Irak Babil

Babil Asma Bahçeleri

 

Yazının hemen başında belirtmeliyim ki: “Babil’in Asma Bahçeleri” olarak, Dünyanın 7 harikasından biri olarak kabul edilen yeri; gören, bilen yoktur. Hatta: dönemin sikkelerinde ve yine o dönemde, o yörede bolca bulunan çivi yazılı tabletlerde bile, buranın herhangi bir resmi veya resmi bilgi bulunmamaktadır.

Burası hakkındaki bilgilerimiz: antik dönem yazarlarının aktardıklarından ibarettir ve elbette kesinliği tartışmalı, kanıtlanmamış bilgilerdir. Ama: Dünyanın 7 harikası seçilirken, burası da o harikalar listesine dahil edilmiş ve kabul edilmiştir.

Evet: öncelikle “Babil” şehrinden ve şehirde ve çevresinde kurulan uygarlıktan söz etmek istiyorum. Söylediğim gibi, bu doğruluğu kanıtlanmamış bilgiler, antik dönem yazarlarından ve daha sonra bu bölgede kazı yapan bilim adamlarının buluntular eşliğindeki yorumlarından kaynaklanmaktadır.

Yine en başta belirtmekte yarar var. Babil şehri UNESCO tarafından 2019 yılında Dünya Kültür Mirası Listesine dahil edilerek koruma altına alınmıştır.

Babil

BABİL:  

Babil şehri, Basra körfezinin kuzeybatısında ve Akdeniz’in doğusunda, günümüzde Irak ülkesi sınırları içinde, Fırat ırmağının üzerinde yer almıştır. Bağdat şehrinin 85 km güneyindedir. Modern El-Hillah şehrinin yakınındadır.

Babil veya Tanrıların Kapısı, antik Yakındoğu’daki en ünlü kentlerden biridir.

Pek çok Mezopotamya kenti gibi uzun bir geçmişe sahiptir.

Hammurabi

İlk olarak Erken Hanedanlar döneminde yerleşilen Babil, MÖ 18’nci yüzyılda Hammurabi’nin saltanatı sırasında önem kazandı. Kendisi: Hammurabi ismini sonsuza dek yaşatacak ve günümüzde Paris Louvre müzesinde sergilenen ünlü “Hammurabi Kanunları” ile gündeme gelmiştir.

Hammurabi döneminden sonra ise, şehirde inişli çıkışlı bir gelişme görülür.

Babil
TARİHÇE:

Demir çağı boyunca Babil Krallığının kuzeydeki Asurlarla çalkantılı bir ilişkisi oldu.

Kent Semharib tarafından MÖ 689 yılında yıkıldı, ama oğlu Asurahiddina (saltanatı MÖ 680-669) tarafından büyük oranda tekrar inşa edildi.

MÖ 612’de, Asur devleti yıkıldığında, muzaffer Medler ve İskitler, gözlerini kuzeye çevirerek Babil’i Orta ve Güney Mezopotamya’nın hakimi durumunda bıraktı.

Nabopolassar ve Nabukadnezar (saltanatı: MÖ 604-562) adlı krallar yönetiminde Yeni Babilliler, kentlerini tekrar inşa ederken tapınaklara özel bir ağırlık verdi, ticaret şebekelerini tekrar canlandırdı ve refahlarını tehdit eden komşu devletlerle savaştılar. Suriye, Filistin ve Mısır üzerine seferler düzenlediler.

Bu seferler sırasında, MÖ 597 yılında İncil’de sözü edilen “Yahuda kralı Yehoyakin ve pek çok esirin Babil’e sürülmesi, daha sonra ise Kudüs şehrinde bulunan tapınağın yıkılması ve Yahudilerin son olarak MÖ 586’da toptan Babil şehrine sürülmesi eylemleri, onun zamanında olmuştur.

Nabukadnezar, bu seferler dışında ülkesinde iken, yorulmak bilmeyen bir inşaatçı olarak tanınırdı. Muazzam bir işgücüyle ürettiği kerpiçler ile, kraliyet mimarlarının denetiminde, saraylar, tapınaklar, kapılar ve görkemli surlar yaptırdı. En heybetli anıtlar, mavi sırlı tuğlalarla kaplanmıştı.

Böylece, başkentleri Babil, siyasal, kültürel, düşünsel ve dini bir merkez haline geldi.

Daha sonraki hükümdarlar zayıftı.

MÖ 556’da tahta çıkan meraklı, ilginç, entellektüel Nabunaid’in büyüyen Pers İmparatorluğunun dinamik kralı Büyük Kyros’un çağdaşı olmak gibi bir talihsizliği vardı.

MÖ 539’a gelindiğinde, Babil’i kuzey ve doğudan saran Persler, Ege’den Afganistan’a kadar uzanan geniş bir bölgeye egemendi.

Persler Babil’e saldırdığında, Nabunaid’in oğlu Belşazar yönetimindeki Babil güçleri dağıldı ve Persler bu büyük kenti savaşmadan ele geçirdi.

Antik Mezopotamya’nın bağımsız devletlerinin sonuncusu da böylece ortadan kalkmış oldu.

Babil
KENT PLANI:

850 hektarlık bir alan kaplayan Babil, Ninive (750 hektar) ve Ur (60 hektar) gibi şehirlerin yanında antik Mezopotamya’nın en büyük kentiydi.

İç kent bile, dev gibiydi.

Yaklaşık 400 hektar.

Orta ve Güney Mezopotamya’da kentsel nüfusları belirlemekte yararlanılan standart, hektar başına 200 kişi ölçüsü kullanılırsa, iç kentin nüfusu 80.000 olarak tahmin edilir.

Kent, iç içe iki müstahkem kısımdan oluşur ve kentin içinden kuzey-güney doğrultusunda akan Fırat, bu savunma sisteminin önemli bir öğesini meydana getirir.

Dış tahkimatlar, bir yanı Fırat’ın kendisi olan dev bir üçgen biçimindeydi.

Doğuya uzanan diğer iki cephe ise üç sıra duvardan ve bir hendekten oluşuyordu.

Bu üçgenin içinde, ayrıca tahkim edilmiş olarak dikdörtgen bir çekirdek halinde iç kent yer alırdı.

Babil Surlar

İÇ KENT:

Bunun bir öğesi, kentin başlıca anıtlarının bulunduğu kent merkeziydi, Kraliyet Sarayı, kült merkezleri ve eski yerleşim bölgesi buradaydı.

Babil’in dikdörtgen çekirdeği, Fırat ırmağının doğu kıyısında müstahkem bir kare olarak doğdu.

Bu alan Nabukadnezar tarafından batıya doğru genişletildi ve yaklaşık 1.6 x 2.4 km lik bir alanı kaplar hale geldi.

Tahkimatlar içteki 6,5, dıştaki 3.7 metre kalınlığında, iki sıra kerpiç tuğla duvardan meydana gelirdi.

Aralarındaki boşluk yol işlevi görürdü.

Duvarların dışında Fırat’a bağlı bir hendek kazılmış ve ırmaktan giriş demir parmaklıklarla engellenmişti.

Suyla temas eden duvarlar koruyucu bitümle yapıştırılmış pişmiş tuğlalarla desteklenmişti.

Kente girilen 8 kapıya, köprülerle ulaşılıyordu. En görkemli kapı “İştar Kapısı” ydı.

 

 

KENT PLANI:

Kent bir ızgara plan içinde, ırmağa paralel düz sokaklar halinde inşa edilmişti.

Böyle düzenli bir yerleşim Orta ve Güney Mezopotamya’da pek görülmeyen bir şeydi.

Tabletlerden semtler, çok sayıda kült mekanı ve diğer topoğrafik öğelerle birlikte bazı sokakların adları da bilinmektedir.

Sokak adları çarpıcıdır.

Bazıları sokakların çıktığı kapılara ismini veren tanrıların adını taşırdı.

Örneğin: “İştar, adamları (insanları) adına aracı.”

Diğer adlar ahlakidir. “İkizler sokağı” ve “Dar Sokak” (Ey kibirli, yere eğil” in alternatif adı)

Babil’in kent planı, ana dini yapılara önemlerini geri kazandırması açısından, tipik Yeni Asur kentsel yerleşim düzeninden ayrılır.

Sarayların ihtişamlı olduklarına kuşku yoktur.

Ama kentin merkezinde saray değil, Marduk Tapınağı ve zigurat yer alır.

Saraylar birbirinden ayrı, İç Kent’in kenarlarındadır.

Yeni Asur uygulamalarından bir başka farklılık da, dini merkez ve saray bölgelerinin yükseltilmemiş ve kentin geri kalanıyla aynı, düz zemin üzerinde bulunmasıdır.

 

ÖZEL EVLER

Özel evler, geleneksel Mezopotamya türüdür.

İki veya üç katlıdır ve ortasında bir avlu yer alır.

Bu evlerin, hatta Uruk ile Ur’daki aynı dönemden örneklerin olağanüstü büyüklükleri MÖ 6’ncı yüzyılda bölgenin refah düzeyini gösterir.

Babil Tanrısı Marduk

TÖREN YOLU VE MARDUK TAPINAĞI:

Dini merkeze, kuzeydeki İştar Kapısının önünden başlayan bir Tören Yolu ile ulaşılıyordu.

Mart veya Nisan aylarındaki Yeni Yıl Festivali sırasında bu yol boyunca tanrıları suretleri taşınırdı.

Sokak, daha sonra, Kuzey Sarayının yüksek duvarları ile karşısındaki burç arasında bulunan, aşk ve savaş tanrıçası İştar’ın sembolü olan aslan figürleriyle bezeli sırlı tuğladan kapıya ulaşırdı.

Babil İştar Kapısı

İştar Kapısı:

İştar Kapısının korunma durumu ilginçtir.

Nabukadnezar’ın sırlı tuğlalarla dekore edilmiş üçüncü ve son versiyonundan, sokak döşemesinden yukarı pek bir şey kalmamıştır.

Ancak, kapının 15 metre kadar derine inen temelleri, kutsal yapılara uygun şekilde, temiz kuma gömülü ve tanrı Marduk’un sembolü ejderler ve Adad’ın sembolü boğaların tasvir edildiği düz (sırlanmamış) tuğla rölyeflerle bezeliydi.

Bugün ziyaretçilerin gördüğü açığa çıkarılmış kısmı ve Berlin şehrinde Bergama Müzesindeki rekonsrüksiyonun dayanağını oluşturan bu duvarlardır.

Orijinal kapının yüksekliği muhtemelen 23 metre idi ve hem iç hem de dış surları kapsıyordu.

Berlin şehrindeki rekonstürsiyonda da görülebileceği gibi, kapı ve yanındaki duvarlar parlak mavi bir akaplan üzerine bazıları düz, bazıları rölyef olarak renkli sırlı tuğlalardan yapılmış aslan, boğa ve ejderlerce korunuyordu.

Birbirini izleyen krallar, bu kapıdan tantanalı törenlerle geçerek şehre girerlerdi.

Evet sırlı kobalt mavisi tuğlalardan inşa edilen ve boğalar ve ejderhalarla süslenmiş şehir kapısında, Nebukadnezar’a atfen bir yazıt yer alır: “Geçitlere vahşi boğalar ve vahşi ejderhalar yerleştirdim ve böylece onları görkemli bir ihtişamla süsledim ki, insanlar onlara hayranlıkla bakabilsin”

 

Zigurat:

Tören Yolu, İştar kapısı ve saraydan güneye doğru, zigarutı da içeren Etemenanki kompleksine doğru devam ediyordu.

Bu zigurat, Kitabı Mukaddes’deki Babil Kulesine karşılık gelir, ama pek çok defa yeniden inşa edilmiştir.

Ne yazık ki, bu yapının sadece yaklaşık 91 metre karelik bir alanı kaplayan temelleri günümüze ulaşmıştır.

Ama başka yerlerde daha iyi korunmuş örnekleri bulunan ziguratlara benzediği kuşkusuzdur.

Herodotos’a göre, 8 basamaklı, tepesinde tek odalı bir tapınak bulunan bir kuleydi.

Bu odada Marduk’un yatıp uyutulduğu bir divan ve yanında altıdan bir masa bulunurdu.

Muhafızlık görevi, bir kadına aitti.

Babil şehri hakkında en ünlü hikayelerden biri, bazı İncil bilginlerinin yanlış bir çevriye veya ustaca bir kelime oyununa dayandığına inandığı Babil Kulesiydi.

Tekvin Kitabı, Büyük Tufan’dan kurtulanların göğe ulaşacak bir kule inşa etmek istediklerini, ancak Tanrı’nın inşaatçıları kibirlerinden dolayı cezalandırdığını ve Dünya’da birçok farklı dil konuşmaya zorlandıkları bir yer olan Babil Kulesini anlatır.

Hikaye, Babel isminin karışıklık veya karıştırma anlamına gelen İbranice kelimeden türediğine dair bir İbrani inancından kaynaklanmaktadır. İronik bir şekilde, bu yorumun kendisi bir dil karışıklığıdır. Akadca Babylon ve Babel kelimelerinin kökü karıştırmak anlamına gelmez, tanrıların kapısı anlamına gelir.

Arkeologlar, İncil hikayesinde bahsedilen kulenin Marduk’a adanmış Babil’deki dev bir ziggurat olan Etemenanki olabileceğine inanıyorlar. İsmi, hikayede bahsedilen isimlerle örtüşen “göklerin ve yerin temelinin tapınağı” anlamına gelir.

1913’te araştırıldığında Etemenanki göğe kadar ulaştığı varsayılan kulenin gerçekte 61 metreye yakın bir yükseklikte olduğu ortaya çıkarıldı.

 

Evet tören yoluna devam edelim.

Sokak, buradan batıya dönerek Fırat’a ve batı yakasına yönelirdi.

Etemenanki ile kentin baş tanrısı Marduk’un tapınağı Esagila (veya E-sangil), “Başını kaldıran Tapınak” arasından geçerdi.

E-sangil’in planına ulaşmak kolay değildi, çünkü daha sonraki yerleşimlere ait 21 metre derinliğinde moloz ve bu noktanın dini geleneğini sürdüren bir Müslüman türbesinin altında bulunuyordu.

Araştırmacıların derin deneme çukuru, teşhise yardımcı yazıtlar bulunan döşeli bir zemine rastlayınca, tapınak şans eseri bulunmuş oldu.

Duvarları boyunca tüneller kazan işçiler, boyutları ortaya çıkardı.

86 x 78 metre ve doğuya doğru iki açık avlu.

İçerisine dair pek ayrıntı yoktur.

Herodotos’a göre, tapınakta tümü altından olmak üzere tanrının oturan bir heykeli, bir masa, bir taht ve kaidesi bulunuyordu.

Ama bu değerli eşyalardan hiçbir iz kalmamıştır.

NABUKADNEZAR’IN GÜNEY SARAYI:

Nabukadnezar’ın 3 ana sarayı vardı.

Kuzey Sarayı: şehir surlarının hemen ötesinde kurulmuştu. Yazlık saray ise, diğerlerine nazaran daha küçüktü. En önemli saray, bir odalar ve daireler labirentiyle çevrili, 5 büyük avlu içeren, Güney Sarayıydı.

Devasa Güney Sarayı pişmiş tuğladan yükseltilmiş bir platform üzerine inşa edilmişti.

Kamusal ve özel odaların bir eksen üzerinde dizili düz hatlı avlular (bu sarayda 5 adet) çevresine gruplanması Asur tarzını yansıtıyordu.

Babil Kral Sarayı taht odası

Avluların en büyüğünden girilen, dikdörtgen biçim Taht odasına, uzun yanındaki 3 girişten girilirdi.

Bu saray; hatta belki de bu odayı, Kitabı Mukaddes’teki Daniel Kitabında ölümsüzleştirilen Baltazar’ın şöleninin ve 200 yıl sonra Büyük İskender’in ölümünün gerçekleştiği yer olarak düşünülebilir. MS 323 yılında Nebukadnezar’ın sarayında ölen İskender, Babil’i İmparatorluğunun başkenti yapmayı planlıyordu.

Taht odasının dış duvarı, geometrik desenler, ağaçlar ve hayvanların tasvir edildiği sırlı tuğladan panellerle süslenmişti.

Asurlardan farklı olarak, Yeni Babilliler odaları taş ortostatlarla donatmamış veya girişleri devasa bekçi lamasularla korumamışlardı.

Gerçekten de, sırlı tuğlalar dışında, MÖ 6’ncı yüzyıl Babil’inin harabelerinde sanat veya zanaat adına pek bir şey bulunmamıştır.

Ancak metinler bizlere odaların kaliteli ahşapla donatılmış ve altın veya tunç ile süslenmiş olduğunu söyler.

Sarayın en kuzeydoğu ucunda, olağanüstü kalın bir duvarla çevrili ve zincirli kovalarla su çekilmek üzere tasarlanmış gibi görünen yan yana 3 çukurdan oluşan, değişik bir kuyu içeren 14 ufak, tonozlu depo odasının meydana getirdiği, müstakil bir öbek, akıl karıştırıcıdır.

Bu odalar, bir tür lüks çatı katı bahçesi olan, ünlü Asma Bahçelerinin temelleri olabilir.

MÖ 3’ncü yüzyıl tarihçisi Bel-Usur’a göre: bu bahçeler Nabukadnezar tarafından, Med eşinin kuzeydeki yurdunun ormanlarına duyduğu özlemi tatmin etmek için yaptırılmıştı.

Bu, Yunanlıları o kadar etkilemişti ki, Asma Bahçeleri Dünyanın 7 Harikasından biri olarak kabul edilmiştir.

 

KENTİN YAPIMI-İŞGÜCÜ VE MASRAFLARI KARŞILAYACAK PARA:

Bu kadar çok sayıdaki inşaat projesi için büyük miktarda insan gücüne ihtiyaç vardı.

Bu büyük ölçüde zaferle sonuçlanan seferlerden sonra Babil’e getirilmiş vasıflı ve vasıfsız yabancı işçilerle karşılanıyordu.

Antik Yakındoğu’da, insanların sürülmesi sık görülen bir olaydı ve isyan ihtimalini azaltmak için başvurulan bir yöntemdi.

Kudüs’ün MÖ 586’da ele geçirilmesinden sonra Babil’e sürülüne İbraniler bu açıdan yalnız değillerdi.

Ama genellikle, belli bir proje bittikten sonra böyle yabancıların daha iyi koşullarda yaşamalarına, toprak sahibi olarak toplumsal statülerini yükseltmelerine izin verilirdi.

Bu projeler için para da gerekliydi.

Ama o kadar kolayca bulunamıyordu.

MÖ 6’ncı yüzyıl ortalarına gelindiğinde, Babil ekonomisi zorlanmaya başlamıştı.

Zira ele geçirilen topraklar artık eski düzeyde katkıda bulunmuyordu.

Bunun sonucunda nüfus üzerinde oluşan baskı, istilacı Persler ve Büyük Kyros’un lehine önemli bir avantaj olmuş olabilir.

 

ŞEHRİN SONU:

İbrani geleneğinde Nebulkadnezar bir tiran, Babil ise işkenceydi. Kral, MÖ 6’ncı yüzyılın başlarında Kudüs’ü fethetmiş ve İbranileri Babil’e sürmüştü. İncil, onun Yahudi tapınağından kutsal eşyaları çalıp Babil’e götürüp Marduk Tapınağına yerleştirdiğini söyler. Saygısızlığını cezalandırmak için İncil, Daniel Kitabında Nebukadnezar’ın soyunun nasıl sona ereceği hatırlatılır. Hikayede: tahtın varisi Balşatsar, Kudüs’den yağmalanan kutsal kaplarla bir ziyafet verir. Şenlikler sırasında hayalet bir el belirir ve duvarda şu gizemli sözcükleri oluşturan tuhaf bir yazı belirir: Mene, Mene, Tekel, Ufarsin.

Sürgündeki Daniel, dehşete kapılmış kral tarafından duvardaki yazıyı yorumlaması için getirilir. Daniel yazıyı şöyle okur “Tanrı krallığının günlerini saydı. Medler ve Persler’e verdi”

Daniel’in tahmini gerçekleşti. MÖ 539 yılında Babil, Pers Kralı Büyük Kyros’un eline geçti ve Yahudiler sürgünden döndüler.

 

SADDAM HÜSEYİN:

1980’lerde Irak diktatörü Saddam Hüseyin, kraliyet sarayını yeniden inşa etmeye koyuldu. Selefleri gibi o da inşaat projelerinde yazıtlar bıraktı. Bazı tuğlaların üzerine Hüseyin Arapça olarak şunları yazmıştı: “Irak’ı yüceltmek için Nebukadnezar oğlu Saddam tarafından inşa edildi.”

 

Babil şehrinde bulunan Cyrus silindiri
CYRUS SİLİNDİRİ:

Kile oyulmuş, kama şekillerinden oluşan erken bir yazı biçimi olan çivi yazısıyla yazılmış bu silindirik kil belge, Kiros Silindiridir. Mezopotamya, Babil’de keşfedilen bu belge, MÖ 6’ncı yüzyıla tarihlenir ve en eski insan hakları bildirgelerinden biri olarak kabul edilir.

 

 

ŞİMDİ DE ANTİK DÖNEM YAZARLARININ BABİL ŞEHRİ HAKKINDAKİ YAZDIKLARI;

 

Heredotos

MÖ.490-480 yılları arasında doğan ve “Tarihin Babası” olarak anılan yazar: Marduk tapınaklarını şu şekilde anlatmaktadır.
“ Babil şehrinin her iki yakasında, birer kule vardı. Bu kulelerin birinde: çok sağlam bir surla çevrili “kraliyet sarayı” ve diğerinde ise: Babil’in Zeus’u olarak bilinen “Bel” in tapınağı bulunurdu.

Tapınak: her kenarı 400 metre uzunluğunda olan kare şeklinde bir yapıydı. Kapıları tunçtan yapılmıştı. Tapınak kompleksinin tam ortasında: 200 metrekarelik bir kule bulunuyordu. Bu kulenin üstünde bir ikincisi, onun üstünde ise üçüncüsü dikilmiş ve böylece toplam 8 kuleye ulaşılmıştı.

Sekiz kulenin hepsine: dıştan bütün yapıyı dolaşan sarmal biçimli bir merdivenle çıkılıyordu. Yolun hemen yukarısında, yukarıya çıkmakta olanların dinlenmesi için oturma yerleri bulunuyordu. En üstteki kulenin tepesinde ise: büyük bir tapınak gökyüzüne doğru yükseliyordu.

Tapınakta: işlemeli örtüler yayılmış, geniş bir divan, yanında da altın bir masa vardı. Bu kutsal yerde, hiç heykel yoktu. Eğer Bel rahipleri olan Kaldeliler’e inanacak olunursa: tanrının seçmiş olduğu Asurlu bir kadın dışında, orada kimse geceleyemezdi. Tanrının bizzat tapınağa girip, yatakta dinlendiği söylenir.”

Evet: Zigurat (tapınak kulesi): Mezopotamya uygarlığının en belirgin özelliğidir. Heretodos’un anlattığı gibi, tepesinde küçük bir tapınak bulunan, kerpiçten yapılmış, basamaklı bu kulenin işlevi, insanları mümkün olduğunca tanrıya yaklaştırmaktır.

Mısırlıların, Teb’de anlattığı buna benzer bir öykü vardır. “ Orada, Teb’li Zeus’un tapınağında da her zaman bir kadın geceler ve söylediklerine göre: Babil tapınaklarındaki kadın gibi, onunda erkeklerle cinsel ilişkiye girmesi yasaktır.”

Lykia şehri Patara’da da yine böyle bir örnek vardır: “ Orada da her zaman bir kahin bulunmadığı için, gerektiğinde kahinin yerine konuşan bir rahibe, gece boyunca tapınağa kapanırmış”

Babil Tapınaklarında: aşağıda ikinci bir kutsal yer bulunurdu. Burada: altın tahta oturan, tamamı altından yapılma büyük bir “Bel” heykeli: yanında da altın bir masa bulunurdu. Kaldelilerin anlattıklarına göre, bunların hepsini yapmak için 22 tondan fazla altın kullanılmıştır.

Evet, bu bölümde, yazının başında belirttiğim gibi, antik dönem yazarlarının “Asma Bahçeleri” hakkında, eserlerinde belirttikleri hususları anlatalım.

 

Berossos

Bu yazar, Büyük İskender’in çağdaşıdır. Yani: MÖ.350 yılında doğmuş olmalıdır. Kendisi: Kalde kökenli bir “Bel” rahibidir. Sonradan: Babil şehrinden ayrılarak, yaşamının kalan bölümlerini sürdürmek için “Kos” adasına yerleşmiştir. Burada: MÖ.280 yılında “Babil Tarihi” isimli bir kitap yazmış ve Yunanlıların, Mezopotamya ve Babil medeniyeti hakkındaki merak ettikleri hususları açıklamıştır.

Evet: yazar “Asma Bahçeleri” konusunu “II. Nabukadnezar” ile bağdaştırır.

“Sarayın: dağ biçimi verdiği ve üzerine her türlü ağacı diktiği “taş tepeler” vardır. Ayrıca: bitkilerin ekildiği bir cennet kurdu. Çünkü: Med ülkesinden gelmiş olan karısı Amytis’in, anavatanındaki manzaranın özlemini çekiyordu.”

“Ve, bu sarayın içine diktirdiği yüksek taş teraslarda, dağ manzarasını aynen kopya etti. Bunları: her çeşit ağaçlarla donatıp “Asma Bahçeler” denen yapıyı kurarak, benzerliği tamamladı. Çünkü: Med ülkesinde büyümüş olan karısı, dağlık yerlere tutkundu.”

Yerel kaynaklar: Nabukadnezar’ın bu karısından hiç söz etmezler. Ama, Babil ve Medler arasında, bir hanedan evliliği, tarihsel açıdan akla yatkındır. Berossos’un yazdıklarına göre: bu Med prensesinin ismi “Amytis” tir.

 

Diodoros

Bu yazar Sicilyalıdır. MÖ.1’nci yüzyıl ortalarında yaşamıştır. Onun “Asma Bahçeleri” konusundaki tanımları şunlardır:

“ Akropolisin yanında “Asma Bahçeleri” dedikleri yer vardır. Bunu “Semiramis” değil, daha sonraki bir kral: Suriyeli odalığını hoşnut etmek için yaptırmıştır. Çünkü: Pers ırkından olan ve ülkesinin dağlarındaki yeşilliklerin özlemini çeken kadın; kraldan; Pers ülkesindeki doğal manzaraya benzeyen bir bahçe yapılmasını istemiştir.”

“Bahçe alanı: her bir kenarda, 4 plethron’a erişiyordu. Bahçenin yolu: yamaç gibi eğimli olduğundan ve yapının birkaç bölümü kat-kat birbirinin üstünde yükseldiğinden; tiyatroya benzeyen bir görüntü ortaya çıkıyordu. Teraslar yükselirken: bunların altında, bahçenin bütün ağırlığını taşıyan ve kademeli olarak birbirinin üstüne binen galeriler yapılmıştır.”

“50 kübit yükseklikteki en üst galeri: bahçenin en yüksek katını oluşturuyordu ve şehir surlarının kuleleriyle aynı yükseklikteydi. Şehir surları: 22 ayak kalınlığında ve her iki sur arasındaki geçit ise, 10 ayak eninde idi.” (Yani, şehir iki sıra sur ile korunuyordu)

“ Galerilerin tepesi: 16 ayak uzunluğunda ve 4 ayak genişliğinde taş kirişle kapatılmıştı. Bu kirişlerin üstünde, çatı olarak belirlenen bölüm bulunuyordu. Çatıda: birinci tabakada: katranla döşenmiş bir kamış tabakası, bunun üzerindeki ikinci tabakada: çimento ile yapılmış iki sıra pişmiş tuğla ve üçüncü tabakada ise: topraktan gelen nem aşağı inmesin diye kurşundan yapılmış bir kaplama vardır.

Bu üç sıra kaplamanın üstünde: toprak yığılmış ve zemin düzleştirilmiştir. Çünkü: büyük ağaçların kökleri için yeteri kadar derin bir toprak tabakası gerekiyordu ve her türden ağaç sık aralıklarla dikilmişti. Bu ağaçlar: büyüklükleriyle ve çekicilikleriyle görenlere keyif veriyordu. Işık alan galerilerde ise, kraliyet köşkleri bulunuyordu.

Bir de: en üst kattan gelen açmaların ve bahçelerin su gereksinimlerini karşılayan makinelerin bulunduğu galeri vardı. Makineler, Fırat ırmağından bolca su çekerler, ancak bunu dışarıdan kimse göremezdi.”

 

Quintus Curtius Rufus

Yazar “İskender Tarihi” isimli kitabında, “Asma Bahçeleri” hakkında şunları belirtmektedir.

“ İç kalenin zirvesinde “Asma Bahçeleri” vardır. Bu bahçelerin yükseklikleri: şehir surlarına denktir. Buradaki ulu ağaçlar, güzel gölgeler verirler. Ağaçların gövde çevresi 12 ayak ve yükseklikleri 50 ayak kadardır. Bu ağaçlar, anavatanlarında bile, bu kadar büyüyemezlerdi. Bu ağaçlar: birbirinden 20 ayak uzaklıktaki, 20 kalın duvar tarafından taşınırlar.

Bu duvarlar: taş paye dizileriyle yükseltilmişlerdir. Duvarların üstünde, ayrıca: sulama için getirilen suyu taşıyan sağlamlıkta, taş kaldırım bulunmaktadır.

Bahçelere uzaktan bakanlar: bunları, dağlarında uyuklayan ormanlar sanırlar. Çünkü: dev ağaçlarla tepeleme dolmuş olan bu muazzam yapı, hala ayaktadır.”

 

Strabon

Aslen Sinoplu olan ünlü yazar “Coğrafya” adlı eserinde “Asma Bahçeleri” hakkında şunları yazmıştır.

“ Babil şehrinde surların çevresi 385 stadiondur. Kalınlıkları ise, 32 ayaktır. Surların üzerinde bulunan kulelerin arası 50 kübit, yükseklikleri ise 60 kübittir. Surların üstündeki yoldan: karşılıklı 4 atlı araba, rahatlıkla geçebilirdi.

Asma Bahçeleri: dörtgen şeklindedir. Her bir kenarın uzunluğu: 4 plethrondur. Küp benzeri temeller üzerine, kat-kat sıralanmış, kemerli tonozlardan oluşur. Pişmiş tuğla ile asfalttan yapılmış olan, içleri oyuk temeller, en büyük ağaçların dikilmesine imkan veren derinlikte, toprakla doldurulmuştur.

Temeller: tonozlar ve kemerler de: pişmiş tuğla ve asfalttan yapılmıştır. Üstteki teraslara, bir merdivenle çıkılıyordu. Basamakların yanında ise oyuklar vardı. Fırat ırmağından çekilen su; bu işle görevlendirilenler tarafından, bu oyukların içinden, yukarıya itiliyordu. Çünkü: 1 stadion enindeki ırmak, şehrin ortasından akıyor ve bahçe de ırmak kıyısındaydı”

 

Philon

MÖ.250 yılları civarında yaşamış olan yazar, Byzantionludur. Yazar “Asma Bahçeleri” hakkında şunları yazmıştır.

“ Yer düzeyinde dikilmiş, bitkiler vardır. Ayrıca: bir teras tepesine: kökleri toprağın derinliklerine gömülmüş ağaçlar bulunmaktadır ki Asma Bahçelerinin yapım tekniği budur.

Bütün kitle: taş sütunlarla desteklenmiştir. Alttaki tüm alan: oyuk sütun kaideleriyle kaplanmıştır. Sütunlar: çok dar aralıklarla yerleştirilmiş kirişler taşırlar. Kirişler: palmiye gövdelerinden yapılmıştır. Çünkü: palmiye gövdesi tahtası: çürümez ve ıslakken ağır bir baskıya maruz kaldığından, yukarı doğru kıvrılır.

Üstelik: kıvrım ve yarıkları içine yabancı maddeler alabildiğinden: köklere besin sağlarlar. Bu yapı: geniş bir toprak kitlesini taşır ve bu toprak kitlesi içinde: geniş yapraklı ağaçlar, çeşit çeşit çiçekler ve kısacası göze hoş gelen her türlü bitki bulunur.

Bütün alan: yerdeki toprak gibi sürülmüştür. Toprak: aşılamaya ve çoğaltmaya çok uygundur. Böylece: alttaki sütunlar arasında gezinenlerin başları üstünde: sürülü bir tarla uzanır. Toprağın en üst düzeyi: ayaklar altında ezilirken, alttaki sıkı toprak bozulmadan kalır. Yukarıdaki havuzlara çekilen suyun bir kısmı: eğimli kanallardan, düz bir çizgide aşağıya akar.

Bir kısmı da, spiraller yoluyla ve mekanik güçlerle itilerek yukarı doğru fışkırır. Böylelikle: yüksek bir seviyedeki çıkış yerinde bir araya getirilen sular: bahçenin tümünü sulayarak, bitkilerin derinlerdeki köklerini ıslatır, toprağı sürekli nemli tutar.

Bunun için: çimenler hep yeşildir ve nemle irileşip dolgunlaşan ağaç yaprakları; esnek dallara sımsıkı bağlanarak büyürler. Kök ıslak tutulduğu için; zeminin altındaki kanal ağında dolaşarak her yana dağılan su yukarıdan emildiği için ağaçların yerleşik düzeni ve kalitesi korunurdu.

Evet: bu; kraliyet lüksünün bir sanat yapıtıdır ve en çarpıcı yanı da: tarım emeğinin izleyicilerin başının üstünde asılı olmasıdır. “

 

Byron

Bu yazar “koyun sürüsüne çullanan bir kurt gibi gelen Asurlu” olarak “Sanherib”(MÖ.704-681)i tanımlamaktadır.

Sanherib: botaniğe meraklı bir kraldır. Ninovada’ki sarayının yanında: uçsuz bucaksız bir bahçe düzenlemiştir. Bu bahçeyi, askeri seferlerinde: uzak yerlerden topladığı nadir ve egzotik fidanlar, otlar ve ağaçlarla donatırdı. Eğer anlatımda kullanılan “yün üreten ağaçlar” biçimindeki garip deyim doğruysa; Hindistan’dan “pamuk” bile getirdiğine inanılmaktadır.

Sanherib: kuşatma olasılığına karşın, önlem almak için olsa gerek: Ninova’ya gereken su stoğunu güvenceye almak amacıyla: “Khosr ırmağı” na bent çektirmiştir. Hatta: hala izleri görülen erken tarihli bir yapının yerine birkaç millik su kemerler bile yaptırmıştır. Bu nedenle: bahçelerine yeterli sulama sağlamak için özenle önlem aldığına da emin olabiliriz.

Babil Çivi Yazılı Tabletlerinde: Bahçeler Hakkındaki Bilgiler:

Asur kralı I. Tiglat-Pileser (MÖ.1115-1077): bereketli bahçeleri ve meyve ağaçlarıyla gurur duymaktadır.

Kral II. Asurnasirpal (MÖ.883-859): iç kale ile Dicle ırmağı yanındaki kraliyet bahçelerini nasıl kurduğunu, bunları askeri seferlerde yabancı bölgelerde elde edilen bitki türleriyle nasıl donattığını “Asurnasirpal Steli” nde belirtmektedir. “

Yukarıdan gelen su kanalları bahçelere akar. Patikalar, güzel kokularla doludur. Zevk bahçesinin çağlayanları, gökteki yıldızlar gibi parlar. Asmalar gibi salkım salkım meyveler kuşanmış nar ağaçları, bu zevk bahçesindeki esintileri zenginleştirir. Ben, Asur-nasir-apli, sevinçler bahçesindeki bir sincap gibi boyuna meyve toplarım”

Evet:”Asma Bahçeleri” nin varolup olmadığı konusundaki bu yazıtlardan sonra: eğer varsa, bu bahçelerin Babil şehrinin neresinde kurulduğu hakkındaki teorilerden söz edelim.

Arkeolog Koldeway’e göre

“Babil’in Asma Bahçeleri” olarak düşünülen yer: tonozlu yapı olarak bilinen, Güney Sarayının kuzeydoğu köşesindeki yerdir. Burada: tonozlu dört ova ve bir yer altı avlusu bulunmaktadır ki bu yapı Koldeway tarafından şöyle tanımlanır:

“ Bir orta geçidin her iki yanında: birbirini dengeleyen, aynı ölçü ve şekildeki 14 odacık, sağlam bir duvarla çevrilidir. Bu bölümün çevresinde, bir koridor dolanır. Bunun kuzey ve doğu tarafı: iç kalenin dış duvarını oluşturur. Batıdaki odacıkların birinde: hem Babil ve hem de eski dünyanın başka herhangi bir yerinde görülmeyen bir “kuyu” bulunur.

Bu kuyunun hemen yanında, birbirine yakın üç çukur vardır. Bu çukurların ortada olanı kare, diğer ikisi ise, dikdörtgen şeklindedir. Bundan çıkarılan sonuç: burada bir mekanik hidrolik sistem bulunduğudur. “

Bu sistem: bizim zincir tulumbamız ile aynı ilkede çalışmaktadır. Zincire asılı kovalar, duvarın üzerine yerleştirilen bir çarkın üzerinde dönüyordu. Bugün bu yörede kullanılan ve dolap denilen bu düzenek, sürekli bir su akışı sağlıyordu.

Tonozlu yapı, tüm özellikleri dikkate alındığında, Babil şehrindeki yapılar içinde, oldukça farklıdır. Yapıda, taş kullanılmıştır. Bu taş kullanımı da, yapının özelliğini ortaya koymaktadır. Zaten, tüm şehir kazılarında, çok sayıda yontma taşın çıkarıldığı iki yer bulunmaktadır.

Buralar: tonozlu yapı ve sarayın kuzey duvarıdır. Ancak: Asma Bahçeleri hakkındaki tüm yazıtlarda, şehirde taşın kullanıldığı yalnızca iki yerden söz edilmiştir ki, bunlar: sarayın kuzey duvarı ve Asma Bahçeleridir.

Tonozlu yapının “Asma Bahçeleri” olarak düşünülmesi için, Koldeway şunları öne sürmektedir.
“ 1. Başka yerde hemen hemen hiç olmayan yontma taş kullanılması,
2. Ağır bir üst yapıyı tutmak için planlandığı anlaşılan, ender kalınlıktaki duvarlar.
3. Hiç görülmemiş tipte bir kuyunun varlığı. “

Tonozlu yapıda sonradan yapılan kazılarda elde edilen bulgular şunlardır: “tonozlu yapıdaki kemerli odalar gurubunun, daha sonra sıradan işlerde kullanıldığı tespit edilmiştir. Orada: Nebukadnezar’ın MS. 10 ve 35’nci yıllara tarihlenen bir çivi yazısı tablet arşivinin bulunduğu yani bir depo olarak kullanıldığı anlaşılmıştır.

Bu çivi yazılı metinlerde: o dönemde, Babil şehrinde tutsak olarak bulunan yabancı sürgün guruplarına ayrılan yiyecek payı, yağ ve arpa listesi bulunuyordu. Tabletlerden birinde: Yahudi kralı Yehoyakin ile maiyetinin ismen anılması yeterince şaşırtıcı olup, çivi yazılı kaynaklar ile “İncil” arasındaki uyumlu bağlantının örneği görülmektedir.

Ayrıca: bu duvarların gerçekten bir bahçeyi taşımaya yetecek güçte olup olmadığı kuşkuludur ve bu duvarların Tören yolunun devamını destekleme işlevi yürüttüklerine karar verilmiştir.

En önemli sorun: tonozlu yapının, su stoklarına ve ırmağa olan uzaklığıdır. Burada: özellikle Strabon’un bahçelerin ırmak kıyısında bulunduğunu net olarak söylediğini unutmamak gerekir.

Yine, kazılarda görevli “Wiseman” isimli arkeolog: Asma Bahçelerinin, Nabukadnezar ile kraliçenin oturmuş oldukları “Batı Sarayı” ile “Fırat ırmağı” arasında, dış kısımdaki Batı Savunma Yapısının (110×230 metre) üzerine ve kuzeyine yerleştirildiği görüşünü öne sürmektedir.

Şöyle der: “ Batı savunma yapısındaki kazılar, yazlık saray ya da köşk olabilecek saray benzeri bir yapının alt düzeylerini açığa çıkardı. Ama girişi yoktu, demek ki giriş doğrudan saray platformundan yüksek bir yol ya da köprüyle gidilen daha yüksek bir düzeyde olmalıydı.”

Evet, bu bahçelerin Fırat ırmağının doğu kıyısındaki teraslarda bulunması, batıdan esen çöl rüzgarlarına açık olacaklarından ve hiçbir güzellikleri bulunmayacağından uygun olarak düşünülmemektedir. Asma Bahçelerin: surlarla korunan teraslar üzerinde, kuzeye doğru devam eden, saraydan görülebilecek amfitiyatro benzeri bir düzen oluşturularak yapıldıkları düşünmek en mantıklıdır.

Bu varsayım: kalenin dışında, kuzeye doğru uzanan bahçelere kolayca erişim avantajı sağlamaktadır. Kazılarda: burada, büyük çapta sulama için uygun olan derin kanallar bulunmuştur. Ancak, bunlar, büyük olasılıkla, surların dışındaki hendek sistemine su sağlayan, su kanalları olarak da değerlendirilmektedir.

Son olarak: Iraklı bilim adamı Dr. Mu’ayyad Damerji: ırmak kıyısındaki; 25 metre kalınlıktaki iki büyük duvarın, zift ve hasırla kaplı basamaklardan oluşan, teraslar şeklinde yapıldığına dikkat çekmektedir. Nabukadnezar: kraliyet bahçelerini tarif ederken “büyük bir savunma duvarına benzer” demekle, yapay bir dağ manzarasını ifade etmiş olabilir.

 

BABİL ŞEHRİNDEKİ KAZILAR

1900’lü yılların başında, Alman Arkeolog Robert Koldewey tarafından: Babil şehrinin büyük bölümü gün yüzüne çıkarılmıştır.

Kazılarda elde edilen en önemli buluntular içinde: o dönemde kralların ağzından yazılan çivi yazılı tabletlerdir. Bu çivi yazılı tabletlerde: krallar, yapılarının inşaat programlarını, yaptıkları onarımları ve getirdikleri yenilikleri, uzun uzun anlatıyorlardı. Çünkü, tek düşünceleri, yapıtlarının tanrının aklında kalmasını sağlamaktır.

Ama, yazının başında belirttiğim gibi, bu çivi yazılı tabletlerde birçok bilgi olmasına rağmen “Asma Bahçeleri” hakkında herhangi bir bilgi bulunamamıştır. Ancak: öte yandan kazıların halen sürdüğü ve her an bunlar hakkında bilgiler veren bir kısım tablet bulunup bulunmayacağı da meçhuldür.

Çünkü: Yunanlı ve Romalı antik dönem yazarlarının anlattıkları gerçekten etkileyicidir. Bu nedenle: “Babil şehrinde bulunduğu öne sürülen Asma Bahçeleri” çeşitlilikleri ve büyüklükleri, konumları nedeniyle “Dünyanın 7 harikası” listesine dahil edilmişlerdir.

Sümer Şehirleri-Uruk

Uruk şehri

Önce şunu belirtmekte yarar var. Ben diğer yazılarımın aksine, gidip burayı görmedim, çünkü zaten halen buraya gitmek oldukça güç. Gitseniz bile, burayı ziyaret etmek daha da güç. Öğrendiğime göre, halen buranın yakınlarında Irak ülkesi topraklarında bulunan askeri bir üst/karargah bulunuyormuş ve buranın ziyaret edilmesinde zorluklar çıkarıyorlarmış.

Peki niye bu kadar ayrıntılı bir tanıtım yazdım? Bu şehir, tarihin en eski ve belki de ilk şehirlerinden birisi. Araştırdım, inceledim ve ortaya çıkardığım bilgileri derleyerek burada okuyucuya sunmayı istedim.

İşte, Sümerlerin meşhur şehirlerinden Uruk.

Evet, şehir günümüzde yukarıda sözünü ettiğim gibi, Irak ülkesinde “Tek el-Varka” ismiyle biliniyor.

Günümüzde şehir: Arapçada “Tek el-Varka” adıyla bilinir.

Aramice/İbranice’de ise “Erech” olarak bilinir.

Irak ülkesinin Al Mutanna ilinin başkenti Samava şehrinin 30 km doğusundadır.

Günümüzdeki Bağdat şehrinin 241 km güneyindedir.

Uruk şehri

ARKEOLOJİK ARAŞTIRMALAR:

Uruk şehri, İngiliz araştırmacı William Loftus tarafından, 1849 yılında bulunmuştur.

Ancak ilk belirgin kazı çalışmaları Alman bir ekip tarafından, I Dünya savaşından önce yapılmıştır.

Savaş nedeniyle ara verilen çalışmalar, 1928 yılında yeniden başlar ve devam eden kazılarda birçok önemli Sümer tableti bulunur.

Uruk şehri

ŞEHRİN KONUMU:

Şehir, Fırat nehrinin bir kanalının doğu kıyısında yer almaktaydı. Ancak bin yıl boyunca kanal kurudu ve şehirden yaklaşık 19 km kadar uzaklaştı.

Şehir 6 km lik bir alana yayılmıştır.

 

 

ŞEHRİN ÖNEMİ:

Şehir, antik bir Sümer şehridir.

Hatta Erken Sümer’deki en başarılı kenttir.

Yerleşimciler MÖ 6. Binyıl civarında Mezopotamya taşkın yatağına geldiler.

Bu yenilikçiler, Dicle ve Fırat sularını kullanmak ve bölgedeki tarımı daha iyi yönetmek için bir kanal sulama sistemi tasarladılar.

Başarılı zengin tarım ticaret merkezleri yarattılar.

Zenginlik, yerleşimleri köye dönüştürdü ve köyler binlerce sakini olan şehirlere dönüştü.

Yaklaşık MÖ 3500 yıllarında veya daha önce kurulduğu düşünülen şehir, en parlak dönemini MÖ 3000 ile 2000 yılları arasında yaşamış ve daha sonra önemini kaybetmiştir.

1960 ve 1970’lerde yapılan arkeolojik araştırmalar, Uruk şehrinin Protoliterate döneminde; bölgedeki en büyük yerleşim yeri olduğunu ortaya çıkarmıştır.

Kent gerçekten de çok büyüktü.

Bir zamanlar şehirde tahminlere göre 40-50 bin kişinin yaşadığı düşünülmektedir.

En erken yerleşimcilerin duvarları bulunamamıştır. Ancak EH-1 dönemine ait kerpiç tahkimatların uzunluğu, neredeyse 10 km idi ve 435 hektarlık devasa bir alanı çevreliyordu.

Evet: Şehrin duvarları, zamanın mühendislik harikası olarak tasvir edilir. Bu duvarların, daha sonraki dönemlerde yapılan duvarlardan bile sağlam olduğu söylenir.

Sümer kentlerinin anıtsal dini binalarının önemi çarpıcıdır ve daha önceleri neolitik kasabalardan önemli bir farklılık gösterir.

Daha sonraki dönemlerde, kralların oturduğu saraylar bu merkezi konuma yükselir ama daha ilk zamanlardan itibaren Sümer’de tapınaklar baskın olmuştur.

Çünkü kentin ana tapınağında oturan tanrı veya tanrıça, kentin ve herkesin gerçek yöneticisi olarak kabul ediliyordu.

Diğer tanrılar kente dağılmış, daha küçük tapınaklarda yüceltilirdi.

Uruk şehri zigurat

 

Ziguratlar:

Uruk şehrinin yanı sıra, Sümerler tarafından dünyadaki en eski kent olarak kabul edilen Eridu ve önemli kutsal kent olan Nippur gibi diğer kentlerde de tapınaklar inşa edilmiş, tekrar biçimlendirilmiş ve yeniden inşa edilmiştir.

Üzerinde durdukları tümsekte önceki tapınakların kalıntılarıyla gittikçe yükselmiştir.

Güney Mezopotamya’nın düz coğrafyasında, bu platform kuleler, insanların gözüne dağ gibi görünmüş olmalıdır.

Nihayetinde, dağ vazgeçilmez oldu, dolayısıyla eğer kentin gücü yetiyorsa, yeni bir tapınağa özel bir kutsal dağı yapılırdı.

Zigarut adlı, özel olarak inşa edilen bu basamaklı platformlar, Mezopotamya mimarisinin kilit biçimlerinden biridir.

Uruk şehri Zigurat

En ünlü Zigurat:

En ünlü örnek ise, Ur şehrindeki Ur-Nammu Ziguratıdır.

MÖ 2100 civarında inşa edilmiştir.

Yükseklik 25 metreydi.

Üstünde ay tanrısı Nanna’ya adanmış bir tapınağın bulunduğu zigurat, 1930’larda Leonard Wooley tarafından kazıldı ve en alt katın cephesi ve anıtsal merdiven, bir zamanların Irak devlet başkanı Saddam Hüseyin tarafından inşa ettirilmiştir.

Saddam Hüseyin döneminde kısmen yeniden inşa edildi.

Ziguratın en alttaki katmanı, Ur-Nammu’nun orijinal yapısına karşılık gelir, üstteki iki katman ise Babil restorasyonlarının bir parçasıdır.

1991 yılındaki Körfez Savaşında, zigurat, hafif silah ateşiyle hasar görmüş ve yapı patlamalar ile sarsılmıştır.

Bugün yakınlarında dört bomba çukuru görülür ve ziguratın duvarlarında 400 civarında kurşun deliği bulunur.

 

ŞEHİRDEKİ İLKLER:

İlk destan: İlk destan Gılgamış Destanı burada yazıldı.

Kümes hayvanlarının evcilleştirilmesi.

Sulama sistemi kurulması. Dicle ve Fırat nehirleri yakınında, tarımsal üretimleri arttıran bir sulama sistemi geliştirildi.

İlk tarımın yapılması.

Tam anlamıyla dini olmayan liderli ve hiyerarşik sıralamalı bir toplum yapısının ortaya çıkması. Örneğin: asker denen bir sınıf oluşuyor.

Metalurjide ustalaşma var, döküm yaygınlaşıyor ve hızlı bir seramik üretim çarkı kullanılıyor.

Çömlekçilik: Şehirde çanak-çömlek türleri çoğunlukla kavanoz formları ve kaseleri içeriyordu. Konik kaseler, ağız çaplarına göre iki kategorik türe ayrılırdı. Kraliyet mezarlığında 24 farklı çanak-çömlek türü bulunmuştur. Evet, dönemin karakteristik seramiği: “Devrik ağızlı kase” dir. Bu kase aslında bir tür ölçü birimi idi, buğday ve benzeri maddelerin ticaretinde bu kase ölçü birimi olarak kullanılıyordu. Bu yüzden, kase yakın çevrede de birçok yerde kullanıldı.

Müzik aletleri: Ur şehrindeki buluntular arasında son derece süslü müzik aletleri kalıntıları da vardı. Dört kadınla ilişkilendirilen ana çukurda, birkaç lir bulundu. Bu aletlerin çoğu, gümüş kaplamalı ahşaptı. Şehirde bulunan lirlerde genellikle bir inek, geyik, sakallı boğa ve bir buzağı gibi hayvan tasvirleri vardı. Özellikle dikkat çeken lir, Kral mezarı olarak adlandırılan mezarda bulunan Boğa başlı lirdir.

 

Uruk şehri çivi yazılı kil tablet

YAZININ GELİŞİMİ:

Sümerlerin, MÖ 4’ncü bin yıl sonları ile 3’ncü bin yıl başlarında, bürokratik bir kayıt aracı olarak geliştirdikleri çivi yazısı: Yakındoğu kültürleri için neredeyse 3000 yıl boyunca başlıca yazı sistemi oldu.

Sami (Akadça ve Ugaritçe) ve Hint-Avrupa (Elamca/Eski Farsça, Hititçe) ve Hurri-Urartu (Hurri dili ve Urartuca) gibi farklı ailelerden, dillerce kullanıma uyarlanmıştı.

MÖ 1’nci bin yıl içinde, bu sistem, yerini daha basit Fenike alfabesi ile türevlerine bıraktı.

Tarihlendirilen en son çivi yazılı tabletler, MS 1’nci yüzyıldan kalmadır.

Bu yazının içeriği, ancak 19’ncu yüzyılda tekrar keşfedilecekti.

Çivi yazısı adını tek sesler, heceler veya bütün sözcükleri göstermek için, çeşitli şekillerde birleştirilen V biçimli dar oyuklardan alır.

Antik Mezopotamya’da, katipler en çok tercih edilen yazı materyali olan kil tabletler üzerine, üçgen uçlu bir kamış kalemi, nemli yüzeye bastırarak yazarlardı.

Sonra tabletler kurumaya bırakılırdı.

Nadiren fırında bilinçli olarak veya kaza sonucu yangında sertçe pişerlerdi.

Pişmiş tabletler, son derece iyi korunmuştur.

Doğal şekilde kuruyanlar hasarlanmaya meyillidir.

Irak ve komşu ülkelerdeki kazılar bu tabletlerden binlercesini ortaya çıkardı.

Gerçi arkeologların bir tablet bulmadan önce yıllarca kazı yapmalarının gerekebileceğini ve pek çok kazı alanının hiç tablet içermediğini de belirtmekte yarar var.

Tabletler: ekonomi, toplum ve tarih üzerine, büyük miktarda bilgi içerir ve antik Yakındoğu üzerine bildiklerimizin omurgasını oluşturur.

Çivi yazısını ilk olarak Protoliterate dönem sonlarında, ilk olarak tapınakların hesap tutmak için kullandığı bir piktografi veya proto-çivi yazısı sisteminden gelişti.

Uruk şehrinin yazının ilk gelişiminde kilit role sahip olmasının nedeni: bu tür prot-çivi yazısı tabletlerin en çok sayıda bu kentten, Eanna bölgesinden gelmiş olmasıdır.

Bu tabletlerin çoğu envanter listeleridir.

Üzerlerinde mesela bir hayvan resminin yanında dairelerin onları ve çizgilerin birleri ifade ettiği bir sayı bulunur.

Bu listeli tabletlerle pek çok Mezopotamya kazılarında bulunan, saymak için kullanılan kil semboller arasında bir bağıntı var gibi görünür.

Dış yüzeylerinde sayısal işaretler olan kil semboller (küre ve konikler) ve bullalar (içi boş toplar) daha kullanışlı olan kil tablet üzerindeki göstergeler sistemine dönüşmüştü.

Sümerlerin yazıyı icat etmesinin özünde de bu sayı kaydetme prosedürünün kolaylaştırılması yatıyordu.

“9 koyun” veya “15 sepet arpa” dan daha karmaşık bir şeyle söylenebilmesi için, değişikliklere ihtiyaç vardı.

Yazıların orijinal logografik (sözcük başına bir sembol) niteliğini sürdürüp geliştiren Çinliler in aksine, Sümerler bir hece yazısı yönünde ilerlediler.

Bazı resimler, sözcükleri simgelemeye devam etti, ama diğerleri sesleri temsil etmeye başladılar.

Gittikçe daha soyutlaşan resimler en sonunda sadece çivi izi öbekleri haline geldi.

Bu dönüşüm yazının kullanımının dramatik şekilde yayıldığı Erken Hanedanlar döneminde tamamlanmıştır.

Sümer çivi yazısı, Akadça yazmak için kullanıldığında ek uyarlamalar yapıldı.

Akadça, 19’ncu yüzyılın ortalarında çözülmüştü ama Sümerce belgeler hala enderdir ve çok iyi anlaşılamıyordu.

Fransızların 1877’de Telloh’ta (antik Girsu) başlayan kazılarından ve 1889(dan itibaren Amerikalıların Nippur’daki kazılarından sonra Sümerce tabletler bol miktarda ortaya çıktı.

Artık dil ayrıntılı olarak incelenebilmektedir.

Uruk şehri çivi yazılı kil tablet

Kil tabletlerden örnek:

“Bir mangustun pis kokusu……. Kendini önemli kılan vurulmuş bir adam” Evet bu diyalog, bilinen en eski medeniyet olan Sümer başkenti Uruk’taki kil tabletlere kazınmış halde arkeologlar tarafından bulunmuştur.

 

Gılgamış heykeli

GILGAMIŞ DESTANI

Uruk şehrinin yarı efsanevi kralı Gılgamış, dünyanın ilk destan kahramanıdır.

Gılgamış’ın babası rahip kral Lugalbanda, annesi tanrıça Ninsun’dur.

Uruk şehrinin efsanevi kralı ve sonradan tanrılaştırılan Gılgamış hakkında yazılan ve şiir şeklindeki destanın ilk 5 şiiri, Sümer dilinde yazılmıştır.

Daha sonra geliştirilerek dünyanın ilk edebiyat eseri ortaya çıkmıştır.

Destanda, Tanrıça İnanna’nın şehirde kendisine, şehrin tanrısı Anu ile yarışacak bir tapınak yaptırdığından ve şehrin İnanna’ya tapınma yöntemlerinin çarpıklığı yüzünden, bozulduğu yazılıdır.

Özellikle, tanrı Anu, başrahibe endişelerini aktarır.

“Şehrin baş tanrısı Anu’ya verilen önemin azaldığını ve hatta giderek yok olduğunu, İnanna’nın şehirde baş tanrıça gibi gözüktüğünü ve Anu tapınağını büyüten Gılgamış’tan yardım istediğini anlatır.”

Destanda Enkidu dan söz edilir.

Enkidu, şehre geldiğinde kentin bir töresi olan şölen tarzındaki yemeklerle karşılaşır ve yer, içer eğlenir. Kent eğlence mekanıdır da denebilir.

Ayrıca özgürleşme mekanıdır. Ayrıca kendine dair gelenekleri de bünyesinde barındırır.

Uruk kentinin çevresi surlarla kaplıdır, yedi sürgülü kapısı bulunur. Kenti dış alanlardan ayıran bir sınır bulunur. Ayrıca surların tepesinde gözcüler vardır. Yani, kent güvenlik kavramının son derece iyi olduğu bir yerdir.

Kentin kralı Gılgamış ve Enkidu, Sedir ormanının gözcüsünü öldürmek için yola çıkarlar.

Ancak yola çıkmadan önce, kentin yaşlılar kurulu onlara yol gösterir, bilgi verir.

Çünkü kentte dayanışma vardır, tecrübeler bir nesilden diğer nesle aktarılır.

 

Evet, destanın genel konusu şöyle özetlenebilir:

Gılgamış Uruk kentinin kralıdır ve halkına baskı yapmaktadır. Tanrılar çok güçlü bir kişi olan “Enkidu” yu onun karşısına çıkarırlar. Bu ikili önce karşı karşıya gelir, sonra arkadaş olurlar ve birlikte çok zor işler başarırlar. Sonra tanrılar Enkidu’nun ölümüne karar verirler ve Enkidu ölür. Ancak Enkidu’nun ölümü Gılgamış’ı çok sarsar ve ölümsüzlüğü aramaya başlar ama bulamaz.

Uruk şehri Gılgamış destanı çivi yazılı tablet

GILGAMIŞ DESTANI VE NUH TUFANI BAĞLAMI:

Bölgede araştırmalı yürüten Sir Woolley’in anlatımlarına göre: “Kazı yapılan bölgede, derine inildikçe çok önemli bir buluntu ortaya çıkarıldı. Bu, Ur şehrinin krallar mezarlığıydı.

Araştırmacılar Sümer krallarının ve soylularının gömüldüğü bu mezarlıkta birçok efsanevi sanat eserine rastladılar. Bunlar: miğferler, kılıçlar, müzik aletleri, altından ve kıymetli taşlardan yapılmış sanat yapılarıdır.

İşçiler çamur olmuş tuğlaların içinden, 1 m kadar derine daldılar ve çanak çömlekleri çıkarmaya başladılar.

Ve sonra birdenbire her şey durdu. Artık ne çanak, ne çömlek, ne kül vardı, sadece suyun getirdiği temiz çamur.

Kazıya devam edildi.

2.5 m kadar temiz kil tabakasından geçilerek, derine dalındı ve sonra birdenbire işçiler, bu devrin insanları tarafından yapılmış, zımpara taşından aletler ve çanak-çömlek parçalarına rastladılar.

Çamur iyice temizlendiğinde, altında kalmış bir medeniyet ortaya çıktı.

Bu durum, bölgede büyük bir su baskını meydana geldiğini gösteriyordu. (Bu durum Nuh Tufanı ile ilişkilendiriliyor.)

Ayrıca, mikroskobik analiz, temiz kilden kalan bir katmanın, eski Sümer uygarlığını yok edecek kadar büyük bir tufan tarafından buraya yığılmış olduğunu gösteriyordu.

Gılgamış destanı ile Nuh Tufanı öyküsü, Mezopotamya Çölünde kazılan bir kuyuda, ortak bir kaynakta birleşmişti.

Sonuç olarak: Asuranipal kitaplığında bulunan 12 tablette, Gılgamış, Tufan olayından kurtulan Utnapitin ile görüşür. Burada Tufan Olayı (Nuh Tufanı) anlatılır.

Bu olay, daha sonra, üç semavi dinin kutsal kitabı Tevrat’ta detaylı anlatıldığı gibi, Gılgamış Destanı ile büyük benzerlik göstermektedir.

Pek çok tarihçi Gılgamış Destanının MÖ 8’nc yüzyılda Homeros tarafından derlenen İlyada ve Odiseus destanlarına etkisi olduğunu ileri sürerler.

 

KRALLAR MEZARLIĞI-BÜYÜK ÖLÜM ÇUKURU:

19 yüzyılda İngiliz araştırmacı Leonard Woolley, bir zigguratın yakınlarında gömülü yüzlerce mezar keşfetti.

Başlangıçta 1850 mezar ortaya çıkarıldı.

Ancak daha sonra 260 tane daha ek mezar bulundu.

Bunlardan sadece 16 tanesi benzersizdi.

Çünkü mezarların yapısı, zenginlikleri ve ritüelleri açısından diğerlerinden ayrışıyordu.

Kraliyet soyundan gelen ölülere ait olduğu düşünülen mezar odaları taştan yapılmıştı ve muazzam zenginlikler barındırıyordu.

Taş odalardaki cesetler, öbür dünyadaki ihtiyaçlarını karşılayabilsinler diye bol miktarda erzak konulmuştu.

Cenaze töreni sadece ana ceset için yapılmıştı.

Ana ceset gömüldüğünde, insanların geri kalanı, o kişinin onuruna kurban edilerek, daha sonra gömülürdü.

Evet, Büyük ölüm çukuru bulunduğunda: son derece kötü durumdaydı.

Odadan geriye; sadece birkaç taş ve iyi durumdaki lapis lazuli saplı altın bir hançer, oyun tahtaları ve dövülmüş altın bir miğfer ve akik boncuklar kalmıştır.

Büyük ölüm çukuru, kadınlara veya genç kızlara ait olduğu düşünülen, diğer cesetlerle birlikte, içeride sergilenen silahlı adamların bedenleri için, mezarlık görevi gören açık kare şeklinde bir alandı.

Böylesine büyük bir gömü uygulaması, askerlerin ve öbür dünyada kendisine eşlik edecek bir kadın korosunun kurban edilmesiyle başlatıldı.

Uruk şehri Kraliçe Pu-abi başlığı

KRALİÇE PUABİ MEZARI:

Ur şehrindeki kraliyet mezarlarından biri neredeyse tamamen ayakta kalmıştı ve bu durum en çok kraliyet soyundan gelenlerin bedeninde büyük ölçüde zarar görmeden bırakılmış hazineleri nedeniyle dikkat çekmektedir.

Böyle bir beden, erken dönem kraliçelerinden, Kraliçe Puabi’ye aitti ve altın, gümüş, lapis lazuli, akik ve akik boncuklardan yapılmış mücevherleri nedeniyle tanımlanması kolay olmuştu.

Ayrıca Kraliçe ünvanını belirleyen en büyük ipuçları, yazıtta adının yazılı olduğu bir silindir mühür ve karmaşık çiçek desenleriyle şekillendirilmiş altın süslemelerden oluşan kat kat tacıydı. Kazı yapanlar Kraliçe Puabi’nin kalıntılarının yakınında 3 silindir mühür buldular, birinde ismi çivi yazısıyla yazılmıştı.

Wooley, bir kez daha yaklaşık 12 x 4 m ebatlarındaki iyi korunmuş mezarın ölüm çukuruna inen; bir toprak rampa ortaya çıkardı ve silahlı adamlardan, ayrıntılı başlık takan kadınlara kadar çeşitli cesetler buldu.

Çukura doğru inerken, saz hasır izleri buldu ve bunlar, kraliyet mezarını dolduran toprakla teması önlemek için eserleri ve bedenleri örtmüştü.

Çukurun seviyesinin 2 m altında, duvarlarında kapısı olmayan taştan yapılmış bir mezar odası vardı ve tek erişilebilir girişi çatıdandı.

İçeri girdikten sonra, mezarın içinde 4 ceset yatıyordu, ancak en önemlisi açıkça kraliçenin cesediydi.

Bu süslü başlık ve küpe çifti, Ur şehrindeki kraliyet mezarlığında Kraliçe Puabi’nin cesediyle birlikte bulundu.

Başlık 20 altın yapraktan, iki lapis ve akik ipinden ve büyük bir altın taraktan oluşuyordu.

Ayrıca, gerdanlıklar, kolyeler ve büyük ay şeklinde küpeler takıyordu.

Vücudunun üst kısmı omuzlarından kemerine kadar uzanan değerli metallerden ve yarı değerli taşlardan yapılmış boncuk dizileriyle kaplıydı.

On yüzük parmaklarını süslüyordu.

Bitkileri ve hayvanları tasvir eden altın kolye uçlarına sahip binlerce küçük lapis lazuli boncuktan oluşan bir taç veya fileto, görünüşe göre başının yakınındaki bir masanın üzerindeydi.

Puabi ile birlikte odada iki görevli vardı, biri başının yanında, diğeri ayaklarının dibinde çömelmişti.

Odanın duvarlarında çeşitli metal, taş ve çanak çömlek kaplar vardı.

Mezarı sağlamdı ve içeriği kraliyet mezarlığında bulunan zenginliğin tipik bir örneğiydi.

Diğer kraliyet mezarları gibi, rampa ile erişilen derin bir çukurun dibine yerleştirilmiş bir odadan oluşuyordu.

Wooley bu çukurlara, içerdikleri insan kurbanları nedeniyle dramatik bir şekilde ölüm çukurları adını vermişti.

Kireçtaşı molozundan yapılmış, tonozlu oda, çukurun kuzeydoğu tarafında yer alıyordu.

Yaklaşık 9 x 14 fit ölçülerindeydi ve tavanı zeminden 5 fit yukarıdaydı.

Puabi nin bedeni odadaki ahşap bir tabutun üzerinde yatıyordu.

Adı ve ünvanı, üzerinde bulunan 3 silindir mühürden birinin üzerindeki kısa yazıdan bilinmektedir.

O dönemdeki çoğu kadın silindir mühürü “………..” nin karısı olarak okunurken, bu mühür kocasından hiç bahsetmemiştir.

Bunun yerine, kraliçe olarak adını ve ünvanını vermiştir.

Adını oluşturan iki çivi yazısı işareti başlangıçta Sümerce’de “Shub-ad” olarak okunmuştur.

Ancak bugün Akadca da “Pu-abi” (veya daha doğru bir ifadeyle Pu-Abum” “Babanın sözü” anlamına gelir) olarak okunması gerektiği düşünülür.

Eresh (bazen yanlışlıkla “nin” olarak okunur) ünvanı Kraliçe anlamına gelir.

Erken Mezopotamya’da kadınlar, hatta seçkin kadınlar bile, genellikle kocalarına göre tanımlanıyordu.

Örneğin: Lagash şehir devletinin (Ur şehrinin doğusunda) yöneticisinin karısının silindir mührü üzerindeki yazıt “Bara-namtara, Lagash şehir devletinin yöneticisi Lugal-anda’nın karısı” şeklindedir.

Puabi’nin kocasından bahsedilmeden tanımlanması, onun kendi başına kraliçe olduğunu gösterebilir.

Eğer öyleyse, muhtemelen ilk yöneticisi Sümer Kral Listesinde Mesannepada olarak bilinen Ur un Birinci Hanedanlığından önce hüküm sürmüştür.

Ur şehrindeki kraliyet mezarlarının üzerindeki Mühür Baskı Katmanlarından çıkan yazıtlı eserler, tüm güney Mezopotamya nın kontrolünü talep eden yöneticiler tarafından kullanılan bir onursal unvan olan Kısh Kralı Mesannepada adını taşır.

 

 

BÜYÜK BİR ÇUKURDA BULUNANLAR:

Büyük bir çukurda, 6 silahlı muhafız ve 68 hizmetçi kadın vardı.

Saçlarında altın ve gümüş kurdelelar vardı.

Bir kadın hariç: uyku iksiri etkisini göstermeden önce bağlayamadığı kıvrılmış gümüş kurdelayı hala elinde tutuyordu ve bu iksir onu efendisiyle birlikte acısız bir şekilde öbür dünyaya taşıdı.

 

CENAZE TÖRENLERİ:

Törenin ilk bölümünde, ceset adaklarla birlikte mezara yatırılır ve ardından tuğla ve taşla kapatılırdı.

Törenin bir sonraki bölümünde, ölüm çukurları muhafızlar, hizmetçiler, müzisyenler ve öküz veya eşek gibi hayvanlarla doldurulurdu.

Hizmetçilerin, kraliyet ailesiyle birlikte nasıl gömüldükleri pek bilinmez.

Tüm bedenler düzenli bir şekilde düzenlenmiştir ve huzurlu görülmektedir.

Kadınların giydiği gösterişli başlıklar bozulmamıştır ve bu da öldüklerinde yattıkları veya oturdukları varsayımını destekler.

Başlangıçta hizmetçilerin insan kurbanları olduğunu ve kralın gücünü göstermek ve halka açık bir gösteri yapmak için öldürüldükleri düşünülmüştür.

Daha sonra hizmetçilerin ölümde başlarda; hizmet etmeye devam etmek için gönüllü olarak zehir tükettikleri konusu düşünülmüştür.

Her hizmetçinin yanında, zehri içebilecekleri küçük bir kupa bulunmuştur.

Zehir, odanın mühürlenmesinden kaynaklanan boğulma nedeniyle ölüm nedeni olan bir sakinleştirici de olabilir.

Bazı araştırmacılar, bazı kafataslarında künt travmaya bağlı bulgular bulmuştur. Bu durum üstlerine gönüllü hizmet etmek yerine, zorla öldürüldüklerini gösterir.

 

DİNSEL YAPISI:

Uruk şehri: Sümer gökyüzü tanrısı “Ana” (veya Anu) a adanan, batıdaki Kullaba ve aşk tanrıçası İnanna’ya (Akadça İştar) adanan doğudaki Eanna adlı 2 yerleşim yerinin birleşmesinden oluşmuştur.

Şehir, tanrıların büyüğü “Anu” ya adanmıştır.

Sümer tabletlerine göre: İnanna yani İştar, daha sonra şehirde kendine bir tapınak yaptırır ve Anu’nun tapınağı ile yarışır.

İnanna, Uruk şehrinin mitolojik tarihinde önemli bir rol oynamıştır çünkü kutsal Eridu şehrinde, babası tanrı Enki’den kutsal meh’i çalan ve Uruk şehrine getiren kişidir.

Meh, Çivi yazısını ilk tercüme eden kişi olan Kramer’in sözleriyle “Sümer uygarlığının kültür örtüsünün temeli olan ilahi fermanlardı.”

Sümerler tarafından, tanrılar tarafından yaratılan ilk şehir ve onlar için kutsal bir yer olarak kabul edildiğinden, meh’in Uruk şehrine taşınması, bir şehirden diğerine güç ve prestij aktarımı demekti.

İnanna ve Bilgelik Tanrısı Masalında:

Enki tanrısı, meh’lerin çalındığını öğrendiğinde, onları Eridu’ya geri getirmek için büyük çaba sarf eder.

Ama boşunadır.

İnanna babasını kandırmıştır ve artık iktidarın merkezi Eridu değil, Uruk şehri olacaktır.

Eridu, kırsal yaşamla ve yaşamın fışkırdığı ilkel denizle ilişkilendirilmiştir.

Uruk, yeni yaşam biçiminin yani şehrin somutlaşmış halidir.

Hikaye, eski bir Mezopotamyalıya Eridu’nun öneminin neden azaldığını ve Uruk’un neden yükseldiğini açıklamış olurdu. Bu tanrıların işiydi.

Evet, şehirde rahipler ve soylular bulunuyordu.

Onlara yüce ulular diye seslenilirdi. Yani ulu olmayanlar da vardı. Yani, ulu olanlar ve olmayanlar olarak kentte farklı sosyal sınıflar oluşmuştu.

Tabii ki ulu olmayanlar, ulu olanlara hizmet etmekle yükümlüydü.

Fırat nehrinin doğusunda bulunan Uruk şehri halkı, bu nehre “Yüce Fırat” derlerdi.

Tanrıların eskiden orada yaşadığına inanırlardı. Uruk halkı, çok tanrılı dine mensuptu.

Huzuruna çıkmak istedikleri tanrı için hazırlanırlar ve rütiel tarzı eylemlerde bulunurlardı.

Rahiplerin, tapınağın tanrısına adaklarda bulunduğu tuğladan yapılmış devasa basamaklı kuleler vardı.

Uruk şehri

ŞEHRİN KURULUMU-YERLEŞİM

Uruk şehri, 500 m arayla yerleştirilmiş, iki anıtsal gruptan oluşur. Yani, şehir iki bölüme ayrılmıştı.

1-Eanna Bölgesi.

2-Daha eski Anu bölgesi.

 

ŞEHİRDEKİ TAPINAKLAR:

Biri, en azından ileriki dönemlerde, gök tanrısı An (veya daha sonra Akadlara göre Anu)

Diğeri ise, onun kızı bereket, seks ve savaş tanrıçası İnanna’ya (Eanna bölgesi) adanmıştır.

Uruk şehri İnanna Tapınağı cephesi

 

Eanna Bölgesi:

Araştırmacılar bu bölgenin, Tanrıça İnanna’ya atfedildiğini söylerler.

Eanna bölgesi, şehrin geri kalanından duvarlarla ayrılmıştı ancak bunun törensel amaçlar için mi olduğu yoksa daha yeni Eaanna Bölgesini inşa ederken inşaatçıların bir sebepten dolayı bir duvara mı ihtiyaç duyduğu belirsizdir.

Araştırmacılar erken tanrı Anu’nun, kızı İnanna’nın popülaritesinin artmasına kadar, erken şehre başkanlık ettiğini ve bu sırada ona Eanna Bölgesinde duvarlarla tamamlanmış özel bir konut verildiğini öne sürerler.

Tapınaklar yeryüzündeki tanrıların gerçek ikametgahı olarak kabul edildiğinden ve İnanna düzenli olarak her şeyi kendi istediği gibi yapmayı tercih eden bir tanrıça olarak tasvir edildiğinden, belki de duvarlı bölge, ona sadece biraz mahremiyet sağlamak içindi.

Öte yandan; İnanna’nın Mezopotamya’da popüler bir tanrı olmaya devam etmesine rağmen, tanrıçaların (İştar ile birleşmiştir) aynı zamanda ve aynı oranda kadın hakları kötüleştikçe, güç ve prestijlerinin azaldığı belirtilir.

Bu durumda, belki de Eanna bölgesi, erkek rahip sınıfına erişimi kısıtlamak için duvarlarla çevrilmişti.

Ancak bu durum elbette kesinlik kazanmamıştır.

Evet, arkeolojik araştırmalar, Eanna bölgesinin Protoliterate dönemde, uzun bir tarihi olduğunu, bu bölgede bir dizi tapınak ve bunlara bağlı dini binaların bulunduğunu ortaya çıkarmıştır.

En anıtsal yapılar burada bulunuyordu.

Bu yapılar çok hasarlıdır ve hiçbirinin planı kesin değildir ama 3 parçalı modelin görkemli ve süslü versiyonları olduğu anlaşılır.

Burada yapılan araştırmalarda, 5 katta kireçtaşı tapınağı, 4 katta muhteşem bir inşaat programı başlatıldığı görülür.

Bundan sonra inşa edilen binalar, öncekilerden çok daha büyük oldu.

Bazı binalar için yeni yapı dekorasyon teknikleri kullanıldı.

An bölgesinin aksine, Eanna bölgesindeki tapınaklardan hiçbiri, yatay platformlar üzerinde yükselmiyordu.

Pek çok defa, yeniden inşa edilmiş ve yerine yenileri yapılmış olmakla birlikte, tümü de toprak düzeyinde tapınaklardı.

Tek başına tapınakların planları, simetrik olabilirken, mimari kompleks içindeki yapısal öğelerin yerleşiminde bir simetri yoktu.

Beyaz tapınakta kullanılan, çok girişli standart üç parçalı planın yanı sıra, T biçimli bir tür kat planı da kullanılmıştır.

Yanık kalas buluntuları, orta odaların üstünde çatı olduğunu gösteriyor.

İçeride sunaklar yoktu, ama yere gömülü ocaklar vardı.

Tapınağın bir ucunun mimari açıdan daha önce çıkması, kült heykelinin burada olduğunu düşündürür.

 

 

  1. Kat:

Burada iki anıtsal yapı gurubu bulunur.

 

I.Anıtsal Yapı Gurubu:

Batıda:

Mozaikli tapınak var.

Mozaikli avlu, 4. Düzeyde, bölgeye yaklaşanlar için, görkemli bir ön alan işlevi görüyordu.

Geniş bir avlu ve revaktan oluşur.

Burada mimari süslemeler dikkate değerdir.

Geniş uçları: parlak siyah, kırmızı veya beyaz sırla boyanmış, pişmiş kilden, geniş koniler, sütun ve duvarların yüzeylerine, şişkin tırnaklar gibi yerleştirilerek, parlak renkli geometrik desenlerden oluşan, devasa bir mozaik yaratılmıştır.

Bu tür mozaikler, Sümerlerdeki inşaatçıların en çok tercih ettikleri süslemelerden biri haline gelmiştir.

 

 

Doğuda:

Çok önemli bir yapı gurubu vardır.

Bunlar: kare yapı ve Riemchen Tapınak binalarıdır.

Ayrıca: kare bir büyük avlu ve üçlü planı olan 2 çok büyük bina (Tapınak-1 ve Tapınak-2) yer alır.

 

 

II Anıtsal Yapı Gurubu-An Bölgesi;

Araştırmacılara göre, burası Tanrı Anu’ya atfedilmiştir.

Çünkü, 3000 yıl önce, bu tanrı için bir kutsal alanın bulunduğu yerdir.

Burada, yüksek bir teras üzerine inşa edilen, bir dizi tapınak vardır.

Bunların en iyi korunmuş olanı, 4. Kattaki “Beyaz Tapınak” tır.

Bunun tabanında ise, Taş bina olarak adlandırılan, labirent planlı bir bina bulunur.

Uruk şehri Beyaz Tapınak duvarı

 

Beyaz Tapınak:

Beyaz tapınağın ölçüleri: 17 x 22 m dir.

Yaklaşık MÖ 3000 tarihli Beyaz Tapınak, erken dönem Sümer Yüksek Tapınaklarının güzel bir örneğidir.

Geçmişi, en azından MÖ 4. Bin yılın başlarına veya ortalarına kadar uzanan bir tapınağın en son inşa edilen hali, 13 metre yüksekliğinde bir terasın üzerinde, tek başına durmaktadır.

Tarihsel dönemlerde, kentin bu bölgesinde Anu’ya ibadetin izleri olduğundan, tarih öncesinde de Beyaz Tapınakta An’a ibadet edildiği kabul edilir.

Kerpiç duvarların dışı, beyaz sıva ile kaplıdır.

Yapının modern adı da buradan gelir.

Buna ek olarak, dış duvarlar payandalıdır.

Bu tür payandalar, Mezapotamya’da tuğla mimarisinde üç boyutlu süslemeler katmanın, tipik bir yolu olan çıkıntılı bir desen oluşturuyordu.

Tapınağın üç parçalı kat planı, 3 uzun dikdörtgen birimden meydana geliyordu.

Orta kısımdaki geniş holün bir ucunda, kült heykeli için basamaklı bir kaide, ortasında ise bir sunak vardı.

Uruk şehri Beyaz Tapınak

İki yandaki kısımlar, küçük odalardan oluşuyordu.

Merdivenler düz bir çatıya çıkıyordu.

Tapınağın girişlerinden biraz özede, platformun kuzeydoğu yönündeki rampa görünür bu durum törenlerin önemine işaret eder.

Rampa, önce platformun tepesine tırmanan, sonra binanın çevresini dolanarak diğer taraftaki, belki uzun güneybatı, belki de kuzeybatı cephesindeki girişe yönelen bir tören alayının varlığını işaret eder.

Evet, Uruk kenti, antik tapınaklarının prestiji sayesinde, MS 3. Yüzyıla kadar varlığını sürdürdü.

Ancak, Beyaz Tapınağın o zamana kadar kullanılmış olması, pek muhtemel kabul edilmez.

Buna karşın, kentin diğer başlıca tapınak bölgesi olan Eanna bölgesinde, gökyüzünün evindeki pek çok tapınakta ibaret, MÖ 2. ve 1. Yüzyıla kadar devam etmiştir.

Bu bölgede Tanrıça İnanna egemendi.

Sümerlerden sonra da varlığını devam ettiren bu önemli tanrıça Akadlar ve Babilliler tarafından Astarte veya İştar olarak benimsendi ve Anadolulu Kubala (Kibele) ve Yunan tanrıçası Artemis ile de ortak özellikleri vardı.

 

 

URUK ŞEHRİNDEKİ ARKEOLOJİK BULUNTULAR

Sümer kentlerinde resim sanatının gelişiminin başlangıcında, dini imgeler önemli rol oynar.

Sümer dinini öğrenmek için; Uruk şehrinde bulunan Uruk Vazosu, heykel başı ve oyma süslemeli silindir mühür gibi sanat eserlerindeki tasvirlerden yararlanılır.

Uruk vazosu

 

URUK VAZOSU:

Yüksek (modern kaidesi de dahil 1.05 m), ince uzun, kaymak taşından, tanrıça İnanna’ya hürmet konulu yontma ritüel sahneleriyle süslü bir kaptır.

Eanna bölgesinde bulunan vazo, yaklaşık MÖ 3000’de yapılmıştır.

Benzer ritüel kapları resimli, her zaman çitler halinde, üzerlerinde silindir mühürlerde kült sahneleriyle bezelidir ki bu söz konusu vazo için de geçerlidir.

En önemli eylemler: tepe satırda yer almaktadır.

Burada bir rahibe, hatta belki de İnanna’nın kendisi, erken Sümer uygulamalarına uygun olarak, tanrılara yaklaşırken çıplak olan rahiplerce getirilen armağanları kabul eder.

Arkalarında ise, tanrıçaya püsküllü bir kemer sunan, ilginç ve büyük ölçüde hasarlı bir figür durur.

Giyinik bir hizmetkarın, beklediği bu önemli insan, hükümdar olmalıdır.

İnanna’nın arkasındaki tepeleri ilmekli ve arkalarından aşağı doğru flamaların sarktığı iki alem, tapınağın kapı direklerini temsil ederken, kapı direklerinin sağına doğru tapınağın içi gösterilmiştir.

Sümer tarihi boyunca bu alemler İnanna’ya eşlik ederek, onun kimliğini belirtir.

Vazonun daha dar, orta bölgesinde, çıplak rahipler yiyecek ve içecek adaklarıyla birlikte geçit halindedir.

Daha ufak iki bölgeye bölünmüş olan, en alt satır: tanrıçaya bu zenginliği sağlayan iki dünyası gösterir; hayvanların (üst) ve bitkiler dünyasını (alt)

Bitkilerin hemen altındaki dalgalı şerit de Uruk topraklarının bereketinin asıl kaynağını temsil eder. Fırat Irmağı.

Evet bu vazo benzersizdir.

Antik Uruk şehrinde birisi de böyle düşünmüş olmalı ki, tanrıçanın başının hemen üzerindeki kenar kısmını, bakır perçinlerle onarma zahmetine girmiştir.

Uruk vazosu, antik Yakındoğu ve Akdeniz sanatının 2 önemli geleneğinin işaretlerini verir.

Uruk vazosu

1’ncisi:

Vazo üzerindeki oymalar boyanmış olmalı ki, bu alışkanlık Yunan ve Roma heykeltıraş ve mimarlarca da sürdürülmüştür.

 

2’ncisi:

Figürlerin profilden gösterilmesi, antik Yakındoğu, Mısır ve erken Yunanistan’da rölyef heykel ve resimlerde standart bir pozdur.

Evet bu vazo, yani Uruk vazosu günümüzde Bağdat şehrindeki Irak Müzesinde sergileniyor.

Uruk şehri Heykel Başı

 

HEYKEL BAŞI-WARKA MASKESİ

Uruk hanımı olarak da bilinir.

1939 yılında Uruk şehrindeki Alman Arkeoloji Enstitüsü tarafından keşfedilmiştir.
MÖ 3100’den kalma olan maskenin, tapınaklardan birindeki çok daha büyük bir eserin parçası olması muhtemeldir ve İnanna’yı temsil ettiği düşünülmektedir.

Mermer heykel, insan yüzünün en erken tasvirlerinden biridir.

Heykel, Nisan 2003 tarihinde Bağdat savaşları sırasında çalınmıştır. Eylül 2003 tarihinde bir çiftçinin tarlasına gömülmüş halde bulunmuş ve Irak Ulusal Müzesine geri getirilmiştir.
Maske bugüne kadar sitede bulunan en önemli eserdir. Sümer “Mona Lisa” sı olarak da adlandırılır.

Bu nesne, kireçtaşından, gerçeğin üçte ikisi boyutunda, 20 cm yüksekliğindeki bir kadın maskıdır.

Bu da Eanna bölgesinde bulunmuştur.

Bu bir tanrıçanın mi yoksa bir rahibenin mi yüzüydü?

Mask bu haliyle de muhteşem görünmekle birlikte, kakmalarla ve eklemelerle donatılmak üzere özenle hazırlanmıştır.

Kadının başının üzerindeki geniş yivler, gerçek görünümlü saç veya bir başörtüsünü tutan yüzeylerdir.

Göz ve aşlar renkli macunlar veya taşlarla doldurulmuştur.

Düz arka yüzündeki 4 delik, düz bir yüzeye tutturulmasını sağlar.

Maska eşlik eden vücuttan iz yoktur.

Başka materyallerden yapılmıştı, kil veya ahşap olabilir.

Boyanmış ve değerli taşlarla süslenmişse bu iki materyal de gayet iyi iş görebilir.

Çeşitli materyallerden yaratılmış bu tür figürler, Mezopotamya kaynaklı daha ileri tarihli metinlerde tasvir edilir, gerçekten de çok mecralı figürler bundan böyle antik Yakındoğu ve Akdeniz’deki tüm kültürler tarafından üretilmiştir.

Uruk şehri Kraliçe Pu-abi’nin silindirik mührü

DİĞER DİNİ NESNELER-SİLİNDİRİK MÜHÜRLER:

Damga mühür: MÖ 6’ncı binyıldan itibaren kullanılmakla beraber, yuvarlak yüzeyine desenler oyulmuş taş silindirler mülkiyet veya yetki belirtmenin çok daha popüler bir yolu haline geldi.

Kumaş, ip ve kille kapatılmış küpler, kille kapatılmış depo kilitleri ve kil tabletler üzerindeki belgeler bu ayırıcı resimlerle işaretlenmiş nesnelerdir.

Sahibi mührü döndürerek deseni nemli kil üzerine bastırırdı.

Silindirler genellikle ip geçirilmesi için, boydan boya delik olduklarından mühür, giysi veya bedene iliştirilerek taşınırdı.

Neyse ki antik Mezopotamyalılar geometrik desenlerle yetinmemişti.

Tanrı, insan ve hayvanları hareket halinde görmek istiyorlardı.

Bunun sonucunda, desenlerin bireyselleştirilmesi, ihtiyacından dolayı son derece çeşitli olan minyatür sahneler, antik Yakındoğu’daki dini inançlar hakkında önemli ipuçları sunar.

Av ve savaş gibi din dışı konular, bu kadar popüler değildi.

Silindir mühürlerinin kendilerinin yanı sıra, kilde bıraktıkları izler de arkeolojik kayıtlarda iyi korunmuştur.

Oyma tarzı ve konular zaman içinde, belirgin şekilde değiştiğinden, mühürler tarihlendirme için yararlı göstergelerdir.

Ayrıca mühürlerin dağılımlarının izinin sürülmesi, Mezopotamya ekonomileri, köy ve kentler arasında artan mal dolaşımı ve seçkin gurupların bu kaynaklar üzerinde artan denetimleri hakkında değerli bilgiler verir.

Silindirim mühürlerin kullanımı, Mezopotamya’ya has yazı sistemi olan çivi yazısının ömrüyle yakından bağlantılıdır.

MÖ 1’nci bin yılda çivi yazısının yerini alfabe aldığında, silindir mühürler de ortadan kalktı ve yerlerini tekrar damga mühürlere bıraktılar.

Uruk şehri Sümer Kraliyet Standardı

 

UR KRALİYET STANDARDI-BAYRAĞI:

Bu buluntu, Ur şehrindeki Kraliyet Mezarlığının en büyük mezarlarından birinde, odanın bir köşesinde bir adamın sağ omuzunun üzerinde dururken bulunmuştur.

Ancak bu kutunun esas işlevi bilinmemektedir.

MÖ 2600-2400 yılları arasına tarihlenir.

Ölçüleri: 21.59 x 49.53 x 12 cm dir.

Ur şehrindeki kazıları yürüten arkeolog Leonard Woolley, bunun bir direk üzerinde standart yani bayrak olarak taşındığını ve bu yüzden yaygın olarak bu isimle anıldığını öne sürmüştür.

Bir başka teori ise, bunu bir müzik aletinin ses kutusunu oluşturduğudur.

Evet: her tarafı deniz kabuğu, kırmızı kireçtaşı ve lapis lazuli mozaiğinin orijinal ahşap çerçevesi çürük olarak bulunmuş ve iki ana panel, toprağın ağırlığıyla birlikte ezilmiştir.

Yapıştırma görevi gören kaplama zifti, parçalanmış ve uç paneller kırılmıştır.

Sonuç olarak mevcut restorasyon, bu nesnenin ilk halinin nasıl olduğuna dair sadece bir tahminden ibarettir.

Ana paneller savaş ve barış olarak bilinmektedir.

Savaş, Sümer ordusunun en eski tasvirlerinden birisini gösterir.

Her biri dört eşekle çekilen arabalar düşmanı ezer.

Pelerinli askerler, ellerinde mızrak taşır, düşman askerleri baltalarla öldürülür.

Bazıları çıplak şekilde yürütülür ve elinde mızrak tutan krala gösterilir.

Barış panelinde: bir ziyafete, törenle getirilen hayvanlar, balıklar ve diğer eşyalar tasvir edilmiştir.

Oturmuş figürler, yünlü kumaştan postlar ya da saçaklı etekler giymiştir.

Lir çalan bir müzisyen eşliğinde içki içmektedirler.

Evet bu eser, günümüzde Londra British Museum’da sergileniyor.