İskenderiye için Mısır’ın İstanbul’u diyorlar. Kahire’den 3 saat kuzeyde. Kahire’den İskenderiye’ye: 2 farklı yoldan gidebilirsiniz. Birinci yol: Nil Deltasının verimli topraklarından geçiyor ve pamuk, pirinç ve meyve bahçeleri arasından ilerleyerek devam ediyor. Kerpiç evlerde: elektrik kullanılması dışında, yaşam biçimlerinin nesiller boyunca değişmediğini görebilirsiniz.
İkinci güzergah ise: Kahire’nin batısından, Natrun Vadisi yönünde, çöl boyunca ilerliyor.
Mısır İskenderiye Natrun Vadisi
NATRUN VADİSİ
Kahire’nin 90 km. kuzeybatısındadır. El-Buheyra vilayetinde bulunmaktadır. Natron tuzunun kaynağı olması nedeniyle, Antik Mısır’da önemli bir yeri var. Bölgede: natron tuzu içeren, 8 adet alkali göl bulunmaktadır.
Natron maddesi: mumyalamada ve cam yapımında kullanılmış. MS.4’ncü yüzyılda, Roma zulmünden kaçan Kopt Hıristiyanlar, burada kendilerini ibadete adayan, geniş bir cemaat oluşturmuşlar. Bu nedenle: Hıristiyanlık tarihinde, en önemli yerleşimlerden biridir. Ancak, Mısır’da İslam’ın yayılmasından sonra, bölge önemini kaybetmiştir.
Günümüzde: o dönemden kalma, dört kilise görülebilmektedir. Bu kiliselerin: kendi keşiş odaları ve çevrelerinde sağlam duvarları var. Deyr Ebu Mekar (Aziz Makrios) özellikle, birkaç kopt papa yetiştirmesiyle öne çıkmıştır.
Yakınlardaki: Deyrül Baramus ve Deyr es-Suryani kiliseleri ise: Süryani keşişler tarafından kurulmuş. Deyr Anba Bişoy: 4’ncü yüzyıldan kalma, küçük yuvarlak kubbesi ve 9’ncu yüzyıldan kalma savunma amaçlı burçlarıyla tipik bir yapı.
Yani: her ne kadar Mısırlılar tarafından buranın çok reklamı yapılsa da, burada görebileceğiz pek bir şey yok, yalnızca birkaç manastır, hepsi bu.
Mısır İskenderiye
İSKENDERİYE
Mısır’ın ikinci büyük kentidir. Kirli ve kalabalık bir şehir. İlk bakışta çöl atmosferinden uzak bir kıyı kenti gibi görünüyor. Bu bir yanılgı.
Çok yüksek ve bitişik nizam binalarla dolu. Kum fırtınaları yüzünden, binaların rengi kahverengi ve sarıya dönmüş. Başka renge boyansalar da, bir süre sonra sararıyormuş. Şehirde, sanki sürekli bir günbatımı varmış gibi.
Evet: kısa bir bloğa sahip olan kentte yerleşim, kıyı boyunca yayıldıktan sonra, içeriye doğru gelişmiştir.
Buranın en büyük özelliği antik kalıntıların pek azının ortaya çıkarılmış olmasıdır. Çünkü eski kentin üzerinde her zaman için arkeolojik çalışmalar açısından sorun oluşturan büyük modern bir kent vardır. Ayrıca 19’ncu yüzyılda Mısır’ı zengin Avrupa’ya bağlayacak bir liman olarak tekrar canlandırmadan önce bile kalıntıların çoğu yok olmuştu. Antik İskenderiye şehrine ait bugün bilinenler, yazılı kaynaklardan özellikle Mısır’ı MÖ 25’te Roma egemenliği başlarında ziyaret eden Anadolulu coğrafyacı ve gezgin Strabon’un ayrıntılı tasvirlerinden gelir.
Evet, günümüze devam edelim. Bu şehirde: çok lezzetli Akdeniz balıklarını yeme şansı bulabilirsiniz. Çağdaş balık restoranları var. Özellikle: öğle yemeği zamanı, saat: 15.00’den sonra, gecenin ilerleyen saatlerine kadar, bu restoranlar insanlarla dolup taşıyor. Özellikle: Abu Shakra isimli restoranda: kaliteli servis sunuluyor.
Mısır İskenderiye Tarihi Geçmişi
TARİHİ GEÇMİŞİ
İskenderiye, fetih yolları boyunca pek çok kent kuran Büyük İskender’in MÖ 322’de kurduğu, ilk ketti. Ana planları İskender çizmişti. Ama ayrıntıları, Makedonyalı mimar Deinokrates’in tasarladığı söylenir. Düz arazideki bu yeni kent için, ızgara plan uygun ve pratik görünmüştü. Ama bol miktarda park ve bahçe ile daha geniş sokakların kullanımı, geleneksel ızgara planının katılığını yumuşatıyor ve daha cazip hale getiriyordu.
Planın ortasında iki ana sokak kesişiyordu. Ayrıca küçük Pharos adasını ana karaya bağlamak için heptastadion adı verilen 1.5 km uzunluğunda, yükseltilmiş bir yol inşa edilmişti. Bunun iki yanında limanlar vardı. Kent güneydeki Meryut gölü ve kanallarla Nil nehrine bağlanmıştı.
Kentteki başlıca Helenistik yapıları arasında:
1-Ptolemaiosların saray ve bahçeleri.
2-Saray kompleksi içinde Mouseion adı verilen ve Büyük Kütüphaneyi de içeren bir araştırma merkezi,
3-Büyük İskender ve Prolemaiosların mezarlarının bulunduğu Sema.
4-Adını üzerinde durduğu adadan alan anıtsal deniz feneri Phatos.
İSKENDERİYE’DE GEZİLECEK YERLER
Mısır İskenderiye Pharos Deniz Feneri
PHAROS DENİZ FENERİ
Günümüze herhangi bir kalıntısı kalmamıştır.
Helenistik dönemde yapılan ve anlaşıldığı kadarıyla, sadece Büyük İskender ve ardılları tarafından yönetilen bölgelerdeki anıtları hesaba katan “Dünyanın Yedi Harikası Listesinde” yer alır.
Büyük ölçüde yakılmış olmasına rağmen, Phanos Ortaçağlarda halen ayaktadır ve antik tasvirler, sikkeler üzerindeki resimler, Ortaçağdan kalma Arapça tasvirler ve Kayıtbay’ın 15’nci yüzyılda yaptırdığı Memlük kalesine katılan kaidesinden görünüşünden, şekli kesinlikle oluşturulabilmektedir.
Evet, bu fener: MS.279 yılında: İskenderiye Limanı karşısındaki Pharos adası üzerine yapılmıştır.
Romalılar, Mısır’ı ele geçirdikten sonra, burada Ptolemaios olarak anılan bir devlet kurarlar.
İnşası MÖ.285-246 yılları arasında süren fener, bu devletin ilk iki kralı Ptolemy-Batlamyus-Soter ve Ptolemy tarafından yaptırılmıştır.
Yüksekliği: kaidesiyle birlikte, 120 metredir.
Beyaz mermerden yapılmıştır. Tepesinde bulunan, tunçtan yapılmış büyük bir ayna, 70 kilometre uzaklıktan görülüyor ve limana giren gemilere rehberlik ediyordu.
Mısır İskenderiye Pharos Deniz Feneri
Üç bölümden oluşan fenerin mimarı: Knidos’lu Sostratus.
Her biri diğerinden biraz daha içeride üç kısımdan meydana geliyordu.
En alttaki kare: ortada sekizgen ve tepede içinde ışığı aynalarla denizde uzak mesafelere kadar yansıtan ateşinde yandığı, dairesel kat vardı.
Alt bölümü dikdörtgen şeklinde ve yaklaşık 55 metre yüksekliğindeydi.
Orta bölüm: yukarıya doğru giden rampası olan bir silindir şeklindeydi. Yaklaşık: 27 metre yüksekliğindeydi.
Üst bölüm ise, silindir şeklindeydi ve üzerinde alevin bulunduğu bir bölüm vardı.
Ancak, ne yazık ki, bütün bu ihtişam: ilk milenyumun başında meydana gelen bir dizi deprem ile yıkılmış ve yok olmuş.
Üst kısmı: 955 yılında bir deprem ve fırtınada kopmuş ve gövde kısmı da 1302 yılında başka bir depremde yıkılmıştır.
1500 yılında ise, bu yapıya ait kalıntılar tamamen yok olmuş.
Çünkü: Memlük Sultanı Kayıtbay tarafından, fenerin bulunduğu yere yapılan bir kalede, malzemeleri kullanılmak üzere tamamen yıkılmıştır.
Bugün, yalnızca kartpostallarda yer alıyor.
Antik İskenderiye, günümüzde, liman sularının altında bulunuyor. Yakın zamanda yapılan, sualtı kazıları sonucu, Doğu Limanının yüzeyinin birkaç metre altında, çok sayıda blok taş ve heykel parçası bulunmuş.
Üzerinde inşa edildiği ada nedeniyle: Pharos olarak anılan fenerin bu adı, kelime olarak birçok dile yerleşmiştir. İspanyolca, Fransızca ve İtalyancada: Pharos, deniz feneri anlamına gelir. Yıkılmadan önce yapılan resimleri, dünyadaki deniz fenerlerine, yüzlerce yıldan bu yana örnek olmuştur.
Tarihi süreç içinde, zamanla, İskenderiye: depremlere karşı, gelişmesini sürdürür.
Havayolu ulaşımının başladığı 20’nci yüzyıla kadar: Mısır ülkesine giriş, bu limandan sağlanmış. Aynı zamanda, kent, ticaret yolu ile, tüm dünya ile ilişki kurmuş ve Mısır’ın en kozmopolit şehri olmuş. 19’ncu yüzyılın sonu ve 20’nci yüzyılın başlarında: çok sayıda Avrupa ve İngiliz vatandaşı: burada yaşamış.
Ünlü yazar Lawrence Durrel: “İskenderiye Dörtlüsü” isimli yapıtında, yabancıların buradaki yaşantılarını anlatmış. 1952 darbesi: bu “Küçük Avrupa” nın sonunu getirmiş.
Kent: koloni binalarının dizildiği, uzun bir körfezin kıyısına kurulmuş.
Körfez: denizden tuttuklarını: “Kurniş” teki restoranlara götüren balıkçıların tekneleriyle dolu. Tarihi kentin iç kısımları, gerçekten de hayallerdeki, İskenderiye’ye hiç benzemiyor.
Toz içinde sokaklar, yıkılacakmış gibi duran apartmanlar, sağdan soldan yayılan iç bayıltıcı kokular ve trafiğin içinde tıngır mıngır giden at arabaları. İskenderiye: caddeleri, mimarisi, sanatı ile geçmişi ve şimdiki zamanı bir arada barındıran bir kent. Akdeniz kıyısında: Büyük İskender’in Kleopatra’yı tanıdığı, Helenistik Medeniyet’in temellerinin atıldığı kent.
Buyurun bu kenti gezmeye başlayalım.
Bir zamanlar, İskenderiye Fenerinin bulunduğu, körfezin batısındaki burunda, günümüzde “Kayıtbay Kalesi” var.
Mısır İskenderiye Kayıtbay Kalesi
KAYITBAY KALESİ
Kayıtbay; Memlüklu Sultanı olan Barsbay tarafından köle olarak satın alınmış ve yine Memlük Sultanı olan Çakmak tarafından azad edilmiştir. Bundan sonra, Memlük ileri gelenleri arasında ilerlemiş ve sonradan imar eserlerini inşa ettirmek için kullanacağı büyük serveti edinmiştir.
Siyasi ve askeri uğraşıları yanında, ülkesinin imarı için yaptığı büyük yapılar ile ün salmıştır. Kahire’nin her mahallesinde, İskenderiye, Kudüs, Halep, Şam, Mekke ve Medine mimarisine katkılarda bulunmuştur.
Evet: buradaki kale, Memlük Sultanı Kayıtbay’ın eseridir. Kale: Dünyanın yedi harikasından, bugüne kalıntıları dahi ulaşmamış olan İskenderiye Deniz Fenerinin olduğu yerde: 1404 yılında kurulmuş. Kayıt Eşref Bey Kalesi. Giriş ve çıkışlarında: İngilizce ve Yunanca “Alexandria” yazan tabelalar olan, kentin görülmesi gereken bir yeri.
Kaledeki; “Denizcilik Müzesi” nde: Napolyon Savaşlarından kalma parçalar sergileniyor.
1984 yılında yapılan restorasyondan sonra: bir “Walt Disney Şatosu” na dönüşmüş.
Yukarıdan bakınca: kalenin içi bir fener gibi görünüyor. Duvar resimleri, çiniler var. Yer: mermer. Bazı taşların üzerinde, geçmişten kalma hiyeroglif parçaları görülüyor. Kalenin tepesinden: İskenderiye’nin iki ayrı tarafını görebiliyorsunuz. Ayrıca: kalenin içinde bir cami ve deniz müzesi var.
Evet, kaleden sonra şehrin merkezine doğru ilerlemeye başladıkça, deniz kıyısında yer alan Midan Saad Zaghul meydanına varacaksınız. Burası: tarihte önemli antik yerleşim yeri iken, günümüzde hiçbir eseri kalmamış.
Kraliçe Cleopatra zamanında dikilen heybetli dikilitaşlarda (bunlara Cleopatranın incileri deniliyor) günümüzde: birisi Londra’da ve bir diğeri de Newyork’ta sergileniyormuş. Şimdi bu meydanın çevresi: oteller ve alışveriş merkezleri ve çeşitli kafe restoranlar tarafından kuşatılmış.
Limanın batısında bir saray göreceksiniz. Res el-Tin sarayı.
RES EL-TİN SARAYI
1834 yılında, Mehmet Ali Paşa için inşa edilmiş. Mısır’ın son kralı Faruk; 1952 yılında, İtalya’ya sürgüne gitmek için, buradan yola çıkmış. Bu yüzden, Kral Faruk’un yazlık sarayı olarak da isimlendiriliyor. Burası aslında bir park. Kral Faruk bir zamanlar burada av partileri düzenliyormuş.
Deniz kıyısında yer alan bu yeşil, çiçeklerle süslü park, gerçekten görülmeye değer. Parkın adı: Müntezah parkı. Özellikle: hurma ağaçları ile ünlü. Doğu, batı ve güneyde yüksek duvarlarla çevrili olup, kuzeyi sahile açılıyor. Evet, Saray aynı park içinde. 365 odası varmış.
Kent merkezine uzanan: Kurniş, keyifli bir gezi yolu. Kurniş üzerindeki: Abdul Abbas Camisi görülmeye değer.
Mısır İskenderiye Abdul Abbas Camii
ABDUL ABBAS CAMİSİ
1943 yılında yenilenmiş. Camide: şeyhlerin ve diğer din adamlarının türbeleri bulunuyor. Caminin Mağribi taş işçiliği, kubbeleri ve minareleri göz alıcı. Camiyi ziyaret edebilirsiniz, ama bayanlar, yalnızca arka bölüme girebiliyorlar.
Deniz kenarındaki küçük: Zaglul Meydanı, kentin merkezi. Burası, özellikle bazı saatlerde çok işlektir. Batı yönünde bulunan: Cecil Hotel; bir zamanlar, ünlü ve zengin sömürgecilerin buluşma yeri ve hala eski havasını koruyor.
Otelden sonra: İskenderiye’nin doğusunu, kent merkezine bağlayan tramvay durağını geçin, meydanın karşısından Hürriyet Caddesine kadar: Safiya Zaglul’u takib ederek: Yunan-Roma Müzesine ulaşabilirsiniz.
YUNAN-ROMA MÜZESİ
İskenderiye’nin tam merkezinde. Eski Mısır, klasik dönem ve Hıristiyan kültüründen parçalardan oluşan, dev koleksiyonda, 40 bin kadar parça sergileniyor.
Evet: kent ve liman çevresinde bulunmuş, Antik Mısır eserleri var. Ayrıca: Roma, Yunan ve Prolemaios dönemlerine ait eserler sergileniyor. İulius Caesar’ın mermer heykeli ve İskender büstü; mutlaka görmenizi önereceğim objeler.
Müzenin güneyinde: bir Leh misyonunun kurduğu: Kavmül Dikka var. Burası; küçük bir Roma yerleşimi. Burada: hamamlar ve zemini mozaik döşeli, 2’nci yüzyıldan kalma tiyatro var. Ayrıca: Doğu Limanında bulunmuş heykeller de, burada sergileniyor.
Güneydoğuya doğru yürüyün. Veya kısa bir at arabası yolculuğu düşünebilirsiniz. Bu yolculuk veya yürüyüş sırasında: Kavmüş Şukkafa katakomblarına ulaşabilirsiniz.
MS.2’nci yüzyıldan kalma bu mezarlar: klasik tarz ve Mısır tarzının güzel bir karışımı.
Mısır İskenderiye İskenderiye Kütüphanesi
İSKENDERİYE KÜTÜPHANESİ
Evet, İskenderiye Kütüphanesi hakkında en genel bilgi: kütüphanenin yakılıp yıkıldığı. 1000 yıllık tarih yok edilmiş. Belki de, kütüphane günümüze ulaşsa idi, bugün insanlığın içine girmiş olduğu inişli çıkışlı dönemler yaşanmayacaktı. Yaşama dair bilgiler kayboldu.
Eski İskenderiye Kütüphanesi: I. Prolemaios tarafından kurulmuş. Sahip olduğu 900.000 den fazla ciltle, zamanının en büyük kütüphanesi. Mısır’a giren her kitabın buraya getirilmesi zorunlu idi. Kitabın, burada bir nüshası çıkarılıp sahibine verilir, aslı ise kütüphanede kalırdı.
Bir taraftan da, yurt dışına gönderilen memurlar, başka ülkelerde buldukları kitapları satın alıp, getirirlerdi.
Böylece, o zamana kadar birçok bilime ait dağınık halde ve kaybolmaya mahkum durumda olan eserler, emin bir yerde toplanmış oldu. Bu arada: belki bilenleriniz olabilir, aynı dönemlerde Anadolu topraklarında da önemli bir kütüphane var.
Bergama kütüphanesi. İskenderiye Kütüphanesi ile yarışıyor ve hatta Mısırlılar, Bergama Kütüphanesine yaptıkları papirüs sevkiyatını bir süre sonra kesiyorlar ve bunun üzerine Bergamalılar, tarihte ilk kez kağıdı (parşomen) icat ediyorlar.
Daha sonraki dönemde: Bergama krallığı yenilinde, Cleopatra, Bergama Krallığının kütüphanesinde bulunan 200.000 ciltlik eseri, İskenderiye Kütüphanesine getiriyor. İskenderiye Kütüphanesinin, Helen uygarlığının oluşumunda büyük etkileri olduğu biliniyor.
Evet, İskenderiye Kütüphanesi; nasıl yok oldu? 391 yılında, Bizans’ın Mısır Valisi Theophilos, İskenderiye’de Mısır’ın en eski din mensuplarına ait Osiris Tapınağının yeri olan bir arsayı, kilise inşa edilmesi için Hıristiyanlara verir.
Burada yapılacak kilisenin temel kazısı sırasında, üzerinde eski dine ait yazılar bulunan bir taş çıkar.
Hıristiyanlar, bunu bir alay konusu yaparlar. Bu olay şehirde oldukça kalabalık halde bulunan putperestleri kızdırır ve sonunda İskenderiye’de dini bir ayaklanma çıkar.
İki taraf çarpışır, insanlar kitle halinde kılıçtan geçirilir. İskenderiye Kütüphanesinin bulunduğu bölge yerle-bir edilir.
İmparator I. Theodosius, valiye başka büyük şehirlere göre eski dinin İskenderiye’de hala neden bu kadar canlı olarak devam ettiğini sorunca, buna sebep olarak İskenderiye Kütüphanesindeki eski putperestlik kültürünü devam ettiren kitaplarını ileri sürer.
İmparator, bunun üzerine hepsinin yok edilmesini emreder. İskenderiye Kütüphanesindeki tüm eserler, şehrin hamamlarına dağıtılarak yaktırılır ve böylece insanlık tarihinin bu bilim ve kültür hazinesi yok edilir.
Kütüphanenin Sezar tarafından, İskenderiye’yi kuşattığı sırada yok edildiği görüşü de çeşitli tarihi eserlerde yer almaktadır. Kütüphanenin varlığını 4’ncü yüzyıla kadar sürdürdüğü bilinmektedir. Sezar’ın kuşatmasında yalnızca bir bölümünün zarar görmüş veya yıkılmış olduğu da düşünülmektedir.
Ancak: 21’nci yüzyılın başlarında; eskisine eşdeğer bir kütüphanenin yeniden yapılmasına karar verilmiş.
Muhammed Hüsnü Mübarek’in koruması altında, UNESCO’nun desteğiyle, eski yerine, Zaglul Meydanının doğusunda, kurniş üzerinde, son derece modern İskenderiye Kütüphanesi kurulmuş. Kütüphane, 2000 kişi kapasiteli ve 8 milyon cilt kitap bulunuyor.
Bugün görülen kütüphane; 2002 yılında, törenle açılan kütüphanenin, avangard tasarımı; çevresindeki binalar ile zıtlık içinde. Gri Assuan granitinden yapılan ön cephe: kadim dünyanın kitabe ve harf desenleriyle süslü. Bugünkü kütüphanenin bünyesinde: 4 milyon kitap, kaset, harita, video ve bilgi desteği varmış.
İskenderiye’de, “Muntaza” tatil merkezindeki kadar güzel bir kumsal yok.
Sahil: 8 km. boyunca uzanıyor ve bu bölümde: kum, deniz ve oteller var. 19’ncu yüzyılda inşa edilen Muntaza Sarayı, güzel bir bahçe içindeki şık bir otel ve kumarhane olarak hizmet veriyor.
Kentin, kuzeydoğu yönünde yürüdüğünüzde, karşınıza “Pompeius Sütunu” çıkıyor.
POMPEİUS SÜTUNU
Granit taştan, 27 metre yüksekliğindeki sütun, sanki bir şeyler söylemek istercesine dimdik ayakta, yıllara meydan okuyarak durmuş. Üzerinde, de bir alıntı var. İmparator Diocletianus için “ İmparatorların en adili, İskenderiye’nin ilahı koruyucusu, yenilmez Diocletianus” Mısır Valisi Postumus yazılı.
Mısır İskenderiye Akdeniz Kıyısı
AKDENİZ KIYISI
İskenderiye’nin batısı: 1990’lı yıllarda konut patlaması yaşanan kıyı dışında; tamamen çölmüş. Son zamanlara kadar, bakir körfezlerin bulunduğu kıyı, günümüzde, beton tatil siteleriyle dolmuş. Bu durum: sahil yolundan araçla ilerlendiğinde, yaklaşık 2 saat uzaklıktaki El-Alameyn yöresine kadar devam ediyor.
Bu ıssız tren kavşağı: 1942 yılında, II. Dünya Savaşında, Müttefik askeri güçlerinin: Alman Rommel ve İtalyan güçlerini bozguna uğrattıkları savaşların yaşandığı yer. İki ordunun şehitlerinin yattığı mezarlıkta bir anıt bulunuyor. Burada, ayrıca, üniforma, askeri donanım ve savaş planlarıyla ilgili haritalar ve bu zorlu savaş oyununun taktiklerinin sergilendiği küçük bir müze var.
Dünyanın 7 harikasından biri olan “Ephesos Artemis Tapınağı”: ülkemiz sınırları içinde, Selçuk ilçesinde-Efes Müzesinin hemen arkasında, Selçuk’tan Kuşadası’na ilerlerken: sağ yanda, uzaktan görülmektedir. Ancak: elbette yalnızca temel kalıntıları yani yeri görülebilmektedir.
Evet: bu tapınak: tarihi süreç içinde: 5 kez yapılmış ve 5 kez yanmış veya yıkılmıştır. En son olarak ise, günümüze yalnızca söylediğim gibi, kurulduğu yer kalmıştır.
Aradan yüzyıllar geçtikten sonra: yöredeki demiryolu çalışmalarında görevli ve arkeolojiye meraklı İngiliz Mühendis John Turtle Wood tarafından: 1896 yılında, Artemis Tapınağının yeri: Küçük Menderes ırmağının ağzı yakınlarındaki sulak bir ovada bulunur.
Tapınak: biraz önce sözünü ettiğim gibi: tarih sahnesinde 5 kez yapılmış ve her seferinde yıkılmış, yok edilmiş ve yeniden yapılmıştır. Ancak: en son yapıldığında: yapı o kadar muhteşemdir ki; zamanının tüm sanat ve kültürü bir araya getirilmiş ve “Dünyanın 7 harikasın dan biri ortaya çıkmıştır.
Yani: tapınağın bir dünya harikası olarak nitelendirilmesinin nedeni: mimari yapısı ve süslemede kullanılan sanat eserleridir.
Bu yüzden: okuru fazla tarihi bilgilere girerek bunaltmadan: önce Tanrıça Artemis hakkında biraz bilgi ve ardından, Artemis Tapınağının mimari özellikleri hakkında bilgi vererek, ülkemiz topraklarındaki bu dünya harikasını size tanıtmak istiyorum.
Artemis:
Dünyanın 7 harikası Artemis Tapınağı; Aslen Yunan mitolojisinde bir tanrıça olarak bilinmektedir. Tanrıların babası olarak nitelendirilen Zeus’un kızı, Apollon’un kız kardeşidir. Avcıdır ve aynı zamanda yer altı tanrıçasıdır. Romalılar kendisine “Diana” derlerdi.
Ancak: Efes yöresinde bilinen Artemis: mitolojideki bu Artemis ile aynı değildir. Efes Artemis’i daha farklıdır ve Efes şehri ile birlikte anılır ve bilinir. Çünkü: o, Efes şehrinin her şeyidir.
Efes şehrinin: dinsel ve politik yaşamında önemli rol oynamıştır. Kendisine ne zaman gereksinim duyulsa, rolünü oynardı. Zaten: erken dönemden itibaren, kutsal yerleri ziyaret eden dindarları ve gezginleri kendisine çekmiştir.
Efes Artemis’i “insanlara bir an kendisini gösteren tanrıça” olarak biliniyordu. Kutsal bir pencerede belirebilir ya da tören alayında atlı bir arabayla taşınabilirdi. Tanrıçanın görünme töreni, eski bir Doğu geleneğiydi. Artemis Tapınağının alınlık duvarında, tanrıçanın aşağıdakilere görünebileceği büyük bir pencere vardı. Bu görünme penceresi türü Frigya kültürünün tapınaklarında düzenlenen dini törenlerden gelen bir uygulamaydı.
C. Vibius Salutaris isimli bir bağışçı:
Dünyanın 7 harikası Artemis Tapınağı: Artemis’in doğum günü onuruna yapılan şenlik için; bir tören alayını donatmıştır.
Bu alayda, sanki bütün Efes halkı bulunmuştur. Bunlar arasında: yöneticiler, müzisyenler, rahipler, rahibeler, dansçılar, gençler, kurban gereçlerini taşıyanlar, kurbanlık hayvanları sürenler, atlılar ve en önemlisi tanrıça heykellerini taşıyanlar bulunmaktadırlar.
Alayın amacı: tanrıçanın heykelini tapınaktan çıkarıp tiyatrodaki gösterilere götürmek, dönüşte de kutsal alandaki kurban töreninin izlenmesini sağlamaktır.
Gelelim Artemis Tapınağına;
Ephesos’ta yaklaşık MÖ 560’da dev bir Artemis Tapınağının yapımına başlandı. Bu da daha eski ve daha küçük tapınakların yerine yapılıyordu. Knossoslu Khersiphron ile oğlu Metagenes tarafından tasarlanmıştı. Tıpkı Sisamlı Theodoros gibi, onlar da projeleri üzerinde bir yazı kaleme aldılar. Bugün kayıp olan bu kitaplar, Yunan ve Roma mimarisi üzerine kendi kitabı günümüze dek gelmiş olan MÖ 1’nci yüzyılda yaşamış Romalı mimar Vitruvius tarafından bir ihtimal biliniyor olabilirdi.
Tapınak yaklaşık 115 x 51 metre boyutlarındaydı ve geleneğe göre bataklık zeminin etkilerine karşı, birbirini izleyen odun kömürü ve koyun postu tabakalarından temeller üzerine inşa edilmişti. Girişi genelde olduğu gibi doğudan değil, batıdandı, ancak başka Batı Anadolu tapınaklarında da batıdan girişe rastlamak mümkündür ki, bu belki de Yunan Artemis ile kaynaştırılan daha eski Anadolu ana tanrıça ibadetinin bir kalıntısı olabilir. Tıpkı Sisam adasındaki çağdaşı gibi bu tapınak da dipteraldi. Önde sekizden üç sıra, arkada dokuzdan iki sıra kolonad bulunuyordu. Bazı sütunlar sıra dışı bir özelliğe sahipti.
Gövdelerinin alt kısımlarında yontma figürler vardı. Bu farklı armağanları zenginliği ve Yunan kültürüne karşı sevgiyle ünlü olan Lydia kralı Kroisos sunmuştu.
Evet, tapınak: dönemin en önemli, güçlü ve zengin şehirlerinden Efes antik kentinin, yalnızca 200 metre yakınındadır.
Şehir ile tapınak arasındaki kutsal yol: antik dönem yazarlarının tanımlamalarına göre, 190 metredir. Bu yol “kutsal yol” olarak bilinir.
Tapınak: 6000 metre karelik bir alana yapılmıştır ve çevresinde: 400 metre genişliğinde bir koruma alanı bulunmaktadır.
Tapınak gelirleri: ziyarete gelenler ve kutsal limanı kullanan gemilerden elde edilmektedir. Ayrıca: tapınağın açık avlusunda: iş gören tüccarlar da, tapınağa belli bir pay ödemektedirler.
Bunlar: tanrıçanın kült heykellerini ve tapınağın gümüşten yapılmış minyatür kopyalarını satarak para kazanıyorlardı. Ayrıca: yine tapınak avlusunda; kehanet bilimcileri falcılar, büyücüler, kurban eti satan rahip ve rahibeler de bulunuyordu.
Dönemin insanları: tapınakla olan ilişkilerini çok dikkat ediyorlardı.
Son Lidya kralı Kroisos: Artemis Tapınağına bağışta bulunur.
Ardından, Pers kralı Kyros ile MÖ.546 yılında yaptığı savaşta yenilir ve Pers kralı tarafından büyük bir odun yığını üzerine, ateşe atılacak iken, bir kadın kahin belirir ve kendisini ölümden kurtarır.
Evet: şimdi tapınağın yapım aşamaları hakkında bilgi vermek istiyorum. Daha önce söylediğim gibi, tapınak antik dönemde, 5 kez yapılmış ve her seferinde yakılmış-yıkılmış ve yok edilmiştir. Ancak: yine her seferinde, bir öncekinin mimarisi esas alınarak, yeniden yapılmıştır.
Kazılardan elde edilen bilgilere göre, ilk tapınağın MÖ.600 yıllarında kurulduğu tahmin edilmektedir. Son tapınaktan önce ise: tapınak tarihini son derece etkileyen bir olay yaşanır.
O dönemde: Efes şehrinde yaşayan “Herostratos” isimli bir şahıs, sırf ünlü olmak adına, çevresindekilerin de yaptığı tahrikler sonucu: MÖ. 21 Temmuz 356 tarihinde; “Artemis Tapınağı” nı yakar. Bunun üzerine: gerçekten tarih sahnesinde “ünlü” olur ve ismi: şan ve şöhret tutkunu, kötü şöhretli kişilere verilen bir deyim olur.
Bu yangın olayının kahramanı “Herostratos” ile ilgili diğer bir söylenti ise: aslında Kayralılarla yaşanan şiddetli bir çatışmaya romantik bir kılıf uydurmaktır. Karyalılar, bu çatışmada, tapınağı kolayca yakmış olabilirlerdi.
Çünkü, antik çağlardaki çatışmaların çoğunda, düşmanın en önemli yapısını yok etmek hedeflenirdi. Ancak, bu teori eksiktir, çünkü bölgedeki kazılarda Karya istilasına ait herhangi bir buluntu bulunmamıştır.
Bu yangın olayının diğer bir yönü:
Dünyanın 7 harikası Artemis Tapınağı: Tanrıçanın kendi tapınağını yanmaktan koruyamamış olmasıdır. Ancak: yine antik dönem yazarlarının yazdıklarına göre: Tanrıça Artemis, o gece, Efes şehrinde değil, Makedonya’nın Pella şehrindedir ve Büyük İskender’in doğumuna yardımcı olmaktadır.
Çünkü: yıldızlar, o gün doğacak kişinin: büyüdüğü zaman büyük bir kral-imparator olacağını, o çağ dünyasının her yönüne akınlar yapacağını ve ülkeleri ele geçireceğini ve yeni bir çağ yaratacağını söylemişlerdir. Evet: antik dönem yazarlarından Plutarkhos’a göre: Artemis, o gece başka bir işle meşguldür ve tapınağının yanmasına engel olamamıştır.
Her ne kadar tapınak yanmış olsa da, Efesliler, Artemis olmadan yaşayamazlardı. Bu yüzden: şehir yöneticileri ve halk birleşerek, yeni bir tapınak yapmaya karar verirler.
MÖ.2’nci yüzyıl başlarında: bir yandan mimarlar, öte yandan yüzlerce-binlerce esir: yeni tapınağın baş mimarı Giritli “Kheirokrates” idaresinde durmadan çalışarak, 6000 metrekarelik alanda, yeni bir tapınak yapımına girişirler.
Zorlu ve yorucu çalışmalar yıllarca sürer. Bu çalışmalar sırasında: Tanrıça, yine zaman zaman devreye girerek tapınağının yapılmasına yardımcı olmaktadır. Öyle bir an gelir ki; tapınağın alınlığına bir taş yerleştirmek gerekmektedir.
Ancak: bu büyük ve ağır taş; bir türlü buraya yerleştirilemez. Bunun üzerine, mimar, uykusuz ve sıkıntılı günler-geceler geçirir. Bir gece uykusunda: Artemis kendisine “artık düşünme, o taşı kendi ellerimle yerleştireceğim” der ve mimar, ertesi gün sabahı uyanıp tapınağa gittiğinde, bu devasa taşın, alınlıktaki yerine yerleştirildiğini görür.
Tapınak hakkındaki bilgiler: yalnızca antik dönem yazarlarının yazıları ve yine o döneme ait “sikkeler” üzerindeki resimlerden elde edilmektedir.
Çünkü: yazının sonunda söz edeceğim gibi, tapınak Ostragotların bölgeye saldırıları sonucu yıkılmış ve günümüze ulaşamamıştır.
Tapınak hakkındaki antik dönem yazarlarının yazılarında elde edilen bilgiler şunlardır
Roma döneminin ünlü yazarı Plinius: bu muhteşem tapınak hakkında şunları yazar “Efes’teki Artemis Tapınağı, gerçekten hayranlık uyandıran görkemli bir yapıttı. Bütün Asya’nın gayretiyle 220 yılda inşa edilmiş, yer sarsıntılarından zarar görmesin diye, bataklık bir yere yapılmıştır. Bataklığın üzerine, kömür ve yün döşenerek, tapınak bunların üzerine oturtulmuştur.
Yapının uzunluğu: 130 metre, genişliği ise 68 metredir. Yapıda: çeşitli krallar tarafından hediye edilen 126 sütun bulunmaktadır. Bunların her birinin boyu 19 metre ve 36 tanesi ise kabartmalarla bezenmiştir. Kabartma bu sütunlardan bir tanesini, dönemin ünlü heykeltıraşı “Skopas” yapmıştır.
Efes Artemis Tapınağı
Tapınak hakkında, döneme ait “sikkeler” den elde edilen bilgiler ise şunlardır
Dünyanın 7 harikası Artemis Tapınağı: Büyük tapınak: MS ilk 300 yıl sırasında: Efes şehrinde sağlam ve ayakta durur olarak sikkeler üzerinde görüntülenmiştir. Bu kanıtlar: mimarlık tarihçileri tarafından değerlendirilmiştir. Tapınağın planının çıkarılması için, yalnızca bir sikke kullanılmıştır.
Bu sikkede: tapınak cephesinde bulunan 4 sütun: kilise benzeri bir yapıyı temsil etmektedir. Ancak, yine de, sikkeyi yapan sanatçı tarafından: anıtın bir sikke üzerine sığdırılması için yapılan küçültme çalışmalarında, önemli değişiklikler yapıldığına da inanılmaktadır. Yani, sikkeler üzerindeki görüntülere güvenilmemektedir.
Ancak: temel kalıntısı denilen tabakada bulunmuş sikkeler, nispeten gerçek görüntüyü yakalamışlardır. Bu sikkeler: tapınağın başka bir probleminde önemli rol oynarken, buluntu alanındaki en eski yapının tarihlendirilmesini sağlamaktadırlar.
Kroisos yani yapının temelinde: çoğu birikinti tabakası içinde, bilinen en eski sikkelerden 87 tanesi bulunmuştur. Birikinti tabakası MÖ.625-575 yılları arasına tarihlenmektedir. Yani, buluntu alanında, Kroisos Tapınağından çok önce yapılmış, başka bir tapınak bulunma olasılığı yoktur.
Mimariyi gösteren sikkelerde: tapınak cephesindeki sütunların altları, kabartmalı kasnaklar tarafından süslenmektedir. Sütunlardan 36 tanesi, kabartmalarla bezelidir. Bu sütunlar, bir Yunan tapınağı için alışılmış değildirler. Sütunların altlarına süslü kaideler yerleştirme geleneği: daha önce Hititlerde görülmüş olup, bu bölgede de yalnızca Efes şehrinde Arkadiane caddesinde görülmüştür.
Sikkeler üzerinde resmedilen tapınak resimlerinde: podyum basamaklarının kenara doğru çıkık olduğu görülür. Çünkü: dört kenarın hepsinde sütunlar bulunmaktadır. Hatta, kenarlarda iki sütun sırası görülür. Evet, tapınak alanındaki sütun ormanının, Mısır büyük tapınaklarından esinlenildiğinden kuşku yoktur. Çünkü: mimar Khersiphron, Girit’ten gelmiştir.
Kazılarda bulunan “İon sütun başlıkları” sikkelerdeki modellerde de görülmektedir. Yine sikkeler üzerinde görülen süslü kabartmalar, sunak avlusuna ait olabilir.
Sikkeler,
Tapınağın çatıyla kapatılmış olduğunu ve süslü bir alınlığının bulunduğunu göstermektedir. Çatısız tapınaklarda, ön ve arkada, onar sütun bulunmaktadır. Hatta, ana cephede 8 ve arkada 9 sütun bulunduğu söylenir. Ancak, bazı bilim adamları, bu tapınağın yağmura açık olduğunu öne sürmüşlerdir.
Cella bölgesinde de suyu dışarı akıtacak bir kanal bulunmuştur. Ancak, yine kazı bölgesinde kil kiremit ve çörtenler bulunmuş olup, bunlar tapınağın çatılı olduğuna işaret etmektedirler.
Çatı: hafif meyilli, alınlıklarla biten ve yalnızca yapıyı saran sütun sıralarını örten kesik bir çatıdır. Yani, ortası gök yüzüne açık bir çatıdır. Hatta, ahşap bir çatı fikri de ortaya atılmıştır. Bazı bilim adamları, ahşap çatının, asılı bulunan kumaşlarla süslendiğini de söylemektedirler.
Sikkeler üzerindeki resimlerde doğrulanan diğer bir gerçek: tapınaktaki açmalar ya da pencere boşluklarının bulunduğu yönündedir. Efes sikkelerinde betimlenen pencereler, “Magnesia” sikkelerinde görülenlere benzemektedirler.
Efes sikke serilerinde: alınlığın orta penceresinde, kendisini gösteren bir kadın figürü bulunmaktadır. Sikkelerden bir tanesinde, figür: Efes Artemis’ini, diğerinde ise daha çok bir rahibeye benzemektedir. Sunak avlusuyla, karşı karşıya olan tapınak penceresinin, ayinle ilgili kullanımı açıktır.
Sunak avlusu: sanki sunağın tapınakla pek ilgisi yokmuş gibi, alışılmamış yükseklikteki sütunlara ve örneklere uymayan bir girişe sahiptir. Kutsal görünme penceresi, bir törene hizmet vermiş olmalıdır.
Yüksek sunak: avlunun çoğu yerinden, tapınak cephesinin görünmesini engelliyordu. Alınlık penceresi geleneği : Hıristiyanlık dönemi boyunca sürdürülerek günümüze kadar ulaşmıştır.
Alınlığın dört kadın heykeliyle süslü olduğuna ilişkin tek özgün kanıt: sikkeler üzerinde bulunmuştur. Bu heykellerin pencereleri çerçeveleme tarzı, eski Anadolu’nun kayaya oyulmuş bazı güzel anıtlarında görülen Doğu geleneğidir. Figürlerin sayıca dört ve kadın olmaları, rastlantı değildir.
Çünkü: Amazonları temsil ediyorlardı. Sayılarının dört olması ise: aşağıda anlatacağım bir heykeltıraş yarışması sonucunda seçilen en iyi dört heykelin buraya konulmuş olmalarından kaynaklanmaktadır.
Efes Artemis Tapınağı
Evet: sonuç olarak,
Tapınak: kocaman bir avlu içinde, çok uzaklardan görülecek şekilde tasarlanmış, pırıl pırıl parlayarak gökyüzüne yükselen görkemli bir mermer anıttır.
Dünya üzerinde tamamen mermerden inşa edilmiş ilk tapınak: 130 x 68 metre boyutlarındadır. Tapınağın yüksekliği ise 25 metredir. Tapınak için ayrılan alan toplamı: 6000 metrekaredir.
Tapınağın yüksek terasına: tüm yapıyı çepeçevre saran mermer basamaklarla çıkılıyordu. Bu yüksek podyum bölümü: 78.5 metre genişliğinde ve 141 metre uzunluğundaydı.
Tapınak alanında: yapının yaklaşık 400 metre uzağında bir duvar bulunmaktadır ve duvarla tapınak arasında kalan bölüm özel bir korunma-sığınma alanı olarak ayrılmıştır. Bu korunma-sığınma alanı: bu alana sığınan insanların, herhangi bir müdahale, yakalama, öldürülme gibi durumlardan korunmalarını sağlamaktadır.
Tarihin birçok döneminde: birçok ünlü ve ünsüz kişi, buraya sığınarak ölümden kurtulmayı denemişlerdir. Ancak: bu kutsal alan, zaman içinde, bazı gaddar tiranlar tarafından tanınmamıştır. 6’ncı yüzyılda: Pythagoras isimli bir hükümdar; elde edemediği ve kendisinden kaçarak buraya saklanan bir kadını, uzun yıllar tapınağa hapsettirmiştir.
Kadın umutsuzlukla kendisini asarak intihar eder. Pers kralı Kserkses: Yunanlılarla yapılan savaşta, yenildikten sonra, çocuklarını tapınağa göndermiştir. Bu çocuklara, tapınakta, Yunan tarihinin en renkli kadınlarından olan “Artemisia” bakmıştır. Mısırlı Ptolemaios Euergetes, üvey kardeşi Ptolemaios Physcon ve eşi Eirene: MÖ.259 yılında, tapınağa sığınmış olmalarına rağmen, orada öldürülmüşlerdir.
Marcus Antonius: Kleopatranın kız kardeşi Arsinoe’yi tapınaktan çıkartması için başrahibi zorlamıştır. Daha sonra bir şekilde bu kızı öldürten Antonius; böylece Mısır tahtının Kleopatra’da kalmasını sağlamıştır.
Tapınak içinde: 127 tane İon sütunu bulunmaktadır. Yani, bir anlamda yapıya sütun ormanı denilebilir. Bu sütunların: 36 tanesi ön cephede bulunmaktadır ve bunlar kabartmalarla bezenmiştir. Sütunların yüksekliği 20 metredir. Yivleri spiral kıvrımlı olarak oyulmuş ve gayet zariftirler. Kaideleri ise, kabartmalar taşıyan mermer bilezik şeklindeki bezemelerle süslenmiş ve üstteki yatay mermer kirişi taşıyorlardı.
Onun muhteşem cephe güzelliğini görmek için, gerilere doğru gidip, sunak avlusundan uzaklaşmak gerekirdi. Yoksa, çok yüksekte bulunan, süslü alınlık görülemezdi. Ortadaki sütunların arasından, diğer Artemis tapınaklarında olduğu gibi, Batı’ya bakan kapıdan tapınağa giren ziyaretçiler: tapınağın cephesinin kabartma sütunlu manzarasından daha muhteşem bir görüntü ile karşılaşırdı.
Burada: kabartma, dikdörtgen kaideler üzerine yerleştirilmiş bir “sütun ormanı” ile karşılaşılırdı. Bunları: tapınağın arka bölümünde bulunan, başka bir “sütun ormanı” dengeliyordu.
Tapınak içinde: arka cephede: 9 sütun bulunur. Cella yani tanrıçanın en kutsal bölümü: iki sütun sırasıyla diğer bölümlerden ayrılmıştır. Muazzam yapının tam ortasında bulunmaktadır. Bu kutsal odadaki “Artemis Heykelleri” hakkında kesin bir kanıt bulunmasa da, bunların devasa büyüklükte oldukları ve normal bir insan boyutundan oldukça büyük oldukları kesindir.
Sunak avlusu da sütun ve heykellerle süslenmiştir. Sunak avlusunun içindeki “kurban sunağı” asimetrik olarak yerleştirilmiştir. Sunak: göklere açılan bir kutsal alan olarak bilinir. Bu durum: özellikle “Doğu” dinsel kültüründe yaygındır. Sunak alanlarında tanrının veya tanrıçanın heykeli bulunmazdı, çünkü bu alan “tanrı-tanrıçanın” evi olarak kabul edilirdi.
Tapınak alanındaki heykeller, ünlü heykeltıraş “Praksiteles” tarafından yapılmıştır.
Tapınak inşaatı bitirildiğinde ise: Efesliler; tıpkı Yunanlıların şiir, oyun, atletizm ve müzik alanında yaptıkları gibi, şehirlerinde bir “heykel yarışması” düzenlerler.
Dönemin en ünlü heykeltıraşlarının katıldığı bu yarışma sonrasında, yapılan heykellerden en beğenilen: Pheidias, Polyleitos, Kresillas ve Phradmon tarafından yapılan 4 heykel, tapınağın alınlığına yerleştirilir. Bu tunç-bronz heykeller: kadın figürlüdür ve Amazonları temsil etmektedirler.
Bu heykeller yanında: elbette tapınak kutsal alanında, Tanrıça Artemis’in özel heykelleri de bulunmaktadır. Kazı alanında yapılan çalışmalarda: MÖ.600 yıllarına rastlayan ilk tapınak dönemlerinde, Artemis heykellerinin: ilkel görünümlü, katı biçimli, altın, tahta, fildişi veya kil heykelcikler şeklinde olduğu anlaşılmıştır.
Yani: ilk dönem heykelleri: genellikle “Doğu” ya özgü, Lidya, Pers, Frigya, Asur, Hitit ve Mısır özelliklerini taşımaktadırlar. Bu ilk döneme ait heykellerin “rahibe” heykelleri olduğunu söyleyenler bile bulunmaktadır.
Takip eden dönemde, bir ara tapınakta bulunan Artemis kült heykelinin “asma ağacı” n dan yapıldığı ve heykel çürümesin diye, her yıl yağlandığı yazılır. Çünkü: yapılan kazı çalışmalarında, yörede altın-gümüş gibi değerli maddelerden yapılmış Artemis heykeli bulunmamıştır.
Tapınakta bulunan Artemis heykellerinin diğer en büyük özelliği: halk ve ziyaretçiler üzerinde yarattıkları büyük etkidir. Heykellerin gözleri: değerli taşlarla süslenmiştir ve bu taşlar, ışığı muazzam şekilde yansıtmaktadırlar. Tapınak rahipleri: ziyaretçileri, heykellere bakarken dikkatli olmaları, gözlerine bakmamaları konusunda uyarırlar.
MÖ.2’nci yüzyıla gelindiğinde ise: bu kez Artemis kült heykellerinin “memeli” olduğu görülür. Çok memeli bu heykel türü: bir ana tanrıçayı yansıtmaktadır. Göğüsleri bir kadının doğurganlığının simgesidir.
Kaskatı duran heykelin alt bölümü: Mısır mumyalarının tabutlarına benzer. Geyik, boğa, aslan, grifon, sfenks, siren ve arılardan oluşan bezemeleri: Doğu’ya özgü yaratıklardır. Ancak, yine de heykelin bu özellikleri hakkında, günümüzde çelişkiler mevcuttur. Memelerinin aslında: hurma, meşe palamudu, devekuşu yumurtası, boa testisleri, muska torbaları veya başka süsler olup olmadığı tartışılmaktadır.
Ancak, bu süsler neyi ifade ederse etkin: Artemis heykeli, MÖ.3’ncü yüzyıldan, MS.3’ncü yüzyıla kadar geçen 600 yıllık süreçte: yani tapınak yıkılana kadar bölgedeki kutsallığını sürdürmüştür.
Evet: uzun uğraşlar sonucu tapınak bitirildiğinde: yöre Hıristiyanlığın yayılmasında görevli din adamları tarafından ziyaret edilir. Bu ziyaretlerle ilgili anılar: bölgedeki kazılarda bulunan bir yazıttan öğrenilmiştir.
MS.1’nci yüzyılda:
Aziz Paulus: Korinthos şehrinden, dönemin zengin ve gösterişli Efes şehrine gelir. Efesli kuyumcu Demetrios’un sürüklediği, şehirlilerden oluşan kalabalık ile, Paulus’un şehrin tiyatrosunda karşılaşmaları sırasında: Paulus, gümüş Artemis idolleri aleyhinde konuşunca, kalabalık “Efeslilerin Diana’sı yücedir” diye bağırırlar.
Daha sonra Efes şehrini ziyaret eden Aziz Yuhanna: şehirde dolaşırken “dudakları yaldızlanıp, yüzüne peçe örtülmüş “boyalı Artemis heykelleri” gördüğünden söz eder. Ayrıca: Tanrıça şenliklerinde, tiyatro bölümündeki kurban dumanının yoğunluğunun güneşi perdelediğini belirtir. Boru çalan rahipleriyle, tapınağa doğru giden tören alayını da izlemiştir.
13’ncü yüzyıla ait bir Fransız el yazmasında: Aziz Yuhanna’nın: Artemis heykelini yakışı gösterilmektedir.
MS.2’nci yüzyıla gelindiğinde ise: bu kez Efes şehrinin ve tapınağın en ünlü ziyaretçisi “Büyük İskender” gelir. İskender: Anadolu’daki Perslileri yenip, tüm şehirleri ele geçirdikten sonra bölgeye geldiğinde henüz 22 yaşındadır.
İskender: gerek doğumuna yardımcı olması nedeniyle ve gerekse Efeslilerin inançlarına duyduğu saygı nedeniyle: tapınak onuruna büyük törenler düzenler ve kurbanlar kestirir. Panayır dağı çevresindeki kutsal yolda, Artemis heykellerini elleri üzerinde taşırlar. Dağın çevresinde dolaştıktan sonra, tapınak alanına girerler.
İskender: tapınak için maddi bağışta bulunmak istediğini ancak, bunun karşılığında isminin, tapınak duvarlarına kazınmasını ister. Bunun üzerine: tapınak duvarlarında böyle bir isim kazıma istemeyen Efesliler: ilginç bir çözüm bulurlar ve İskender’e “ Nasıl olurda bir tanrı, başka bir tanrıya tapınak yaptırabilir” diyerek, İskender’i bir yandan “tanrı” katında onurlandırarak öte yandan isminin tapınak duvarlarına yazılmasını engellerler.
Bunun üzerine: İskender, Efeslilerin Perslere daha önce ödedikleri vergiyi kaldırdığını, bu vergiyi tapınağın masrafları için kullanılmasını söyler.
Büyük İskender: bölgede bulunduğu dönemde: tapınakla ilgili olarak tutarsız uygulamaları ile tarihe geçer. Bir keresinde: tapınak sığınma alanına giren bir köle için baş rahibe rica da bulunarak tapınak kurallarına uyarken: başka bir keresinde yine tapınağın sığınma alanına giren iki köleyi, sığınma alanından zorla çıkarttırır ve taşlatarak öldürterek tapınak kurallarını ihlal eder.
MS. 263 yılına gelindiğinde: Ostragotlar bölgeye saldırırlar ve şehirlerde olduğu gibi, Artemis Tapınağını da yakıp-yıkıp yok ederler.
MS.3’ncü yüzyıl sonlarında:
Efesliler, yeni bir tapınak inşa etmek üzere girişimlerde bulunurlar. Ancak: öncekilerden daha basit olarak yapılan tapınak, bu kez MS. 401 yılında: İncil yazarı Aziz Yuhanna tarafından yıktırılır. Efesliler Hıristiyanlığı kabul ettiklerinde: Artemis Tapınağı kalıntıları, bölgedeki başka yapıların inşaatlarında kullanılır.
Yine de: Efeslilerden birçoğu: bu kutsal alandan geriye kalan taşlara ve Artemis idollerine tapınmaya devam ederler. Hatta: halen Selçuk-Artemis Müzesinde bulunan muhteşem 3 Artemis Heykelinin: Efes antik kentinde yapılan kazılarda: bir evin bodrum katında öylece toprağa gömüldükleri anlaşılmıştır.
Yani: Efesliler, Hıristiyanlığın bölgede yayılması üzerine, Artemis Heykellerini, kırıp atmamışlar, toprağa gömerek saklamışlardır.
MS.17’nci yüzyıla gelindiğinde ise: Efes: ıssız, yoksul ve bakımsız bir köydür. Ama insanlık Artemis Tapınağını unutmamıştır. İtalya-Napoli şehrinde, antik döneme ait “çok memeli bir Artemis heykeli” günümüze kadar ulaşmıştır.
Hatta: Napoli’de bulunan bu heykel, 16’ncı yüzyılda, Vatikan’da: ünlü sanatçı Rafaele ve 18’nci yüzyılda yine ünlü sanatçı Tiepolo’ya; resimlerinde modellik etmiştir.
Efes Artemis’i ve Artemis Tapınağı resimleri, kazılarda o döneme ait sikkeler çıktıkça: bunların üzerindeki resimler baz alınarak, canlandırmalar yapılmış ve yayınlanmıştır. Ünlü çağdaş ressam “Salvador Dali”, bir resminde, Artemis Tapınağının bu canlandırılmış figürünü model olarak kullanmıştır. Hatta: Tanrıça Artemis’in dans eden bedenlerini de tapınak ile birlikte resmine eklemiştir.
1780 yılında ise: Edward Gibbon isimli yazar: Artemis Tapınağının yıkılışını, hüzünlü bir ifadeyle anlatmaktadır. Görmediği bu anıt hakkında şunları yazar “Sanat ve zenginlik, o kutsal ve muhteşem yapıyı dikmek üzere el birliği etmişti.
Birbirini izleyen: Pers, Makedonya ve Roma imparatorlukları, yapının kutsallığı önünde saygıyla eğildiler, ihtişamına ihtişam kattılar…”
Günümüzde: Selçuk ilçesinde bulunan Artemis Müzesinde: halen muhteşem güzel bir “Artemis” heykeli bulunmaktadır. Efes antik kentinde yapılan kazılarda ortaya çıkarılan bu memeli Artemis heykeli: güzelliğiyle izleyenleri büyülemektedir.
Kazılarda bulunan diğer çeşitli kalıntıların ise, Londra-British Museum’da özel bir salonda bulunduğu söylenmektedir ki, ben görmediğim için burada ne gibi kalıntılar olduğu hakkında bir şey söylemek istemiyorum.
İşte: muhteşem mimarisi nedeniyle, Dünyanın 7 harikasından biri olarak kabul edilen Artemis Tapınağının benzersiz hikayesi böyledir.
Mısırlılar için piramit, Firavunun ve dolayısıyla krallıkların ölümsüzlüğünü garanti altına almanın bir yoluydu. Bunu başarmak için, piramidin firavunun ölümünden önce tamamlanması gerekiyordu.
Piramitlerin girişlerinin tamamı, kuzey tarafında yapılmıştır. Çünkü eski Mısırlılar ölülerin ruhunun kuzey yıldızında yaşadığına inanırlardı.
Giza piramidi olarak da bilinen Keops piramidi: Orion kuşağını oluşturan yıldızları takip ederek Khafra ve Menkaure piramitleriyle aynı hizadadır.
Piramitten aşağı inmek için kullanılan geçit, Alfa Draconis olarak bilinen kutup yıldızına işaret eder.
Piramitlerin pürüzsüz açılı kenarları, güneş ışınlarını sembolize ediyordu ve kralın ruhunun cennete yükselip tanrılara, özellikle de güneş tanrısı Ra’ya katılmasına yardımcı olmak için tasarlanmıştı.
Yani, piramidin şekli Güneş Tanrısı Ra nın tapınımı ile ilgiliydi.
Güneş ışınlarının, yeryüzüne düşerken değdikleri en yüksek noktayı temsil ederler. Bu doğal olay: uygun hava koşullarında hala görülebilmektedir.
Piramitler: yaradılış efsanelerindeki “Benu” kuşunun üzerine konduğu, uzun bir dikilitaş olarak bilinirler.
Piramitlerin inşa yöntemleri:
İnşa şekli her zaman gizemli olsa da, en kolay yöntemin ahşap veya bronz kaldıraçlar kullanılarak yapılmış olabileceği bilinmektedir.
İlk basamaklar oluşturulduktan sonra, kütüklerden yapılmış bir makine kullanılarak taşlar ikinci basamağa kaldırılır ve bu şekilde devam ederdi.
Heredot: günümüzde 6 milyon tondan fazla taştan oluştuğunu tahmin edilen Büyük Piramidin inşasında, köle emeği kullanılarak yapıldığını iddia etmiştir. Mısır anıtlarının köleler tarafından inşa edildiği fikri (örneğin İncil deki Çıkış Kitabında anlatılan İbrani kölelerin durumu) antik dünyada yaygın görünmektedir.
Oysa günümüzde bu yapının aslında ücretli Mısırlı işçiler tarafından yapıldığı bilinmektedir.
Mısır bilimciler, bu projeyi birçok yetenekli işçinin yönettiğini kabul ettiler. Keops’un yeğeni inşaatı planladı ve firavun işçileri kaliteli ürünlerle giydirmek ve beslemek için çok para harcadı. Bu kadar büyük inşaat projeleri, mutlaka bir tür arkeolojik iz bırakırdı ve bu nedenle 1999 yılında arkeologlar, Khafre ve Menkaure’nin daha sonraki iki piramidini inşa eden işçilerin köy evlerini ortaya çıkarmaya başladıklarında, büyük bir heyecan yaşadılar. Bu, 1990 yılında ölenlerin rütbelerine göre üst ve alt bölümlere ayrılan işçi mezarlığının keşfini takip etti.
Hem köy hem de mezarlık, arkeologlara Giza’daki iki küçük piramidin inşa edildiği koşullar hakkında değerli veriler sunuyor. Bu veriler de, Khufu piramidinin inşasına dair bir hipotez oluşturulmasına olanak tanıyor. İşçilerin kemikleri üzerinde yapılan bir çalışma, işin çok ağır, hatta bazen kelimenin tam anlamıyla bel kırıcı olduğunu gösteriyor. Yine de bu işçiler, köle olmaktan çok uzak, ayrıcalıklı memurlardı ve bir dizi imrenilecek ayrıcalıklara sahiptiler. Protein açısından zengin bir beslenme düzenine sahip oldukları görülüyor. Kırık uzuvları ve çatlakların doğru bir şekilde tedavi edildiğine dair kanıtlar, yeterli tıbbi bakımın sağlandığını güçlü şekilde düşündürüyor.
Mezarlıktaki iskeletlerden birinin bacağı o kadar hassas bir şekilde kesilmiş ki, uzmanlar hastanın ameliyattan sonra yaklaşık 20 yıl daha yaşadığını tahmin ediyorlar.
İşçi köyünün keşfi, arkeologların Heredot’un hayal ürünü olan bir diğer iddiasını da çürütmesini sağladı. Khufu piramidinde 100 bir kişinin çalıştığı iddiası. Aslında köyün en fazla 20 bin kişi kapasiteye sahip olduğu ve bunların belki de yarısının aynı anda inşaat işleriyle uğraştığı görülüyor. Mısır takvimindeki tüm mevsimlere ait tarihler içeren bloklar, piramitlerin sadece Nil’in taştığı zamanlarda değil, yıl boyunca inşa edildiğini göstermektedir.
Evet şimdi de günümüz, Piramitlere giriş ve hareket:
Burada hassas bir konu var. Kesinlikle bilet gişesinde ne tür para olursa olsun nakit para geçerli değildir, yani mutlaka kredi kartı istiyorlar. Yani: biletlerinizi diğer Mısır tapınak ve müzelerinde olduğu gibi, sadece kredi kartı ile satın alabilirsiniz.
Mısır Piramitler giriş kapısı kurallar levhası
Giriş kapısı-Giriş ücretleri ve kurallar levhasında yazılı olanlar:
Piramitler bölgesine giriş: 700 Mısır Lirasıdır. (Aralık 2025 tarihinde 1 TL = 1 Mısır Lirasıdır, Dolar olarak düşünürsek: giriş ücreti 16 Dolardır.)
İlaveten: Mikerinos piramidinin içine giriş: 280 Mısır Lirası ve Kefren piramidinin içine giriş: 1500 Mısır Lirasıdır.
Bu fiyatlar, Mısır vatandaşı olmayan ziyaretçiler için geçerlidir. Öğrenci bileti almak için, uluslararası öğrenci kartına sahip olmak gerekir. Cep telefonuyla fotoğraf çekmek ücretsizdir. Piramitlerin ve mezarların içinde fotoğraf çekmek yasaktır. Açılış saatleri, her gün saat 07.00’den akşam 17.00’ye kadardır. Kefren piramidi, öğlen saat 12.00-13.00 arasında kapalıdır. Bilet gişesi saat 16.00’da kapanır.
Hemen bir meydan var. Bu meydandan, piramitlere ve sfenks’e ring araçları/otobüsleri gidip geliyor. Bu araçlar, piramitlerin yakınına kadar gidiyor, bu yüzden eğer yürümek istemiyorsanız, bu araçları kullanabilirsiniz. Ama indiğiniz durağa dikkat eden, tam piramitlerin yakınına kadar gitmek mümkün. Aksi halde: soyguncu sahtekar faytonculara esir olabilirsiniz. Biniş ücreti 30 dolardır. Veya develer (10 dolar) veya atlar olabilir.
İlk durak: Piramitleri hemen karşıdan görebileceğiniz “Seyir Platformu” dur. Burada piramitler cepheli fotoğraflar çekebilir, çektirebilirsiniz.
Piramitlerin isimlerini nasıl anlayabilirsiniz?
Sağ yanda görülen piramit: Mikerinos piramididir, dıştan en belirgin özelliği: cephesinde büyük bir yarık olmasıdır. Hemen yanında 3 tane küçük piramit vardır.
Onun solunda önde görülen piramit: Kefren Piramididir. Dıştan en büyük özelliği, tepesinde şapka olmasıdır. Diğer yani ikisinin ortasında görülen ise, Dünyanın 7 harikasından biri olarak kabul edilen Keops Piramididir.
Evet: Seyir Terasından sonra, otobüse binmeyip zoru tercih ederseniz, yürüyebilirsiniz, ama çöl kumları üzerinde, taşlı-topraklı arazide yürümek bir hayli zor, ama ortamı yaşamak için idealdir.
Menkaure Piramidi
MİKERİNOS (MENKAURE) PİRAMİDİ:
Evet bu piramidin içine girilebiliyor.
Piramidin hemen giriş kapısında, bir talimat levhası var. Buna göre:
Piramidin içine girmek yetişkin için 280 Mısır Lirasıdır. Kodu tarayarak bileti çevrimiçi satın alabilirsiniz. Piramidin içinde kamera kullanmak yasaktır. Telefonla fotoğraf çekebilirsiniz. Flash ve video çekmek yasaktır. Kralın salonunu ziyaret etmek için 10 dakika yeterlidir. Böylece diğer ziyaretçiler de ziyaretin tadını çıkarabilirler.
Menkaure Piramidi
Genel özellikleri:
Giza piramit kompleksinde bulunan, 3 ana piramidin en küçüğüdür.
Neden en küçük piramittir:
Bu boyut küçülmesinin nedeni, Giza platosunda kalan sınırlı alan da dahil olmak üzere çeşitli diğer faktörlerdir. Dış kaplaması için kullanılan malzeme de bir diğer etkendir. Selefleri bu amaçla, dış kaplama için kireçtaşı kullanırken, Menkaure, 800 km den fazla uzaklıktaki Aswan’dan çıkarılan graniti kullanmıştır. Granit blokların taşınmasıyla ilgili lojistik zorluklara ek olarak, malzemenin kendisi kireç taşından çok daha serttir. Bununla birlikte kaplama taşlarının sadece alt çeyreği, granitten yapılmış olup geri kalanı kireç taşıdır.
Bazı tarihçiler, piramidin daha küçük boyutunun, Menkaure’nin hükümdarlığının seleflerine göre, daha kısa olmasından veya belki de hükümdarlığı sırasında kaynaklardaki bir değişimden kaynaklandığına inanıyorlar.
Başka bir teori ise, piramidin başlangıçta çok daha büyük olmasının planlandığını, ancak kraliyet önceliklerindeki muhtemel bir değişim veya yeterli kaynak eksikliği de dahil olmak üzere çeşitli zorluklar nedeniyle diğer piramitlerden daha küçük ölçekte tamamlandığıdır.
Kim için yapılmıştır:
4’ncü Hanedan Kralı Menkaure’nin mezarı olarak inşa edilmiştir. Ancak duvarı, mezarlığı ve vadi tapınakları, firavunun ölümünden sonra tamamlanmıştır.
Kral Menkaure: yaklaşık MÖ 2532-2503 yılları arasında hüküm sürmüştür. Muhtemelen: Khefren’in oğlu ve Khufu’nun torunudur.
Yukarıda da söz ettiğim gibi kral Menkaure, piramit kompleksi tamamlanmadan önce öldü ve piramidin granit kaplama bloklarının çoğu düzeltilmemişti.
Mimari özellikleri:
Piramidin yüksekliği 65.5 metredir. Ancak kumun içine batması ve yüzyıllarca süren erozyon nedeniyle, yüksekliği sürekli azalmış ve piramidin yüksekliği günümüzde 61 metreye düşmüştür.
Pürüzsüz kenarları nedeniyle, genellikle gerçek piramit olarak anılan Menkaure piramidinin taban ölçüsü: 103.4 metredir.
Eğim açısı, yaklaşık 51 derecedir. Yani piramit nispeten dik bir eğim içermektedir.
Bu piramidin inşasında, milyonlarca kireç taşı ve granit blok kullanılarak, 15 binden fazla işçi çalışmıştır.
Piramidin alt kısmı, pembe granit kaplıdır. Üst kısmı ise Giza ve diğer yerlerdeki piramitler gibi Tura kireçtaşından yapılmıştır.
Yardımcı Kraliçe Piramidi:
Menkaure’nin piramidinin yanında, kraliçelerin gömülmesi için kullanılan üç küçük piramit daha görülür.
Menkaure Piramidi içinde Nişli oda
Piramidin içi ve Mezar odası:
Piramidin iç düzeni nispeten basittir ve içinde boş bir lahit bulunan bir mezar odası ve bir nişli oda vardır.
Menkaure piramidi nişli oda
Mezar odası: devasa granit bloklarla kaplıdır. Zaten bu piramidi, platoda bulunan diğer piramitlerden farklı kılan, iç odalarda kullanılan granitin kalitesidir.
Mezar odasında, 2.4 m uzunluğunda, siyah taş lahit bulunmuştur. Ayrıca: ahşap bir tabutun kalıntıları vardır. (ayrıntı aşağıda)
Kazılar-Arkeolojik Araştırmalar:
1837 yılında, İngiliz arkeolog Howard, Menkaure’nin mezar odasını ortaya çıkararak, bir zamanlar firavunun kalıntılarını içerdiği düşünülen boş bir lahit bulmuştur. Ancak o dönemin birçok kraliyet mezarında olduğu gibi, mezar yüzyıllar önce yağmalanmıştı.
Lahdin yanı sıra, heykel parçaları bulundu ancak mezarın en önemli hazineleri çoktan alınmıştı.
Menkaure’ye ait olduğu iddia edilen lahit, 1838 yılında İngiltere’ye götürülürken, denizde kaybolmuş, ahşaptan yapılmış diğer lahit ise Londra British Museum’da sergilenmektedir.
Menkaure’nin piramidindeki boş lahdi, firavunların son dinlenme yerlerinin savunmasızlığını vurgulamaktadır.
Kral Menkaure ve kraliçenin bu çarpıcı heykeli, tam bir sanat eseridir. (Günümüzde: Boston Güzel Sanatlar Müzesindedir.)
Heykeller:
Vadi tapınaklarında yapılan kazılarda, Kral Menkaure’nin bir dizi heykeli bulunmuştur. Kral ve kraliçenin çarpıcı iki heykeli, (günümüzde Boston Güzel Sanatlar Müzesindedir) ve kralın çeşitli tanrılar tarafından kucaklandığını gösteren, bir dizi üçlü heykel bulunmuştur.
Yıkım dönemi:
Piramidin kuzey cephesinde, 12’nci yüzyılın bir bölümünde Mısır’ı yöneten Selahattin Eyyübinin oğlu Sultan Osman tarafından oluşturulan, büyük bir boşluk bulunmaktadır. Bin Yusuf, piramitlerin sökülmesini ve taşlarının diğer inşa projelerinde kullanılmasını emretmiştir. Yıkım, Menkaure piramidinden başlamış, ancak bu yıkımın yapılamayacağı anlaşılmıştır. 8 aylık çalışmanın ardından, ancak bu boşluğu, bugün de görülebilen boşluğu oluşturabilmişlerdir.
Khafre Piramidi
KEFRE (KHAFRE) PİRAMİDİ:
Giza’daki 3 antik Mısır piramidinin ortasındadır. Gurubun en yüksek ve en büyük ikinci piramididir. Üç piramitten: tepesinde hala kaplama bulunan tek piramittir.
Piramit: tepesindeki kaplama kalıntıları, merkezi konumu ve hepsinin en yüksek olanı gibi görünmesi sayesinde, turistlerin hemen dikkatini çekmektedir.
Kefre Khafre Piramidi
İşçi Köyü:
Bu piramidin, 500 m uzağında, işçilerin şehri olarak adlandırılan yerleşim yerinin kalıntıları bulunmuştur. Bu şehir, nüfustan ayrıydı ve yaşamları ve ihtiyaçları için gerekli tüm hizmetlere sahipti. Fırınlar, zanaatkarlar, doktorlar gibi.
Bu köy yakın zamanda keşfedilmiş olup, inşaat işçilerinin bakımlı ve iyi beslenmiş işçiler olduğunu doğrulamıştır.
Firavun Khafre’nin Diyorit heykeli. (1858 yılında Vadi Tapınağında bulunmuştur. Günümüzde Kahire’deki Mısır Müzesinde sergilenmektedir)
Khafre Kimdir:
Khafre, (Yaklaşık MÖ 2576-2551) Eski Krallık 4’ncü Hanedanın 4’ncü Kralıdır.
Khafre: Keops’un oğlu ve Menkaure’nin babasıdır. Yani, her bir sonraki hükümdar, kendisi için daha küçük bir türbe inşa ettirmiştir.
Saltanatı hakkında çok az yazılı kayıt bulunmaktadır.
Mısır’ı 24 yıl ve hatta muhtemelen daha uzun süre yönetti. Khafra, geride zalim bir hükümdar olarak anıldı. Babası gibi davrandı, tapınakları kapattı ve Mısırlıları piramit ve diğer anıtları inşa etmeye zorladı.
Piramidi yaptıran:
Bu piramit, Firavun Khafre emriyle inşa edilmiştir.
Firavun bu piramidin yanı sıra, işçilerine şunların da inşasını emretmiştir. “Sfenks, vadi tapınağı, piramitten cenaze tapınağına giden yol ve bir güneş teknesi.
Piramidin yapılış tarihi: yaklaşık MÖ 2570 yılıdır.
Kefre Kharfe Piramidi
Mimari Özellikleri:
Piramidin, pusulanın ana yönlerine doğru hassas bir şekilde hizalanması, antik Mısırlıların astronomi konusunda gelişmiş bir anlayışa sahip olduklarını göstermektedir.
Bazı bilim insanları: piramidin tasarımının belirli yıldızların doğuşu ve batışı gibi, göksel olaylarla ilgili olabileceğini öne sürerek, Khafre piramidinin hem manevi hem de astronomik amaçlarla tasarlandığı fikrini desteklemektedirler.
Evet, piramit başlangıçta güzel Tura kireçtaşıyla kaplanmıştı. Bu kireçtaşının büyük bir kısmı, görünüşe göre piramidin altından başlayıp yukarı doğru ilerleyerek, kaplama taşlarını alan yerel inşaatçılar tarafından sonradan gasp edilmiştir. Neyse ki, yağmalama tamamlanmadan önce durduruldular ve piramitlerin ilk inşa edildikleri zamanki görünümleri hakkında günümüze çok iyi bir fikir verecek kadar kaplama taşı, tepeye yakın yerlerde kaldı.
Yani, orijinal kireçtaşı kaplama tüm piramidi kaplıyormuş, ama günümüze sadece üst kısmı gelebilmiştir.
Piramidin yapımında, her biri 2 tondan fazla ağırlıktaki kireçtaşı bloklar kullanılmıştır.
Khufu piramidinden, 10 m daha yüksek bir ana kaya üzerinde oturmaktadır, bu da daha yüksek görünmesine neden olur. Yani, çekirdekte bir kaya çıkıntısı kullanılmıştır.
Platonun eğimi nedeniyle, kuzeybatı köşesi, kaya alt toprağından 10 m oyularak oluşturulmuştur ve güneydoğu köşesi daha yüksektir.
Alt kısımda kullanılan taşlar çok büyüktür, ancak piramit yükseldikçe taşlar küçülür ve tepede sadece 50 cm kalınlığa ulaşır.
Yüksekliğin ilk yarısında sıralar kaba ve düzensizdir. Ancak piramidin orta bölümünde, düzenli bir duvarcılık şeridi açıkça görülmektedir.
Kefren Khafre Piramidi
Ölçüleri:
Piramidin tabanı kare şeklindedir. Kenarları şu anda: 10.5 m dir. Piramidin boyu 143.9 m idi. Ancak 4500 yılı aşkın tarihi boyunca sadece 7 m alçalarak bugün 136.5 m yüksekliğe sahiptir. 1932 yılında Amerikalı dağcı Rand Herron, piramidin dış yüzeyine tırmanırken düşmüş ve ölmüştür.
Aynı dönemde, Keops piramidi ise 10 m alçalmıştır.
Eğimi: 53.2 derecedir. Yani, piramidin açısı biraz daha keskindir ve dört köşesi, tepe noktasıyla tam olarak buluşacak şekilde hizalanmamıştır. Bu nedenle tepesinde, hafif bir eğrilik gösterir.
Arkeolojik Araştırmalar:
Arap Tarihçi Abdül-Selam, piramidin 1372 yılında açıldığını yazmıştır. Mezar odasında herhangi bir şey bulamamışlardır. Mezar odasının duvarında, muhtemelen aynı döneme ait “Arapça” bir yazı vardır.
Piramit, modern zamanlarda ilk olarak 2 Mart 1818 tarihinde Giovanni Belzoni tarafından keşfedilmiştir.
Belzoni: aslen icat ettiği su kaldırma cihazını satmak için Mısır’a gelen dev gibi bir adamdı. Ancak Mısırlılar yaşam tarzlarını değiştirmekle ilgilenmedikleri için, Kahire İngiliz konsolosunun önerisiyle arkeolojiye yöneldi ve topladığı eserleri satmaya başladı.
Mezar odasına ilk girildiğinde, Khafre piramidinin boş olduğunu ve hazinelerinin ve mumyasının bulunduğu lahdin çoktan dışarıya çıkarıldığını keşfetti. Daha doğrusu dıştaki granit lahit yerinde duruyordu, ancak içteki lahitler kayıptı.
Khafre Mezar odasının içi, Belzoni adını yazmıştır.
Mezar Odası:
Evet, bu piramidin de içine gezmek için girilebiliyor.
Devam edelim. Mezar odasının iki girişi vardır. Bu durum, soyguncuların piramidi girme olasılığını arttırmıştır. Aşağı doğru inen geçit, tamamen kayaya oyulmuştur.
Khafre Piramidi içi
Aşağı doğru iner, yatay olarak ilerler ve ardından mezar odasına giden yatay geçide katılmak üzere yukarı doğru çıkar.
Khafre Piramidi içi
Piramidin içinde, Kral odası ile aynı uzunlukta, bir yan oda vardır. Bu odanın amacı bilinmiyor. Muhtemelen: adakların saklanması, defin ekipmanlarının depolanması olarak kullanılmış olmalıdır.
Khafre Piramidi içi mezar odası
Mezar odası, ana kayadaki bir çukurdan oyulmuştur. Çatı, üçgen kireçtaşı kirişlerden yapılmıştır. Oda, dikdörtgen olup, 14 x 5 m boyutlarındadır. Burada oldukça büyük bir lahit ve hükümdarın iç organlarının saklandığı kaplar bulunur.
Khefre Piramidi Mezar odası
Mezar odasına ilk ulaşıldığında: Khafre’nin lahdinin katı bir granit bloktan oyulup kısmen zemine gömüldüğü ve içinde muhtemelen bir boğaya ait hayvan kemiklerinin bulunduğu belirtilmiştir.
Bugün mezar odasında, neredeyse zemin seviyesinde, ancak uzun süredir boş olan kırmızı granit bir lahit bulunmaktadır. Ancak içi boştur.
Khafre piramidi mezar odasının içine maceracı Belzoni adını yazmıştır.
Yağmalama:
Piramidin, Yeni Krallık yani erken bir dönemde yağmalandığı muhtemeldir.
Piramidin Hasar görmesi:
Piramidin aldığı en büyük hasar, 14’ncü yüzyılda meydana gelen ve dünyanın 7 harikasından biri olan İskenderiye Fenerini tamamen yerle bir eden depremdir.
Keops Piramidi
KEOPS (KHUFU) PİRAMİDİ:
Giza platosunda inşa edilmiş ve antik dünyanın 7 Harikasından biri olarak kabul edilen piramittir ve dünyanın 7 harikasından günümüze kadar ayakta kalabilen tek yapıdır. Ayrıca binlerce yıl boyunca, daha doğrusu Paris Eyfel Kulesinin inşa edildiği 1889 yılına kadar dünyanın en yüksek binasıydı.
Evet Khufu, babasının Giza’nın güneyinde, Dahşur da bulunan kavisli piramit ve kırmızı piramidin inşasında getirdiği yenilikleri burada geliştirdi. Babasının mezarıyla ilgili mimari ve lojistik sorunları çok iyi biliyordu.
Giza piramitlerinin karakteristik özelliği olan, düz kenarları sergileyen ilk piramittir. Ancak piramidin şekli ve yapısal olarak sağlam bir piramidi tamamlamak için gereken ideal yanal açı, Khufu döneminde belirlendi.
Piramidin iç kısımlarında, sıcaklık sabit 20 derecede kalmaktadır.
Firavun Khufu’nun fildişi heykeli
Khufu kimdir:
Khufu, MÖ 2589-2560 yılları arasında hüküm sürmüştür ve ona adanan piramit 3 piramit arasında en eski ve en büyüğüdür.
Oğulları Kefren ve Menkaure, Giza’nın diğer iki piramidini inşa ettirdiler. Ancak bu ikisinden hiç biri Khufu piramidinin görkemli boyutlarına sahip değildi.
Giza piramitlerinin en büyüğü kendisine ait olmasına rağmen, bulunan en küçük heykel “Keops” a aittir. Sadece: 7.5 cm ölçülerindedir ve fildişinden yapılmıştır. Bu küçük heykel: 1903 yılında Petrie-Abydos-Osiris Tapınağının temellerinde bulunmuştur. Bu heykelde: firavun sağ elinde kırbaç, başında “Aşağı Mısır” ın kızıl tacı ile görülür. Oturduğu tahtın önüne iliştirilmiş saray biçimindeki Mısır krallık sembolünün içine, kralın adı kazınmıştır. Boyutunun küçüklüğüne ve malzemeye karşın, karakteristik bir portredir.
Piramidi kim yaptırmıştır? Mimar Hemiunu
Khufu piramidini kimin tasarladığı bilinmiyor, ancak karmaşık inşaatını denetlemekle görevli kişi, firavunun veziri olarak görev yapan kıdemli bir devlet memuru olan Khufu’nun yeğeni Hemiunu idi.
Hemiunu’nun oturan heykeli, geçtiğimiz yüzyılda Giza’daki bir mezarda bulunmuş ve halen Almanya-Hildersheim-Pelizaeus Müzesindedir.
Evet bu heykel yapılı bir adamı tasvir ediyor. Zaten, Mısır kültüründe yüksek mevkideki itibarlı kişiler, iri yapılı olarak betimlenirdi.
Çünkü çoğu heykel, kişileri idealize etmeye yönelikti. Kişiler hayatlarının en güzel dönemlerinde gösterilmişlerdir. Ancak Hemiuna’nın heykelinde, canlı gibi görünen kakma gözler, mezar soyguncuları tarafından sökülmüş ve heykele nispeten zarar verilmiştir. Gözlerdeki canlı etki, göz bebekleri olarak obsidyen ve kristal, irisler için ise beyaz kireç taşı kullanılıyor ve bunlar tunç bir çerçeve içine oturtuluyordu.
MÖ 2560 yılında yapılan piramidin inşaatı 20 yıl sürdü ve 20 binden fazla işçi çalıştı.
Keops Piramidi
Mimari özellikleri:
Hazırlık Aşamaları:
Yapım işlerine başlamadan önce arazinin hazırlanması gerekiyordu. Arazi düzeltilmeli, tasarlanan piramidin kenarlarının konumu, pusulanın dört ana yönüne göre, dikkatle belirlenmeliydi.
Düzeltme için, belirlenen alan: dört alçak kerpiç duvarla sınırlandırılıyor ve içi su dolduruluyordu. Su doldurulan yüzey, düz olmalıydı. Söz konusu alan yeterince oyulduğunda, bu su akıp giderdi.
Hendekler arasındaki kayalar kesilerek, düz bir yüzey oluşturulurdu. Ancak; bu piramidin yapımı sırasında, inşaat alanının ortasında büyük bir kaya bloğu çıkmış ve bu kaya çıkıntısı öylece bırakılmıştı. Bu kaya bloğunun parçaları, geçit düzeneği içinde görülebilmektedir.
Piramidin taban kenarının doğru yöne oturtulması için, yıldız gözlemleri kullanılırdı. Çünkü o zamanlar pusula bilinmiyordu. Bu piramidin dört kenardaki hiza hatasının, bir dereceden az olması düşünülürse, eski Mısırlıların ne ölçüde doğru hesaplamalar yaptıkları anlaşılır.
Kare kaidenin, dört kenarının en uzunu ile en kısa olanı arasındaki uzunluk farkı, sadece 20 cm dir.
Aslında; yapı alanının tam ortasında bırakılan büyük kaya bloğu nedeniyle, köşegenlerin, karşıdan karşıya doğru olarak ölçülmesi imkansızdı. Ölçü, sadece kenarlardan alınabiliyordu. Öte yandan tüm bu ölçüler, metrik sistem bilinmediğinden, keten liflerden yapılmış lifler veya esnek hurma lifleri kullanılarak yapılabiliyordu. Yani, ölçümlerin hassasiyetinin hangi şartlar altında gerçekleştirildiğini bilmek gerek.
Piramidin yapım aşaması:
Her türlü bilimsel ve teknolojik araştırmaya rağmen, piramitlerin tam olarak nasıl yapıldığı hala net olarak bilinmiyor. Eski Mısırlıların bu piramitler yapıldıktan 2500 yıl sonra, Roma döneminde makara ve palanga bilgisine sahip oldukları biliniyor. Ellerindeki tek mekanik destek, silindir kazıklar ve kaldıraçlardı. Eski Mısır’da tüm yapılar, heykeller ve dikilitaşlar, bu iki ilkel aracın yardımıyla dikilmiş ya da taşınmışlardı.
Piramidin nasıl yapıldığı hakkındaki en güçlü teori:
Yapının çevresini dolaşan rampa teorisidir. Yapım ilerledikçe, piramidin dört yüzünün her biri çevresindeki kerpiç rampalar çıkarılmıştır. Silindir kızaklar üzerindeki dev bloklar, bu yolla yukarıya getirilmiştir. Taş blok: gerideki silindirin üstünden geçtiğinde, kızak serbest kalacak ve önde yeniden doldurulacak, blok işçi ekiplerince ileri doğru çekilecektir. Bu sistem: tümüyle çok iyi uygulanabilirlik göstermektedir. Ama, sistem olarak uygulanabilir denilse de, uygulamaya gelince sıkıntılar doğmaktadır.
Tüm yüzlerden çıkan ve taşların ağırlığından dolayı fazla dik olmayan bir yokuş, sorunlar yaratır.
Piramidin Yapımı Aşamaları:
Piramit, her bir basamağı, oldukça enli ve ortalama yükseklik 1 metreden fazla olmayacak düzeyler halinde yapılıyordu.
İngiliz Hodger prensibine göre: bazı işçi gurupları, blokları dört piramit yüzü üzerinde birden aynı zamanda, bazılarının da her bir yüz boyunca kaldırılmasına imkan veriyordu.
Piramit sivrilip, yüzey daraldıkça, işçi sayısı azalıyordu. Gereken düzeye ulaşan her blok, kızaklar üzerinde, yüzeyden geçirilip kendine ayrılan yere taşınıyordu.
Piramidin dış cephesinin kaplanması:
Temel yapı bittikten sonra, piramit parlak beyaz Tura kireçtaşı ile kaplanıyordu. Kaplama işi, tepeden aşağıya doğru yapılacaktı. Basamaklar, kireçtaşı bloklarıyla dolduruluyor, sonra da uygun açıyı vermek ve parlak bir görünüm sağlamak için yontulup düzeltiliyordu.
Kireçtaşı ile kaplı olması, ışığı dev bir ayna gibi yansıtmasını sağlamaktadır.
Günümüzde piramitte dış kaplama kalmamıştır. Çünkü Ortaçağ Mısır mimarisinde kullanılmak üzere sökülmüştür.
Sonuç:
Piramit yapısı, son derece gelişmiş geometrik bilgi ve tekniklere dayanarak inşa edilmiştir. Mimari gelişim, bu piramitte zirveye çıkmıştır.
Sayısal Değerler:
Orijinal yüksekliği 145.75 m yi aşmaktaydı, ancak bugün sadece 138 m ye düşmüştür. Yani piramidin tepesi kesiktir. Ancak yine de belli bir uzaklıktan kaplamasının veya tepesinin eksikliği hissedilmez.
Projede: 2.5 ile 15 ton ağırlığında, 2.3 milyondan fazla taş blok kullanıldı ve mezar odasındaki blokların ağırlığı 51 tona kadar çıkıyor. Tabanda yerleştirilen bazı taşların ağırlıklarının 15 ton civarında olduğu tahmin ediliyor. Ortadaki kaya bloğunun büyüklüğü bilinmediğinden, kullanılan taş miktarını net olarak hesaplamak mümkün değildir.
Eğim açısı: 54 derece 54 dakikadır. Diğer tüm piramitlerde de bu oran sabittir.
Kare kaidenin her bir kenarı 229 m ve en uzun ile en kısa kenar arasındaki uzunluk farkı, sadece 20 cm dir. Yapı: 5.37 hektarlık bir alanı kaplar.
Keops Piramidi giriş kapısı
Giriş Kapısı:
Keops piramidinin iki girişi vardır.
Çünkü geçmişte piramidin üzerinde, orijinal girişin nerede olduğunun görülmediği orijinal bir kaplama vardır.
Piramidin orijinal giriş kapısı kuzey yüz üzerindedir. Çünkü kuzey yıldızlarına dönük olarak konumlandırılmıştır. Kuzey yüzünde, yaklaşık 17 m yükseklikte, merkez noktasının 7.5 m doğusunda, alçak bir giriş bulunmaktadır. Bu girişin üzerinde, yukarıdaki blokların baskısını azaltmak için, ikişer çift halinde, piramit biçiminde yerleştirilmiş, 4 büyük taş blok vardır.
Piramidin günümüzdeki girişi ise: bu özgün girişin hemen altında, biraz sağındadır. Bu giriş: Halife Me-mun tarafından, 9’ncu yüzyılda açılmıştır. Çünkü piramidin üzerinde orijinal kaplama vardı ve orijinal kapısı bulunamıyordu. Me-mun girişi olarak adlandırılan bu giriş, hazine aramak için Me-mun tarafından açılmıştır.
Bugün turistler tarafından bu giriş kullanılmaktadır.
Keops piramidi büyük galeri
Piramidin iç yapısı:
Piramidin iç geçitleri ve odaları, diğerler piramitlere nazaran daha çoktur.
Birinci Planda: girişten itibaren, merkezde ve toprak düzeyinin altındaki mezar odasına inen bir geçit vardır. Ancak bu geçit bitirilememiş ve ikinci planda: piramit gövdesinden yukarıya, zirvenin altında daha merkezi bir konuma yerleştirilmiş başka bir odaya çıkan geçit yapılmıştır.
Ancak bu odada bitirilememiştir. Üçüncü planda: çok daha gösterişli bir düzenleme yapılmıştır. Piramidin derinliklerine tırmanan yeni bir galeri yapılmıştır.
Büyük Galeri:
Büyük Galeri olarak bilinen bu galeri, 47 m uzunluğunda ve 8.5 m yüksekliğindedir. Kireç taşı duvarlar 2 m dik yükselir ve daha sonra üstteki 7 tabaka azar azar içeri doğru ilerleyerek, bindirme tonoz şeklini alır. Üstte ise, eni 1 m den fazla olan tek bir taş dilimiyle kapatılmıştır.
Galerinin başında: çatısına üç yarık açılmış olan kısa, alçak bir geçit vardır. Bu yarıklar, bir zamanlar geçidi ve ötesindeki mezar odasının girişini kapatmak üzere indirilen granit blokları tutuyordu.
Galeri aynı zamanda, çıkış geçidini kapatmak üzere kullanılan granit tıkaçların depolandığı yerdir. Bu tıkama taşları, alan içinde başka hiçbir yere konulamayacak kadar büyüktür. Bu büyük granit levhalar, cenaze geçeceği zaman, tahta kirişlerle desteklenerek galerinin tavanına, altlarına ve cenazenin geçişini engellemeyecek yerlere konuluyordu.
Rahipler çekildikten sonra, arkada kalan işçiler taşları sallayarak düşürürdü. Müthiş bir hızla inen bu bloklar, yerde kayarak geçidi tıkarlardı.
Böylece, mezar odası tarafı, doğal olarak tıkama taşlarının arkasında kalmış oluyordu. İşçiler, sallayarak düşürdüklerin taşların ardında kalarak ölüme terk edilmiyorlardı. Büyük Galerinin başındaki üst geçitten, bir taşın altındaki dar bir bacadan kaçıyorlardı. Daha sonra ise, kaçtıkları geçit girişini de kapatıyorlardı. Alçak geçit, mezar odasının kuzeydoğu köşesine, yani kral odasına giderdi.
Kral/Mezar Odası:
Büyük piramidin yüksekliğinin üçte birinde, tabandan yaklaşık 45 m yukarıda, Halife Ma’amun tarafından, MS 820 civarında keşfedilen Kral odası bulunmaktadır. Açıldığında hükümdarın büyüklüğüyle orantılı bir hazine bulunacağı düşünülmüştü. Ancak büyük bir şaşkınlıkla, Firavun odası boş ve çıplak bulundu. Duvarlarda başlangıçta bulunması gereken süslemeler veya yazıtlar bile yoktu. Bulunan tek şey, o da boş olan granit lahitti. Bu granit lahit, piramidin dar tünellerinden geçemeyecek kadar büyük olduğundan, inşaat sırasında oraya yerleştirilmiş olmalıdır.
Evet, Kral odası; perdahlanmış dev granit bloklardan yapılmıştır. Diğer odalara göre daha yukarıdadır ve piramidin merkezinde bulunan sonuncu odadır. Burası, Mısır geometrisinin bir şaheseridir.
Şekli: 2:1’lik Altın Oran yani 10.58 x 5.29 metredir.
Odanın yüksekliği, toplam 400 ton civarında çeken 9 dev bloktan oluşan düz çatıya kadar, 5.87 m dir.
Kral odasının üzerinde, çatısı eğimli olan, en yükseği dışında hepsi düz çatılı olan beş “Rahatlama odası” vardır. İlk 4 odacık: kral odası gibi düz tavana sahiptir. Sonuncusunda ise, sivrileşen bir tavan görülür. Burayı kaplayan bloklar: taş ocağından geldikleri gibi pürüzlüdür ve birkaçının üzerinde, hala aşı boyalı taş ocağı işaretleriyle Keops adı bulunmaktadır. Piramidin içinde, firavunun adına sadece burada rastlanır.
Mezar odasının batı ucunda-Lahit:
Tabana yapışık ve duvardan biraz açıkta duran, siyah, büyük bir granit lahit bulunur.
Lahit, günümüze kapaksız ve güneydoğu köşesinin üstünün büyük bölümü eksik olarak gelmiştir.
Tek parça granit bloktan yontularak içi oyulmuştur ve üzerindeki testere izleri, günümüzde de görülebilmektedir. Elle bile vurulsa; hala çan sesini andıran bir sesle çınlar.
Lahdin eni: çıkış geçidinin eninden 2.5 cm daha fazladır. Yani, bu lahit piramidin yapım aşamasında, Kral odasının üstü kapanmadan önce yerine konmuş olmalıdır. Yoksa bu ölçüleri sonradan buraya sokulmasına izin vermez. Ancak oda duvarlarında ince, usta işçiliğe karşın, lahit sanki sonradan başkalarınca yapılmış gibi, son derece kaba bir işçilik göstermektedir.
Bu durum, lahde taşınmak üzere getirilirken, Nil nehri üzerinde kaybedilen bir lahdin ardından, böyle acele bir lahit konulması olarak tanımlanır.
Lahdin üzerinde, sonradan ince süsler yapılmamış olması da ilginçtir.
Keops Piramidi Kral/Mezar odası
Mezar odasında lahit dışında bulunanlar
Kuzey ve güney duvarlarında görülen iki küçük hava bacasıdır. Bunlar, tabanın 1 m üstünde başlar ve piramidin içinden geçerek, dış yüzeye çıkarlar. Bu bacaların gerçek amacı ve o günkü işlevleri bilinmiyor. Yani bu bacaların havalandırmaya katkı sağlamadıkları görülmektedir.
Kralın odasının ziyaret edilmesi
Kralın odası ziyaret edilebilmektedir. Büyük piramidin dış cephesine yerleştirilmiş, birkaç metrelik bir merdiven sayesinde erişilmektedir.
İçeriye girmeden önce, dik yamaçlarla ve sınırlı alanlarla başa çıkmanız gerektiğini bilmelisiniz. Klostrofobi veya kalp sorunları olanların içeriye girmesi tavsiye edilmez. Ancak her yer temiz ve iyi aydınlatılmış olup, iniş ve çıkışlarda korkuluklar ve ahşap rampalar yardımcı olmaktadır.
Soygunlar:
Tüm önlemlere karşı, MÖ 23’ncü yüzyılda, piramit, mezar soyguncuları tarafından soyulmuştur. Antik çağ ve geç dönemlere kadar, yazarların yazdıklarına göre, piramidin girişi açıktı, ancak daha sonra kapandı. Hatta, Halife Memon’un bu yüzden MS 9’ncu yüzyılda yeni bir giriş açtığı söylenmektedir.
Antik dönem yazarlarının piramit hakkındaki yazıları:
Herodotos:
Tarihin babası olarak bilinen Halikarnasoslu Hedodotos “Tarih” adlı kitabında, 2000 yıllık bir geçmişi olan büyük piramidi ziyaret ettiğini yazmıştır. “Piramidin üzerinde, işçilerin tükettikleri turp, soğan ve sarımsak miktarını belirten, Mısır harfleriyle yazılmış bir yazıt vardır. Bu yazıyı bana okuyan çevirmen: bu iş için 1600 talent gümüş harcandığını söylemiştir. İş süresinin uzunluğu hesaba katılırsa, bu işte kullanılan demir araçlara ve işçilerin beslenmeleri ve giyimlerine harcanan para miktarı çok büyük olmalıydı.”
Hedorotus:
Piramide giden yolun yapımının 10 yıl, piramidin yapılının ise 20 yıl sürdüğünü ve 100 bin işçiden oluşan bir iş gücü kullanıldığını söylemiştir. Keops isimli firavun, yaklaşık 23 yıl hüküm sürmüştür. Dolayısı ile Herodotos’un kullandığı 30 yıllık süreç biraz fazladır. Heredotos’un yazdıklarından birkaç satır daha aktarmak istiyorum. “Her ne kadar doğru veya yanlıştır bilinmez. Heredotos, Keops’un yaptırdığı büyük piramidin yapımı için fon elde etmek uğruna, kendi kızına bile fahişelik yaptırmış, onun zamanında bütün tapınaklar ibadete kapatılmış, Mısır: Mısırlılar tarafından nefret edilen, en büyük yoksulluk dönemine girmiştir.
Giza Büyük Sfenks
BÜYÜK SFENKS
Sfenks kelimesi, aslen Mısır dilindeki “Sheep-ankh” kelimesinden türetilmiştir. Yaşayan “suret” anlamına gelir. Bu isme göre: Sfenkslerin esas olarak zihinsel ve fiziksel gücün birleşimi olan kralın suretini temsil ettiği söylenebilir. Zihinsel güç insan kafasından, fiziksel güç aslan vücudunda temsil edilmiştir.
Oturma Yeri:
1995 yılında oturma alanı ile Vadi Tapınağı arasındaki alan, ek oturma yerleri sağlamak için daha da temizlenmiştir. Piramitlerdeki ses ve ışık gösterilerini izleyen ziyaretçileri ağırlamak için yapılan geniş bir oturma alanı bulunmaktadır.
Sfenks’in önünde tanıtım levhasındaki yazılar:
4’ncü Hanedanlık döneminde (yaklaşık MÖ 2613-2494) doğrudan ana kayadan oyularak yapılan Büyük Sfenks, Mısır’ın devasa heykellerinin en eskisi olup, yaklaşık 72 m uzunluğunda ve 20 m yüksekliğinde, aynı zamanda en büyüğüdür.
Antik Mısır Sfenksleri, kralı aslan gövdesiyle temsil ederek gücünün açık bir göstergesidir.
Kanıtlar: Büyük Sfens’in Khafre’nin (yaklaşık MÖ 2558-2532) hükümdarlığı döneminde oyulduğunu göstermektedir.
Dikkatli arkeolojik araştırmalar ve mimari çalışmalar, Sfenks ile önündeki tapınak olan Sfenks Tapınağının Khafre’nin piramit kompleksiyle açık bir bağlantısı olduğunu ortaya koymuştur. Bu durum, Büyük Sfenks’in yüz özelliklerinin Khafre’nin heykelleriyle benzerlik gösterdiğini ortaya koyan analizlerle de desteklenmektedir.
Büyük Sfenks, antik Mısır döneminden beri binlerce yıldır gezginlerin ve kaşiflerin hayal gücünü cezbetmiştir.
18’nci Hanedanlık döneminde ( yaklaşık MÖ 1550-1295) güneş tanrısının bir tezahürü olarak görülmeye başlanmış ve “Ufukta Horus” anlamına gelen Horemakhet olarak adlandırılmıştır.
Thutmose VI ( MÖ yaklaşık 1400-1390) Sfenks’in ön pençeleri arasında “Rüya Dikilitaşı” adı verilen bir dikilitaş diktirmiştir. Bu dikilitaşta, henüz prens iken Sfenks’in gölgesinde uyuyakaldığını ve rüyasında Sfenks’in kendisine Horemakhet olarak göründüğünü, eğer Sfenks’i onarın ve üzerine doluşan kumları temizlerse kendisine Mısır Krallığını vereceğini söylediğini anlatır.
Sfenks Rüya Dikilitaşı
Rüya Dikilitaşı:
Sfenks’in pençeleri arasında, günümüzde “Rüya Dikilitaşı” olarak adlandırılan ve bir öykünün yazılı olduğu bir dikilitaş bulunmaktadır.
18’nci Hanedan dönemine ait bir öykü, IV Thutmosis’in boynuna kadar kumla kaplı Sfenks’in altında uyuyakaldığı zamanı anlatır. Thutmosis rüyasında Sfenks’in: kendisini kumdan kurtarırsa, Mısır Kralı olacağına dair söz verdiğini görür.
18’nci Hanedan döneminde, IV Thutmosis’in o zamanlar Sfenks’i temizletmiş olması muhtemeldir.
Ancak rüya hakkındaki hikayenin siyasi amaçlarla, kralın meşruiyetini kanıtlamaya yardımcı olacak şekilde eski bir propaganda öyküsü olarak uydurulmuş olması daha olasıdır.
Bu tür bir hikaye, tanrılar tarafından veya bu durumda Sfenks’in kendisi tarafından belirlenen firavunun gücünü iddia ederek ve güvence altına alarak krallığının geçerliliğini destekleyebilir.
Sfenks Rüya Dikilitaşı
Evet, bu bilgilerden sonra Büyük Sfenks’i tanıtmaya devam edelim.
Sfenks, Nil nehrinin batı kıyısındadır ve doğuya bakar.
Vadideki Khafre Tapınağının yakınında, kendi nişinde Büyük Sfenks vardır.
Heykelin Khafre’nin cenaze yolunun yanında bulunması ve bazı mimari detaylar, Sfenks’in Khafre piramit kompleksinin ayrılmaz bir parçası olduğunu göstermektedir.
Firavun başlı olan bir aslanın bu devasa heykeli; sağlam kireçtaşından oyulmuş olup, Khafre’yi güneş tanrısı Horus’a adaklar sunan tanrı olarak temsil etmektedir.
18’nci hanedandan beri Sfenks, Krallığın sembolü ve bir hac yeri olmuştur.
Pençeleri arasında, küçük bir şapel inşa edilmiştir.
Sfenks Heykelleri:
12’nci Hanedanın 2’nci yarısından itibaren, kraliçeler ve prenseslerin çoğu, kendilerine özel olarak adanmış bir sfenks istediler. Bu nedenle, kadın heykelleri de temsil edilmeye başlanmıştır. Bugüne kadar bulunan kadın heykellerinin en ünlüsü, Karnak kompleksinin doğu kesiminde, Aton tanrısına adanmış tapınağın yakınında bulunan Kraliçe Nefertiti heykelidir.
Ayrıca ilk Mısır sfenksinin 4’ncü Hanedandan Kraliçe II Hetepheres’i tasvir eden sfenks olduğu da varsayılmaktadır.
En büyük ve en ünlü Sfenks, 4’ncü Hanedanın hükümdarlarından biri olan Khafra tarafından yaptırılan, insan yüzlü ve aslan gövdeli heykeldir.
İnşa tarihi kesin olarak bilinmemekle birlikte, Büyük Sfenks’in başının ona ait olduğu düşünülmektedir.
Sayısal özellikleri:
Kireç taşından yapılan Sfenks, 72 m uzunluğunda, 6 m genişliğinde ve 20 m yüksekliktedir. Başın uzunluğu 10 m ve genişliği ise 4 m dir.
Bu ölçüler, onu tek bir taş bloktan oyulmuş, en büyük heykel yapmaktadır.
Kuzey tarafından bakıldığında, gövdenin başa oranı açıkça görülmektedir. Başın gövdeye oranla küçük olduğu izlenimi vermektedir.
Pençelerinin uzunluğu 15 m dir.
Sfenks’in görevi/yapılış amacı nedir
Giza Büyük Sfenks’i, piramitleri korumak için inşa edilmiştir ve ağzında şu yazıt bulunur. “Mezarınızı çevreleyen şapeli koruyorum. Ölüm odanızı koruyorum. İzinsiz girenleri uzak tutuyorum. Düşmanları yere seriyorum ve silahlarını da onlarla birlikte yok ediyorum. Kötüleri türbenin şapelinden kovuyorum. Düşmanlarınızı saklandıkları yerlerde de yok ediyorum. Onları öyle bir şekilde engelliyorum ki, artık dışarı çıkartmıyorum.”
Bu koruma görevi kolayca anlaşılabilir. Çünkü Mısırlılar için aslan, kutsal yerlerin ve yeraltı dünyasının koruyucusudur ve imgesi Aton tanrısıyla ilişkilendirilir.
Sfenksin Burnu ve sakalı:
Çoğu teoride bunun sorumlusu olarak Napolyon gösterilmektedir. Ancak Napolyon’un doğumundan önce bir kaşif tarafından yapılan çizimlerin bulunmasıyla, bu hipotez çürütülmüştür.
Sfenks’in sakalı da kırıktır. Sakalın bazı parçaları, günümüzde Londra British Museum da sergilenmektedir.
1988 yılında, Sfenks’e hayranlıkla bakan bazı turistler, Sfenks’in sağ omuzundan aniden iki büyük taş bloğunun kopup önlerinde toz bulutu içinde yere düşmesiyle şaşkına dönmüşlerdir.
Genel Özellikleri:
Antik dönemde başlangıçta Mısır Sfenksi, parlak renklerde boyanmıştı.
Ancak erozyon, antik yapıların en büyük doğal düşmanlarından biri olduğu için renkler artık renkler algılanmıyor.
Heykelin korunmasına yardımcı olan en büyük etken ise, yıllarca kumun altında gömülü kalmasıdır. Başka bir teori daha var. Erozyonun kumdan değil, sudan kaynaklanmış olmasıdır. Bazıları, yüzyıllar önce Mısır’daki iklimin tamamen farklı olduğunu doğrulamaktadır.
Evet çöl arazisinin sürekli değişmesi nedeniyle, Sfenks’in gövdesi son birkaç bin yıldır birkaç kez kuma gömülmüştür. En son 1905 yılında kumlar temizlenerek Sfenks’in tamamının büyüklüğü ve güzelliği ortaya çıkarılmıştır.
Giza güneş teknesi
GÜNEŞ TEKNESİ;
Keops piramidinin güneyindedir. Çünkü ilk keşfedildiği yer burasıdır.
Muhtemelen MÖ 2500 civarında, kimliği belirsiz marangozlar tarafından Firavun Keops’un şerefine inşa edilmiştir.
Güneş teknelerinin tarihi ve işlevi, tam olarak bilinmemekle birlikte, bu teknelerin güneşin gökyüzündeki hareketiyle yaşam ve ölüm döngüsünü sembolize eden ritüel araçlar olduğu bilinmektedir. Ancak bu tekne, sadece sembolik bir anlam taşımakla kalmıyor. Su üzerinde kullanıldığına dair işaretler içeriyor ve cenaze teknesinin, krallığın başkenti Memphis şehrinde, ölen firavununun mumyalanmış cesedini Nil nehri üzerinden Giza nekrapolüne taşımış olması veya Keops’un kutsal yerleri ziyaret etmek için bir haç teknesi olarak kullanılmış olması ve bu nedenle, ölümünden sonraki yaşamında da kullanabilmesi için mezarının yanına gömülmüş olması da mümkündür.
Giza güneş teknesi
Çeşitli uzmanlara göre, bu güneş enerjili tekne, denizin dalgalarını aşmasını sağlayan, yükseltilmiş bir burun yapısına sahip, açık deniz araçlarının özelliklerini taşıyor.
Güneş teknesi, 1954 yılında Kamal El-Mallah tarafından Keops piramidinin güney tarafında yapılan kazılarda bulundu. Sedir ağacından yapılmış olan tekne, 1224 parçaya ayrıldı ve bu sayede yeniden bir araya getirilmesi mümkün oldu.
Yeniden yapım çalışmaları, teknenin bulunduğu aynı yerde 10 yıldan fazla sürdü. 1982 yılında, tekne özellikle onu barındırmak için inşa edilmiş ve boyutlarına göre uyarlanmış bir müzede sergilenmeye başladı.
Teknenin uzunluğu 43.4 m, genişliği 5.6 m ve derinliği 1.5 m dir.
Müze, teknenin restore edildiği yerle aynı konumda bulunmaktadır. Müze, içindeki hazineyi korumak için sıkı bir nem kontrolü uygulamaktadır.
Bu güneş teknesi, Keops piramidinin etrafına gömülmüş, 5 tekneden sadece biridir ve şimdiye kadar Kefren piramidinin yakınlarında 5 tane daha keşfedilmiştir.