
PİRE
Atina şehrinin güneyinde, şehir merkezine 10 km. uzaklıktadır. Yani, bir anlamda, şehir merkeziyle bütünleşmiş olarak da düşünülebilir. Zaten Atina merkez tren istasyonundan, buraya çok sık tramvay seferleri düzenleniyor.
Yani, Atina şehrini ziyaret ettiğinizde, tramvaya binerek Pire’ye gelebilirsiniz. Diğer yönden ise, gemilerle gelindiğinde, Atina gezisi için gemiler Pire limanına yanaşır ve yolcular buradan otobüslerle Atina şehrine taşınırlar. Yani: Pire limanı, Atina şehrinin denize açılan yeridir.
Pire ismi: Perea kelimesinden gelmektedir. Perea kelimesinin Türkçe anlamı karşı demektir. Bu kelime, İstanbul’da Beyoğlu için de kullanılmıştır.
Pire: Yunanistan ülkesinin en büyük üçüncü yerleşimidir ve ülkenin en büyük limanını barındırır. Pire, birçok insan tarafından Ege denizindeki Yunan adalarına gitmek için bir liman olarak kullanılır.
Pire şehrindeki ilk yerleşimciler; MÖ.500 yıllarında olur. Daha sonra, takip eden tarihi süreçte, Makedonyalı Philippos zamanında, burası önemli bir ticari liman haline gelir. Başkente yakınlığı nedeniyle, ticari başarısı öne çıkmıştır.

Pire şehrinde ne görebilirsiniz?
Burada, yukarıda da sözünü ettiğim gibi, büyük bir liman var. Limanda, yüzlerce büyüklü küçüklü tekne görülüyor. İskele boyunca, güneye yürüdüğünüzde ise, Agia Triada Katedrali görülüyor. Körfezi; geniş bir gezinti yeri olan Akti Moutsopoulou çevreliyor. Burada, halk akşam ve hafta sonlarında gezinti yapıyorlar.
Liman kafelerinde oturup, dinlenebilir, çevreyi seyredebilirsiniz. Ama, marina denilen yerde, tekneler o kadar çok ki, denizi görmeden bir kafeteryada oturup bir şeyler içebilirsiniz. Hatta: Pire limanındaki restoranlardan birinde, mutlaka ahtapot yemenizi öneririm. Pire bölgesinin dar ara sokakları, Antalya’yı andırıyor. Pire içinde, denize girilebilecek küçük bir plaj bile var.
Zea limanının güneyinde
Pire Arkeoloji Müzesi var. Buraya, limandan yürüyerek ulaşmak mümkün. Bu müzede: kentteki antik tapınaklar ve diğer yerleşim yerlerinde yapılan kazılarda elde edilen heykeller ve başkaca bir kısım eser sergileniyor. Müzenin en değerli eseri ise; Pire Kourosu denilen ve tanrı Apollon’u gerçek boyutlarında gösteren, bronz bir heykel. Müzenin zemininde ise, antik Zea Tiyatrosunun az sayıdaki kalıntısı görülüyor.

Pire şehrinde görebileceğiniz son yer
Helen Denizcilik Müzesi. Bu müze: antik deniz surlarını geçtikten sonra karşınıza çıkıyor. Buranın bahçesinde bir top var. Odalarda ise, MÖ.480 yılında yapılan Salamis Savaşından sahneler ve Yunan Bağımsızlık Savaşına ait çeşitli mektuplar ve objeler bulunuyor. Yani, tamamen milliyetçilik kokan bir yer.
Pire bölgesinde: Gounari caddesinde, Chios Shop isimli bir dükkan var. Burada: 1956 yılından bu yana, Ege denizinde, Sakız adasının geleneksel ürünleri satılıyor. Burayı ziyaret edebilirsiniz.

AİGİNA ADASI
Saron körfezindedir. Atina şehrinin güneyinde, Saron körfezinin en büyük adası ve aynı zamanda karaya en yakın ada.
Özellikle, yaz aylarında muhteşem kalabalık oluyor. Zaten, zengin Atinalıların yazlık evleri ve malikaneleri, bu adada imiş.
Adaya giderseniz: burada sizi bir kıyı kasabası olan Aigina karşılıyor. Burada, limanda balıkçıların önünden yürüyerek kıyı yürüyüşü yapabilirsiniz. Ayrıca, sahil tavernasında güzel bir öğle yemeği yiyebilirsiniz. Bunların yanında: bu adanın “şamfıstığı” meşhur, mutlaka tadın. Hediyelik eşya olarak ise, yine adaya özgü seramiklerden satın alabilirsiniz.
Şimdi gelelim adanın antik döneme ait özelliklerine:
Atina’ya yakın olan Aigina Adası, arkaik dönemde bir ticaret merkezi olarak zenginleşti.
Belirgin şekilde kaplumbağa imgesi basılı sikkeleri ünlüdür.
Yerel bir tanrıça olan Aphaia’ya adanan tapınak yaklaşık MÖ 490’da adanın ücra kuzeydoğu kesiminde inşa edilmişti.
Batı alınlıkta heykeller yerinde durmasına rağmen, doğu alınlıktaki orijinaller bir şekilde hasar görmüş, 10-15 yıl sonra yerlerine yeni bir gurup yerleştirilmişti.
İki alınlıkta da Yunanlılar ile Troyalılar olduğu anlaşılan, ortasında Athena’nın durduğu savaş sahneleri vardı.
Yontulma tarihleri birbirinden uzak olmamakla beraber, bu örnekte hava ve dekorasyonda belirgin bir değişimi yansıtır.
Batı alınlıkta kesin şekilde arkaik tarzdayken, doğu alınlıkta artık yeni bir erken klasik tarzdaydı.
Arkaik farklılıklar, en iyi her iki alınlığın köşesinde duran yaralı savaşçı figürlerinin karşılaştırılmasından anlaşılır.
Batıdaki savaşçı: göğsünden saplanmış bir mızrak veya oku (günümüzde kayıp olan bu mızrak tunç veya ahşaptan yapılmış olabilir) çekip bacakları ve gövdesini gergin, zahmetli bir pozda tutarken, o tipik arkaik şekilde gülümsemeyi ihmal etmez.
Ölüm uzak gibi görünmektedir.
Doğudaki savaşçı: ciddi tasviri ise, en azından günümüzde çok daha inandırıcıdır.
Ağırlığını dik tuttuğu kalkanına verme şekline pek gerçekçi denmese de olgun sakallı yüzünün aşağı dönük duruşu yarasının ciddiyetini, acısının boyutlarını yansıtır.
Bu yeni ruh hali, poz ve kostüm (giyinik figürler için) ifadesi Olympia’daki Zeus Tapınağında heykellerden yola çıkarak geliştirilecekti.

KORİNTHOS
Korinthos: Atina şehrinin güney batısındadır.
Şehir: antik dönemde, Atina şehrinin en büyük rakiplerinden biriydi. Yani, şehir devletler arasında, birbirine rakip iki şehir devleti. Ancak, şehir, Atina’nın birçok özelliğini taklit etmekten de geri kalmamış. Örneğin: şehir, Atina gibi, üzerinde dini tapınakların bulunduğu bir tepenin çevresinde kurulmuş.
Evet, uzun yıllar, Atinalılar ile savaşan Korinthoslular: özellikle, MÖ.8 ve 5’nci yüzyıllar arasında, ihtişamlı bir kent haline gelmiştir. Bu görkem, Helenistik dönemde de devam etmiştir. MÖ.197 yılında, Romalılar, Makedonyalıları yenince, şehir, bölgenin merkezi haline gelir. Ancak, bu kez Romalılar ile karşı karşıya gelirler ve kent yok olur.
Yaklaşık 100 yıl boş kalan kent bölgesi, MÖ.44 yılında, Roma imparatoru Julius Caesar tarafından yeniden inşa edilir. Böylece: şehir, Roma eyaletinin başkenti olur. Hatta, Roma konsülü, burada ikamet etmeye başlar. Hz. İsa’nın havarilerinden Aziz Paulus, MS.50-51 yılları arasında, bu kenti ziyaret eder. Takip eden tarihi süreçte, şehir yine düşman saldırıları ve birçok depremden olumsuz etkilenir.
Evet, günümüzdeki Korinthos kenti: yukarıda öneminden söz ettiğim antik Korinthos kentinden daha farklı bir yerde kurulmuş. Korinthos şehrinden güneye doğru ilerlediğinizde, antik şehrin kalıntılarına ulaşabilirsiniz.
Çömlek Süsleme Tarzı:
MÖ 8’nci yüzyıl sonlarında ve 7’nci yüzyıllarda çok sayıda denizaşırı bağlantısı ile aktif bir ticaret merkezi olan Korinthos kenti, Atina’dakinden çok daha farklı bir çömlek süsleme tarzı geliştirdi.
İlk olarak Korinthos’ta yaklaşık MÖ 725’de görülen “Proto-Korint” doğululaştırıcı tarzı, yaklaşık 25 yıl sonra Atina tarafından benimsenmiş ve daha sonra MÖ 7’nci yüzyıl başlarında, Yunanistan’ın diğer bölgelerine yayılmıştı. Çizim tarzı yavaş yavaş geometrikten ayrılmaya başladı. Silüet, alttaki açık renkli kili ortaya çıkarmak için, siyah sırda kazınan çizgiler ve kimi zaman da mor veya beyaz gibi başka renklerle işlenen dış çizgilerle belirlenmiş olan açık alanlarla ifade edilen daha fazla iç ayrıntı ile canlılık kazanmaya başladı.
Korinthos’ta üretilen kayda değer vazolardan biri, günümüzde Brisith Museum’da bulunan yaklaşık MÖ 650 tarihli Macmillan aryballos’u adı verilen vazodur.
Korinthos’un başlıca ihraç ürünlerinden olan parfümlü yağları koymakta kullanılan minik, gözyaşı damlası biçimli veya yuvarlak bir şişe olan aryballos, Proto-Korint çömlekçiliğinde yaygın bir biçimdi.
Evet, şimdi antik Korinthos bölgesinde görebilecekleriniz şunlar:
Apollan Tapınağı
Bölgeye yaklaştığınızda, ilk göreceğiniz yer burası. Hemen karayolunun kıyısında, yüksekçe bir tepe üzerinde. MÖ.6’ncı yüzyılda yapılmış ve Dor düzeni bir tapınaktır. Antik şehrin en eski yapısı olarak önem kazanır.
Lekhaion Yolu
Roma döneminden kalma. Üzerindeki mermerlerde hala el arabalarının tekerlek izleri görülüyor.
Bema
Aziz Paulus’un, Roma valisi, yani konsülünün huzuruna çıktığı yer.
Müze
Burada da, bazı ilgi çekici buluntular görülüyor.
Akrokorinthos
Antik şehrin en yüksek yeri. Atina şehrindeki Akropolis taklit edilmek istenmiş bir yapılaşma. Buraya çıkmayı sakın ihmal etmeyin. Bu yüksek yer, MÖ.7’nci yüzyıldan bu yana, çeşitli savunma tesisleriyle güçlendirilmiştir.
Özellikle, Bizans ve Osmanlı dönemlerinde, çevresi, yüksek taş duvarlarla çevrilmiştir. Zirvede yani bu surların içinde ise: Aphrodite tapınağı, erken dönem Hıristiyan bazilikası, Bizans su sarnıçları, Frenk isimli bir kule, Osmanlı cami ve çeşmeleri görülüyor.
Tüm bunlardan söz ettik te, buradaki meşhur bir deniz kanalından söz etmemek mümkün değil.



KORİNTHOS KANALI
Korint kanalı Atina şehrine 80 km uzaklıktadır. Kanal: bulunmadığı dönemlerde, yöredeki şehir devletlerinin gemileri, Akdeniz’in, özellikle kışın aşırı dalgalı sularında, zor şartlarda yolculuk yapıyorlarmış.
Antik Yunanlılar, dev gemilerini 6 km. genişliğindeki, kıstak bölgesinden geçiriyorlarmış. MS.67 yılına gelindiğinde ise, Roma İmparator Neron, bu kıstak bölgesinde bir kanal yapımını başlatır. Ancak, bu kanal, 1825 yıl boyunca tamamlanamaz. 1893 yılına gelindiğinde kanal tamamlanarak hizmete açılır.
1940 yılına kadar faaliyette bulunan kanal, çeşitli çökmeler nedeniyle 4 yıl kapalı tutuldu. En büyük çökme ise 1923 yılında oldu. 1944 yılında ise, geri çekilen Alman ordusu, yanları patlattı ve kanal yine kapandı ve 1944-1949 yılları arasındaki 5 yıllık süreç temizleme faaliyetleriyle geçti.
O patlamadan önce, Almanlar onarımı daha zor hale getirmek için, kanal içine demiryolu araçlarının önemli bir bölümünü attılar.
Kanalın uzunluğu 6343 metredir. Kanalın derinliği: 70 metre, genişliği 25 metre, yüksekliği 8 metredir. Kaya duvarlar, deniz seviyesinden 90 metre yükselir. Büyük gemiler, römorkörler tarafından çekilir.
Günümüzde çoğunlukla turist gemileri tarafından kullanılır. Yılda, kanaldan 15.000 gemi geçtiği söyleniyor. İki körfez arasında, aynı anda, sadece bir gemi geçişi sağlanabilmektedir.
Evet günümüzde kanal sadece uluslar arası nakliye için bir düğüm değil, aynı zamanda bir turistik ziyaret yeridir ve her yıl yüzlerce turist kanalı ziyaret ederek, bu büyük projeyi izlemekte, bungee jumping aktivitelerine katılmaktadır. Kanaldaki köprünün yükselişini ve bazı balıkların köprünün üzerinde çırpınışlarını göreceksiniz.
MYKENAİLİLER;
Mykenaililer, geç Helladik dönemde (Yunan anakarasında geç tunç çağı için kullanılan bir terim) yaklaşık MÖ 1650-1050’de Orta ve Güney Yunanistan’da egemen oldu.
Kültürleri iki bölgede biçimlendi.
Güneybatı Yunanistan’da Messinia’da ve Mykenai bölgesinde klasik Yunan döneminde Argos kentinin tahakküm ettiği Argolis’te.
MÖ onbeşinci yüzyıldan itibaren topraklarını Ege’nin karşı kıyılarına, Anadolu’ya kadar genişleterek bir zamanlar Minosluların denetimindeki toprakları ele geçirdiler.
Mısır ve Levant’daki yerleşik medeniyetlerin yanı sıra, Avrupa ve Batı Akdeniz ile kapsamlı temaslar kurdular.
Eğer Truva savaşına dair Yunan efsanelerinin ardında bir nebze de doğruluk payı olduğu kabul edilirse, bir noktada Kuzeybatı Anadolu’da Truvalılar ile savaştılar.
Mykenaililer, Yunanca’nın bilinen en erken biçimini konuşuyordu.
Minosluların Lineer A yazısından türetilmiş bir hece yazısı olan Lineer B kullanılıyordu.
Yunan dilinin ne zaman veya nerede, Yunanistan’da mı ortaya çıktığı, yoksa dışarıdan mı geldiği bilinmiyor, ama gelişimi, ilk örneklerinden biri Hititçe olan Hint-Avrupa dillerini konuşan başka halkların hareketlerine bağlanmıştır.
Arkeolojik kayıtlar, erken tunç çağının son evrelerinde, yaklaşık MÖ 2300-2000, maddi kültürde önemli değişimlere işaret ederken, sonra gelen orta Helladik ve Mykenai dönemleri boyunca düzgün bir gelişim gösterir.
Mykenai Medeniyetinin Sonu:
Nestor’un Sarayı yaklaşık MÖ 1200’de yıkılmıştı. Kimin sorumlu olduğu bilinmiyor, ama yıkım, Doğu Akdeniz’in yerleşik kültürlerini MÖ 13’ncü yüzyıl sonları ve 12’nci yüzyılda sarsan felaketler zincirine uyuyor.
Mykenai ve komşu Tiryns kalelerinin mimarisinden tehlike sezilir. Her iki yerde de sakinleri ya duvarlarla yeni çevrilen kuzeydoğu kısımda bir pınarı da duvar içine alarak (Mykenai) veya hemen dışarıdaki pınardan kalenin içine yeraltından bir geçit kazarak (Tiryns) su kaynaklarını güvenceye almak için uğraşmışlardır.
Mykenai bu dönemde bir dizi badire atlatmıştır. Bunlardan istilacılar sorumlu olabilir ama iklim değişiklikleri ve tarımda bereketsizlik nedeniyle patlak veren yerel karışıklıkların rol oynamış olması da mümkündür.
Nedenleri ne olursa olsun, MÖ 12’nci yüzyıl sonlarına gelindiğinde, saray ve kaleler ile onlara bağlı kentlere dayalı, Lineer B yazısı ile kayda geçirilmiş gelişmiş ekonomik ve toplumsal sistem çökmüştü. Ege Havzası dış ticaretin neredeyse durduğu ve lüks kalemlerin bulunmadığı bir köy temelli ekonomiye dönüşmüştü.
MYKENAİ:
Bu kültüre adını veren Mykenai kenti, denizden 15 km içeride, Argos Ovasının kuzey ucundadır. Kalesi ovaya hakim bir tepenin üzerindeyken, kendisi daha büyük iki tepenin arasında korunaklı bir konumdadır.
Bu alan ilk defa 1876’da tarih öncesi Ege konusunun öncüsü Schliemann tarafından (Truva kalıntılarını bulup çalan) araştırılmış ve günümüze dek çeşitli Yunanlı ve İngiliz arkeologlar tarafından devam etmiştir.
Bir kentsel varlık olarak Mykenai, tuhaf derecede parçalı gibi görünür. Erozyon ve tunç çağı sonrası inşa faaliyetleri yüzünden, geç tunç çağı kasabasının kalıntıları dağınık şekilde korunmuştur. 600 yıllık tarihin bu parçalardan bir araya getirilmesi gerekiyor ki parçaların bazıları gayet etkileyicidir.
Mykenai Kuyu Mezarları:
Mykenaililer hakkında ilk çarpıcı kanıtlar, Mykenai’den geliyor. Bunlar: muhteşem altın hazineleriyle dolu kuyu mezarlarıdır.
Kuyu mezarlar, iki öbek halinde bulunuyor. Yaklaşık MÖ 1650-1550 olarak tarihlendirilen ilk gurup MÖ 13’ncü yüzyıl kalesinin dışında, modern otopark yakınlarındadır.
Alçak dairesel bir duvarla çevriliydiler. Bu öbek, 1951-52’de, ikinci keşif olduğundan, Mezar Dairesi B olarak bilinir. Daha sonra, yaklaşık MÖ 1600-1500 tarihli, kısmen Daire B’deki gömülerle çağdaş, kısmen daha sonraya ait gurup, Schliemann tarafından 1876 ve Panayiotis Stamatakis tarafından 1877 yılında kale girişinin hemen içinde bulundu.
Bu mezarlar da dairesel bir duvarla çevriliydi. Ama bu duvar neredeyse 250 yıl sonra, kalenin MÖ 13’ncü yüzyılda tekrar inşa edilmesi kapsamında yapılmıştı. Bu daha sonraki kuyu mezar öbeği, kolaylık olsun diye Mezar Dairesi A olarak bilinse de, mezarların kazıldığı tarihte çevrelerinde dairesel bir duvar olduğuna dair bir kanıt yoktur.
Bir kuyu mezar, anakayada veya birikmiş toprakla kazılan ve içi moloz duvarlarla çevrelenen bir kuyunun dibinde, taş döşeli dikdörtgen bir çukur veya hendektir.
Ceset çakıl taşı bir zemine yatırılırdı, mezarda bedenle birlikte nesneler de bırakılırdı. Hendek ahşap payandalarla desteklenmiş ince taş levhalardan bir çatıyla kaplanır ve kuyunun geri kalanı toprakla doldurulurdu. Cenaze şöleninden sonra, kalıntılar, kemikler ve yemek kapları kuyuya atılırdı. Tepeye topraktan tümsek yapılır ve pek çok vakada, kimi zaman oymalı bir stel veya ince taş levha mezar taşı olarak toprağa dikilirdi.
Çoğunlukla olduğu gibi mezar tekrar kullanılırsa, kuyu temizlenir ve mezarın çatısı kaldırılırdı. Bu zahmetli bir işti ve MÖ 15’nci yüzyıla gelindiğinde, kuyu tipi mezarların neden kullanım dışı kaldığı açıklanmaktadır.
Daire B’de, 14 gerçek kuyu mezar ve daha sonraki tarihlere ait işlenmiş taştan yapılmış bir mezar vardı. Burada 24 kişi gömülmüştü.
Daire A’da 6 kuyu mezar ve farklı gömülerin kalıntıları bulunmuştu. 6 kuyu mezarda 8 erkek, 9 kadın ve 2 çocuk olmak üzere 19 kişi gömülmüştür. Bu mezarlardaki eşyalar, Daire B’deki gömütlerden çok daha zengindi.
Bugün Atina’daki Ulusal Arkeoloji Müzesinde sergilenen bu eşyalar arasında: altın cenaze maskları, altın takılar, üzerinde altın, gümüş ve siyah metalik bir alaşım olan savatla tasvir edilmiş av sahneleri olan tunç hançerler, üzerine çekiçle kakma (bir rölyefi saç metali arka tarafından ince şekilde çekiçleyerek yapma tekniği) tarzda kale kuşatması resmedilmiş bir gümüş rhyton veya sivri dipli içki kadehi, çömlek, taş ve değerli metallerden kaplar da vardır.
Minos etkisi güçlüdür.
Mykenaililer henüz Girit’i ele geçirmemişti, ama orta Helladik dönemin kırsal durgunluğundan yeni çıkıyor olmalarına rağmen, Minosluların en iyi tasarım ve işçiliğe sahip olduğunu kabul etmişlerdi.
Minos tarzı, Mykenaili sanatçılar için Minos Giriti siyasal bağımsızlığını kaybettikten sonra uzun yıllar cazibe kaynağı olmaya devam edecekti. Ancak bazı motifler Minos kaynaklı olmayıp Mykenaililere hastır, örneğin: biraz önce sözünü ettiğim av ve savaş sahneleri.
Kuyu Mezar V’in üzerinde bulunan mezar steli de, kaba ama canlı at, savaş arabası, arabacı ve hizmetkar ile bunları çevreleyen kalın sarmallardan oluşan oyması ile bunun bir örneğidir.
Kedi tarzı kuyruğuna rağmen resimdeki yaratık aslında bir at gibi görünüyor, ki bu da bize atın Yunanistan’a kısa süre önce koyun, keçi, domuz ve inek gibi diğer evcil hayvanlardan uzun süre sonra orta tunç çağına girdiğini tekrar hatırlatır.
Atreus Hazinesi:
MÖ 15’nci yüzyıla gelindiğinde, Mykenai toplumunun üst tabakasının tercih ettiği gömülme biçimi artık kuyu mezar yerine “tholos” türü mezarlardı. “Tholoslar” karmaşık yapılardı.
Sıradan yurttaşlar için kayadan oyulmuş bir odadan meydana gelen bir oda mezar yeterliydi.
Yunanca tholos, yuvarlak bir yapı anlamına gelir ve antikçağlar boyunca Yunanlıların çok çeşitli işlevler için kullandığı yuvarlak yapılar için kullanılmıştır.
Mykenai dünyasında, tholoslar yuvarlak, kubbe biçimli, yontulmamış taşlardan veya istisnai olarak iyi kesilmiş işlenmiş taşlardan bindirme tekniği ile yapılmış ve daha sonra bindirme için gerekli denge ağırlığını toprağın sağlaması için gömülmüş mezarlardır.
Mykenai tholoslarına ilk Messenia’da rastlanır. Ama en büyük ve en iyi bilinenler Mykenai’nin kendisindedir. Mykenai’deki 9 tholos’un en iyi durumda olanı, daha klasik antikçağda yanıltıcı şekilde Atreus hazinesi adı verilmiş olandır.
Çoğunun içi daha antik çağlarda boşaltılmış olduğundan tholos’ları tarihlendirmek zordur.
Taş işçiliği tekniklerine ve eşiğin altında bulunan tarihlendirilebilir bir çömlek birikimine dayanarak bu mezar için yaklaşık MÖ 1300 gibi diğerlerine göre geç bir tarih belirlenmiştir.
36 metre uzunluğunda ve ince işlenmiş taşlarla döşeli bir giriş veya dromos’tan yukarı, yuvarlak mezar odasına çıkılır. Dromos’un antik çağlarda açıkta olup, büyük kapılarının görülüp görülmediği ya da onların da toprağın altında gömülü olup olmadıkları bilinmiyor.
Orijinal olarak, tunç bağlantı parçalarına sahip, ahşap çifte kapıyla kapatılan ve iki yanında iki kat halinde yükselen yeşil taştan yarım sütunlar bulunan büyük girişten girilir.
Üst kattaki bir yarı rozet ve triglif friz için kırmızı porfir kullanılmıştı. Girişin tepesi iki büyük lento bloktan meydana geliyordu. Daha büyük olan iç bloğun boyu 8 metreden, ağırlığı ise 100 tondan fazladır. Basıncı azaltmak için, lento blokların üzerinde üçgen biçimli bir boşluk bırakılmıştır. Yukarıda sözünü ettiğim gibi, firizle örtülmüş olan boşluk dışarıdan görünmüyordu. Bu özelliğe payanda üçgeni adı verilir.
İçerinin çapı tabanda 14.5 metre olup yüksekliği 13.2 metredir. Yatay sıralar halindeki çivi delikleri duvarların metal kaplama tunç rozetlerle bezenmiş olabileceğini düşündürür.
Atreus Hazinesi ana kayadan oyulmuş bir yan odaya sahip olması açısından sıra dışıdır.
Diğer alanlardaki sağlam durumda örneklerden anlaşıldığı kadarıyla gömüler yerdeki, bu vakada muhtemelen yan odadaki çukurlara yerleştiriliyordu. Bunlara ait hiçbir iz kalmamıştır.
İlginçtir ki, daha kötü durumda olmasına rağmen neredeyse bire bir aynı, Minyas Hazinesi adı verilen bir mezar buradan çok uzaktadır. Aynı mimarın eseri olması gayet mümkündür.
Kale:
Müstahkem kaleler, özellikle Yunanistan anakarasının doğu kıyılarındaki Mykenai merkezlerinin tipik özelliklerindendir. Yerleşimin çekirdeği güçlü duvarlarla korunurdu. Tıpkı Minos sarayı gibi, bu çekirdek de dini, ekonomik ve idari türden çeşitli işlevlere sahipti. Ama Minos Sarayından farklı olarak, bu işlevler ayrı yapılarda yerine getirilirdi. Bu yapıların en göze çarpanı saraydır, ama Mykenai sarayı Minos kültüründeki emsallerinden bazı açılardan farklıdır.
Nüfusun çoğu duvarların dışında yaşardı. Mykenai dünyasından, mesela Minos Girit’indeki Gournia ile karşılaştırılabilecek, kapsamlı bir kent planı edinilmemiştir.
Ama Orta ve Güney Yunanistan’ın pek çok bölgesindeki yüzey araştırmaları, Mykenai varlığına dair bolca iz ortaya çıkarmıştır. Mykenaililerin kapsamlı bir yol sistemi vardı, arkeologlar su kaynaklarının güvenceye alınması, büyük ölçekli kanalizasyon sistemleri ve barajlar gibi başka inşaat projeleri belirlemiştir.
Projelerin en iyi bilineni olan Boiotia’daki alçak Kopais gölü havzasının sularının boşaltılması ve toprağın deniz yükselmelerinden bir dizi bentlerle korunması hala tunç çağı Ege’si için şaşırtıcı derecede iddialı bir girişim gibi görülür.
Mykenai’deki kale duvarlarının çevre uzunluğu 900 metre olup, kapsadıkları alanın yüzölçümü yaklaşık 38.500 metre karedir.
Bugün görünen duvarlarda, ana giriş kuzeybatıdan Aslanlı Kapıdandı.
MÖ 13’ncü yüzyıldan kalma bu giriş, dev yerel çakılkaya bloklarından yapılmış eşik, lento ve iki dikmeden oluşur.
Lento ve eşik bloklarında kapı kanatlarının iliştirildiği kapı direklerinin girmesi için yuvarlak delikler, dikmelerde ise kapalı kapıların arkasından sürülecek yatay bir sürgü için delikler görülür.
Lentonun üzerindeki payanda üçgeninin ön tarafı iki aslanı bir arma halinde, pençeleri tek bir sütunu tutan bir çift sunağın üzerinde durur şekilde gösteren çarpıcı bir rölyef yontma ise kapatılmıştır.
Kapı adını bu aslanlardan alır. Ancak başları kayıptır.Dolayısıyla bu hayvanın kartal başlı ve aslan vücutlu mitolojik Knossos’da Minos Sarayındaki Taht Odasında bulunan yontma taş koltuğun iki yanındaki fresklerde de bu tür griffonlar tasvir edilmiştir. Mykenaililer de, özellikle Pylos’taki sarayda bunlara yer vermişti.
Kale duvarlarında bugünkü ziyaretçilerce kolayca birbirinden ayırt edilen farklı türlerden duvar işçiliği örnekleri vardır. Bunlar arasında Aslanlı Kapıda kullanılan kesme çakıltaşı, Kiklop duvar, yani araları minik taşlarla doldurulmuş kabaca yerleştirilmiş dev bloklar ve çok daha sonraları Helenistik dönemde kullanılmış kaba işleme çokgen kireçtaşı ile yapılan duvarlar da vardır.
Kiklop duvarların adı, böyle büyük taşları ancak Kikloplar gibi devlerin taşıyabileceğine inanan daha sonraki Yunanlılarca verilmiştir. Kiklop duvarlara ayrıca Hitit Başkenti Hattuşa’da da rastlanır ki, Mykenaililer ile Hititler arasındaki bağlantıların ne kadar nadir olduğu düşünüldüğünde bu, kafa karıştırıcı bir rastlantıdır.
MÖ 13’ncü yüzyıl ortalarında veya sonlarında, daha öncekilerin genişletilmesi yoluyla tahkim edilmiş alan tamamlanmıştır. Yine bu dönemde Mezar Dairesi A da elden geçirilmiş, eski kuyu mezarlarının çevresine dairesel bir paraper duvar inşa edilmiştir. Kalenin içindeki yapılardan dikkat çekici olanlar arasında güneybatı sektöründe keşfedilen bir dizi tapınak ta vardır.
Bunlardan Freskli oda, duvar resimleri, Putlar evi de insansı ve sarmalanmış yılan biçimli grotesk kil figürinler içerir. Mykenai kazılarında tapınak adına bugüne kadar sadece böyle küçük, Minos saraylarındaki tapınakları andıran odalar bulunmuştur.
Lineer B tabletlerden elde edilen tanrı adları arasında daha sonraki Yunan döneminden aşina olunan Zeus, Hera ve Poseidon gibi adlar da vardır.
Aslanlı Kapıdan sonra zemin dikleşir. Duvarlarla çevrili kalenin içindeki en yüksek noktada tipik olarak saray dururdu. Yüksek ve korumasız konumu nedeniyle Mykenai’deki saray büyük ölçüde eriyip gitmiştir.
Bölük pörçük kalıntıların arasında duran ziyaretçi, Argos Ovasının tepeden görünen muhteşem manzarasıyla yetinmek zorunda kalır. Bir Mykenai sarayının planını daha iyi anlamak için Peloponnesos’un öbür yanına, Güneybatı Yunanistan’ın uç noktası olan Messenia bölgesindeki Pylos’a gitmek gerekir.
PYLOS
NESTOR’UN SARAYI:
1939 yılında Amerikalı arkeolog Blegen, güneydeki Navarin Koyu’na yukarıdan bakan bir tepede, modern Pylos kasabasına yakın bir konumdaki Ano Englianos’ta bir Mykenai Sarayı keşfetti.
Homeros’tan etkilenerek, sarayı İlyada ve Odyseseia’da geçen Pylos’un bilge hükümdarı Nestor ile bağdaştırdı. Burada bulunmuş bazı Lineer B tabletlerde sarayın adı (PU-RO) geçerken Nestor’unki geçmez, bu yüzden Blegen’in bu tespitine temkinli yaklaşmak gerekir.
Bugün görülen saray, büyük ölçüde MÖ 13’ncü yüzyılda yapılmış ve yaklaşık MÖ 1200’de yanmıştır. Bu sarayın savunma duvarlarının olmaması, bir Mykenai merkezi için sıra dışıdır. Her halde Mykenai’den farklı olarak, yakınlardaki rakipleri yoktu. Yıkımı uzaktan gelen istilacıların işi olmalı. Gerçekten de saray tarihi, tunç çağından bugüne 1990’larda Pylos Bölgesel Arkeoloji Projesi adlı iddialı bir disiplinler arası araştırma projesi tarafından belgelenmiş Güneybatı Messenia’da geniş bir bölgenin ana merkeziydi.
Bu küçük saray Knossos’takinin sadece dörtte biri boyutlarındaydı. Duvarlar kereste iskeletle güçlendirilmiş molozlardan yapılmış ve yüzleri soluk kireçtaşından kesme taşlarla kaplanmıştı.
Mütevazi bir girişin solunda iki arşiv odası (yaklaşık 1000 Lineer B tablet ve parçaları burada bulunmuştur) ve sağında muhtemelen bir kule vardı.
Ufak bir avludan geçtikten sonra, bu ve tüm Mykenai saraylarının belirleyici özelliği olan megaron’a ulaşılır. Megaron, Homeros tarafından büyük hole verilen addır. Schliemann’dan başlayarak klasiklere meraklı arkeologlar bu sözcüğü çeşitli hol benzeri odalar için kullanmışlardır. Mykenai mimarisinde bu sözcük ayrı bir anlam kazanmıştır. Mykenai megaron’u normalde tek bir eksen üzerinde dizilmiş dikdörtgen biçimli üç mekandan, yani sundurma, antre ve çok daha geniş olan ana odadan oluşan bir birimdir.
Pylos’taki ana oda şık, ama karanlık ve dumanlı olmalıydı. Odaya geniş, alçak, daire biçimli bir platform biçimindeki ocak hakimdi. Ocağın kenarı kireç sıva ile kaplanmış ve sarmallar çizilmiş, yanlarına ise alev desenleri yapılmıştı. Odanın zemini ve duvarları sıvanmış ve fresklerle bezenmişti. Ocağın çevresinde dizili 4 ahşap sütun tavanı taşırdı. Sütunlar uzun zaman önce yok olmuştur, ama yerde içine yerleştirildikleri ufak yuvarlak delikler çevrelerindeki alçı zemin tarafından korunmuş olarak hala durur.
Dal, dalcıklar ve kilden yapılmış çatı da kayıptır ama ocaktaki ateşin dumanının çıktığı geniş kil borular durur. Pencerelerin türü veya var olup olmadıkları bilinmiyor. Zeminin kuzey duvarınca uzanan kısmında muhtemelen Knossos’taki Taht Odasındaki taş koltuğa benzer tasarımlı ahşap bir koltuk için bir oyuk vardır. Bunun yanında alçı zeminde ilginç ve açıklanamamış iki küçük çanak ile bunları birleştiren eğrisel yiv biçiminde bir oyuk vardır.
Megaronun çevresi sarayın önemli ekonomik faaliyetlerine adanmış odalarla çevrilidir. Lineer B tabletlerden anlaşıldığı kadarıyla, saray bu bölgedeki tarım ve imalat ürünlerinin toplandığı ve tekrar dağıtıldığı merkezdi. Şarap, zeytinyağı ve tahıl depoları ile metal işçilerinin, taş ustalarının ve parfüm imalatçılarının atölyeleri tespit edilmiştir.
Ayrıca saraydan bol miktarda çömlek çıkmıştır. Bir odada 2.853 ayaklı içki kadehinin bulunması üzerine Blegen, Homeros’un şiirindeki saygın bir kimse olan Nestor’un aslında mutfak eşyaları alıp sattığı yönünde bir espri yapmıştır.
ARGOLİS
Korinthios modern şehrinden güneye inen karayolu kullanılarak gidiliyor. Korinthios antik kentinin ise, yaklaşık 60 km. güneyinde kalıyor.
MÖ.15 ve 11’nci yüzyıllarda: burası, dünyanın en önemli merkezlerinden biri haline gelmiştir. Çünkü: Mykenai imparatorluğu, bu topraklar üzerinde kurulmuş ve Yunanistan anakarası ile, Kuzey Ege adalarına kadar ulaşan bir hakimiyet alanına ulaşmıştır.
Bunların askeri gücü, her ne kadar Homeros tarafından yazılmış olmasına rağmen, sanatsal açıdan ulaştıkları üst düzey, arkeolojik kazılar yapılana kadar bilinmiyordu.
Mykenai kenti kalıntıları, bizim Troya hazinelerini çalan, hırsız arkeolog Schliemann tarafından; kazılmış ve Korinthos kendinin güneyinde kalan bu korunaklı vadide, binlerce yıl yıkıntılar altında kalan kalıntılar ortaya çıkarılmıştır. Ancak, bölge tamamen unutulmuş ve kalıntılar bu yüzden, binlerce yıl mezar soyguncularının talanına uğramamıştır.
Kalıntılar arasında kazı yapıldıkça:
Bir sürü kral mezarı bulundu. Ancak, biraz önce de söz ettiğim gibi, mezar soyguncularından kurtulan bu mezarlardaki iskeletler, olduğu gibi duruyordu. Hatta, yüzleri, saf altın maskeler ile örtülüydü. Aile mezarlarında, zarif heykeller bulundu.
Ayrıca, karmaşık takılar vardı. Tüm bunlar, ünlü kral Agamennon’un dünyasını, günümüze taşır özellikler gösteriyordu. Evet, çıkarılan tüm bu eserler, Schlieman tarafından, çalınarak Yunanistan dışına çıkarılmamış ( çünkü karısı Yunanlı idi) ve Atina’ya götürülmüş ve Ulusal Arkeoloji Müzesinde sergilenmektedir.
Evet, bu küçük Mykenai arkeoloji bölgesinde görebilecekleriniz şunlar:
Kiklop Duvarları
Bu duvarlar, birbiri üzerine mükemmel bir hassasiyetle yerleştirilmiş, kaba yontulmuş, dev granit bloklardan oluşmuştur. Kiklop duvarları denmesinin ismi ise, şehrin düşmanlarının, bu duvarları yapanların insanlar olmadığına inanmalarının istenmesi, bu duvarların tek gözlü mitsel devler olan “Kykloplar” tarafından yapıldığına inanmalarının istenmesidir.
Dış duvarlar: MÖ.1250 yılından kalmadır. Bu duvarlarda bulunan “Aslanlı Kapı” kullanılarak, “iç tapınak” bölgesine geçilir. Aslanlı kapı: günümüz itibarıyla, Avrupa kıtasında bilinen en eski anıtsal heykeldir. Evet, Aslanlı kapıdan geçiyorsunuz ve karşınıza: kraliyet mezarlarının bulunduğu “A Mezar Bölgesi” geliyor. Daha sonra ise, Kraliyet Saray kalıntılarını görmek için, yerleşim yerinin tepesine tırmanmanız gerekiyor.
Duvarların dışında, birçok mezar daha bulunuyor. Bu mezarlardan en göze çarpanı ise: “Atreus Hazinesi” olarak da isimlendirilen “Agamennon Mezarı” dır. Burasını, Ankara-Polatlı yakınlarındaki Gordion antik kentindeki kral Midas mezarına benzettim.
NAVPLİO
Bu sahil kasabası: Mykenai arkeoloji bölgesinin, güneyinde, buraya araba ile 20 dakika uzaklıktadır. Yüzyıllar boyunca, stratejik önemi nedeniyle öne çıkmıştır.
Yüksek Palamidi kayalığında, Bizans ve Venedik dönemlerinden kalan kaleler var. Özellikle, 1828-1834 yılları arasında, Yunan bağımsızlık savaşı sonrasında, bağımsız devletin ilk başkenti burada kurulmuştur.
Kasabanın sokaklarında: tavernalar, limanda balıkçı tekneleri ve taze deniz ürünlerinin pişirilerek sunulduğu restoranlar var. Sahilde, kasaba halkı gibi, akşamları siz de gezinti yapabilirsiniz. Kasabanın hemen karşısında, dalgakıran açıklarında “Bourtzi” adası var.
Burada görebilecekleriniz şunlar;
EPİDAUROS ASKLEPİOS TEMENOS’U:
Epidauros, şifa tanrısı Asklepios’un kült merkezi olarak ün yapmıştı.
MÖ 4’ncü yüzyılda popülerleşen Asklepios ibadeti Yunan-Roma dini yaşamındaki önemli bir gelişmeye, gittikçe kısırlaşan resmi kültlerin doğrudan kişisel yakarışlara cevap veren tanrılarla dengeleme arzusuna işaret eder.
Yaygın bir efsaneye göre: Asklepion, Apollon’un ve Koronos adlı ölümlü bir kadının oğluydu. Kentauros Kheiron onu yetiştirmiş ve tedavi sanatını öğretmişti. Asklepios, genellikle elinde etrafına yılan dolanmış bir asa taşıyan, sakallı olgun bir adam olarak tasvir edilir.
Epidauros’taki başlıca halk festivali, Nisan sonu ile Mayıs başında gerçekleşirdi. Önce yıkanarak arınma, kurbanlar, resmi bir ziyafet ile atletizm ve müzik yarışmaları gibi tüm tanrılara ibadetle standart olan etkinlikler yapılırdı.
Aslepios’a özgün olan, yıl boyunca hastalıkların iyileşmesini isteyen kişilerin gerçekleştirdiği adaklardı. Yakarıcı ilk önce yıkanarak kendisini arındırır, daha sonra geceyi temenos’un içindeki uzun stoa, yani abaton’da geçirirdi. Asklepios veya onun kutsal yılanlarından biri bir rüyada görünür ve gerekli tedaviyi açıklardı. İyileşmesi durumunda hasta tıbbı sorun, tedavi ve başarılı sonucun kaydedilmiş olduğu bir steli şükranlarını göstermek için sunabilirdi. Bu tür yazıtlar, antik Yunanlıların tıbbi uygulamalarını renkli bir şekilde canlandırmayı sağlar. Bazı kayıtlar son derece imkansız olayları anlatır
Örneğin: 5 yıl boyunca hamile olan bir kadın tanrıya yalvarmış ve daha sonra 5 yaşında bir erkek çocuk doğurmuştur. Daha inandırıcı olan diğerlerinde ise özel rejimler, egzersiz ve banyo terapilerinden bahsedilir.
Temenos:
Düz arazi üzerinde ağaçlar arasında, ufukta sarp tepelerle huzurlu bir yerdedir. Burada 1881’de Yunan arkeologlar Kavvadis ve Stais tarafından kazılara başlanmıştı.
Kutsal alanın içinde, MÖ 4’ncü yüzyıldan kalma başlıca yapılar Asklepios tapınağı, tholos veya yuvarlak bina (burada thymele olarak bilinir) ve abotondur. Binalar büyük ölçüde yok olmuş, sadece temelleri kalmıştır.
Biri dışında, burada gerçekleştirilen faaliyetler hakkında yazıtlar ve edebi metinler kadar canlı bir resim çizmezler. Buna istisna gizemli, akıl kurcalayıcı temelleriyle tholos’tur. İç içe altı tüf (volkanik bir taş) çember kesimi, ana kattan bu mahzene inen ahşap basamaklar olduğunu ima eder. Bu benzersiz labirentin, hatta bu yapının amacı belli değildir.
Günümüze ulaşmış mimari parçalardaki yüksek kalite işçilik, tholos’un kesinlikle seçkin bir yapı olduğunu gösterir. Taşlara yazılmış yapım kayıtlarına göre, inşaatı 30 yıldan fazla sürmüş ve masraflar sürekli ama azar azar gelen bağışlarla karşılanmıştır. Ama inanç sarsılmamış ve yapı bitirilmiştir.
Popüler görüşlerden biri, mahzeni tanrının kutsal yılanlarının evi olarak yorumlar, ama Epidauros konusunda önde gelen uzmanlardan Tomlinson tholos’u bir ölümlü olarak Asklepios’a (Asklepios’u bir tanrı olarak onurlandıran tapınaktan farklı olarak) adanmış bir cenaze anıtı olarak görmeyi tercih eder.
Epidauros Tiyatrosu
Epidauros’taki en iyi korunmuş yapı, temenos yakınlarındadır.
Bu yapı: Holykeitos; (MÖ 5’nci yüzyılda yaşamıştır) tarafından tasarlanan ve MÖ 4’ncü yüzyıl sonlarında yapılan tiyatrodur.
Tiyatro gösterileri Yunanlılar için dini ritüellerdi yani bu kutsal merkezde bir tiyatro olması şaşırtıcı değildir.
Tiyatronun kapasitesi yaklaşık 14.000 kişiydi. Yani bu festivallerin geniş bölgesel cazibesinin olduğunu gösterir.
Eğimli oturma bölgesi yani cavea, bir tepenin yamacına yaslanmıştı ve bir dairenin yarısından fazlasını kaplıyordu. Taş oturma yerleri, mekana kalıcılık veriyordu. Seyirciler, yerlerine ulaşmak için çeşitli geçitlerden yararlanırdı.
Yatay diazoma, cavea’yı alt ve daha dik olan üst yanlarda bölüyordu.
Oturma alanı boyunca, üst yarıda daha sık aralıklı olmak üzere dikey merdivenler vardı.
Cavea’nın dibinde, dairesel orkestra bulunurdu.
Şarkı söyleyen ve dans eden koro, performansını burada yapardı.
Bunun arkasında solo sanatçıları için bir platform ile arka perdeden oluşan skene adı verilen sahne yapısı bulunurdu.
Yunan tiyatrosunda skene, cavea’ya bağlı olmayıp her iki yanında parodos adı verilen ve burada, Epidauros’ta sütun ve lentolu kapı çerçeveleriyle donatılmış geçitlerle ayrılırdı.
Daha sonraları Romalılar skene’yi artık yarım daireye indirgemiş cavea’ya bağlayarak tek bir mimari yapı yaratacaktı.
Zaman içinde, Yunan ve Roma tiyatrosunda solo aktörlerin ağırlıklı olması nedeniyle, sahne yapısı ile dikey arka perdesi gittikçe karmaşıklaştı.
Epidauros’daki skene’nin sadece temelleri kalmıştır.

DAPHNE
Atina şehir merkezinin, 10 km. batısındadır.
Burada: daha önceki dönemlerde bir Apollon Tapınağı bulunan yerde, “Daphne Manastırı” var. Bu manastır, MS.5.yüzyılda yapılmıştır. 11’nci yüzyılda ise, yapıya, etkileyici mozaikler eklenmiş. 16’ncı yüzyılda ise, Ortodoks keşişler tarafından, Manastır yeniden inşa edilmiştir.
Kilise yapısında: taş ve kiremitten yapılmış bir kubbe var. Ancak, burada görülebilecek en ünlü objeler: iç kısımdaki dekorasyonda kullanılan mozaikler ve ana girişte bulunan “İsa” mozaiği.