
Aydın Söke: Büyük bir yer. Özellikle: Didim-Akbük istikametine giderken mutlaka uğradığım, hatta Pazar yerini gezmekten büyük keyif aldığı bir yer. Bu arada: Söke denilince, ülkemizde yaşayan insanların büyük kısmı tarafından, elbette Söke ununun ünü mutlaka akla gelecektir. Bunun dışında, yaz aylarında, buram buram “salça” kokar. Çarşamba günleri ise kurulan pazarı, tüm çevreden gelenler tarafından doldurulur.
ULAŞIM
Söke: İzmir-Bodrum yolunun uğrak yeridir. Söke-Aydın arasındaki uzaklık: 54 km. Söke-İzmir arasındaki uzaklık: 120 km. Söke-Kuşadası arasındaki uzaklık ise: sadece 20 dakikadır.

TARİHİ
1300 yıllarında, Aydın Bey’i tarafından, Türkmen aşiretlerinin buraya getirildiği ve “Söke” ilçesinin, bu aşiretlerden birinin başkanı olan Süleyman Şahın dedesinin kurduğu söylenmektedir. Söke: 1426 yılında, Menteşe Beyliğinin merkezi olarak kabul edilir.
1868 yılında ise, Aydına bağlı olduğu görülüyor. Yörenin isminin kaynağı: uzun yıllar boyunca, Büyük Menderes nehrinin su baskınlarına uğrayan yöre: bu su baskınları sonucu “Su köy” diye anılır ve bu kelime, günümüze “Söke” olarak gelmiştir.

GENEL
Yüz ölçümü olarak, Aydın ilinin en büyük ilçesidir. İlçenin, deniz seviyesinden yüksekliği, yani rakımı: 23 metredir. İlçenin ortasından: Söke çayı geçmektedir. Çayın iki yanına yayılmış olan ilçede, hareketli bir yaşam gözlenmektedir. İklim: Akdeniz iklim kuşağı hakimdir. Buna bağlı olarak: kışın yağışlı ve yazın ise kurak geçer. Nem oranı ise, yüksektir.
Ancak, yazın en sıcak günlerinde, püfür püfür esen rüzgarı, bir ömre bedel ferahlık verir. Bölgenin bitki türü: çam ve makiliklerden oluşmaktadır. Tarımsal ürün çeşitleri olarak ise: öncelikli pamuk ve daha sonra, zeytin, incir ve üzüm gelmektedir. Ülkemizin, en önemli pamuk üretim merkezlerinden biridir. Söke: 1.derece deprem kuşağında bulunuyor.
Yakın zamanlarda, yörede kayıtlara geçen en büyük depremler: 1846, 1873, 1887, 1888, 1895, 1899, 1904, 1954 ve 1955 yıllarındadır. Son olarak: Söke ilçesinde: Denizli’de bulunan Piyade Tugay Komutanlığına ait, bir kısım askeri birlik bulunuyor. Yani: ilçe sınırları içinde, askeri tesisler ve askeri kişiler görmek mümkün.

BAFA GÖLÜ
İlçe merkezine, 50 km. uzaklıktadır. Çamiçi olarak da isimlendirilir. Gölde: bol miktarda kuş barınmakta ve üremektedir. Özellikle: dünya çapında nesli tükenmekte olan, Cüce karabatak ve Deniz kartalı gibi kuş türleri, burada barınmakta ve üremektedirler.
Ayrıca: kış aylarında, buraya göç eden ördek ve su kuşları türleri, beslenme ve barınma için, göl havzasını kullanmaktadırlar.
Toplamda 210 kuş türünün barındığı bu alan; Çevre ve Orman Bakanlığı tarafından “Tabiat Parkı” olarak ilan edilmiştir. Gölün doğal su kaynakları: Büyük Menderes nehrinin düzenli taşkınlıkları ve çevredeki dağlardan gelen yer altı ve yerüstü sulardır.
Gölün çevresi: zeytinlik ve çam ormanlarıyla kaplıdır. Hatta: yapılan araştırma sonuçlarına göre: ülkemizde bilinen en eski zeytin ağacı (2000 yaşında) nın, Bafa gölü kıyısında bulunduğu tespit edilmiştir.

Göl çevresinde: ayrıca “orkide” çiçeği yetiştiriliyor. Yaklaşık 20 tür orkide bitkisi, bu çevrede yetiştiriliyor. Diğer bir özellik ise: göl yöresinin, yenilebilir otlar bakımından çok zengin olması. Zaten: göl kıyısında, yolda ilerlerken, bu otları satan köylüleri göreceksiniz.
İğnelik, sirken, kuşkonmaz, turpotu, radika ve acıot gibi otları, arzu ederseniz satın alabilirsiniz. Ayrıca: göl içinde, irili-ufaklı adacıklar vardır.
Bunların en önemlisi: Menci ve Hayalet adadır. İkizce yarımadasının uç kısmındaki tepede ise, bir manastır var. Meryem Ana’ya adanarak yapıldığı öğrenilen bu manastır; göle, mistik bir hava veriyor. Gölün boyu: 15 km. eni ise 5 km. dir.
En derin yeri: 21 metredir. Ancak, genel anlamda, sığ bir göldür. Antik dönemde, deniz kıyısında bulunan göl: Meandros yani Büyük Menderes ırmağının taşıdığı alüvyonlar ile dolmuş ve deniz kıyısından kilometrelerce uzaklaşmıştır.
Zaten: günümüzde, Büyük Menderes ile gölün bağlantısı kesilmiştir. Ayrıca: göl kıyısındaki zeytinyağı fabrikaları tarafından yaratılan kirlenme nedeniyle, gölde gerekli oksijen seviyesinin azalması ve değişen kimyasal içerik: eko sistemin bozulmasına, balıkların ölmesine ve gölün çevresinin kurumasına neden olmuştur.
Bir zamanlar, bu yörenin insanlarının yoğun olarak uğraştıkları balıkçılık: eko-sistemde ortaya çıkan olumsuz gelişmeler yüzünden, günümüzde tamamen sona ermiştir.
Bafa gölü: yolun kıyısından geçerken mutlaka göreceksiniz. Uzun süre, bafa gölü, yolculuğunuza eşlik edecektir. Göl ile ilgili, uzaktan seyretmekten başka, yapılabilecek bir aktivite maalesef yok.
NE YENİR. NE İÇİLİR
Söke’de, yol kenarındaki çöp şişçilere uğrayarak, “çöp şiş” yemelisiniz.

NE SATIN ALINIR
Söke yöresinde: yol kıyısında, birçok fabrika satış mağazaları bulunuyor. Duyduğuma göre, bu mağazaların sayısı: 60 civarındaymış. Buralardan: tekstil ürünleri satın alabilirsiniz. Bunun dışında, yazının başında söz ettiğim gibi, Söke pazarına uğrayarak, meyve-sebze ve yöreye özgü otlardan alışveriş yapabilirsiniz.

GEZİLECEK YERLER

PRİENE (GÜLLÜBAHÇE)
Priene (Güllübahçe) hakkındaki ayrıntılı tanıtım ve gezi yazımı yine bu sitede aynı başlık altında bulabilirsiniz.

MYOUS (MYES)
Bu antik kent: Söke-Milas karayolu üzerinde, Avşar köyüne yakın bir tepecik üzerindedir. Kentin kelime anlamı ilginç. Yunancada: “faresi bol” anlamına gelmektedir.
MÖ.5.yüzyıldaki bazı yazıtlarda, şehrin adı geçmektedir, yani MÖ.5.yüzyılda burada yerleşim bulunduğu biliniyor. Ünlü coğrafya yazarı Strabon: bu kentin, Panionion birliğine üye olduğundan söz eder.
Heredotos ise: MÖ.499 yılında, Pers donanmasının, Myous kenti açıklarında demirlediğini yazar. Evet, bölgedeki birçok antik kent gibi: Maiandros (Menderes) ırmağının taşıdığı alüvyonlar yüzünden, kentin, denizle bağlantısı kesilir.
Takip eden dönemde ise, sıtma hastalığı kentte yaygınlaşır ve bunun üzerine, halk, burayı terk ederek Miletos şehrine göç ederler. Ancak, giderken, yanlarında: yapı taşları ve heykellere kadar, ne varsa götürmüşlerdir.
Bu yüzden, bu antik kentten günümüze kalan fazla bir kalıntı söz konusu değildir. Tarlalar arasında, sütun ve taş parçaları ve antik kaynaklarda adı geçen ve beyaz mermerden yapıldığı bilinen “Dionysos Tapınağı” ve bu tapınağa ait parçaları görebilirsiniz.
Ayrıca: yine, sur duvarları ve Bizans kalesi kalıntılarını da görmeniz mümkün.

MİLETOS (MİLET)
İlçe merkezine, 30 km. uzaklıkta, Akköy yakınlarındadır.
Helenistik ve Roma dönemindeki yapılaşma ve önemi nedeniyle, kent, antik dünyanın önde gelen kentlerinden biri haline gelmiştir.
Evet, kentin tarihi süreç içindeki gelişimi hakkında kısa bilgi vermek istiyorum.
Miletos sözcüğünün: Hitit tabletlerinde sözü edilen “Milawada” kelimesinden geldiği düşünülmektedir. Kelime anlamı ise: “Ana Tanrıçaya ibadete giden yolun sahibi olan kent” anlamına gelmektedir.
ANTİK DÖNEM YAZARLARININ ŞEHİR HAKKINDA YAZDIKLARI
Homeros İlyada Destanında Truva güçlerini sayarken şöyle der: “Nastes, Phtiriene tepelerinde, Mendirek kıyılarında, Mikal’in zervalarında, Melede’nin (Karya) halkına komuta etti.”
Strabon: Şehrin, ilk olarak Lelegler ve Karyalılar tarafından iskan edildiğini ve Giritliler tarafından kurulduğunu söyler.
Pozanyas’a göre: “Milet’in ilk adı, kralın adından sonra (Anaktoria) idi. Giritliler buraya Miletos adında bir adamın komutası altında gelmişler ve Karyalılarla karşılaşmışlardı. İyonyalırarın buraya göçü, Efes’dekine benzer. Buraya Kodros’un soyundan gelen Attik kralı Nele’nin yönetimi altında gelmişlerdir.
Bu göçten Heredot, Pozanias ve Strabon da bahsetmektedir.
12’nci yüzyılda yaşamış Bizanslı şair Tzetzes’ten: Attik kralı Nele’nin yola çıkmadan önce Delphi kahinine danıştığını öğreniyoruz. Efes’un kuruluşunda da böyle bir danışma söz konusuydu. Nele, yanında Apollon’u değil kısa ceppeli Artemis’i getirmiştir.
Heredot bu konuda ilginç ayrıntılar verir.
İyonyalılar Mile’ye yerleşmek için geldiklerinde, yanlarında hiç kadın getirmediler. Erkeklerini öldürdükleri Karya halkının kadınlarıyla evlendiler. Bu kadınlar: babalarını, kocalarını ve oğullarını öldürdükten sonra kendi istekleri dışında evlendikleri erkeklere kızarak, bu erkeklerle oturup yemek yememeye ve onlara koca dememeye yemin ettiler ve kızlarına da bu şekilde vasiyet ettiler.”
KENTİN KURULUŞ ÖYKÜSÜ:
Girit kralı Minos’un kızı: Delone’nin, Apollon ile olan beraberliğinden: 3 oğlu dünyaya gelir.
Delone; Apollon’un korkusuyla: Miletos isimli oğlunu: ormana bırakır. Ormanda: bu çocuğa kurtlar süt verir, çobanlar büyütür.
Ancak: Miletos, büyüdüğünde, dedesinin kendisini öldüreceğini anlar ve Anadolu’ya kaçar.
Anadolu’da ise, Miletos şehrini kurar.
Evet kuruluş dönemine devam edelim.
Mile’nin kuruluşu ve siyasi gelişimi Efes şehrininkine benzer. İlk olarak, Nele’nin soyundan gelenler tarafından yönetilmiş ve 12 şehirden oluşan İyonya federasyonunun bir parçası olmuştur.
Bir yasaya göre, bu şehirler Kodros hanedanı tarafından yönetilecekti. Yetenek, zenginlik ve belediye işleri arasındaki ilişki ve sadece belediyeye ait olan faaliyetler, bir süre sonra sınıf mücadelelerine yol açtı. Sınıf mücadelelerinden demokrasi ve nihayet tiranlık doğdu.
Herodot bu döneme ait bazı olayları şöyle anlatır.
“Korinthoslu Periandre’nin arkadaşı Thrasybule, ülkeyi nasıl tiranlık ve mutlakiyetle yönetti, karşıt gurupların liderlerinin etkisini nasıl göz ardı etti. Lidya kralı Alyatte, Mile şehrine saldırırken ordularına nasıl karşı çıktı ve sonunda MÖ 650’de Sardes’i fethedince, Yunanlılar Perslere karşı cephe aldı.
Bu arada Mile şehri, yeni efendisi Perslerle özel bir anlaşma imzaladı. Bu ittifaka dayanarak tiranlar iktidarda kaldı. Şehri kendi haline bıraktılar. Ancak siyasi işler Persler tarafından kontrol ediliyordu.
Tüm bu dönem boyunca Mile şehri ilerlemenin en yüksek noktasına ulaştı. Şehir kentlerin en gelişmişi, İyonyanın mücevheriydi. Try ve Kartaca ile birlikte dünyanın en güçlü denizci devletlerinden biriydi.
Her biri çok güvenli, dört limanı gemilerle doluydu ve Akdeniz ve Karadeniz’de Fenikelilerin yerini almışlardı.
MÖ 6’ncı yüzyılda Milene şehrinin Azak denizi ve Cebelitarık arasında 80 müfrezesi vardı. Yunan sitelerinin hepsinden daha büyüktü.
Coğrafya ve tarih’in babası Hecatee, Milene şehrinde doğmuş ve büyümüştü. (MÖ 540) İlk harita bu dönemde çizilmiştir, Aristagoras bu haritada: İyonya kütlesinin zenginliğini ve genişliğini göstermişti.
Şair Phocylide bu dönemde yaşamıştı. Mile şehri, İyonya mimarisinin icadında önemli bir rol oynamıştı.
Mile Heykeltıraşlık Okulu:
Mile şehrindeki heykeltıraşlık okulu, Samos, Sakız ve Nakşa okullarıyla birlikte, MÖ 6’ncı yüzyılın son bölümünde, Yunan plastik sanatlarının ön saflarında yer almıştı.
Mile Heykeltıraşlık eserlerinin bazıları şunlardır.
Panormos limanından 5 km uzaktaki Didymes Tapınağına giden yolun her iki tarafında, çoğu MÖ 6’ncı yüzyılın ilk yarısına ait mezarlar, oturan heykeller, uzanmış aslanlar ve sfenksler vardı. Bu heykellerden on tanesi (bir aslan, bir sfenks, çeşitli parçalar, kesik başlar, bir dansçı tasvir eden bir kabartma) 1858 yılında Newton tarafından Londra British Museum’a kaçırıldı.
Ancak harabelerde daha birçok parça bulunuyordu.
Kabartma yatan bir aslan, diğer parçalarla birlikte Paris şehrindeki Louvre müzesine kaçırıldı.
Mile şehrinin Arkaik dönemine ait olarak Londra British Museum’a kaçırılan, güzel bir erkek başı ve koşar pozisyonda kanatlı bir kadın özellikle ilgi çeker. Bu eser, 1896 yılında Houssoulier tarafından, Yoran-Hieronda köyündeki bir duvarda bulunmuştur.
Tüm bu eserler, Milene şehrinde, MÖ 6’ncı yüzyılda plastik sanatlarda ne kadar ilerlendiğini göstermektedir.

TARİHİ SÜREÇ:
Miletos: Batı Anadolu’da, Meandros (Büyük Menderes) nehrinin, denize döküldüğü yerde bulunan, antik çağın en önemli kentlerinden biridir.
Şehrin kurulduğu dönemde: Ege denizi: arkada, Beşparmak dağlarına kadar sokuluyor, Bafa gölü ve Miletos şehirlerini içine alarak, geniş bir körfez oluşturuyordu.
Tabii buna bağlı olarak: Miletos, büyük bir liman kenti statüsünü kazanmıştı.
MÖ.140 yılında, Miletos kenti, bilinmeyen bir nedenle saldırıya uğrar ve yıkılır.
Bunun üzerine, yerleşim alanının çevresi, surlarla çevrilir.
MÖ.650-480 yılları arasında ise: Miletoslular tarafından: Karadeniz, Marmara ve Akdeniz’in bazı bölgelerinde, ticaret kolonileri kurulduğu görülmektedir.
Thrasbulas isimli kralın yönetiminde: en parlak günler yaşanmış, kültürel ve ekonomik yönden, bölgede bulunan diğer İon kentlerinin önüne geçmiştir.
Pers hakimiyeti:
MÖ 546 yılında Sardes (günümüzdeki Salihli) şehrinin Pers kralı Serhis tarafından fethinden sonra, İyonya’da korku başladı. İyon kentleri; aralarındaki kardeşlik bağlarını daha da sıkılaştırdılar. Aralarında bir konfederasyon kurdular. Ancak Mile, bu konfederasyona katılmadı.
Bir süre sonra İyonya kaynamaya başladı ve ardından anlaşma yolu bulamayan Perslere karşı ayaklandılar. Ancak İyonya kentleri birer birer Persler tarafından fethedildi. Çaresizlik içinde en uzun süre direnen kentler Foça ve Teos oldu.
Sakinlerinin çoğu Yunanistan’a, İtalya’ya, Karadeniz kıyılarına, atalarının 500 yıl önce geldikleri yerlere göçtüler. Sonunda Teos bile düştü ve sakinleri Trakya’da Abder kolonisini kurdular.
Foçalılar ise, tüm eşyalarını, tapınaklarını, kutsal ateşlerini, kadınlarını ve çocuklarını gemilere yükleyip bir süre Korsika açıklarında dolaştıktan sonra Lucanie’ye yerleştiler.
Burada Eleates Felsefe okulu gelişti. Abder şehrinde olduğu gibi İyonyalıların felsefesi, burada da gelişti.
Antik Yunan medeniyetlerine çok şey katmış olan Mile de sonunda yenildi.
Persler, eli silah tutan herkesi katlettiler ve geri kalanları Suse’ye sürdüler.
Bir zamanlar bir kahin şöyle demişti: “Ey Mile, birçok ulus için zengin bir av olacaksın. Kadınların; uzun saçlı erkeklerin ayaklarını yıkayacak ve bazıları Didim’deki tapınağında hizmet edecek.”
Bu Lade savaşından bir yıl sonra, şair Phrynichos, Atina’daki Dionysos Şenlikleri sırasında, Mile şehrinin düşüşünü öyle bir şekilde canlandırdı ki, tiyatrodaki herkes ağladı ve Atinalılar yas tuttu.
Evet sonuçta; diğer İon kentleri gibi, MÖ 494 ve 478n yılları arasında Miletos kenti de, Perslerin egemenliğini kabul etmek zorunda kalır.
Hatta, bir ara Perslere karşı gelirler, ancak yapılan savaşta yenilirler ve Persler tarafından kent yakılıp-yıkılır, halkı ise, Mezopotamya’ya sürgün edilir.
Sonuç olarak, tüm bu olaylardan sonra Efes şehri, İskender’in haletleri zamanında tekrar Küçük Asya’nın merkezi haline geldi ve Mile şehri bir daha asla toparlanamadı.
Ancak Salamis, Platees ve Mikal yenilgilerinden sonra, Persler Küçük Asya kıyılarındaki nüfuslarını kaybettiler ve İyonya kentlerini terk ettiler. Ardından bu kentler ticaret açısından yavaş yavaş canlandı.
Çok geçmeden; Mile şehri Atina önderliğindeki Delos Konfederasyonuna katıldı ve Menderes nehri ve körfez kıyılarında hayat yeniden başladı. Bu dönemde, Mile yine hızlı bir şekilde ilerledi.
Çünkü Atina’ya ödediği haraç karşılığında, Atina onu 440 yılında Samos ile olan mücadelesinde tuttu.
Piree kentinin geometrik planını çizen ve bunu memleketinde ilk uygulayan Mileli Hippodamos’un da Atina’nın inşasında önemli bir rol oynadığı görülür.
Büyük İskender:
MÖ.334 yılında, Büyük İskender, Persleri bölgeden atar ve bunun üzerine, Miletos kentinde, büyük bir rahatlama gözlenir.
İskender, Mile’ye eski yasalarını ve demokrasisini bahşetti. Bunu takiben, ülkenin mülkiyeti çok değişse de Makedonyalıların elinde kaldı. Mile yine az çok refah ve mutluluk içinde yaşadı ve bazı sanatsal faaliyetler bile görüldü.
Ekonomik gelişimin sonucu olarak: surlar yenilenir, yeniden yapılaşma başlanır.
Roma hakimiyeti:
MÖ.190 yılında, Roma imparatorları tarafından, kent ele geçirilir.
Roma, Mile’ye hatırı sayılır bir bağımsızlık bırakmıştı.
Romalıların, kentin yeniden yapılaşmasında büyük payı bulunur.
Mile şehrinin surları kısa sürede yeniden yükseldi. Romalılar, şehirde büyük surlar, kapılar, geçitler, büyük binalar, gymnasiumlar, hamamlar ve bir tiyatro inşa ettiler.
Persler tarafından yıkılmış olan Didim tapınağını çok mütevazi bir planla, yeniden inşa etmeye giriştiler.
Güçlü bir savaş ve ticaret filosu kurdular. Bergama, Efes, Antakya, İskenderiye ve Sirakuza gibi şehirlerle, birçok temas ve alışverişte bulundular.
Ancak, İyonyanın diğer şehirleri gibi Mile şehrinde de vatanseverlik ve erdem kalmamıştı. Mile de bir tüccar hayati yaşanmaya başladı. Daha derin bir zekadan ve yaratıcı dehadan yoksun olduğu için kendini rehavete, şehvete ve bayağı lükse teslim etti.
Ancak: MS.3’ncü yüzyıldan sonra, Romalıların, Miletos kentine olan ilgileri biter.
Çünkü: Latmos körfezi dolmakta, şehir denizden uzaklaşmakta, kıyı bataklık haline gelmekte ve sıtma nedeniyle, şehir halkı, şehri terk etmektedirler.
Bizans dönemi:
Takip eden Bizans döneminde ise: şehir sınırları oldukça daralmış ve binalar: tiyatronun çevresinde toplanmıştır.

Yapılaşmada: ızgara planı uygulanmış ve yapılar bu plan gereği yerleştirilmiştir.
Menteşe Beyliği dönemi:
1261 yılında ise, Karia bölgesinde kurulan Menteşe Beyliği, yöredeki diğer kentlerle birlikte, Miletos şehrini de ele geçirirler.
Menteşe Beyi Orhan Bey; 1333 yılında bastırdığı sikkelerde: şehrin adını “Palatia” olarak yazdırır.
1424 yılında ise, Sultan II. Murat tarafından, yöre ve harabeye dönen Miletos şehri, Osmanlı topraklarına katılır.

GÜNÜMÜZE KALAN KALINTILAR:
Yakın zamana kadar eski Mile şehrinin yeri bilinmiyordu. Sadece genel görünümü değil, yerlerin dış şekli bile, genel görünüm, eskiden olduğu gibi hiç uyuşmuyordu.
Kentin deniz kıyısında bir kıstak üzerinde olduğu biliniyordu. Dört limanı vardı ve Menderes nehrinin aktığı denize doğru uzanıyordu.
Bir Bizans kalesinin kalıntılarıyla kaplı, çıplak bir tepenin üzerinde, bir Yunan ve Roma kentinin bazı izleri bulunmaktaydı.
Şimdi Menderes nehri eski yatağından kilometrelerce uzakta, çevre göz alabildiğince kum ve çamurdur.
Tales: “Düzenli hareketin olmadığı yerde hayat yoktur. Hareketin prensibi sudur” demiştir.
Arkeolojik Araştırmalar;
Berlin Müzesinde çalışan Profesör Wigeand, 1906 ve 1907 yıllarında, orijinal Mile şehrinin yerini keşfetti. Bu eski Mile şehri, MÖ 949 yılında Persler tarafından tahrip edilmişti.

Yeni kentin inşa edilmesi:
Yarımadanın ucundaki alanda, eski kentin Persler tarafından yıkılmasından sonra tahminen 2 kilometre mesafede, yeni kent inşa ediliyordu.
Eski Mile şehri, yeni Mile şehrinin alanının, üçte birinden fazlasını kaplıyordu.
Eski şehrin topoğrafyası ve anıtlarının evrimi hakkında, daha kesin bilgiler elde etmek için daha kapsamlı kazılara ihtiyaç vardır.
Bununla birlikte, tapınağın kulelerinde bulunan çiçek işlemeli vazo parçaları, mermer oluk parçaları ve benzerleri, eski Mile şehri hakkında fikir vermekteydi.
Burada eski büyük şehrin, ticaret, sanat, fikir ve zevk çeşmesinin izleri vardı.
Eski Mile şehrinin bulunduğu yer, daha sonra inşa edildiği yerin, 800 metre güneyinde, Kelebek Tepesindeydi ve deniz seviyesinden 63 ve 43 metre yükseklikte, iki alan vardı.
63 metre yükseklikteki alanda: eski kentin izleri olarak sadece bazı duvar izleri, kaplar, tavalar, kandiller ve vazolar bulunmuştu.
43 metre yükseklikteki alanda: aralarında sokak izleri bulunan duvarlar ve küçük bir kutsal alanın mermer temelleri ortaya çıkarıldı.
Mile şehri, Karya dağlarına bitişik bir kıstağı olan yarımadaydı. Kıstak güneydeki karadan ayrılmış ve daha sonra güneydeki kıyıya uzanan uzun bir yarımada oluşturmuştu. En uç kısmı, bir körfez oluşturuyordu.
Yarımada: en uçta 800-1000 metre genişliğinde, 3 km uzunluğundaydı. Bir kara şeridiyle karaya bağlanıyordu. Tepelerin sırtlarında şehrin binaları vardı. Tepeler arasında geniş dereler, dört liman ve deniz kıyısında güzel bir rıhtım vardı.
Kara tarafı yüksek duvarlarla ve savunmayı kolaylaştıran çok d ar bir kıstakla kapatılmıştı. En önemli iskele ve liman güneydoğudaydı. Şehrin eteklerinde şehri koruyan iki büyük aslan bulunur, bu aslanlar Mike sikkelerinde de görülürdü.
Koyun sonunda, üç tarafta rıhtım vardı. Bu rıhtımlarda çok görkemli bir zafer anıtı vardı. Denizden Mile şehrine girerken, sol tarafta Apollo Dlephios tapınağının sütunları görülürdü. Bu tapınak, denizcilerin koruyucusuydu ve denizlerde gemilerde yolculuklarında onlara eşlik ederdi.
Sağ tarafta, tepelere dağılmış evler vardı. Önde ise, büyük kamu binalarıyla şehir uzanıyordu. Bir yabancı Mile şehrine geldiğinde, küçük dükkanlar ve sokaklar değil, Venedik şehrindeki gibi görkemli caddeler üzerinde, kütüphane gibi mermer binalarla karşılaşırdı.
Doğu rıhtımının sağ tarafında, geniş bir cadde üzerinde Agora binaları vardı.
Sol tarafta ise gymnasiumlu hamamlar ve İyon tarzında çok görkemli sütunlarla süslü hamamlar bulunuyordu.
Pline’ye göre yüzyıl sonunda deniz Menderes nehrinin yaklaşık 3700 metre aşağısındadır.
Pausanias zamanında, MS 173 yılında, Priene ve Mile arasındaki arazi tamamen doluydu. Ancak Mile şehri ile, bu yeni doldurulmuş ova arasında küçük bir dar kanal vardı. Kumla tamamen dolması Efes’in doldurulmasından sonra gerçekleşti. Çünkü burası çok geniş bir yerdi. Rayet’in hesaplamalarına göre: 15 km genişliğinde olan bu kum sahası, MS 1’nci yüzyıl içinde, önce 1200 metre, daha sonra alan genişledikçe ortalama 600 metre kumla dolmuştu.
Mile limanı, MS 4’ncü yüzyılda tamamen kumla dolmuştu. Bu dolgu halen devam etmektedir. Şimdi büyük bir göl olan Latmik körfezi, batı ucunda kıyıdan 18 km uzaklıktadır. Mil şehri denizden ayrılmıştı.
MS 178’de büyük bir depremle harap olur.
Bizans ve Osmanlı dönemlerinde, sanki yorgun ve bitkin düşmüştü.

TİYATRO:
Diğer tüm Yunan tiyatroları gibi yamaca oyulmamıştır. Çevresi yüksek mermer duvarlarla çevriliydi. Trajan’ün hükümdarlığı sırasında, MS 2’nci yüzyılın başlarına ait olmasına rağmen, Yunan tarzının tüm güzelliğine sahiptir. Ayrıca hiç bir Yunan tiyatrosunda görülmeyecek heybete sahipti. Tiyatro batı-güneybatı yönünde inşa edilmiştir. İzleyicilerden hem şehrin hem de denizin manzarasını görebilecekleri şekilde konumlandırılmıştır.
Tiyatro 15.000 seyirci kapasitelidir.
Tiyatro yarım daireden daha büyük cavea’ya sahiptir. Alt sıralar, orta ve üst sıralar olarak ayrılmıştır. Alt enstant, orta bölüm ve üst bölüm gibi katmanlar vardır.
Birincisinin ortasındaki iki, 20 basamak oldukça iyi durumdadır.

Bir sütun var, ama burası imparatorun oturduğu yerdi. Yapım tarzı Roma’nın büyük amfi tiyatrosu Colesie gibidir. sesi en iyi yansıtan bir tarzdadır. Buradan bazı heykeller, Rayet tarafından Paris Louvre Müzesine kaçırılmıştır.
Tiyatronun altındaki geçitler ve galerilerle, tiyatronun liman ve şehirle bağlantılı olarak hem pratik hem de tören amaçlı kullanıldığını düşündürür.
Tiyatronun arka tarafında bir yerde bulunan bir kayıt: işçiler arasında bir kavga çıktığını ve bu kavganın Didymes tapınağı tarafından çözüldüğünü söylüyor. Kelebekler Tepesi ile Aslanlar Limanı arasındaki tiyatronun çevresinde ünlü şehir plancısı Miletli Hippodamus tarafından çizilen düzenli caddelerin izleri hala görülebilmektedir.
TANRILAR MAHALLESİ
Tiyatro ve Faustina hamamları arasındaki mağaralar, bu mahallede tanrılara ait tapınakların bulunduğuna işaret etmektedir. Dünyanın dört bir yanından alınan tanrıların muazzam yüzleri, doğanın, yaşamın ve toplumun canlı güçleri, o dönemde dünyanın çeşitli zihniyetleri bu tanrılar mahallesi tarafından temsil ediliyordu.

ROMA HAMAMLARI:
MS 1’nci yüzyılda inşa edilmiştir. Roma döneminden kalma hamamlarda, 48 sütunlu bir avlu, soğuk su ve sıcak su yalakları, terleme yerleri ve dinlenme odaları vardı.

FAUSTİNA HAMAMI-HALK HAMAMLARI-baths of faustina:
Tiyatroya yaklaşık 150 metre uzaklıktadır.
MS 2’nci yüzyılda inşa edilmiştir. Roma imparatoru Marcus Aurelius’un eşi Faustina için yaptırılmıştır. Kentin en büyük Roma hamamlarından biridir.
Faustina hamamında büyük havuz, çeşme ve süslemeli heykel unsurlarının bulunduğu belirtiliyor. (örneğin: aslan figürü, nehir tanrısı heykelinin kaidesi gibi)
Bu hamamların bulunduğu yerde, birçok heykel bulunmuştur. Bunlara örnek: bir kadın tarafından tutulan sarhoş bir Dionysos heykeli, çıplak bir Afrodit, cerrahi aletlerle dolu bir şey taşıyan küçük bir Telesphor’a bakan bir Akslepios, çıplak bir fetih kahramanı, aslan derisine sarılmış bir Hermes heykeli.

NYMPHOEUM-ANITSAL ÇEŞME:
İmparator Titus zamanından kalmadır. MS 1’nci yüzyıl sonlarında inşa edilmiştir. Antik kentin merkezi konumundadır. İon düzenindeki sütunlu galeri, Agora kapısı ve Büyük Kilise arasında kalır.
Boyutları yaklaşık 20 metre genişlikte, 21 metre derinlikte ve 16 metre yüksekliktedir. Üç katlı mermer bir cepheye sahiptir. Her kat farklı süslemelerle (sütun başlıkları, heykeller, nişler, sütunlar) bezenmiştir. Cephede hem estetik amaçlı heykeller hem su akıtma işlevi gören su borusu taşıyan heykel figürleri vardır. Sütun başlıklarında bitkisel kabartmalar, nişlerde tanrı, yarı tanrı ve kahraman figürleri vardı.
Kent merkezinin su ihtiyacını karşılamak açısından çok önemli bir yapıdır. Çeşme görevi, su deposu, latrina yani tuvalet ve diğer su dağıtım sistemleriyle entegre edilmiştir. Kent dışındaki kireçtaşı platonun kaynak suyunu, bir su kemeri aracılığıyla Milet şehrine taşımıştır.
Burada, kemerler üzerinde getirilen sular fışkırırdı. Kısmen dini, kısmen eğlence ve dinlenme yeri olan bir yapıdır.
Bugün yapının ön cephesinde bazı kalıntılar, su depoları, su dağıtım sisteminin taş iç parçaları hala ayaktadır. Orijinal yapı tam olarak ayakta değildir, birçok mermer parçası restore edilmiş ya da kazılarla gün yüzüne çıkarılmıştır.
HÜKÜMET KONAĞI VE BELEDİYE:
Bina dört köşeli değil, masifti. Çıkma şeklinde bir duvarla kapatılmış ve dıştan Dorik sütun başlarıyla süslenmişti. Bu sütun başlıkları arasında pencereler ve oymalı kalkanlar bulunmaktaydı. Dört kapı, dört tarafı sütunlarla süslü geniş bir avluya açılmaktaydı. Avlunun ortasında Artemis Boulaida bulunmaktaydı. Bu, kişinin danıştığı tanrıdır. Antik Yunanistan’da çok nadirdir ve neredeyse bu bölgeye özgüdür.
Belediye binasının meydana açılan kapısı 11 metre genişliğindedir. Meydanın ötesinde, doğuda 150 x 200 metre boyutlarında ikinci bir muazzam Agora vardı.

DELPHİNİON:
Antik Miletos kentinin güneydoğusunda, Lion Körfezinin kenarında ve kutsal yol üzerinde yer alan bir Apollon Tapınağıdır. Bu tapınak, Miletos’un dini ve kültürel yaşamında önemli rol oynamıştır. Delphinion, özellikle Didyma’daki Apollon Tapınağına yapılan kutsal yürüyüşlerin başlangıç noktası olarak kullanılmıştır.
MÖ 6’ncı yüzyıla tarihlenen erken dönem yapıları, tapınağın temelini oluşturur. Roma döneminde tapınağın çevresine Dor tarzında bir sütunlu galeri eklenmiştir.

KUZEY AGORA:
Miletos kentinin en eski ve en önemli Agoralarından biriydi. MÖ 5’nci yüzyılda inşa edilmeye başlanmış ve zamanla kentin sosyal, ekonomik ve kültürel merkezi haline gelmiştir. Aslanlı limanın hemen güneyindedir. Agora çevresini saran sütunlu portikolarla çevrilidir. Bu stoalar, hem ticaretin hem de sosyal etkileşimin merkezi olmuştur. Agoranın iinde çeşitli dükkanlar, işyerleri ve kamu binaları bulunmaktaydı. Bu yapılar, kentin günlük yaşamının kalbini oluşturuyordu.

GYNASİUM:
Gymnasium, dikdörtgen planlı olup çevresini saran sütunlu portikolarla çevriliydi. İç avluda spor aktiviteleri için geniş bir alan bulunurdu.
MS 2’nci yüzyıl ortalarına ait spor salonuna (gynasium) güney tarafından bir merdivenle girilirdi.
İç avluda spor aktiviteleri için geniş bir alan bulunurdu.
Bu avlunun sonunda, Dor tarzında kapılar vardı. dördünce cephe daha yüksekti ve İyon tarzında sütunlara sahipti. Her tarafı frizlerle süslü kapısı vardı.
BOULETERİON:
Miletos kentinin en önemli kamu yapılarından biri olup, MÖ 2’nci yüzyılda, Seleukos kralı IV Antiochos Epifanes döneminde inşa edilmiştir. Bu tarih yapıya ait bulunan yazıtlara dayanmaktadır.
Bu yapı, kentin yönetim merkezi olarak kullanılmış ve halk meclisi olan Boule’nin toplantılarını gerçekleştirdiği yer olmuştur.
Miletos şehrinin doğusunda, kutsal yolun hemen doğusunda kayalık bir tepeye inşa edilmiştir. Yapı üç ana bölümden oluşmaktadır. Bunlar ana giriş kapısı, dört bir tarafı Dor düzeninde sütunlarla çevrili açık alan, yüksekliği iki kat olan, 19 sıralı taş oturma düzenine sahip yarım daire şeklinde bir salon.
Salonun batı duvarlarında, dört giriş bulunmakta ve arka sıralara ulaşım için ek merdivenler mevcuttur. Oditoryum, dört güçlü İyonik sütun tarafından desteklenen ahşap bir çatı ile örtülüdür ve içeriye ışık girmesi için pencere açıklıkları vardır.
Yapı ince işçilikle yapılmış mimari ve heykelsi süslemelerle zenginleştirilmiştir. roma döneminde, avluya bir kahraman anıtı eklenmiştir. Ayrıca, Bouleuteriondan çıkarılan iki mermer tripod anıtı, Berlin Antikesammlung da sergilenmektedir.

ATHENA MABEDİ:
Athena mabedinin bulunduğu yerde yapılan kazılarda MÖ 2000 yıllarına tarihlenen, Girit’te yapılmış Geç Myken seramikleri bulunmuştur. Bu seramikler, Miletos ve Myken kolonilerinin varlığının kanıtıdır.
Evet, Athena Tapınağı, antik Miletos şehrinin en önemli dini yapılarından biri olup, kentin güneydoğusunda, Tiyatro Limanının yakınlarında yer almaktadır. Bugün kazı alanının çevresinde tuz çamları, zeytinlikler ve tarım arazileriyle çevrili bir havuzun içinde kalmaktadır. Bu nedenle yapıya ulaşmak için müzeden tiyatroya giden toprak yolları takip etmek gerekir.
Tapınak İyon düzeninde bir plana sahiptir. Bu çevresinde sütunlarla çevrili bir yapıyı ifade eder. Ancak günümüzde sadece temelleri ve bazı mimari parçaları gün yüzüne çıkarılmıştır. Tapınağın inşası, MÖ 500 yıllarına tarihlenmektedir. Ancak Persler Miletos şehrini MÖ 494 yılında fethettiklerinde tapınak henüz tamamlanmamıştı. Bu nedenle yapının tamamlanıp tamamlanmadığı kesin olarak bilinmemektedir. Tapınak taş bloklardan inşa edilmiştir. Günümüzde bu taş blokların bazıları havuzun içinde görülebilmektedir.
BAZİLİKA:
MÖ 3’ncü yüzyılda inşa edilen Dionysos Tapınağının yerine, MS 4’ncü yüzyılda Aziz Michael Bazilikası ve Piskopos Sarayı inşa edilmiştir.
Eski tiyatronun yanındadır. Şehir merkezinde yer alan bu büyük bazilika, Bizans döneminin en önemli dini yapılarından biridir. Günümüze ulaşan kalıntıları, dönemin mimari özelliklerini yansıtmaktadır.
Bu bazilika, geometrik motifler ve hayvan resimleri ile süslüdür ve doğu tarzında karışık İskenderiye tarzındadır.
İlk doğu bazilikaları ile son stil olan Ayasofya stili arasında, bir geçiş olması nedeniyle dikkat çekicidir.

İLYAS BEY CAMİSİ
Miletos antik kentinin yanındaki, Balat köyündedir.
Menteşoğullarından İlyas Bey tarafından, 1404 yılında yaptırılmıştır.
Timur’un Anadolu’daki otoritesinden sonra Menteşe Beyliğinin yeniden bağımsızlığını tazelemesinin ardından yapımına başlanmıştır. Osmanlı öncesi yapı tarzını taşır.
Caminin yapımında: Miletos antik kentinin mermer blok taşlarından yararlanılmıştır. Bu yüzden de caminin içerisi ve dışı düzgün mermer bloklarla kaplanmıştır.
Kuzey cephede sivri kemerli bir giriş kapısı bulunur. Kapı üzerinde üç satırlık bir kitabe yerleştirilmiştir.
İç kısmı kubbe ile örtülüdür. Kubbe sekizgen kasnak üzerine oturtulmuş ve yaklaşık 14 metre çapındadır. Kubbe kiremitlerle kaplıdır.
18 x 18 metre ölçülerindedir. Doğu duvarında alt sıradaki pencereler çini kakmalı ayetlerle süslenmiştir. Mihrabı mermerdir ve geometrik motiflerle süslenmiştir.
Üzeri, kiremit örtülüdür. Caminin mermer mihrabı: geometrik desenlerle süslenmiş olup, yapıldığı dönemin en güzel örneğidir.
Zaman içinde yıkımlar ve depremler camide tahribata yol açmıştır. Örneğin: 1955 depreminde minaresi büyük ölçüde zarar görmüştür.
Caminin karşısında İlyas Bey’e ait olduğu kabul edilen kubbeli türbe vardır. Ayrıca caminin çevresinde zamanla harap olmuş medrese ve imaret gibi yapıların kalıntıları vardır.

HAMAM
Antik kentte, Milet hamamının bulunduğu yerde, 15.yüzyılda yapılmıştır. Osmanlıların bölgeyi fethetmesinden sonra yapılmıştır.
Dikdörtgen planlı olan hamamın yapımında: antik dönemlere ait taş parçaları kullanılmıştır. Yapıdan, günümüze, sadece: soyunmalık olarak kullanılan bölümü gelmiştir.
Ortadaki büyük kubbeli sıcaklığın hemen yanlarında ise, halvet hücreleri, sıcak su sarnıcının yanında bulunmaktadır. Kubbesi yıkılmıştır. Ancak, hamamın giriş ve iç kısmındaki duvarlarda bulunan gemi resimlerine dikkatinizi çekmek istiyorum. Bu resimler, söylenenlere göre, hamamın Milet şehrine gelen denizciler tarafından kullanıldığının ifadesidir.

MİLET MÜZESİ
İlçe merkezinin 40 km. uzağında, Miletos antik kenti içindedir. Müze: 1973 yılında hizmete açılmıştır. Miletos antik kentinde bulunan arkeolojik eserler: burada sergilenmektedir. Müze binasında: havuzlu bir hol, bir salon ve daha küçük iki salondan oluşmaktadır. Burada: MÖ.15.yüzyıla tarihlenen Myken seramikleri ve takip eden dönemlere ait, çeşitli eserler sergilenmektedir.
Aydın ili tanıtımı ve gezilecek yerlerle ilgili yazım için.
Söke ilçesi Karine antik kenti tanıtımı ve gezilecek yerlerle ilgili yazım için.







