Sümer Şehirleri-Uruk

Uruk şehri

Önce şunu belirtmekte yarar var. Ben diğer yazılarımın aksine, gidip burayı görmedim, çünkü zaten halen buraya gitmek oldukça güç. Gitseniz bile, burayı ziyaret etmek daha da güç. Öğrendiğime göre, halen buranın yakınlarında Irak ülkesi topraklarında bulunan askeri bir üst/karargah bulunuyormuş ve buranın ziyaret edilmesinde zorluklar çıkarıyorlarmış.

Peki niye bu kadar ayrıntılı bir tanıtım yazdım? Bu şehir, tarihin en eski ve belki de ilk şehirlerinden birisi. Araştırdım, inceledim ve ortaya çıkardığım bilgileri derleyerek burada okuyucuya sunmayı istedim.

İşte, Sümerlerin meşhur şehirlerinden Uruk.

Evet, şehir günümüzde yukarıda sözünü ettiğim gibi, Irak ülkesinde “Tek el-Varka” ismiyle biliniyor.

Günümüzde şehir: Arapçada “Tek el-Varka” adıyla bilinir.

Aramice/İbranice’de ise “Erech” olarak bilinir.

Irak ülkesinin Al Mutanna ilinin başkenti Samava şehrinin 30 km doğusundadır.

Günümüzdeki Bağdat şehrinin 241 km güneyindedir.

Uruk şehri

ARKEOLOJİK ARAŞTIRMALAR:

Uruk şehri, İngiliz araştırmacı William Loftus tarafından, 1849 yılında bulunmuştur.

Ancak ilk belirgin kazı çalışmaları Alman bir ekip tarafından, I Dünya savaşından önce yapılmıştır.

Savaş nedeniyle ara verilen çalışmalar, 1928 yılında yeniden başlar ve devam eden kazılarda birçok önemli Sümer tableti bulunur.

Uruk şehri

ŞEHRİN KONUMU:

Şehir, Fırat nehrinin bir kanalının doğu kıyısında yer almaktaydı. Ancak bin yıl boyunca kanal kurudu ve şehirden yaklaşık 19 km kadar uzaklaştı.

Şehir 6 km lik bir alana yayılmıştır.

 

 

ŞEHRİN ÖNEMİ:

Şehir, antik bir Sümer şehridir.

Hatta Erken Sümer’deki en başarılı kenttir.

Yerleşimciler MÖ 6. Binyıl civarında Mezopotamya taşkın yatağına geldiler.

Bu yenilikçiler, Dicle ve Fırat sularını kullanmak ve bölgedeki tarımı daha iyi yönetmek için bir kanal sulama sistemi tasarladılar.

Başarılı zengin tarım ticaret merkezleri yarattılar.

Zenginlik, yerleşimleri köye dönüştürdü ve köyler binlerce sakini olan şehirlere dönüştü.

Yaklaşık MÖ 3500 yıllarında veya daha önce kurulduğu düşünülen şehir, en parlak dönemini MÖ 3000 ile 2000 yılları arasında yaşamış ve daha sonra önemini kaybetmiştir.

1960 ve 1970’lerde yapılan arkeolojik araştırmalar, Uruk şehrinin Protoliterate döneminde; bölgedeki en büyük yerleşim yeri olduğunu ortaya çıkarmıştır.

Kent gerçekten de çok büyüktü.

Bir zamanlar şehirde tahminlere göre 40-50 bin kişinin yaşadığı düşünülmektedir.

En erken yerleşimcilerin duvarları bulunamamıştır. Ancak EH-1 dönemine ait kerpiç tahkimatların uzunluğu, neredeyse 10 km idi ve 435 hektarlık devasa bir alanı çevreliyordu.

Evet: Şehrin duvarları, zamanın mühendislik harikası olarak tasvir edilir. Bu duvarların, daha sonraki dönemlerde yapılan duvarlardan bile sağlam olduğu söylenir.

Sümer kentlerinin anıtsal dini binalarının önemi çarpıcıdır ve daha önceleri neolitik kasabalardan önemli bir farklılık gösterir.

Daha sonraki dönemlerde, kralların oturduğu saraylar bu merkezi konuma yükselir ama daha ilk zamanlardan itibaren Sümer’de tapınaklar baskın olmuştur.

Çünkü kentin ana tapınağında oturan tanrı veya tanrıça, kentin ve herkesin gerçek yöneticisi olarak kabul ediliyordu.

Diğer tanrılar kente dağılmış, daha küçük tapınaklarda yüceltilirdi.

Uruk şehri zigurat

 

Ziguratlar:

Uruk şehrinin yanı sıra, Sümerler tarafından dünyadaki en eski kent olarak kabul edilen Eridu ve önemli kutsal kent olan Nippur gibi diğer kentlerde de tapınaklar inşa edilmiş, tekrar biçimlendirilmiş ve yeniden inşa edilmiştir.

Üzerinde durdukları tümsekte önceki tapınakların kalıntılarıyla gittikçe yükselmiştir.

Güney Mezopotamya’nın düz coğrafyasında, bu platform kuleler, insanların gözüne dağ gibi görünmüş olmalıdır.

Nihayetinde, dağ vazgeçilmez oldu, dolayısıyla eğer kentin gücü yetiyorsa, yeni bir tapınağa özel bir kutsal dağı yapılırdı.

Zigarut adlı, özel olarak inşa edilen bu basamaklı platformlar, Mezopotamya mimarisinin kilit biçimlerinden biridir.

Uruk şehri Zigurat

En ünlü Zigurat:

En ünlü örnek ise, Ur şehrindeki Ur-Nammu Ziguratıdır.

MÖ 2100 civarında inşa edilmiştir.

Yükseklik 25 metreydi.

Üstünde ay tanrısı Nanna’ya adanmış bir tapınağın bulunduğu zigurat, 1930’larda Leonard Wooley tarafından kazıldı ve en alt katın cephesi ve anıtsal merdiven, bir zamanların Irak devlet başkanı Saddam Hüseyin tarafından inşa ettirilmiştir.

Saddam Hüseyin döneminde kısmen yeniden inşa edildi.

Ziguratın en alttaki katmanı, Ur-Nammu’nun orijinal yapısına karşılık gelir, üstteki iki katman ise Babil restorasyonlarının bir parçasıdır.

1991 yılındaki Körfez Savaşında, zigurat, hafif silah ateşiyle hasar görmüş ve yapı patlamalar ile sarsılmıştır.

Bugün yakınlarında dört bomba çukuru görülür ve ziguratın duvarlarında 400 civarında kurşun deliği bulunur.

 

ŞEHİRDEKİ İLKLER:

İlk destan: İlk destan Gılgamış Destanı burada yazıldı.

Kümes hayvanlarının evcilleştirilmesi.

Sulama sistemi kurulması. Dicle ve Fırat nehirleri yakınında, tarımsal üretimleri arttıran bir sulama sistemi geliştirildi.

İlk tarımın yapılması.

Tam anlamıyla dini olmayan liderli ve hiyerarşik sıralamalı bir toplum yapısının ortaya çıkması. Örneğin: asker denen bir sınıf oluşuyor.

Metalurjide ustalaşma var, döküm yaygınlaşıyor ve hızlı bir seramik üretim çarkı kullanılıyor.

Çömlekçilik: Şehirde çanak-çömlek türleri çoğunlukla kavanoz formları ve kaseleri içeriyordu. Konik kaseler, ağız çaplarına göre iki kategorik türe ayrılırdı. Kraliyet mezarlığında 24 farklı çanak-çömlek türü bulunmuştur. Evet, dönemin karakteristik seramiği: “Devrik ağızlı kase” dir. Bu kase aslında bir tür ölçü birimi idi, buğday ve benzeri maddelerin ticaretinde bu kase ölçü birimi olarak kullanılıyordu. Bu yüzden, kase yakın çevrede de birçok yerde kullanıldı.

Müzik aletleri: Ur şehrindeki buluntular arasında son derece süslü müzik aletleri kalıntıları da vardı. Dört kadınla ilişkilendirilen ana çukurda, birkaç lir bulundu. Bu aletlerin çoğu, gümüş kaplamalı ahşaptı. Şehirde bulunan lirlerde genellikle bir inek, geyik, sakallı boğa ve bir buzağı gibi hayvan tasvirleri vardı. Özellikle dikkat çeken lir, Kral mezarı olarak adlandırılan mezarda bulunan Boğa başlı lirdir.

 

Uruk şehri çivi yazılı kil tablet

YAZININ GELİŞİMİ:

Sümerlerin, MÖ 4’ncü bin yıl sonları ile 3’ncü bin yıl başlarında, bürokratik bir kayıt aracı olarak geliştirdikleri çivi yazısı: Yakındoğu kültürleri için neredeyse 3000 yıl boyunca başlıca yazı sistemi oldu.

Sami (Akadça ve Ugaritçe) ve Hint-Avrupa (Elamca/Eski Farsça, Hititçe) ve Hurri-Urartu (Hurri dili ve Urartuca) gibi farklı ailelerden, dillerce kullanıma uyarlanmıştı.

MÖ 1’nci bin yıl içinde, bu sistem, yerini daha basit Fenike alfabesi ile türevlerine bıraktı.

Tarihlendirilen en son çivi yazılı tabletler, MS 1’nci yüzyıldan kalmadır.

Bu yazının içeriği, ancak 19’ncu yüzyılda tekrar keşfedilecekti.

Çivi yazısı adını tek sesler, heceler veya bütün sözcükleri göstermek için, çeşitli şekillerde birleştirilen V biçimli dar oyuklardan alır.

Antik Mezopotamya’da, katipler en çok tercih edilen yazı materyali olan kil tabletler üzerine, üçgen uçlu bir kamış kalemi, nemli yüzeye bastırarak yazarlardı.

Sonra tabletler kurumaya bırakılırdı.

Nadiren fırında bilinçli olarak veya kaza sonucu yangında sertçe pişerlerdi.

Pişmiş tabletler, son derece iyi korunmuştur.

Doğal şekilde kuruyanlar hasarlanmaya meyillidir.

Irak ve komşu ülkelerdeki kazılar bu tabletlerden binlercesini ortaya çıkardı.

Gerçi arkeologların bir tablet bulmadan önce yıllarca kazı yapmalarının gerekebileceğini ve pek çok kazı alanının hiç tablet içermediğini de belirtmekte yarar var.

Tabletler: ekonomi, toplum ve tarih üzerine, büyük miktarda bilgi içerir ve antik Yakındoğu üzerine bildiklerimizin omurgasını oluşturur.

Çivi yazısını ilk olarak Protoliterate dönem sonlarında, ilk olarak tapınakların hesap tutmak için kullandığı bir piktografi veya proto-çivi yazısı sisteminden gelişti.

Uruk şehrinin yazının ilk gelişiminde kilit role sahip olmasının nedeni: bu tür prot-çivi yazısı tabletlerin en çok sayıda bu kentten, Eanna bölgesinden gelmiş olmasıdır.

Bu tabletlerin çoğu envanter listeleridir.

Üzerlerinde mesela bir hayvan resminin yanında dairelerin onları ve çizgilerin birleri ifade ettiği bir sayı bulunur.

Bu listeli tabletlerle pek çok Mezopotamya kazılarında bulunan, saymak için kullanılan kil semboller arasında bir bağıntı var gibi görünür.

Dış yüzeylerinde sayısal işaretler olan kil semboller (küre ve konikler) ve bullalar (içi boş toplar) daha kullanışlı olan kil tablet üzerindeki göstergeler sistemine dönüşmüştü.

Sümerlerin yazıyı icat etmesinin özünde de bu sayı kaydetme prosedürünün kolaylaştırılması yatıyordu.

“9 koyun” veya “15 sepet arpa” dan daha karmaşık bir şeyle söylenebilmesi için, değişikliklere ihtiyaç vardı.

Yazıların orijinal logografik (sözcük başına bir sembol) niteliğini sürdürüp geliştiren Çinliler in aksine, Sümerler bir hece yazısı yönünde ilerlediler.

Bazı resimler, sözcükleri simgelemeye devam etti, ama diğerleri sesleri temsil etmeye başladılar.

Gittikçe daha soyutlaşan resimler en sonunda sadece çivi izi öbekleri haline geldi.

Bu dönüşüm yazının kullanımının dramatik şekilde yayıldığı Erken Hanedanlar döneminde tamamlanmıştır.

Sümer çivi yazısı, Akadça yazmak için kullanıldığında ek uyarlamalar yapıldı.

Akadça, 19’ncu yüzyılın ortalarında çözülmüştü ama Sümerce belgeler hala enderdir ve çok iyi anlaşılamıyordu.

Fransızların 1877’de Telloh’ta (antik Girsu) başlayan kazılarından ve 1889(dan itibaren Amerikalıların Nippur’daki kazılarından sonra Sümerce tabletler bol miktarda ortaya çıktı.

Artık dil ayrıntılı olarak incelenebilmektedir.

Uruk şehri çivi yazılı kil tablet

Kil tabletlerden örnek:

“Bir mangustun pis kokusu……. Kendini önemli kılan vurulmuş bir adam” Evet bu diyalog, bilinen en eski medeniyet olan Sümer başkenti Uruk’taki kil tabletlere kazınmış halde arkeologlar tarafından bulunmuştur.

 

Gılgamış heykeli

GILGAMIŞ DESTANI

Uruk şehrinin yarı efsanevi kralı Gılgamış, dünyanın ilk destan kahramanıdır.

Gılgamış’ın babası rahip kral Lugalbanda, annesi tanrıça Ninsun’dur.

Uruk şehrinin efsanevi kralı ve sonradan tanrılaştırılan Gılgamış hakkında yazılan ve şiir şeklindeki destanın ilk 5 şiiri, Sümer dilinde yazılmıştır.

Daha sonra geliştirilerek dünyanın ilk edebiyat eseri ortaya çıkmıştır.

Destanda, Tanrıça İnanna’nın şehirde kendisine, şehrin tanrısı Anu ile yarışacak bir tapınak yaptırdığından ve şehrin İnanna’ya tapınma yöntemlerinin çarpıklığı yüzünden, bozulduğu yazılıdır.

Özellikle, tanrı Anu, başrahibe endişelerini aktarır.

“Şehrin baş tanrısı Anu’ya verilen önemin azaldığını ve hatta giderek yok olduğunu, İnanna’nın şehirde baş tanrıça gibi gözüktüğünü ve Anu tapınağını büyüten Gılgamış’tan yardım istediğini anlatır.”

Destanda Enkidu dan söz edilir.

Enkidu, şehre geldiğinde kentin bir töresi olan şölen tarzındaki yemeklerle karşılaşır ve yer, içer eğlenir. Kent eğlence mekanıdır da denebilir.

Ayrıca özgürleşme mekanıdır. Ayrıca kendine dair gelenekleri de bünyesinde barındırır.

Uruk kentinin çevresi surlarla kaplıdır, yedi sürgülü kapısı bulunur. Kenti dış alanlardan ayıran bir sınır bulunur. Ayrıca surların tepesinde gözcüler vardır. Yani, kent güvenlik kavramının son derece iyi olduğu bir yerdir.

Kentin kralı Gılgamış ve Enkidu, Sedir ormanının gözcüsünü öldürmek için yola çıkarlar.

Ancak yola çıkmadan önce, kentin yaşlılar kurulu onlara yol gösterir, bilgi verir.

Çünkü kentte dayanışma vardır, tecrübeler bir nesilden diğer nesle aktarılır.

 

Evet, destanın genel konusu şöyle özetlenebilir:

Gılgamış Uruk kentinin kralıdır ve halkına baskı yapmaktadır. Tanrılar çok güçlü bir kişi olan “Enkidu” yu onun karşısına çıkarırlar. Bu ikili önce karşı karşıya gelir, sonra arkadaş olurlar ve birlikte çok zor işler başarırlar. Sonra tanrılar Enkidu’nun ölümüne karar verirler ve Enkidu ölür. Ancak Enkidu’nun ölümü Gılgamış’ı çok sarsar ve ölümsüzlüğü aramaya başlar ama bulamaz.

Uruk şehri Gılgamış destanı çivi yazılı tablet

GILGAMIŞ DESTANI VE NUH TUFANI BAĞLAMI:

Bölgede araştırmalı yürüten Sir Woolley’in anlatımlarına göre: “Kazı yapılan bölgede, derine inildikçe çok önemli bir buluntu ortaya çıkarıldı. Bu, Ur şehrinin krallar mezarlığıydı.

Araştırmacılar Sümer krallarının ve soylularının gömüldüğü bu mezarlıkta birçok efsanevi sanat eserine rastladılar. Bunlar: miğferler, kılıçlar, müzik aletleri, altından ve kıymetli taşlardan yapılmış sanat yapılarıdır.

İşçiler çamur olmuş tuğlaların içinden, 1 m kadar derine daldılar ve çanak çömlekleri çıkarmaya başladılar.

Ve sonra birdenbire her şey durdu. Artık ne çanak, ne çömlek, ne kül vardı, sadece suyun getirdiği temiz çamur.

Kazıya devam edildi.

2.5 m kadar temiz kil tabakasından geçilerek, derine dalındı ve sonra birdenbire işçiler, bu devrin insanları tarafından yapılmış, zımpara taşından aletler ve çanak-çömlek parçalarına rastladılar.

Çamur iyice temizlendiğinde, altında kalmış bir medeniyet ortaya çıktı.

Bu durum, bölgede büyük bir su baskını meydana geldiğini gösteriyordu. (Bu durum Nuh Tufanı ile ilişkilendiriliyor.)

Ayrıca, mikroskobik analiz, temiz kilden kalan bir katmanın, eski Sümer uygarlığını yok edecek kadar büyük bir tufan tarafından buraya yığılmış olduğunu gösteriyordu.

Gılgamış destanı ile Nuh Tufanı öyküsü, Mezopotamya Çölünde kazılan bir kuyuda, ortak bir kaynakta birleşmişti.

Sonuç olarak: Asuranipal kitaplığında bulunan 12 tablette, Gılgamış, Tufan olayından kurtulan Utnapitin ile görüşür. Burada Tufan Olayı (Nuh Tufanı) anlatılır.

Bu olay, daha sonra, üç semavi dinin kutsal kitabı Tevrat’ta detaylı anlatıldığı gibi, Gılgamış Destanı ile büyük benzerlik göstermektedir.

Pek çok tarihçi Gılgamış Destanının MÖ 8’nc yüzyılda Homeros tarafından derlenen İlyada ve Odiseus destanlarına etkisi olduğunu ileri sürerler.

 

KRALLAR MEZARLIĞI-BÜYÜK ÖLÜM ÇUKURU:

19 yüzyılda İngiliz araştırmacı Leonard Woolley, bir zigguratın yakınlarında gömülü yüzlerce mezar keşfetti.

Başlangıçta 1850 mezar ortaya çıkarıldı.

Ancak daha sonra 260 tane daha ek mezar bulundu.

Bunlardan sadece 16 tanesi benzersizdi.

Çünkü mezarların yapısı, zenginlikleri ve ritüelleri açısından diğerlerinden ayrışıyordu.

Kraliyet soyundan gelen ölülere ait olduğu düşünülen mezar odaları taştan yapılmıştı ve muazzam zenginlikler barındırıyordu.

Taş odalardaki cesetler, öbür dünyadaki ihtiyaçlarını karşılayabilsinler diye bol miktarda erzak konulmuştu.

Cenaze töreni sadece ana ceset için yapılmıştı.

Ana ceset gömüldüğünde, insanların geri kalanı, o kişinin onuruna kurban edilerek, daha sonra gömülürdü.

Evet, Büyük ölüm çukuru bulunduğunda: son derece kötü durumdaydı.

Odadan geriye; sadece birkaç taş ve iyi durumdaki lapis lazuli saplı altın bir hançer, oyun tahtaları ve dövülmüş altın bir miğfer ve akik boncuklar kalmıştır.

Büyük ölüm çukuru, kadınlara veya genç kızlara ait olduğu düşünülen, diğer cesetlerle birlikte, içeride sergilenen silahlı adamların bedenleri için, mezarlık görevi gören açık kare şeklinde bir alandı.

Böylesine büyük bir gömü uygulaması, askerlerin ve öbür dünyada kendisine eşlik edecek bir kadın korosunun kurban edilmesiyle başlatıldı.

Uruk şehri Kraliçe Pu-abi başlığı

KRALİÇE PUABİ MEZARI:

Ur şehrindeki kraliyet mezarlarından biri neredeyse tamamen ayakta kalmıştı ve bu durum en çok kraliyet soyundan gelenlerin bedeninde büyük ölçüde zarar görmeden bırakılmış hazineleri nedeniyle dikkat çekmektedir.

Böyle bir beden, erken dönem kraliçelerinden, Kraliçe Puabi’ye aitti ve altın, gümüş, lapis lazuli, akik ve akik boncuklardan yapılmış mücevherleri nedeniyle tanımlanması kolay olmuştu.

Ayrıca Kraliçe ünvanını belirleyen en büyük ipuçları, yazıtta adının yazılı olduğu bir silindir mühür ve karmaşık çiçek desenleriyle şekillendirilmiş altın süslemelerden oluşan kat kat tacıydı. Kazı yapanlar Kraliçe Puabi’nin kalıntılarının yakınında 3 silindir mühür buldular, birinde ismi çivi yazısıyla yazılmıştı.

Wooley, bir kez daha yaklaşık 12 x 4 m ebatlarındaki iyi korunmuş mezarın ölüm çukuruna inen; bir toprak rampa ortaya çıkardı ve silahlı adamlardan, ayrıntılı başlık takan kadınlara kadar çeşitli cesetler buldu.

Çukura doğru inerken, saz hasır izleri buldu ve bunlar, kraliyet mezarını dolduran toprakla teması önlemek için eserleri ve bedenleri örtmüştü.

Çukurun seviyesinin 2 m altında, duvarlarında kapısı olmayan taştan yapılmış bir mezar odası vardı ve tek erişilebilir girişi çatıdandı.

İçeri girdikten sonra, mezarın içinde 4 ceset yatıyordu, ancak en önemlisi açıkça kraliçenin cesediydi.

Bu süslü başlık ve küpe çifti, Ur şehrindeki kraliyet mezarlığında Kraliçe Puabi’nin cesediyle birlikte bulundu.

Başlık 20 altın yapraktan, iki lapis ve akik ipinden ve büyük bir altın taraktan oluşuyordu.

Ayrıca, gerdanlıklar, kolyeler ve büyük ay şeklinde küpeler takıyordu.

Vücudunun üst kısmı omuzlarından kemerine kadar uzanan değerli metallerden ve yarı değerli taşlardan yapılmış boncuk dizileriyle kaplıydı.

On yüzük parmaklarını süslüyordu.

Bitkileri ve hayvanları tasvir eden altın kolye uçlarına sahip binlerce küçük lapis lazuli boncuktan oluşan bir taç veya fileto, görünüşe göre başının yakınındaki bir masanın üzerindeydi.

Puabi ile birlikte odada iki görevli vardı, biri başının yanında, diğeri ayaklarının dibinde çömelmişti.

Odanın duvarlarında çeşitli metal, taş ve çanak çömlek kaplar vardı.

Mezarı sağlamdı ve içeriği kraliyet mezarlığında bulunan zenginliğin tipik bir örneğiydi.

Diğer kraliyet mezarları gibi, rampa ile erişilen derin bir çukurun dibine yerleştirilmiş bir odadan oluşuyordu.

Wooley bu çukurlara, içerdikleri insan kurbanları nedeniyle dramatik bir şekilde ölüm çukurları adını vermişti.

Kireçtaşı molozundan yapılmış, tonozlu oda, çukurun kuzeydoğu tarafında yer alıyordu.

Yaklaşık 9 x 14 fit ölçülerindeydi ve tavanı zeminden 5 fit yukarıdaydı.

Puabi nin bedeni odadaki ahşap bir tabutun üzerinde yatıyordu.

Adı ve ünvanı, üzerinde bulunan 3 silindir mühürden birinin üzerindeki kısa yazıdan bilinmektedir.

O dönemdeki çoğu kadın silindir mühürü “………..” nin karısı olarak okunurken, bu mühür kocasından hiç bahsetmemiştir.

Bunun yerine, kraliçe olarak adını ve ünvanını vermiştir.

Adını oluşturan iki çivi yazısı işareti başlangıçta Sümerce’de “Shub-ad” olarak okunmuştur.

Ancak bugün Akadca da “Pu-abi” (veya daha doğru bir ifadeyle Pu-Abum” “Babanın sözü” anlamına gelir) olarak okunması gerektiği düşünülür.

Eresh (bazen yanlışlıkla “nin” olarak okunur) ünvanı Kraliçe anlamına gelir.

Erken Mezopotamya’da kadınlar, hatta seçkin kadınlar bile, genellikle kocalarına göre tanımlanıyordu.

Örneğin: Lagash şehir devletinin (Ur şehrinin doğusunda) yöneticisinin karısının silindir mührü üzerindeki yazıt “Bara-namtara, Lagash şehir devletinin yöneticisi Lugal-anda’nın karısı” şeklindedir.

Puabi’nin kocasından bahsedilmeden tanımlanması, onun kendi başına kraliçe olduğunu gösterebilir.

Eğer öyleyse, muhtemelen ilk yöneticisi Sümer Kral Listesinde Mesannepada olarak bilinen Ur un Birinci Hanedanlığından önce hüküm sürmüştür.

Ur şehrindeki kraliyet mezarlarının üzerindeki Mühür Baskı Katmanlarından çıkan yazıtlı eserler, tüm güney Mezopotamya nın kontrolünü talep eden yöneticiler tarafından kullanılan bir onursal unvan olan Kısh Kralı Mesannepada adını taşır.

 

 

BÜYÜK BİR ÇUKURDA BULUNANLAR:

Büyük bir çukurda, 6 silahlı muhafız ve 68 hizmetçi kadın vardı.

Saçlarında altın ve gümüş kurdelelar vardı.

Bir kadın hariç: uyku iksiri etkisini göstermeden önce bağlayamadığı kıvrılmış gümüş kurdelayı hala elinde tutuyordu ve bu iksir onu efendisiyle birlikte acısız bir şekilde öbür dünyaya taşıdı.

 

CENAZE TÖRENLERİ:

Törenin ilk bölümünde, ceset adaklarla birlikte mezara yatırılır ve ardından tuğla ve taşla kapatılırdı.

Törenin bir sonraki bölümünde, ölüm çukurları muhafızlar, hizmetçiler, müzisyenler ve öküz veya eşek gibi hayvanlarla doldurulurdu.

Hizmetçilerin, kraliyet ailesiyle birlikte nasıl gömüldükleri pek bilinmez.

Tüm bedenler düzenli bir şekilde düzenlenmiştir ve huzurlu görülmektedir.

Kadınların giydiği gösterişli başlıklar bozulmamıştır ve bu da öldüklerinde yattıkları veya oturdukları varsayımını destekler.

Başlangıçta hizmetçilerin insan kurbanları olduğunu ve kralın gücünü göstermek ve halka açık bir gösteri yapmak için öldürüldükleri düşünülmüştür.

Daha sonra hizmetçilerin ölümde başlarda; hizmet etmeye devam etmek için gönüllü olarak zehir tükettikleri konusu düşünülmüştür.

Her hizmetçinin yanında, zehri içebilecekleri küçük bir kupa bulunmuştur.

Zehir, odanın mühürlenmesinden kaynaklanan boğulma nedeniyle ölüm nedeni olan bir sakinleştirici de olabilir.

Bazı araştırmacılar, bazı kafataslarında künt travmaya bağlı bulgular bulmuştur. Bu durum üstlerine gönüllü hizmet etmek yerine, zorla öldürüldüklerini gösterir.

 

DİNSEL YAPISI:

Uruk şehri: Sümer gökyüzü tanrısı “Ana” (veya Anu) a adanan, batıdaki Kullaba ve aşk tanrıçası İnanna’ya (Akadça İştar) adanan doğudaki Eanna adlı 2 yerleşim yerinin birleşmesinden oluşmuştur.

Şehir, tanrıların büyüğü “Anu” ya adanmıştır.

Sümer tabletlerine göre: İnanna yani İştar, daha sonra şehirde kendine bir tapınak yaptırır ve Anu’nun tapınağı ile yarışır.

İnanna, Uruk şehrinin mitolojik tarihinde önemli bir rol oynamıştır çünkü kutsal Eridu şehrinde, babası tanrı Enki’den kutsal meh’i çalan ve Uruk şehrine getiren kişidir.

Meh, Çivi yazısını ilk tercüme eden kişi olan Kramer’in sözleriyle “Sümer uygarlığının kültür örtüsünün temeli olan ilahi fermanlardı.”

Sümerler tarafından, tanrılar tarafından yaratılan ilk şehir ve onlar için kutsal bir yer olarak kabul edildiğinden, meh’in Uruk şehrine taşınması, bir şehirden diğerine güç ve prestij aktarımı demekti.

İnanna ve Bilgelik Tanrısı Masalında:

Enki tanrısı, meh’lerin çalındığını öğrendiğinde, onları Eridu’ya geri getirmek için büyük çaba sarf eder.

Ama boşunadır.

İnanna babasını kandırmıştır ve artık iktidarın merkezi Eridu değil, Uruk şehri olacaktır.

Eridu, kırsal yaşamla ve yaşamın fışkırdığı ilkel denizle ilişkilendirilmiştir.

Uruk, yeni yaşam biçiminin yani şehrin somutlaşmış halidir.

Hikaye, eski bir Mezopotamyalıya Eridu’nun öneminin neden azaldığını ve Uruk’un neden yükseldiğini açıklamış olurdu. Bu tanrıların işiydi.

Evet, şehirde rahipler ve soylular bulunuyordu.

Onlara yüce ulular diye seslenilirdi. Yani ulu olmayanlar da vardı. Yani, ulu olanlar ve olmayanlar olarak kentte farklı sosyal sınıflar oluşmuştu.

Tabii ki ulu olmayanlar, ulu olanlara hizmet etmekle yükümlüydü.

Fırat nehrinin doğusunda bulunan Uruk şehri halkı, bu nehre “Yüce Fırat” derlerdi.

Tanrıların eskiden orada yaşadığına inanırlardı. Uruk halkı, çok tanrılı dine mensuptu.

Huzuruna çıkmak istedikleri tanrı için hazırlanırlar ve rütiel tarzı eylemlerde bulunurlardı.

Rahiplerin, tapınağın tanrısına adaklarda bulunduğu tuğladan yapılmış devasa basamaklı kuleler vardı.

Uruk şehri

ŞEHRİN KURULUMU-YERLEŞİM

Uruk şehri, 500 m arayla yerleştirilmiş, iki anıtsal gruptan oluşur. Yani, şehir iki bölüme ayrılmıştı.

1-Eanna Bölgesi.

2-Daha eski Anu bölgesi.

 

ŞEHİRDEKİ TAPINAKLAR:

Biri, en azından ileriki dönemlerde, gök tanrısı An (veya daha sonra Akadlara göre Anu)

Diğeri ise, onun kızı bereket, seks ve savaş tanrıçası İnanna’ya (Eanna bölgesi) adanmıştır.

Uruk şehri İnanna Tapınağı cephesi

 

Eanna Bölgesi:

Araştırmacılar bu bölgenin, Tanrıça İnanna’ya atfedildiğini söylerler.

Eanna bölgesi, şehrin geri kalanından duvarlarla ayrılmıştı ancak bunun törensel amaçlar için mi olduğu yoksa daha yeni Eaanna Bölgesini inşa ederken inşaatçıların bir sebepten dolayı bir duvara mı ihtiyaç duyduğu belirsizdir.

Araştırmacılar erken tanrı Anu’nun, kızı İnanna’nın popülaritesinin artmasına kadar, erken şehre başkanlık ettiğini ve bu sırada ona Eanna Bölgesinde duvarlarla tamamlanmış özel bir konut verildiğini öne sürerler.

Tapınaklar yeryüzündeki tanrıların gerçek ikametgahı olarak kabul edildiğinden ve İnanna düzenli olarak her şeyi kendi istediği gibi yapmayı tercih eden bir tanrıça olarak tasvir edildiğinden, belki de duvarlı bölge, ona sadece biraz mahremiyet sağlamak içindi.

Öte yandan; İnanna’nın Mezopotamya’da popüler bir tanrı olmaya devam etmesine rağmen, tanrıçaların (İştar ile birleşmiştir) aynı zamanda ve aynı oranda kadın hakları kötüleştikçe, güç ve prestijlerinin azaldığı belirtilir.

Bu durumda, belki de Eanna bölgesi, erkek rahip sınıfına erişimi kısıtlamak için duvarlarla çevrilmişti.

Ancak bu durum elbette kesinlik kazanmamıştır.

Evet, arkeolojik araştırmalar, Eanna bölgesinin Protoliterate dönemde, uzun bir tarihi olduğunu, bu bölgede bir dizi tapınak ve bunlara bağlı dini binaların bulunduğunu ortaya çıkarmıştır.

En anıtsal yapılar burada bulunuyordu.

Bu yapılar çok hasarlıdır ve hiçbirinin planı kesin değildir ama 3 parçalı modelin görkemli ve süslü versiyonları olduğu anlaşılır.

Burada yapılan araştırmalarda, 5 katta kireçtaşı tapınağı, 4 katta muhteşem bir inşaat programı başlatıldığı görülür.

Bundan sonra inşa edilen binalar, öncekilerden çok daha büyük oldu.

Bazı binalar için yeni yapı dekorasyon teknikleri kullanıldı.

An bölgesinin aksine, Eanna bölgesindeki tapınaklardan hiçbiri, yatay platformlar üzerinde yükselmiyordu.

Pek çok defa, yeniden inşa edilmiş ve yerine yenileri yapılmış olmakla birlikte, tümü de toprak düzeyinde tapınaklardı.

Tek başına tapınakların planları, simetrik olabilirken, mimari kompleks içindeki yapısal öğelerin yerleşiminde bir simetri yoktu.

Beyaz tapınakta kullanılan, çok girişli standart üç parçalı planın yanı sıra, T biçimli bir tür kat planı da kullanılmıştır.

Yanık kalas buluntuları, orta odaların üstünde çatı olduğunu gösteriyor.

İçeride sunaklar yoktu, ama yere gömülü ocaklar vardı.

Tapınağın bir ucunun mimari açıdan daha önce çıkması, kült heykelinin burada olduğunu düşündürür.

 

 

  1. Kat:

Burada iki anıtsal yapı gurubu bulunur.

 

I.Anıtsal Yapı Gurubu:

Batıda:

Mozaikli tapınak var.

Mozaikli avlu, 4. Düzeyde, bölgeye yaklaşanlar için, görkemli bir ön alan işlevi görüyordu.

Geniş bir avlu ve revaktan oluşur.

Burada mimari süslemeler dikkate değerdir.

Geniş uçları: parlak siyah, kırmızı veya beyaz sırla boyanmış, pişmiş kilden, geniş koniler, sütun ve duvarların yüzeylerine, şişkin tırnaklar gibi yerleştirilerek, parlak renkli geometrik desenlerden oluşan, devasa bir mozaik yaratılmıştır.

Bu tür mozaikler, Sümerlerdeki inşaatçıların en çok tercih ettikleri süslemelerden biri haline gelmiştir.

 

 

Doğuda:

Çok önemli bir yapı gurubu vardır.

Bunlar: kare yapı ve Riemchen Tapınak binalarıdır.

Ayrıca: kare bir büyük avlu ve üçlü planı olan 2 çok büyük bina (Tapınak-1 ve Tapınak-2) yer alır.

 

 

II Anıtsal Yapı Gurubu-An Bölgesi;

Araştırmacılara göre, burası Tanrı Anu’ya atfedilmiştir.

Çünkü, 3000 yıl önce, bu tanrı için bir kutsal alanın bulunduğu yerdir.

Burada, yüksek bir teras üzerine inşa edilen, bir dizi tapınak vardır.

Bunların en iyi korunmuş olanı, 4. Kattaki “Beyaz Tapınak” tır.

Bunun tabanında ise, Taş bina olarak adlandırılan, labirent planlı bir bina bulunur.

Uruk şehri Beyaz Tapınak duvarı

 

Beyaz Tapınak:

Beyaz tapınağın ölçüleri: 17 x 22 m dir.

Yaklaşık MÖ 3000 tarihli Beyaz Tapınak, erken dönem Sümer Yüksek Tapınaklarının güzel bir örneğidir.

Geçmişi, en azından MÖ 4. Bin yılın başlarına veya ortalarına kadar uzanan bir tapınağın en son inşa edilen hali, 13 metre yüksekliğinde bir terasın üzerinde, tek başına durmaktadır.

Tarihsel dönemlerde, kentin bu bölgesinde Anu’ya ibadetin izleri olduğundan, tarih öncesinde de Beyaz Tapınakta An’a ibadet edildiği kabul edilir.

Kerpiç duvarların dışı, beyaz sıva ile kaplıdır.

Yapının modern adı da buradan gelir.

Buna ek olarak, dış duvarlar payandalıdır.

Bu tür payandalar, Mezapotamya’da tuğla mimarisinde üç boyutlu süslemeler katmanın, tipik bir yolu olan çıkıntılı bir desen oluşturuyordu.

Tapınağın üç parçalı kat planı, 3 uzun dikdörtgen birimden meydana geliyordu.

Orta kısımdaki geniş holün bir ucunda, kült heykeli için basamaklı bir kaide, ortasında ise bir sunak vardı.

Uruk şehri Beyaz Tapınak

İki yandaki kısımlar, küçük odalardan oluşuyordu.

Merdivenler düz bir çatıya çıkıyordu.

Tapınağın girişlerinden biraz özede, platformun kuzeydoğu yönündeki rampa görünür bu durum törenlerin önemine işaret eder.

Rampa, önce platformun tepesine tırmanan, sonra binanın çevresini dolanarak diğer taraftaki, belki uzun güneybatı, belki de kuzeybatı cephesindeki girişe yönelen bir tören alayının varlığını işaret eder.

Evet, Uruk kenti, antik tapınaklarının prestiji sayesinde, MS 3. Yüzyıla kadar varlığını sürdürdü.

Ancak, Beyaz Tapınağın o zamana kadar kullanılmış olması, pek muhtemel kabul edilmez.

Buna karşın, kentin diğer başlıca tapınak bölgesi olan Eanna bölgesinde, gökyüzünün evindeki pek çok tapınakta ibaret, MÖ 2. ve 1. Yüzyıla kadar devam etmiştir.

Bu bölgede Tanrıça İnanna egemendi.

Sümerlerden sonra da varlığını devam ettiren bu önemli tanrıça Akadlar ve Babilliler tarafından Astarte veya İştar olarak benimsendi ve Anadolulu Kubala (Kibele) ve Yunan tanrıçası Artemis ile de ortak özellikleri vardı.

 

 

URUK ŞEHRİNDEKİ ARKEOLOJİK BULUNTULAR

Sümer kentlerinde resim sanatının gelişiminin başlangıcında, dini imgeler önemli rol oynar.

Sümer dinini öğrenmek için; Uruk şehrinde bulunan Uruk Vazosu, heykel başı ve oyma süslemeli silindir mühür gibi sanat eserlerindeki tasvirlerden yararlanılır.

Uruk vazosu

 

URUK VAZOSU:

Yüksek (modern kaidesi de dahil 1.05 m), ince uzun, kaymak taşından, tanrıça İnanna’ya hürmet konulu yontma ritüel sahneleriyle süslü bir kaptır.

Eanna bölgesinde bulunan vazo, yaklaşık MÖ 3000’de yapılmıştır.

Benzer ritüel kapları resimli, her zaman çitler halinde, üzerlerinde silindir mühürlerde kült sahneleriyle bezelidir ki bu söz konusu vazo için de geçerlidir.

En önemli eylemler: tepe satırda yer almaktadır.

Burada bir rahibe, hatta belki de İnanna’nın kendisi, erken Sümer uygulamalarına uygun olarak, tanrılara yaklaşırken çıplak olan rahiplerce getirilen armağanları kabul eder.

Arkalarında ise, tanrıçaya püsküllü bir kemer sunan, ilginç ve büyük ölçüde hasarlı bir figür durur.

Giyinik bir hizmetkarın, beklediği bu önemli insan, hükümdar olmalıdır.

İnanna’nın arkasındaki tepeleri ilmekli ve arkalarından aşağı doğru flamaların sarktığı iki alem, tapınağın kapı direklerini temsil ederken, kapı direklerinin sağına doğru tapınağın içi gösterilmiştir.

Sümer tarihi boyunca bu alemler İnanna’ya eşlik ederek, onun kimliğini belirtir.

Vazonun daha dar, orta bölgesinde, çıplak rahipler yiyecek ve içecek adaklarıyla birlikte geçit halindedir.

Daha ufak iki bölgeye bölünmüş olan, en alt satır: tanrıçaya bu zenginliği sağlayan iki dünyası gösterir; hayvanların (üst) ve bitkiler dünyasını (alt)

Bitkilerin hemen altındaki dalgalı şerit de Uruk topraklarının bereketinin asıl kaynağını temsil eder. Fırat Irmağı.

Evet bu vazo benzersizdir.

Antik Uruk şehrinde birisi de böyle düşünmüş olmalı ki, tanrıçanın başının hemen üzerindeki kenar kısmını, bakır perçinlerle onarma zahmetine girmiştir.

Uruk vazosu, antik Yakındoğu ve Akdeniz sanatının 2 önemli geleneğinin işaretlerini verir.

Uruk vazosu

1’ncisi:

Vazo üzerindeki oymalar boyanmış olmalı ki, bu alışkanlık Yunan ve Roma heykeltıraş ve mimarlarca da sürdürülmüştür.

 

2’ncisi:

Figürlerin profilden gösterilmesi, antik Yakındoğu, Mısır ve erken Yunanistan’da rölyef heykel ve resimlerde standart bir pozdur.

Evet bu vazo, yani Uruk vazosu günümüzde Bağdat şehrindeki Irak Müzesinde sergileniyor.

Uruk şehri Heykel Başı

 

HEYKEL BAŞI-WARKA MASKESİ

Uruk hanımı olarak da bilinir.

1939 yılında Uruk şehrindeki Alman Arkeoloji Enstitüsü tarafından keşfedilmiştir.
MÖ 3100’den kalma olan maskenin, tapınaklardan birindeki çok daha büyük bir eserin parçası olması muhtemeldir ve İnanna’yı temsil ettiği düşünülmektedir.

Mermer heykel, insan yüzünün en erken tasvirlerinden biridir.

Heykel, Nisan 2003 tarihinde Bağdat savaşları sırasında çalınmıştır. Eylül 2003 tarihinde bir çiftçinin tarlasına gömülmüş halde bulunmuş ve Irak Ulusal Müzesine geri getirilmiştir.
Maske bugüne kadar sitede bulunan en önemli eserdir. Sümer “Mona Lisa” sı olarak da adlandırılır.

Bu nesne, kireçtaşından, gerçeğin üçte ikisi boyutunda, 20 cm yüksekliğindeki bir kadın maskıdır.

Bu da Eanna bölgesinde bulunmuştur.

Bu bir tanrıçanın mi yoksa bir rahibenin mi yüzüydü?

Mask bu haliyle de muhteşem görünmekle birlikte, kakmalarla ve eklemelerle donatılmak üzere özenle hazırlanmıştır.

Kadının başının üzerindeki geniş yivler, gerçek görünümlü saç veya bir başörtüsünü tutan yüzeylerdir.

Göz ve aşlar renkli macunlar veya taşlarla doldurulmuştur.

Düz arka yüzündeki 4 delik, düz bir yüzeye tutturulmasını sağlar.

Maska eşlik eden vücuttan iz yoktur.

Başka materyallerden yapılmıştı, kil veya ahşap olabilir.

Boyanmış ve değerli taşlarla süslenmişse bu iki materyal de gayet iyi iş görebilir.

Çeşitli materyallerden yaratılmış bu tür figürler, Mezopotamya kaynaklı daha ileri tarihli metinlerde tasvir edilir, gerçekten de çok mecralı figürler bundan böyle antik Yakındoğu ve Akdeniz’deki tüm kültürler tarafından üretilmiştir.

Uruk şehri Kraliçe Pu-abi’nin silindirik mührü

DİĞER DİNİ NESNELER-SİLİNDİRİK MÜHÜRLER:

Damga mühür: MÖ 6’ncı binyıldan itibaren kullanılmakla beraber, yuvarlak yüzeyine desenler oyulmuş taş silindirler mülkiyet veya yetki belirtmenin çok daha popüler bir yolu haline geldi.

Kumaş, ip ve kille kapatılmış küpler, kille kapatılmış depo kilitleri ve kil tabletler üzerindeki belgeler bu ayırıcı resimlerle işaretlenmiş nesnelerdir.

Sahibi mührü döndürerek deseni nemli kil üzerine bastırırdı.

Silindirler genellikle ip geçirilmesi için, boydan boya delik olduklarından mühür, giysi veya bedene iliştirilerek taşınırdı.

Neyse ki antik Mezopotamyalılar geometrik desenlerle yetinmemişti.

Tanrı, insan ve hayvanları hareket halinde görmek istiyorlardı.

Bunun sonucunda, desenlerin bireyselleştirilmesi, ihtiyacından dolayı son derece çeşitli olan minyatür sahneler, antik Yakındoğu’daki dini inançlar hakkında önemli ipuçları sunar.

Av ve savaş gibi din dışı konular, bu kadar popüler değildi.

Silindir mühürlerinin kendilerinin yanı sıra, kilde bıraktıkları izler de arkeolojik kayıtlarda iyi korunmuştur.

Oyma tarzı ve konular zaman içinde, belirgin şekilde değiştiğinden, mühürler tarihlendirme için yararlı göstergelerdir.

Ayrıca mühürlerin dağılımlarının izinin sürülmesi, Mezopotamya ekonomileri, köy ve kentler arasında artan mal dolaşımı ve seçkin gurupların bu kaynaklar üzerinde artan denetimleri hakkında değerli bilgiler verir.

Silindirim mühürlerin kullanımı, Mezopotamya’ya has yazı sistemi olan çivi yazısının ömrüyle yakından bağlantılıdır.

MÖ 1’nci bin yılda çivi yazısının yerini alfabe aldığında, silindir mühürler de ortadan kalktı ve yerlerini tekrar damga mühürlere bıraktılar.

Uruk şehri Sümer Kraliyet Standardı

 

UR KRALİYET STANDARDI-BAYRAĞI:

Bu buluntu, Ur şehrindeki Kraliyet Mezarlığının en büyük mezarlarından birinde, odanın bir köşesinde bir adamın sağ omuzunun üzerinde dururken bulunmuştur.

Ancak bu kutunun esas işlevi bilinmemektedir.

MÖ 2600-2400 yılları arasına tarihlenir.

Ölçüleri: 21.59 x 49.53 x 12 cm dir.

Ur şehrindeki kazıları yürüten arkeolog Leonard Woolley, bunun bir direk üzerinde standart yani bayrak olarak taşındığını ve bu yüzden yaygın olarak bu isimle anıldığını öne sürmüştür.

Bir başka teori ise, bunu bir müzik aletinin ses kutusunu oluşturduğudur.

Evet: her tarafı deniz kabuğu, kırmızı kireçtaşı ve lapis lazuli mozaiğinin orijinal ahşap çerçevesi çürük olarak bulunmuş ve iki ana panel, toprağın ağırlığıyla birlikte ezilmiştir.

Yapıştırma görevi gören kaplama zifti, parçalanmış ve uç paneller kırılmıştır.

Sonuç olarak mevcut restorasyon, bu nesnenin ilk halinin nasıl olduğuna dair sadece bir tahminden ibarettir.

Ana paneller savaş ve barış olarak bilinmektedir.

Savaş, Sümer ordusunun en eski tasvirlerinden birisini gösterir.

Her biri dört eşekle çekilen arabalar düşmanı ezer.

Pelerinli askerler, ellerinde mızrak taşır, düşman askerleri baltalarla öldürülür.

Bazıları çıplak şekilde yürütülür ve elinde mızrak tutan krala gösterilir.

Barış panelinde: bir ziyafete, törenle getirilen hayvanlar, balıklar ve diğer eşyalar tasvir edilmiştir.

Oturmuş figürler, yünlü kumaştan postlar ya da saçaklı etekler giymiştir.

Lir çalan bir müzisyen eşliğinde içki içmektedirler.

Evet bu eser, günümüzde Londra British Museum’da sergileniyor.

 

 

Ermenistan

 

 

Ermenistan

Ermenistan, değişik bir ülke, aslında en büyük değişikliği ve özelliği, aramızdaki yani iki ülke arasındaki sorunlar olması, çok eskilere dayanan ilişkiler yakın geçmişte yaşananlarla, iki ülkeyi ve iki ülkenin insanlarını birbirinden ayırdı.

Yani, karşılıklı düşmanlık bence pek geçerli değil, yersiz bir duygu, ama bu duygunun Ermenistan ülkesinde, özellikle devlet bazında yoğun olduğu, yani tam bir düşmanlık yaratıldığı aşikar gibi görünüyor veya öğle düşünülüyor.

Bu arada, konu ile yakın ilgisi olan “diaspora” kelimesinden söz etmek istiyorum. Diaspora: herhangi bir ulusun veya inanç mensuplarının ana yurtları dışında azınlık olarak yaşadıkları yer” anlamına gelmektedir. Hem dağılma hem de dağılmış olarak yaşayan toplulukları ifade eder.

Sonuç olarak, bizim işimiz siyaset ve politika değil. Bizim işimiz “gezmek, yeni yöreler görmek, tanımak, yeni insanlarla tanışmak, dostluk ve arkadaşlık” Böylece, insanların birbirlerini daha iyi tanıyacaklarını, insanların birbirine anlamsız düşmanlıklarını önleyecek dostlukların kurulması sağlanabilir.

Böyle bir durum Yunanistan ile ülkemiz yönetimleri arasında uzun yılar yaşanmış, ancak Türk ve Yunan insanları birbirlerine yaklaştıklarında, bu ön yargıları kırmış ve gayet güzel dost olmuşlardır.

Ermenistan ve Ermeni insanları yani Ermenilerin de böyle hissettiğini düşünmek istedim ve Ermenistan gezisi anı ve yorumlarımı aşağıda okurlara sunuyorum.

Ancak, yazıya başlamadan önce özellikle şunu belirtmek istiyorum. Günümüzde yaklaşık 3 milyon nüfuslu Ermenistan’da, Sovyet dönemini gören nesil ile sonrasındaki nesil arasında derin sosyal farklılıklar vardır.

Erivan şehrinde, Cumhuriyet meydanındaki tarihi Opera binasına uzanan sokaklarda, bu farklılık kendini hemen belli ediyor. Lüks mağazalar ve kaliteli restoranların süslediği sokaklarda iyi giyimli ve güler yüzlü gençler çoğunluğu oluşturuyor.

Erivan sokaklarında gezerken rastlayacağınız birine Türkiye’den geldiğinizi söylediğinizde genellikle sohbet derinleşir.

Çünkü hemen herkesin Türkiye’ye ilişkin anlatacakları vardır. Türkiye’yi hiç görmemiş olanlar bile, büyüklerinden duydukları hikayelerle, yaşamadıkları eski mahallelerini anlatırlar.

Tabii ki sohbet, çoğu zaman Türkiye ile Ermenistan’ın kırmızı çizgisi olan “soykırım iddialarına” gelir. Ancak, bu travmaya rağmen, insanlar sıcakkanlılıklarından hiçbir şey kaybetmemişlerdir.

 

GENEL

Ermenistan 3 milyon nüfuslu ve 30 bin km karelik topraklarıyla Kafkaslarda, Ağrı şehrinin doğusunda, dağlık küçük bir ülkedir.

Kuzeyinde Gürcistan, batısında Türkiye, Doğusunda Azerbaycan ve güneyinde ise İran ve Nahcivan bulunmaktadır. Ülke, Sovyetler Birliğinin dağılmasının ardından 23 Ağustos 1990 tarihinde bağımsızlığını kazanmıştır.

Ülke demokrasiyle yönetilmektedir. Başkenti Erivan (Ermeniler tarafından Yerivan olarak isimlendirilir) dır. Erivan’dan sonra Gümrü ve Vanadzor şehirleri gelir. Dilijian şehri, Ermenistan’da küçük İsviçre olarak bilinen popüler bir ormanlık bölgedir.

Erivan: Ermenistan’ın siyasi merkezidir, ülkenin müzeleri ve kültürel mekanları buradadır.

Eçmiadzin: Ülkenin dini merkezidir. Burada 4100 metre yükseklikte Alagöz ve Geghard ve Khor Virap manastırları görülmeye değerdir.

Khosrov: Burası gizli güzelliklerin bulunduğu düz bir vadidir ve Ağrı Dağı vadisi olarak bilinir.

Sevan gölü bölgesi: Bu bölge eski eserler, kiliseler, manastırlar ve popüler plajlarla çevrilidir. Sevan gölü: 2000 metre yüksekliktedir ve çevresinde Khachkar mezarlığı, Sevanavank manastırı, göl kıyısı boyunca plajlar, sayısız balık ve kerevit restoranları bulunmaktadır.

 

TARİH

Ermeni tarihi 3000 yıllık bir süreçte uzanır.

İncil’e göre Nuh’un torunlarından Hayk kabilesindendirler.

Tarihi geçmişte, genellikle Doğu Anadolu ve Güney Kafkasya’da, dağlar ve vadilerde yaşamışlar. Tarih boyunca bu topraklarda, değişik Ermeni beylikleri, krallıkları ve imparatorlukları kurulmuş, yıkılmış ve genellikle bölgenin büyük güçlerinin egemenliği altında yaşamışlardır.

Doğu bölgeleri, İran ve Rus egemenliği altında iken, batı kısımları uzun süre Bizans ya da Osmanlı idaresi altında kalmıştır.

MÖ 114 yılında Roma imparatorluğuna dahil edilmeden önce, Ermeni imparatorluğu batıda Akdeniz’e ve doğada Hazar denizine kadar uzanıyordu. MS.301 yılında, Ermenistan devlet dini olarak Hıristiyanlığı kabul eden ilk ülke oldu ve 5. Yüzyılda kilise, bugün hala kullanılan bir alfabe geliştirdi.

9’ncu yüzyıl başında, Ruslar bölgeyi ele geçirdiler.

Aralık 1988 tarihinde, Ermenistan’da büyük bir deprem oldu ve birkaç bin kişi öldü.

 

DİL

Ermenistan ülkesinde ülkenin tek resmi dili olarak “Ermenice” kullanılıyor. Özellikle başkent Erivan şehrinde, genellikle yol işaretleri “Latin” harfleri kullanılarak yazılı olmasına rağmen, İngilizce yaygın olarak konuşulmuyor. Marketler, alışveriş merkezleri, taksi şöförleri ve satış elemanları İngilizce anlamıyorlar. Yabancı dil olarak “Rusça” konuşuluyor.

 

DİN

MS 301 yılında, Ermenistan devlet dini olarak Hıristiyanlığı benimseyen, dünyadaki ilk ülke olmuştur. Bu yüzden, Ermenistan’da binlerce kilise ve manastır vardır.

Günümüzde Ermenistan’da Katolik ve Protestan toplulukları ve Rus Ortodoks azınlık, nüfusun % 94’lük bölümünü oluşturmaktadır.

 

MÜZİK

Ermenistan’da çok önemli bir müzik geleneği vardır. Geleneğin nesilden nesle geçmesini sağlayan kişi ise, klasik müzik dehası, önemli bir müzik adamı olan Gomidas Vardapet’dir.

Gomidas, Kütahya doğumludur ve 1915 yılındaki tehcir sırasında sürgüne mahkum edilmiş olmasına rağmen, araya giren dostları Halide Edip ve Mehmet Emin Kurdakul tarafından, Talat Paşa’ya yazılan bir mektupla tehcirden muaf tutulmuştur.

Kendisi derlediği 3 binin üzerindeki şarkı ile Ermeni müzik tarihini adeta yeniden yazmıştır. Ancak tehcir sırasında yaşadığı travma nedeniyle, önce İstanbul ve ardından Paris’te hastaneye yatırılarak, ömrünün son 20 yılında neredeyse hiç piyano çalmamıştır.

Erivan şehrindeki devlet konservatuvarı, Gomidas adını taşır. Gomidas, müzik geleneği o kadar baskındır ki, Erivan şehrinde piyano ve çellonun bulunmadığı restoran yoktur. Olmayanlarda ise düdük ya da çıplak sesle canlı müzik icra edilir.

Ayrıca dünyaca ünlü sanatçıların sahne aldığı “Malkhas” gibi caz kulüpleri de Erivan şehrinin müzik hayatına değer katmaktadır. Böylece Erivan’da müzik bir gelenekten çok, yaşamın bir parçası haline dönüşmüştür.

 

GÜVENLİK

Ermenistan güvenli bir ülke, rahatça dolaşabilirsiniz. Ama gerekmedikçe Türk olduğunuzu söylemeyin, çünkü en büyük problem, bu ülkede bir Türk Konsolosluğunun olmamasıdır. Bu nedenle, ülkede başınıza bir şey geldiğinde muhatap olabileceğiniz veya sizi koruyup savunabilecek bir resmi makam yok. Bu yüzden mutlaka dikkat etmek ve başınızı herhangi bir derde sokmamak, olaya karışmamak şarttır.

93763bf684548ea84d3e527a6a1ec2f9
Ermenistan

İKLİM VE HAVA DURUMU

Ülke genellikle dağ iklimi etkisi altındadır. Yaz aylarında: gündüz sıcaklıkları gecelerde keskin düşüş gösterir. Yazın 40-45 dereceye ulaşan sıcaklık var ama nem yoktur. Kışlar ise şiddetli kar yağışlı ve son derece soğuktur. Kışın eksi 25 derece soğuk görülmesi nadir değildir.

Ülkeyi ziyaret etmek için en uygun zaman, havanın ılık olduğu Mayıs-Haziran ve Eylül-Ekim aylarıdır.

 

RESMİ TATİLLER

1 Ocak                        Yılbaşı

6 Ocak                        Ermeni Ortodoks Noel tatili

8 Mart                         Uluslararası Kadınlar günü.

25 Mart                       Dini bayram, hayırlı cumalar

7 Nisan                       Annelik ve Güzellik bayramı

24 Nisan                     Soykırım Anma Günü

9 Mayıs                       Zafer ve Barış Günü

28 Mayıs                     İlk Cumhuriyet Bayramı

5 Temmuz                   Anayasa Günü

21 Eylül                      Bağımsızlık Günü

7 Aralık                      Deprem Anma Günü

31 Aralık                    Yeni Yıl Arifesi

 

PARA BİRİMİ

Ermeni ulusal para birimi “Dram” olarak (AMD) isimlendiriliyor. Büyük alışverişlerde dolar da kabul ediliyor. Ancak burada dikkat edilecek husus, chance ofislerinin süpermarketlerin içinde bulunmasıdır, yani sokak aralarında para değişimi pek yaygın değildir.

1 euro = 553 dram

1 dolar = 476 dram

1 sterlin= 724 dram

 

NE YENİR

Khorovant: domuz, kuzu, tavuk veya dana eti, soğan ve diğer Ermeni baharatlarıyla tatlandırılmış bir yöresel yemektir. Ayrıca domates, patlıcan ve biber eklenir.

Borscht: tanıdık bir çorba türü. Bu geleneksel yemek, ona güçlü rengini veren pancarla yapılır, yani bir tür sebze çorbasıdır. Genellikle taze ve ekşi krema ile sıcak servis edilir.

Dolma: üzüm yaprağı dolması, lahana yaprakları dolması, biber ve patlıcan dolması olarak yapılır.

Ermeni mutfağında kullanılan baharatlar, yemeklere hoş aroma verir. Yemeklerde olağandışı otlar ve yeşillikler kullanılır.

Geleneksel yemekler genellikle mangalda hazırlanır. Neredeyse her yerde geleneksel şiş kebap tadılabilir. Ülkede lavaş denilen ekmek kalitesiyle ünlüdür. Sadece bir veya iki gazete sayfası kalınlığındaki lavaşlara sarılan yerel peynir veya şiş kebap ve taze yeşillikler muhteşem lezzet sunarlar.

Bizdeki şiş kebaba benzeyen yemek türü Khoravat olarak isimlendirilir ve herkes tarafından çok beğenilir.

Erivan şehri, midesine düşkün olanlar için tam bir cennet gibidir. Üstelik, Avrupa’ya oranla daha ucuzdur. Ermeni mutfağı: mezelerin yanı sıra et yemekleri ve bölgeye has otlarla oldukça zengin sofralar yaratır.

Ortadoğu’nun lahmacunu, humusu, döner gibi ortak lezzetler rahatlıkla bulunur. Lahmacun ya da dönerin kendi yemek kültürü olduğunu öne sürecek kadar iddialıdırlar. Dönere benzer ve Shaurma denilen bir et türü var ve her yerde satılıyor.

Gelelim meyvelere: ülkede bol bol şeftali, karpuz ve kayısı yiyebilirsiniz.

 

EĞLENCE VE GECE HAYATI-NE İÇİLİR

Ermenistan şehirlerinde, sokakta içki içmek serbesttir. Kafeler, barlar, restoranlar, gece kulüplerinde en çok votka, şarap, şampanya, bira, brendi ve konyak içiliyor.

Yaz aylarında en popüler gece hayatı ve eğlence mekanları, Opera çevresinde ve Cumhuriyet meydanındaki açık hava kafe ve barlarıdır.

Erivan şehri, şarap, konyak ve rom yapımında önemli bir merkezdir. Bölgeye has üzümlerden yapılan şarapların yanı sıra incir, dut ve armut aromalı votka ve romlar da oldukça şöhretlidir.

Bunların arasında en çok tanınanı, dünyaca ünlü bir konyak markası olan “Ararat” dır. Şirketin merkezine turistik geziler düzenlenmektedir. Zaten Ermenistan ülkesinde turistik turların en önemlilerinden birisi şarap imalathaneleri ve şarap ile konyak tadım turlarıdır.

Ermenistan’da kaliteli brendi yani konyak üretilir. Çok sayıda markası olan konyak, 3 ile 50 yıl boyunca meşe fıçılarda bekletilir. Eşsiz lezzetteki Ermeni konyak ve şaraplarından mutlaka tatmak önerilir.

Bira ise, yine ülkenin geleneksel içkilerindendir. En pahalı mekanlarda bile çok ucuzdur. (7 TL civarında) Özellikle “Klikya birası” içmeniz önerilir.

 

NE SATIN ALINIR

Ülkede mağazalar, Pazartesi-Cuma günleri arasında, saat: 09-17 arasında açıktır.

Erivan, yerel tasarımcılar tarafından üretilen modern moda ürünleri satan dükkanlarla doludur. Erivan’da Vernisaj pazarı, turistler arasında oldukça popülerdir. Eğer Ermeni el sanatları ve sanat eseri ürünleri satın almak isterseniz Dilijan turist pazarına gitmelisiniz.

Ülkede halı, konyak, el sanatları ve Sovyet dönemine ait hatıralar bulup satın alabilirsiniz. Bunlar genellikle Vemissage yanında, Cumhuriyet meydanında satılmaktadır.

Ama buranın en önemli hediyeliği UNESCO Miras Listesine dahil edilen “duduk” adlı bir çeşit geleneksel flüttür.

 

TURİZM

Ermenistan’da en önemli turizm destinasyonları sayısız manastırlardır. Burayı ziyaret ettiğinizde, dünyanın ilk Hıristiyanlık ülkesi olduğu, size sık sık hatırlatılacaktır.

2001 yılında, Ermenistan’da Hıristiyanlığın kabul edilişinin 1700 yılı kutlanmıştır.

 

Teleferik Hattı

Ermenistan’da bulunan teleferik hattı, 23 Ekim 2010 tarihinde kurulmuştur ve dünyanın en uzun teleferik hattı olarak Guinnes World Records tarafından onaylanmıştır. Hattın uzunluğu 5.7 km dir ve hat üzerinde ilerlerken ülkenin en eski manastırı olan Tatev manastırı ve Vorotan nehri manzarası izlenebilmektedir. Teleferik saatte 37 km hızla hareket etmektedir ve tek yönlü yolculuk yaklaşık 11 dakika sürmektedir. Vadinin üzerindeki hat boyunca en yüksek nokta, zeminden 320 metredir ve her kabin 25 yolcu taşımaktadır.

 

ERMENİSTAN UNESCO DÜNYA MİRASI LİSTESİ

1996 yılı, Haghpat şehri, Haghpat ve Sanahin manastırları.

2000 yılı, Vagarşapat şehri, Eçmiyadzin katedrali ve kilisesi, Zvarnots arkeoloji alanı,

2000 yılı, Goght şehri, Geghart manastırı ve Yukarı Azat vadisi.

 

ULAŞIM

Ermenistan ülkesine, karayolu ile gitmek isterseniz: Türkiye ve Azerbaycan sınırları kapalı olduğundan, Gürcistan üzerinden gitmek gerekiyor. Gürcistan’da Batum-Tiflis arası 385 km ve Tiflis-Erivan arası ise 262 km dir.

Bu yüzden, Erivan’a gitmek için en iyi ve rahat yol İstanbul-Erivan arasında uçuşlar yapan havayolunu tercih etmektir. İstanbul-Erivan arasındaki uçuş yaklaşık 2 saat sürmektedir. Erivan şehrinin 10 km yakınında “Zvarnots Uluslararası Havaalanı” bulunuyor. Lüks havaalanı binası, haki yeşil renkli üniformalı polislerin eski Sovyet dönemi kılık kıyafetleri ve davranışlarıyla tezat oluşturuyor.

Havaalanından şehir merkezine ulaşım, toplu taşıma araçları ve taksilerle yapılıyor. Toplu taşıma araçları ile ulaşım: 250 AMD dir ve yolculuk otobüs veya minibüsle yaklaşık 40 dakika sürer. Taksi ile yolculuk yaklaşık 15 dakika sürer ve taksi ücreti, 1300-1500 AMD arasında (yani yaklaşık 3-10 dolar) dır.

 

VİZE

Ermenistan vizesi almak pek zor olmuyor. Uçakla giderken havaalanından, karayolu ile giderken ise sınır kapısından vize alınabiliyor. Vize ücreti 8 dolar, ama gerek vize alırken ve gerekse ülkeye girerken pasaport polisi tarafından rüşvet alınması pek yadırganmıyor, yani en azından 2 dolar vize parası üstünü düşünmeyin. Vize alırken bazen sadece hangi otelde kalacağınızı soruyorlar, bazen de bir belge doldurtuyorlar ve genellikle 21 günlük vize veriyorlar.

 

 

ERİVAN

Ermenistan’ın en büyük şehri ve 1918 yılından bu yana başkentidir. Ermenistan ülkesinin 12’nci başkentidir. Şehir ilk olarak MÖ 782 yılında, ülkenin batısında, Ağrı dağı ovasının en doğusunda ve Hrazdan nehri geçitlerinin üstünde kurulmuştur.

Savaş, talan, yangın ve deprem dolu 2500 yıl süren zengin bir tarihe sahiptir. I. Dünya savaşından sonra kısa ömürlü Ermenistan Demokratik Cumhuriyetinin başkenti olmuş ve Ermeni tehciri yaşayan birçok insan Erivan şehrine taşınmıştır.

20’nci yüzyılda Ermenistan 15 Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği Cumhuriyetlerinden biri olarak hızla büyümüştür. Birinci Cumhuriyet sırasında birkaç bin kişilik nüfusa sahip, bir köy olan şehir, yaklaşık 50 yıllık süreç sonunda Ermenistan ülkesinin kültürel, sanatsal, endüstriyel ve siyasi merkezi konumuna gelmiştir.

Erivan adının kökeni, şehir merkezi yakınlarındaki Erebuni adlı Urartu kalesinden gelmektedir. Ancak bu kalenin geri kalan parçaları sadece yıkıntıdır. Kale yapıldığı zamanlarda Urartuların en önemli şehirlerinden biriydi. Bugün kalenin harabeleri Erivan şehrinin 12 ilçesinden biri olan Erebuni’de bulunmaktadır.

Evet, Ağrı dağının eteklerinde kurulmuş olan şehir, çok düzenli ve planlıdır. Şehrin bu günkü planını, içinde bulunduğumuz yüzyılın başlarında Alexander Tamanyan isimli bir mimar yapmıştır. Tamanyan, hamile eşi ile birlikte yaşadıkları İtalya’yı terk ederek yerleşmek için buraya geldiklerinde, Erivan o tarihlerde bir köy değilse de küçük ve pek de İtalya’da gördüklerine benzemeyen bir yerdir.

Hayal kırıklığına uğrayan Tamanyan’ın eşi, ben oğlumu burada doğurmak istemiyorum der. Tamanyan ise, ona, çocukları doğana kadar, burada rüyalarının şehrini oluşturma sözünü verir.

Şehrin Tamanyan’ın planlarına göre inşasına, Sovyet döneminde ara verilir ve bu dönemde şehrin geneline Sovyet mimarisi ve şehircilik anlayışı hakim olur. Tamanyan, yeni planlarıyla şehri mükemmel bir şehir haline getirmeyi hedeflemiştir. Amaç, St Petersburg ve Viyana şehirlerindeki caddelerin düzenlenmesidir. Neo klasik tarzda, 200 bin nüfuslu bir şehir yaratmak hedeflenmiştir.

Tamanyan’ın şehir planlarına ancak 4 yıl önce orijinal planların bulunmasıyla yeniden başlanmıştır. Şehre ulaştığımızda, günümüzde her yerde yeni yeni inşaatların olduğunu görürseniz, sebebi budur.

Yani bugün şehir tamamen bir şantiye görünümündedir. Her yerde yıkılıp yeniden yapılan binalar, inşaatlar, vinçler görülüyor. Sovyet döneminde oluşan bu şehir neredeyse tamamen yıkılıyor ve yerine çağdaş Ermeni mimarisiyle inşa edilen yepyeni bir şehir ortaya çıkıyor.

Şehir iç içe yerleştirilen daireler ve onları merkeze doğru kesen ana caddelerden oluşur ve Erivan şehrine bu dairesel yapısından ötürü güneşin şehri adı verilir.

Evet, Tamanyan’ın 90 yıl önce Sovyetler Birliği döneminde imzasını attığı şehir mimarisi, bugün Erivan’ın omurgasını oluşturuyor. 1920’de Sovyetler Birliğine bağlanan Erivan, 1923 yılında Sovyet sisteminin planlı mühendisliğiyle dönemin en yetenekli mimarlarından Tamanyan sayesinde tanıştı.

Sovyet dönemi, şehrin bugünkü siluetine iki büyük damga vurdu. İlki Tamanyan’ın şehre pembe sıfatını kazandıran neoklasik şaheserleri, diğeri ise soğuk savaş döneminin yıkık dökük mirası toplu konutlardır. Erivan’In merkezindeki mimari güzellik, şehrin kenar mahallelerine gidildikçe yerini, pencerelerinden uydu antenleri fırlayan eski yapılara bırakıyor.

1.100.000 nüfusu ile ülkenin en büyük şehri, aynı zamanda kültürel ve ekonomik hayatın merkezidir. Şehrin denizden yüksekliği yani ortalama rakımı 900 metredir. Yedi tepe üzerine kuruludur, Roma ve İstanbul gibi şehirlerle bu ortak özelliği paylaşır. Şehrin bazı semtleri ovalarda, bazıları da uçurumlara yakın olmakla birlikte, yaklaşık 1300 metre rakıma sahip dağların tepelerinde bile yer almaktadır.

Şehir, binaların yapımında pembe renkli tüf taşı kullanıldığından “pembe şehir” olarak adlandırılıyor.

 

Şehrin iklimi

Şehir dağlarla sarılı bir düzlükteki konumu, denizden uzaklığı ve bunların etkileri nedeniyle, karasal iklime sahiptir. Bu iklim bazen ilçelere göre değişmektedir.

Yüksek rakımlar dağ ikliminden etkilenmekte, yazın daha soğuk geceler ve daha çok fırtına, kışın ise daha çok kırağı ve kar yağışı görülür. Şehrin ortalama güneş ışığı oranı yılda 2700 saattir.

Erivan’ın her yerinde kışlar ağır kar yağışı ve donla çok sert, yazlar ise genellikle çok sıcak geçer. Sıcaklık 35 derece, Ağrı dağı ovasında 40 derecelere kadar ulaşabilir. Ağır yaz fırtınaları nedeniyle Erivan’da az yağmur yağar.

 

Şehir içi ulaşımı

Toplu taşıma ucuzdur. Sabit yollarda otobüs, troleybüs, tramvay ve taksi-minübüsler vardır.

 

GEZİLECEK YERLER

Şehir çok büyük olmadığından kaybolmak pek mümkün olmaz.

ermenistan.republic-square-yerevan
Ermenistan Erivan Cumhuriyet Meydanı
Ermenistan Erivan Cumhuriyet Meydanı
ermenistan.cumhuriyet meydanı.4
Ermenistan Erivan Cumhuriyet Meydanı

 

Cumhuriyet Meydanı

Şehrin en hareketli yeridir. 14 bin metrekarelik alanı kapsamaktadır.

Eskiden yani SSCB döneminde burası Lenin Meydanı olarak biliniyormuş ve bir zamanlar, burada Lenin’in büyük bir heykeli varmış. Sonradan heykel kaldırılmıştır.

Meydan çevresinde7 büyük bina (Ermenistan Milli Galerisi, Tarih Müzesi, Dışişleri Bakanlığı, Ulaşım Bakanlığı, Hükümet Binası, Postane, Marriot Otel), su havuzları vardır. Bütün binalar Alexander Tamanyan tarafından tasarlanmıştır. Büyük oval meydanda, Tamanyan’ın kendine özgü tasarımlarını görmek mümkündür. Bu yapılar Ermeniler tarafından üretilen ağırlıklı olarak pembe olan tüf taşından yapılmıştır.

Meydanda bulunan ünlü 7 havuz, tarih boyunca binlerce kişinin buluşma noktası olmuştur. Bu su havuzları, değişik renkte ve yönde, bilgisayarlar tarafından oluşturulan işitsel ve görsel “Dans ve Şarkı fıskiyeleri” olarak ünlenmiştir.

Özellikle akşam saatlerinde, klasik müzik eşliğinde havuzlardaki suların dansını mutlaka izleyin. Bu fıskiyelere “şarkı söyleyen çeşmeler” deniliyor. Gösteriyi izlemek için akşam saatlerinde burada bulunmalısınız. Gösteri akşam saat 9 gibi başlıyor ve 2 saat sürüyor.

Ayrıca hafta sonlarında buradaki meydanda çok neşeli düğün partileri düzenleniyor. Akşamları, fiskiye gösterileri dışında, havai fişek gösterileri ve açık hava konserleri de düzenleniyor.

 

Kuzey Bulvarı

Cumhuriyet ve Opera Meydanlarını birleştiren bu büyük caddede çeşitli mağazalar bulunuyor ve bunların ülkenin en pahalı mağazaları oldukları söyleniyor.

ermenistan.ulusal sanat galerisi.2
Ermenistan Erivan Ulusal Sanat Galerisi
ermenistan.ulusal sanat galerisi.1
Ermenistan Erivan Ulusal Sanat Galerisi

 

Ulusal Sanat Galerisi

Bu zengin galeri, 1921 yılında kurulmuş ve ağırlıklı olarak Ermeni, Rus, Avrupa kültürlerine ait yüzyıllarca sürece ait sanat eserlerini barındırmaktadır. Burada 25 binden fazla tablo vardır. Eserleri sergilenen sanatçılardan bazıları şunlardır: Saryan, Kojovan, Ayvazovski, Carzou, Zorian, Donatello, Russou.

 

Kaputy Mzkit-Mavi Cami

Gök cami olarak da adlandırılan Blue Mosque, 18’nci yüzyıldan kalma bir Şii camiidir. İran’ın desteğiyle onarılan cami, bugün Ermenistan’da ibadete açık tek cami olarak ülkede yaşayan İranlılara hizmet vermektedir. Gök cami, İran valisi Hüseyin Ali tarafından, 1765 yılında yaptırılmıştır.

ermenistan.tarih müzesi.1
Ermenistan Erivan Ermenistan Tarih Müzesi
ermenistan.tarih müzesi.3
Ermenistan Erivan Ermeni Tarih Müzesi
ermenistan.tarih müzesi.2
Ermenistan Erivan Ermeni Tarih Müzesi

 

Ermeni Tarih Müzesi

Taş devrinden başlayarak günümüze kadar olan süreçteki Ermeni tarihi anlatılıyor. Müzede 2000 yıllık gümüş ve altın sikkeler kutsal ve eşsiz ahşap oyma kilise kapıları, canlı renkli halılar, silahlar ve mükemmel orijinal süsler bulunmaktadır.

Müzede fotoğraf çekmek yasak, ayrıca İngilizce tanıtım da yetersizdir.

ermenistan.özgürlük meydanı.2
Ermenistan Erivan Özgürlük Meydanı
Ermenistan Erivan Özgürlük Meydanı

 

Özgürlük Meydanı

Meydanın kuzeyinde Opera bulunuyor. Opera binasının gözetimindeki meydanda seçkin sanatçılar, özgürlük ve sanat adına eserlerini sergilemektedir. Bu meydanda, bağımsızlık iddiaları nedeniyle bir zamanlar binlerce Ermeni toplanmıştır.

Özellikle 1988 yılında Karabağ müdahalesinin başladığı dönemde, binlerce Ermeni bu meydanda toplanmış ve müdahaleyi desteklemiştir. Yani, burası tarihi süreçte Ermeniler için kutsal bir yer olarak kabul görmüştür. İnsanlar Özgürlük Meydanına karşı, sevgi ve derin bir saygı duyarlar.

Şu an meydanda: Ermeni şair Hoyhannes Tumanian ve ünlü besteci Alexander Spendiaryan’ın heykelleri vardır. Ayrıca yine meydan çekici kafelerle çevrilidir. Meydanda paten yapılır. Ermeni bira ve dondurmalarını denemek, yerel Ermenilerle karşılaşmak ve çocukları izlemek için mutlaka bu meydanı ziyaret etmenizi öneririm.

Ermenistan Erivan Opera Binası

Erivan Opera Binası

Bina 1933 yılında yapılmıştır. Günümüzde burada bale, tiyatro ve konserler düzenleniyor.

ermenistan.vernissage.1
Ermenistan Erivan Açık Hava Resim Pazarı

 

Vernissage-Açık Hava Resim Pazarı

Vernissage, Sovyetler Birliğinin çöküşünden sonra yani 17 yıl önce ortaya çıkmış, yerel toplum ve metropol konuklar arasında çok popüler olmuştur. Sadece Cumartesi ve Pazar günleri açıktır.

Opera evinin yakınında dünyaca ünlü ressam Martiros Saryan heykelinin bulunduğu meydan, çağdaş Ermeni sanatçıları ve ressamlarının resimlerini tanıtmak ve satmak için sergi kurdukları yerdir. Cumartesi ve Pazar günleri, bu meydan, çağdaş sanat ve kültürün gerçek merkezi haline gelen bir Açıkhava galerisine dönüşür.

Burada dolaşarak modern ressamların resimlerini satın alabilirsiniz. Fiyatlar çok uygundur. Ayrıca: yine burada Ermeni el sanatları ustalarının ulusal desenlerden oluşan iğne işleri, çeşitli hediyelik eşyalar, halılar, taş el oymaları, antika para ve pullar, madalyalar, çatal bıçak, eski kitaplar, ahşap öğeler, seramikler, eşarp ve masa örtüleri gibi aklınıza gelirse satılmaktadır.

Özellikle bol bol Ermeni konyağı, ev yapımı nar şarabı satın alabilirsiniz. Ama özellikle bilmenizi istediğim husus, asla pazarlık yapmıyorlar.

Ancak zamanla buraya gelen ressam ve sanatçıların bir kısmı Martiros Saryan isimli küçük meydana taşındılar ve Vernissage, iki parçaya bölündü.

 

Ermenistan Ana Heykeli-Mayr Hayastan

Şehrin birçok yerinden görülecek şekilde, Erivan şehrinde bir tepede yapılmıştır. Heykel, elinde 11 metrelik kılıç ve sinirli bakışları ile Türkiye’ye yönelik olarak yerleştirilmiş bir kadın heykelidir. Yüksekliği 50 metredir.

Bu heykelin bulunduğu yerde, 50 yıl önce Sovyetler Birliğinin haşmetini simgeleyen başka bir heykel bulunuyormuş. Bu heykel, halkın sarsılmaz lideri olarak kabul edilen J.Stalin’in heykeliymiş. Aynı kaide üzerine konan Ermenistan Ana Heykelinin yerleştirilmesi sırasında bir asker yaşamını yitirmiş.

Heykelin çevresindeki savaş aletleri (tank, füze gibi) de yine Türkiye’ye dönük olarak yerleştirilmiştir.

Heykel, 1950 yılında İsraelyan tarafından yapılmıştır. Her yıl 9 Mayıs tarihinde burada anma etkinlikleri düzenleniyor. Anıt, Erivan şehrinin koruyucusu ve Ararattan sonraki simgesi olarak kabul ediliyor.

Heykelin hemen altında bir askeri müze vardır. Müzede savaşta (hem Sosyalist dönemde hem de Karabağ savaşında) ölen askerlerin fotoğrafları, Azerbeycan ile yapılan savaşla ilgili kayıtlar ve savaşta kullanılan aletler sergileniyor.

ermenistan.soykırım anıtı.5
Ermenistan Erivan Ermenistan Soykırım Anıtı

 Tsitsernakaberd-Ermeni Soykırım Anıtı

 

Anıtın ismi “küçük kırlangıçların hisarı” anlamına gelmektedir. Hrazdan stadının hemen üstünde bulunan anıt, aynı zamanda Ağrı dağını cepheden gören manzaraya sahiptir.

Anıt 1965 yılında, 1915 olaylarının 50. Yılı anılırken açılmıştır. SSCB Bakanlar kurulu, halkın isteklerine kulak vererek anıtın inşasına izin vermiştir.

1965 yılında anıtın yapımı için bir proje yarışması düzenlenir. Yarışma ilanında “anıt, yaratıcı Ermeni halkının gelgitlerle dolu hayatını, bitmeyen savaş yaşamını bugünü ve parlak geleceğini simgelerken büyük soykırımda hayatını kaybeden milyonlarca şehidin anısını ölümsüzleştirmeli” yazılıdır.

Yarışmaya Ermenistanlı ve diasporadan 70 proje katılır. Tasarımlar arasında Arthur Tarkhanyan ve Saşur Kalaşyan’ın projeleri birinci seçilir. Anıtın yerini mimarlar seçer. Anıt Tsirternakaberd denilen bir tepe üzerine kurulmuştur.

Anıt 1967 yılında 29 Kasım günü açılır. Bu tarih, aynı zamanda Sovyet Ermenistan’ının kuruluşunun 47. Yılına denk geldiğinden açılış, siyasi ve kültürel kutlamalar eşliğinde yapılır.

44 metre uzunluğundaki granit stel anıt, Ermeni halkının yeniden doğuşunu simgeliyor. Anıt, büyük ve sivri bir beton ve yanındaki dairesel şekilde yerleştirilmiş, Ermenilerin Türkiye’yi terk ettikleri ve Batı Ermenistan olarak adlandırdıkları 12 ili simgeleyen 12 adet ve 100 metre uzunluğunda duvar vardır.

Bu dairelerin ortasında, merkez bölümünde ise 1.5 metre derinliğinde, sonsuza dek sönmeyen ateş yanıyor. Bu ateşle birlikte sanki inleyen bir kadın ve çocuk sesleri, fon müziği olarak veriliyor.

Anıtın hemen yanında köknar ağaçlarından oluşturulan bir sokak bulunuyor. Sokak boyunca: Papa John Paul II, Rusya Devlet Başkanı Putin, Fransa Cumhurbaşkanı J. Chirac, Ukrayna Cumhurbaşkanı L. Kuçma ve diğer bir kısım dünya lideri tarafından dikilmiş ağaçlar bulunmaktadır.

Her yıl 24 Nisan tarihinde burada anma töreni düzenliyorlar.

 

Ermeni Soykırım Müzesi

Anıt 1965 yılında açılmış olmasına rağmen, anıta ait bir müzenin oluşturulması Sovyetlerin sona ermesine kadar pek mümkün olmadı. Müzenin bu kadar geç açılmasının sebebinin, Ermenistan’ın diaspora ile geç ilişki kurmasıyla ilgili olduğu söyleniyor.

Büyük çoğunluğu ABD’de olan diaspora Ermenileri, Sovyetler Birliğine bağlı iken ülke ile yakın temas kuramıyorlarmış. Ancak Sovyetlerin dağılmasından  sonra 1990’ların başında ülkeye diasporadan önemli kaynak transferleri sağlanmaya başlamış.

Müze 1915 olaylarının 80. Yıldönümünde 1995 yılında açılmıştır. Müzenin tasarımı Kalaşyan, Tarkhanyan ve Arekelyan tarafından yapılmıştır. İsrail’deki “Yad Vashem Soykırım Müzesi”ne benzemektedir.

Müze binası 2 katlıdır. Anıtın etkili görüntüsünü bozmamak için tepenin diğer tarafına yapılmıştır. Müzenin bulunduğu yerden Ağrı dağının muhteşem manzarasını mutlaka izleyin.

Müzeye girdiğinizde müze görevlileri kadınlar karşılıyor ve hangi ülkeden geldiğiniz soruyorlar. Türklere karşı büyük saygı ve sevgileri var. Türklerden müze giriş ücreti istenmiyor.

Müzenin ilk katı yer altındadır. Burada müzenin idari ve teknik bölümleri ve komitas denen bir salon vardır. Bu katta, ayrıca kütüphane, okuma bölümü ve müze deposu bulunur. Müzenin ikinci katında, sergi salonu bulunuyor.

Müzede fotoğraf çekmek yasaktır. Girişte, sembolik bir mezar olarak tasarlanmış bölüm görülüyor. Burada, kurbanlar, mağdurlar, kurtulanlar, tanıklar, ölüm yürüyüşü olarak adlandırılan tehcir, toplu katliamlar hakkında bilgi, belge ve fotoğraflar sergileniyor. Ayrıca Ermenilerin bir zamanlar yoğun olarak yaşadıkları 6 şehirden (Sivas, Diyarbakır, Van, Erzurum, Harput, Bitlis) getirilmiş topraklar vardır.

Bir başka bölümde, I. Dünya Savaşına katılan ülkelerle ilgili kaynaklar sergileniyor. Müzede Talat Paşa, Enver Paşa ve Cemal Paşa’nın fotoğrafları, Osmanlıca telgraflar da sergileniyor.

ermenistan.The-cascades
Ermenistan Erivan Cascade
ermenistan.çağlayan.2
Ermenistan Erivan Cascade

 

Cascade-Çağlayan

Burası şehir merkezinde Matenadaran Müzesine yakın bir yerde, Alexander Tamanyan heykelinin arkasındadır.

Ermenistan SSCB katılışının 50’nci yılında inşa edilen anıt park, yeşillikler, fiskiyeler ve yapay şelalelerle süslü, dev bir merdivendir. Buranın inşasına 1971 yılında başlanmış ve 1980 yılında tamamlanmıştır. 2002-2009 yılları arasında onarım ve eklemeler yapılmıştır.

Bölgenin olağanüstü doğal güzellikleri, modern estetik ve mimarinin birleşmesiyle burası oluşturulmuştur. Şehrin önemli kültürel konumlarından biridir.

Merdiven: Victory Park ve Erivan şehir merkezini birbirine bağlamaktadır. Çok sayıda çiçekle süslenmiştir. Ayrıca yine burada dünyaca ünlü heykeltıraşlar tarafından yapılmış çeşitli heykeller vardır.

Merdivenin tepesine ulaşmak için, basamakları çıkmayı istemezseniz, ücretli asansörü kullanabilirsiniz.

Tepede Fernando Boteronun heykel koleksiyonu görülebilir ve Sovyet Ermenistan’ının 80. Yıldönümü anısına dikilen bir anıt sütun bulunmaktadır.

Burada kapalı ve açık hava sanat galerileri ve kafeler, barlar bulunmaktadır. Bunlar arasında dikkat çekenler, Gafesjian Merkezidir. Burası Kasım 2009 tarihinde açılmış ve Ermenistan çağdaş sanatını en iyi şekilde sunan sergilerin düzenlendiği bir yerdir.

Bu sergilerdeki eserlerin çoğunluğu Gerard L Cafesjianın özel koleksiyonuna aittir ve 5000’den fazladır. Dünyanın en kapsamlı cam koleksiyonu olarak kabul edilmektedir.

Tepede Ağrı dağının muhteşem manzarası ilgi çekmektedir.

Cascade: heyecan verici heykeller, açık hava konserleri ve havai fişek gösterileriyle ilgi çeker, çocuklar, yaşlılar ve genç çiftlerin sevgi yeridir.

ermenistan.matenadaran.3
Ermenistan Erivan Eski El Yazmaları Müzesi
ermenistan.matenadaran.2
Ermenistan Erivan Eski El Yazmaları Müzesi

 

Matenadaran-Eski El Yazmaları Müzesi

Mashtots Avenua üst ucundadır ve cephesi Ağrı dağına bakar.

1959 yılında inşa edilen müze, dünyanın en büyük el yazması koleksiyonlarından birine ev sahipliği yapmaktadır.

Müzede birçok antik ve önemli metinler, Ermenice çeviriler bulunmaktadır. Burada bulunan Ermeni alfabesi, dünyanın en eski el yazmalarından birisi olarak kabul edilmektedir ve MS 405 yılından kalmadır.

Ayrıca yine müzede, 19 gram ağırlığında, 1434 yılına ait bir kilise takvimi, 27 kilo ağırlığında en büyük el yazması ve bir vesikalık fotoğraf, Ejmiadzin incili ilgi çekmektedir ve bu İncil, müzenin en değerli eseri olarak bilinir, 7. Yüzyılda yazılmıştır.

Özellikle Ermeni kırmızısı ile yapılan Ermeni minyatürleri ilgi çekmektedir. Bunların yapımında kullanılan özel boya, ilk olarak MS.714 yılında belgelenen ve sadece Ağrı dağında bulunan bir tür solucandan elde edilmiştir. Bu boya, Ermeni Cochineal kilimlerinde ve hatta yüzyıllar sonra bile canlı renklerini koruyan minyatürlerde kullanılmıştır.

Müzenin girişinde ise Ermenistan alfabesinin yaratıcısının heykeli görülür. Heykelin ayaklarının dibinde, bir öğrenci, oturur şekilde yerleştirilmiştir. Bu müzenin bir özelliğinden daha söz etmek istiyorum. Müze binası, nükleer saldırılara karşı bile ayakta kalacak şekilde inşa edilmiştir.

ermenistan.parajanov müzesi.1
Ermenistan Erivan Parajanov Müzesi
ermenistan.parajanov müzesi.2
Ermenistan Erivan Parajanov Müzesi

 

1991 yılında açılmıştır. Bir sonraki Aziz Sarkis kilisesi ve Hrazdan Gorgenin güzel manzarası izlenen geniş balkonu bulunmaktadır. Sergey Parajanov, dünyaca ünlü bir görüntü yönetmenidir. Sovyet hoşgörüsüzlüğü ve hatta tutuklama yolu ile ona uygulanan korkunç işlemler burada sergilenmektedir.

Ayrıca yaşam öyküsü (1924-1990), el yapımı bebek ve tablolar, filmlerinden görüntüler bulunmaktadır.

ermenistan.mantiroz müzesi.2
Ermenistan Erivan Mantiroz Saryan Müzesi
ermenistan.mantiroz müzesi.1
Ermenistan Erivan Mantiroz Saryan Müzesi

 

Martiroz Saryan Müzesi

Martiroz Saryan, 1888 yılında doğmuştur. Moskova Sanat Okuluna katılır ve onun ilk öğretmeni Valentin Seroydur.

Seryan: Ermenistan ve halkına büyük bir aşk ile bağlanır. SSCB döneminde, ilk Ermeni Devlet Tiyatrosunun perde armasını tasarlar ve Ulusal Sanat Galerisinin ilk müdürü olur.

Bu son derece meşgul adam, resimlerinin geniş bir koleksiyonunu bıraktıktan sonra 1972 yılında ölür. Erivan’da yaşadığı ev, şimdi müzeye dönüştürülmüştür ve onun torunu tarafından yönetilmektedir.

Ev, Saryan yaşarken olduğu şekilde aynen korunmaktadır. Ziyaretçiler, duvarlarda onun resimlerini, masasını, birçok kişisel eşyasını, bitmemiş skeçlerini ve sayısız resimlerinin bulunduğu stüdyosunu gezebilmektedirler.

ermenistan.brandy fabrikası.3
Ermenistan Erivan Brand Fabrikası
Ermenistan Erivan Brand Fabrikası

 

Brand Fabrikası

Ermeni konyakları, Ermenilerin gururudur ve her düğün ve kutlamada içilir. Erivan Brandy Fabrikası, 1887 yılında Nikolay Tairyan tarafından, Eski Erivan kalesinin yerinde inşa edilmiştir. 1900 yılında, Paris şehrindeki bir içki sergisinde büyük ödülü almıştır.

1913 yılında Brany Fabrikası, Rus imparatoru için içki üretimi sağlayan 30 şirketten biri olmuştur. Ardından brandy, Stalin ve Churchill gibi birçok ünlü tarafından içilmiştir. Churchill, uzun yaşamın sırrı olarak şunu söylemiştir “Öğlen dumanlı Hawai purosu, geç saatlerde ise Ermeni Brany’si içmek”

 

ARİNBERD/EREBUNİ

Erivan şehrinin güneydoğusunda bulunan Gegham Dağlarının batı uzantısını oluşturan doğal bir yükselti üzerinde kuruludur.

Yaklaşık 1.8 hektarlık bir alanı kaplayan sitadel kısmı ova seviyesinden yaklaşık 50 m yükseklikte yer alır.

Sitadel alanının çevresi payandalarla güçlendirilmiş surlarla çevrilidir. Arinberd’de bulunan yazılı metinlerden, kenti I Argişti’nin inşa ettirdiği ve Erbuni olarak adlandırdığı anlaşılır.

Arinberd’in üçgen bir plan gösteren sitadel alanına girişi, güneydoğu yönünden tek bir kapıyla sağlanır. Genel plana bakıldığında, sitadelin doğu-batı yönünde uzanan bir duvarla iki ana birime ayrıldığı görülür. Bu iki birim arasında ulaşım kuzeybatı köşeden bir geçiş ile sağlanır.

Ana girişin bulunduğu ilk kısımda geniş bir karşılama salonu bulunur. Bu kısmın solunda bulunan alan Urartu sonrasında büyük değişime uğrar. Burası aynı zamanda Haldi Tapınağının da bulunduğu yerdir. Bu kısma sonradan otuz sütundan oluşan bir Akhaimenid dönemi apadanası yapılmıştır. yakın dönemde yapılan kazılar neticesinde sitadelin güneydoğu kısmnı yeniden tartışılmaktadır. Burada yapılan ilk dönem kazılarında drenaj kanallarına rastlanmıştır. Yeni dönem kazılarında bu drenaj kanalları yeniden ortaya çıkarılmış, bunların bir kısmının farklı dönemlerde değişikliğe uğradığı anlaşılmıştır.

Sitadelin girişinin sağında 5 sütunlu dikdörtgen avlusu bulunan bir yapı dikkat çeker. Avlunun uzun kenarı boyunca dizilmiş her bir yanda 6 tane olmak üzere 12 oda bulunur. Odaların avluya bakan girişleri yoktur. Piotrovsky, buranın şarap mahzeni olduğunu, yanlardaki odaların ise tahıl depolamak için kullanıldığını belirtir.

Kuzeydoğudan bir geçişle ikinci tapınak kompleksine geçilir. Burada bulunan tapınağın iki cephesinde yer alan yazıttan tapınağın: Tanrı İubşa adına inşa edildiği anlaşılır. Tpınak plan ve ölçü bakımından Haldi Tapınağından farklıdır. Köşeleri rizalitsiz ve 10 x 13.45 m ölçülerindedir. Tapınağın önünde avlu ve avluya açılan, içerisinde depoların bulunduğu çeşitli odalar yer alır. Bu özellikleriyle bu kısmın bir tapınak kompleksi olduğu anlaşılır. Tapınak kompleksinin kuzeybatı kısmında bir koridor ile ulaşılan büyük bir salon ve çevresinde odalar bulunur.

Piotrovsky, bu odaların depolama amaçlı kullanıldığını belirtir. Smith ise, Argiştihinili kenti ile karşılaştırarak buranın alt kademe memurları için ayrılmış olabileceğini belirtir.

Evet, Arinberd, sur duvarlarıyla çevrelenmiş sitadel alanı içerisinde bulunan saray, iki adet tapınak, depo ve çeşitli odalarıyla krallığın inşa ettirdiği krali kentlerinden biridir.

I Argişti, tarafından inşa edilen Arinberd Urartunun Aras Nehrinin kuzeyinde kurduğu ilk kenttir. I Argişti kentin kuruluşuyla ilgili başkent Tuşpa’da bulunan Horhor yıllığında şöyle bahseder: “Minua oğlu Argişti der ki: Bianili ülkesinin güçlendirilmesi ve düşman ülkesinin bastırılması için, Erbuni şehrini yaptırdım. Yer kır idi ve orada  hiçbir şey yapılmamıştı. Orada büyük işler yaptım. Hate ve Supa ülkelerinden 6600 savaşçı oraya yerleştirdim.”

Yazıta göre kral batıya yaptığı seferlerin sonucunda elde ettiği insan gücünü Aras Nehrinin kuzeyinde inşa ettiği Arinberd’e tehcir eder. Yazıtta tehcir edilenlerin savaşçı olarak tanımlanması bir garnizon kaydırması olarak görülür. Fakat orada hiçbir şey yoktu ifadesi, kentin sıfırdan inşa edildiğini gösterir. Dolayısıyla yeni kent inşası için gereken insan gücünün Hate ve Supa ülkelerinden elde edildiğini söylemek mümkündür. Böylece hem insanların tehcir edilmesiyle düşman zayıflatılır hem de yeni kentin inşası için gereken iş gücü gereksinimi sağlanır.

Muhtemelen bu insanlar sitadelin inşasından sonra kentin yakınlarında iskan edilmiştir. Nitekim yakın dönemde yapılan çalışmalarda sitadelin güneydoğu eteklerinde bazı yapılara ait temeller ortaya çıkarılmıştır.

Arinberd Urartunun Aras Nehri kuzeyine yayılma siyasetinin bir parçasıdır. Yazıtlara göre. I Argişti hükümdarlığının ikinci yılında Aras’ın kuzeyine lokalize edilen, daha önce Menua’nın sefer yaptığı Etiuni ülkesine sefer düzenler. Fakat seferlerin sonuçları kalıcı olmaz. Argişti, 4’ncü yılında yeniden Aras Nehrinin kuzeyini hedef alır. Bu defa seferlerin kalıcı olması için Arinberd/Erebuni kentini kurarak bir yönetim merkezi oluşturur. Arinberd, Argişti’den sonra II Sarduri döneminde yeni yatırımlarla genişler. Yeni depo odaları ve bir asibusi yapısı yapılır. Arinberd, 7 km yakınında bulunan Karmir-Blur (Teisebai URU) kentinin kurulmasına kadar yönetim merkezi olarak görev yapar. Yeni yönetim merkezinin kurulmasıyla, kentte bulunan Haldi Tapınağına adanan adaklar başta olmak üzere birçok eşya yeni yönetim merkezine taşınır. Böylece kentin önemi azalır fakat kent terkedilmez.

 

ermenistan.eçmiadzin.2
Ermenistan Erivan Eçmiadzin
ermenistan.eçmiadzin.1
Ermenistan Erivan Eçmiadzin

 

EÇMİADZİN

Ülkenin dini merkezi olan şehir, 1995 yılında Vagharhapat ismini almasına rağmen, halen halk arasında Eçmiadzin olarak bilinmektedir.

Erivan şehir merkezinde, Mashdots caddesindeki kapalı çarşının önünden kalkan otobüslerle, 18 km uzaklıktaki burayı ziyaret edebilirsiniz.

Adının anlamı “tanrının biricik oğul soyundan” demektir. Şehir 2. Yüzyılın ilk yarısında kurulmuştur. MS. 163 yılından başlayarak Romalılar tarafından Artaşat şehrinin yıkılmasının ardından, birkaç yüzyıl boyunca yani 1441 yılına kadar, Ermenistan ülkesinin kültürel, siyasi ve dini merkezi olarak başkentlik yapmıştır.

Bu şehir, Erivan şehrinin batısında, Türkiye sınırından 40 km uzaklıkta, Erivan şehir merkezine 20 km mesafededir.

Yaklaşık 50 bin nüfuslu şehir, Ermenistan ülkesinin “Vatikan”ı sayılmaktadır. Dünya Ermenilerinin ruhani lideri Apostolik Kilisesinin merkezi, 3 büyük kilise ile birlikte bu şehirdedir. Şehirde bulunan büyük manastır, dünya Ermenilerinin ruhani lideri Katolikos II Karekin’in evi sayılmaktadır. Tüm Katolik ermeni çocukları burada vaftiz edilir. Ayrıca birçok Ermeni kralı, burada taç giymiştir.

 

Etmiadzin Manastırı

MS.303 yılında açılan manastır, dünyanın en eski kiliselerinden birisi olarak kabul edilir. Aynı zamanda, devlet tarafından inşa edilen en eski kilisedir.

Manastır, antik dönemdeki bir pagan ateş tapınağı üzerine, Ermenistan’da Hıristiyanlığın kabul edildiği MS.301-303 yılları arasında Aziz Gregory tarafından yapılmıştır. Daha sonra çeşitli tarihlerde onarım ve genişletme çalışmaları yapılmıştır.

Günümüzde ateş tapınağının kalıntıları hala görülmektedir. Çan kulesi, 1800’lü yılların sonlarında eklenmiştir. Kilisenin en yeni bölümü ise 17. Yüzyılda yapılmıştır.

Manastırın içinde güzel freskler, lambalar ve haçlar görülmektedir.

Büyük manastırın hemen önündeki yol, din adamlarının yaşadıkları yere gitmektedir. Çanlar çalmaya başladığında, din adamları bu yolu izleyerek Pazar ayini için manastıra gelirler.

Kilise, UNESCO tarafından Dünya Kültür Mirası Listesine dahil edilerek koruma altına alınmıştır.

Eçmiadzin’in 1700 yıllık tarihinde birçok efsane vardır. Bu efsanelerin izlerini, günümüzde bile hala manastırın yani büyük katedralin duvarlarında ve şehirdeki diğer kiliselerde görülebilir.

Safevi hükümdarı I. Abbas yani Şah Abbas: ülkesindeki ticaret ve sanatı geliştirmek için Ermenileri İsfahan şehrinde çalıştırmıştır. Hatta bunların sayısının 150 bin kişi olduğu söylenmektedir.

İsfahan şehrinde, 17. Yüzyılda kurulan “Yeni Culfa” bölümü, hala ayaktadır. Efsaneye göre: Şah Abbas, Ermeni işçilerin sürekli olarak kutsal saydıkları Eçmiadzin şehrine giderek işleri aksatmalarını engellemek ister.

Bunun üzerine veziri bir öneride bulunur ve eğer Şah Abbas, Ermeni işçilerin kutsal saydıkları Eçmiadzin şehrini yıkacak olursa, kimse vatan hasreti çekmez ve çalışmalarını aksatmaz.

Bunun üzerine, Şah Abbas Eçmiadzin şehrini yıkmak üzere bir ordu gönderir. Ordunun geldiği haberini alındığında, büyük kilisenin kurtarılması için çareler arayan din görevlilerinden bir tanesi, kilisenin üzerine çıkarak çatıdaki taşlardan birinin üzerine Şah Abbas’ın yüzünü nakşeder.

Ordu komutanı, Şah Abbas’ın yüzünü kilisenin çatışında görünce yıkmaktan vazgeçer. Ama büyük bir taş söktürerek, İsfahan şehrine götürür. Şah Abbas, Ermeni işçilere taşı göstererek “Bakın kutsalınızı getirttim, artık oraya gitmeden burada ibadet edebilirsiniz” der. Böylece kilise yıkılmaktan, Şah Abbas’da inşaatın yarım kalması riskinden kurtulur.

 

Aziz Hripsime Kilisesi

Şehrin bir başka önemli mekanı da burasıdır. 7. Yüzyılda inşa edilen bu kiliseye adını veren Aziz Hripsime’nin, Ermenistan ülkesinde, Hıristiyanlığın resmi din olarak kabul edilmesinde büyük rolü vardır.

Anlatılanlara göre: 3. Yüzyılda Hıristiyanlığı kabul eden Ermeni kralı II Drtad’a kadar uzanıyor. Drtad’ın babası Khosrov, bir soylu tarafından öldürülür. Bunun üzerine Drtad, Roma’ya gönderilerek Roma tahtının veliahtı Dioklesianus ile birlikte eğitim görür.

Kral olarak Ermenistan’a dönen Drtad, halk arasında Hıristiyanlığı yaymaya çalışan Aziz Krikor’un ismini duyar. Aziz Krikor’un, babasını öldüren adamın oğlu olduğunu öğrenir ve kendisini zindana attırır.

Bu arada, Drtad, beraber büyüdüğü Roma kralı Dioklesianus’tan bir mektup alır. Bu mektupta evlenmek istediği bir kadının inancı gereği, bunu kabul etmeyerek Ermenistan’a kaçtığını yazar. Drtad’dan, kadını bulmasını ve ona göndermesini ister.

Bu kadın Aziz Hripsime’dir. Hripsime, Anadolu’dan geçerek Eçmiadzin’e gelir. Burada Hıristiyanlığın yayılması için çalışır. Hripsime’yi bulan kral Drtad, onu arkadaşına göndereceği yerde, kendisi aşık olur.

Fakat Aziz Hripsime, Drtad ile evlenmek istemez, türlü işkencelerden geçirilerek diğer rahibelerle birlikte öldürülür. Drtad, bir süre sonra aklını kaybeder ve kendini vahşi bir hayvan sanmaya başlar.

Son çare olarak 13. Yıl önce zindana attırdığı Aziz Krikor’a sığınır. Krikor, kralı iyileştirince Drtad, Hıristiyanlığı kabul ederek Ermenilerin resmi dini ilan eder. İşte Drtad’ın Hıristiyanlığı kabul etmeden önce öldürttüğü Aziz Hripsime’nin mezarı, bugün Eçmiadzin’de kendi adını taşıyan kilisenin sunağının altındadır.

 

ermenistan.zvartnots.3
Ermenistan Eçmiadzin Zvartnots
ermenistan.zvartnots.2
Ermenistan Eçmiadzin Zavartnots

 

ZVARTNOTS

Eçmiadzin şehrine 5 km uzaklıktadır.

 

Zvarnots Tapınağı

Tapınak 7. Yüzyılda yapılmış, 10. Yüzyıldaki depremde çökmüştür. Çarpıcı yüceliği, üç katmanlı merkezi kubbesiyle Ermeni mimarisinin harikalarından birisi olarak kabul edilir.

 

ermenistan.geghard.4
Ermenistan Geghard
ermenistan.Geghard-monastery
Ermenistan Geghard
ermenistan.geghard.3
Ermenistan Geghard

 

GEGHARD

İsa’nın çarmıha gerildiği ve onu yaralayan kutsal mızrak adına yaptırılmış, kaya mimarisi ve kaya içine oyulmuş kilisesiyle ünlüdür. Azad vadisi başında, yüksek kayalıklar ve olağanüstü doğal güzelliklerle çevrilidir.

Manastır kompleksinde bulunan bazı kiliseler tamamen falez kayalıkların oyulmasıyla oluşturulmuş, bazıları küçük mağaralar, bazıları ise daha özenli yapılardır. Duvarlı mimari yapıların tümü, kayalıkların derinliklerine inşa edilmiştir.

Kilisenin tam olarak ne zaman ve kim tarafından yaptırıldığı bilinmemektedir. Muhtemelen MS.4. Yüzyılda Aziz Gregory tarafından, bir mağaranın içindeki gizli su kaynağının olduğu yerde kurulmuştur.

Bu yüzden “Ayrivank” yani “Mağara Manastır” olarak da bilinir. Ancak 13. Yüzyılda yeniden yapılmıştır. Çünkü 9. Yüzyılda Arap işgali sırasında yıkılmıştır. Günümüzde buradaki en eski şapel 12. Yüzyıla kadar gitmektedir.

Tüm manastır kompleksi gayet iyi korunarak günümüze ulaşmıştır.

Tapınağın günümüzdeki ismi olan Geghard veya Geghardayank ismi ise, bir efsaneden gelir ve “Mızrak Manastırı” anlamındadır.

Efsaneye göre: İsa’nın çarmıha gerilişi sırasında bir Romalı lejyon askeri tarafından yaralandığı mızrak, Apostle Jude tarafından buraya getirilmiş ve Echmiadzin hazinesinde saklanmaktadır. Bu mızrağın Ermenice ismi “geghard” dır.

Manastır görünüşte kaba sadeliği ve ihtişamı ile güçlü bir izlenim bırakıyor.

Manastırın içi zayıf mum alevlerinin ışığında, kayalığın içindeki alacakaranlık ve oyma tavanın tonozlu penceresinden içeriye ışık giriyor. Manastırın dış duvarlarından birinde, ziyaretçilerin şans için taş attıkları küçük bir oyuk bulunuyor.

Manastır UNESCO tarafından Dünya Kültür Mirası Listesine dahil edilerek koruma altına alınmıştır.

ermenistan.Garni
Ermenistan Garni

GARNİ

Erivan şehrinin güney doğusunda, şehir merkezine 28 km uzaklıkta bir köydür. Buranın 3000 yıl kadar önce, Azat nehri virajlarından birinde, savunma için inşa edildiğine inanılmaktadır. Günümüzde görülen yapı ise, greko-romen tarzında inşa edilmiştir ve halamın içinde güzel mozaikler görülmektedir.

Yakınındaki sitede ise, St Astvatsatsin kilisesi, Mashtots Hayrapet kilisesi, Oshakan ve Takh Manuk Türbesi, Aziz Sarkis Mabedi ve aynı zamanda Kraliçe Katranide Mabedi kalıntıları görülür.

Bütün bu tarihi ve dini mekanların yüzyıllar boyunca kayalara oyularak inşa edilmiştir.

Garni, Ermenistan ülkesinde Kotayk adlı şehirdedir. Bu 7000 nüfuslu küçük kasabadır. Burası genellikle Garni Tapınağı ile bilinmektedir. Tapınak MS 1. Yüzyılda inşa edilmiş bir pagan tapınağıdır. Klasik Yunan tarzında onarılan tapınak, Ermenistan ve eski SSCB döneminin Roma-Yunan tarzı sütunlu tek yapısı olarak önem kazanmaktadır.

Evet, Garni, ülkenin Hıristiyanlık öncesinden kalan en ünlü yapısıdır. Kral Tiridates tarafından MS.1. yüzyılda Güneş Tanrısı Mihr için inşa edilmiştir. Ermenistan 301 yılında Hıristiyanlığa geçince kral III. Tiridates in kız kardeşi Khosrovidukth un yazlık sarayına çevrilmiştir.

Bazı kaynaklara göre Garni bir tapınak değil türbedir ve bu yüzden, her yerdeki pagan tapınaklarının yıkımından kurtulmuştur. Ancak yapı 1679 yılındaki büyük depremde çökmüştür. Son şeklini 1969 ve 1975 yılları arasında almıştır. Günümüzde Ermenistan ülkesindeki en turistik yerlerden biridir ve ülkenin yeni paganizm merkezidir.

ermenistan.Khor-virap
Ermenistan Khor Virap

KHOR VİRAP

Ermenistan’da en çok ziyaret edilen dini bölgedir. Manastır, Ermenistan Ararat bölgesinde, Türkiye sınırının 8 km güneyindedir. Ermenistan kralı Tiridates III Grigor Lusavorich, bu manastırda 13 yıl hapis kalmış ve manastır bir hac yeri olarak önem kazanmıştır.

Ermenistan, dünyada Hıristiyanlığı kabul eden ilk millettir ve sonradan Aziz Gregory ve kralın dini akıl hocası Grigor, burada Hıristiyanlığı yayma etkinliklerini sürdürmüştür.

Sitede, MS 642 yılında inşa edilmiş, küçük bir şapel vardır. Aziz Gregory’e saygı olarak, yüzyıllar boyunca manastır genişletilmiş ve birçok kez yeniden inşa edilmiştir. Burada özellikle Ağrı dağı manzarası muhteşemdir.

 

ermenistan.sevan gölü.43
Ermenistan Sevan Gölü
ermenistan.sevan gölü.1
Ermenistan Sevan Gölü

 

SEVAN GÖLÜ

Sevan gölü, Ermenistan’ın hayat damarlarından birisidir. Muhteşem manzarası, kiliseleri, balıkları ve havasıyla Ermenistan’ın nefes aldığı bir mekan olarak bilinir.

Eski çağlarda “Geghama” denizi olarak bilinen gölün Ermenice ismi olan “Sevan” kelimesi, Urartuca’da “Sular” ya da “Göller ülkesi” anlamına gelen “Suina” kelimesinden türetilmiştir. Sevan gölü havzasından çıkarılan arkeolojik kalıntılardan, bölgenin bronz çağından bu yana yerleşim yeri olarak kullanıldığını kanıtlamaktadır.

Yine burada, eski Ermeni kralları ve soyluları tarafından yaptırılan pek çok kilise bulunmaktadır. Özellikle 9. Yüzyıldan kalma romantik iki kilise kalıntıları ilgi çekmektedir.

Göl, Geghama dağındaki volkanik aktiviteler sonucu oluşmuştur. Lavlar, nehir yatağını bloke etmiş, nehir suyundan erimiş buz, boşlukta birikmeye başlamış ve su daha sonra Hrazdan nehri yönünde hazne duvarları tarafından kesilmiştir.

Günümüzde ise, Ermeniler “deniz” demektedirler. Ermenistan, denizi olmayan ülke olduğu için, Van gölünün üçte bir büyüklüğündeki bu göle, deniz diyorlar. Hatta bu gölün kıyısındaki köye bile “denizköyü” ismini vermişler.

Sevan gölü: 78 km uzunlukta ve 56 km genişliktedir. Sadece Ermenistan’ın değil, aynı zamanda Kafkasların en büyük gölüdür. Göl, 1900 metre yüksekliktedir ve dünyanın en yüksek rakımdaki gölü olarak bilinir. Göl, 30 civarında çay ve Hrazdan nehriyle beslenir.

1938 yılında Hidro enerji için göl suyu kullanılmaya başlayınca gölde hasar oluşmuş, oksijen dengesi değişmiş, su seviyesindeki düşme sonucu pek çok balık ölmüştür.

ermenistan.noratus.1
Ermenistan Noratus
ermenistan.noratus.2
Ermenistan Noratus

 

NORATUS

Sevan gölüne yakın bir mezarlık alanıdır. Bu büyük mezarlık, 9-15 arası yüzyıllardan kalma antik khachcars yani çapraz taşlarla ünlüdür. Bir efsaneye göre, buradaki bir köye saldırı hazırlığında olan Moğol Tatarlar, bu çapraz taşları görünce, yani sayısız kitle görünce, köye saldırmaktan vazgeçmişlerdir.

Bir söylentiye göre mezarlık topraklarındaki küçük bir şapel, koca bir köyü kurtarmaya yardımcı olur. Bütün köylüler bu şapele  toplanırlar, Moğol Tatar ordusu komutanı şapele girdiğinde, o insanlar güvercine dönüşür ve uzaklara uçarlar.

ermenistan.Karahundj-Observatory-
Ermenistan Khachcars

Khachcars

Bunlar bir tür taş anıtlardır. Ermeni dini inanç bahçesinin merkezinde, Ermenistan ve yurt dışından getirilmiş ve “khachkar” ismi verilen anıtlar vardır. Taştan yapılmış bu anıtlar, Ermeni haçı khachkar kabartması haç ve çevresindeki çeşitli motiflerden oluşur. Khachkar, Ortaçağ Hıristiyan Ermeni sanatının karakteristik örneği ve Ermeni dini inancının sembolüdür.

 

Ürdün Petra

Ürdün Petra

 

Petra kelimesi: Yunancada “taş” veya “kaya” anlamına gelir. 6 Aralık 1985 tarihinde, UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesine dahil edilerek, koruma altına alınmıştır.

7 Temmuz 2007 tarihinde ise, “Dünyanın 7 Harikasından biri” olarak seçilmiştir.

Özellikle “İndiana Johannes” film serilerinin burada çekilmiş olması, insanların, burayı tanımasında büyük katkı sağlamıştır.

Evet: 14’ncü yüzyılda terk edildikten sonra, 400 yıl boyunca toprak altında kalan ve bulunan bu kayıp şehir: egzotik ortamını hala sürdürmeye devam etmektedir.

Ürdün Petra

ÜRDÜN ULAŞIM

İstanbul-Ürdün/Amman kenti havaalanı arasındaki uçuş uzaklığı: yaklaşık 2 saat 10 dakika kadar sürmektedir. Amman şehrinde: “Kraliyet Alia Havaalanına” inilmektedir.

YERİ

Ürdün’deki (Jordan) Lut gölünün, 50 km. güneyinde, günümüzdeki “Umman” topraklarının, güneybatısındadır. Yani: Lut gölü ile Akabe körfezi arasında kalmaktadır. Ürdün şehrinin, 262 km. güneyindedir. Amman’ın ise, 133 km. kuzeyindedir.

ULAŞIM

Petra şehrine ulaşım için: öncelikle uçakla “Amman” şehrine inmeniz ve daha sonra: karayolu ile: Maan şehrine ulaşmanız ve oradan Petra şehrine geçmeniz gerekir.

Amman şehrinden, Petra şehrine ulaşmak için: çöl karayolunu tercih ederseniz 5 saatlik bir araba yolculuğu, diğer yolu tercih ederseniz 3 saatlik bir araba yolculuğu yapmanız gerekir.

Kahverengi tabelalar, turistler için yolu belirlemektedir. Taksi ile gitmek isterseniz: Amman şehrinden bir taksi kiralayabilirsiniz. Ücret yaklaşık 50 Ürdün Dinarı olacaktır. Ancak, sürücü ile daha uygun bir fiyata anlaşabilirsiniz.

Ürdün Petra

PETRA GİRİŞİ

Buraya giriş için tek bir yer vardır. Bu giriş yeri: genişliği yalnızca birkaç metreye kadar ulaşan: “siq” yani “yarık” denilen yerden girilir. Burası: kayaların içinde, karanlık ve dolambaçlı bir çatlaktır.

Bu geçidin tam olarak uzunluğu: 1 km. civarındadır ve renkli kumtaşı kayalıkların içinde, kıvrılarak geçen dar bir geçittir.

Hatta: bu geçidin kayalık duvarları üzerine, çok sayıda, küçük Nabatean mezarı yapılmıştır. Ayrıca: şehre ilk içme suyunu taşıyan kil borulardan oluşan kanallar da, buradan geçmektedir.

PETRA GENEL

Çölün bu gizemli yerinde, 1000 civarında anıt bulunmaktadır. Bir zamanlar: burada: çeşmeler, bahçeler ve sürekli su kaynakları bulunuyormuş. Siteyi gezmek için: 3 veya 4 günlük bir zaman ayırmanız gerekir.

Özellikle: buranın genellikle ve hep kalabalık olduğunu kabullenin, yani burada dünyanın dört bir yanından insanlar ve hatta yoğun kalabalıklar görmeniz kesindir.

Ürdün Petra

Antik şehri gezmek için: en iyi zaman: sabah erken veya öğleden sonra geç saatlerdir. Özellikle, girişteki “siq” bölümünü, yürüyerek geçmenizi öneririm. 1 km. uzunluğundaki bu bölüm mutlaka yürünmelidir.

Şehir içinde ise: at arabası veya eşek veya at kiralayabilirsiniz. Ancak, bu at arabaları derme-çatma yapılmış ve genellikle, fazla yolcu alınıyor, yani 4 kişilik yere, 6-7 kişi biniyor ve yolculuk ızdırap haline geliyor.

Özellikle, tırmanış için eşek tercih edilmektedir. Çünkü, bazı yerler oldukça dik tırmanma gerektirebilir.

Özellikle: Al-Deira yolu, yaklaşık 800 adımdır ve muhtemelen 1 saatlik bir yürüyüş yapmanız gerekir. Kurban yeri ise: yine 1000 adım civarında ve yaklaşık 40-45 dakikalık bir yürüyüş yapmanızı gerektirir. Siteye girmek için motorlu araçlara izin verilmiyor.

Ziyaret zamanı

Buranın kışın ziyaret edilmesi önerilmez. Çünkü: kışlar soğuk, yağmurlu ve rüzgarlıdır. Yaz aylarında da, özellikle akşamları serindir ve buna göre tedbir almanız uygundur.

Ayrıca: bulunduğunuz yerin bir İslam ülkesi olduğunu unutmamak ve buna göre giyinmekte yarar var. Yani: bayanların kolsuz giysiler, gerek erkek ve gerekse bayanların şort giymeleri önerilmez.

İkamet: Petra şehrini ziyaret etmek istediğinizde: şehrin yakınlarındaki: Wadi Mosa kasabasında bulunan otellerde kalabilirsiniz. Bu kasabada: ayrıca, yerel restoranlar ve Pizza-Hut gibi, dünya markası fast-food zinciri mağazaların şubeleri de bulunmaktadır. Oteller derseniz: her zevke ve bütçeye uygun, lüks oteller bulunmaktadır.

Petra antik şehri

Her gün: saat: 06.00-18.00 arasında ziyaret edilmektedir. Giriş ücretlidir. Ücretler: yetişkinler 16 dolar, öğrenci ve 12 yaş altı çocuklar:; 8.5 dolardır.

Giriş için: 3 günlük daha uygun fiyatlı bilet almanız da mümkündür. Örneğin: yetişkinler için, 1 günlük giriş 16 dolar iken, 3 günlük giriş ücreti: 23 dolardır.

Ürdün Petra
Ürdün Petra

 

Bölgeden hediyelik eşya satın almak isterseniz: seramik, gümüş ve boncuk işi gibi el sanatı, yerel ürünlerden satın alabilirsiniz. Bunların satıldığı dükkanlar bulunuyor.

Musa Vadisinde, bir vakıf tarafından işletilen gümüş atölyesi bulunuyor. Burada: yerel Bedeviler tarafından yapılan gümüş takılar bulup satın alabilirsiniz.

Ancak, alışveriş için yanınızda mutlaka nakit bulundurmalısınız. Yani, kredi kartı kabul etmiyorlar, bilginiz olsun.

Son olarak, bu bölgede: diğer bir elişi ürünü: sedef kakma kutular var. Bunlar da bir hayli ilginçtir.

Alışveriş yaparken, mutlaka pazarlık yapın. Bu konuda bilgisi olanlar hatırlayabilirler, özellikle İslam dünyasında pazarlık normal kabul edilir. Siz de, buradan alışveriş yaparken, size teklif edilen fiyatın, en az üçte birlik bölümünü düşürmelisiniz.

Petra konusunda

Turistler için yapılan bir etkinlikten de söz etmek istiyorum. Bunun adı: “Petra by night”. Bu ekstra tur için bilet aldığınızda: gurup, saat: 20.00 civarında, Petra şehrinin giriş kapısında toplanıyor ve saat: 22 civarında kapılar açılıyor ve toplananlar: mum ışığı eşliğinde, yaklaşık 1 km. lik yolu yürüyerek geçiyorlar ve hazine denilen yapının önünde bu hızlı yürüyüş tamamlanıyor.

Bu hazine denilen yapının önünde: yerlere serili kilimler üzerinde bir süre kekik çayı ikramı eşliğinde dinleniliyor ve ortamın gizemli havası yaşandıktan sonra, geri dönülüyor ve tur bitiyor. Bu tur, yaklaşık 30 dakika gidiş ve 30 dakika dönüş olmak üzere, muhtemelen 1 saat civarında sürüyor.

Denemenizi önerinim ama biraz yorulmayı göze almanız gerekiyor. Yani, şart değil, Petra şehrini gündüz görmeniz de yeterli gelecektir. Tercih sizin.

Ürdün Petra Tarihi

PETRA TARİHİ

Petra şehrinde yaşadığı bilinen ilk yerleşimciler: Edomitler’dir. Bunlar: Sami dilini konuşurlar ve İncil’de bunlar hakkında “Esau” nun torunları diye söz edilir.

Ancak, şehirdeki inanılmaz mimari, bunlar değil de, bunların ardılları olan “Nabateanlar” zamanında yapılmıştır. Nebatanlar: göçmen Araplardır. Ancak, MÖ.4’ncü yüzyılda, göçmenliği bırakıp, bölgenin çeşitli kısımlarına yerleşmeye başlamışlardır.

Çünkü: şehir: Araplar-Asurlular-Mısırlılar-Yunanlılar-Romalılar arasında kullanılan bir ticaret yolu üzerindedir. Bu yüzden, şehir, ayrıcalıklı bir konum kazanmış ve gelişmiştir.

Dolayısı ile, ticaret yolunu ele geçiren Nebatanlar: kısa zamanda zengin olurlar ve Petra şehrini hızla geliştirirler. Şehir, dönemin baharat ticaretinin merkezi haline gelir. Bu ticaretten kazanılan gelir: şehirde sürekli yeni yapılar yapılmasına sebep olur.

Özellikle

Şehirleri, sıcaktan kavrulan bir çölün kıyısında olduğu için, su ihtiyacını karşılamak için, son derece gelişmiş barajlar inşa ederler.

Ayrıca: su depolama ve sulama sistemleri geliştirirler. Ancak, Nebatanların bu zenginliği, komşularını rahatsız eder ve MÖ.4’ncü yüzyılın sonlarında, Selefki kralı Antigonus, şehre saldırmaya başlar.

Bu saldırıların ardı arkası kesilmez ve MÖ.64-63 yıllarında, Petra şehri Romalı general Pompey tarafından işgal edilir.

Ancak, bu işgale rağmen, Petra şehri, Roma döneminde de gelişimini sürdürür. Şehre, Roma döneminde, büyük bir tiyatro ve sıra sıra sütunlar dizili büyük bir cadde ve şehrin girişindeki “siq” çatlığı boyunca uzanan bir “Zafer kemeri” yapılır.

Hatta: yine aynı dönemde, şehrin nüfusunun: 20-30 binli rakamlara ulaştığı söylenir.

Şöyle ki: Petra şehrinin zenginliğinin en büyük kaynağı olan ticaret yolu, tarihi süreç içinde, yolunu değiştirince, şehrin önemi gitgide azalmaya başlar.

4’ncü yüzyılda: şehirde, Bizans egemenliği görülür. 363 yılında ise, büyük bir deprem, şehre büyük zarar verir. Yüzyıllardır şehirde yaşayan Nebatanlar, bu deprem üzerine, şehri terk ederler.

Ancak, yine de şehrin tamamen terk edilmesi konusunda, net bilgiler mevcut değildir. Çünkü: şehir, aniden terk edilmemiştir.

Bunun kanıtı: şehirde, herhangi bir değerli objenin bulunmamasına bağlanmaktadır, yani: şehir aniden değil de, planlı olarak terk edilmiştir.

551 yılında, şehirde, yine büyük bir deprem olur ve neredeyse tamamı yıkılır.

7’nci yüzyıla gelindiğinde ve şehir Müslüman Araplar tarafından ele geçirildiğinde, şehirde, neredeyse hiçbir şey bulunmamaktadır.

747 yılında, bir deprem daha olur ve şehrin yapısı tamamen değişir.

Bu deprem sonucu: şehir, 12’nci yüzyıla kadar ıssız kalır.

13’ncü yüzyılda, bölgeye gelen Haçlılar, şehirde küçük bir kale yaparak yerleşirler.

Ancak, onlar da kısa süre sonra şehri terk ederler ve Petra şehri: kum fırtınaları ve sellere teslim olarak, bulunmasına kadar geçen uzun yıllar boyunca toprağın altına gömülür.

PETRANIN BULUNMASI

1812 yılına gelindiğinde: İsviçreli gezgin kaşif Johann Ludwig, Arap yarımadasını tanımak maksadı ile, Müslüman bir tüccar kılığına girip bölgeyi dolaşırken, Petra şehrinin hemen dışındaki, küçük bir yerleşim yeri olan “Elji” ye yolu düşer.

Burada iken, şehirlilerin bazılarından, Musa vadisinin hemen yanındaki kayıp bir şehirden söz edildiğini duyar.

Bunun üzerine: bu kayıp şehirdeki bir ibadethanede kurban kesmek istediğini söyleyerek, kendisine bir rehber aramaya başlar. İki köylü: Petra şehrine girişi sağlayan “siq” geçidine kadar, kendisini götürürler.

Ludwig: büyük olasılıkla, bu esnada, Harun Peygamberin Tapınağının kalıntıları üzerinde kurban kesmiş ve bu esnada, çevresinde gördüğü bir kısım yerin haritasını çıkarmış ve buranın Petra olduğunu anılarına yazmıştır.

BARAJ VE SULAMA SİSTEMİ

Siq geçidinin girişinin sağ tarafında: bir baraj görülmektedir. Bu baraj: 2000 yıl önce, Nebateanlar tarafından yapılmış bir mühendislik harikasıdır.

Bugün olduğu gibi, binlerce yıldır, yoğun yağışlar olduğunda, Musa vadisinden, Siq geçidinin olduğu yere, sular akmaktadır.

Yağışlar iyice yoğunlaştığında ise, bu akan sular, Petra şehrini sular altında bırakmaktadır. Hatta, en son olarak, 1964 yılında, Petra şehri yine sular altında kalmıştır.

Bunun üzerine, yöre Hükümeti: Petra şehrini sellerden korumak için, bu suların aktığı yere baraj yapmaya karar veri. Bu barajın inşaatı sırasında ise, Nebateanlar’ın, muhtemelen MÖ.2’nci yüzyılda yaptıkları bir baraj kalıntısı ile karşılaşırlar.

Bu eski baraj: sel suyunun yönünü değiştiriyor ve suların, yine insanlar tarafından kullanılmasını sağlayacak: tünellerden geçerek, şehrin kuzeyindeki depolara yönelmesini sağlıyordu.

Ürdün Petra
Ürdün Petra
Ürdün Petra

PETRA ŞEHRİNDEKİ GEZİNTİ

Evet, 1 km. uzunluğundaki, uzun, soğuk ve karanlık ve bir tarafı dimdik yükselen kaya olan, dar siq geçidinden girdikten sonra: “Hazine” denilen yer ile karşılaşıyoruz.

Ürdün Petra  El-Khazneh-Hazine

EL-KHAZNEH-HAZİNE

Burası, şehirdeki Yunan ve Roma kültürünün izlerini taşıyan en önemli yapıdır. Özellikle, ön cephesi, güneş parladığında göz kamaştırmaktadır. Özellikle: sabah güneşinde, yapının ön cephesi: soluk gül rengini alır.

Tam olarak, ne zaman ve ne amaçla yapıldığı bilinmemektedir. Muhtemelen, MÖ.1’nci yüzyılda yapıldığı tahmin edilmektedir.

Buraya “Hazine” isminin verilmesinin sebebi: yapının en üst kısmında bir taş vazo bulunmakta olup, bir zamanlar bunun içinde bir firavun hazinesinin saklı bulunduğu efsanesinden kaynaklanmaktadır.

Bu hikayeye inanan Bedeviler: vazoyu vurup düşürerek, içindeki hazineyi ele geçirmek için, belli aralıklarla, vazoya ateş ediyorlarmış.
vazonun üzerinde, bugünde görülebilen birçok küçük delik, bu olayın bir kanıtıdır.

Hazine yapısının ön cephesi: sert kumtaşı kayalar oyulmak suretiyle oluşturulmuş ve günümüze kadar iyi korunmuştur. Bu ön cephede: etkileyici sütunlar, Nabatean tanrıları ile mitolojik karakterleri gösteren heykeller görülüyor.

Yapının yüksekliği: 40 metre ve genişliği: 27 metredir. Tam olarak, neden yapıldığı bilinmemektedir.

Ancak, bir kralın, arka bölümlerde bulunan mezarının anıtı olarak yapıldığı düşünülmektedir.

Bir diğer olasılık ise, buranın bir tapınak olduğudur. Ancak, hangi tanrı yada tanrılara adandığı konusunda bilgi bulunmamaktadır.

QASR AL-BİNT FİRAUN-DUSHARES TAPINAĞI- FİRAVUNUN KIZININ KALESİ

Burası, Petra şehrinde günümüze kadar ayakta kalabilmiş nadir yapılardan birisidir. MÖ.30 ile MS.40 yılları arasında yapıldığı düşünülmektedir. Nebateanlar’ın ana tanrısı “Dhushares” e adanmıştır. Şehirdeki kutsal yerlerin en önemlisidir. Sütunlu caddenin sonundadır.

Yapı: duvarcılık sanatı kullanılarak: sarı kumtaşından yapılmıştır ve yükseltilmiş bir platform üzerinde durmaktadır. Yapının duvarlarının yüksekliği: 23 metredir. Şehirdeki, en geniş ön cepheye sahip yapıdır.

Binanın iç kısmı: 3 odaya ayrılmıştır. Ortadaki oda: ibadethane olarak kullanılır.

Ürdün Petra Kanatlı Aslanlar Tapınağı

KANATLI ASLANLAR TAPINAĞI

Yapı: hemen, Dushares Tapınağının karşısındadır. Tapınak: İslamiyet öncesi, bolluk tanrıçası “Allat” adına adanmıştır. Lut gölü yazıtlarında: tapınak, Petra şehrindeki “Afrodit Tapınağı” olarak geçer.

Tapınak: MS.28 yılında yapılmış ve MS.363 yılındaki depremde yıkılana kadar kullanılmıştır.

Giriş yolunun her iki tarafında: işlenmiş 2 aslan figürü vardır. Tapınak yapısı: şehirdeki en önemli Nebatean yapısıdır ve Amerikalıların 20 yıllık bir arkeolojik araştırmaları ve kazı çalışmaları sonucu ortaya çıkarılmıştır.

Yapı: tek bir binadan oluşmaz. Yapının içinde: oturma salonları, ibadethaneler, atölyeler bulunmaktadır.

Yani, büyük bir ibadet merkezidir. Hatta, bu atölyelerden birinde, yöreyi ziyaret edenler için hediyelik eşyalar yapıldığı bilinmektedir.

Ürdün Petra El Deir Manastırı
Ürdün Petra
Ürdün Petra

 

EL DEİR MANASTIRI

Şehirdeki en büyük ve en dikkati çeken yapılardan birisidir. Yüksek bir dağlık kesimde: kayalara oyularak yapılmıştır. Yani, konumu harikadır.

Yapı: MS.76 ile 106 yılları arasında yapılmış olup, Bizans döneminde, MS.330 ile MS.1453 yılları arasında tapınak olarak kullanılmıştır.

Yapının genişliği: 50 metre ve yüksekliği: 45 metredir. Girişinin yüksekliği: 8 metredir.

Ürdün Petra Kraliyet Mezarları

KRALİYET MEZARLARI

Buraya, tiyatronun bulunduğu yerden bir merdiven ile inilir. Bu mezarlar: şehirde bulunan 500 civarındaki mezarın en etkileyici olanlarıdır. Dolayısı ile, Nabatean krallarına ait oldukları düşünülmektedir.

Ürdün Petra Semaverler Mezarı

SEMAVERLER MEZARI

Burası, muhtemelen MS.70 yıllarında yapılmıştır. Derin bir avlu ve her iki tarafında bulunan revaklardan oluşmaktadır. Mezar soyguncularının ulaşamaması için, cephede, mezarlar yüksek ve küçük mezar odaları şeklinde yapılmıştır.

Ürdün Petra Kurban Yeri

KURBAN YERİ

Tiyatro bölgesindedir. Buraya ulaşmak için, yarım saat süren bir tırmanış yapmanız gerekiyor. Muhteşem dağ manzarası görebileceğiniz tırmanma yolu, düz zirveye kadar uzanıyor. Dağın yüzeyi oyularak yapılmış, 2 adet, 7 metre yüksekliğinde kaya dikilitaş var.

Bunlar arasında: 30 metre var.

Bunlar: Nabateanlar’ın en önemli tanrıları olan “Dushara” ve eşi “Al-Uzza” adına yapılmışlardır.

Özellikle, kurban kesme yerleri, çok iyi korunarak günümüze ulaşmıştır.

Ürdün Petra Harun Mezarı

HARUN MEZARI

Petra şehrini çevreleyen dağların en yüksek ve hakimi: Harun’un dağı (Cebel Harun) olarak bilinir.

Bu dağın yüksekliği: 1350 metredir. Dağın doruğu kutsal olarak bilinir ve kabul edilir.

Çünkü: burada, Musa peygamberin kardeşi Aaron’un gömülü bulunduğuna inanılır.

Bu yüzden, bu zirveye: 14’ncü yüzyılda: bir cami yapılmıştır ve caminin beyaz kubbesi, çevredeki birçok yerden görülür.

Yapı: Memluk sultanı tarafından yaptırılmıştır.