı bu filozofa sefil bir tebaa göndermiş ve ona dilinin en kötü kısmını kesmesini söylemiştir. Filozof dilini kesmiş ve Mısır kralına geri vermiştir.

Perslere karşı İyonya isyanı sırasında Priyn 494 yılında Lade savaşına 12 gemi göndermiştir.

Priyn Peloponnesos savaşlarında da önemli bir rol oynamıştır.

Bu kentin kaderi de diğer İyonya kentlerinin kaderine benzer.

Kimi zaman İran egemenliği atında kalmış, kimi zaman da Ellas’ın kurtarmasıyla kurtulmuştur.

Perikles’in hükümdarlığı sırasında, günümüze ulaşan kayıtların bize anlattığına göre, sınırların belirlenmesi konusunda Samos ile aralarında bitmek bilmeyen çatışmalar yaşanmıştır. Bu kayıtlar antik Yunan diplomasisi ve kamuoyu için çok önemli ve ilginç belgelerdir.

Önce Lysimach, sonra Antiorhus dönemlerinde Samoslular yeniden savaşmaya başladılar.

Üçüncü yüzyılın ortalarında, savaşlar vardır. Bu kez önce Rhodoslular sonra da Mısırlılar hakemlik yaparlar. Üçüncü yüzyılın sonunda Prian Mısır’a, yüz yıl sonra da Roma’ya tabii olur.

Kısaca tüm İyonya kentleri gibi Prian da isteyerek ya da istemeyerek çeşitli egemenliklerin altına girer.

Doğal çevresinin güzelliği içinde, ticari yetkinlik ve entelektüel faaliyet göstermesine rağmen, onu fazla üzmeyen kolay bir hayat yaşadı ve sonunda öldü.

Başlangıçta bu şehir bir ticaret ve eğlence şehri ve bir limandı. Ancak daha sonra Menderes onu doldurdu. Daraa zamanında Yunan coğrafyacı ve denizci olan Seylax, o dönemde iki iskelenin var olduğunu kaydeder.

402 savaşını anlatan Thucyidide döneminde Priyen’den bahsedilmez. Muhtemelen o dönemde savaş gemileri artık buraya yanaşamıyordu. Strabon’un zamanında şehir denizden kırt stade (1 stade 120 adımdır) uzaklıktaydı. Şimdi ise 15 km uzaklıktadır.

 

KENTİN EN ÖNEMLİ ÖZELLİKLERİ:

Miletli mimar Hippodamos tarafından geliştirilen ızgara (grid) planına göre düzenlenen ilk şehirlerden biridir. Arkeologlar tarafından kazılıp yayınlanmasından sonra şehir Yunan “ideal şehri” olarak kabul edildi.

Ayrıca, demokratik, oldukça kültürlü bir orta sınıf şehrinin mimari yansıması olarak anlaşıldı.

Bu nedenle, 20’nci yüzyıl ortası şehir planlama teorisinin kentsel planlama projeleri içinde, doğrudan bir model olarak bile kullanıldı. Şehir planı, Avrupa’dan tüm Amerika kıtasına ve Doğu Asya’ya kadar şehir planlama tarihiyle ilgili her ders kitabında bulunabilir.

Her vatandaş, esasen aynı evlerin inşa edildiği, tam olarak aynı büyüklükte bir arsayı, kurayla alırdı.

Sarp bir kaya üzerine inşa edilen kent, savunma duvarları, merdivenli yollar ve kontrol edilebilir tepelerde yerleşimiyle stratejik bir avantaj sağlamıştır.

Tarihçi kaynaklara göre, dünya tarihinde ilk kanalizasyon sistemlerinden birine sahipti ve planlı kent anlayışına öncülük etmişti. Şehrin planı ve mimari yapılar nedeniyle, şehir “Anadolu’nun Pompeisi” olarak anılmaktadır.

Günümüzde British Museum’da bulunan ve Archelaos olarak adlandırılan bir kabartma (antik heykeltıraş Prieneli Archelaos tarafından yapılmıştır) , Priene’de müzik sanatlarının yüksek statüsünün bir örneğidir. Zarif figüratik kabartması, Homeros’un Apotheosis’ini (bu türden tek antik tasvir) tasvir eder ve Priene’de edebiyat ve felsefenin gördüğü büyük saygının kanıtıdır.

1895-99 yılları arasında yapılan kazılarda, kazıcılar MS 5’nci yüzyıldan itibaren Hıristiyan şapelleri ve ibadethaneleri keşfettiler. Bunların dağılımı mekânsal ayrımlardan açıkça anlaşılıyordu.

Eski pagan kült alanının yanında, putperest alanı yok etmeyen, aksine onu etkisizleştiren küçük bir Hıristiyan şapeli her zaman mevcuttu.

Eski ve yeninin bu şekilde bir arada bulunması, Athena tapınağında, tiyatroda, Mısır tanrılarının kutsal alanında, Agora’nın doğu tarafında ve doğu nekropolünde görülür.

 

ANTİK KALINTILAR:

Şehirde yapılan arkeolojik araştırmalarda eski kente ait hiçbir taş bulunamamıştır. Kazı sırasında ortaya çıkarılan binalar, Büyük İskender’in gelişinden biraz öncesine tarihlenir.

Muhtemelen şehir, Menderes’in baskın yapmaması için dağ sırtlarında, daha güvenli bir yerde yeniden inşa edilmiştir.

Bu kentin kuruluş tarihi, kabaca MÖ 4 ile 2’nci yüzyıl arasındadır ve İyonyanın Helenistik döneminin tipik bir taşra kentidir.

Şimdi gelelim antik şehir kalıntılarını gezmeye:

Tepenin yamaçlarına doğru, zikzaklı bir patikayı tırmandıktan sonra surların doğu ya da batı tarafındaki kemerli kapılardan birinden şehre gireceksiniz.

Kapının dışında sakin, düz bir yol derme-çatma evlerle çevrili hafif bir inişten aşağı doğru uzanır.

Ev adacıklarından sonra, yol yukarı doğru tırmandıkça, Stadyum ve Gymnasium’un üst tarafındaki amudik caddeler genişler ve ardından dükkanlar çoğalır.

Bronz bir aslanın ağzından su akan mermer bir çeşmeyi geçtikten sonra, güneşte parlayan mermerlerle dolu bir meydana geleceksiniz.

Burası Agora, yani halk meydanıdır.

Agoranın çevresinde kutsal kapı, halk evi, şehri koruyucusu Prytanee ve kurbanların dumanının büyük mezbalitandan yükseldiği, kıvranan ve kıvrılan şifa tanrısının kutsal yeri vardır.

DEMETER-ATHENA TAPINAĞI:

Tanrıça Athena için kentin en yüksek ve hakim kesimine yapılmıştır. Yaklaşık olarak MÖ 350-340 yılları arasına tarihlenir.

Demeter, “buğday” ı yaratan tanrı olarak bilinir.

Tapınağın önünde, Athena’nın altın ve fildişinden yapılan heykelleri bulunuyormuş.

Tapınak sunağının, günümüzde sadece bir bölümü ayakta kalmıştır.

Evet gelelim ayrıntılara:

Tapınak, şehrin yukarısında, Akropolis’in eteklerinde, doğanın kalbinde, Eleusiniennes tarafından kutsanmış tarlaların arasında, Demeter ve Kore tapınakları duvarlarla çevrili geniş avlularda yer alıyordu.

Tapınağın bir mahzeni ve uzun bir giriş kapısı vardı. İncelik, zarafet ve süslemelerinin yanı sıra sütun başı ile korniş arasında friz bulunmaması ile İyonya mimarisinin en saf ve en klasik modelini oluşturuyordu.

İskender tarafından adanmış ve mimar Pithios tarafından İyon düzeninde inşa edilmiştir. Halikarnasos Mozolesinin mimarı ve heykeltıraşı, bir sanat eleştirmeni ve mesleğin teorisyeniydi. MÖ 323’den önce tamamlandı.

Tapınağın avlusunda bir kurban çukuru ve çok özel nitelikte bir sunak vardı. Bu sunağın oyulduğu kayaların daha yukarısında eski limanın kurucusu Eponime’nin kahramanları vardı. Bunun bir heykeli de kente giriş kapısının üzerinde yer alıyordu.

 

ASKLEPİOS TAPINAĞI;

Agoranın yanında, tapınak kompleksi içindedir. Odalar ve salonlarla çevrili, şifacı ve yoksulların dostu Asklepios’un Tapınağı vardı. MÖ 2’nci yüzyıl sonlarına tarihlenir.

Bu İyonya tarzının en mükemmel örneklerinden biriydi. Küçük inantis planlı (ön tarafında sütunlarla çevrili) bir tapınaktır. Yaklaşık 8.5 x 13.5 metre ölçülerindedir. Girişi doğudan olup Agora’ya doğrudan yüzü dönük değildi. Tapınağın doğusunda bir sunak kalıntısı, güneyinde Asklepion kült heykeline ait taban parçası, kuzey yönünde de küçük bir Dor düzeniyle yapılmış sütunlu bir galeri bulunduğu anlaşılmıştır.

 

KYBELE-CİBEL TAPINAĞI:

Şehrin batısında, Batı kapısına yakın, şehrin girişinden çok uzak olmayan bir yerde, kurban çukurlarıyla birlikte Cibel tapınağının izi bulunmaktadır.

Duvarlarda Friglerin yaşlılık, toprak ve çoğalma tanrısını temsil eden, küçük bir mermer heykel bulunmuştur.

Sevgilisi Attis’in ölümüne ağıt yakarak aslanlı bir araba üzerinde ülkeyi boydan boya geçer. Müritlerinden oluşan bir alay onu takip eder, kutsal bir heyecanla kendinden geçer, bağırır ve flütler, trompetler ve bakır davullar çalarlardı.

Sonuç: ne yazık ki şehirdeki Kybele tapınağına ait mimari buluntu, yazıt veya net kazı verisi henüz belgelenmemiştir. Burası Kybele Kutsal Alanı olarak adlandırılmaktadır.

MISIR TANRILARI TAPINAĞI:

Yüksek Gymnasium’un dibinde Mısır Tanrıları İsis Osiris, Serapis, Anubis’in tapınakları vardı.

Bunlar İskenderiye’ye I. Ptolemaios tarafından ithal edilmiştir. Prialılar bunları MÖ 3’ncü yüzyıl ortalarına Samos ile olan bir anlaşmazlığı Ptoleme Philadefl’in hakemliğine sunduklarında kabul etmişlerdi.

Tapınaktaki yazıtlara göre, törenler ve kurban ritüellerini yönetecek kişinin Mısırlı bir rahip olması gerektiği ve tanrıça İsis için yapılan fenerli geçit törenlerinden söz edilmektedir.

47 x 31 metre boyutlarındadır ve geçitli bir yan kapıdan girilen büyük bir hal vardır. Çevresi duvarlarla çevrilidir. Kuzeyden tiyatro caddesi üzerinden anıtsal bir giriş kapısı bulunur.

İçeriye girildiğinde, ortada büyük bir mihrap vardır. Tapınaktan hiçbir iz kalmamıştır. Bu son ayrıntı ve konumunun sadeliği, tanrının ölümünü temsil etmek gibi mistik bir zihniyetin varlığını reddediyor gibi görünmektedir.

Mısır tanrıları ve Cibel’e tapınma: İyonyalıların dengeli zihniyeti sayesinde önemli değişikliklere uğramıştı.

Tapınağın sunağında antik Helen tarzında büyük kurbanlar yakılıyor, sokaklarda ve şehir kapılarında büyük alaylar halinde yürünüyordu.

Evet bu tapınak, Priene’nin çok tanrılı yapısında dikkate değer bir rol oynar.

Bugün, tapınağın kalıntıları arasında, propylon yani anıtsalg iriş, sütunlu galeriler ve podyum üzerinde yükselen küçük bir tapınak yapısı görülüyor.

 

AKROPOLİS:

Pergamon, Atina vb gibi diğer birçok antik kent gibi Priene’nin kuzey tarafında yükselen bir Akropolis’i vardı. Diğer antik kentlerden farklı olarak, Priene halkı Akropolis’lerine Teloneia adını vermiştir.

Preniusluların kahramanları Telon’a ithafen akra (tepe) veya Teloneia olarak adlandırdıkları Akropolis, tamamen savunma amaçlıydı ve Atina ve Pergamon’daki gibi prestijli yapılar veya konut amaçlı yapılar yoktu.

TİYATRO:

Kazılardan bu yana, Priene Tiyatrosu, Helenistik Tiyatronun standart bir örneği olarak kabul edilmektedir.

Çoğu Yunan tiyatrosu Roma döneminde kökten yeniden şekillendirilmiş olsa da Priene’deki değişiklikler nispeten küçük olmuştur.

Dolayısıyla yapı, bugün hala erken dönem Yunan tiyatrosunu veya tipik yapı yapısını benzersiz bir şekilde yansıtmaktadır.

Evet, tiyatronun 5000-6500  kişilik bir seyirci kapasitesi bulunmaktadır.

MÖ 350 yılında Helenistik dönemde yapılmıştır. Roma döneminde bazı değişikliklere uğramıştır. Yaratılan doğal eğim sayesinde akustiği oldukça güçlüdür.

Priyen tiyatrosu çok dikkat çekicidir. Meydana çıkan 8 sıra merdivenli, büyük adamlar için sıraları ve koltukları, sunağı, orkestrası, pandomim yerleri kapıları, mükemmel korunmuş Proskenion’u ve sahnesiyle antik Yunan tiyatroları arasında en iyi korunmuş olanıdır.

Ve bugüne kadar tartışılan bir konu, yani oyuncuların konuşma yeri hakkında kesin bilgiler veriyor.

Dionysos sunağından, tezahür eden tanrıyı temsil eden statü, Atina’da olduğu gibi tiyatroya bakardı. Antik çağda, tanrının bu makamı, orkestra dışında tiyatrodaki en onurlu 5 makamdan biriydi. Bu beş zarif mevki, basitçe oyulmuş ve merdivenin ilk basamaklarındaki beyaz mermer bir bankın üzerine yerleştirilmiştir.

Tiyatro binaları, şunları içeriyordu. Sahne (bir kat ve kapıları öne doğru açılan, üç odalı bir kattan oluşuyordu) ve zemin katın ön divanında 1.70 metre aralıkla 12 Dorik sütunlu bir kapı. Bu sütunlar bir kornişi tutmaktadır. Sütunlar iyi korunmuş olup, mavi ve kırmızı renklerin birçok izi hala görülebilmektedir.

Bu kapının üst kısmında, sahne zemin hizasında oyuncular konuşurdu, daha doğrusu burada nadiren konuşurlardı ya da hiç konuşmazlardı. Priyen’de, 2’nci yüzyıla kadar durum böyleydi. 2’nci yüzyıldan önce, oyuncular ve koristler orkestra arasında olduğu ve oyuncuların Proskenion’un üstüne çıkmadıkları ve sadece bazı özel oyunlarda çıktıkları kesindir.

Dört köşeli lambada, hala çizgiler görülmektedir. Bunlar sütunlar arasına yerleştirilmiş, ahşap üzerine oyulmuş süslemelerdi. Sadece 3 sütun zemin kattaki üç odanın kapısına denk gelmekteydi. Bunların üzerinde hiçbir çizgi görülmüyordu. Sadece bu üç kapı serbesttir ve her birinin iki kanadı vardır ve reçinelerin yeri henüz belli değildir.

Aktörler ve oyuncular bu üç geleneksel kapıdan girip çıkarlardı. Ayrıca: büyük devlet adamları için 5 koltuklu bir kürsü vardı. (Burası yani kürsü günümüzde görülebilir.)

Buraya Proedrie denirdi ve din adamları, devlet adamları ve kentin konukları burada otururdu. Yerden 2.70 metre yükseklikteki Proskenion’da ayakta duran bir kişiyi bu 5 koltuktan görmek mümkün değildir.

Roma döneminde Proskenion, oyunculara ihtiyaç duyulan oyunlar için kullanılacak bir forma dönüştürüldü. Büyük adamlar için ayrılan ilk sıra artık tiyatrodaki en iyi yer değildi. Bu nedenle bu sıra beşinci sıraya taşındı. Bu yeni sahne seviyesinden biraz daha yüksektir. Aynı zamanda sahnenin bölücüsü iki metre geriye çekildi ve zengin bir dekor yapıldı. Bu sayede hem oyunculara daha fazla alan sağlanmış hem de alt kısım süslenmiş oldu. Proscenium’un ayakları arasında kapıların sağ tarafı hariç, boyalı harçla sabitlenmiş, bazı kısımları hala görülebilen bir duvar bulunmaktadır.

 

AGORA:

Priene Agorası, tıpkı tüm şehir planı gibi, Klasik dönemin demokratik kent mimarisinin simgesidir. Demokratik bir şehir yönetiminin tüm yapıları, Atina’dakilerden bile daha belirgin bir şekilde, neredeyse arketipler olarak burada bulunabilir. Ancak sütunlu salonlarla çevrili meydanın kendisi bile, bir ziyaretçinin antik bir şehirdeki günlük yaşamı hayal edebilmesini kolaylaştırır.

Evet şimdi Agorayı anlatmaya başlayalım.

Agora; şehrin merkezindedir. Burası şehrin ticari ve siyasi hayatının merkezidir. Ortada, üç tarafı dükkanlarla çevrili küçük bir meydan vardır. Burası: balık, et, sebze ve benzerlerinin satıldığı Pazar yeridir.

Balıkçılar, balıklarını büyük masalar gibi taşların ve mermerlerin üzerine koyar ve arkalarına otururlar. Koyun ve sığır etlerini de mermer bir levhaya asarlardı. Bu meydanın çevresindeki dükkanlarda, bakkallar, oduncular ve kömürcüler vardı. Küçük çadırların altında, sebze ve meyvelerin arasında oturan yaşlı kadınlar görülürdü. Akropolden akan bol suyla meydan yıkanır, esnaf da bu suyu kullanırdı.

Özellikle sabahları efendiler ve köleler yiyecek almaya geldiklerinde burası çok canlı olurdu. Köle olmayan kadınlar çarşıya alışverişe gidemezdi. Bu iş kocaları tarafından yapılırdı. Köle olmayan dul kadınların alışverişini köleleri yapardı. Eğer kadının böyle bir kölesi yoksa ya da bunu kendisi için yapacak bir kölesi yoksa, o zaman çarşıya giderdi.

Pazar yerinin hemen yanında büyük bir halk meydanı olan Agora bulunuyordu. Agora’nın bir tarafından şehrin büyük caddelerinden biri geçmektedir. Uzak tarafta, doğudan görüldüğü gibi Priyade’deki Agora’nın her iki yanında, birer tane olmak üzere, 31 tane tek katlı dükkan vardı. Bunlardan biri, bir yeraltı tavernasıydı. Burada birçok kadeh, şişe ve çanak-çömlek parçası bulunmuştur.

BOULEUTERİON:

Bouleterion, Agora’nın kuzeydoğu ucunda yer alır ve polisin merkezi demokratik organına ev sahipliği yapar. Yapı, türünün en iyi korunmuş örneğidir ve özellikle Krischen (1921) tarafından perspektifli olarak yeniden inşa edilmesinden bu yana en bilinenidir. Modern algıda, tıpkı Athena Tapınağının İyon tapınağını temsil etmesi gibi, bu yapı da Yunan belediye binasını temsil eder.

Evet, burası, üç tarafı mermer merdivenli, alttaki divanda 16 basamak ve diğer iki tarafta 10 basamak bulunan, müstakil bir odadır. Dördüncü bölmenin iki kapısı ve büyük bir penceresi vardır. Divana bitişik büyük bir mermer seki ve iki seki daha vardır. Bu salonun ortasında ince oyulmuş bir mihrap vardır. Bu merdivenlerin üzerinde divanlar yükseliyordu. Tavan, Dor tarzındaki divanların dört köşeli sütunlarına dayanıyordu.

Bu salona, iki koridordan geçilerek ulaşılıyordu. Koridorlara açılan iki kapı vardı. Ve bu kapılar merdivenlere açılıyordu. Ayrıca biri alt divanda, diğeri yan divanlardan birinde olmak üzere, salonun üst katından çevredeki sokaklara çıkılabilen iki kapı daha vardı. Burası halk meclisinin toplanma yeriydi.

Sadece meclis için değil, başka amaçlar için de kullanılırdı. İçinde 540 oturma yeri bulunan basamaklarda meclis üyeleri, sıralarda ise yürütme kurulu ve yabancı şehirlerden gelen önemli konuklar otururdu. Sıralar ise sunak arasında hatip yer alıyordu. Bu sunağın önünde, her oturumun başında resmi ve olağanüstü kurbanlar kesilirdi. Çok eski zamanlardan beri her oturumun açılışında sıradan kurbanlar da kesilirdi.

 

GYMNASİON:

Priene’nin alt gymnasiumu, Tiyatro gibi, diğer şehirlerdeki benzer çok işlevli kompleksler gurubundan sıyrılır. Çünkü Helenistik form, büyük ölçüde değişmeden korunmuştur. Merkezi bir Ephebeum, iyi korunmuş bir tuvalet, birçok yan oda ve kuzeydeki kayalık yamaçtan oyulmuş, koşucular ve oturma yerleri için iyi korunmuş bir başlangıç yapısı bulunan bitişik bir stadyumdan oluşan geniş bir Prestil yapıdan oluşan kompleks, arketipik formda bir Yunan gymnasionunun bütün unsurlarını yansıtır.

Ephebeum duvarlarına (öğretmenlerin hoşgörüsüyle) kazınmış öğrenci imzaları olan zengin topos yazıtları koleksiyonu, nesiller boyunca benzersiz bir öğrenci isimleri koleksiyonunu oluşturur. Şehrin daha sonraki birçok ileri geleni, burada izlerini bırakmış olabilir.

Evet, burası gençlerin toplandığı, ders çalıştığı, fiziksel egzersizler yaptığı ve eğlendiği yerlerdi. Atina’da olduğu gibi İyonya’da da çocukların ve gençlerin yaşamı açık havada özgür bir yaşamdı. Antik Yunan’da ve özellikle İyonya’da çocuklar kapalı evlerde ya da dar sokaklarda kalamazlardı. Günde 8-10 saat boyunca bir rahibin başında Mısırca ya da Süryaniceden tercüme yaparlardı.

Sokrates, çocukların ve gençlerin yaşamını şöyle anlatır:

“Spor salonuna girdiğimizde törenin bitmek üzere olduğunu gördük. Çocuklar kemik aşık oynuyorlardı ve hepsi bahse girmişlerdi. Çoğu avluda oynuyordu. Bazıları da (hamamların soyunma odası-Apoditerium) bir köşede sepetler içinde çok sayıda kemik aşıkla ikili ve tekli oynuyorlardı. Birçok seyircinin etrafı çocuklarla çevriliydi. Onların arasında, bir gurup genç ve çocuğun ortasında, başında bir taçla Lisis vardı, gerçekten nadir ve sadece güzel olarak adlandırılmaya değil, aynı zamanda güzel ve asil olarak adlandırılmaya da layıktı. Gidip karşı tarafta sessiz bir yere oturduk ve konuşmaya başladık.”

Platon tarafından tarif edilen bu Lisis sahnesinin yeri, bugün tam olarak tespit edilmiştir. Gençlerin fiziksel egzersizler yaptığı büyük salon, Sokrates’in egzersizlere ara verildiğinde Atina gençliğini topladığı yer.

Priyenin gençlik ocağı, gymnasium sütunlarından birinin altından kapıyla açılan iki İyon sütunlu büyük bir müstakil salondur. Korint sütunları ve kemerleriyle süslü içeride, duvarın alt kısmında oturmak için bank görevi gören 7 temel taşı vardı. Yüzlerce gencin ismi, divanlara ve sütunlara kazınmıştır. Bunun sağında ve solunda gymnasium’un bir parçası olarak sayılan çeşitli salonlar vardı.

Corykeion: Büyük deri toplara vurma alıştırması yapılan bir yerdir.

Conisterion: Güreşten önce vücudu ince kumla ovma için kullanılan bir yerdir.

Elaiothesion: Güreşten önce zeytinyağı sürmek için bir yer ve başka bir açıklamaya göre, bazı sıvıları koymak için küpler için bir yerdir.

STADYUM:

Atletizm gösterileri ve büyük festivallerdeki yarışmalar, 191 metre uzunluğunda ve 20 metre genişliğinde olan, bir tarafında, tüm uzunluğu boyunca bir dizi merdiven bulunan, dar sütunlarla süslenmiş ve yağmurdan korunaklı geniş bir alana açılan stadyumda yapılırdı.

Evet şehrin stadyumu, güney sur boyunca uzanır, Aşağı gymnasium’un hemen yanındadır.  Oturma sıraları sadece bir tarafta düzenlenmiştir. Yamaçla uyumlu, at nalı planlı bir düzenleme yapılmıştır. Batı ucunda muhtemelen stadyuma girişi sağlayan bir yapısal bölüm yer alıyordu, Roma döneminde bu bölüm genişletilmiştir ve sütunlu bir girişe sahiptir.

 

BÜYÜK İSKENDER’İN EVİ:

Şehrin batı kesinindedir. Yapı olarak sıradan evlerden farklı özelliklere sahip bir yapıdır. Bu nedenle kutsal ev ya da Aleksandreion olarak geçer.

Yapı bir ibadethane/kült alanı olarak kullanılmış olabilir.

Sadece beyaz elbise giymiş kişilerin içeri girebileceğini belirten bir yazıt da bu yapıya ışık tutar.

Buranın evlerin arasında olması, buranın bir tapınak değil, gizli ve mistik tarikatlardan birinin takipçilerinin toplandığı bir yer olduğunu gösterir. Bunlar pagan dönemi sonlarında çoğalmaya başlamışlar ve Asya’da bu tür örgütlenmelerin ilk biçimleriydi.

Öte yandan: MÖ 334 yılında Büyük İskender’in Milet kuşatması sırasında bu yapıyı kullanmış olabileceği düşünülmektedir. Yapıya adandığına dair bir mermer heykel kalıntısı bulunmuştur. (mermer bir heykel başı ve çeşitli figürinler)

MÖ 130 civarında Moskhion adlı bir hayırsever tarafından yapılan tadilatla “İskender Tapınağı” olarak isimlendirildiği de kaynaklarda belirtilir.

 

BİZANS KİLİSESİ:

Kilise MS 5 ve 6’ncı yüzyıllarda inşa edilmiştir. Priene, Bizans döneminde Efes’e bağlı bir piskoposluk merkezi olarak bu kiliseyi kullanmıştır. Yapı kentin tamamen terk edildiği MS 13’ncü yüzyıla kadar hizmet vermiştir.

Kilise üç ayrı inşaat evresi geçirmiştir. İlk aşamada küçük bir yapı kurulmuş, sonrasında genişletilmiş, daha sonra ise yapısal destek için sütunlara bitişik direkler ilave edilmiştir. Bazı sütunlar, kentin stoa yapısından sökülerek yeniden kullanılmıştır, bu sütunlar bazilikanın içinde Dor düzeninde yer alıyor. Ayrıca altın ve mermer kaplamalı dekoratif paneller ve haç motifli süsleme parçaları günümüze ulaşmıştır.

 

NEKROPOL

Genellikle kentin doğu ve kuzeydoğusunda yer alır. Nekropol alanında anıt mezarlar, lahitler, mezar stelleri ve mezar odaları bulunur. Buradaki mezar yapıları, Helenistik ve Roma dönemlerine tarihlendirilir. Mezarlar, çoğunlukla zengin ailelerin ve önemli kişilerin mezarlarıdır, anıtsal yapılar ve süslemeler bulunur.

 

KONUT ALANLARI-EVLER:

Priyen’deki evler Delos’takiler kadar iyi korunmamıştır, ancak büyüklük açısından daha fazla ev ortaya çıkarılmıştır. Yaklaşık 340 ev görülebilir.

Yapım tarzı açısından, Priyen evler tamamen farklı bir modeldir ve bu tip daha önce bilinmiyordu. Bu tipin daha eski bir model olması mümkündür.

Eski evlerin pencereleri, şimdiki gibi sokağa bakmıyordu, içeride, avluya bakıyordu. Alt kat pencereleri sokağa açık değildi. Priyen evlerinin çoğu daha az işlek ya da çıkmaz sokaklardaydı. Kapılarında metal bir tokmak vardı.

Eğer ev çok işlek bir cadde üzerindeyse, sokak kapısından eve kadar uzun ve dar bir koridor vardı. Bu şekilde, “bir kadın ya da kız, sokak ortasında bırakılmaktan ve dövülen bir köle ya da cariyenin sesini duymaktan korunuyordu.”

Bu odalar avludan bir geçitle ayrılırdı ve daha önemli evlerin bazılarında bu geçit birden fazla basamak üzerine oturan bir sıra sütuna sahipti.

Böylece ev bir tarafı güneye bakacak şekilde avlunun kenarına inşa edilmiştir.

Kilerden ışık alınıyor ve bu kiler güneşin aşırı sıcaklığını dışarıda tutuyordu.

Sokrates şöyle demiştir. “Bir evin güzelliği; rahatlığı ve konforunda yatar. Eğer ev güneye bakıyorsa, kışın güneş içeri girer. Yazın ise başımızın ve çatının üzerinden geçer ve gölge yapar.”

Priyan evlerinin iç dekorasyonu çok sadedir. Dış divanlar çok güzeldir ve bölmeleri ve kabartmalarıyla Filorra Saraylarının tarzını andırır. Evlerin içleri, hiç şüphesiz tasarruf amacıyla, mermer yerine alçıyla kaplanmış ve basit, mantıklı bir tarzda boyanmıştır. Hafif girintiler ve grek süsleme adı verilen süslemeler vardı. Burada vazolar, savaş arabaları, çocuk alayları, savaşçılar, aşk sahneleri gibi.

Athena Tapınağının yakınında fülüt çalan bir sanatçının evinin duvarlarında, komik ve trajik sahneler ve sarmaşıklarla taçlandırılmış tanrı maskeleri resmedilmiştir.

Kuşadası

Kuşadası

İşte, Türkiye’nin gerçek bir turizm cennetlerinin başında bulunan bir cennet mekanı Kuşadası.
Kuşadası, Aydın İline bağlı bir ilçe. Aydın’a yaklaşık 60 km. uzaklıkta. Ankara yönünden gelecekler için: Ankara-Aydın: 530 km. İzmir üzerinden gelecekler için: İstanbul-İzmir arası: 561 km. İzmir-Selçuk: 76 km. ve Selçuk-Kuşadası ise: 12 km. Ulaşım sonunu yok, gerek Aydın üzerinden ve gerekse İzmir üzerinden gelirken, otoban yoldan, gayet rahat bir yolculuk yapacaksınız.

Yalnızca, dikkat etmeniz gereken tek şey: her iki yönden de gelirken, sakın “Kuşadası” tabelasını yani dönemeci kaçırmamak, yoksa tekrar geri dönmeniz imkansız. Bu tabelaya mutlaka dikkat edin.

“Selçuk-Kuşadası” tabelasını kaçırmamanız gerek. Bu tabeladan saptıktan sonra: yine düzgün bir yoldan Kuşadası’na ulaşıyorsunuz. Yalnız: Kuşadası girişinde, hemen sağınızda, tüm bölgenin en güzel panoramik manzarasını görebileceğiniz bir alan var.

Burada: duraklamayı, mola vermeyi ve panoramik manzarayı izlemeyi sakın ihmal etmeyin.

Bu arada: seyahatlerinizde hava yolu kullanıyorsanız, Kuşadası, size, bu konuda iki alternatif sunuyor. Şöyle ki: İzmir ve Bodrum hava alanları, buraya hava yolu ile ulaşımınız için gayet uykun mesafede. İzmir hava alanından Kuşadası’na transferiniz, 30-40 dakika civarında sürer. Bodrumdan ise, yaklaşık 1.5 saatlik bir yolculuk gerekir.

TARİHİ:

Büyük Menderes ve Gediz ırmakları arasında kalan bu bölge: antik çağlarda “İyonya” adını alır. Tüccar ve denizci olan İyonlar; denizaşırı ticaretinde zenginleşirler ve bölgede üstün bir politik güce sahip olurlar.

Tarihte: İyonya kolonileri adını alan, 12 şehir kurulur. Bu şehirlerden biri de: Kuşadası’ dır. İsmi ise: Neopolis. Ama; şu an yerleşilen yere değil, Kuşadası yakınlarındaki “Yılancı Burcu” denilen yerde kurulmuş. Antik çağlarda, Anadolu’nun Akdeniz’e açılan başlıca limanlarından biri olmuştur.

MÖ.7’nci yüzyılda: Lidyalılar bölgede egemen olurlar. MÖ.546 yıllarında ise, Pers’ler görülür. MÖ.334 yıllarında, Büyük İskender, bölgeden geçer. Ortaçağa gelindiğinde, Kuşadası, korsanlar tarafından kullanılan bir limandır. 15’nci yüzyılda: Venedikliler ve Cenevizliler zamanında; şehir “Scala Nuova” adını alır.

Daha sonra: Pilavtepe eteklerinde, Andıztepe denilen yere taşınmış. Ancak: ulaşım güçlükleri nedeniyle, bir süre sonra, Andıztepe mevkiinden de taşınmış ve bugünkü yerine gelmiş. Bugünkü yerinde, ilk kuruluş ismi ise: Yeni İskele.

1186 yılında: II. Kılıçaslan: bölgeyi, Selçuklular adına alır. Böylece: bölgede, Türk egemenliği başlar. Bu devirde: Kuşadası; kervan yollarının denize açıldığı bir ihraç kapısı olur. Selçuklu devletinin yıkılmasından sonra ise; beylikler döneminde, Aydınoğulları Beyliği, bölgeye egemen olur.

15’nci yüzyılın ortalarında ise, Osmanlılar görülüyor. Osmanlılar zamanında: Kuşadası, surlarla çevrilir. Bu surlarda; şehre girmek için, üç kapı bulunur. Bu kapılardan: yalnızca biri günümüze ulaşır.

Yeri ise: Barbaros Hayrettin Paşa Caddesi ile Kahramanlar Caddesini birbirinden ayıran ve üst kısmı “Şehir içi Bölge Trafik Amirliği” olarak kullanılan yer.

Kuşadası

GENEL:

Konuya girmeden önce, küçük bir anekdot vermek istiyorum. Bir arkadaşımın oğlu Kanada da eğitim yapıyor. Kanadalı bir ailenin, tatil için Yunanistan’a geleceğini öğrenmiş. Sormuş, Niye Türkiye değil de Yunanistan diye?

Kanadalılar ne dese beğenirsiniz. Türkiye’de deniz var mı ki? İşte: tanıtım bu. Bunu umarım Turizm ile ilgili resmi yetkililer okur, duyar ve tanıtım da ne kadar geri kaldığımızı anlarlar ve önlem alırlar.

Evet, Kuşadası denilince, büyük olasılıkla sizin de aklınıza geldiği üzere; buraya bu ismin konulmasının amacı: burada bulunan ve aslen “Güvercin” adası olarak isimlendirilen bir yer.

Bizanslılar için: üstüne kale yapılarak önemli bir askeri üs olarak görev yapan bu yere: 1834 yılında, bugün görülen kale yapılır. Burada, yani kalede, pek çok kuş barınmaktadır. Bu nedenle: buraya, Kuşadası ismi verilir.

Birde: Kuşadası denilince, akla hemen: buraya gelen kruvaziyer gemiler var. Bu büyük yolcu kapasiteli gemiler: her seferinde, buraya büyük miktarda turist getiriyor. Bu turistler ise: gerek alışveriş ve gerekse Efes-Meryemana, evet özellikle Meryem Ana ziyaretine katılıyorlar.

Yani: Kuşadası’nın tüm hareketi, yerli turistten öte, yabancı turist yani gelen bu gemilerle bağlantılı. Birkaç gemi geldi mi, Kuşadası’nın havası değişiyor. Çünkü: bu gemilerle gelen binlerce, on binlerce turist, ilçeye ayrı bir hava getiriyor. Elbette, ilçe esnafı da bundan gereği kadar nemalanıyor.

Yani, sonuç olarak Kuşadası’nda, gözler, hep limanda. Limana herhangi bir yerden baktığınızda, birkaç gemi görürseniz, Kuşadası o gün hareketli ve canlıdır. Aksi halde: gözler hep bu büyük gemileri arar. Sabah olağan kalabalığın olduğu bir güne başlayıp, akşam saatlerinde limana yanaşan iki yolcu gemisiyle, bir anda iki-üç misli insan görüp nefes alamayabilirsiniz.

Gelen 6 gemi ile, 10500 yabancı turistin ilçeye geldiği görülmüş. Bunların büyük çoğunluğu ise: Efes ve Meryem Ana’yı ziyaret ediyor ve sonra ilçeden ayrılıyorlar.

Elbette bu gemilerin yanaşması için yapılan büyük bir liman var.

İstanbul’da, şehre gelen turistleri taşıyan gemilerin yanaştığı Karaköy Limanından çok daha güzel ve modern bir liman.

Kuşadası denilince: buranın en büyük özelliklerinden biri de: özellikle öğleden sonraları, denizden esen ve ortalığa tatlı bir serinlik veren rüzgardır. Yani: aynı anda, güney sahillerinden insanlar aşırı nemden bunalırken; Kuşadası’nda asla nem olmaz ve özellikle geceleri çok rahat uyuyabilirsiniz. Zaten, buranın tatil için tercih edilmesinin en büyük nedenlerinden biri de: nem olmaması.

Ayrıca: Kuşadası’nın deniz ve plajları gayet temiz. 2009 yılında: Kuşadası’nda bulunan 13 plaj ve 1 marina da; mavi bayrak dalgalanıyor. Bu güzel bir olay.

Bir diğer buraya has özellik: Sisam (Samos) adasının çok yakın olması. Bu ada ile Kuşadası arasında: sürekli olarak çeşitli boyuttaki tekneler hareket halinde. Bu teknelere binerek, yanınızda pasaportunuz varsa, vize almadan da, Samos adasına geçme şansınız bulunabiliyor. Düşünürseniz, limandan konuyu inceleyip, tatilinizde, küçük bir değişiklik yaratabilirsiniz.

Burada; belki de dikkatinizi çekmeyecek ve yurt dışından geldiklerini düşüneceksiniz. Ancak: buradan ev alarak veya site yaptırarak yerleşmiş, bir çok İngiliz turist var.

Ülkemizde, malum kuzey Avrupa ülkesi vatandaşları, güneye, Antalya-Alanya yöresine yerleşirken, daha çok buranın nemli olmaması deneniyle, İngiliz vatandaşları, buraya yerleşmeyi tercih ediyorlar.

Hatta; bazen, site halinde yani topluca konut yaptırarak yerleşiyorlar, ve hatta, bu sitelerinin bahçesine ülke bayraklarını dikmekten bile geri kalmıyorlar. Bunları göreceksiniz.

KUŞADASINDA NE ALINIR:

Kuşadası’nda: yabancı turistler için en ilginç alışveriş olanakları: halı. Türkiye’nin tüm önemli bölgelerinden toplanan halılar; burada turistlere pazarlanıyor. Ve hatta; satın aldıkları halılar, kargo hizmetiyle adreslerine gönderiliyor. Yani: yanlarında taşıma sıkıntısı yaratılmıyor. Bunun dışında: Kuşadası’nda; alınabilecek, buraya özgü herhangi bir şey yok.

Yine de, burada: tişört, kot, mayo, body, deri ürünler, abiye ve gece kıyafetleri satan, yüzlerce tekstil mağazası bulabilirsiniz. Bunun yanında: altın, pırlanta, gümüş satan kuyum mağazaları, küpe, kolye, toka, bileklik vb. gibi aksesuarları satan bijuteri mağazaları bulabilirsiniz. Bunların dışında: buradan, küçük ve üzerinde Kuşadası ismi bulunan hediyelik eşyalar satın alabilirsiniz.

Yemek kültürü olarak da, yenebilecek özel bir menü yok. Yalnızca: malum deniz kıyısı, balık yemeniz önerilir. Ancak: fiyatları kontrol etmek şartı ile. Tüm bunların yanında: buraya gelirken, Ortaklar Mevkiinde yani Aydın’dan çıktıktan sonra, Kuşadası’na sapakta, mutlaka ve mutlaka, çöp şiş yemeği ihmal etmeyin. Buraya has yapılan çöp şişleri beğenmemeniz mümkün değil.

Eğer: antika el yapımı halı ve kilim görmek ve satın almak istiyorsanız: Selçuk-Kuşadası yolu üstündeki “Türkmen Halil Köyü” ne uğramanız gerekli.

GEZİLECEK YERLER:

ÇARŞI:

Kuşadası’nda: özellikle akşam saatlerinde çok hareketli, ışıl ışıl, insanların yoğunlaştığı bir bölge. Denize sırtınızı verip de, iç kısımlara yürüdüğünüzde, cıvıl cıvıl bir çarşıya girersiniz. Yaz mevsiminde: günün her saatinde kalabalıktır.

Ama özellikle akşam saatlerinde, tam bir mahşer yerine döner. İngilizler, biraları içip, televizyonda futbol maçlarını izlerken şarkılar söylerler. Bir başka mekanda ise, Türkler fasıl geçmektedirler. Postanenin arkasındaki dar sokaklı bölge, barlar sokağı.

Ancak, çoğu bar: İrlanda bayrağı asarak, sokağı tümünü, neredeyse “Irısh Pub”lara dönüştürmüşler.

Yani: yabancı turistlere hizmet etmeyi düşünen mekan sahiplerinin bulunduğu bir yer. İngiliz ve İrlanda türü barlarıyla meşhurdur.

Kuşadası Yat Limanı Marina

KUŞADASI YAT LİMANI-MARİNA:

650 yat kapasiteli liman, 24 saat hizmet vermektedir.

Limandan: Sisam (Samos) adasına, yaz sezonunda (1 Nisan-20 Ekim) her gün düzenli olarak motor seferleri düzenlenmektedir.

Ayrıca, yine Limanda, günübirlik ve Mavi tur tekneleri de bulunmaktadır.

Setur Kuşadası Marina: teknik destek ve kusursuz servisiyle öne çıkar.

Yaz döneminde: Marine bünyesinde dalış okulu vardır ve özel su altı dalma turları düzenlenir. Kış aylarında ise balık tutma turları düzenlenir.

Limanda, ayrıca turist gemilerinin yanaştığı iki adet iskele vardır. Bu yüzden, Kuşadası Türkiye’nin ikinci önemli deniz kapısıdır.

KUŞADASI AVM

Kuşadası-Söke karayolu üzerindedir. Kuşadası merkeze 7.3 km uzaklıktadır. 2014 yılında hizmete girmiştir.

Burada: amfi tiyatro, çocuk oyun alanları, sosyal ve kültürel etkinlikler düzenlenen mekanlar ile alışveriş yerleri bulunmaktadır.

Kuşadası Kipa Avm

KİPA AVM

Kuşadası merkez Süleyman Demirel Bulvarındadır.

Burada birçok alışveriş mekanı ve hazır yemek üniteleri bulunmaktadır.

Kuşadası Öküz Mehmet Paşa Kervansarayı

ÖKÜZ MEHMET PAŞA KERVANSARAYI:

Kuşadası iskelesi yakınındadır.

Yapının çevresinde, oldukça hareketli çarşı ve dükkanlar bulunmaktadır.

Öküz Mehmet Paşa, (Babası: öküz nalbandı olduğu için kendisine Öküz lakabı takılmıştır.) 1618 yılında Sadrazam iken bu yapıyı ve 50 metre ilerideki Kaleiçi Camiini yaptırmıştır.

Kendisi, 1615 yılında İran Seferine çıktığında, burada konaklamış ancak konaklayacak kışlak olmadığından, sefer sonrası dönüşte bu külliyeyi yaptırmıştır.

Kuşadası Öküz Mehmet Paşa Kervansarayı içi

Neden? Çünkü: Kuşadası yöresi, 17’nci yüzyılda İstanbul ile Mısır arasında işleyen deniz haç yoludur. Mekke ve Medine’ye hacı götüren hac gemileri burada mola vermekte, bu yüzden Hıristiyan korsanlar tarafından baskınlar yapılmaktadır.

Yani: bu bölge hacca gelip giden Müslümanların güvenliklerinin sağlanması için Öküz Mehmet Paşa’ya temlik edilmiştir.

Külliyede: cami, mektep, han, hamam, çarşı, fırın, kahvehane, evler, mahzenler, odalar, dükkanlar ve değirmen bulunmasına rağmen, bunlardan günümüze sadece han ve cami gelebilmiştir.

Yapı, önceleri kale olarak yaptırılmış, daha sonra han olarak kullanılmaya başlanmıştır.
Kuşadası Öküz Mehmet Paşa Kervansarayı

Yapının dikdörtgen avlusunun (avlunun boyutları: 18.50 x 21.60 metredir.) çevresi, kalın ve yüksek duvarlarla çevrilidir. Yapıda malzeme olarak düzgün kesilmiş taş, molozlar ve tuğla kullanılmıştır. Üst katta bulunan pencerelerin hepsi, düşey dikdörtgen şeklindedir.

Avlunun çevresinde, iki katlı ve revaklı kapalı mekanlar vardır. Bu kapalı mekanlarda sıralanmış odalar bulunur. Alt katta ve avlu çevresinde bulunan revakların arasında, 28 farklı mekan vardır.

Bu mekanların hepsinde birer kapı ve pencere bulunur. Üst katta ise, toplam 29 mekan vardır. Üst kattaki mekanların mazgal pencereleri, alt kattakilerden fazladır.

Avlunun güneyinde kare bir havuz bulunur. Ancak orijinal yapıda, bu havuzun bulunduğu yerde, bir mescit bulunduğu söyleniyor.

Kuzeybatı ve güneydoğu köşelerde: arkadan üst kata çıkan iki merdiven vardır.

Yapının girişi: kuzeydedir. Kapı boşluğu 2.96 metredir ve mermerle örülmüştür. Kapı sade görünümlüdür.

Evet, günümüzde burada üst kata çıkıp tarihi dokuyu yakından görmek mümkündür.

Kurşunlu Han olarak da anılan kervansarayın alt katında, bir halı mağazası bulunmaktadır.

Yapı, 1966 yılında büyük ölçüde restore edilmiştir.

Kaleiçi Camii:

Kuşadası’nın en eski camisidir. Öküz Mehmet Paşa tarafından 1618 yılında yaptırılmıştır.

Caminin giriş kapısının kanatları: sedef kakmalar ve geometrik geçmelerle süslenmiştir.

Cami, moloz taştan yapılmıştır. Kare planlıdır. Son cemaat yeri, 1981 yılında yenilenmiştir, sivri kemerli açıklıklıdır ve üç kubbe ile örtülüdür.

Kubbe kurşun kaplıdır ve köşelerdeki ikişer payanda kemeriyle desteklenmiştir. Kubbenin eteğinde ve içinde, barok kalem işi süslemeler görülmeye değerdir.

Minare kuzey batı köşededir ve kare kaide üzerine, silindirik olarak yapılmıştır, tek şerefelidir, kurşun külahlıdır.

Cami avlusunda bir kütüphane bulunmaktadır, kütüphanenin kapısı üzerindeki kitabeye göre, 1812 yılında yapılmıştır.

Cami, 1830 yılında büyük onarım görmüştür.

Kuşadası Öküz Mehmet Paşa Heykeli

Öküz Mehmet Paşa Anıtı-Heykeli:

Kervansarayın hemen yanında, Barbaros Bulvarının girişindedir. 2012 yılında açılmıştır.

Kuşadası Kuakmer

KUAKMER:

Kuşadası Fatma Özel Arabul Kültür Merkezi olarak düzenlenen yapı: Kent arşive ve müzesi olarak kullanılmaktadır.

Yapıya: 2014 yılında hayatını kaybeden Şair ve Yazar Fatma Özel Arabul’un ismi verilmiştir.

Burada: Kuşadası’nın geçmişi ve kültürü tanıtılmaktadır. Her gün zenginleşen koleksiyon: bağış, satın alma ve araştırmalarla elde edilmiş ve edilmektedir.

Eserler: iki katlı binada, özel aydınlatmalı camlı dolaplarda sergilenmektedir.

Kuşadası Kesedağı Atatürk Heykeli

KESEDAĞI ATATÜRK HEYKELİ:

Heykelin yanına ulaşmak isteyenler için, parke bir yol ve merdiven bulunmaktadır.

Heykel, 1997 yılında inşa edilmiştir. Heykelin uzunluğu 12 metredir. 6 metre yükseklikteki kaidesi mermerdir.

Kuşadası Kese Dağı Atatürk Heykeline çıkan merdivenler

Heykelin ön ve arka yüzünde “Yurt Sevgisi ona hizmetle ölçülür” ve “Özgürlük ve Bağımsızlık benim karakterimdir” yazıları bulunmaktadır.

Kuşadası Belediyesi tarafından heykelin bakımı yapılmaktadır.

Evet, heykel 1997 yılından bu yana her gece ışıklandırılmaktadır.

Kuşadası Çalıkuşu Kültür Evi

ÇALIKUŞU KÜLTÜR EVİ:

Merkezde Yıldırım Caddesindedir.

Burası: Kuşadalılar tarafından, Yazar Reşat Nuri Güntekin’in “Çalıkuşu” romanında geçen Feride Öğretmenin kaldığı ev olarak bilinmektedir.

Ev, 2006 yılında Kuşadası Belediyesi tarafından kamulaştırılmıştır.

Feride’nin hemşirelik yaptığı hastane binası ise, günümüzde İbramaki Sanat Galerisi olarak kullanılmaktadır.

Kuşadası’nda yöreye özgü eski evler “Çalıkuşu Evleri” olarak isimlendiriliyor. Bu evler: eğimli arazideki konumu, taşlık alanı ve bahçeli kullanımıyla öne çıkmaktadır.

Ahşap kırma çatısı ve saçaklarındaki kuş motifleri ilgi çeker. Pencereleri ahşap kafesli ve pancurludur.

Kuşadası Çalıkuşu Kültür Evi

Yapı: Osmanlı dönemine aittir.

2008 yılında Kuşadası Belediyesi tarafından restore edilerek kültür evi olarak kullanılmaya başlanmıştır. Ayrıca 1987 yılında tescil edilerek koruma altına alınmıştır.

Çalıkuşu evi, 2008 yılında ziyarete açılmıştır. Yapı, günümüzde Kuşadası Belediyesi Çalıkuşu Kültür Evi ve ÇEKÜL İletişim Merkezi olarak kullanılmaktadır.

Kuşadası İbramaki Sanat Galerisi

İBRAMAKİ SANAT GALERİSİ:

Sanat galerisi: Osmanlı Sadrazamı Öküz Mehmet Paşa tarafından 1550-1622 yılları arasında yaptırılmış sur duvarları kalıntılarının üzerindedir. Yani, günümüzde Kaleiçi olarak adlandırılan mevkidedir.

Sanat galerisinin bulunduğu bina: 1860 yıllarında Kuşadası eşrafından İbrahim Zeki Efendi tarafından “Gureba Memleket Hastanesi” olarak yaptırılmıştır. Hastane: 1’nci Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı sırasında kullanılmıştır.

Kuşadası İbramaki Sanat Galerisi

1925 yılında Kuşadası Belediyesine bağışlanmış ve 1959 yılında yıkılıncaya kadar Pratik Kız Sanat Okulu olarak kullanılmıştır.

Yapı, 2009 yılında Kuşadası Belediyesi tarafından restore edilerek sanat galerisi, resim, fotoğraf, heykel, seramik sergileri, müzik ve şiir dinletileri, yaratıcı drama eğitimlerine ev sahipliği yapmaktadır.

İki katlı yapının önündeki çeşme, günümüze ulaşmıştır.

Kuşadası Fatma Şaban Alkış Müze Evi

FATMA-ŞABAN ALKIŞ MÜZE EVİ:

Cephane Sokak ve Yedi Eylül Sokak köşesindedir.

Ev, 1930’lu yıllarda Ahmet Şaban Alkış tarafından inşa edilmiştir. Evin inşaatında kullanılan tahtalar, Ahmet Şaban Alkış tarafından bizzat kendi elleriyle şekil verilmiştir. Ahmet Şaban Alkış, 1962-1967 yılları arasında Kuşadası Belediye Başkanlığı yapmıştır.

İki katlı yapı, yığmadır. Yapıldığı tarihten bu yana, orijinalliğini koruyarak günümüze ulaşmıştır. Eski Anadolu mimarisi özelliklerini yansıtır.

1996 yılına kadar konut olarak kullanılan yapı: 2000 yılında Dr Ali Alkış tarafından müze ve sanat galerisine dönüştürülmüştür.

Kuşadası Fatma Şaban Alkış Müze Evi

Alt katta: 2 oda, 1 salon ve 1 mutfak bulunur. Alt katta, özellikle yerdeki taşlara dikkat ediniz, bu taşlar tamamen orijinaldir. Alt katta bulunan avludaki manolya ağacı, 16 metre boyundadır ve 56 yaşındadır.

Bir merdivenle çıkılan üst katta: 4 oda, 1 banyo ve 1 salon bulunur. Merdiven başında bulunan ve misafirlerin kabul edildiği beyaz oda da, sedir ve oturma gurupları bulunur. Kuşadası’nın ilk radyosu, burada sergilenmektedir.

Kırmızı odada: Dr Ali Alkış’ın özel eşyaları ve orijinal mobilyaları bulunur. Evet, burayı gezebilirsiniz.

Ev, günümüzde Sit alanı bölgesindedir ve koruma altına alınmıştır.

GAZİBEĞENDİ TEPESİ:

İlçe merkezinden dolmuşlarla ulaşılabilen bir seyir tepesidir.

Söylenenlere göre, Büyük önder Mustafa Kemal Atatürk: 9 Şubat 1924 tarihinde burayı ziyaret etmiş ve özellikle bu tepeyi çok beğenmiştir.

Bu yüzden her yıl 9 Şubat tarihinde, burada bulunan Atatürk heykeline çelenkler konulmakta ve ziyaret anılmaktadır.

Bunun üzerine tepe “Gazibeğendi Tepesi” olarak isimlendirilmiştir.

Evet, burası özellikle çevrenin muhteşem manzarasını izlemek için tercih ediliyor.

Buraya kendi arabanız ile gidebilir (otopark ücretsizdir) veya dolmuşları kullanarak buraya ulaşabilirsiniz.

Atatürk Heykeli:

Kuşadası Hastanesinin hemen yanındadır. Gazibeğendi tepesinde, Atatürk’ün heykeli bulunmaktadır. Heykel, heykeltıraş Tülin Atalay tarafından yapılmıştır. Heykelde, Atatürk oturmakta ve manzarayı izlemektedir.

Restoran-Kafe:

Tepede bulunan restoran-kafe, 18 Mart 2014 tarihinde, Kuşadası Belediyesi tarafından açılmıştır.

Kuşadası Kale Kapısı

KALE KAPISI:

17’nci yüzyılda, kent sur duvarlarının içine alınmıştır. Bu sur duvarları, Konevi Mehmet Paşa tarafından yaptırılmıştır.

Bu sur duvarlarında kente girmek için 3 kapı yapılmıştır.

Bu üç kapı şunlardır:

1-En büyük kapı: Kervansarayın güneybatı bölümündeki iskele kapısıdır.

2-İkinci büyük kapı: Sağlam olarak günümüze ulaşmış kale kapısıdır.

3-Üçüncü büyük kapı: küçüktür ve Beden Ardı mevkiindedir.

Bu kapılardan, Kervansarayın güneybatısında bulunan büyük kapı: Bu kapı, Evliya Çelebi tarafından Seyahatnamesinde “Varoş Kapısı” olarak isimlendirilmiştir.

Çünkü: Söke-Aydın tarafına gitmek isteyenler ve oradan gelenler, kente giriş için bu kapıyı kullanıyorlarmış.

Burada bulunan iki kanatlı kale kapısı, yakın zaman öncesine kadar yerinde duruyormuş. Hatta, 1930’lu yıllarda günümüzdeki Barbaros Hayrettin Caddesi ve Atatürk Bulvarı arasındaki sur duvarları ayaktaymış.

Ancak bu sur duvarları, şehir merkezinin gelişimini engelliyormuş ve iki caddenin birbirine bağlanması için, aradaki büyük kapının kaldırılması zorunluluk haline gelmiş ve sur duvarları yıkılmış, büyük kapı ise, parça parça parçalanmıştır.

Bunun üzerine, Belediye Başkanı mahkemeye verilmiştir. Duruşmanın olduğu günlerde, büyük kapı dinamitlenerek ortadan kaldırılmıştır.

Üçüncü kapı da günümüze ulaşmamıştır. Bu üçüncü kapı: Dağ mahallesinde oturanların bağ ve bahçelerine gitmeleri için kullandıkları kapıydı.

Kuşadası Kale Kapısı
Gelelim günümüze sağlam olarak ulaşmış, kent sur duvarları üzerindeki ikinci büyük kapıya.

Evet, bu kale kapısı günümüzde Kuşadası’nın simgelerinden birisidir.

Kuşadası merkezinde, Barbaros Hayrettin Paşa ve Sağlık Caddelerinin kesiştiği yerde, köşededir.

Güney kapı olarak da bilinir.

Bir zamanlar, üst katı Karakol olarak kullanılmıştır.

Günümüzde, kapının bulunduğu bölgede özellikle turistik hediyelik eşyalar satan dükkanların bulunduğu bir çarşı vardır.

Kule şeklindeki yapı, kare şeklindedir.

Daha önce burada bir kapı varmış. Çok kalın kalaslar üzerin geçirilerek perçinlenmiş kalın saçlarla kaplı olan kapı: gelip geçmeye engel olduğu için 1933 yılında Kuşadası Belediyesi tarafından yıktırılmıştır.

Mevcut kapının kanatları ise: buradan gelip geçen araçlar tarafından zedeleniyormuş ve bunun üzerine, yine Belediye tarafından bu kanatlar, 1954 yılında kaldırılmıştır.

Kale kapısının altında, köşede bulunan yuvarlak bir taş vardır. Rivayete göre: kale kapısından geçen ve bu yuvarlak taşa basanlar, bir daha Kuşadası’nı terk edemezlermiş.

Kuşadası Necati Korkmaz Mikro Minyatür Sanat Müzesi

Kuşadası Belediyesi Necati Korkmaz Mikro Minyatür Sanat Merkezi ve Müzesi:

Günümüzde yapı yani Kale Kapısının üst katı: “Kuşadası Belediyesi Necati Korkmaz Mikro Minyatür Sanat Merkezi ve Müzesi” olarak kullanılıyor. Müzeye giriş ücretlidir.

Kuşadası Necati Korkmaz Mikro Minyatür Sanat Müzesi

Müze: Tarihi Kentler Birliği tarafından düzenlenen Müze Özendirme Yarışmasında “Sanat ve Edebiyat Müzeleri” kategorisinde ödüle layık görülmüştür.

16 Ekim 2018 tarihinde açılan Mikro Minyatür Müzede: dünyanın üç mikro heykel tıraşlarından birisi olarak kabul edilen Necati Korkmaz’ın eserleri sergileniyor. Müze, dünya üzerinde bu konuda açılan 3’ncü müzedir, ancak eser sayısı bakımından yani eserlerinin çokluğu nedeniyle 1’nci sıradadır.

Kuşadası Necati Korkmaz Mikro Minyatür Sanat Müzesi

Müzede: 3 odadan oluşmaktadır. Dünyanın en küçük eseri olarak kabul edilen, 40 tane civarında mikro minyatür eser sergilenmektedir.

Bu eserler: büyüteç veya mikroskopla görülebilmektedir. Bunlar, insan eliyle yapılmış en küçük heykellerdir.

Müzede bulunan objeler arasında öne çıkanlar:

1-Toplu iğne başına yapılmış, dünyanın en küçük satranç takımı, (Bu satranç takımı, Dünyanın en küçük satranç takımı olarak kayıtlara girmiştir.)

2-Saç teli üzerine yapılmış yürüyen cambaz,

3-Üzerinde sadece mikroskopla görülebilen süslemeleri olan, dünyanın en küçük çini vazoları,

4-Bateri çalan gerçek yaprak biti,

5-İncir çekirdeğinden yapılma, dünyanın en küçük tespihi,

6-İncir çekirdeği içine yapılmış altın süslemeli mini vazo,

7-İğne deliğine yapılmış sema yapan semazenler,

8-Nükleer enerji karşıtı miting yapan gerçek pireler,

9-Toplu iğne başına yapılmış, ringde boks yapan boksörler,

10-İçinde Türk klasik hat sanatının örneklerinin bulunduğu, dünyanın en küçük hat kataloğu,

11-Toplu iğne başına yapılmış deve ve hurma ağacı,

12-Saç teline yazılmış, dünyanın en küçük el yazması olan Arapça “Besmele-i Şerif

13-Kalem ucuna kazınmış, İstanbul silüeti,

14-Dünyanın en küçük “Kuran-ı Kerim” i.

Sonuç, Kuşadası’na yolunuz düşerse, bence mutlaka zaman ayırın ve bu orijinal müzeyi gezin.

Kuşadası Güvercinada

GÜVERCİNADA-KÜÇÜK ADA

Kuşadası merkezinde, Hacıfeyzullah Mahallesindedir. Kuşadası körfezi ağzında, limanı koruyan bir konumdadır.

Güvercinada, günümüzde Kuşadası simgesidir. Geçmişte adada çok sayıda kuş ve özellikle güvercin bulunduğundan, adaya “Güvercinada” ismi verilmiştir.

Osmanlı döneminde, ada korsanlara karşı bir karakol görevi üstlenmiştir.

Bu yüzden, adada bulunan kaleye “Korsan Kalesi” de denilmektedir.

Adaya, bir zamanlar sadece denizden kayıkla ulaşılıyormuş. Çünkü ada anakaradan 200 metre açıktaymış.

Ancak, 1957 yılında Kuşadası rıhtımı yapılırken, yapılan bir mendirekle, ada karaya bağlanmıştır. Yani, günümüzde, uzun bir iskeleden yürüyerek adaya geçilebiliyor.

Kuşadası Güvercinada kalesi

Güvencinada Kalesi:

Öncelikle belirtmekte yarar var, adanın içindeki kale UNESCO tarafından Dünya Kültür Mirası geçici listesine dahil edilerek koruma altına alınmıştır.

Ada üzerindeki ilk kale, 14’ncü yüzyılda Cenevizliler tarafından yaptırılmıştır. Kuşadası’nın eski ismi “Calanova” yani Yeni İskeledir. Cenevizliler, 13’ncü yüzyıl sonları ile 14’ncü yüzyıl başlarında gelip Kuşadası’nın bulunduğu yere yerleşmişlerdir.

Burada yeni bir şehir kurmuşlar, Kuşadası önünde küçük bir ada olan Güvercinada’da ise kale yapmışlardır.

Daha sonra: Barbaros Hayrettin Paşa tarafından, kalenin ortasına küçük bir kale yaptırılmıştır.

Kuşadası Güvercinada kalesi

Barbaros Hayrettin Paşa; 1534 yılında kurulan “Cezayir-i Bahr-i Sefid Eyaletinin Kapudan Paşa Eyaletinin” ilk Beylerbeyidir. Barbaros Hayrettin Paşa: günümüzdeki Güvercinada üzerindeki iç kaleyi ve şehir cephaneliğini yaptırmıştır.

Tabii bir kayalık üzerinde yapılan kalenin yapımında kullanılan taşlar: Yılancı burnundan çıkarılarak getirilmiştir.

Kale: 1613 yıllarında, Sadrazam Konevi Mehmet Paşa tarafından tamir ettirilmiştir.

1671 yılında, Kuşadası’nı ziyaret eden Evliya Çelebi, Seyahatnamesinde Güvercin ada kalesi hakkında bazı bilgiler vermektedir.

Kuşadası Güvercinada kalesi

Takip eden süreçte: 1826-1827 yıllarında, Subaşı İlyas Ağa tarafından, şehrin dış surları ve kale çevresindeki surlar tamir ettirilmiştir.

Çünkü: 1821 yılındaki Mora isyanında Güvercin ada kalesinin bir kısmı tahrip olmuştur. Surların yapılış amacı, Samos adası tarafından gelebilecek korsan saldırılarına karşı kenti korumaktır.

Surlar: adanın şekline uygun olarak kıyıdan biraz içeride ve kıyıya paralel olarak 3 metre yükseklikte inşa edilmiştir.

Kalenin giriş kapısı: surların güneyinde, iki yuvarlak kemerli kule ile korunmaktadır.

Kulelere: merdivenle çıkılmaktadır.

Bu iki kuleden: kuzeyde olan kule: beşgen ve güneyde olan kule ise, silindirik şekildedir. Kuzey kule üzerinde, surların inşa kitabesi vardır. Bu kitabe, 4 satır ve 20 mısradan oluşur. 1826 yılı tarihlidir.

Kuşadası Güvercinada kalesi

Kulelerden büyük olan kule, aynı zamanda depo alarak kullanılmıştır. Kuleye, güneydeki sivri kemerli bir kapıdan girilmektedir.

Kulenin ikinci katında: top ve tüfek mazgalları açılmıştır. Burada, biraz sonra sözünü edeceğim bir balina iskeleti sergilenmektedir.

Kapının üstünde bulunan kitabe boşluğu ise, günümüzde boştur. Ancak burada bir kitabe değil İlyaszadelere ait bir arma olabileceği de düşünülmektedir.

Bu boşluğun üst tarafından bulunan lento taşı, stel biçiminde bir mezar taşına aittir.

Güvercinada kalesi, anıt eser olarak tescil edilerek koruma altına alınmıştır. Sur içi alan 1’nci derece Sit alanıdır. 2013 yılında Güvercin adası kalesi surları tamir ettirilmiş ve kale içinde bazı yapılar onarılmıştır.

Kuşadası Güvercinada kalesi Balina iskeleti
Balina İskeleti:

Kalede kule kısmında; 14.5 metre boyundaki Fin Balinası iskeleti sergileniyor. Bunun hikayesine gelince:”1998 yılı Şubat ayında, Dilek Yarımadası kıyılarına vuran balina cesedi, yapılan incelemeler sonucunda ülkemiz kıyılarında çok nadir görülen bir Fin Balinasına ait olduğu anlaşılmıştır.

Balina cesedi koruma altına alınmış, bozulması önlenen balina iskeleti 2000 yılından sonra burada sergilenmeye başlamıştır.” Bu balina iskeleti oldukça önemlidir, çünkü bu tür bir balinaya ait, günümüzde sadece İngiltere’de başına ait iskelet bulunmaktadır, yani tüm balina iskeleti yoktur.

Kuşadası Güvercinada Deniz Feneri

Deniz Feneri:

Adanın batı ucundadır.

Görüş mesafesi 20 mil olan deniz feneri, denizden 20 metre yüksekliktedir.

Deniz fenerinin yanından geçip ilerlerken, bir mezar ve bunun ilerisinde üzerine çaputlar bağlanmış dilek ağaçları görülmektedir.

Kuşadası Güvercinada Papaz Plajı

Papaz Plajı:

Güvercin ada girişinde, sol yandadır. Ada girişinde bulunan restoranın önünden merdivenle buraya iniliyor.

Plajın uzunluğu 150 metre, genişliği ise sadece 5 metredir.

Kumsal ve kum ve çakıl yok ama deniz oldukça güzeldir. Burada bulunan restoran: teras, şezlong ve şemsiye sağlamaktadır. Deniz oldukça güzel ve kayalıktır.

Mavi Bayraklıdır.

Kuşadası El Heykeli

EL HEYKELİ:

Sahilde İsmail Cem Dostluk ve Barış Meydanındadır. Kuşadası Liman ve Kuşadası Setur Marina ortasındadır.

Sahilde yürürken heykeli görebilirsiniz. Ancak ilk yapıldığında, heykel burada değilmiş, daha sonradan buraya denizin tam yanına sahile taşınmıştır.

Kuşadası El Heykeli

Beyaz, kocaman bir el, içinde bir beyaz güvercin ve birkaç siyah güvercin bulunuyor. Bu kuşlar, özgürlüğü simgelemektedir.

Bu yönü ile oldukça anlamlıdır, özellikle sanat sevenler tarafından ziyaret ediliyor. Heykelin özelliği: Atatürk’ün Türk gençliğiyle el ele olmasını ifade etmektedir. Heykelin mesajı ise “Yurtta Sulh Cihanda Sulh” dur.

Kuşadası Pygela

PYGELA:

Ören yeri, günümüzde Kuşadası merkeze bağlı Bayraklıdede Mahallesi, Clup Pigale ve Kuştur Tatil Köyünün Diskosu ve Restoranının bulunduğu tepededir.

Tarihçi Strabon tarafından yazılan “Geographika” isimli kitapta yazılanlara göre: “Argos kralı Agamennon’un Truva savaşı sonunda kaba etlerine hastalık bulaşır. Bunun üzerine kahinlere danışır, kahinler bu bölgede tedavi edilerek iyileşebileceğini söylerler.”

Bunun üzerine, Agamennon ve askerleri burada bir süre tedavi olurlar ve bu esnada bir antik kenti, Pygela antik kentini kurarlar.

“Pygela” kelimesi, antik Yunan dilinde “Kalça” demektir.

Bir diğer söylentiye göre: Argos kralı Agamennon: 10 yıl süren Truva savaşının ardından, yorgun düşen askerlerini dinlendirmek ve savaş gemilerini onarmak için, İzmir yöresinde “Agamennon” ve Kuşadası yöresinde “Pygela” şehirlerini kurdurmuştur.

Yani: şehir, antik dönemde dünyanın ilk sağlık şehri olarak kurulmuştur.

Şehir yakınlarında bulunan şifalı sular: askerlerin bozulan sağlıklarının düzeltilmesi ve yıpranan morallerinin yerine getirilmesinde kullanılmıştır.

Pygela şehrinin limanı ve gemilerin bakım yeri: günümüzde Pine Bay Tatil köyünün bulunduğu “Çam Limanı” ve Tusan otelinin arkasındaki “Gölet-bataklık” bölümüdür.

Takip eden dönemde, kent, İskender’in askerleri tarafından da aynı amaçla kullanılmıştır.

Bölgede: MÖ 3000 ile 2500 yılları arasında kesintisiz yerleşim olmuştur. Bu bilgiye dayanılarak, bölgede Truva savaşından çok daha önce bir yerleşim bulunduğu anlaşılmaktadır.

Şehir: uzmanlar tarafından, ünlü Miken seramiğinin bulunduğu merkezler arasında sayılmaktadır.

Arkeolojik Araştırmalar:

Bölgede ilk arkeolojik araştırmalar: 1974 ve 1978 yılları arasında yapılmıştır.

Ancak, kazılar sonrasında bırakılmış ve Pygela antik kenti, günümüzde bir sır olarak gizliliğini muhafaza etmektedir.

Günümüzde, ören yerinde: villa, üç nefli bir kilise ve su kemeri kalıntıları bulunmaktadır.

Kuşadası Anaia Kadıkalesi

ANAİA-KADIKALESİ:

Kuşadası merkeze 8 km uzaklıktadır. Kuşadası-Davutlar yolu üzerindedir.

Anaia antik kenti: günümüzde Kadıkalesi olarak bilinmektedir.

Anaia kenti: Samos adasının karşısına düşen Carta bölgesindedir. Çünkü Ege deniz ticaretinde çok önemli bir role sahip olan Samos boğazını denetlemek için yapılmıştır.

Bir ticaret merkezi ve korsan gemileri tarafından sığınmaya elverişli bir liman olarak kurulmuştur.

Atina-Sparta savaşları sırasında, Samos adasından sürgün edilenler, kaçanlar, oradaki yönetime karşı düşman olanlar kente yerleşmişlerdir. Böylece kentte yaşayanlar: Atinalılara karşı Spartalıları tutuyorlardı.

1304 yılında: Anaia kentinin Nekropolis alanında bir Ceneviz kolonisi vardır. Burada yaşayan Cenevizliler: Nif (Kemalpaşa) Anlaşmasından sonra, yerli Rumlarla birlikte, ticaret gemilerine karşı korsanca saldırılar düzenlerler.

1317 yılında, yörede Türk hakimiyeti görülür.

Arkeolojik Araştırmalar:

2005 yılında yapılan resmi arkeolojik araştırmalara göre: ören yerinde 12’nci yüzyılda kalenin içinde yapılmış bir kilise-manastır kompleksi ortaya çıkarılmıştır.

Yapı: görkemli boyutları ve altyapısı ile önem göstermektedir.

Orta Bizans dönemine ait şapelin bulunduğu yerde, bir kadın ve çocuklara  ait 14 gömü bulunmuştur.

Şehir kapısı ve kare planlı kule de restorasyon yapılmıştır.

Ören yerinde yapılan araştırmalarda: Miken seramikleri, kurşun mühür, mimari heykel parçaları bulunmuştur. Ayrıca: Roma-İslam dönemi sikkelerine de rastlanılmıştır.

Kuşadası Aslanlı-Yaren Mağarası

ASLANLI-YAREN MAĞARASI:

Kirazlı köyünde Dereboğazı mevkiindedir. 3 km uzaklıktaki bu mesafeyi yürüyerek gidebilirsiniz.

Mağaranın inişi, 60 derece eğimlidir. Bu yüzden, sadece ip yardımı ile inilebilir.

Mağaranın “Yaren” ismi, yakınlarında bulunan “Yaren Dede” mezarından gelir.

Mağaranın “Aslanlı” ismi ise, mağara içinde bulunan dikitlerden birinin bir aslan görünümünde olmasından gelir.

Mağaranın uzunluğu 110 metredir. Derinliği ise 36 metredir.

Kuru bir mağaradır.

Mağara duvarlarında: küçük odacıklar oluşmuştur.

Duvarlarında bulunan sarkıt ve dikitler ilgi çeker.

Kuşadası  Yılancı Burnu

NEOPOLİS-YILANCI BURNU:

Güvercinada’nın güneyindedir.

Denize doğru uzanan ikinci bir yarımadadır.

Sahilde: plaj bölümü taşlık, deniz berrak ve genellikle dalgasızdır. Ancak deniz aynı zamanda derin ve kayalıklıdır. Yani yüzme bilmeyenler ve çocuklu aileler için uygun değildir.

Plajda: ahşap platolar ve kıyıda iskele vardır.

Yılancı burnunda denize girmek isteyenler için, iki tane lüks beach club bulunmaktadır. Ayrıca: büyük ve lüks bir restoran, büyük bir bar ve disko bulunmaktadır.

Sonuç: burada her türlü lüksü yaşamak mümkündür, eğlence ve su sporları ve bol bol müzik.

Kuşadası Neopolis

Neopolis:

Kuşadası bölgesinin, antik dönemlerdeki ilk yerleşim yeridir ve İyonlar tarafından kurulmuştur.

Kente ait kalıntıların bir kısmı, günümüzde deniz altındadır.

UYDUKENT:

Kuşadası denilince, burayı görmemek ve sinirlenmemek mümkün değil. Davutlar beldesine giderken, solunuzda kalacak.

Birçok ve çok yüksek ve de bitirilememiş yapılar göreceksiniz. Yıllardır bitirilemiyor. Bir turizm beldesi içinde, 20 katlı bloklardan oluşan, dev bir site. Plansız yapılaşmanın en büyük örneği.

 

ADALAND-AQUAPARK:

Kuşadası girişinde, Tusan Otelin arka tarafındaki yamaçlarda kurulmuş. Avrupa’nın en büyük su parkı. 24 saat açık tesiste; çeşitli su kaydırakları, dalga ve aktivite havuzları, çarpışan botlar, animasyon, bar, restoran türü faaliyetler var.

Çocuklu aileler için; ilginç ve eğlenceli bir gün olabilir. Ancak: giriş ücreti bir hayli yüksek.

PAMUCAK MEVKİİ:

Kuşadası’nda, ayrı bir bölüm. Kuşadası’na 10 km. uzaklıkta, 5 km. lik bir sahil şeridi var. Plajın genişliği ise: 80 metre kadar. Plaj boyunca: kaliteli su sporları aktivitelerinin bulunduğu oteller görebilirsiniz.

Türkiye’nin en büyük Aqua park’lı Hoteli ile bir tatil beldesi oluşturan Türkiye’nin bir numaralı su parkı; Aqua Fantasy burada. Kuşadası-Selçuk sınırında. Bataklıkta kurulan muhteşem tesisler bunlar. Bölgeye gelen turistlerin yoğunluğu: buraları tercih ediyorlar.

Özellikle: yine su parklarının bulunduğu; yapı olarak uzaktan da olsa büyük ilgi çeken (Moskova Kızıl Meydan yapısı benzeri) yapılar var. Yanlarındaki otellere ait bu su parklarına: ücret ödeyerek girebilirsiniz.

Gerçekten muhteşem, mutlaka girmenizi öneriyorum. Her ne kadar ücretleri (Euro bazında belirleniyor) yüksek olsa da; gerçekten en azından bir kez de olsa girilmesi gereken yerler. İçeride çok güzel zaman geçireceğiniz kesin.

Dünyanın en eğlenceli işini yaptığını söyleyen bir İngiliz denetçi: yaptığı 48 bin km. lik yolculuk ve incelediği binlerce su parkı arasında, en yüksek puanı: Aqua Fantsy su parkına vermiş. Haber İngiliz gazetelerinde uzun süre yer aldı. Ülkemizde, bu tür su parklarının bulunması, gurur verici.

Evet: Pamucak sahilinin karşısında, Küçük Menderes ırmağı denize akıyor. Bu deltada yapılmış o kocaman otelleri görünce, sanırım sizlerin de aklınıza gelecektir. Bu zemin üzerine, bu ölçüde büyük inşaatlar sağlıklı mı?  Gerçekten değil, zaten buraya yapılan oteller, uzun süre, bu yüzden iskan alamamışlar, yani zemin pek sağlam değil. Deniz ve nehrin birleşme noktasında, kıraç ve tuzlu su nedeniyle kurak bir toprak tabakası oluşmuş. Bu dezavantaj. Halen, bölgede turizme açılan alan çok sınırlı.

Bu arada: Pamucak sahillerindeki plajlarda: at ve deve binme olanakları var. Turistlerin ilgisini çekiyor. Develerin üzerinde resim çektiriyorlar, sonra gidip kendi ülkelerinde bu resimleri gösterdiklerinde, insanlar bizim ülkede halen develerin kullanıldığını sanıyorlar.

KUŞADASI PLAJLARI:

KUŞADASI ŞEHİR İÇİ HALK PLAJI:

Kuşadası merkezinde, Marina yanındadır.

Daha önce plaj olarak kullanılmayan bu alan, Belediye tarafından plaj olarak düzenlenmiştir.

Kuşadası’nda merkezi konumu nedeniyle yoğun tercih edilir. Özellikle merkezdeki otellerin müşterileri tarafından kullanılmaktadır.

Buranın en büyük özelliği, engelliler için uygun düzenlemelerin yapılmış olmasıdır. Bu düzenlemeler sayesinde, engelliler rahatlıkla denize girebilirler.

Plajda, sahil kumluk, deniz ise sığdır. Bu yüzden yüzme bilmeyenler ve çocuklu aileler için uygundur.

Plajda: duş, soyunma kabinleri ve tuvalet bulunmaktadır. Şezlong ve şemsiye ücretlidir.

Plajın çevresinde: restoran, kafeterya, pansiyonlar, 3 ve 4 yıldızlı oteller bulunmaktadır.

Kuşadası Kadınlar Denizi

KADINLAR DENİZİ-PLAJI:

Türkiye’nin en eski plajlarından birisidir. Şehir merkezine uzaklık 3 km dir ancak ulaşım sorunu yoktur, şehir merkezinden buraya dolmuşlarla ulaşım mümkündür.

Plaj: “Mavi Bayraklı” dır.

Bölgede birçok yazlık site ve otel bulunmaktadır. Ancak bu oteller, süper lüks değildir ve uygun fiyat seçenekleriyle tercih edilir.

Yani ismi her ne kadar “Kadınlar Denizi” olsa da, sadece kadınların girebildiği, girdiği bir yer değil, eskiden öyleymiş, şimdi buraya erkekler de gidiyor.

Tüm sahil boyunca: hurma ağaçları, dükkan ve restoranlar bulunuyor ve bu sahil boyunca yürüyüş oldukça keyiflidir. Geceleri de canlılık devam ediyor.

Sahil yolundan plaja 3 metrelik bir merdivenle iniliyor.

Plajın uzunluğu 500 metredir. Genişliği 20 metredir. Çakıl ve beton yoktur.

Duşlar ve soyunma kabinleri vardır. Şezlong ve şemsiye kiralayabilirsiniz.

Kuşadası Kadınlar Denizi

Plaj: kumludur ve bu kumlu olması özelliği nedeniyle yoğun tercih edilir.

Deniz ise: suyu berraktır ve Türkiye’nin en güzel denizlerindendir. Bazen deniz dalgalı ve yosunlu olabiliyor. Denizin derinliğine gelince, deniz içinde 50 metre sonra ortalama derinlik 150 ile 160 cm arasında değişir.

Ancak özellikle sezonda hafta sonlarında aşırı kalabalık olduğunu bilmeniz gerek.

Gece saat 22.00’den sonra sabah saatlerine kadar plaja girmek yasaklanmıştır, çünkü gece boğulma olayları oluyormuş.

YEŞİL PLAJ-GREEN BEACH:

Kuşadası merkeze 5 km uzaklıktadır. Kadınlar denizinden 2 km daha ileridedir.

Plaj: Blue Sky otelin karşısındadır.

Plaj, ismini çevresinde bulunan yeşillik alandan almıştır. Plajda palmiye ağaçları bulunmaktadır. 100 metre uzunluğundaki plaj oldukça küçüktür ve teraslar düzenlenerek ziyaretçilerin bu terasların üzerinde güneşlenmesi sağlanmıştır. Şemsiye ve şezlonglar bu terasların üzerinde bulunmaktadır.

Mavi Bayraklıdır.

Sessiz ve sakin bir yerdir, sadece hafta sonlarında kalabalık olmaktadır.

KUŞTUR PLAJI:

Kuşadası merkeze 5 km uzaklıktadır. Giriş ücretli değildir, bu yüzden özellikle hafta sonlarında aşırı kalabalık olur.

Plajın bulunduğu bölgede: antik dönemde “Pygela” antik şehri bulunuyormuş ve bu yüzden plaja bazı kaynaklarda “Pygela Plajı” ismi de verilmektedir.

Plaj: “Mavi Bayraklı” dır.

Plaj ismini, hemen yakınlarında bulunan Kuştur Tatil Köyünden almıştır.

Kumlu olan plaj: 1 km uzunluğundadır.

Plajın bir bölümü, Belediye tarafından işletilmektedir.

Plajda: şezlong, şemsiye, duş, tuvalet, otopark ve kafeterya vardır. Ayrıca: su sporları ve plaj voleybolu sahası bulunmaktadır.

Deniz: berrak ve sığdır.

PAMUCAK PLAJI-KUM TEPECİKLERİ:

Kuşadası merkeze 10 km uzaklıktadır.

Plaj: Küçük Menderes nehri deltası ve deniz arasında uzanmaktadır.

Plaj, “Mavi Bayraklı” dır.

Plajın uzunluğu 7 km dir.  Genişliği ise 60 metredir. Plaj alanında sağ veya sol yandan girmek fark etmemektedir.

Uzun sahilde, aralarında bataklık alanlar bulunan küçük kum tepecikleri vardır.

Kuzeye doğru yürüdüğünüzde, kumların arasından geçen küçük bir dere görülür. Sahilde, duş ve tuvaletler derenin bulunduğu bu bölgedeki tesislerdedir.

Dereyi geçtikten sonra yine, uzun bir sahille karşılaşılır.

Plaj kumluk, deniz sığdır. Plajın çevresinde kafeterya ve restoranlar bulunmaktadır. Ayrıca: oteller ve Aqua Park vardır.

Kuşadası Dilek Yarımadası Milli Parkı gezisi için. 

Kuşadası Davutlar gezisi için.

Kuşadası Güzelçamlı gezisi için. 

 

 

 

Kuşadası Davutlar

Kuşadası Davutlar
 

Kuşadası Davutlar: Kuşadası ile Güzelçamlı Milli Park arasındaki yol üzerindedir.

Neden Davutlar ismi?

Rivayetlere göre: Cafer ve Davut isimli iki kardeş bölgeye gelirler, Davut: günümüzdeki Davutlar denen köyün sırtlarına, Cafer ise, Caferli köyünün sınırına yerleşir.

Cafer’in yerleştiği yere Caferli, Davut’un yerleştiği yere ise Davutlar ismi verilir.

1600’lü yıllarda Hacı Osman isimli bir kişi başkanlığında bir göçmen kafilesi buraya gelir ve Davutköy’e yerleşir, ancak sonraki yıllarda yörede ortaya çıkan kolera salgını nedeniyle köy terkedilir ve günümüzdeki Davutlar’ın İslamşanlı Mahallesine yerleşilir.

1892 yılında Girit adasından göç edenler, Osmaniye Mahallesini ve 1936 yılında Romanya ve Bulgaristan’dan göç ederek gelenler ise, Yenimahalle’yi kurarlar. Köy zaman içinde büyüyerek 1969 yılında Belediyelik olur.

Kuşadası Davutlar
 
Gelelim günümüze:

Evet, burası Aydın ilinin bir mahallesi olarak geçiyor ve Kuşadası Belediyesine bağlıdır. Ancak özellikle yaz aylarında burada bulunan binlerce yazlık nedeniyle nüfus o kadar fazla artıyor ki, inanın büyük bir şehir gibi kalabalıklaşıyor.

Tabii bu durumun sonucunda, belde aşırı yapılaşma nedeniyle oldukça bozulmuş, beton yığını haline gelmiştir. Bu beton yığınları, muhteşem kum plajlarına, 100 metreye kadar yaklaşmıştır.

Kuşadası Davutlar
 

Bölge, denizin doldurulmasıyla oluşmuştur. Sahile yakın yerdeki yazlık siteler, genellikle dolgu yapılarak inşa edilmiştir.

Bu yüzden yağmur yağdığında yağmur suları uzun süre çekilmez ve göller oluşur. Bu yüzden, eski yapılarda genellikle nem olur, yani buradan ev alacakların dikkatli olması gerekir.

Rüzgar deyince bir husus daha var, rüzgar eğer Kuşadası yönünden eserse, uzun plaj Kuşadası’nın bütün pisliğini (naylon, plastik parçaları, ambalajlar ve benzeri) buraya getirir.

Sahilin birçok yerinde yosunlar bulunmakta olmasına rağmen, deniz temizdir ve genellikle derinlik fazla olmaz.

Deniz bulanıktır çünkü rüzgarlı havalarda, kıyıya vuran dalgalar, kıyıdaki kumları karıştırır ve deniz bulanıklaşır.

Yani, rüzgar yoksa ve deniz durgunsa deniz suyu harikadır, bulanıklık olmaz.

Kumsal, alabildiğine uzanmaktadır.

Buraya yolunuz düştüğünde, özellikle güneşin batışını mutlaka izleyin.

Kuşadası Davutlar Sevgi Yolu
 
Sevgi Yolu:

Milli Parktan, Kuşadası merkeze kadar olan ve palmiye ağaçlarıyla ayrılmış ve Aydın Büyükşehir Belediyesi tarafından yapılmış yaya ve bisiklet yolu bulunmaktadır.

Yaya ve bisiklet yolu ayrı ayrı düzenlenmiştir.

Kuşadası Davutlar Sevgi Yolu
 

Yolun uzunluğu 9 km dir ve spor yapmak için son derece uygun bir alan yaratılmıştır. Sevgi yolunun kenarında, Sevgi Plajı bulunmaktadır.

Kuşadası Davutlar Sevgi yolu
 

Sahil boyunda, yerel kafeler ve barlar bulunmaktadır. Sezonda bunlar son derece aktiftir, şemsiye, şezlong, duşlar, soyunma kabinleri ne ararsanız vardır.

DAVUTLAR SAHİLİ-UZUN PLAJ-LONG BEACH PLAJI:

Yavansu mevkiinden, Güzelçamlı Milli Parkına kadar olan bölüme verilen isimdir. Kuşadası merkeze 8 km uzaklıktadır. Yabancılar buraya “Long Beach” ismini vermişlerdir.

Kuşadası merkezden, Kuşadası AVM ye giderken, yol üstünde sosyete pazarının hemen arkasındadır.

Burada bulunan sahil şeridi tamamen kumdur ve 12 km boyunca uzanır. Kumsal genişliği, sitelerden dolayı çok dardır.

Bu sahil kesiminde: birçok değişik plaj bulunmaktadır.

Bu plajların hemen arkasında ise, yazlık siteler vardır. Zamanında yapılmış bu siteler, maalesef plajı öldürmüştür. Dar bir beton yoldan yürüyüp geçmek gerekiyor.

Yani, sahil kesimi genellikle bu yazlık sitelerde oturanlar ve Kuşadası yerlileri tarafından kullanılmaktadır. Sahil kesiminde de yürüyüş ve bisiklet yolları bulunmaktadır.

Yine sahil kesiminde, birçok kafeterya, restoran ve beach club vardır.

Deniz hemen derinleşmez, kumsal tertemizdir.

Kuşadası Davutlar Sevgi plajı
 

SEVGİ PLAJI-LOVE BEACH:

Kuşadası merkeze 17 km uzaklıktadır.

Davutlar sahilindedir. Long Beach ve Güzelçamlı arasındadır. Dereden başlar ve Güzelçamlı beldesinde bitir, hatta Güzelçamlı ve Davutlar bileşimi bir plaj olarak da söylenir.

Dere; evet bu dere oldukça ilginçtir, çünkü derede oldukça büyük balıklar bulunmaktadır ve balıklara etmek atarsanız, onların atılan ekmekleri kapmak için yaptıkları mücadeleyi görebilirsiniz.

Tesis, Aydın Büyükşehir Belediyesi tarafından işletilmektedir.

Giriş ücretsizdir, sadece girişte bulunan otopark için ücret alınıyor. 

Kuşadası Davutlar Sevgi plajı
 

Plaj: Mavi Bayraklıdır.

Plaja ve piknik alanına girmek ücretsizdir, sadece otopark ücreti ödenir.

Sahilde: gerek yayalar için ve gerekse bisikletler için ayrılmış yollar bulunmaktadır. Sevgi plajının upuzun sahilinde bisiklet sürebilir, yürüyüş yapabilir ve bir şeyler içebilirsiniz.

Kuşadası Davutlar Sevgi plajı
 

Ayrıca: yine sahilde birçok restoran, kafeterya ve çay bahçesi vardır. Plajın başındaki iskeleden olta atıp balık tutabilirsiniz, ayrıca okaliptüs ağaçlarının altında mangal yakabilirsiniz.

Kuşadası Davutlar Sevgi plajı
 

Plaj:

Plajın en büyük özelliği, orman yanında olmasıdır. Bu özelliği nedeniyle: bölgedeki diğer plajlardan (Patara, Çıralı, Konyaaltı, İztuzu, Kaputaş, Altınkum gibi) ayrılır.

Plajın uzunluğu 550 metredir. İnce, sarı kum vardır. Plajın genişliği de fazladır ve bazı yerlerde 100 metreye kadar ulaşır.

Kuşadası Davutlar Sevgi plajı
 

Plajda bulunan okaliptüs ağaçlarının gölgesinde piknik yapıp denize girmek mümkündür.

Kuşadası Davutlar Sevgi plajı
 

Deniz:

Oldukça sığdır. Özellikle Güzelçamlı merkeze doğru olan bölümü, son derece sığdır. Denize girdiğinizde yarı belinize kadar derinlik ilerler ve sonra derinlik tekrar dizlerinize gelir.

Bir süre sonra yeniden derinleşiyor. Yani kıyıda yüzmek mümkün olmuyor, açıklarda ise, yine burası açık deniz olduğu için yüzmek tehlikelidir. Açık deniz olduğunu unutmayınız.

Ancak deniz genel olarak dalgalıdır ve bu yüzden çocuklar için tehlikeli olabilir. Denizin dibi kum ve bulanıktır.

Bölgedeki diğer denizler de olduğu gibi buranın denizi de bulanıktır, çünkü özellikle öğleden sonraları dalgalar kıyıdaki kumları hareket ettirir ve deniz suyu bulanır.

Bu rüzgar ve dalgalar nedeniyle, deniz kıyısında yosun ve dal parçası, plastik atıklar gibi pislikler de ara sıra toplanmaktadır.

Kuşadası Davutlar Sevgi plajı piknik alanı
 

Piknik Alanı:

Plajın hemen arkasında oldukça büyük bir piknik alanı vardır. Burada ağaçların altında piknik yapmak mümkündür. Piknik alanında: duş, tuvalet ve soyunma kabinleri vardır. Piknik için buraya gelip akşama kadar kalabilirsiniz. Mangal yakmak serbesttir.

Kuşadası Davutlar Sevgi plajı çadırlı kamp alanı
 

Çadırlı kamp alanı:

Burada çadır kurabilirsiniz.  Çadırcılar için geniş ve kalabalık olmayan bir alan ayrılmıştır. Çadır için ücret istenmez. Çadır alanının hemen önünde plajda, tuvalet ve duşlar var.

Ağaçlık olduğu için çadıra güneş gelmiyor. Ancak hafta sonlarında piknikçiler nedeniyle, bölge oldukça fazla kalabalık oluyor.

Kuşadası Davutlar Sevgi plajı market
 

Market:

Burada bir market vardır. Marketten birçok ihtiyacınızı temin edebilirsiniz. Fiyatlar fazla abartılı değildir.

Kuşadası Davutlar Oleatrium zeytin ve zeytinyağı tarihi müzesi
 

OLEATRİUM ZEYTİN VE ZEYTİNYAĞI TARİHİ MÜZESİ

Davutlar yöresinde Caferli Mahallesi Atatürk Caddesindedir.

Latince “olea” yani zeytin ve “atrium” avlu kelimelerinin bir araya gelmesiyle isimlendirilmiştir. Dışarıdan bir zeytinyağı fabrikası görünümündedir. Dış bahçe, iç bahçe, lobi ve 11 tane sergileme salonundan oluşmaktadır.

Giriş ücretlidir.  

Zeytin ve zeytinyağı sevenlere hitap eden bu tematik müze, 2011 yılında ziyarete açılmıştır. Sergi alanı: büyük bir sabır ve itinayla koleksiyon haline getirilmiş objelerden oluşmaktadır.

Müzede: zeytinyağının üretim aşamasından soframıza gelene kadar hangi yollardan geçtiğinin öyküsü anlatılmaktadır.

Kuşadası Davutlar Oleatrium zeytin ve zeytinyağı tarihi müzesi
 

Müze kapısından girişten sonra: bir lobi bulunur. Burada: hediyelik ürünler, zeytinyağları, şaraplar ve müze girişi için jeton satılmaktadır.

Ayrıca barkovizyon gösterisi için bir salon bulunur.

Müzenin 10 salonunda bulunan sergilemede, antik dönemden günümüze kadar olan süreçte, tarihsel sıralama ile zeytinyağı üretiminde mevcut teknolojiler ve zeytinyağının farklı kullanım alanları görülür.

Kuşadası Davutlar Kaplıcalar
 

KAPLICALAR:

Belde yakınlarında: 3 yerde, 45-50 derece sıcaklıkta termal su kaynağı bulunmaktadır.

Kaplıcada, yüzlerce yıldır doğal ortamlarından akan şifalı sular ve termal kaynaklar, ziyaretçilere oldukça güzel bir ortam yaratır. Modern tesislerde, konaklama imkanı da bulunmaktadır.

Radon Termal Kaplıca Kür Merkezi:

Kaplıca merkezi genellikle günübirlik olarak hizmet vermektedir. Konaklama için sadece 8 odalı ve 20 yataklı küçük bir tesis vardır. Kaplıca alanında ise 3 termal havuz bulunur.

Tesisler, Sağlık Bakanlığı onayı ile 2004 yılında hizmete girmiştir.

Kuşadası Davutlar Namur-Med Davutlar Termal Kaplıcaları
 

Natur-Med Davutlar Termal Kaplıcası:

Davutlar beldesindedir.  

Kuşadası merkeze 17 km uzaklıktadır.

Tesis, Sağlık Bakanlığının onayı ile 2005 yılında hizmete girmiştir.

Kaplıca alanı, deniz seviyesinden 200 metre yüksektedir.

Dağ eteğinde, yeşillikler içindedir. Tesiste 65 oda ve 140 yatak vardır. Üç termal havuzun iki tanesi kapalı ve bir tanesi açık havuzdur.

Suyu genellikle: romatizmal hastalıklar, siyatik, osteoporoji, egzama, saç dökülmesi, kısırlık ve sağlıklı zayıflama için kullanılmaktadır.

Kuşadası merkezi gezilecek yerler için.

Kuşadası Dilek Yarımadası Milli Parkı gezilecek yerler için.

Kuşadası Güzelçamlı gezilecek yerler için.