İngiltere Londra South Bank

İngiltere Londra South Bank

 

1951 yılında düzenlenen Festival of Britain’ın ardından, yeni yapılan Royal Festival Hall sayesinde South Bank Centre bir sanat merkezi olarak gelişti.

Bir zamanlar çirkin beton yığını olmasıyla eleştirilere hedef olan binada bu bulunan The Hayward, artık şehrin nehir kıyısındaki önemli bir mekan haline gelmiştir.

Bölge üzerine düşeni fazlasıyla yapmakta, öğleden sonraları ve akşamları sanatseverlerle dolmaktadır. National Theatre ve Old Vic tiyatroları, konser salonları, tiyatrolar ve galerilerin yanı sıra South Bank ve Londra’nın en etkileyici sineması olan BFI IMAX de buradadır.

Britanya Festivali geleneğini sürdüren bölge, dünya üzerindeki en yüksek gözlem dönme dolabının (London Eye) South Bank’te yapılması ve burayı 2000 yılının odağı haline getirmesiyle bugün de sürmektedir.

Evet: London Eye ile şehri gök yüzünden izledikten sonra Westminster Bridge’den Tower Bridge’ye doğru yürüyün ve neredeyse limitsiz ve ücretsiz eğlence fırsatından yararlanın. Festivallere katılın, canlı müzik dinleyin, koşu yapın, bisiklete binin, kaykayla gezin veya sadece 4.8 km. lik nehir kenarında yürüyün.

Ücretsiz Tate Modern Sanat eserleri için de gezmeye değerdir. Ücretli eğlenceler arasında Waterloo Bridge civarındaki birçok kültürel merkez, Southbank Centre’ın konser salonu, National Theatre ve British Film İnstitute vardır.

Yeniden yapılmış, ancak oyunların hala Shakesspeare zamanındaki gibi oynandığı Globe tiyatrosunda geçmişe bir yolculuk yapın.

Doğuya doğru devam ettiğinizde Sir Francis Drake’i dünyanın çevresinde dolaştıran geminin birebir örneğini göreceksiniz.

Prison yakınları kalbi zayıf olanlar için değildir. Yemek severler Borough Market’in tamamı açık havada olan tezgahlarına bayılırken, Tower Bridge’in hemen doğu yakasında bulunan Butler’s Wharf’daki restoranlarda pahalı yemekler daha resmi bir ortamda sunulur.

 

ROYAL NATİONAL THEATRE

Upper Ground.South Bank.SE1 adresinde, Thames South Bank Waterloo köprüsünün yanındadır.

Bir oyun izlemek istemeseniz bile, bu donanımlı tiyatro görülmeye değerdir. Ulusal bir tiyatronun gerekliliği ve yerine dair 200 yıl süren tartışmaların sonunda, Sir Denys Lasdun’un binası 1976 yılında açılmış ve Kraliçe tarafından hizmete sunulmuştur.

Tiyatro gurubu: 1963 yılımda, ülkenin başat 20.yüzyıl aktörlerinden Laurence Olivier (sonradan Lord) yönetiminde kuruldu ve ilk oyun “Hamlet” idi. Bu oyun ulusal tiyatroda: Peter O’Toole tarafından 700’den fazla sergilendi.

Kuruluşundan günümüze kadar, Ulusal Tiyatro, 800’ün üzerinde yapım sunmuştur. 2012-2013 sezonunda, ulusal tiyatro: 3.600.000 seyirciye ulaşmıştır.

Tiyatroda, en büyüğü onun adını taşıyan salondan başka, yöneticilerin adını taşıyan, Cottesloe ve Lyttleton salonları da bulunmaktadır. Olivier salonu: 1100 koltuklu ve bir yelpaze şeklinde oditoryumu ile büyük bir açık sahnesi bulunan salondur. Llttelton salonu: 900 koltuklu ve eskiden Cottesloe olarak bilinen salon 400 koltukludur. Ancak, son sözünü ettiğim salon tadilattadır.

Üçüncü bir performans alanı olarak tiyatronun önüne: Cottesloe salonunun kapalı kaldığı sürede kullanılmak üzere Shed isimli mekan geçici olarak yapılmıştır. Tiyatroda: bu üç salon dışında: aynı zamanda prova odaları set-yapı ve doğal boyama atölyeleri, kostüm ve dijital tasarım odaları bulunur.

5 dönümlük arazi üzerinde yaklaşık 1000 kişi çalışmaktadır.

Tiyatronun: geniş ve nehir manzaralı terasları ve yemek yeme yerleri ve barları güzeldir.
Kimi zaman fuayede konserler düzenlenmektedir. Burayı ziyaret etmek isterseniz: her gün saat:09.30-11.00 arasında açık olduğunu biliniz.

 

SOUTH BANK CENTTE

South Bank merkezinin tam kalbindedir. Her gün saat: 10.00-23.00 arasında açıktır. Royal Festival Hall ve diğer tüm binalara giriş ücretsizdir. Fuaye boşluğuna girerek bir bilet almadan atmosferi yaşayabilirsiniz.

Merkez: 1951 yılındaki “Festival of Britain” için aslında kalıcı olması düşünülerek inşa edilmiş tek yapıdır. Burada: Clore Balo Salonu, Saison Şiir Kütüphanesi, Southbank Centre Shop, Riverside Teras Cafe, Skylon Restoran bulunmaktadır.

Skylon restoran: çağdaş gıda, orijinal kokteyller ve nehir üzerinde muhteşem manzarası ile beğeni toplamaktadır. 2,4 katlarda ve açık binanın 5 katında bar bulunur. 6.katta bulunan ve muhteşem nehir manzaralı bar ise yalnızca Southbank Merkez üyelerinin girişine açıktır.

İngiltere Londra South Bank The Hayward Gallery

 

The Hayward Gallery

South Bank Centre. Belvedere Soad SE1 adresindedir. Giriş ücretlidir, yetişkinler 11 paund, çocuklar 9 paund.

Büyük sanat sergileri derdiğinde Londra’da hemen akla gelen belli başlı mekanlardan birisidir.
Gri beton, dış duvarları, kimileri için fazla modern olsa da, çoğunluk için 1960’ların “çirkin” mimarisinin simgesidir ve 1968 yılında Kraliçe tarafından açılmıştır.

Dennis Crompton, Warren Chalk ve Ron Herron gibi genç mimarlar tarafından tasarlanan bina, şehirde bu tarz kalan birkaç binadan birisidir.

Hayward Gallery’nin asansör boşluğunun üst kısmı Neon Kulesidir ve bu tanıdık kule, Londra şehrinde mimarinin dönüm noktası olmuştur. Philip Vaughan ve Roger Dainton tarafından tasarlanan bu özel yapılmış bölüm: 1970 yılında Arts Council tarafından (şehir sanat konseyi) bir model başlangıcı olarak gösterildi.

Kuleyi oluşturan: sarı, eflatun, kırmızı, yeşil ve mavi neon şeritler: rüzgarın şiddeti ve yönüne göre değişiklik göstermektedir. Kule günümüzde bir görsel çarpıcı bahçe mobilyaları oturma alanı sağlamak için yenilenmektedir.

Dan Graham tarafından 2003 yılımda tamamlanan yeni fuayede çizgi filmler ve çeşitli sanatçıların video çalışmalarından oluşan güzel bir seçki sunulmaktadır. Galerinin 1946 yılında kurulan Sanat Konseyi Koleksiyonunda ise: dünyada modern ve çağdaş İngiliz sanatının en gözde eserleri bulunmaktadır.

60’dan fazla yıla yayılan döneme ait 7500 üzerinde eser koleksiyonu oluşturmaktadır.
Hayward’daki sergiler klasik ve çağdaş sanat eserlerini kapsar, ama İngiliz çağdaş sanatçılarına ağırlık verilmiştir.

İngiltere Londra South Bank Royal Festival Hall

Royal Festival Hall

South Bank Cente adresindedir.
Bu bölüm: Sir Leslie Martin ve Sir Robert Matthew tarafından yapılmıştır. II. Dünya savaşından sonra Londra şehrinde inşa edilen ilk büyük ve halka açık yapıdır.
Asıl yapılış amacı: dünya savaşından sonra, halkın ruh halini ve işleri düzeltmek, halka moral vermektir.

Geçen zaman içinde çok iyi dayanan yapı, Londra şehrinin başlıca sanat enstitülerini bünyesinde toplamıştır.

Birinci katta: 2004 yılında “Festival Riverside” denilen bölümde yeni restoranlar ve mağazalar açılmıştır.

Burası: aynı zamanda: London Philharmonic (Londra Filarmonik) ve London Sinfonietta (Londra Senfoni) gibi dört orkestranın evidir ve daha ufak topluluklar bitişiğindeki “Queen Elizabeth Hall” ve “Purcell Room”da sahne alırlar.

Festival Hall’un ana barı ve Clore Ball-Room genellikle ücretsiz canlı müzik konserlerine ev sahipliği yapar.

Konser salonu, viyolonselist Jacpueline du Pre ve şef Georg Solti gibi ünlü müzisyenleri ağırlamıştır.
Burada bulunan org 1954 yılında getirilmiştir. Alt katlarda kafeler ve kitap tezgahları vardır.

İngiltere Londra South Bank Queen Elizabeth Hall

Queen Elizabeth Hall

Southbank Cente sitesindeki ikinci büyük mekandır. Her gün saat: 11.30-17.00 arasında açıktır, bilet almadan fuaye bölümünü gezebilirsiniz.

Birçok etkinlik burada gerçekleşmektedir. Bu etkinliklerde büyük isimlerin yanı sıra, gelişmekte olan sanatçılar da performans sergilemektedirler.

Bu etkinlikler arasında: piyano resitalleri, dans, performans ve konserler vardır. Buradaki “Purcell Room” ve “Front Room” denilen yerler: okumalar, görüşmeler ve konserler için mükemmel mekanlardır.

 

COUNTRY HALL-SEE LİFE-AQUARİUM

Westminister Bridge Road.SE1 adresindedir. York Road’ın paralelinde nehir kıyısındadır.
Mimar Ralph Knott tarafından tasarlanmış ve barok stilde porland taşı ile yapılmıştır.

İnşaat 1911 yılında başlamış ve 1922 yılında tamamlanmış ve Kral George V tarafından açılmıştır. 1936 ve 1939 yıllarında kuzey ve güney blokları eklenmiştir.

Bir zamanlar: 64 yıl boyunca, Londra’nın ilk seçilmiş hükümetinin yer aldığı görkemli binadır. Ancak: 1986 yılında Margaret Thatcher hükümeti tarafından kullanımdan çıkarılmıştır ve Londra hükümetinin çalışma yeri kimliğini kaybetmiştir.

Bugün turizme yönelik bir eğlence kompleksini barındırmaktadır. Özellikle “Londra Sea Life Aquarium” u barındırmasıyla tanınır. London Eye’de buranın hemen yanındadır ve hatta onun ziyaretçi merkezi bu binadadır.

Ayrıca: Saatchi Gallery (burada bulunan Salvador Dali eserleri buraya önem kazandırmaktadır) buranın sergiler açılan kültürel mekanıdır. “Namco Station” bilgisayar oyunlarıyla dolu bir eğlence merkezidir.

Bir de “Londra Film Müzesi” burada bulunuyor. Binanın bir parçasında ise 5 yıldızlı Marriot ve ayrıca Premier Inn Otelleri bulunur.

 

Namco Funscape

Burası: video oyun geliştiricisi ve yayımcısı bir Japon şirketi tarafından 2005 yılında kurulmuştur.

Şirketin merkezi Tokyo’dadır. Şirket: video oyunlarının altın çağında: özellikle Pac-Man oyunu ile rekortmen olmuştur. Burada: bowling, tampon-araba, video oyunları ve simülatörler de dahil olmak üzere birçok aile oyunu bulunmaktadır.

 

London Dungeon

Londra zindanı olarak bilinen bu bölüm: tamamen turistik gösteriler için düzenlenmiştir. Burada: çeşitli kanlı ve ürkütücü tarihsel olaylar kara mizah şeklinde genç kitlelere yönelik olarak yapılmaktadır. Bu gösterilerde, canlı aktörler, özel efektler kullanılmaktadır.

Aslında, burası 1974 yılında açıldığında ürkütücü tarihi bir müze olarak tasarlanmıştır ancak bir aktör burada interaktif denemeler yapmış ve beğenilince, bu tarz bir eğlence yeri düzenlenmiştir. Ancak bu eğlence merkezi, 2013 yılında Tooley Street üzerindeki kendi tesislerine taşınmıştır.

 

London Film Müzesi

Müze, 2008 yılında Jonathan Sands tarafından kurulmuş ve İngiliz Film Endüstrisine adanmıştır. Burada: uzun metrajlı filimler ve orijinal sahne kostümleri ve setleri bulunmaktadır.

 

Aquarium

Country Hall merkezinin zemin katında ve London Eye’ye yakındır. Pazartesi-Perşembe günleri arasında: saat: 10.00-18.00 arasında ve Pazar günleri saat: 10.00-19.00 arasında açıktır. Giriş ücretleri: yetişkinler için 20.70 paund, 3-15 yaş arası çocuklar için 15 paund, 3 yaş altı çocuklar ücretsiz ve 2 yetişkin ve 2 çocuktan oluşan aile giriş ücreti 64 paund.

Yalnız burada ilginizi çekebilecek bir durumdan söz etmek istiyorum, London Eye ve Aquarium için birlikte bir bilet alınsanız, giriş ücreti bir miktar düşüyor.

Hatta, birkaç yer daha bu kombinasyona eklenebiliyor, en iyisi internete bakarak gezmek istediğiniz yerlere göre kombine bilet almaktır. (Ankara’daki akvaryum en az bunun kadar güzel ve çeşitli, ama oraya giriş 15 TL. yani buranın parası ile 4 paund)

London Aquarium

1997 yılında açılmıştır ve her yıl yaklaşık 1 milyon kişi tarafından ziyaret edildiği söylenmektedir.

Burada: 14 temalı bölgede, 3 katta, tüm dünyadan 500 tür balık bulunmaktadır. 2 milyon litre su ve derin tanklar, balıkların serbestçe yüzmelerine ve yakından takip edilmelerine izin verir. Balıklar bir dizi bölgeye ayrılmışlardır.

Bu bölgelerin her biri: havuzlar, okyanuslar ve nehirler gibi farklı yerleri betimlemektedirler. Pirinhalar, timsahlar ve denizatı da izleyicilerden büyük ilgi görmesine rağmen, en popüler hayvanlar köpekbalıklarıdır.

Ziyaretçiler özel olarak tasarlanmış bir havuzda: balıklara dokunma ve buz mağarasında: Gentoo penguen kolonisini görme, interaktif besleme ve dalış görüntülerini izleyebilirler.

2012 yılında yapılan yeni “Shark Reef” bölümünde: bir cam yürüyüş yolunda ilerlerken ayaklarınızın altında 16 köpekbalığından oluşan bir sürü geziniyor.

Balık, mercan ve yeşil kaplumbağalar: bir tropikal okyanus ortamında izleyebiliyorsunuz. Yağmur ormanları: egzotik bitkiler ve tropikal bir şelale ile betimlenmiş. Yeni yapılan tarama-through tünelinde, tüm açılardan yengeçleri görmek ve dev bir mekandaki hareketlerini izlemek şansına sahip oluyorlar.

İngiltere Londra South Bank London Eye
İngiltere Londra South Bank London Eye

 

LONDON EYE

Riverside Building County Hall.Westminster Bridge.SE1 adresindedir. Ücretler şu şekildedir: Yetişkinler (16 yaş üstü) 13 paund. Çocuklar (4-15 yaş arası) 7 paund, 4 Yaş altı çocuklar ücretsiz, 60 yaşından büyükler 11.5 paund. Dört kişilik bir aile, 40 paund. Biletinizi internetten satın alırsanız, % 10 indirim oluyor.

Ancak bileti internetten hangi kredi kartı ile satın aldı iseniz, o kredi kartının son dört rakamını girişte soruyorlar yani buna dikkat etmelisiniz.

135 metre yüksekliğindeki London Eye gözlem çemberi, şehrin 2000 yıl kutlamalarının bir parçası olarak yapılmıştır ve kısa sürede Londra’nın gözde turistik yerlerinden biri haline geldi. Tasarım: David Marks, Julia Barfield, Malcom Cook ve Mark Sparrowhawk tarafından yapılmıştır.

135 metre yüksekliği ile, dünyanın en uzun dirsekli gözlem teleferiği olarak bilinir. İsim olarak ise “Millenium Jant” olarak da tanınmaktadır.

Bloklar halinde yükselen binalar arasında öne çıkan çember, büyüklüğüyle de dikkati çeker.
Çemberin kenarı: parça parça Thames’in üzerinde buraya getirilmiş ve burada birleştirilmiştir.
6 km. uzunluğundaki 80 halat: bütün yapıyı dengede tutar ve çarkı destekler.

Çember: ziyaretçilerin inip binmesini aksatmayacak bir hızda sürekli döner, sadece iniş-binişlerde yardıma ihtiyaç duyanlar için tamamen durur.

Her biri 25 kişi kapasiteli 32 kapsül, bir dönüşü 40 dakikada tamamlar. Özel kapsüllerde bulunmaktadır. Aşk Tanrısı Kapsülü, Hotel Chocolat Kapsülü, Şarap Tadım Kapsülü, Şampanya Tadım Kapsülü ve Kendi Kapsülünü oluştur gibisinden özel ücretler ödeyerek binmek mümkündür.

3 ile 25 kişilik bir özel kapsül, 30 dakikalık bir tur için, 4D sinema keyfini de yaşayabileceğiniz bir ortamda, her bir konuk için ücretsiz 360 derecelik mini klavuz eşliğinde 500 paund ücret ödemek gerekir.

Saniyede 25 cm. lik yavaş bir hız olur.

Cam kapsüller: dolabın dış çemberine sabitlenir ve 360 derecelik görüş açısına sahiptir.
Havanın açık olduğu güzel bir günde 40 km. ye kadar ulaşan görüş mesafesiyle ülkenin başkentini, şehri saran kırsal da dahil olmak üzere her yönde görme şansı sunar.

Hareketten 10 dakika sonra: Kraliçenin resmi konutu görülür. 15.dakika sonra: güç istasyonunun iki bacası görüş alanına girer. 17 dakika sonra: Westminster’in muhteşem manzarasını kaçırmayın.

Daha sonra ise: Parlamento evlerinden, güneyde North Downs tepelerine, doğuda Elizabeth II Bridge’den batıda Windsor Castle’a kadar neredeyse 40 kilometrelik bir manzara göster önüne serilir.

Son bir not: Londra şehrine gidip te buna binmemek olur mu diye bir soru daima kafanızda kalacaktır, binmeye niyetlenirseniz, öncelikle birkaç saatlik bir kuyruk beklemeniz gerekecektir, öte yandan: iyi bir biniş ücreti ödeyeceksiniz ve bindiğinizde de pek fazla bir özelliğinin olmadığını düşüneceksiniz.

Yine de, tüm bu olumsuzluklara rağmen, buna yılda 3 milyon kişinin bindiğini düşününce, binmemek elde değil, tercih sizin.

 

FLORENCE NİGHTİNGALE MUSEUM

2 Lambeth Palace Road adresinde St Thomas Hastanesinin içindedir. Her gün saat: 10.00-17.00 arasında açıktır. Giriş ücretlidir, yetişkinler için 7.8 paund, 16 yaş altı çocuklar için 4.8 paund ve aileler için (2 yetişkin, 5 çocuğa kadar) 18.6 paund.

Bu azimli kadın, ülkenin hafızasında Kırım Savaşında (1853-1856) yaralanan askerlere bakan “Lambalı Kadın” olarak yer almıştır. Nightingale, aynı zamanda 1860 yılında, eski St Thomas’s Hastanesinde ülkenin ilk hemşirelik okulunu açmıştır.

Kendisi: Victoria dönemi İngiltere’sinde, Kraliçe Victoria’nın ardından en etkili kadın olarak tanınır. 1883 yılında Kraliyet Kızıl Haç ile ödüllendirildi. 1907 yılında İngiltere’de “Liyakat Nişanı” alan ilk kadın olarak tarihe geçti. 13 Ağustos 1910 tarihinde 90 yaşında öldü.

Uzak görüşlü fikirleri ve reformları ile sağlık doğasını etkilemiştir. Ama onun en büyük başarısı: kadınlar için saygın bir meslek olarak “hemşirelik” fikrini geliştirmesi ve biraz önce de söz ettiğim gibi, 1860 yılında “St Thomas Hastenesi” bünyesinde ilk hemşirelik meslek okulunu kurmuş olmasıdır.

Onun en ünlü çalışması olan “Hemşirelik Üzerine Notlar, Hemşirelik Nedir, Ne değildir” hala yaygın olarak okunmaktadır.

Burada özellikle dikkatinizi “Scutari Kışlası” olarak düzenlenen yere çekmek istiyorum. Burası: Üsküdar Selimiye Kışlasıdır ve burası hakkında bilgiler verilmektedir. Halen burada 1.Ordu Komutanlığı karargahı bulunmaktadır.

Kırım Savaşı sırasında, kilometrelerce uzaklıktaki Kırım yarımadasındaki çatışmalarda yaralanan askerler gemilerle bu kışladaki İngiliz Hastanesine taşınıyorlardı. Ancak, hastanede, büyük sayıdaki yaralılarla başa çıkmak için yeterli kapasite yoktu.

Korkunç koşullar hakkında İngiliz Askeri Hastaneleri içindeki kadın hemşirelerin önemini tanıtmak için, Florence Nightingale birçok girişimde bulundu.

1923 yılında, savaş kışlası, Türk ordusuna geri teslim edildi. Günümüzde: kışlanın kuzeybatı kulesi “Florence Nightingale” anısına düzenlenen bir müzeye ev sahipliği yapmaktadır. Orada bulunan 2 katlı müzede: ona ait hemşirelik hatıraları sergilenmektedir.

1989 yılında açılan müzede “Athena baykuş” bölümü: 1850 yılında Atina: Yunanistan’ın Parthenon denilen bölgesinde, küçük bir baykuş yuvasından düştü ve kötü çocuklar tarafından bulundu.

Minik kuş: yaramaz bir çocuk tarafından hırpalanırken, Florence Nighthingale isimli bir genç kadın tarafından fark edildi. Florence: kuşu sahiplendi, onu besledi ve eğitti ve ona Yunan Tanrıçası “Athena” nın ismini verdi. 5 yıl sonra Kırım savaşı patlak verdiğinde Florence onu aile üyelerine bırakıp İstanbul’a gitti ve baykuş bir süre sonra öldü. Florence onu tahnit ettirdi (içini doldurttu) ve bu kuş halen müzede sergilenmektedir.

St Thomas’s Hastanesinin girişine yakın bir yerde bulunan müze dikkate değerdir. Burada özgün belgeler, fotoğraflar ve kişisel eşyalarıyla Florence Nightingale’in hayatı gözler önüne serilir. Nightingale’in 90 yaşındaki ölümüne kadar (1910) sağlık alanında yaptığı çalışmalar ve yaşamından kesitler burada canlı görüntülerle ziyaretçilere yansıtılır.

 

MUSEUM OF GARDEN HİSTORY

Lambeth Palace Road adresindedir. Giriş ücretleri yetişkinler için 7.5 paund, yaşlılar için 6.5 paund, öğrenciler için 3 paund.

Müze: Pazar-Cuma arasındaki günlerde, saat: 10.30-17.00 arasında açıktır. Cumartesi günü ise 10.30-16.00 arasında açılır.

Bahçe tarihine adanmış, dünyanın ilk müzesi: restore edilmiş “St Mary of Lambeth” kilisesi içindedir. Harap durumdaki kilise 2008 yılında çağdaş galeri mekanları yapılarak restore edilmiştir.

Buradaki 3 sergi her yıl İngiliz bahçelerinin yapımının tarihçesini öğrenmek isteyenler tarafından özellikle ziyaret edilmektedir.

Ziyaretçiler: resim, araçlar ve tarihi eserler ile kalıcı bir ekranda interaktif olarak İngiliz bahçe sanatının gelişimini ve geçmişini izleyebilmektedirler. Burada, ayrıca özel sergiler, etkinlikler, konferanslar ve eğitime yönelik programlar da yürütülür. Bahçeyle ilgili her türlü ürünün bulunduğu dükkan da ilgi çekicidir.

Müzenin en önemli objeleri

 

John Tradescant Portresi

Bu 17.yüzyıldan kalma minyatür portre: gümüş üzerine yağlı boya olarak yapılmıştır. Tradescant ailesinin bir kadın üyesi tarafından kullanıldığı düşünülmektedir.

 

Sebze Kuzu

Tataristan kaynaklı, kök benzeri bir tür eğrelti otudur ve 18.yüzyıldan kalmadır. İlginç görünümü ilgi çekmektedir.

Kilisenin avlusunda: Kral Charles I ve II döneminde bahçevan olarak görev yapmış olan baba-oğul John Tradescant’ların mezarı bulunmaktadır. Tradescantlar: yeni bitki toplamaya meraklıydılar.

Müzenin bir de bahçesi bulunmaktadır ve bu bahçe 1980 yılında kurulmuştur. Bahçenin merkezinde, Salisbury Markizi tarafından 17.yüzyılda tasarlanmış özel bir bölüm bulunmaktadır. Burası, 17. yüzyılın ruhunu yansıtması nedeniyle ilgi çekmektedir.

 

LAMBETH PALACE

Saray: Thames nehri karşısında, Parlamentonun güney kısmındadır.
Burası, 13.yüzyıldan bu yana Canterburg Başpiskoposu’nun konutunu oluşturur ve bugünde Başpiskopos’un Londra’daki resmi konutudur. 1200 yılı civarında Başpiskoposluk tarafından satın alınmıştır.

İlk Westminster köprüsü yapılıncaya kadar nehirden geçişi, Lambeth ile Millbank arasında işleyen ve atlı arabaları alan bir tekne sağlıyordu. Ulaşılması zor bir yere yapılması, özellikle düşünülmüştür, çünkü saray 1381 yılındaki köylü isyanında saldırıya uğramıştır.

Buradan elde edilen gelir başpiskoposa veriliyordu. 1750 yılında köprünün açılmasıyla uğrayacağı zararı karşılaması için başpiskoposa belirli bir ücret ödenmiştir.
Bina, sonuncusu 1828 yılında Edward Blore tarafından olmak üzere sık sık restore edilmiştir.

 

Morton Kulesi

Burası sarayın girişini oluşturan, iki tane, beş katlı, kırmızı tuğla ile Tudor stilinde yapılmış kulelerdir. Bunlar: 1490 yılında Kardinal John Morton tarafından yaptırılmışlardır.

Kardinal Morton: kısa bir süre için kulede yaşamış ve kulenin ortasındaki büyük salonu kullanmıştır. Güneydeki kulenin zemin katındaki küçük bir hücrenin 16.yüzyılda hapis için kullanıldığı görülür. İki demir halka, hala duvarlarda sabit bulunmaktadır.

Günümüzde: Morton kulesi ana girişi bir bekçi ekibi tarafından her gün açılmaktadır. Bekçi yaşam yeri, kule inşa edildiği günden beri kullanılmaktadır. Kulenin geri kalan üst bölümleri ise: kütüphane personeli için depolama ve çalışma odaları olarak kullanılır. Bu depolama alanlarında 230.000 kitap, metin, el yazması depolandığı söyleniyor.

 

Atrium

Burası: Galler Prensi tarafından tasarlanmış ve Richard Griffith ve Richard Scott tarafından inşa edilmiş ve 2000 yılında açılmış, camlı çatısı olan bir avludur. 13. yüzyıl Şapeli ve Crypt bölümünü: Ana saray binasına bağlamaktadır.

Burası: resepsiyonlar ve yemekler gibi öncelikle eğlenceli bir alan olarak kullanılmaktadır. Ayrıca: haftalık olarak personel ile Başpiskopos burada bir araya gelmektedirler.

 

Chapel-Şapel

Şapelde ve yer altı kemerinde, 13.yüzyıldan kalma kısımlar bulunsa da, yapının büyük bölümü daha yakın tarihlidir. Erken İngiliz Şapeli örneği olan buranın 17.yüzyılda hapishane olarak kullanıldığı biliniyor.

Doğu duvarının alt kısmının; sitede bulunan en erken yapıdan kaldığı düşünülmektedir. Şapel günümüzde ibadet yeri olarak düzenli kullanılmaktadır.

 

Lollard Kulesi

Burası resmen “Chichele Kulesi” olarak bilinir ve şapelin batısında yer almaktadır. Birinci katta bulunan oda: 1414 ve 1443 yılları arasında, Başpiskopos Chichele için bir izleyici odası olarak hizmet vermiştir. Kulede ayrıca: 1687 yılına tarihlenen bir çan ve St Thomas heykelini içeren boş bir niş de bulunmaktadır.

Bu heykel: uzun yıllar nehirden geçen kayıkçıların şapkalarını çıkararak saygı duydukları bir obje olmuştur, ancak Kral Henry VIII emriyle kaldırılmıştır. Mayıs 1941 tarihindeki Alman bombardımanında kule büyük ölçüde hasar görmüş ve ahşap cezaevi parçaları günümüzde bir tuğla duvar ile çevrelenerek koruma altına alınmıştır.

 

Nöbetçi Odası

Buranın 14.yüzyıldan kaldığı düşünülmektedir. Ortaçağ ve Tudor dönemi özelliklerini taşıyan büyük daire: 14., 15 ve 16. yüzyıllarda: sarayın en önemli odalarından birisidir. Başlangıçta: toplantılar ve törenler burada yapılırdı. 1867 yılında 75 piskoposun katılımı ile yapılan ve bugünkü toplantı geleneğinin öncüsü olan ilk “Lambeth Konferansı” burada yapılmıştır.

Daha sonraki süreçte ise, burası silahlı askerlerin toplanma ve silah saklama yeri olarak kullanılmıştır. Odada günümüzde duvarlarda bazı resimler görülmektedir. Ama burada en ilgi çekici obje bir kaplumbağa kabuğudur.

Başpiskopos William Laud’a aittir. Laud: Oxford Üniversitesinde bir konuşma yapmasının ardından kendisine bir evli hayvan olarak 1633 yılında kaplumbağa hediye edilir ve kendisi kaplumbağayı buraya getirir. Sonuçta kaplumbağa 120 yıl yaşadıktan sonra bir yanlışlık sonucu öldürülür.

 

Pembe Drawing Room

Duvarlarının rengi nedeniyle bu isimle anılan bu oda: günlük toplantılar ve zaman zaman gelen misafirler için yemek odası  olarak kullanılmaktadır. Odanın dekorasyonu, 1982 yılında Nijerya’ya yaptığı bir ziyaret sırasında Başpiskopos Robert Runcie tarafından 2 Nijeryalıya yaptırılmıştır. Bu dekorasyon ürünleri: Nijerya Üniversitesinin bir hediyesidir. Odada özellikle: Bristol Piskoposu olmasına rağmen, 1768 yılında St Paul Dekanı seçilen Thomas Newton’un resmidir.

 

Devlet Drawing Room

Canterbury piskoposları: günlük yaşam için burayı kullanırlar. Günümüzde burası: dini ve siyasi liderler, Kraliyet ailesi üyeleri gibi ziyaretçi misafirleri ağırlamak için bir mekan olarak kullanılır. Bu odada: II. Dünya Savaşındaki bombardıman sonucu yıkılmış ve 1828 yılında yeniden tasarlanmıştır. Son olarak ise 1928 yılında restore edilmiştir.

Kristal avizeler: Waterfrond Glass hediyesidir. Karşı duvarda bir şömine bulunur. Şöminenin solunda: Kral Charles I portresi görülür. Bu resim Van Dyck yapımıdır ve muhtemelen kral tarafından Başpiskopos Laud’a verilmiştir. Şöminenin sağında ise, Kral Charles I’in abisi 18 yaşında iken ölen Galler Prensi Henry portresidir.

Odanın doğu ucunda: Canterbury Katedralinin 17.yüzyıl görüntüsünün bulunduğu bir tablo görülür.

 

Tudor Geçit Evi

Tudor geçit evi 1485 yılında inşa edilmiştir ve nehir kenarındaki konumuyla Londra’nın en hoş görüntülerinden birini sunar.

 

Kütüphane

Günümüzde burada: kütüphanede geniş bir koleksiyon bulunmaktadır. Bu kütüphane: Canterbury Başpiskoposunun resmi kütüphanesidir ve 1610 yılında Richard Bancroft tarafından kurulmuştur. Burada: piskoposların arşiv bilgileri ve çeşitli dini kayıtlar, el yazmaları gibi 9.yüzyıla kadar uzanan muhteşem bir koleksiyon bulunmaktadır. (günümüzde burada 12.000 kitap bulunduğu söyleniyor)

 

St Mary Lambeth Kilisesi-Museum Garden

Son bir not: girişin önünde, çim meydanda bulunan süslü bina da bir kilisedir ve 1377 yılından kalma kulesi bulunan ve 1834 yılında onarılan kilise: günümüzde “St Mary Lambeth” isminde, Bahçe Müzesini barındırmaktadır.

İngiltere Londra South Bank
İngiltere Londra South Bank

 

IVM-İMPERİAL WAR MUSEUM-İMPARATORLUK SAVAŞ MÜZESİ

Lambeth Road.SE1 adresindedir. (Müze şu anda kapalıdır ve 14 Temmuz 2014 tarihinde açılacaktır. Çünkü, aynı tarihte I. Dünya Savaşının 100. yıldönümü kutlanacaktır.)
1917 yılında Bakanlar Kurulu: Büyük Savaşta bir müze kurulması için ilgili malzemeleri toplamak ve görüntülemek için bir heyet kurulmasına karar verdi.

1920 yılında Parlamento Yasası ile kurulan bir mütevelli heyeti atandı ve müze: 9 Haziran 1920 tarihinde, Kral George V tarafından Crystal Palace denilen yerde açıldı. 1924-1935 yılları arasında müzenin koleksiyonu:

Eski İmparatorluk Enstitüsü’nde South Kensington’da, bitişik iki galeride muhafaza edildi. 7 Temmuz 1936 tarihinde ise: Bethlem Kraliyet Hastanesi’ne taşındı.
Burası: Bethleam Royal Hospital’ın akıl hastalıkları bölümü için 1811 yılında inşa edilmiştir. 19.yüzyılda ziyaretçiler öğleden sonraları gelerek hastaların türlü gülünçlüklerini izleyip eğlenirlermiş.

Hastane 1930 yılında Surrey’deki yeni yerine taşınınca, bu büyük bina da boş kalmıştır. Binanın yanlarında uzanan iki büyük kanat yıkılmış ve ortadaki merkezi blok 1936 yılında South Kensington’daki eski yerinden buraya getirilen müzeye ev sahipliği yapmaya başlamıştır. 1940 yılında ise müze kapatıldı ve savunmasız koleksiyonlar Londra şehri dışındaki yerlere tahliye edildiler.

31 Ocak 1941 tarihinde Alman bombardımanında müze hasara uğradı, Jutland savaşından kalma ve müzede sergilenen deniz uçağı paramparça oldu. Ardından: 1953 yılında müze genişletilerek büyütülmüş ve tekrar faaliyetlere başlamıştır.

Ana girişi belirleyen iki devasa silaha rağmen, müzenin yalnızca modern savaş makinalarını sergileyen bir yer olduğunu düşünmemek gerekir. Heybetli tanklar, toplar, bombalar ve bir uçağın da görülebileceği müzede savaşın kendisinden çok 20.yüzyıl savaşlarının toplumsal etkilerine ve savaşın sivil halkın üzerinde bıraktığı izlere yer veren sergiler ağırlıktadır.

Yiyecek karnesi, hava saldırılarına karşı alınan önlemler ve sansürle ilgili sergiler ile görülmeye değerdir.

Yüzlerce fotoğraf, Graham Sutherland ile Paul Nash’ın resimlerine, Jacob Epstein’in heykellerine ek olarak savaş zamanındaki film, radyo programları ve edebi eserlerden alınan örneklerle, sanat türlerine geniş bir yer ayrılmıştır.

Şehir sakinlerinin bombalardan korunmak için geceyi metro istasyonlarında geçirdiği 1940 yılındaki hava saldırılarında yaşananlar, Henry Moore’un karakalem çalışmalarıyla belgelenmiştir. Bu savaş sanatları bölümünde, ayrıca Paul Nash’ın da eserleri görülebilir.

En popüler sergi bölümünde: I. Dünya Savaşındaki hendekler canlandırılmış ve II. Dünya Savaşındaki manzara, sek ve kokular ile izleyicilere yansıtılmış “Blitz Experience” bölümündedir. Burada askerlerin savaşta yaşadıkları izleyicilere yansıtılır.

Gizli Savaş Galerileri bölümünde ise: ajanların çalışmalarının tarihi geçmişi, M15 ve M16 ofislerinin yaratılmasına ait objeler, bilgi ve belgeler bulunmaktadır.

Ayrıca etkileyici bir arşive sahip bir kütüphane de vardır. Tarihi belgeler ve orijinal objelerle düzenlenen Yahudi soykırımı sergisi dikkat çekicidir.

 

THE OLD VİC

The Cut Waterloo Road adresindedir.
Kraliyet Coburg Tiyatrosu: ünlü aktör William Barrymore tarafından 1818 yılında kuruldu.
Bu görkemli binanın tarihi, Royal Coburg Tiyatrosu olarak açıldığı 1816 yılına kadar uzanır. 1818 yılında açılan bina mimar Rudolp Cabanel tarafından tasarlanmıştır. Temeli ise Sakskoburgotski ve Galler Prensi Charlotte Prens Leopold tarafından atılmıştır.

1833 yılında tiyatronun adı: Princess Victoria onurura, Royal Victoria olarak değiştirilmiştir. 1858 yılında tiyatronun üst katındaki yangın sonucu 16 kişi ölmüştür. 1940-1941 yıllarında Dünya savaşı nedeniyle tiyatro kapanır. 14 Kasım 1950 tarihinde tiyatro yeniden açılır.
Burası zamanla: şarkıcılar, komedyenler ve diğer göstericilerle popüler Victoria eğlencelerinin merkezi bir “müzik salonu” haline gelmiştir.

1912 yılında tiyatronun başına geçen Lillian Baylis, 1914 yılından 1923 yılına kadar burada Shakespeare oyunları sahneledi. 1960’larda Ulusal Tiyatro kuruldu.

1997 yılında, Sally Greene, yönetmen Stephen Daldry ve diğerleri tiyatronun geleceğini güvence altına alabilmek için bir yardım vakfı kurdular. Vakıf 2003 yılında Sanat Yönetmeni Katy Spacey ile birlikte yerleşik bir topluluk oluşturdu.

Tiyatroda gençlere daha ucuz koltuk bulunur. Burada Noel’de pandomim gösterileri düzenlenir. Evet “London Old Vic Theatre” dünya üzerinde İngilizce konuşan şehirler içinde en eski ve en ünlüsüdür. Son yüzyılın birçok ünlü sanatçısı, burada gösteri düzenlediler.

 

GABRİEL’S WHARF

56 Upper Ground adresindedir.
Butikler, el sanatları mağazaları ve kafelerle dolu bu sakin köşe, bir zamanların sanayi bölgesi olan Gabriel’s Wharf’ın geleceğine yönelik uzun tartışmaların bir ürünüdür. Bunlar: Londra’nın South Bank bölgesini: yaşamak, çalışmak ve ziyaret etmek için daha iyi hale getirmeye çalışan bir sosyal girişim ve gelişim gurubudur. Ç

ünkü: 20 yıl önce bu alanda: çirkin, kasvetli birkaç dükkan ve restoran ve ölmekte olan bir yerel ekonomi vardı. South Bank: Thames Nehri kıyısında, City ve West End arasında, Londra’nın göbeğinde yüzyıllar boyunca sel eğilimli, alçak bir bataklık olarak kaldı. Daha sonra ise, Londra şehrinin nüfusu üç katına ulaşınca, insanlar, rıhtım yanında inşa edilen küçük evler ve fabrikalar arasında sıkışıp kaldılar.

II. Dünya savaşında bölge Alman bombalarından etkilendi. Ancak 1951 yılından itibaren, South Bank bölgesine birçok kültürel yatırım (Ulusal Tiyatro, Ulusal Film Tiyatrosu, ITV Londra, IPC Medya gibi) yapıldı. 1970’lerin başında, bölgedeki konut sayısı: 50 binlerden 4 binlere düştü. Okullar ve dükkanlar kapandı. Burası giderek “kasvetli” bir alan olarak anılmaya başlandı.

Yerel sakinler: sahipsiz 13 dönümlük bir araziye, 1984 yılında satın almak için büyük bir kampanya başlatırlar ve arazi satın alındıktan sonra, bu arazi üzerinde: Walkway yürüyüş yolları, Bernie İspanyol bahçelerinden oluşan yeşil alanlar, Oxo Tower Wharf ve Cebrail Wharf gibi tasarım mağazaları, galeriler, restoranlar, kafeler ve barlar yaptılar.

Coin Sokakta bulunan “Colombo Merkezi” eğlence programları ile ortamı hareketlendirdi. 1984-1988 yılları arasında, nehir kıyısındaki metruk binalar yıkıldı ve nehir kıyısındaki park ile birlikte: Thames nehri, St Paul Katedrali ve şehrin muhteşem manzarası ortaya çıktı.

Pazarın hemen yanında küçük bir bahçe ile nehir kıyısı boyunca City’nin kuzeyine uzanan harika manzaralı bir yürüyüş yolu vardır.

Doğu yönündeki 1928 tarihli OXO Tower’ın pencereleri, et suyu markası olan OXO’nun amblemini yansıtır. Bugün burada güzel bir restoran bulunur.

 

WATERLOO STATİON

York Road adresindedir.
Güneybatı İngiltere’ye giden trenlerin terminali olan Waterloo İstasyonu aslında 1848 yılında yapılmıştı, ama 20.yüzyılın başında yenilendi ve kuzeydoğu köşesine inşa edilen büyük giriş salonuyla genişledi.

İngiltere’de Network Rail tarafından işletilen 17 istasyondan birisidir. Öte yandan: 2011 yılında, 94 milyon yolcu giriş-çıkışı ile, İngiltere’nin en işlek yolcu terminallerinden birisidir. Dünya üzerinde ise en işlek 91. tren istasyonudur.

Bugün geniş yolcu salonunda mağazalar ve kafeler sıralanmıştır ve burası şehrin en kullanışlı tren garlarından birisidir.

İstasyon 20. yüzyılın sonuna doğru şehri Avrupa’ya bağlayan Manş Tüneli trenine de hizmet vermesi için yeniden genişletilmiştir. Eurostar terminali, 2007 sonbaharında Waterloo İstasyonundan St Pancras İnternational’a taşınmıştır.

Waterloo civarındaki alan daha çok yerleşime ayrılmıştır. Buradan mağazalar, yeme içme mekanları ve sokak pazarıyla dikkati çeken Lower Marsh’a güzel bir yürüyüş yapabilirsiniz.

 

CLİNK STREET

Clink Street.SE1 adresindedir. Southwark Katedrali ve Globe Tiyatrosu arasındadır. Giriş ücretlidir, yetişkinler için 7.5 paund, 16 yaş altı çocuklar için 5.5 paund, öğrenciler için 5.5 paund, 4 kişilik aileler için 18 paund.

Burası, her gün saat: 10.00-21.00 arasında açıktır.
St Mary Overie’s Dock ve Anchor Pub arasında uzanan Clink Street’de: Francis Drake’in 1577-1580 yılları arasında dünyayı dolaştığı gemisi The Golden Hindle’in birebir örneğini görebilirsiniz.

Bu dar, karanlık ve Arnavut kaldırımlı sokak, adını 1150 yılında Bishop of Winchester’s Palace’da kurulan İngiltere’nin ilk hapishanesinden almıştır. Hapishane 1780 yılındaki ayaklanma sonucunda yanmıştır ve günümüzde küçük bir müze ve turistik sitenin bir kısmı olarak ziyaret edilebilmektedir.

Müze: 1144 yılından kalma, İngiltere’nin en eski ve ünlü hapishanelerinden biri olan “Clink Hapishanesi” üzerine inşa edilmiştir.

600 yıl boyunca: İngiltere’deki toplumsal ve siyasi değişimlere tanık: sapkınlar, ayyaşlar, fahişeler ve daha sonra dini rakipler de dahil olmak üzere, çok sayıda insan buraya hapsedilmiştir.

Orijinal Sarayın Great Hall bölümünün batı duvarını ve gül penceresini hala sokaktan görebilirsiniz.

The Clink Prison Museum (Clink Hapishane Müzesi) orijinal hapishane alanındadır ve suç ile ceza konularına yakından bir bakış atmanızı sağlar, eski idam bölümünü de görebilirsiniz.

 

BUTTLER’S WHARF

Butler’s Wharf.SE1 adresindedir. Butler Wharf: Thames nehrinin doğusunda, Tower Bridge denilen yerdedir.
Tower Bridge’in doğu kısmındaki Shad Thames’de yapacağınız bir tur, sizi 19.yüzyıl tuğla depolarından oluşan yenilenmiş bir kanyona ulaştırır.

Bölge ilk olarak 1871-1873 yılları arasında Londra rıhtımında gemilerden boşaltılan malların konulduğu bir depo olarak yapılmıştır. Hatta: bir söylentiye göre: buranın dünyanın en büyük çay deposu olduğu söylenir.

Ancak 20. yüzyılda bölgedeki depoların popülütesi bitti. 1975-1977 yılları arasında: Derek Jarman isimli sanatçının çağırması ile, bölge: özellikle video ve performans sanatçıları tarafından kullanılan bir alan haline geldi. 1980’leri takip eden yıllarda ise: buradaki binaların zemin katlarında restoranlar ve dükkanlar, lüks daireler oluşturulmaya başlandı.

Günümüzde, burada bulunan başlıca mekanlar şunlardır: Butler’s Wharf Chop House, Cantina del Ponte, Bengal Clipper, Kaptan Tony’s Pizza&Pasta Emporium, Pizza Expres, Tasarım Müzesi, Blue Print Cafe.

Alan yenilenirken: depodan depoya mal taşımak için kullanılan demir köprüler ve kargoların taşındığı büyük vinçlerden bazıları yerinde bırakılmıştır ve günümüzde burayı ziyaret edenler, o dönemin yaşamını ve hareketliliğini anımsayabilmektedirler.

Özellikle Londra’daki en iyi ve özel çay mağazalarına ulaşmak isterseniz, buraya gitmelisiniz. Ayrıca: Tower Bridge köprüsünün gölgesindeki gezinti yerinde, açık havada güzel bir yemek yiyebilirsiniz.

Andorra

Andorra

Andorra

Önümüzdeki aylarda, belki de adını sık duyacağımız bir yer. Çünkü: Avrupa’da, İspanya-Fransa arasında, Pirene dağlarının üzerinde sıkışmış bu küçük ülke: Avrupa’nın pek çok ülkesinde, her ne kadar kayak turizmi ve vergisiz alışveriş ile tanınsa da, ülkemizde pek tanınmıyor.

Andorra

ULAŞIM

Andorra’ya İspanya üzerinden gitmeyi düşünürseniz: Barselona şehrinden ulaşım mümkün. Barselona-Andorra arasındaki karayolu uzaklığı: 180 km. Ancak, her ne kadar fazla uzun görünmese de, bu yolculuk, yaklaşık 3 saat sürüyor ve bu arada, yol üzerinde, yaklaşık 20-30 dakikalık bir mola veriliyor. Yani, toplam yolculuk süresi, 3.5 saat sürüyor.

Neden uzun? Çünkü: Andorra, konum itibarıyla Pirene dağları üzerinde bulunduğu için, karayolu ulaşımının özellikle, son bölümleri, dağlara tırmanış şeklinde, virajlı ve inişli-çıkışlı ve bunun doğal sonucu olarak, yol mesafe olarak kısa görünse de, zaman olarak uzun.

Andorra’ya ulaşım için, günümüzde üç yol bulunduğu ve dördüncünün yapıldığı söyleniyor. Dördüncü yol bittiğinde ulaşımın yarım saat  daha kısalacağı belirtiliyor. Bu yeni yolun finansmanı, turizm gelirlerini doğrudan etkileyeceği için Andorra devleti tarafından karşılanıyormuş, çünkü: gerçekten bütün gelirleri, buraya gelecek turistlere bağlı.

Sonuç olarak

Barselona-Andorra arasındaki yol pek keyifli değil. Hani: değişik bir ortam, yeni yerler görebilmeyi umsanız da, bu da mümkün değil. Uzun süre, yeşilliklerle kaplı araziden başka bir şey görmek mümkün değil. Bunun dışında, geçilen birkaç yerleşim yerinde de, pek görülebilecek bir şey yok. Yani: 3.5 saatlik yolculuk, tam bir uyku molası denilebilir.

Tur şirketlerinin organizasyonu dışında, Andorra’ya kendi başına gitmek isteyenler: Barselona havaalanından, Andorra’ya servis yapan otobüslerden yararlanabilirler. Eurolines Terminal B kapısı önünden kalkan otobüsler ile Andorra ülkesine, tek yön 23 Euro ve gidiş-dönüş 40 Euroya gidebilirsiniz. Tur şirketlerinin talebi ise, 60 Euro civarında oluyor.

TARİHİ SÜREÇ

Andorra: tarih boyunca varlığını sürdürmüş, küçük bir ülke. Ancak, bir zamanlar, halen merkezden 13 km. uzaklıkta bir köy olarak bulunan, Uren kontluğuna bağlı imiş. Günümüzdeki Urjen köyü, bir zamanlar, kontluk olarak bölgenin hakimiyetini elinde bulunduruyormuş.

Ancak, takip e den süreçte: bölge Fransızların egemenliğine girer. Sonra: İspanyollar ve sonra yine Fransızlar ve son olarak İspanyollar.

Yani: Fransızlar ve İspanyollar arasında, bölgedeki hakimiyet için sürekli bir çatışma ve kavga yaşanır ve birbirlerini sevmezler. Hatta: Fransızlar, “Afrika, Pireneler’den sonra başlar” diyerek, gerek İspanyollar ve gerekse Portekizlileri, Avrupalı saymazlar.

1900’lü yılların başına gelindiğinde ise, İspanyollar, biraz da sırtlarındaki kamburu atmak için, Andorra’ya bağımsızlık verirler.

Her ne kadar, 1992 yılında demokrasiye geçilmiş olsa da, ülke, Prenslik sistemiyle yönetilmektedir. Ancak: ülke idaresi, biri Fransa’da yaşayan prens ve diğeri Andorra sınırları içinde Urjel köyünde yaşayan başpapaz olmak üzere, iki prens tarafından yürütülmektedir. Resmi aktivitelerde, her ikisi de bulunmaktadır.

Andorra

GENEL ÖZELLİKLERİ

Andorra: Avrupa’nın en küçük ülkelerinden biridir. Ülke topraklarının büyüklüğü, 485 km. karedir. Ancak, bu toprakların büyük kısmı dağlık olması nedeniyle: tarım, hayvancılık ve sanayi yapılamamaktadır.

Bu coğrafi konum nedeniyle: havayolu ve tren yolu da kullanılamamaktadır. Hatta: ülkede tüketilen tüm gıda maddeleri: başta İspanya olmak üzere, çevre ülkelerinden ithal edilmektedir.

Ülkenin en büyük şehri: Andorra La Vella. Bu şehir: 1023 metrelik rakımı ile, Avrupa’nın en yüksek başkenti olarak öne çıkmaktadır. Başkentin nüfusu 20 bin kişi iken, ülkenin toplam nüfusu: yalnızca 60 bin kişidir.

Andorra

Biraz önce söylediğim gibi: ülke, Pirene dağları üzerinde kurulmuştur. Başlıca iki nehir bulunmaktadır. Bunlar:  doğu ve batı Balira nehirleridir. Bu iki nehir, Andorra’dan çıkmadan önce birleşirler ve büyük Balira nehrini oluştururlar.

Büyük Balira nehri: İspanya sınırlarına girince büyüklüğünü bırakır ve Balira ismi ile bir süre daha devam eder ve daha sonra Segre nehrine kavuşur.

Ülkede konuşulan ana lisan “Katalanca”dır. Ancak: Katalanca ile birlikte, hemen hemen herkes İspanyolca ve Fransızca da bilir ve konuşur. Özellikle, Fransa’ya yakın olan kesimlerde Fransızca ve İspanyaya yakın olan kesimlerde İspanyolca bilinir ve konuşulur.

Ancak, ortak lisan, Barselona’da konuşulan Katalancadır.

Andorra
Andorra’da pek fazla tatil yok.

365 günlük bir yıl boyunca, yalnızca 4 gün tatil yapıyorlar. Bunlar: 1 Ocak: yeni yıl, 14 Mart: Anayasa günü, 8 Eylül: Milli gün ve 25 Aralık: Noel günüdür. Bu günlerde: dükkan ve mağazalar kapanıyor.

Ülkede; dağlık coğrafi konum nedeniyle tarım, hayvancılık ve sanayi yok dedim ama, kişi başına  düşen milli gelir: 46 bin dolardır. Turizm, bu milli gelirin en büyük nedenidir. Suç oranı derseniz, son derece  düşük. Andorralılara bu  durum sorulduğunda “çalışmaktan suç işlemeye vaktimiz yok” şeklinde cevap veriyorlarmış.

Andorra

TURİZM

Andorralılar: gerek tarım, gerek hayvancılık ve gerek sanayide coğrafi konum nedeniyle yapılanamayınca, zor şartlar altında yaşarlar. Ancak, 1970’li yıllara gelindiğinde, çevre ülkelerinden Fransa ve İspanyaya olan büyük turist akımı ilgilerini çeker. Bundan pay almayı düşünürler.

Özellikle: kar yağışının yoğunluğu nedeniyle, kayak pistleri yaparlar. Hatta: emekliler için kamp yerleri oluştururlar. Ancak: yine de, yeterli turisti ülkeye çekmeyi başaramazlar.

Bunun üzerine: ülkeyi “açık Pazar” haline getirirler. Ülke dışından getirttikleri kaliteli ve marka ürünleri: herhangi bir ilave vergi koymadan satmaya başlarlar ve böylece, alışveriş meraklısı turist yoğunluğunu yakalarlar.

Hatta, bir ara

Andorra’ya ilgi o kadar çok yoğunlaşır ki, turistler  dışında, Almanlar, Fransızlar ve İspanyollar, kamyonetleri ve minübüsleriyle, ülkeye gelirler ve başta beyaz eşyalar olmak üzere tüm gıda maddelerini buradan satın almaya başlarlar.

Bunun üzerine, az da olsa ekonomileri etkilenen Almanya ve Fransa’nın etkilemesiyle, Avrupa Komisyonu tarafından, turistlere alışverişlerde kota uygulanması konusunda yaptırımlar gündeme getirilir.

Buna göre: ülkeye gelen turistler: kişi başına 2 karton sigara, 1.5 litre alkollü içki, 150 ml. Parfüm ve tek parça eşyada 1100 Euro’luk alışveriş hakkı ile sınırlandırılırlar. Değeri yüksek ürünlerden birkaç parça alındığında, bu 1100 Euro’luk sınırlama olmuyor.

Örneğin: 800 Euro’luk, 3 adet video kamera alınabilir, bunların değeri her ne kadar 2400 Euro olsa da, önemli olan tek parça malda ve üründe, 1100 Euro’luk kota bulunmasıdır.

Bu arada: Andorra’nın Avrupa Birliği üyesi olmadığını da belirtmekte yarar var. Ama, yine de bu kotalar uygun hareket edilir. Çünkü, Andorralılar, günü birlik gelip giden turistlerden ziyade, ülkelerine gelip, birkaç gün kalacak turisti arzulamaktadırlar.

Sonuç olarak: günümüzde, 60 bin nüfuslu bu küçük ülkeye, her yıl, yaklaşık: 12-14 milyon arasında turist gelmektedir. Ancak, yine de, bunların büyük çoğunluğu, günü birlik ülkeye giriş yapan, yani ticaret için gelen turistlerden oluşmaktadır.

Andorra

Biraz önce kotalardan söz etmiştim.

Bu kotalar nasıl kontrol ve takip edilmektedir? Andorra ülkesinden çıkarken, gümrük sahasında her türlü araç durduruluyor ve kısa bir aramadan geçiriliyor. Ayrıntılı bir arama yok. Ama yine de, böyle ayrıntılı bir aramanın olmaması, hiçbir zaman olmayacağı anlamına gelmez.

Turistler de, bu kotaları aşmanın yolunu bulmuşlar. Pahalı bir cihaz, örneğin bir saat alındığında ve bunun bedeli,  tek parça halinde 1100 Euro’yu geçtiğinde, saat kola, kutusu çöpe, evrakları çantaya konularak, gümrük sahasını geçmenin yolu bulunmuş.

Diğer: sigara, alkollü içki, parfüm gibi ürünlerde kotaların aşımında ise; alınan malzemeler, kota standartlarında ayrı ayrı poşetlenip, turistlerin kendi aralarında paylaşılması suretiyle, kota uygulamasının sıkıntıları gideriliyormuş.

Evet, Andorra’nın turizm gelirlerindeki  temel faktör, alışveriş turizmi olsa da, ülkenin diğer turistik etkinlikleri de bulunuyor. Bunların başında: El Tarter ve Pal Soldue bölgelerinde yoğunlaşan kayak merkezleri var.

Andorra, kış turizmi çok canlı. Ülkede mevcut 3 kayak pistinde, binlerce insan kayak yapmanın tadına varıyor. Ayrıca, özellikle Fransız, İspanyol ve İngiliz kayak severlerin akın ettiği ülkedeki kayak okulları, Avrupa’nın en büyükleri arasındadır.

Son olarak, tüm bunların yanında, ülkede: başkentte, Caldea isimli büyük bir termal merkez bulunmaktadır. Burası, Avrupa’nın en büyük “SPA” merkezlerindendir.

Dağların arasında, hava serinken, sonbaharda ise dağlar yeşilken, jakuzinin altında ya da suyun içinde bulunmak muhteşem bir keyif. Andora da olursa, mutlaka buna da zaman ayırmalısınız.

Andorra

ALIŞVERİŞ TURİZMİ

Her ne kadar turistler için çeşitli alternatifler yaratılsa da, Andorra günümüzde, vergisiz alışveriş cenneti olarak bilinip  tanınıyor. Özellikle: Avrupa ülkeleri vatandaşları için, Andorra ucuzluk ülkesi. Hani: bizim ülkemizdeki fiyatlarla karşılaştırıldığında çok büyük farklılıklar ortaya çıkmıyor.

Hatta: Euro’nun yüksek olması nedeniyle, etiketlerdeki her görünen değeri, 9 ve hatta 10 ile çarpma gerekliliği, ülkedeki fiyatların bizim açımızdan ucuzluğunu pek ortaya çıkarmıyor.

Gümrük ve pasaport kontrol alınlarını geçtikten sonra: Andorra ülkesinin başkentine giriliyor. Kentin ortasından bir nehir geçiyor. Üstünde şirin köprüler bulunan nehrin  hemen iki yanında, çam ağaçlarıyla dolu, yüksek kesimler yükseliyor.

Andorra’nın başkenti:

İki dağ yükseltisi arasında kalmış. Her iki yana baktığınızda, çam ağaçlarıyla dolu yükselti görüyorsunuz. Tam ortadan geçen nehrin her iki yakasındaki caddeler ve ara sokaklarda: mağazalar, dükkanlar ve hipermarketler sıralanmış.

Bunların toplamının 2000 civarında bulunduğu söyleniyor. Yani: bu ülkede yaşayan her 40 kişiye, 1 dükkan düşüyormuş.

Bu arada: şunu da önemle belirtmek gerekir ki: şehre vardığınızda öncelikle küçük dükkan ve mağazaları gezmenizi öneririm. Çünkü: bunların çalışanları, her gün saat: 13.30 ile 16.00 arasında siesta denilen öğlen tatiline giriyorlar ve dükkanlarını kapatıyorlar.

Siz; şehre vardığınızda, öncelikle küçük dükkan ve mağazaları gezmelisiniz ki, siesta saatinde bunlar kapandığında büyük hipermarketleri gezebilirsiniz.

Andorra

Tur otobüsleri

Şehir merkezindeki otoparka girmiyorlar. Bu durumda: sizi, şehir merkezinde belli bir yerde bırakması ve belirlenen saatte yine aynı yerden alması gibi bir uygulama var. Elbette, bu uygulama sonucunda; elinizde yaptığınız alışverişin onca yükü ile, saatlerce dolaşmak yorucu ve sıkıcı oluyor.

Yine de, hemen ana cadde üzerinde bulunan, ünlü bir fast-foot restoranını: gerek kısa molalar-dinlenmeler ve gerekse tuvalet ihtiyacı için rahatça kullanabilirsiniz.  Zaten, başka alternatif de yok. Evet, ana caddelerde dolaşmaya başladığınızda: elbette, ilk gördüğünüz ürünlerde hayal kırıklığı yaşıyorsunuz.

Çünkü

Andorra’yı, ucuz bir alışveriş cenneti olarak kafanızda kurdu iseniz, yanıldığınızı anlamak için pek fazla zaman gerekmiyor. Andorra: kaliteli ve marka ürünlerin satıldığı bir yer. Bu bir ülke politikası. Yani, burada sahte ürün bulmak veya satın almak mümkün değil.

Andorralıların prensibi: kaliteli ve marka ürünleri, vergisiz satmak. Yani: öyle büyük ucuzluklar beklemek hayal. İnsanlar, buraya gitmeden önce, burada her şeyin 1-2 Euro olduğu gibi, yanlış bir hisse kapılıyorlar.

Unutulmaması gereken başlıca konu: burası gerçekten bir pazar yeri değil. Yani, burada kaliteli ve marka ürünler, çok cüzi kar marjları ile satılıyor ve bu durum, fiyatların çok yüksek olduğu Avrupa ülkesi insanları  tarafından ucuz olarak değerlendiriliyor.

Ama, inanın bizim ülkemizde, burada satılan birçok ürün ya aynı fiyat ya da yakın fiyatlardadır. Elektronik cihazların fiyatlarının daha uygun olduğu söylenebilir. Bunun dışında, havaalanlarımızdaki free-shop mağazalarımızdaki ürün fiyatları, burası ile başa baş veya çoğu üründe biraz daha aşağıda.

Andorra

Evet, Andorrada gezmeye devam ediyoruz.

İlk rastladığınız mağazalardaki ürün fiyatlarını gördüğünüzde, biraz önce söylediğim gibi tam bir hayal kırıklığı  yaşanıyor. Özellikle: parfümeri ve kozmetik ürünlerinde, şehirdeki tüm mağazalar, etiket fiyatları üzerinden yüzde 10 indirim yapıyorlar ve böylece etiket fiyatlar, ülkemizdeki fiyatlara kavuşuyor.

Ancak: kesinlikle, ilk rastladığınız mağaza ve dükkanlardan alışveriş yapmamanızı öneriyorum. Ara sokaklara girin ve daha yüksek indirim oranları ile karşılayabilirsiniz.

Özellikle, parfüm ve kozmetik ürünlerinde, ara sokaklarda, etiket fiyatları üzerinden yüzde 25 indirim oranlarını bulmak mümkün.

Söylediğim gibi: kesinlikle bir ürün almak istediğinizde, birkaç mağaza ve dükkana bakmanızda yarar var. Bu arada: şunu da belirtmek gerekiyor. Ürünlerin fiyatları, şehirdeki mağaza ve dükkanlar içinde fazlaca oynamıyor.

Oynadığını görürseniz yani bir ürünü, bir mağazada diğerlerinden  daha yüksek görürseniz, bilmelisiniz ki, o ürünün ilave özellikleri (çantası, kılıfı, teknik özellikleri gibi) vardır. Yoksa: burada, aynı ürünün fiyatları arasında, çok büyük farklılıklar bulunmuyor, yani en fazla 10-20 Euro’luk farklar olabilir.

Andorra

Andorra’dan neler satın alınabilir, hangi ürünler ucuzdur?

Sigara ve tütün mamülleri

Mağazalarda, her türlü marka sigara ve tütün mamullerini bulup satın alabilmek mümkün. Fiyatları, aşırı ucuz değil. Avrupa ülkelerine göre fiyatlar pahalı olsa da, ülkemiz havaalanında fiyatların daha ucuz olduğunu gördüm.

Saat ve gözlük

Andorra’da üst marka tasarım saatleri bulmak mümkün. Özellikle: yüksek rakamlı bu ürünlerdeki fiyatlar, diğer ülkelerdeki satış fiyatlarının çok altında bulunuyor. İyi marka güneş gözlükleri: yaklaşık 100-150 Euro civarında satılmaktadır. Yani, güneş gözlüklerinde de uygun fiyatlar bulabilirsiniz.

Alkollu içecekler

Son derece ucuz. Şarapların fiyatları, 2-3 Euro’dan başlıyor. Yüksek kaliteli viskiler ise, yine diğer Avrupa ülkelerinden çok daha ucuz. Ancak: yukarıda sözünü ettiğim gibi, gerek ülke çıkışındaki gümrük ve taşıma sorunu, zaten fazla sayıda alma şansını ortadan kaldırıyor.

Özellikle: çok sayıda alınacak alkollü içkinin, uçak binişlerinde bagajları ağırlaştırıp fark ödemenize  neden olabileceğini ve bu durumda buradan sağladığınız indirimin, bagaj farkı ödediğinizde kaybolacağını unutmamak gerek.

Kozmetik ve parfümeri ürünleri

Özellikle parfümerinin ucuz olduğu söyleniyor. Ancak, merkezdeki birçok kozmetik mağazasının ürünleri, etiket fiyatları, ülkemizdeki havaalanı fiyatlarının üzerinde. Yani, yüzde 10 indirim yapıldığında, fiyatlar, ülkemizdeki havaalanı fiyatları düzeyine geliyor.

Yine  de, merkez yakınlarındaki ara sokaklarda, yüzde 25 indirim yapan kozmetik mağazaları var. Buralardan alacağınız ürünler, yüzde 25 indirim yapıldıktan sonra, karlı hale gelebiliyor. Kesinlikle, yukarıda da söylediğim gibi, hemen merkezdeki dükkanlara girip alışveriş yapmayın, unutmayın ki, merkez yakınlarındaki ara sokaklarda, çok daha uygun fiyatlar bulabilirsiniz.

Çikolatalar

Ünlü bir çikolata markasının ürünleri: havaalanında 7 Euro’dan satılırken, burada aynı ürünü 3 Euro’ya bulup satın alabilirsiniz. Ancak: elbette taşıma sorun olacaktır.

Bal

Andorra, çam ağaçları bulunan dağlarla çevrili bir yer olması nedeniyle, burada üretilen çam balı tavsiye ediliyor.

Cep telefonu

Andorra’da cep telefonları her ne kadar ucuz olsa da, garanti şartlarının uygun olmaması nedeniyle alınması önerilmiyor.

Elektronik cihazlar

Ülkede: elektronik cihazlar için: Fransa ve İspanya vatandaşlarına 2 yıl ve diğer ülke vatandaşlarına ise 1 yıllık garanti süresi tanınıyor. Fotoğraf makinası, kamera gibi cihazların fiyatları uygun. Ancak, ben yine de buradan satın almayı düşündüğünüz ürünün fiyatını, Türkiye’den gitmeden önce takip etmenizi öneririm. Çünkü: birçok ürün, aynı fiyata satılıyor.

Giysi ve ayakkabı

En iyi fiyatları ve en iyi markaları bulabilirsiniz. Ancak; yukarıda da söz ettiğim gibi, tur organizasyonu ile gittiyseniz, kesinlikle zaman sıkıntısı oluyor. Ama yine de şunu bilmekte yarar var. İspanya’da ki benzerlerini, burada, daha uygun fiyata satın alabileceğiniz giysi, ayakkabı ve çantalar bulabilirsiniz.

Markalı bir kot pantolon, 12 Euro civarında satılıyor. Özellikle, malum İspanyol tekstil sektörünün öne çıkan markalarının mağazaları burada ucuzluk yapıyorlar.

SONUÇ

Andorra: yazının bir kısmında belirttiğim gibi, gerçekten aşırı ucuz bir ülke değil. Zaten buraya ulaşım için; tur şirketine belli bir ücret ödemek zorunda kalınıyor ve daha sonra, alınacak objelerden edilecek kar ile, bu meblağ karşılansa bile, değişik bir ülke ve kültür göreyim şeklindeki düşüncelerin boş olduğu görülüyor.

Yani: Andorra’da görülebilecek tarihi veya doğal bir güzellik yok. Yaşanılacak veya izlenecek değişik bir kültür yok. Andorra: yalnızca,  vergisiz olması nedeniyle ucuz olduğu söylenen bir alışveriş ülkesi. Ama: inanın bu söylenen ucuzluk, dikkati çekecek ölçülerde değil.

Özellikle: tur ile toplu gittiğinizde, verilen 4-5 saatlik mola süresi, zaten rahat alışveriş yapmanıza izin vermiyor. Dolayısı ile, kısa sürede, birçok mağazaya girip-çıkmayı düşünürken, aldığınız veya alacağınız birkaç parça ürünün fiyatında, anlamsız ve çok cüzi ucuzluk olduğunu görüp, beklentilerinizin oluşmadığını görüyorsunuz.

Özellikle: etiketlerde yazan rakamların Euro olması ve her rakamın 2 ve hatta 2.5 ile çarpılmasının gerekmesi sonucu ortaya çıkan rakamlar; hayal edilen ucuzluğu karşılamıyor.

Belki: 10.000 Euro fiyat ile, ülkemizde veya Avrupa’nın herhangi bir ülkesinde satılan bir saati; burada, 7.000 veya 8.000 Euro’ya bulabilir ve satın alarak kar ettiğinizi düşünebilirsiniz. Andorra’da alışveriş düşlerken, bu prensibi unutmamalısınız.

Son bir not: tur organizasyonu ile buraya giderseniz, verilen zaman yani 4-5 saatlik zaman limiti kesinlikle yeterli gelmiyor. Bir yandan  da ödenen ücret ( 60 Euro) var.

Kendi imkanlarınız ile yani otobüs veya birkaç kişi araç kiralayarak giderseniz, Andorra’da kalma süreniz ve alışveriş için ayırabileceğiniz süre  daha uzun olup, belki bir şeyler bulup satın alabilecek zaman rahatlığına  kavuşursunuz.

Aksi halde, tam bir koşuşturmaca, hayal kırıklığı. Kendi imkanlarınız ile gittiğinizde rehberlik ve tanıtım olmaz  diye düşünenler için; yukarıdaki satırların bulunduğu bu yazının bir suret çıktısını alarak gittiğinizde, inanın hiçbir kimseye ve bilgiye ihtiyacınız kalmayacaktır.

İspanya Barselona Ayrıntılı Gezi Planı

İspanya Barselona Ayrıntılı Gezi Planı

İspanya Barselona Ayrıntılı Gezi Planı; Barselona şehrinde, son gidişimde, 5 gün kaldım. Sizin, burayı ziyaretinizde, kalış sürenizi bilmediğim için, ben her zaman olduğu gibi, aşağıda şehrin özellik arz eden bölgeleriyle ilgili ayrıntılı bilgiler veriyorum.

Sizler bu bilgileri okuduğunuzda, sizin için orijinal veya gezmeyi-görmeyi düşündüğünüz yerleri işaretleyin ve buna göre, kendinize güzel bir gezi planı-rotası yapabilirsiniz.

Şehir: Madrid şehrine nazaran büyük değil. Daha derli toplu ve küçük. Yani: yine, bu şehirde de yürüyerek birçok yere ulaşmak mümkün. Çok yararlı bir de metro hattı var.

Yani: şehre ilk vardığınızda, bence otel lobisinden bir şehir haritası ve metro tren gişesinden, bir metro hattı haritası alın. Benim size önerdiğim yerleri, o haritalar üzerinde işaretleyin ve şehirde kalış sürenize göre, şehri rahatça gezin.

BARSELONA ŞEHRİNDE MUTLAKA GÖRMENİZİ ÖNERECEĞİM YERLER

BARSELONA ŞEHRİNDE MUTLAKA GÖRMENİZİ ÖNERECEĞİM YERLER

  1. La SagradaFamilia(Burası, bir katedral ama şehrin en çok ilgi çeken yapısıdır.)
  2. La RamblaCaddesi(Şehrin en kalabalık, canlı ve hareketli caddesidir. Adeta şehrin kalbidir.)
  3. Casa Milla (Gaudin tarafından yapılan, her yönüyle değişik, UNESCO Listesindeki bir yapı)
  4. Parc del Gunardo (Gaudinin muhteşem sanat eserlerini görmek isterseniz, UNESCO Listesindeki bu parkı görmelisiniz.)
  5. Port Olimpic (Şehrin deniz kıyısındaki bu bölümü, mutlaka gezip-görmeniz gereken  bir yer)
  6. Sue katedrali (1298 yılında yapılıp, günümüze ulaşan ve süslemeleri 150 yıl süren bir sanat şaheseri yapı)
  7. Palau dela Musica(UNESCO tarafından, Dünyanın en değerli mirasi listesine dahil edilerek, koruma altına alınmış, muhteşem bir yapı)
  8. Montjuic Tepesi.Museum Natıonal de Art de Catalunya (Katalonya Ulusal Sanat Müzesi, ilginizi çekebilir.)
  9. Montjuic Tepesi.Fundacıo Joan Miro (Ünlü sanatçı Mironun eserleri sergileniyor)
BARSELONA ŞEHRİ:

BARSELONA ŞEHRİ:

1.GÜN GEZİ PLANI:

İspanya Barselona Ayrıntılı Gezi Planı; Bulunduğunuz yerden, metro hattına biniyorsunuz ve SAGRADA FAMİLİA istasyonunda iniyorsunuz. İlk durak, şehrin en çok ilgi çeken yapısı olan bir katedral.

LA SAGRADA FAMİLİA:

LA SAGRADA FAMİLİA:

Yapı: Barselonalı mimar Gaudinin, şehirdeki eserlerinin en ünlüsü ve muhteşemidir. Kelime anlamı: “kutsal aile”.

Barselona şehrinin simgesi olan yapıdır. Gökyüzünü delercesine uzanan kuleler, çok uzaklardan bile görülebiliyor. Ancak, bu yüksek 8 kule: henüz bitirilmemiş bir kiliseye aittir.

Zaten, kulelerin hemen yanında, aynı yükseklikte ve hatta daha da yüksekteki vinçleri göreceksiniz. Bunlar, elbette burada hala devam eden bir faaliyetin işaretçileridir.

Ama Barselonalılar, söylenenlere göre bu durumdan  pek rahatsız değiller ve burayı bitirmeye niyetleri yok, çünkü bu haliyle muhteşem paralar kazanıyorlar.

Evet: 1890 yılında, buradaki kilisenin yapımına kadar verilir ve bir mimara teslim edilir.

Ancak, net olarak bilinmeyen bir nedenle, bir yıl sonra, burası mimar Gaudi teslim edilir. Gaudi: küçüklüğünde, babasının demir atölyesinde çalışmıştır. 12 yaşına geldiğinde ise, din eğitimi almıştır.

Bu yüzden, eserlerinde dini temalar ağırlıktadır, ayrıca: doğada ne varsa kullanmaya çalışır, bazı eserlerinde kırık mozaik ve çini parçalarını gayet yoğun olarak kullanmıştır. Hatta: çiçek, böcek, yaprak gibi öğeleri de eserlerinde sıkça kullanır.

Gaudi: 1891 yılında, kilisenin inşaatını devralır. Yaşamının geri kalan kısmını, burada geçirmeye başlar ve 1926 yılına gelindiğinde, hemen kilisenin yanından geçen bir tramvayın altında kalarak, ölür.

Bugün mezarı, kilisenin içinde bulunmaktadır. Evet, Gaudi aniden ölünce, geriye bırakılmış bir proje olmadığından, kilisenin inşaatı uzun süre öylece kalır.

Ancak: bu arada, Gaudi, kilisenin ön cephesinde: büyük bir bölümü bitirmiştir. Bu sırada: mimaride, belki de hayatındaki tüm yaşadıklarını dışa vurmayı yeğleyen stil kullanmıştır. İnanılmaz çelişkilerle dolu bir yapı.

Duvarları, renkleri, kuleleri ile, ilk bakışta,  tam bir karmaşa gibi görülüyor veya öyle hissediliyor. Her yüzünde, cephesindeki mimari farklıdır. Cennet kapısı: doğadan ve iyimser çizgiler taşıyor. Cehennem kapısı: keskin ve karamsar bir havaya bürünmüştür. Hiçbir alan, boş bırakılmamıştır.

Taştan: 3 giriş var.

Bunların anlamı ise: sadakat, umut ve merhamet kapılarıdır. Ayrıca: birçok heykel görülüyor. Bunlar: melekler korusunu, müzisyenlerini, İsa’nın doğumunu, Mısıra kaçışı, Masumların katlini, Çarmıh ağacını betimliyor.

Girişlerde, dörder tane olmak üzere, toplamda 12 kule var. Bunların, dördü: havarileri, daha yüksek olan dört: İncil yazarlarını, apsis üzerindeki kule: Meryem’i, merkezdeki kule yani en yüksek olan ise: İsa’yı simgeliyor.

Gaudi’nin ölümünden  sonra: kilisenin inşaatı bir süre, onun bıraktığı gibi kalmıştır. Ancak: 1950 yılından sonra çalışmalar yeniden başlatılmıştır. Ancak, mimar Gaudi: arkasında çok az plan bıraktığından, çalışmalar yürümemiştir.

Zaten, Barselonalıların çoğu da, burayı bir katedral olarak görmüyor. Yani, kilisenin, büyük usta Gaudi’nin anısına,  tamamlanmadan böylece bırakılmasından yanalar. Yine de, Gaudi’nin yardımcılarından birinin oğlu olan mimar Armengol: kilisenin tamamlanması yönünde çalışmalar yürütüyor.

Japon-Katalan ortaklığındaki bir firma tarafından yürütülen çalışmalar sonucu, özellikle ön cephede, bir takım mimari güzellikler yaratılmıştır. Ancak, bunlar, baktığınızda hemen göreceğiniz gibi, Gaudi’nin stilinden tamamen farklıdır. En basitinden, keskin kenarlar kullanılmıştır.

Yani: Japon-Katalan firmasının bu çalışmaları, gerek Barselonalılar ve gerekse ziyaretçiler tarafından hoş karşılanmamaktadır.

Yine de, düşünülene göre: Gaudi’nin ölümünün 100 yılı olan 2026 yılında, kilisenin tamamlanmasına çalışılıyormuş. Arka cephede ise, payandalar görülüyor. Payandalar: genellikle ortaçağ döneminde ön yüzlerde veya arka taraflarda kullanılırdı.

Ama, normalde, Gaudi’nin projesinde payanda kullanımı yoktur. Japon-Katalan firmasının yapı çalışmalarında payanda kullanılmıştır. Bunlar tamamen destek amaçlı kullanılan  payandalardır.

Ön cephede görülen heykellerle betimlenenler: İsa’nın çarmıha gerildiği yer gösteriliyor. Çevrede: ağlaşan insanlar, yani İsa’ya inananlar ağlaşıyorlar. Altta da, Barselona kontluğu döneminde, kontluğun yaptığı savaşlar, başarılar ve o dönemle ilgili bazı askeri heykeller görülüyor.

Evet, burayı şehirde ilk görmeniz gereken yer olarak öneriyorum.

Ancak: buraya has bir diğer özellik, burada bol miktarda hırsızlık olmasıdır. İnsanlar, burayı gördüklerinde güzellik karşısında şaşıp kalıyor veya rehberi dinlerken, soyuluyorlar. Çantalarından bir şeylerin alındığını fark etmiyorlar. Lütfen, burayı ziyaretinizde, hırsızlık olayına denk gelmemek için özellikle  tedbir alın.

Yapının çevresinde dolaşın ve bütün cephelerinin güzelliklerini görün. Hatta: yapının içine girmek için, yüzlerce metre uzayan kuyruk sizi bıktırmaz ise, ki bence şehirdeki zamanınız uygun ise, bu kuyruğa girin ve yapının içini de görün. Hatta: asansör ile çıkılan kulelerden birine çıkın ve buradan şehrin manzarasını da izleyin.

Oradan ayrılıyoruz.

İspanya Barselona Ayrıntılı Gezi Planı; Yine metroya biniyoruz ve metro hat haritasından bulduğumuz DIAGONAL metro istasyonuna gidiyoruz ve burada metrodan iniyoruz. Paseing de Gracia caddesinden, güneye, yani denize doğru ilerliyoruz.

Bu cadde üzerinde: birçok alışveriş mağazası, restoran ve kafeler bulunuyor. Gayet keyifli bir cadde ama benim size bu cadde üzerinde görmenizi önereceğim iki yer var. Bunlar yine Gaudi’nin eserleri olan yapılardır.

CASA MİLLA:

CASA MİLLA:

Hemen cadde başında, sağ kolda bulunuyor. Gaudi tarafından Milla ailesi için yapılmış bir apartmandır.

Burası, Gaudi’nin başyapıtlarından birisidir. La Pedrara olarak da biliniyor. Çünkü: bu isim: binanın kireç taşından yapılmış ön yüzüne bir göndermedir. Muhteşem bir apartman. 1905-1910 yılları arasında inşa edilmiştir. UNESCO tarafından Dünya Kültür Mirası Listesine dahil edilerek, koruma altına alınmıştır.

Ön kısmını süsleyen harika ferforje balkonları, iki cepheyi de görmektedir.

Apartmanın iç kısmı büyük hasara uğramış ve Gaudi’nin muhteşem tavan arası mühürlenmiş iken, 1990’ların ortasında yenilenerek orijinal görünümüne kavuşturulmuştur.

Tavan arası katı, şimdi Gaudi’nin eserlerinin sergilendiği, şık bir ileri teknoloji müzesi haline getirilmiştir. Tuhaf biçimler, el yapımı kapı  tokmakları ve özgün detaylarla dolu dairelerden biridir. Çoğu, Gaudi’nin tasarımı olan, o döneme özgü mobilyalarla dekore edilmiştir.

Burası, aynı zamanda, o dönemlerin ilk otoparkını da barındırıyor.

Otopark alanı, günümüzde, kültürel konferanslara ev sahipliği yapan, bir amfi tiyatroya  dönüştürülmüştür. Binanın ikinci katı ise, görkemli bir sergi salonu yapılmıştır. Yalnız, binanın en ilgi çeken bölümü, cadı korkutan olarak bilinen, bacalarıyla öne çıkan çatısıdır.

Bu bacaların da bir hikayesi var. Bu bacalar: ülkemizdeki Peri Bacalarına benzemektedir. Genelde, Katalanlar bu bacaları sevmiyorlarmış. Barselonalıların söylediklerine göre: ya Gaudi, bu  peri bacalarını gidip görmüş ya da bunların resmini görmüş ve çok etkilenerek, bacaları, peri bacası gibi yapmıştır.

Buradan, Barselona şehrinin muhteşem manzarasını izlemek mümkün. Elbette: bilet alarak ,içeriye giriliyor. Üst katı ziyaret etmek mümkündür. Değişik yüzlü bir bina göreceksiniz.

CASA BATTİO:

CASA BATTİO:

İspanya Barselona Ayrıntılı Gezi Planı; 1904-1906 yılları arasında yapılmıştır. İlk kattaki odalarıyla, büyük ilgi görmektedir. Yapıdaki dini ve ulusal sembollerin yanı sıra, kıvrımlı dış hatlar, farklı doku ve malzeme kombinasyonları, parlak renkler ve sınırsız detaylar, Gaudi’nin özgün üslubunun ipuçlarıdır.

Evet, bu yapı: Katalonya’nın koruyucu azizi, St. George anısına yapılmıştır. Ancak, yapı incelendiğinde, Gaudi’nin niyetinin ne olduğu hakkında, en ufak bir belirti hissedilmiyor. Dalgalı mavi seramikten yapılmış çatı, bir ejderin pullu derisini ve balkonlar ise onun kurbanlarının kafatası ve kemiklerine benzetiliyor.

Bazıları da, bunların Venedik karnaval maskelerine benzediklerini söylüyorlar. Sant Jordi Haçı ve mızrak sapı: ejderin sırtına saplanmış bir mızrağı çağrıştırıyor.

Binanın cephesi: kırılmış seramik ve plaka parçalarıyla süslenmiştir. Bu, Gaudi’nin, çok kullandığı süsleme tekniğidir. Gaudi, tüm binayı inşa etmemiştir. 1906 yılında, dış ve iç kısımları yeniden tasarlanmıştır.

Bilet alarak, binanın birinci katını gezebiliyorsunuz.

CASA AMATİLER:

İspanya Barselona Ayrıntılı Gezi Planı; Hemen, cadde üstünde, solda, Casa Battio binasının yanındadır.

Burası, bir çikolata üreticisi için inşa edilmiştir. Sırlanmış seramik kaplı, basamaklı çatıyı tasarlarken, flander bölgesinden esinlenmiştir.

Yürümeye devam ediyoruz. Katalunya meydanı karşımıza çıkıyor.

KATALUNYA MEYDANI:

İspanya Barselona Ayrıntılı Gezi Planı; Bu meydan da çok hareketlidir. Otobüslerin, metronun ve şehirler ve bölgeler arası trenlerin hareket noktasıdır. Meydanın kuzeyini: El Corte İngles mağazası kaplamıştır. Buraya girdim, ülkemizdeki çok katlı, büyük alışveriş merkezlerine benziyor.

Ne ararsanız var, ama fiyatlar yüksek, malum etiket fiyatlarını 2.5 ile çarpmanız gerekiyor ve sonuçta, ortaya yüksek rakamlar çıkıyor. Yine de girip kısa bir gezinti yapabilirsiniz.

Meydanı geçtikten sonra ise, şehrin en büyük, önemli ve ünlü caddesi karşınıza çıkıyor.

LA RAMBLA CADDESİ:

LA RAMBLA CADDESİ:

İspanya Barselona Ayrıntılı Gezi Planı; Burası, bir ucu Catalunya Meydanı ve diğer ucu, sahil yani iskele yani  deniz olan bir caddedir. Bu caddeyi bugün geziyorsunuz ama inanıyorum ki, şehirde kalış sürenizce, bu caddeden birçok kez geçeceksiniz. Çünkü, gerçekten hareketli, canlı ve yaşayan bir cadde.

Caddenin: her iki yanında, restoranlar, kafeteryalar ve butikler, dükkanlar ve mağazalarla doludur. Bunların hemen önünde,  yalnızca bir araç geçecek şekilde trafik var. Bunların hemen ortasında ise: yaklaşık 4-5 metre genişliğinde: bir yaya bölgesi oluşturulmuş. Yani, muhteşem bir şehir  planı.

İnsanlar: bu ortadaki bölümde: restoran ve kafeteryaların oturma guruplarında oturabiliyorlar.

Banklarda oturup kısa molalar verebiliyorlar, sokak sanatçıları-canlı mankenlerin şovlarını izliyorlar, hatta karakalem resim çizen sanatçıları görüyorlar, büfelerde her türlü şeyi (çiçek, kuş, balık, hediyelik eşya gibi) bulup satın almak mümkün.

Özellikle: akşam saatlerinde, burada insanlar omuz omuza yürüyorlar. Hatta, gecenin ilerleyen saatlerinde, ellerinde içki kutu-şişeleri olan insanları görmek te mümkün. Ama, asla şehrini  diğer tüm yörelerinde olduğu gibi, burada da güvenlik sıkıntısı yok. Barselona polisini, sık sık görmeniz mümkün.

LA RAMBLA CADDESİ:

Evet, gelelim caddeyi daha teknik detaylarıyla anlatmaya. Söze şöyle başlamakta da yarar var. Victor Hugo, buraya “Dünyanın en güzel caddesi”  demiş. Bilmiyorum ne kadar doğru, ama gerçekten benim şahsen hoşuma gitti. Barselona şehrinin en önemli bulvarı.

Burası, sanki Barselona şehrinin kalbi. Caddenin isminin Arapça kelime anlamı: kumlu, kurumuş akarsu yatağıdır. Çünkü: bir zamanlar, burada bir akarsu varmış ve zamanla kurumuş ve üstü kapatılmış.

Cadde özellikle pastaneleriyle ünlüdür.

Cadde: yaklaşık2 km. uzunluğundadır. Ancak, bu kadar uzun cadde, beş bölüme ayrılmıştır.

Rambla de Canalates:
Rambla de Canalates:

İspanya Barselona Ayrıntılı Gezi Planı; meydanından sonra, caddeye girince ilk karşımıza çıkan yerdir. Burada: bir çeşme var. Font de Canalates çeşmesi. Burası: şehrin sembolüdür. Metro ve tren istasyonları da buradadır. Özellikle: Barselona Futbol takımının fanatikleri, burada yoğunlaşırlar.

Maç kazanılmış ise, burada kutlamalar yapılır. Maç kaybedildiğinde ise, muhteşem bir hüzün ortamı kaplar. Bu fanatiklere dikkat etmek lazım, bunlar bulunduğunda, uzaktan izlemeyi tercih etmenizi öneririm. Bunun dışında, İspanyanın yayıncılık merkezi buradadır. Yabancı kitap, gazete, dergi satan tezgahlar var. Ayrıca: hediyelik eşya satan büfeler bulunuyor.

Rambla de Estudis:

Bu bölümde, birçok kuş türü satılıyor. Satıcılar, gündüz saatlerinde kuş kafeslerini büfelerin dışına diziyorlar. Kafesler kaldırıldığında bile, büfelerin içinden kuş seslerini duymak mümkün.

Rambla de Sant Joseph:

Burası, çiçek satıcılarının bulunduğu bölümdür. Özellikle, buradaki “Escriba” isimli pastaneye girmenizi öneririm. Caddenin sağında: pasta ve çikolataları çok ünlü ve güzel. Ayrıca: bu bölümde, bir de saray var. Palau de Virreina sarayı. Burası: 1778 yılında yapılmıştır. Sarayda, günümüzde çeşitli koleksiyonlar sergileniyor.

La Buqueria:

İspanya Barselona Ayrıntılı Gezi Planı; Caddenin sahile inerken, solunda kalıyor. Caddenin en ilgi çeken yerlerinden biridir. 19’ncu yüzyılda yapılmış, kapalı bir pazar yeridir. Demirlerle tutturulmuş, yüksek bir tavanı var. Pazar yeri: her gün, sabahın erken saatlerinde açılıyor ve akşam saatlerinde kapanıyor.

Tam yemek düşkünlerine göre. Taze balık, et, sosis, meyve, sebze, her türlü baharat, kurutulmuş domates, biber, reçeller, şekerlemeler bulmak mümkün. Ancak, size bir öneri: ben şahsen daha önce görmediğim bir şekerlemeden, satın almadan önce tatmak istedim.

İspanyol satıcıya “deneye bilir miyim” dediğimde, adam, asla dedi ve hatta dalga geçti. Denemek ne demek gibisinden. Düşünün ülkemizi, bizim ülkemizde, bu tür bir olay olsa: bizim satıcı insanımız, o turiste, malın yarısını yedirir.

Pla de Boqueria:

Burası, yine cadde üzerinde Liceu metro istasyonunun yakınındadır. Avrupa’nın en büyük opera sahnelerinden biri olan: Gran Teatre del Liceu buradadır. 1861 yılında açılan yapı: Katalan Rönesansı’nın abidelerinden biridir.

Katalan sosyetesinin buluşma yeridir. Bina: 1994 yılında çıkan yangında, büyük hasar görür. Fakat, tarihsel ayrıntılar korunarak ve teknolojik eklemeler yapılarak restore edilmiştir. İç mekanın genişliği, iki katına çıkarılmıştır. 1999 yılında yeniden açılmıştır.

Yürümeye devam ediyoruz. Hemen sol yanda: yine bir bina var.

Hotel Oriente:

Burası, ünlü yazar Hemingway’in, Barselona şehrinde, kalmaktan en çok hoşlandığı otel imiş.

Palau Gauel:

Otelin hemen arkasında, 1885 yılında, Gaudi tarafından yapılmış: Palau Guell malikanesi var. Muhteşem bir yapı. İçine girmelisiniz. Merkezinde, büyük bir salon var. Salonun mozaikler ile bezeli konu biçimindeki çatısı ve tuhaf biçimli bacaları, alışılmadık bir görüntü ortaya koyuyor.

Palau Gauel’in hemen karşısında, sahile inerken, sizin sağınızda, yine buraların ilginç bir mekanı var.

Place Reıal:

İspanya Barselona Ayrıntılı Gezi Planı; Burası, geniş ve şık bir meydandır. Palmiye ağaçları ve ferforje sokak lambaları görülüyor. Bir manastırın yıkılmasıyla ortaya çıkmış bir meydan. Ama burada da dikkatli olmak gerekiyor.

Küçük çaplı  hırsızlıklar çok yaygın. Sokak serserileri var. Daha önce sözünü ettiğim gibi, özellikle göçmenler var. Ama yine de, burayı gündüz saatlerinde görmelisiniz. Barları, kafeleri, restoranları ve Flemenko türü eğlence tarzı olan gece kulüpleri var.

Yine ana caddeye dönüp, denize doğru yürümeye devam ediyoruz. Bu kez karşımıza, caddenin son noktası olan bir meydan çıkıyor.

MİRADOR DE COLOM-KOLOMB MEYDANI-ANITI:

MİRADOR DE COLOM-KOLOMB MEYDANI-ANITI:

Burada,60 metre yüksekliğinde bir anıt var. Kolomb: Amerika’yı keşfettikten sonra,  dönüşünde ilk kez burada karaya ayak basmıştır.

Kolomb’un bu anıtında, parmağı ile işaret ettiği yer, Amerika’dır. Anıtın içinde küçük bir asansör var. Bunula tepeye çıkılabildiği söyleniyor. Anıtın: hemen altında, çevresinde 8 tane aslan anıtı var.

Bunlar: C. Colomb’un Amerika keşfinden döndüğünde, yanında getirdiği, kraliçe İsabel’in huzuruna çıkarılan ve daha sonra Katolik yapılan, 8 Amerikalı yerliyi temsil ediyor. Anıtın hemen karşısında, yeşil park alanları var. İnsanlar burada: çimlere yatıyor, dinleniyor, kitap okuyorlar.

Meydanın diğer yanı: liman. Limanın hemen ötesinde: Dünya Ticaret Merkezi binası görülüyor ve sanki deniz üzerinde yüzüyor gibi bir görünüm kazandırılmıştır.

RAMBLA DE MAR:

RAMBLA DE MAR:

İspanya Barselona Ayrıntılı Gezi Planı; Burası: önce tahta bir iskele ile ilerliyor ve biraz sonra, açılır-kapanır bir köprü haline geliyor. Bu tahta bölümdeki banklarda mola verebilir ve denizi ve limana yanaşmış muhteşem büyük yolcu gemilerini izleyebilirsiniz. Birçok gün, bu limana, 10 civarında yolcu gemisi yanaştığı söyleniyor.

Ufuktaki görüntüde ise, yelken şeklinde denizin içine yapılmış gibi bir izlenim veren, ünlü “W” oteli görülüyor. Yelken şeklindeki görüntüsü muhteşem.

Limanda: şehrin iki önemli tesisi daha var. Bunlar:

  1. L’Aquarium.
  2. Cine Imax.

Akvaryum: Avrupa’nın en büyük üç akvaryumundan biridir. Deniz yatağına kurulmuş cam tünel özellikle çocukların büyük ilgisini çekiyor. Ancak: giriş ücreti yüksek. Giriş: 17 Euro. Saat 21.00’e kadar açıktır.

Cine Imax sineması ise, üç boyutlu sinema filmlerinin gösterildiği bir yer. Ben buralara girmedim.

RAMBLA DE MAR:

Evet, bugünkü gezimiz, burada bitiyor. Cadde üzerindeki Drassanes metro istasyonundan metroya binerek, kaldığınız yere geri dönmeniz mümkündür.

La Ramblas caddesiyle ilgili son notlar: cadde çok uzun ama yürüyerek rahatlıkla gezebilirsiniz. Cadde üzerinde: umumi tuvalet yok. Tuvalet ihtiyacı için, restoran ve kafeleri kullanırsanız, bir şeyler yemenizi ve içmenizi istiyorlar.

Siz: cadde üzerinde bulunan ünlü Amerikan fast-foot mağazalar zincirlerinin tuvaletlerini ücretsiz kullanabilirsiniz.

Ayrıca: tapas veya değişik bir şeyler yemek istemezseniz: yine damak tadı bizim ülkemizdekilere uygun, bu fast-foot restoranlarını  deneyebilirsiniz, gerek lezzet ve gerekse maddi bakımdan uygunlar.

Bunun dışında: caddede banklar var.

Yorulduğunuzda, bu banklar üzerinde kısa molalar verebilirsiniz. Cadde üzerinde: ayrıca, ülkemizde de bulunan büyük bir süpermarketin şubesi var. Buradan,  her türlü ve de özellikle gıda ve içecek alışverişinizi uygun fiyatla yapabilirsiniz.

Ayrıca: eğer “FLAMENKO DANS GÖSTERİSİ” izlemek isterseniz, tur organizasyonlarına, 50 euro vermekten se, yine bu cadde üzerinde bulunan opera binasında, 25 Euro vererek, güzel bir Flemenko dans gösterisi izleyebilirsiniz. (Dikkat, başlangıçta, 35-30-25 Euro gibi fiyat verseler de, gösteri saatine yakın, fiyatlar düşüyor, pazarlık yapın)

Cadde daha önce de söylediğim gibi, çok hareketli ve canlı.

Hintli satıcıların, havaya fırlattıkları, renkli-ışıklı oyuncakları, Afrika kökenli zencilerin bezler üzerinde sattıkları markalı ama sahte çantaları, canlı heykellerin yarattıkları çeşitli şovları, birkaç dakika içinde resminizi çizen ressamları görebilirsiniz.

Alışveriş mi, cadde üzerindeki mağazalar pahalı. Özellikle: Hintli, yani ten rengi nispeten biraz koyu satıcı gördüğünüzde, bunların fiyatları önce yükselttiğini ve sonra indirdiğini unutmayın ve mutlaka pazarlık yapın.

BARSELONA ŞEHRİ:

BARSELONA ŞEHRİ:

2.GÜN GEZİ PLANI:

İspanya Barselona Ayrıntılı Gezi Planı; Bugünkü gezi bölgemiz: şehrin sahili. Denize girmeyi düşünenler için (denize rahatlıkla girebilirsiniz) yanınıza mayo ve havlu almayı unutmamalısınız.

Dün gezimizi sonlandırdığımız Colomb meydanından başlıyoruz. Kaldığımız yerden, bir şekilde Colomb meydanına geliyoruz. Colomb meydanında, hemen solda, bir müze var.

Museu Maritim olarak isimlendirilen, Denizcilik Müzesi: Ağustos 2011  tarihinde kapalı idi, duyduğuma göre, bu müzeyi başka bir yere taşıyorlarmış. Bu yüzden: bu müze hakkında bir şeyler söylemeye gerek olmadığını düşünüyorum.

Colomb meydanından sonra: Passeig de Colom caddesinden ilerliyoruz ve d’Antonio Lopez meydanından, denize doğru yöneliyoruz. Escola Nautica ve buradan sonra, karşımıza bir müze çıkıyor.

MUSEO HİSTORİA DE CATALUNYA-KATALONYA TARİH MÜZESİ:

Burası: bilgilendirici ve eğlenceli bir müzedir. Eğlence nasıl oluyor derseniz? Özellikle, müzenin ortaçağ bölümünde, şövalyelerin giydiği kıyafetleri ve kılıçları, sizde, yani ziyaretçiler de giyip deneyebiliyorlar.

Gerçek boyutlarında hazırlanmış şövalye atlarına binebiliyorsunuz. Şövalyelerin kullandıkları zırh, kılıç ve diğer kıyafetlerin özellikle muhteşem ağırlıkları, üzerinize giydiğinizde veya elinize aldığınızda daha güzel hissediliyor.

Müzeden çıktıktan sonra: veya girmez iseniz Barbo Conte de Barscelona caddesinde ilerliyoruz. Buralar, nispeten sakin yerler yani pek eğlenceli değil. Ama, güzel yerlere ulaşmak için, burayı geçiyoruz ve hemen karşımıza: Torre de St.Sebatsia denilen, teleferiğe binilen bir kule çıkıyor.

Bu kuleden hareket eden teleferiğe binmeyi düşünürseniz, şehrin öte yanındaki Montjuic Tepesine ulaşabilirsiniz. Yalnız teleferik ücreti biraz fazla. Teleferik ücreti: 20 Euro. Tercih sizin, aslında şehrin yüksekten manzarasını izlemek güzel olabilir ama ücreti yüksek, dediğim gibi tercih sizin. Teleferik yolculuğu, yaklaşık 20 dakika sürüyor.

Evet, şu anda, şehrin Barcelonette denilen bölgesindeyiz.

BARCELONETTE:

Burası, şehrin eski semtlerinden biridir. Buradaki ilk yerleşim, 18’nci yüzyılda başlamıştır. Ciuatadelle kalesinin yapımı sırasında evlerinden olan ailelerin yerleştirilmesi için oluşturulmuştur.

Uzun yıllar, burada işçi sınıfı yaşamıştır. Ancak, 1992 yılı öncesinde gelindiğinde, olimpiyat hazırlıkları nedeniyle, sahil şeridinde oluşturulan eğlence ve ticaret mekanlarıyla, buranın görünümü de değiştirilmiştir. Burada: güzel balık restoranları var. Özellikle deniz gören restoranlarda, fiyatlar yüksek.

Son olarak: teleferik kulesini gördükten sonra, Plaja de Sant Miquel istikametine yöneliyoruz. Yani, hedefimiz deniz kıyısı, sahil, plajlar.

BARSELONA ŞEHRİ:

Burada: hemen uçta, denizin yanında, şehirde yeni yapılan ve yarım yelken görüntüsüyle, değişik bir fon oluşturan “W” oteli görülüyor. Otelin hemen önünden, plajlar başlıyor. Plajların hemen arkasında ise, beton-asfalt bir bölüm, bunun arkasında ise, bazı yerlerde spor tesisleri ve bazı yerlerde ise, yeşil alanlar bulunuyor.

Plaj bölümünde: denize giren insanlar, kumsalda güneşlenen insanlar var.

Kumsalın hemen gerisinde ise: soyunma kabinleri, duşlar ve tuvaletler bulunuyor. Özellikle, tuvaletleri gördüğünüzde, kesinlikle şaşıracaksınız. Plastikten yapılmış, kabin şeklindeki tuvaletler, seyyar. Kapısında sıraya giriyorsunuz ve sıranız geldiğinde, tertemiz kullanılan bu tuvaletleri kullanma imkanı oluyor.

Erkekler için daha da ilginç bir tuvalet sistemi kurulmuş, yine aynı şekilde, büyük bir sert plastikten yapılmış tesisatın, yanlarında, dört yönde, açıkta, pisuvarlar var, erkekler, açık havada, herkesin ortasında, burada küçük tuvaletlerini yapıyorlar.

BARSELONA ŞEHRİ:

Evet, plaj bölümünde, kumsalın gerisindeki beton alanda: sık ahşap banklar var ve burada oturup, denizi ve çevrenizi seyrederek, kısa molalar verebilirsiniz. Ayrıca: kaykay binenler, köpeğini gezdirenler ve özellikle: müzik yapanlar, (üç-beş kişi bir araya gelmiştir.

Harika müzikler yapıyorlar) mutlaka ilginizi çekecektir. Zaten, müzik yapan çeşitli gurupların önünde, Barselonalı genç-yaşlı insanlar toplanıyor, hepsinin ellerinde, buraya özgü kırmızı teneke kutular içinde satılan kırmızı yıldızlı biralar, hareketli müziğe eşlik ediyorlar. Evet, bu insanlar, eğlenmeyi gerçekten seviyorlar.

BARSELONA ŞEHRİ:

Bu arada: kumsal derseniz, yine buraya özgü ve çok ilginç bir durumla karşılaşıyoruz. Kumsalda gezerken, küçük bir metal tabela, tabii üzerinde Katalunca yazdığı için anlamak mümkün değil, birdenbire karşınıza, kumsalda, muhtemelen 100 metre uzunluğunda bir alanda, yani normal güneşlenen ve denize girenlerin tamamen içinde “Çıplaklar bölümü” görülüyor.

Yani: bu bölümdeki kadın-erkek,  hepsi çırılçıplak. İlginç olanı, bu durum için ayrı bir bölüm tahsis edilmemesi. Yani, plajda yürürken, birdenbire karşınıza, bu görüntüler çıkıyor ve elbette şaşırıyorsunuz, hadi üstsüz neyse de, tamamen kadın-erkek çırılçıplak.

Evet, bence bu plaj-kumsal bölümünde, denize girmeyi  deneyebilirsiniz. Deniz: fazla derin değil, kumsal ince kumlu, deniz içi de, ince kumlu. Isısı ise, her ne kadar Akdeniz olsa da, bizim Antalya veya güney bölgeleri denizinden biraz daha serin, yani Bodrum denizi ısısında denilebilir.

Evet, yine aynı cadde üzerinde yürümeye devam ediyoruz ve bu kez: burada, iki gökdelen gibi yükselen binaların arasındaki: Placa dels Voluntains meydanına ulaşıyoruz.

PORT OLİMPİK:

Buralar, şehrin “Port Olimpik” olarak isimlendirilen yerleridir. 1992 Olimpiyatları, şehre çok şey katmıştır. Şehrin çehresi değiştirilmiş, yeni binalar yapılmıştır. Burada: biraz önce söylediğim gibi, birbirine paralel iki çok katlı bina var.

Bunlardan biri “Art otel” ( ülkemizden gelen, devlet erkanının, şehrin en pahalı bu otelinde kaldığı söyleniyor) ve diğer bina “sigorta” binasıdır.

Yani, bu bölümde, deniz kıyısındaki bütün binalar, 1992 Olimpiyatları öncesinde yapılmıştır. Sahilin ön tarafı: plaj, arka tarafında ise gece kulüpleri ve güzel restoranlar bulunuyor. Bu bölgede: bir de, bakırdan yapılmış, büyük bir balık heykeli görülüyor.

Hemen arka tarafta bulunan: “Villa Olimpica” bölgesi ise: Olimpiyatlar öncesinde yapılmış ve olimpiyatlarda görevli, hakem-gözlemci-görevli gibilerin kalması için tasarlanmıştır. Sonuçta, bunlar, 1.5-2 ay burada kalıyorlar. Olimpiyatlar bittikten sonra ise, bu küçük daireler birleştirilmiş, büyütülmüş ve Belediye tarafından, Barselonalılara satılmıştır.

Bu arada, Barselona şehrine gelip te, CASİNO hayatını yaşamak isteyenler olursa:

hemen burada şehrin CASİNO’su var. Kişisel oyunlara katılmak için pasaport istiyorlar. Ancak, makinalı oyunlar için pasaporta gerek yok. Bir  de lastik ayakkabı ile sokmuyorlar. İlgilenenlere duyurulur.

Evet, burayı da gezdikten sonra: geri dönüşe başlıyoruz. Yorulanlar için: hemen yakınlardaki “Citudella Villi Olimpica” metro istasyonundan, metroya binerek, kaldıkları yere ulaşmayı önerebilirim. Yorulmayanlar için ise, Colomb meydanına kadar olan, sahilin iç kesimindeki: kalabalık, yoğun ve canlı caddeyi yürüyerek geçmelerini önerebilirim.

Ronda del caddesi üzerinden ilerlediğinizde, d’Antoni Cardone meydanından sonra, Passeig de Colon caddesinde ilerleyerek, Colomb meydanına ulaşabilirsiniz. Bu cadde: çok hareketli ve keyiflidir.

Restoranlar, çeşitli hediyelik eşyaların satıldığı dükkanlar ve mağazalar var. Özellikle, ülkemiz yemeklerini düşleyenler için, burada İstanbul Restoranı da bulmak mümkündür. Evet: bu cadde üzerinde keyifli bir yürüyüş yapabilir, yorulduğunuzda banklarda kısa molalar verebilirsiniz.

Bu geri dönüş yolculuğu sırasında: Passeig de Colomb caddesi üzerinde, şehrin simgesi bir kilise var. Görmek isterseniz, caddenin hemen bir arka sokağında bulunuyor.

LA MERCE KİLİSESİ:

İhtişamlı kilisenin kubbesinin üstündeki “Meryem Ana” heykeli, çok uzaklardan bile görülebilmektedir ve bu nedenle, bölgenin en önemli kilisesi ve yörenin simgesidir.

Günümüzü, Colomb meydanında noktalıyoruz. Buradan, metro ile kaldığınız yere ulaşabilirsiniz.

BARSELONA ŞEHRİ:

BARSELONA ŞEHRİ:

3.GÜN GEZİ PLANI:

Bugünkü gezimizde: La Rambla caddenin arka bölümleri ve rıhtımın gerisini; BARRİGOTIC” bölgesini gezeceğiz. İlk olarak, bulunduğunuz yerden, metro ile “Ciutadella Villi Olimpica” metro istasyonuna gidiyorsunuz ve burada inerek, şehrin en güzel parklarından birine giriyorsunuz.

PARC DE LA CİUTADELLA:

PARC DE LA CİUTADELLA:

Şehrin, en büyük parkıdır. Parkın içinde: Parc Zoologic (Hayvanat Bahçesi) bulunuyor. Ancak: giriş ücreti bir hayli yüksek. Büyükler: 16.5 Euro, küçükler ise: 9.5 Eurodur. Ben hayvanat bahçesine girmedim. Ancak, parkın içinde, muhteşem güzel kuş sesleri duyuluyor. Bunlar, bir ara uçarken gördüm, serbestçe uçan, cennet papağanlarıdır.

Parkın kurulduğu alanda, daha önce , 1714 yılında, Ciutadella kalesi varmış ve yine bu alanda, 1888 yılında, Dünya Fuarı kurulmuş.

Dünya Fuarı için tasarlanan binalarda, günümüzde, zooloji ve jeoloji müzeleri ve Katalan Meclis binası bulunuyor. Ciutadella kalesi yıkılmış ve burada yaşayan halk: Barselonetta bölgesinde yeni yapılan evlere yerleştirilmişler.

PARC DE LA CİUTADELLA:

Parkta, bir de yapay göl var. Burada: sandal gezintisi yapmak mümkün. Yüksek ağaçların gölgesinde, kuş sesleri eşliğinde banklara oturup dinlenebilirsiniz. Hatta: çimenlerin üzerine oturmak, yatmak bile mümkün.

Park içinde, ayrıca: çeşitli heykeller görülüyor. Josep Fontere tarafından yapılmış, büyük barok la Cascada çeşmesi görülüyor. Büyük camekanları andıran, iki büyük bitki evi var. Bunlardan birinde, zaman zaman müzik konserleri düzenleniyormuş.

Parkı gezdikten sonra, parkın “Estatua A Pirim” kapısından çıkıyoruz. Burada, hemen sağ kenarda: Estacio Terme o de França tren istasyonu var. Tren istasyonunun hemen çapraz köşesinde: bizim yemek lezzetlerinin benzeri yemeklerin sunulduğu bir Yunan restoranı var.

Bunu geçip devam ettiğinizde ise, Argentera caddesi üzerinde, yemekler bölümünde sözünü ettiğim, muhteşem beğendiğim restoran bulunuyor. Eğer, İspanyol mutfağına özgü bir yemek yemek isterseniz, mutlaka ama mutlaka bu restorana uğrayın. (Ayrıntılı bilgi, yemekler bölümündedir)

Buradan sonra Barrigotıc bölgesine, yani deniz kıyısının tam tersi istikametinde, şehir merkezine giriyoruz. Burada ilk durağımız: bir kilise.

SANTA MARİA DEL MAR KİLİSESİ:

SANTA MARİA DEL MAR KİLİSESİ:

Kilise: 1329 yılında yapılmıştır.  Dış duvarlarında süsleme yok. Ön cephesinin yanlarında yükselen üç katlı, sekizgen çan kuleleri görülüyor. Girişin üzerinde ise, güzel bir pencere var. Katolik gotik tarzının en güzel örnek yapılarından biridir. Kilisenin iç mekanının boyutları ve sadeliği muhteşem.

1936 yılında, İspanya iç savaşı sırasında, burası, çok zarar görmüş. Çıkan yangınlarda, şapellerin, koro yerlerinin ve sunakların süslemeleri yanmış. Kilisenin, üç nefi,13 metre aralıklarla dikilmiş olan, sekizgen sütunlarla desteklenmiş. İç mekanda: kusursuz bir simetri hakim. Kilisenin akustiği ise, muhteşem.

Bu nedenle, kilisede, yıl boyunca, klasik müzik konserleri düzenleniyor ve yöresel düğünlerin yapılmasında, evlenen çiftler tarafından özellikle tercih ediliyor. Zaten bu yüzden, gittiğinizde, büyük olasılıkla, bir düğün töreniyle karşılaşacak olmanızdır. Ama, en kötü yanı, böyle bir tören sırasında, kilisenin ziyarete kapatılıyor olmasıdır.

MERCAT  DEL BORN:

Kilisenin hemen arka kapısından geçilen bir yerdir. Burada, ortaçağda, şövalyelerin at üzerinde mızrak dövüşü yaptıkları, dikdörtgen bir alan görülüyor. Günümüzde, burada sanat galerileri, barlar ve kulüpler var. Özellikle, gençlerin ilgisini çeken ve toplandıkları bir yer olarak öne çıkıyor.

Evet, hemen yakınlarda bir müze var.

MUSEU PİCASSO:

Picasso: 20’nci yüzyılın en önemli sanatçılarından biridir. 1881 yılında, Malaga kentinde doğmuştur. Sanat eğitimine, Barselona’da başlamış ve yenilikçi gurup üyesi olarak, 1904 yılında Paris’e yerleşmiştir ve bir daha Barselona’ya hiç geri dönmemiştir. Çünkü: İspanyadaki baskıcı Franco rejimi, dönmesine izin vermemiştir.

Yine de, çalışmalarında daima İspanyanın derin etkilerini görmek mümkündür. Picasso’nun ölümünden sonra, bugün Paris’te sergilenen kişisel koleksiyonunun büyük bölümü, yapılan bir anlaşma ile, Fransa hükümetine teslim edilmiştir.

Evet, şimdi müzeyi gezmeye başlayabiliriz. Müze, dar bir sokakta, büyük bir binanın içindedir. Müze: 1963 yılında açılmış ve Picasso’nun yaşamı boyunca yanında olan arkadaşı ve sekreteri, Jauma Sabartes tarafından bağışlanan, yağlıboya ve kara kalem çalışmaları ile seramiklerin sergilenmesinden oluşmaktadır. Yani, burada sanatçının ünlü yağlıboya tabloları yok.

Ama, müzede, Picasso’nun 3000’den fazla eserini bir arada görmek mümkün. Sergilenen eserler: Picasso’nun, çocukluk, mavi dönem, pembe  dönem, kübizm, seramikler, Valausquez uyarlamaları gibi bölümlere ayrılarak sergileniyor. Sanatçının, sergilenen en eski çalışması, 9 yaşında iken yaptığı bir kara kalem resim.

Bu müzedeki eserler; Paris’te sergilenenlerden sonra, en büyük Picasso koleksiyonudur. Ancak, biraz önce söylediğim gibi, sanatçının önemli yağlıboya tablolarını bulmayı ummayın. Sadece, mavi döneme ait: 1917 tarihli “Soytarı” ve “Nedimeler” serisi eserleri görülüyor.

PLACA SANT JUAME MEYDANI:

Bu kez, yolumuz üzerindeki bu meydanda: iki bina görüyoruz. Bunlardan birincisi: Ajuntament binasıdır. 1372 yılında yapılan bu bina, Barselona Belediye Binası olarak kullanılıyor. Diğer bina: Generalitat binasıdır. 1359 yılında yapılan bina: günümüzde, Meclis Binası olarak kullanılıyor.

Her iki yapıda, günümüzde dediğim gibi aktif olarak kullanılmaktadır. Ama, içlerine girip görmek mümkün değil. Ajuntament binasının hemen arkasında: Sants Justi Pastor isimli bir kilise var. Bu kilise: şehrin en eski kiliselerinden biridir.

Söylentiye göre, 10’ncu yüzyıldan kalan bir gelenek olarak; bu kilisenin sunağının önünde vasiyet edilen her şey: Barselona mahkemelerinde geçerli sayılırmış.

SUE KATEDRALİ:

Günümüzdeki görüntüsüne, 1298 yılında ulaşmıştır. Eski bir Vizigot kilisesinin yerine yapılmıştır. Ancak, süslemeleri ve detaylarının inşaatı, yaklaşık 150 yıl kadar sürmüştür. Şehirde, gotik mimarisinin, en güzel örneklerinden biridir.

Basit sekizgen kulelerle çelişen bir görünüm yansıtıyor. Çünkü: daha önce de söylediğim gibi, yapımı çok uzun sürmüş ve değişik mimari tarzlardan etkilenmiştir. Nefin ortasında, süslemeli kuleler var. Koro sıralarının arkasındaki frizde ise, Avrupalı kral ve prenslerin, hanedan armaları görülüyor. Katedralde, ilk ve tek toplantı, 1519 yılında yapılmıştır.

Sunağın altındaki merdivenler, şehrin iki koruyucu azizlerinden biri olan ve 4’ncü yüzyılda şehit edilen: Santa Eulalianın mezarına iniyor. Sunağın arkasındaki şapellerde bulunan, Katalan gotik altar  panolarını, mutlaka görmelisiniz.

İsa’nın göğe yükselişini simgeleyen, dokuz parçalı bir pano, 15’nci yüzyılda, Sant Salvador şapeli için, Bernat Martorell tarafından yapılmıştır.

Evet, gezimize devam ediyoruz. Adım attığınız yerlere dikkat etmelisiniz. Katedrale maddi yardımda bulunmuş olan: ayakkabıcılar, terziler ve diğer esnaf loncalarının amblemlerini görebilirsiniz.

Buradan: Cpalle de Santa Lluciye gelin. Şapelin arka duvarlarında asılı, zırhlı bir haçlı şövalyesi anıtı var. Şapelin ön kısmına çıkın, sola dönün ve fenerler, tabelalar, balkonlardan sarkan bitkileri göreceksiniz. Katedralin ve Belediye Binasının bulunduğu yüksek alanda: devasa duvarlarla çevrili, Roma kalesi kalıntılarını görebilirsiniz.

PLACA DEL REİ MEYDANI-MUSEUM HİSTORİA DE LA CİUTAT:

Katedralin yakınlarındadır. Bu meydanın bulunduğu yerde: Museum Historia de La Ciutat(Şehir Tarih Müzesi) görebilirsiniz. Müze binası: gotik tarzda yapılmış bir malikanedir.

Daha önce bulunduğu yerde yapılan kazılarda, binanın temelinde Roma duvarlarının çevrelediği dükkanları da içine alan bir Roma şehir kalıntısı ortaya çıkarılmıştır. Bunun üzerine, her taşı tek tek taşınarak, bugün bulunduğu yere getirilmiştir. Bu kalıntılar içinde, ayrıca: tekstil sanayiinde kullanılan boya fıçıları ve şarap yapımına işaret eden bulgulara da rastlanmıştır.

MUSEU FREDERIC MARES:

Hemen katedralin yan tarafındadır. Bahçesi çok güzeldir. Şehirdeki heykellerin yaratıcılarından olan Frederic Mares: özgün sanat eserlerinden oluşan koleksiyonunu, Barselona’ya miras bırakmıştır. Müzenin alt katları: İber adak heykelcikleri, limoges mineleri ve dini heykellerle doludur. Burada, ayrıca, Portekizlilerden kalma, öküz boyundurukları, demir anahtarlar, eski dikiş makinaları, bastonlar, kurmalı oyuncaklar görebiliyorsunuz.

SANTA MARİA DEL Pİ KİLİSESİ:

Placa del Pi meydanındadır. Kilise: uzun sekizgen çan kulesi ve 15’nci yüzyıldan kalma, büyük bir pencerenin süslediği ön cephesiyle, çok zarif bir yapıdır. “Pi” çam ağacı anlamına geliyor. Eskiden, belki hatırlayanlarınız olabilir; ülkemizde de beğeniyle kullanılan bir parfüm vardı, ismi “Pi” ve tamamen çam kokusunu andırıyordu.

Evet, gezimize devam ediyoruz. Pi, çam ağacı anlamına geliyor demiştim. Burada, eskiden yetişen çam türünün anısına, bugün yalnızca ön cephede, küçük bir çam ağacı yaşatılıyormuş. Kilisede, sık sık düğün törenlerinin yapıldığı söyleniyor. Kilisenin bulunduğu meydandaki binalar, 1700’lü yıllardan kalmadır.

Bu binalar, özellikle, ön cephelerindeki, renkli alçıyla desen kazıma tekniği kullanılarak bezenmiştir. Heykelle bezeme pahalı olduğundan, bir dönem, bu tür bezeme, yaygın olarak, binaların süslemelerinde tercih edilmiş ve kullanılmıştır.

Şimdi, bölgenin kuzeyine doğru yöneliyoruz. Burada, yine güzel bir mekan var ve mutlaka görmelisiniz.

PALAU DE LA MUSİCA:

1905 yılında, Katalan Orfeo korosunun konserler vermesi için planlanmış ve mimar Oscar Tuspuet tarafından yapılmıştır. 1997 yılında ise, UNESCO tarafından, Dünyanın en değerli mirasları listesine dahil edilerek, koruma altına alınmıştır.

Yapı: modernista mimarisinin şehirdeki en önemli örneklerinden birisidir. Mozaik, çini, vitray, mine, heykel ve oymalarıyla, renklerin ve formların cesurca bir birleşimidir. Çiçekli çinilerle bezeli, Magribi kemer ve sütunlarıyla süslenmiş dış kısmı, muhteşem iç kısmının yanında mütevazi kalıyor.

Burası tasarlanırken, iç kısmın, mümkün olduğunca, gün ışığı alması düşünülmüştür. Nitekim, salon aydınlık ve ferah. Yapı iskeletinin demirden olması, binanın duvarlarının camdan yapılmasına imkan vermiştir.

Öğleden sonra yapılan konserlerde, içeri sızan güneş ışığı, muhteşem bir atmosfer yaratıyormuş. Sanki, salon yanıyormuş gibi bir görüntü oluştuğu söyleniyor. Sahnenin iki tarafında, müzisyenlerin dev heykelleri bulunuyor.

Heykellerin arasında, gümişi borular var. Kavisli duvarda, müzik aletleri çalan sanat perilerinin mozaiklerini görebilirsiniz. Tavanda ise, renkli cam küre, muhteşem.

BARSELONA

BARSELONA ŞEHRİNDE GEZİLECEK DİĞER YERLER:

Montjuic Tepesi:

 

Montjuic Tepesi:

Buraya: yürüyerek ulaşım mümkün değil. Bence: Placa Espanya metro istasyonuna kadar metro ile gidin, burayı gezin ve taksi ile MNAC müzesine gidin. Ama, önce bu tepe hakkında, sizlere kısa bilgi vermek istiyorum.

Çünkü: tur organizasyonlarında: panoramik şehir gezilerinde, bu tepede, bir teras bölümüne çıkarılıyorsunuz ve başkaca bir yeri görmeden ve hatta bilgi sahibi olmadan buradan ayrılıyorsunuz.

Montjuic Tepesi:210 metre yüksekliğinde bir tepedir. Buradan: Barselona şehrinin dar sokaklarını ve sivri kulelerini görebilirsiniz. Barselona, tamamen ayaklar altında görülüyor. Tepe: müzeler ve sportif etkinliklere ayrılmıştır. Burada: bir de kale bulunuyor. Kale çok aşağıda kalıyor. Kalenin ismi: Castell de Montjuic kalesidir.

Kale: Barselona şehri için kötü anılarla doludur. 18 ve 19’ncu yüzyıllarda çıkan ayaklanmaları bastırmak için, şehir, bu kaleden top atışına tutulmuştur. Uzun süre siyasi suçluların idamları burada yapılmıştır. Kale hakkında, sizlere söyleyeceğim son sözler: günümüzde burada yalnızca toplar bulunduruluyor.

Bu topları, burada bulundurma nedenleri ise, söylenenlere göre: Katalanlar, bir gün özerklik yani devlet statüsü kazanırlarsa, 21 pare top atışlarını, bu kaleden yapacaklarmış. Bu bir söylenti.

Evet, burada, ilk göreceğimiz yer: Poble Espanlol.

POBLE ESPANYOL-İSPANYOL KÖYÜ:

Tepenin kuzeydoğusundadır. Ailelerin gezintisi için, çok uygun ve güzel bir yerdir. İlk yapıldığında, Dünya Fuarı için inşa edilmiştir. Cadde, sokak, köy meydanı, ev, kilise kulesi, çeşme, meydan, saray kopyalarını görebilirsiniz.

Ayrıca, Barselona şehrinin farklı bölgelerini temsil eden, mimari üslupları barındırıyor. Dokumacılık, çömlekçilik ve üflemecilik gibi, bölgesel el işleri sergilerini görebilirsiniz. Ayrıca, kaliteli hediyelik eşyalar satın alabilirsiniz.

Buradan sonraki gezinti güzergahımızda, bir müze var. Güneye doğru yürüyoruz.

MUSEUM NATİONAL DE ART DE CATALUNYA-KATALONYA ULUSAL SANAT MÜZESİ:

Burada, çok güzel, ortaçağ sanat koleksiyonları sergileniyor. Heykel sanatının ve Katalan ekolunun, bazı tablolarının eşsiz örneklerini burada görebilirsiniz. 20’nci yüzyılın başlarında, şehirdeki birçok kilise, manastır ve eski yapıdaki eserler toplanarak, buraya getirilmiş ve sergileniyorlar.

Müzenin tüm salonlarında: bu eserleri görmek mümkündür. Müzeyi gezmeniz bayağı zamanınızı alabilir, çünkü çok geniş bir eser koleksiyonu var. Roma döneminden kalma freskler ve ayrıca geniş bir para koleksiyonu görülüyor.

Müzeden sonra, yine bir müze gezebiliriz.

MUSEU ARQUELOGIC-KATALUNYA ARKEOLOJİ MÜZESİ:

Katalunya bölgesinde kurulmuş olan: İber, Yunan ve Roma uygarlıklarına ait buluntu eserlerin sergilendiği bir müzedir.

Müzeden sonra: bir spor salonu göreceğiz.

PALAU ESPORTS SANT JORDİ-SPOR SALONU:

Japon mimar Arata İsazaki tarafından tasarlanan, ileri teknoloji ürünü bir salon.45 metre yüksekliğinde, 17 bin seyirci kapasitelidir. Üzerinde,188 metre yüksekliğinde, bir iletişim kulesi bulunuyor. Yapıldığında, yerel halk tarafından bu kule çok yadırganmış. Ancak, günümüzde, mevcut manzara ile bütünleşmiş görünüyor, yani pek sırıtmıyor.

Bunun hemen yanında, bir stadyum var.

ANELLE OLİMPİCA-OLİMPİYAT KÖYÜ:

1992 Olimpiyatları öncesinde, buradaki eski stadyum genişletilmiştir. Ama, bu genişletme, yeni trübünler eklenerek değil, çevrenin doğal dokusunu bozmadan, stadyumun zemini kazılıp derinleştirilerek yapılmıştır. Ayrıca, çevreye yeni spor kompleksi inşa edilmiştir. Pist yarışlarının çoğu, açılış ve kapanış törenleri burada yapılmıştır.

Tepede, görmenizi önereceğim son yer, yine bir müze.

FUNDACIO JOAN MİRO-MİRO MÜZESİ:

Bu eşsiz müzede: 1983 yılında, 90 yaşında ölen, Katalan sanatçı Miro’nun yağlıboya ve kara kalem çalışmaları, duvar halıları ve heykelleri sergileniyor. 1975 yılında açılmıştır. Sergilenen eserler: Miro’nun, 1914 yılından sonraki gelişimini de ifade edecek şekilde düzenlenmiş ve en iyi biçimde görülmeleri için, doğal ışıkla aydınlatılmıştır. Bahçede ise, sanatçının pek çok heykelini görmek mümkündür.

Evet, Montjuic Tepesindeki gezimiz burada bitiyor.

Park de Guinardo:

Park de Guinardo:

Burası: Temple de La Sagrada Familla kilisesi’nin hemen kuzeyinde bir yer. Buradan, yürüyerek ulaşabilirsiniz. Veya, başka bir gün, şehir gezinizde, metro hattı ile buraya ulaşmanız mümkün. Metro hattında Guinardi istasyonunda inerseniz, biraz yürüyerek, buraya ulaşmanız mümkün.

Ünlü mimar Gaudi’nin hamisi olan kont Eusebi Guell: 1900 yılında, Barselona’da, kel tepe olarak isimlendirilen, şehre ve denize bakan bu bölgede, 6  hektarlık bir arazi satın alır. İçine, 60 tane çok özel villa yapılmasını ister.

Doğa ile iç içe bir yerleşim yeri olarak tasarlanan bu mekanda, takip eden 14 yıl boyunca, Gaudi, tüm hayal gücü ile işe koyulur. Park ve iki villa tamamlanabilir. Ancak, I. Dünya Savaşı çıkar ve proje yarım kalır.

Bölgeye giriş: iki gösterişli bina arasından yapılıyor. Soldaki: bir dükkan ve sağdaki ise, sergi salonu. Bunların önünde ise: ağaç gövdelerinin desteklediği, kertenkele biçiminde, seramikten yapılmış bir çeşme var. Parka girdiğinizde, renkli seramik parçalarıyla dekore edilmiş banklar göreceksiniz.

Bankların bulunduğu alanın aşağısında ise; Salo les Colunmes (100 sütun geçidi) var. Buranın bitiminde, Dor mimari tarzında inşa edilmiş, 86 sütun olan ve villa kompleksinin kapalı pazar yeri bulunuyor. Oyuncak bebek kafaları, şişeler, camlar ve plakalar, taban mozaikleri arasına yerleştirilmiş.

Tamamlanan iki villadan, Gaudi’nin uzun yıllar yaşadığı villa, bugün usta mimarın mobilyalarının ve hatıra eşyalarının sergilendiği bir müze konumundadır. Özellikle: parkın giriş bölümündeki, Gaudi’n heykelleri, parkın terası ve sütunlu bölüm, gerçekten görülmeye değer güzelliktedir.

Parkın içinde, ayrıca 3 km. lik bir yürüyüş parkuru var. Temiz havada, yeşillikler içinde bulunan çok güzel bir park. İçerisinde bulunan her şey suni olarak yapılmış. Ama doğal parklardan hiçbir farkı yok. UNESCO tarafından, Dünya Kültür Mirası Listesine dahil edilerek koruma altına alınmıştır.