
Kuzey Suriye’de Lazkiye’nin 12 km kuzeyinde, bugünkü Ras-Şamra harabelerinin yerindedir.
Enkomi ile Doğu ve Güney Kıbrıs’taki diğer kentler denizin hemen diğer tarafında, Suriye kıyılarındaki önemli Kenanlı ticaret kenti Ugarit ile yakın ilişki içindeydi.
Ugarit adı Mari, Amarna ve Hattuşa/Boğazköy’de bulunan tabletlerde geçiyordu, ama 20’nci yüzyıla kadar bu kentin yeri bilinmiyordu.
Çiftçinin biri, Lazkiye’nin kuzeyindeki Ras Şamra höyüğü yakınlarında bir oda mezara rastladıktan sonra, Claude Schaeffer idaresindeki bir Fransız ekip 1929 yılında höyük ve çevresinde kazılara başladı.
1933 yılına gelindiğinde, yörede bulunan çiviyazısı tabletlerden Ras Şamra’nın Ugarit olduğu anlaşıldı ve Ugarit’in yeri sorusu cevabını buldu. Birkaç kesintiyle birlikte kazılar o zamandan beri devam etmektedir. Daha önceleri geleneksel şekilde anıtsal yapıların ortaya çıkarılması üzerine odaklanılırken, 1978 yılından itibaren çabalar Ugarit’deki kentçiliğin kapsamlı şekilde anlaşılmasını hedeflemiştir.
Ugarit’te yerleşim neolitik dönemde başlamış, daha sonra kalkolitik dönem ve tunç çağında da devam etmiştir.
Mısır ve Kıbrıs ile erken tunç çağında, Minos Girit’iyle ise orta tunç çağında temas kurulmuştur.
Artık, yabancı ülkedeki harikalar konusunda merakıyla ünlü olan orta tunç çağından adsız bir Ugarit kralı biliniyor.
Yamhad (Halep) krallarından biri olan Hammurabi’ye gönderdiği bir mektupta Mari’deki sarayı görmek istediğini söyler. “Bana Zimri-Lim Sarayını göster, onu görmek istiyorum” der. Kil tablet üzerine yazılmış mektubu Mari arşivlerinden günümüze ulaşmıştır.
Şehir geç tunç çağı sırasında refahın zirvesindeydi. Ugarit halkı Levant kıyılarındaki Semitik halklardan biri olan Kenanlılardandı.
MÖ 14’ncü ve 13’ncü yüzyıl düzeylerinde, Akadça, Hititçe, Hurrice, Kıbrıs-Minosçası ve yerel Ugarit dili de dahil çeşitli dillerden önemli tablet buluntuları sayesinde yerel tarih, din ve mitoloji hakkında çok önemli bilgiler edinilmiştir. Ugarit dili, yaklaşık 30 işaretten meydana gelen alfabetik bir çiviyazısı ile yazılmıştı ki dünyada bilinen en eski alfabetik yazı sistemidir.
Güçlü komşularının baskısına rağmen Ugarit bir dereceye kadar özerkliğini korumuştu. Gerçekten de, ilk önce Mısır, sonra da Hitit egemenliği altında yerel bir hanedan MÖ 14’ncü ve 13’ncü yüzyıl boyunca iktidarda kaldı. Bu büyük güçlerin uyguladığı kontrole rağmen, Ugarit’in refahına gölge düşmedi. Kentin zenginliği tahıl, şarap ve kereste ihracının temellerini oluşturan yerel tarımdan, metal işçiliği, parfümcülük ve özellikle de yerel bir kabuklu deniz canlısı olan iskerletten elde edilen mor boyanın imalatı gibi yerel endüstrilerden ve Kıbrıs’tan getirilip buradan çevreye nakledilen bakırdan geliyordu.
Kentin kendisi denizden içerideydi. Ancak Ugarit yakınlarındaki koy, günümüzde modern Suriye’de küçük koy anlamına gelen Minet el Beida adıyla bilinen bir limana sahiptir.
Ugarit’in tek limanı Minet el Beida değildi, yakınlardaki Ras İbn Hani’deki yakın tarihli kazılar Ugarit kıyılarında bir başka aktif ticari merkez daha ortaya çıkarmıştır.
Çoğu kent gibi, Ugarit de, yangın ve depremler geçirdi ama her zaman toparlanmayı başardı. Ancak, MÖ 12’nci yüzyıl başlarında durum farklıydı. Bu dönemde Doğu Akdeniz havzasına egemen olan kargaşa ve felaketler zincirinin halkalarından biri olarak yaklaşık MÖ 1190-1180 yılları arasında, kent, istilacı Deniz Halklarınca, iyiden iyiye tahrip edilmişti. Bu tahribat, yerel Ugarit kültürünün parlak dönemini sona erdirdi. Bundan sonra yerleşimler sadece küçük ölçekli olacaktı.
RAS ŞAMRA KAZI ALANI:
Ras Şamra/Ugarit bir kıyı ovasında, kıyıdan hemen içeride yer alır.
Kuzeyde ve güneyde iki tane mevsimlik ırmak kenti kuşatırdı, muhtemelen antik çağlarda kasabaya erişimi sağlayan kuzey-güney yol sisteminin parçası olarak her iki akarsuyun üzerine köprü yapılmıştı.
Güneydeki akarsu Delbe, kente başka bir açıdan daha hizmet veriyordu. 1986 yılında kuyular dışında su sağlama ve saklama sisteminin kanıtı olarak güneydeki ırmağa set çeken bir taş bendin izleri bulunmuştur.
Belli yapım teknikleri, özellikle tümü geç tunç çağı olarak tarihlendirilmiş bazı mezarlardaki ve batıdaki poternin kapısındakine benzeyen çifte kırlangıç kuyruğu kenetlerin kullanımı nedeniyle bent de geç tunç çağı olarak tarihlendirilmiştir.
Tepesinden ölçüldüğünde, kimi kısımları antikçağdan beri erozyona uğramış höyük, 22 hektardan biraz fazla bir alan kaplar ve çevresindeki ovadan 20 m yükselir.
Liverani nüfusu 8.000-6.000 kişi olarak tahmin etmiştir.
Höyüğün yaklaşık olarak dörtte biri incelenmiş olmasına rağmen, bu esas olarak son önemli evre olan geç tunç çağını barındıran en üst tabakayla sınırlı kalmıştır.
Geç tunç çağı Ugarit’in mimarisi ve kent planının anlaşılmasında ana inşaat malzemesinin kerpiç yerine taş olması, dolayısıyla daha iyi korunmuş durumda bulunmasının payı büyüktür.
Ayrıca bu alanda daha sonraki dönemlerde çok inşaat bulunmadığı için, geç tunç çağından kalma yapım malzemeleri buradan götürülüp tekrar kullanılmamış, ellenmeden yerlerinde kalmıştır.

KRALİYET SARAYI:
Kazılar sonucu iki ana sektör ortaya çıkarılmıştır.
Birincisi:
Kuzeybatıdaki birincisi, kraliyet sarayı civarıdır.
Bu batı yanda müstahkem bir kapı bulunmuştu, ama kapı, kentin kendisi yerine sadece saray bölgesine açılıyordu.
Çiftçi, tüccar ve diğer kimselerce kullanılan kentin ana girişinin güneyde, güneydeki ırmağı aşan yola baktığı sanılıyor.
Bu savın doğrulanması kazılardan gelecek sonuçlara bağlıdır.
Önemli sektörlerin ikincisi ise:
Kuzeydoğudaki akropolis alanıdır.
Bu alanda kentin başlıca dini binaları yer alıyordu.
Kentin iki ana tanrısı Baal ve babası Dagan’a adanmış tapınaklar ile Başrahibin Evi (kütüphane olarak da bilinir), Saray bölgesi ve akropolis dışındaki alanlarda evler, kült yapıları, dükkanlar ve üretim merkezlerinin bir arada yer aldığı karma işlevlilik geçerlidir.
Geniş saray sektöründe Kraliyet Sarayı egemendir.
Bölge ilk olarak MÖ 15’nci yüzyılda inşa edilmiş, dışarı doğru 45 derece eğimli, en alçak kısmı yığılmış taşlardan bir rampa ile örtülü bir tahkimat duvarı tarafından korunurdu.
Ayrıca girişin yakınlarındaki bir kuleler öbeği, fazladan güvenlik sağlardı.
5 metre kalınlığındaki duvarlarına yakışır şekilde Kale adı verilen bu kompleks, ana giriş yolunu ve poterni, yani savunma sisteminin alt kısmının içinden geçen taş döşeli bir geçidi korurdu.
Bindirme tonozlar gibi bazı yapım teknikleri, Hitit ve Mykenai mimarisiyle bağlantılara işaret eder.
Kraliyet Sarayı MÖ 15’nciden 13’ncü yüzyıla kadarki dönemde, en azından dört ana evrede yapılmıştır.
Tipik Akdeniz/Yakındoğu tarzına uygun olarak avluların çevresinde gruplanmış odalardan meydana geliyordu.
Ama olağanüstü büyüktü, MÖ 12’nci yüzyıl başlarında kent yıkıma uğradığında 6500 metre karelik bir alan kaplıyordu ve ihtişamı uluslararası ün konusu olmuştu.
MÖ 14’ncü yüzyılda Amarna arşivinde bulunan bir tablette, Mısır firavununa yazan bir Gebal (Byblos) prensi Tsor’daki (Tyros/günümüzdeki Sur) sarayı tarif ederken, onu “duvaralrın arasında kayda değer şeyler bulunan” Ugarit’deki saraya benzetir.
Sarayın zemin katında 90 oda, 5 avlu, 4 mini avlu, girişte bir kule ve arkada geniş bir bahçe bulunuyordu.
Zemin kattaki odalar kamusal kabul ve idari işlevlere hizmet ediyor, ofisler, arşivler, depolar, nöbetçi odaları ve personel yaşam alanlarını içeriyordu.
Yeraltında, kuzeydeki iki odanın altında bindirme tonozlu taş döşeli üç büyük odadan meydana gelen aile mezarları vardı.
Bunların içindeki eşyalar çıkartılmıştı.
Muhtemelen kraliyet ailesinin özel dairesini barındıran üst kata çıkan 12 merdiven vardı.
Zemin katın planının simetrik olmayıp serbest biçimli olması, kuşkusuz farklı zamanlarda yapılan değişiklik ve eklemeleri yansıtıyordu.
Binanın dış çizgileri düzensizdir, ana sokaklardan biri boyunca uzanan kuzey cephenin çizgisi, sürekli girinti ve çıkıntılarla bozuluyordu.
Sarayın ana girişi asimetrik biçimde kuzeybatıdadır.
Belirgin giriş çatısı, taş kaideler üzerinde yükselen iki ahşap sütunca taşınan taş döşeli bir sundurma, her iki yanda taştan bir seki ve güneyinde güvenlik amaçlı bir kuleden meydana geliyordu.
Kuzeydoğu ve güneybatıda daha küçük iki giriş daha vardı.
İnşaat kalitesi yüksekti.
Saray, yer yer 4 metre yüksekliğe dek korunmuş kesme taşlardan yapılmıştı.
Taş duvarlardaki oyuklara yerleştirilen ahşap çapraz kirişlerden de yararlanılmıştı.
Duvarlar kalın, süslenmemiş bir sıva tabakasıyla kaplıydı.
Harabeler, başta fildişi oymalar, taş steller, figürinler ve daha önce sözü edilen çok sayıda tablet olmak üzere nesne buluntular açısından zengindir.
Sarayın çeşitli yerlerindeki önemli arşivlerde bulunan tabletler bu merkezin idari işlevleri hakkında çok bilgi verir.
İçerikleri arasında dış bölgeler hakkında raporlar, yargı kayıtları (özellikle sarayın güney merkezi arşivinden), hatta katiplik öğrencilerinin deneme yazıları vardır.
Orijinal kazı raporunda güney avluda, kil tabletlerin kalıcı şekilde korunma için pişirildiği bir fırından söz edilir.
Bu fırının içinde kentin yıkım anında terk edilmiş, dolayısıyla geç tunç sarayının son gününde yazılmış özel bir gurup metni oluşturan tabletler bulunmuştu.
Ancak son araştırmalar bu dramatik ve renkli sava gölge düşürmüştür.
Bir fırının varlığı kesin değildir ve dahası, o noktada bulunan tabletler üst kattan düşmüş ve saray yangının kalıntılarıyla karışmış, daha büyük bir tablet ve diğer nesneler gurubuna aittir.
KENT PLANI VE ÖZEL EVLER:
Kentsel planın, semtlerin ve öze evlerin incelenmesi Ugarit şehrindeki son kazıların başlıca ilgi alanlarından olmuştur.
Enkomi’nin aksine, Ugarit’in yerleşimi son derece düzensizdi.
Sokakların hiçbiri düz değildi ve enleri yaklaşan 2.50 metreden ara sokaklarda 0.90 metreye kadar değişiyordu.
Kamusal meydanlar seyrekti.
Düzensiz sokaklar ve ara sokaklar, ev bloklarının yani insular veya adaların biçimini belirliyordu.
Adalar ortak duvarı olan evlere bölünüyordu, ama kazılar farklı ihtiyaç ve durumlara göre içi değişebilen evlerin, temel tasarım birimi olmadığını göstermiştir.
Bunun yerine, ihtiyaca göre farklı biçimde evler, dükkanlar, çalışma mekanları gibi parçalara bölünebilen adalardı.
Dolayısıyla evler çok farklı boyut ve biçimlerde olabiliyordu.
Odalar genellikle bir avlu çevresinde düzenlenmişti.
Genel olarak, bir evin üst katında yatak odaları ve kendisi de bir faaliyet alanı olarak kullanılan düz bir çatı olurdu.
Daha iyi evler, giriş holü, kuyu, tuvalet ile buna uygun kanalizasyon, merdiven boşluğunun üzerinde küçük bir oda, avluda ekmek için fırınlar ve taş tekneler, hatta yeraltında aile mezarlığı olarak taştan bir mezar odasına sahipti.
MÖ 13’ncü yüzyıl sonlarındaki nüfus baskısıyla birlikte odalar duvarla ayrılarak ayrı bir yerleşim birimi yaratılmıştır.
Ana yapım malzemesi düzgün kesme taşlar ve moloz halinde taş olmakla beraber, duvar sıralarında ve çatı desteği olarak ahşaptan da yaygın şekilde yararlanılırdı.
Çatılar çamurla kaplanmış sazlardan yapılır ve yağmurdan veya yenilemeden sonra neredeyse Ugarit’teki tüm evlerde bulunan taştan bir çatı silindiri ile sıkılaştırılırdı.
Düzensiz yapı temellerinin, kentin eğimli zemininde genellikle derinlere (1.8 metreye kadar) inmesi, depreme karşı bir önlem olabilir.
Evet, biraz önce sözünü ettiğim mahalle, standart bir örnektir.
Ama sarayların hemen doğusunda kaliteli evlerden oluşan yüksek rantlı bir mahalle de keşfedilmiştir.
Beklenebileceği gibi, saraya yakın oturmak itibar anlamına geliyordu.
Bilinen en büyük ev, burada bulunan bazı tabletlerde adı geçen bir adamdan esinlenilerek Rap’anou Evi adı verilendir.
Rap’anou açıkça ev sahibi olarak belirtilmemesine rağmen, bu yüksek bir olasılıktır.
Rap’anou’nın II Amistamar (saltanatı MÖ 1274-1240) döneminde faal olan önemli bir saray görevlisi ve entelektüel olması ev ve kütüphanesi için bir tarih belirlenmesini sağlayan önemli bir biyografik ayrıntıdır.
Bu evde 800 metre karelik bir alana yayılmış 34 oda vardı.
Ayrıntıları saraydakilere, hatta daha küçük evlerdekine benziyordu.
Bir avlu, üst kat, iyi donanımlı bir banyo ve yeraltında mezar odaları söz konusuydu.
AKROPOLİS: DİNİ MERKEZ:
Kazı alanının kuzeydoğu sektöründeki Akropolis, kentin iki büyük tanrısı olan Baal ve babası bitkiler tanrısı Dagan’a adanmış tapınaklara ev sahipliği yapıyordu.
Her iki tapınak da MÖ ikinci bin yılın başında kurulmuş olabilir.
Ancak var olan kalıntılar geç tunç çağındandır.
Kültler, o bölgede bulunan ve bu tanrıların resmedildiği veya adlandırıldığı steller sayesinde teşhis edilmiştir.
Baal Tapınağında ve çevresinde bulunan nesneler arasında, Baal’ın sopa (yıldırım) tutan eli yukarı kaldırılmış olarak ileri doğru adım atarken tasvir edildiği bir stel de vardır.
Yakındoğu ve Mısır sanatının geleneklerine uygun olarak tanrı, ayak, bacak ve yüzü profilden, ama gövdesi önden şekilde tasvir edilmiştir.
Diğer nesneler arasında heykeller, kimileri Mısırlılarca adanmış steller ile heykeller ve steller gibi adak olarak sunulmuş 16 taş çıpa vardır.
Tapınakların planları basittir ve birbirine benzer.
Her ikisi de kuzey kuzeydoğu-güney güneybatı doğrultusunda yerleştirilmiş iki ana oda, bir pronaos (sundurma) ve naostan (asıl kutsal oda) meydana gelir.
Dagan Tapınağının dikkat çekici özelliği kalın (4-5 metre) temel duvarlarıdır.
Baal Tapınağının kalıntıları içinde bölgeyi çevreleyen duvarın bir parçası, pronaosun önündeki avluda muhtemel bir sunak, pronaos ve naosun daha yüksek hizasına çıkan anıtsal merdivenler ve naosun içinde, ayrı merdivenlerle çıkılan bir muhtemel sunak daha bulunur.
Ugarit kazılarının son dönemde başında bulunan Marguerite Yon, kentin yüksek kesimlerinde yer alan bu yapıların aynı zamanda deniz feneri olarak da hizmet etmiş olabileceğini ifade etmiştir.
Akropolis’teki 3’ncü önemli yapı: Dagan Tapınağının batısında Başrahip Evidir.
Bu büyük, 2 katlı, çoğunluğu kaliteli şekilde yapılmış ev, burada bulunan tabletler, özellikle de mitolojik şiirler açısından ayrıca bir öneme sahiptir.
Tabletlerin bazılarında yazı çalışmaları, hecesel ve çiftdilli sözlük örneklerine rastlanması, binanın katiplerin eğitildiği bir merkez olarak kullanıldığını gösterir.
Aynı zamanda kentin başrahibinin konutu olduğu ise ana tapınaklara yakınlığı ve özellikle de Rahiplerin Başı’na ithaflar yazılı 4 küçük tunç keser ve bir çapadan tahmin edilmiştir.
Bu son nesneler, evin içindeki eşiklerden birinin altında bulunan 74 tunç silah, aletler ve nar biçiminde pandantiflerle bezeli şık bir üçayaktan oluşan büyük bir birikimin parçasıdır.
MİNET-EL BEYDA LİMANI:
Ugarit’in limanı 1.5 km uzaklıktaki Minet el-Beyda’daydı.
Alüvyonlarca doldurulması sonucu koy, bugün, tunç çağında olduğundan daha küçüktür.
Koyun güney tarafındaki kazılar, ilk olarak MÖ 15’nci, daha sonra da özellikle MÖ 14’ncü yüzyılda yerleşilmiş kasabanın kalıntılarını ortaya çıkarmıştır.
Düzensiz sokaklarıyla kasabanın planı yakınındaki kentinkini andırıyordu.
Evler bir avlu ile bunu çevreleyen odalar, bir kuyu, bir fırın bazen bir yeraltı mezarından meydana geliyordu.
Ev ve tapınaklara ek olarak, liman kasabasında ithal edilmiş veya ihraç edilmesi beklenen mallar için ambarlar vardı.
Ambarlardan birinin içinde 80 nakliyat küpü korunmuş olarak bulunmuştur.
Burada bulunan nesneler, nüfusun ana öğesinin Ugaritliler olduğunu, ama aynı zamanda Mısırlılar, Hititler, Hurriler ve Ege halkları da dahi, büyük yabancı grupların varlığını gösterir.
Hem yerel olarak üretilmiş hem ithal edilmiş Kıbrıs tarzı çömlekler, Mısır’dan fildişi kozmetik kutuları, Mısır tanrıçalarından Hathor’a ait bir terakota levha, Mykenai çömlekleri, tunç silah ve aletler, silindir mühürler, taş ağırlıklar, mor boya üretiminden kalan iskerlet kabukları ve yazılı tabletler, MÖ 12’nci yüzyılın başlarında yıkılan bu renkli, çok kültürlü ticaret merkezinin canlılığını kanıtlamaktadır.

