Suriye Palymra

Suriye’nin başkenti Şam’a 215 km uzaklıktadır. Kuzeydoğusundadır. Şam’dan Harasta otobüs terminalinden kalkan otobüslerle kolayca ulaşılıyor. Otobüsler gündüz saatlerinde iki yönde her saat başı sefer yapıyorlar. Humus’tan 150 km ve Deyr el Zur’dan da otobüs seferleri var.

Şehir, 20 çeşidi olduğu bildirilen palmiyelerle çevrili bir vahada yer almaktadır. Bu yüzden Haymyra “Palmiyeli yer” olarak isimlendirilir.

2017 yılında UNESCO tarafından Dünya Kültür Mirası Listesine dahil edilerek koruma altına alınmıştır.

Tarih öncesi dönemlerden beri yerleşilen bir yer olmasına rağmen, ilk yerleşimler hakkında fazla bir şey bilinmiyor. Kral Süleyman tarafından kurulduğu rivayet ediliyor.

Kentin refah dönemi ve günümüze ulaşan mimarisinin büyük kısmı, geç Helenistik dönem ile MS 3’ncü yüzyıl arasındadır.

Özellikle de 2’nci ve 3’ncü yüzyıllarda Palmyra, Akdeniz kıyısı ile Fırat Irmağı ve Mezopotamya arasındaki doğu-batı ticaret yolu üzerindeki merkezi konumu sayesinde uzun mesafe kervan ticaretinden zenginleşti.

Siyasal koşullar o dönemde bu yolu önemli kılmıştır.

Güneyde, daha önce başkentleri Petra’da (bugünkü Ürdün) ticarete egemen olan Nebatiler, ikinci yüzyıl başlarında Romalılar tarafından ilhak edildiler ve ticari üstünlüklerini kaybettiler.

Ayrıca, Palmyra, Romalılar ile ezeli rakipleri, yani doğuda Mezopotamya ve İran’a egemen olan Partlar arasında, elverişli bir konuma sahipti.

Kent Romalılara ait olmasına rağmen, Palmyralılar Sami idi.

Bu nedenle kültürleri yerel Suriyeli ile Akdenizli Yunan-Roma öğelerinin bir karışımıydı.

Romalılar Palmyra’nın denetimini birinci yüzyılda ele geçirdi.

Hadrianus 129’da büyük törenlerle kenti ziyaret etti. Şehri civitas libera (özgür şehir) ilan etti ve daha sonra İmparator Caracalla tarafından vergi muafiyetiyle birlikte koloni unvanı verildi. Şehir böylece refaha kavuştu.

Kentin tarihindeki en heyecanlı bölüm, 3’ncü yüzyılda oldu.

İranlı Sasaniler (Partların yerini alan) 260’da Edessa’dan (günümüzdeki Urfa) Roma İmparatoru Valerianus’u tutsak ettikten sonra, Suriye’deki Roma egemenliğini yıkıyor gibi görünüyordu.

Palmyra kabile önderi Odainar kentin çıkarlarını korumak üzere boşluğu doldurmaya soyundu.

Sözde Roma’ya bağlı kalmakla beraber, kendini Palmyra kralı ilan etti.

Roma’nın bölgedeki müttefiki olarak hareket ederek Sasaniler karşısında aldığı zaferlerle konumunu pekiştirdi.

Başarıları uzun ömürlü olmadı.

267’de bir suikaste kurban gitti.

Dul karısı Bat Zabbai (Zenobia), çocuk yaştaki oğullarının naibesi olarak iktidarı ele geçirdi ve kısa sürede iddialı bir fetih programını yürürlüğe koydu.

Orduları Mısır’ı ele geçirdi ve Anadolu’ya girdi. Anadolu’nun çoğunu fethetti.

Oğlunu, Augustus, yani Roma’dan bağımsız bir hükümdar ilan etti.

Bu noktada Romalılar nihayet harekete geçti.

272’de İmparator Aurelianus saldırıya geçerek Palmyra’yı aldı.

Ama kente dokunmadı.

Çoğu kaynağa göre Zenobia, Roma’ya götürülmüş ve Aurelianus’un zafer töreninde halka teşhir edilmişti.

Yaşamının geri kalanını Roma dışında Tivoli’de rahat bir tutsaklık içinde geçirmiştir.

Aurelianus’un zaferinden kısa süre sonra Palmyralılar işgal garnizonunu katlettiler.

Buna intikam olarak Romalılar kenti yağmaladılar.

Kent bu darbeden sonra, bir daha toparlanamadı.

 

KAZILAR:

Palmyra son derece heyecan verici bir kazı alanıdır.

Bu terk edilmiş vaha kentinin sıcak renkli, incelikle oyulmuş klasik mimarisi çıplak bir dağın eteklerinde çöl kumları üzerinde yayılır.

17’nci yüzyıldan itibaren batılı yolcular beraberlerinde harabeleri ziyaret etmeye ve hakkında yazmaya başladılar.

Sistematik araştırmalar 19’ncu yüzyıl sonlarında bir Rus ekip tarafından başlatıldı.

BÜYÜK SÜTUNLU YOL;

Burası şehrin ana sütunlu caddesiydi. MS 2’nci ve 3’ncü yüzyıllarda inşa edilmiştir. Uzunluğu 1 km den biraz fazladır. Şehrin güneydoğu ucundaki Bel Tapınağı ile kuzeybatı ucundaki Batı Kapısı ve Cenaze tapınağını birbirine bağlıyordu.

Ana caddenin genişliği 11.7 metre, yan sokaklar 7 metredir. Batı kapısı, MS 2’nci yüzyılda inşa edilmiştir. Doğudan batıya uzanan orta sütunlu yapı, iki eski sütunlu yapıyı birbirine bağlamak için inşa edilmiştir.

Sütunlar 6 ile 8 bölümden oluşuyordu. Bu teknik, MS 220’lerde opüs Palmyrenum olarak adlandırılan teknikle kademeli olarak değiştirildi. Korint sütunları üzerine ithaf yazıtları bulunan süslü parantezlerle donatılmıştı. Parantezler önemli kişilerin bronz heykellerini tutmak için kullanılıyordu.

Sütunlu yapı, 2015-2016 yılındaki şehrin işgal döneminde hasar gördü ancak yine de büyük bölümü ayaktadır.

 

MİMARİ:

Palmyra’nın mimarisi genelde Yunan-Roma’dır.

Ama kendi tanrılarına ve adetlerine sahip bu Sami halkınca uyarlamalar da yapılmıştı.

Anıtsal kemerli girişi ve tetrapilon’u ile kolonadlı ana sokak sağlam şekilde Romalıdır.

Tiyatro da öyledir.

Kolonadlı sokaklar, girişler ve tiyatrolar Roma dünyası boyunca belli işlevleri yerine getiren mimari biçimlerdir.

Dolayısıyla Roma mimari tarzına burada rastlamak şaşırtıcı değildir.

Buna karşın, tapınak ve mezar gibi yerel dini uygulamaları yansıtan yapı türlerinin tarzları farklıdır.

ANA TAPINAK-BEL TAPINAĞI- BAALSHAMİN TAPINAĞI:

Tapınak, MÖ 3 binli yıllara kadar uzanan insan yerleşimini gösteren tabakalı bir höyük üzerine inşa edilmiştir.

Tapınak MS 32 yılında kurulan ve Mezopotamya tanrısı Sami tanrılarından Bel’e adanmıştır.

MS 1’nci yüzyılda Doğu’nun en önemli dini yapılarından biri olarak kabul edilir ve benzersiz bir tasarıma sahiptir.

Buradaki kült, Roma döneminde yapılan tapınaktan eski olmalıdır.

Çünkü tapınak ve civarının yönelimi, merkezi kolonadlı sokak ve esas kentin kaba ızgara planınınkinden farklıdır.

Birinci yüzyılın ilk yarısında yapılan ve 32’de adanan Bel Tapınağı, Yakındoğu ve Yunan-Roma biçimlerinin dikkat çekici bir sentezidir.

Dışarıdan, tapınak klasik geleneklere uygundur.

Revaklarla çevrili büyük bir alanın içinde yer alır.

Dikdörtgen biçimli, kuzey-güney doğrultusunda yerleştirilmiş ve tipik Roma tarzında bir kolonadla kuşatılmıştır.

Kolonadın içinde cella’nın kuzey ve güney dış duvarları yapışık İon sütunlarıyla bezelidir.

Tapınağın diğer özellikleri, özellikle de iç planı, standart Yunan ve Roma uygulamalarından önemli ölçüde farklıdır.

Cella duvarlarının tepesini dış kolonada bağlayan, çatıyı destekleyen taş kirişler rölyef heykellerle süslenmişti.

İşlenen konular arasında yerel tanrılar ile ibadet edenler, rahipler, peçeli kadınlar ve sırtında bir mihrap taşıyan bir deveden oluşan bir tören alayı da vardır.

Batıdaki basamaklardan tapınağa, iki uzun duvarda yükselen açılmış pencerelerle aydınlatılan bir merkez hole girilir.

Kuzey ve güneyde, geniş basamaklarla ulaşılabilen Bel ve diğer yer tanrıların mihraplarının bulunduğu iki küçük oda bulunur.

Yapının üç köşesinde bulunan sarmal merdivenlerden çatıdaki terasa çıkılır.

Bu da standart Roma tapınaklarında rastlanmayan bir özelliktir.

Tapınak Bizans döneminde Hıristiyan kilisesine dönüştürüldü. Yapının bazı bölümleri, 1132 yılında Araplar tarafından değiştirildi ve yapı korunarak tapınak camiye dönüştürüldü.

Günümüzde, tapınağın ana girişi sağlam olarak korunmaktadır ve ayrıca dış duvarları ve müstahkem kapısı da sağlamdır.

PALMİRA KALESİ-TADMUR KALESİ:

13’ncü yüzyılda Memlükler tarafından inşa edilen kale, çatışmalarda hasar görmüş olsa da günümüze sağlam olarak ulaşmıştır.

Yükseltilmiş kaya kütlesi üzerinde yer alan kale, kalın ve yüksek duvarlarla iyi korunan ve savunulan bir tahkimat olarak önem kazanır.

Kale bir hendekle çevrilidir, sadece bir açılır köprü ile kaleye hendek üstünden erişilir. Hendek aynı zamanda taş ocağıymış.

Kalede: cami, hamam veya saray binası bulunmuyor. Muhtemelen bu kale, tamamen askeri ve kolluk kuvvetlerine hizmet eden bir garnizon kalesiydi.

Kalenin iç bölümünde: sarnıçlar, tonozlu salonlar, bir un değirmeni ve gıda silolarının bulunduğu büyük bir oda ve iç girişin üzerinde oldukça resmi nitelikle büyük bir salon bulunmaktadır.

ROMA AMFİTİYATROSU:

Tiyatro Roma etkisinin bölgede zirve yaptığı MS 2’nci yüzyılda Severuslar döneminde inşa edilmiştir. Klasik Roma tarzında tasarlanan tiyatro, hem ihtişamı hem de incelikli mühendisliği yansıtmakta olup, şehrin eşsiz kültürel dokusunu yansıtan yerel sanatsal dokunuşlarla kusursuz bir şekilde bütünleşmiştir.

Palmyra şehrinin güney kapısına açılan, yarım daire biçimli, sütünlu bir meydanın merkezindedir. Meydan sütunlu caddenin güney batısındadır.

Sahne: 45.5 x 10.5 metredir. Sahneye iki merdivenle ulaşılır.

1950 yılında kumlardan temizlenen tiyatroda, her yıl Palmyra festivali için yerel halk müziği performansları düzenleniyordu. Ancak 2015 yılında IŞİD bölgede kontrolü ele geçirince, halka açık infazları burada yaptı ve yayınladı.

2023 yılında tiyatronun kapsamlı restorasyonu yapıldı.

Evet günümüzde tiyatronun en etkileyici yönlerinden biri, akıllı tasarımı ve mükemmel akustiğidir. Yarım daire şeklindeki yapı, üç temel unsurdan oluşur. Bunlar: Orkestra (performans alanı), cavea (katmanlı oturma alanları) ve scaenae frons (süslü sahne fonu)

Cavea tamamlanmamıştır, çapı 92 metredir. Arazinin doğal eğimi kullanılarak inşa edilmiş olup, toplam 1.500 kişiye kadar her izleyicinin kesintisiz manzara ve olağanüstü ses kalitesinin keyfini çıkarması sağlanmıştır. Sahnenin arkasında, mitolojik ve imparatorluk temalarını betimleyen Korint sütunları ve kabartmalarla zengin bir şekilde süslenmiş skenae frons yükseliyordu.

DİOCLETİANUS KAMPI:

Akropolis’in batı ucundadır.

Palmyra kentinde inşa edilmiş bir Roma askeri kompleksi veya castraydı. Kompleks MS 3’cnü yüzyıl sonlarında Roma imparatoru Diocletianus (284-305)  tarafından inşa edilmiş ve Lejyon askerlerine askeri karargah olarak hizmet vermiştir. Hatta İmparator Diocletian, Zenobi’nin isyanından sonra sarayının bulunduğu yere buranın inşasını emretmiştir.

Roma’nın doğu sınırlarının Perslerden gelen Sasani saldırıları ve Zenobia’nın isyanı (267-271) nedeniyle istikrarsızlaşmanın ardından askeri bir karakol olarak hizmet vermek üzere inşa edilmiştir.

Günümüze ulaşan kalıntılar arasında, özellikle dikkat çeken iki yapı bulunur. Roma lejyonunun Sancaklar Tapınağı, kampın batısındaki bir tepede yer alır. Roma’da her lejyonun kendi sancağı vardı ve bu Roma imparatorluğunun gücünün bir simgesiydi ve sancağın altında lejyon vardı.

Bu yapı, 293-303 yılları arasında Sosianus Hierocles tarafından inşa edilmiştir. Yapı, muhtemelen sağlam olmayan temelleri nedeniyle, kötü bir şekilde korunmuştur. Giriş revakına çıkan devasa merdiven, zemine gömülmüştür. Birkaç ayakta kalan sütunla birlikte, iç tapınağın apsisi kısmen sağlam kalmıştır. Yapının, askerlerin konaklaması, silahların depolanması ve askeri bir tarikatın teşviki gibi işlevlere hizmet ettiği anlaşılmaktadır.

AGORA:

Palmira’nın ticaret merkezi, iç kısmı sütunları üzerinde imparatorların ve ailelerinin, şehir yöneticilerinin, zengin tüccarların ve kervan liderlerinin küçük heykellerinin bulunduğu kaidelerle çevrili bir revakla çevrili, dörtgen duvarlı bir alandı.

Roma Forumuna benzer şekilde, Agora, Palmiya’da tüccar olan en önemli vatandaşların buluşma yeriydi, deve ve eşeklerin Agora’ya girmesine izin verilmesi pek olası değildir, bu nedenle bir Pazar yeri olarak tanımlanması, sadece orada ticaret anlaşmaları yapıldığı anlamında doğrudur.

ÖLÜLER-KULE MEZARLAR:

Ölüler, taş duvarlardan oluşan ve kentin batısındaki çölde bulunan kulelerde defnedilirdi.

150’den fazlası bilinen kule mezarlar, 10 kat yüksekliğindeydi ve cesedin yerleştirildiği merkez odadan geriye doğru boylu boyunca uzanan ve dışarıdan çıkıntı yapan dikdörtgen nişlere sahiptiler.

Açıklık, üzerinde ölünün heykel büstü bulunan ve yerel Aramice dilinde adının yazdığı bir taş levha ile kapatılırdı.

Bu heykelle levhaların pek çoğu günümüze ulaşmıştır.

Gergin, hiyeroglifleri andırır bir tarzları vardır, standart Romalı portrelerin klasik gerçekçiliği yerine, imparatorluğun sınırlarındaki bu kentteki yerel gelenekleri yansıtırlar.

ÜÇ KARDEŞİN MEZARI:

MS 140 yılı civarında inşa edilen bu kayaya oyulmuş yeraltı mezarı, heykeller ve resimlerle süslenmiştir. Sadece üç kardeşin: Male, Saadai ve Naamain ailesine ayrılmış, batı nişinin duvarları ve tonozu resimlidir.

Mezar Palmira şehrinde hala yerinde duran nadir fresklerden birini barındırır. Ölenlerin figürleri, giriş pilasterlerinde tasvir edilmiştir. İlyada’dan bir sahne, batı duvarının lünetinde tasvir edilmiştir. Karakterler, isimleri Palmira alfebesiyle yazılmış yeşil bir arka plan üzerinde tasvir edilmiştir.

Tonoz beyaz zemin üzerine kırmızı çizgilerden oluşan petek yapısıyla süslenmiştir ve çevresini yeşil boyalı, altıgen ve sarı aşı boyası fleuronla süslenmiştir. Tonozun ortasındaki bir madalyon, Ganymede’nin Zeus tarafından kartala dönüştürülerek kaçırılışını tasvir etmektedir. Tüm bu resimler, hem ikonografi hem de üslup açısından Greko-Romen kültüründen güçlü bir şekilde etkilenmiş olsa da, Yakın doğu etkisi Palmira alfabesinin kullanımında ve Zaferler’İn cephelerinde belirgindir.

PALMİRA MÜZESİ:

İç savaş sırasında hasar gören ve 2020 yılında yeniden inşa edilen yapının bazı bölümleri hala açık ancak koleksiyonlar minimuma indirilmiş durumdadır.

Evet, bugün müze binası 2 katlı olup, açık hava heykel bahçesine de sahiptir. İlk katta, cenaze büstleri ve mozaiklerden oluşan geniş bir koleksiyonun yanı sıra altın ve mücevher, çanak-çömlek ve cam eserler için özel bir bölüm bulunmaktadır. İkinci katta ise, Palmira’ya özgü geleneksel sanat örneklerinin yanı sıra bölgedeki Bedevi sanatına ait örnekler sergilenmektedir. Ayrıca mumyalar için özel bir bölüm de bulunmaktadır.

PALMİRA GÜZELİ:

Danimarkalı arkeolog Harald Inghot, 1928 yılında Palymra şehrindeki üçüncü kazı çalışmalarını yürütürken, ekibi, Kasr-ı Ebced adı verilen bir mezarda, MS 190-210 yılları arasında yapılmış, kimliği belirsiz bir kadının yarım boy portresini ortaya çıkardı.

Görkemli mücevherleri, incileri ve lüks kumaş parçaları, İnghold’un onu “gördüğüm en güzel kadın büstü” olarak nitelendirmesine yol açtı.

Ertesi yıl, İnghold, Palmira’nın Güzelliğini ve yaklaşık bir düzine başka heykeli, Carlsberg Bira Fabrikasının varisi Carl Jacobsen’in koleksiyonu üzerine inşa edilmiş ve arkeoloğun aynı zamanda küratörlüğünü de yaptığı KopenhagNy Carlsberg Glytotek Müzesine sundu.

Koleksiyon, halen günümüzde Suriye dışındaki en büyük Palmymira koleksiyonudur.

Suriye Ugarit-Ras Şamra

 
Uragit

Kuzey Suriye’de Lazkiye’nin 12 km kuzeyinde, bugünkü Ras-Şamra harabelerinin yerindedir.

Enkomi ile Doğu ve Güney Kıbrıs’taki diğer kentler denizin hemen diğer tarafında, Suriye kıyılarındaki önemli Kenanlı ticaret kenti Ugarit ile yakın ilişki içindeydi.

Ugarit adı Mari, Amarna ve Hattuşa/Boğazköy’de bulunan tabletlerde geçiyordu, ama 20’nci yüzyıla kadar bu kentin yeri bilinmiyordu.

Çiftçinin biri, Lazkiye’nin kuzeyindeki Ras Şamra höyüğü yakınlarında bir oda mezara rastladıktan sonra, Claude Schaeffer idaresindeki bir Fransız ekip 1929 yılında höyük ve çevresinde kazılara başladı.

1933 yılına gelindiğinde, yörede bulunan çiviyazısı tabletlerden Ras Şamra’nın Ugarit olduğu anlaşıldı ve Ugarit’in yeri sorusu cevabını buldu. Birkaç kesintiyle birlikte kazılar o zamandan beri devam etmektedir. Daha önceleri geleneksel şekilde anıtsal yapıların ortaya çıkarılması üzerine odaklanılırken, 1978 yılından itibaren çabalar Ugarit’deki kentçiliğin kapsamlı şekilde anlaşılmasını hedeflemiştir.

Ugarit’te yerleşim neolitik dönemde başlamış, daha sonra kalkolitik dönem ve tunç çağında da devam etmiştir.

Mısır ve Kıbrıs ile erken tunç çağında, Minos Girit’iyle ise orta tunç çağında temas kurulmuştur.

Artık, yabancı ülkedeki harikalar konusunda merakıyla ünlü olan orta tunç çağından adsız bir Ugarit kralı biliniyor.

Yamhad (Halep) krallarından biri olan Hammurabi’ye gönderdiği bir mektupta Mari’deki sarayı görmek istediğini söyler. “Bana Zimri-Lim Sarayını göster, onu görmek istiyorum” der. Kil tablet üzerine yazılmış mektubu Mari arşivlerinden günümüze ulaşmıştır.

Şehir geç tunç çağı sırasında refahın zirvesindeydi. Ugarit halkı Levant kıyılarındaki Semitik halklardan biri olan Kenanlılardandı.

MÖ 14’ncü ve 13’ncü yüzyıl düzeylerinde, Akadça, Hititçe, Hurrice, Kıbrıs-Minosçası ve yerel Ugarit dili de dahil çeşitli dillerden önemli tablet buluntuları sayesinde yerel tarih, din ve mitoloji hakkında çok önemli bilgiler edinilmiştir. Ugarit dili, yaklaşık 30 işaretten meydana gelen alfabetik bir çiviyazısı ile yazılmıştı ki dünyada bilinen en eski alfabetik yazı sistemidir.

Güçlü komşularının baskısına rağmen Ugarit bir dereceye kadar özerkliğini korumuştu. Gerçekten de, ilk önce Mısır, sonra da Hitit egemenliği altında yerel bir hanedan MÖ 14’ncü ve 13’ncü yüzyıl boyunca iktidarda kaldı. Bu büyük güçlerin uyguladığı kontrole rağmen, Ugarit’in refahına gölge düşmedi. Kentin zenginliği tahıl, şarap ve kereste ihracının temellerini oluşturan yerel tarımdan, metal işçiliği, parfümcülük ve özellikle de yerel bir kabuklu deniz canlısı olan iskerletten elde edilen mor boyanın imalatı gibi yerel endüstrilerden ve Kıbrıs’tan getirilip buradan çevreye nakledilen bakırdan geliyordu.

Kentin kendisi denizden içerideydi. Ancak Ugarit yakınlarındaki koy, günümüzde modern Suriye’de küçük koy anlamına gelen Minet el Beida adıyla bilinen bir limana sahiptir.

Ugarit’in tek limanı Minet el Beida değildi, yakınlardaki Ras İbn Hani’deki yakın tarihli kazılar Ugarit kıyılarında bir başka aktif ticari merkez daha ortaya çıkarmıştır.

Çoğu kent gibi, Ugarit de, yangın ve depremler geçirdi ama her zaman toparlanmayı başardı. Ancak, MÖ 12’nci yüzyıl başlarında durum farklıydı. Bu dönemde Doğu Akdeniz havzasına egemen olan kargaşa ve felaketler zincirinin halkalarından biri olarak yaklaşık MÖ 1190-1180 yılları arasında, kent, istilacı Deniz Halklarınca, iyiden iyiye tahrip edilmişti. Bu tahribat, yerel Ugarit kültürünün parlak dönemini sona erdirdi. Bundan sonra yerleşimler sadece küçük ölçekli olacaktı.

RAS ŞAMRA KAZI ALANI:

Ras Şamra/Ugarit bir kıyı ovasında, kıyıdan hemen içeride yer alır.

Kuzeyde ve güneyde iki tane mevsimlik ırmak kenti kuşatırdı, muhtemelen antik çağlarda kasabaya erişimi sağlayan kuzey-güney yol sisteminin parçası olarak her iki akarsuyun üzerine köprü yapılmıştı.

Güneydeki akarsu Delbe, kente başka bir açıdan daha hizmet veriyordu. 1986 yılında kuyular dışında su sağlama ve saklama sisteminin kanıtı olarak güneydeki ırmağa set çeken bir taş bendin izleri bulunmuştur.

Belli yapım teknikleri, özellikle tümü geç tunç çağı olarak tarihlendirilmiş bazı mezarlardaki ve batıdaki poternin kapısındakine benzeyen çifte kırlangıç kuyruğu kenetlerin kullanımı nedeniyle bent de geç tunç çağı olarak tarihlendirilmiştir.

Tepesinden ölçüldüğünde, kimi kısımları antikçağdan beri erozyona uğramış höyük, 22 hektardan biraz fazla bir alan kaplar ve çevresindeki ovadan 20 m yükselir.

Liverani nüfusu 8.000-6.000 kişi olarak tahmin etmiştir.

Höyüğün yaklaşık olarak dörtte biri incelenmiş olmasına rağmen, bu esas olarak son önemli evre olan geç tunç çağını barındıran en üst tabakayla sınırlı kalmıştır.

Geç tunç çağı Ugarit’in mimarisi ve kent planının anlaşılmasında ana inşaat malzemesinin kerpiç yerine taş olması, dolayısıyla daha iyi korunmuş durumda bulunmasının payı büyüktür.

Ayrıca bu alanda daha sonraki dönemlerde çok inşaat bulunmadığı için, geç tunç çağından kalma yapım malzemeleri buradan götürülüp tekrar kullanılmamış, ellenmeden yerlerinde kalmıştır.

Ugarit Kraliyet Sarayı girişi

KRALİYET SARAYI:

Kazılar sonucu iki ana sektör ortaya çıkarılmıştır.

 

Birincisi:

Kuzeybatıdaki birincisi, kraliyet sarayı civarıdır.

Bu batı yanda müstahkem bir kapı bulunmuştu, ama kapı, kentin kendisi yerine sadece saray bölgesine açılıyordu.

Çiftçi, tüccar ve diğer kimselerce kullanılan kentin ana girişinin güneyde, güneydeki ırmağı aşan yola baktığı sanılıyor.

Bu savın doğrulanması kazılardan gelecek sonuçlara bağlıdır.

 

Önemli sektörlerin ikincisi ise:

Kuzeydoğudaki akropolis alanıdır.

Bu alanda kentin başlıca dini binaları yer alıyordu.

Kentin iki ana tanrısı Baal ve babası Dagan’a adanmış tapınaklar ile Başrahibin Evi (kütüphane olarak da bilinir), Saray bölgesi ve akropolis dışındaki alanlarda evler, kült yapıları, dükkanlar ve üretim merkezlerinin bir arada yer aldığı karma işlevlilik geçerlidir.

Geniş saray sektöründe Kraliyet Sarayı egemendir.

Bölge ilk olarak MÖ 15’nci yüzyılda inşa edilmiş, dışarı doğru 45 derece eğimli, en alçak kısmı yığılmış taşlardan bir rampa ile örtülü bir tahkimat duvarı tarafından korunurdu.

Ayrıca girişin yakınlarındaki bir kuleler öbeği, fazladan güvenlik sağlardı.

5 metre kalınlığındaki duvarlarına yakışır şekilde Kale adı verilen bu kompleks, ana giriş yolunu ve poterni, yani savunma sisteminin alt kısmının içinden geçen taş döşeli bir geçidi korurdu.

Bindirme tonozlar gibi bazı yapım teknikleri, Hitit ve Mykenai mimarisiyle bağlantılara işaret eder.

Kraliyet Sarayı MÖ 15’nciden 13’ncü yüzyıla kadarki dönemde, en azından dört ana evrede yapılmıştır.

Tipik Akdeniz/Yakındoğu tarzına uygun olarak avluların çevresinde gruplanmış odalardan meydana geliyordu.

Ama olağanüstü büyüktü, MÖ 12’nci yüzyıl başlarında kent yıkıma uğradığında 6500 metre karelik bir alan kaplıyordu ve ihtişamı uluslararası ün konusu olmuştu.

MÖ 14’ncü yüzyılda Amarna arşivinde bulunan bir tablette, Mısır firavununa yazan bir Gebal (Byblos) prensi Tsor’daki (Tyros/günümüzdeki Sur) sarayı tarif ederken, onu “duvaralrın arasında kayda değer şeyler bulunan” Ugarit’deki saraya benzetir.

Sarayın zemin katında 90 oda, 5 avlu, 4 mini avlu, girişte bir kule ve arkada geniş bir bahçe bulunuyordu.

Zemin kattaki odalar kamusal kabul ve idari işlevlere hizmet ediyor, ofisler, arşivler, depolar, nöbetçi odaları ve personel yaşam alanlarını içeriyordu.

Yeraltında, kuzeydeki iki odanın altında bindirme tonozlu taş döşeli üç büyük odadan meydana gelen aile mezarları vardı.

Bunların içindeki eşyalar çıkartılmıştı.

Muhtemelen kraliyet ailesinin özel dairesini barındıran üst kata çıkan 12 merdiven vardı.

Zemin katın planının simetrik olmayıp serbest biçimli olması, kuşkusuz farklı zamanlarda yapılan değişiklik ve eklemeleri yansıtıyordu.

Binanın dış çizgileri düzensizdir, ana sokaklardan biri boyunca uzanan kuzey cephenin çizgisi, sürekli girinti ve çıkıntılarla bozuluyordu.

Sarayın ana girişi asimetrik biçimde kuzeybatıdadır.

Belirgin giriş çatısı, taş kaideler üzerinde yükselen iki ahşap sütunca taşınan taş döşeli bir sundurma, her iki yanda taştan bir seki ve güneyinde güvenlik amaçlı bir kuleden meydana geliyordu.

Kuzeydoğu ve güneybatıda daha küçük iki giriş daha vardı.

İnşaat kalitesi yüksekti.

Saray, yer yer 4 metre yüksekliğe dek korunmuş kesme taşlardan yapılmıştı.

Taş duvarlardaki oyuklara yerleştirilen ahşap çapraz kirişlerden de yararlanılmıştı.

Duvarlar kalın, süslenmemiş bir sıva tabakasıyla kaplıydı.

Harabeler, başta fildişi oymalar, taş steller, figürinler ve daha önce sözü edilen çok sayıda tablet olmak üzere nesne buluntular açısından zengindir.

Sarayın çeşitli yerlerindeki önemli arşivlerde bulunan tabletler bu merkezin idari işlevleri hakkında çok bilgi verir.

İçerikleri arasında dış bölgeler hakkında raporlar, yargı kayıtları (özellikle sarayın güney merkezi arşivinden), hatta katiplik öğrencilerinin deneme yazıları vardır.

Orijinal kazı raporunda güney avluda, kil tabletlerin kalıcı şekilde korunma için pişirildiği bir fırından söz edilir.

Bu fırının içinde kentin yıkım anında terk edilmiş, dolayısıyla geç tunç sarayının son gününde yazılmış özel bir gurup metni oluşturan tabletler bulunmuştu.

Ancak son araştırmalar bu dramatik ve renkli sava gölge düşürmüştür.

Bir fırının varlığı kesin değildir ve dahası, o noktada bulunan tabletler üst kattan düşmüş ve saray yangının kalıntılarıyla karışmış, daha büyük bir tablet ve  diğer nesneler gurubuna aittir.

KENT PLANI VE ÖZEL EVLER:

Kentsel planın, semtlerin ve öze evlerin incelenmesi Ugarit şehrindeki son kazıların başlıca ilgi alanlarından olmuştur.

Enkomi’nin aksine, Ugarit’in yerleşimi son derece düzensizdi.

Sokakların hiçbiri düz değildi ve enleri yaklaşan 2.50 metreden ara sokaklarda 0.90 metreye kadar değişiyordu.

Kamusal meydanlar seyrekti.

Düzensiz sokaklar ve ara sokaklar, ev bloklarının yani insular veya adaların biçimini belirliyordu.

Adalar ortak duvarı olan evlere bölünüyordu, ama kazılar farklı ihtiyaç ve durumlara göre içi değişebilen evlerin, temel tasarım birimi olmadığını göstermiştir.

Bunun yerine, ihtiyaca göre farklı biçimde evler, dükkanlar, çalışma mekanları gibi parçalara bölünebilen adalardı.

Dolayısıyla evler çok farklı boyut ve biçimlerde olabiliyordu.

Odalar genellikle bir avlu çevresinde düzenlenmişti.

Genel olarak, bir evin üst katında yatak odaları ve kendisi de bir faaliyet alanı olarak kullanılan düz bir çatı olurdu.

Daha iyi evler, giriş holü, kuyu, tuvalet ile buna uygun kanalizasyon, merdiven boşluğunun üzerinde küçük bir oda, avluda ekmek için fırınlar ve taş tekneler, hatta yeraltında aile mezarlığı olarak taştan bir mezar odasına sahipti.

MÖ 13’ncü yüzyıl sonlarındaki nüfus baskısıyla birlikte odalar duvarla ayrılarak ayrı bir yerleşim birimi yaratılmıştır.

Ana yapım malzemesi düzgün kesme taşlar ve moloz halinde taş olmakla beraber, duvar sıralarında ve çatı desteği olarak ahşaptan da yaygın şekilde yararlanılırdı.

Çatılar çamurla kaplanmış sazlardan yapılır ve yağmurdan veya yenilemeden sonra neredeyse Ugarit’teki tüm evlerde bulunan taştan bir çatı silindiri ile sıkılaştırılırdı.

Düzensiz yapı temellerinin, kentin eğimli zemininde genellikle derinlere (1.8 metreye kadar) inmesi, depreme karşı bir önlem olabilir.

Evet, biraz önce sözünü ettiğim mahalle, standart bir örnektir.

Ama sarayların hemen doğusunda kaliteli evlerden oluşan yüksek rantlı bir mahalle de keşfedilmiştir.

Beklenebileceği gibi, saraya yakın oturmak itibar anlamına geliyordu.

Bilinen en büyük ev, burada bulunan bazı tabletlerde adı geçen bir adamdan esinlenilerek Rap’anou Evi adı verilendir.

Rap’anou açıkça ev sahibi olarak belirtilmemesine rağmen, bu yüksek bir olasılıktır.

Rap’anou’nın II Amistamar (saltanatı MÖ 1274-1240) döneminde faal olan önemli bir saray görevlisi ve entelektüel olması ev ve kütüphanesi için bir tarih belirlenmesini sağlayan önemli bir biyografik ayrıntıdır.

Bu evde 800 metre karelik bir alana yayılmış 34 oda vardı.

Ayrıntıları saraydakilere, hatta daha küçük evlerdekine benziyordu.

Bir avlu, üst kat, iyi donanımlı bir banyo ve yeraltında mezar odaları söz konusuydu.

 

AKROPOLİS: DİNİ MERKEZ:

Kazı alanının kuzeydoğu sektöründeki Akropolis, kentin iki büyük tanrısı olan Baal ve babası bitkiler tanrısı Dagan’a adanmış tapınaklara ev sahipliği yapıyordu.

Her iki tapınak da MÖ ikinci bin yılın başında kurulmuş olabilir.

Ancak var olan kalıntılar geç tunç çağındandır.

Kültler, o bölgede bulunan ve bu tanrıların resmedildiği veya adlandırıldığı steller sayesinde teşhis edilmiştir.

Baal Tapınağında ve çevresinde bulunan nesneler arasında, Baal’ın sopa (yıldırım) tutan eli yukarı kaldırılmış olarak ileri doğru adım atarken tasvir edildiği bir stel de vardır.

Yakındoğu ve Mısır sanatının geleneklerine uygun olarak tanrı, ayak, bacak ve yüzü profilden, ama gövdesi önden şekilde tasvir edilmiştir.

Diğer nesneler arasında heykeller, kimileri Mısırlılarca adanmış steller ile heykeller ve steller gibi adak olarak sunulmuş 16 taş çıpa vardır.

Tapınakların planları basittir ve birbirine benzer.

Her ikisi de kuzey kuzeydoğu-güney güneybatı doğrultusunda yerleştirilmiş iki ana oda, bir pronaos (sundurma) ve naostan (asıl kutsal oda) meydana gelir.

Dagan Tapınağının dikkat çekici özelliği kalın (4-5 metre) temel duvarlarıdır.

Baal Tapınağının kalıntıları içinde bölgeyi çevreleyen duvarın bir parçası, pronaosun önündeki avluda muhtemel bir sunak, pronaos ve naosun daha yüksek hizasına çıkan anıtsal merdivenler ve naosun içinde, ayrı merdivenlerle çıkılan bir muhtemel sunak daha bulunur.

Ugarit kazılarının son dönemde başında bulunan Marguerite Yon, kentin yüksek kesimlerinde yer alan bu yapıların aynı zamanda deniz feneri olarak da hizmet etmiş olabileceğini ifade etmiştir.

Akropolis’teki 3’ncü önemli yapı: Dagan Tapınağının batısında Başrahip Evidir.

Bu büyük, 2 katlı, çoğunluğu kaliteli şekilde yapılmış ev, burada bulunan tabletler, özellikle de mitolojik şiirler açısından ayrıca bir öneme sahiptir.

Tabletlerin bazılarında yazı çalışmaları, hecesel ve çiftdilli sözlük örneklerine rastlanması, binanın katiplerin eğitildiği bir merkez olarak kullanıldığını gösterir.

Aynı zamanda kentin başrahibinin konutu olduğu ise ana tapınaklara yakınlığı ve özellikle de Rahiplerin Başı’na ithaflar yazılı 4 küçük tunç keser ve bir çapadan tahmin edilmiştir.

Bu son nesneler, evin içindeki eşiklerden birinin altında bulunan 74 tunç silah, aletler ve nar biçiminde pandantiflerle bezeli şık bir üçayaktan oluşan büyük bir birikimin parçasıdır.

 

MİNET-EL BEYDA LİMANI:

Ugarit’in limanı 1.5 km uzaklıktaki Minet el-Beyda’daydı.

Alüvyonlarca doldurulması sonucu koy, bugün, tunç çağında olduğundan daha küçüktür.

Koyun güney tarafındaki kazılar, ilk olarak MÖ 15’nci, daha sonra da özellikle MÖ 14’ncü yüzyılda yerleşilmiş kasabanın kalıntılarını ortaya çıkarmıştır.

Düzensiz sokaklarıyla kasabanın planı yakınındaki kentinkini andırıyordu.

Evler bir avlu ile bunu çevreleyen odalar, bir kuyu, bir fırın bazen bir yeraltı mezarından meydana geliyordu.

Ev ve tapınaklara ek olarak, liman kasabasında ithal edilmiş veya ihraç edilmesi beklenen mallar için ambarlar vardı.

Ambarlardan birinin içinde 80 nakliyat küpü korunmuş olarak bulunmuştur.

Burada bulunan nesneler, nüfusun ana öğesinin Ugaritliler olduğunu, ama aynı zamanda Mısırlılar, Hititler, Hurriler ve Ege halkları da dahi, büyük yabancı grupların varlığını gösterir.

Hem yerel olarak üretilmiş hem ithal edilmiş Kıbrıs tarzı çömlekler, Mısır’dan fildişi kozmetik kutuları, Mısır tanrıçalarından Hathor’a ait bir terakota levha, Mykenai çömlekleri, tunç silah ve aletler, silindir mühürler, taş ağırlıklar, mor boya üretiminden kalan iskerlet kabukları ve yazılı tabletler, MÖ 12’nci yüzyılın başlarında yıkılan bu renkli, çok kültürlü ticaret merkezinin canlılığını kanıtlamaktadır.