
Gaziantep havaalanı: 1993 yılında hizmete girmiştir. Metropol illerden, havayolu ile ulaşmak mümkündü. Havaalanı; şehir merkezine:19.6 km. uzaklıktadır.
Gaziantep de karayolu ulaşımında: Tarsus-Adana-Gaziantep (TAG) otoyolu kullanılmaktadır. Gaziantep-Adana arası uzaklık: 206 km., Gaziantep-Ankara arası uzaklık: 673 km. Gaziantep-Kahramanmaraş arası uzaklık: 80 km. Gaziantep-Adıyaman arası uzaklık: 149 km. Gaziantep-Şanlıurfa arası uzaklık: 137 km. dir.

GENEL:
Gaziantep; Güneydoğu Anadolu Bölgesinin en eski kültür merkezlerinden biridir. Günümüz Türkiye’sinin altıncı büyük ilidir. MÖ. 4000 yıllarına kadar uzanan ve ilk uygarlıkların doğduğu, Mezopotamya ve Akdeniz arasında, tarihi ipek yolu üzerinde konuşlanmış, ülkemizin güzel şehirlerinden biri. UNESCO kayıtlarına göre: dünyanın en yaşlı şehri. (5600 yaşında)
Antik ulaşım ve ticaret yollarının burada kesişmesiyle savunma ve saldırıya elverişli bir yer olması nedeniyle, tarihin bütün dönemlerinde, birçok medeniyetin göz dikmesine neden olmuştur. Ayrıca: “Kommagene krallığı” sınırları içinde kalan Toros dağlarında, antik dönemde kullanıldığı bilinen, bazı maden yatakları da bulunmaktaymış. Bu yörede: demir madenlerinin işletildiği ve dönem tekniğiyle çelik elde edildiği, kitabelerde ifade edilmektedir.
Gaziantep’te: Paleotik, Neolikit, Kalkeotik, Tunç Çağlarına, Hitit, Med, Asur, Pers, İskender, Selefkoslar, Roma, Bizans, Abbasiler ve Selçuklulara ait eserler bulunmaktadır. Hitit döneminden itibaren, önemli bir dini merkez olmuştur. Hitit baş tanrısı Teşup’un, kutsal şehri olarak bilinen “Dolichenos” (Gaziantep) aynı özelliğini: Helen ve Roma dönemlerinde de korumuştur.
Evet; Gaziantep kültürel tüm bu zenginlikleri yanında, doğal güzellikleriyle, coğrafyası, zengin mutfağı ve alışveriş imkanları ile de tam bir turizm cennetidir. Burada; kendinizi, Anadolu’nun büyük metropollerinden birinde olduğunuzu hissedeceksiniz. Çağdaş, gelişmiş, düzenli bir şehir. Ekonomi ve sanayi alanında da, yapılan yatırımlar ile, belli bir düzeye ulaşmış.

TARİHİ:
Bölgenin ilk uygarlıklarının doğduğu, Mezopotamya ve Akdeniz arasında bulunuşu; güneyden ve Akdeniz’den, doğuya, kuzeye ve batıya giden yolların kavşağında oluşu, uygarlık tarihine ve günümüze yön vermiştir. Bu nedenle, şehir, tarih öncesi çağlardan beri, insan topluluklarına yerleşme sahası ve uğrak yeri olmuştur.
“Ayıntap” olarak bilinen eski kent, günümüzdeki Gaziantep’in 12 km. kuzeybatısında, Dülük Köyü ile Karahöyük Köyü arasındadır. Yapılan arkeolojik araştırmalarda: taş, kalkolitik ve bakır dönemlerine ait kalıntılara rastlanmış olması, yörenin Anadolu’nun ilk yerleşim alanlarından birisi olduğuna işaret ediyor.
Bir süre, Babil imparatorluğunun egemenliği altında kalan şehir, MÖ. 1700 yıllarında, Hitit Devletinin bir kenti olur. Dülük şehri ise, Hititlerin önemli bir dini merkezi olduğundan, ayrı bir önem taşır.
Gaziantep ve çevresi; MÖ. 700-546 yılları arasında: Asur, Med ve Pers imparatorluklarının yönetimine girer. Büyük İskender’in, Pers Devletini yıkmasından sonra, Romalıların, MS.636 yılına kadar da Bizanslıların egemenliği altında kalır.
Hz. Ömer zamanında, İslamiyetin Arap yarımadası dışına yayılması için sürdürülen mücadeleler sırasında, İslam ordusu, Gaziantep yöresi ile Hatay’ı Bizanslılardan alır. Böylece: 639 yılında, yöre halkı Müslümanlığı kabul eder. Hemen ardından; kansız ve savaşsız olarak Suriye ve Antakya yöresi de İslam kuvvetlerinin eline geçerek, vergiye bağlanır. İşte, Gaziantep’in ünlü Ömeriye Camisi, o dönemde fethin sembolü olarak yaptırılmış.
1071 Malazgirt Savaşından sonra, bölgede, Selçuklu İmparatorluğuna bağlı bir Türk Devleti kurulur. 1270 yılında, Moğolların istilası ile kent yakılıp yıkılır. Daha sonra Dulkadiroğullarının ve Memlüklerin eline geçer. 1516 yılında; Yavuz Sultan Selim tarafından, Memlüklere karşı yapılan “Mercidabık Meydan Savaşı” ndan (Kilis yakınlarında) sonra, Gaziantep ve yöresi, Osmanlı imparatorluğu yönetimine girer.
Osmanlı döneminde, çok sayıda cami, medrese, han ve hamam yapılır, kent aynı zamanda üretim, ticaret ve el sanatları yönünden de ilerler. 1641 ve 1671 yıllarında yöreyi iki kez ziyaret eden Evliya Çelebi, burada 22 mahalle, 8 bin ev, 100 kadar cami, medrese, han, hamam ve üstü kapalı çarşı bulunduğunu anlatır.
Birinci Dünya Savaşı sonunda, Gaziantep, önce İngilizler ve daha sonra da Fransızlar tarafından işgal edilir. Gaziantep savunması, Ulusal Kurtuluş Savaşı tarihimizde yiğitlik, kahramanlık ve fedakarlığın ulaşılmaz abidesi olmuştur. Bu savunma; eşsiz kahramanlığı ile hem kendini hem de Güneydoğu Anadolu’yu düşman işgalinden kurtaran bir halk hareketi, milli birliğin ve benliğin bir şahlanışı olarak tarihteki yerini almıştır. Dışarıdan yardım almadan, açlık ve sefalet içinde 10 aylık bir direniş. Ama sonunda, Fransızlar, Antep’ten çekiliyorlar. Kurtuluş savaşında halkın göstermiş olduğu üstün kahramanlıklar sebebiyle, şehre 8 Şubat 1921 tarihinde, TBMM. tarafından “Gazi” ünvanı verilmiştir. Böylece de, Antep olan şehrin ismi: “Gaziantep” olmuştur.

YEŞİL ELMAS. ANTEP FISTIĞI:
Yüksek kalorili Antep fıstığı; yörede “Yeşil Elmas” ya da “Yeşil Altın” olarak da adlandırılıyor. Ortadoğu kökenli olan bu bitki: tüm Akdeniz kuşağında, Suriye, Irak, İran, Hindistan ve Türkiye’de yetişiyor. Yüksek ısıya, kuraklığa dayanabilen, kurak toprakların kanaatkar bitkisi Antep fıstığı, ağaç başına, yaklaşık 10 kg. meyve veriyor. Ülkemizde; Güneydoğu Anadolu bölgesinde bolca yetişiyor. Ağacın aynı adlı meyvesi (antepfıstığı/şamfıstık): çoğunlukla, kabuklu durumda ve kavrularak tüketiliyor. Kavrulan fıstığın, kabuğu çatlıyor ve ikiye ayrılıyor. Fıstık içi: şekercilikte, pastacılıkta, helvacılıkta, çeşitli tatlılarda ya da çerez olarak tüketiliyor. Çok besleyici olan Antep fıstığı: yüzde 3.7 su, yüzde 59.4 yağ, yüzde 21.8 protein, yüzde 9.8 azot ve yüzde 2.9 ham lif içeriyor. Antepfıstığı yağında: palmitik asit, oleik asit ve linoleik asit bulunuyor. Dünya antepfıstığı üretiminde, Türkiye, İran’dan sonra ikinci sırada yer alıyor. Antep fıstığının yoğun olarak üretildiği bir diğer yer ise: Siirt. Antep fıstığı daha dolgun olmasına rağmen, Siirt fıstığı daha ince. Siirt fıstığı; kavurma atölyeleri Antep’te olduğundan, kavrulmak üzere Antep’e gönderiliyor. Aralarındaki başlıca fark, biraz önce de söylediğim gibi: Siirt fıstığı, Antep fıstığına nazaran daha küçük ve ince.

GELENEKSEL ANTEP EVLERİ: Gaziantep’in geçmişten günümüze, tarih içindeki oluşumuna bakıldığında, köklü ve zengin bir mimarisi olduğu görülür. Bu kagir yapıların fonksiyonlarının oluşumunda: yörenin iklimi, topoğrafik özellikleri, bitki örtüsü ve sosyal yaşantıları etkili olmuştur. Yazları: çok sıcak geçmesi nedeniyle, mimaride avlu anlayışı hakimdir. Zamanın büyük bir bölümünün avluda geçmesi nedeniyle, buraya “hayat” denilir.
Sokaklar: dar ve gölgelidir. Bazı yerlerde, kabaltı denen altı yol ve üstü konut olan mekanlar vardır. Günümüzde: Kabaltı yapılardan yalnızca 6 tane kalmış. Sokakları: dik olarak kesen, çıkmaz sokaklara da “dehliz” deniliyor.
Antep evleri: yüksek duvarlar arasında, dış mekanlardan mümkün olduğunca soyutlanmış yapılardır. Evlerin; ikinci katında sokağa bakan konsol çıkıntısı vardır ve buna “köşk” denir. Dışı metalle kaplanan bu tür yapılar; köşklü ev diye adlandırılır. Genellikle: iki katlı ve avluya dönük yapılardır.
Sıcak yaz günlerinde; gölgeli mekanlardır. Sofaya açılan odalar; çok işlevli özelliğe sahiptir. Odada: yatakların konulduğu döşeklik, yemek kapları için kübbiye denilen dolap nişleri vardır. Bunlar; nacar denilen çok güzel ahşap işçiliğe sahiptir.

ANTEP KİLİMCİLİĞİ:
Antep kilimlerinin bilinen çeşitleri: baklava dilimleri, habbap ayağı, kuş kanadı, zincir göbek, dirsek göbek, pençe göbek, çarkı felek, parmak göbek, atom göbek. Kilimlerin ham maddesi: öküz, deve ve at tüyü, koyun yünü ve keçi kıllarıdır. Kilimlerde kullanılan ilkel boyalar ise: Siyah, felhani, mavi yeşil boya, cehre sarısı, ceviz kabuğu, cevizi boz, soğan kabuğu, sumak yaprağıdır. Genelde: 69 cm. eninde ve 260 cm. boyunda dokunurlar. Motif olarak: çizgi, nokta ve daireden ibaret motifler ve bitki motifleri kullanılır. Kilim, yalnızca el tezgahlarında imal edilir ve bu işkolunun çok canlı olduğu dönemlerde, Gaziantep’te; 7000 civarında el tezgahı bulunduğu söylenir. 1960’lı yıllarda, tezgah sayısı: 100-150 civarına düşer. Günümüzde ise: motorlu dokuma tezgahlarının yaşama girmesiyle, Antep kilimlerine olan talep azalmış ve el tezgahları yavaş yavaş ortadan kalkmıştır. Günümüzde: genel olarak köylerde, kendi ihtiyaçlarını gidermek amacıyla kadınlar tarafından dokunmaktadır.

KUTNUCULUK:
Kutnu bezi dokumacılığının: tarihi bir değeri vardır. Türkiye’de yalnızca Antep’de dokunan: ipekli bir dokuma türüdür. Ham maddesi: floş (suni ipek) ve pamuk ipliğidir. Tamamen el tezgahlarında dokunur. Geçmişi çok eskilere dayanan kutnuculuk; dünyada, basma sanatı yokken, çeşitli boyalara defalarca batırılarak, kendisine has renk ve motifler verilerek yapılan bir dokumadır.
Kutnu kumaşı; önceleri Halep, Hama ve Humus’ta üretilin, Anadolu pazarını sunulurmuş. Daha sonra, bu ipekli dokumalar, Gaziantep il merkezi ve ilçe köylerinde de üretilmeye başlanır.Kutnu kumaşı; yöresel bir kıyafet olarak kullanıldığı gibi, çeşitli aksesuar, turistik giysi, çanta, terlik, perdelik kumaş ve milli kıyafet olarak da kullanılmaktadır. Kumaşlara çözgü sayısına göre: Kutnu, Alaca ve Meydaniye gibi değişik adlar verilir. Kutnu’nun çözgü sayısı: 4000, Alaca’nın 3000 ve Meydaniye’nin ise 2000 teldir.
Eskiden Gaziantep’te çok yapılan kutnu kumaşı dokumacılığı; son yıllarda yok denecek kadar azalmıştır. İpekli kutnu dokumacılığı el sanatı: gittikçe az ilgi gören bir sanat dalı haline gelmiştir. Binlerce yıldır işlenen kutkunun desen ve renkleri: Türk köylüsünün asırlık renk ve desen kültürünü belirten bir hatıra ve turistlerin ilgisini çeken orijinal bir sanat eseri haline gelmiştir.

ABA DOKUMACILIĞI:
Aba: deve, öküz ve at tüyünden, keçi kılından ve koyun yününden dokunan, özel bir kumaştan yapılan bir erkek giysisidir. Abanın üst rafından, başın; yan tarafından kolların geçmesi için birer delik olup kolları yoktur. Eskiden kumaşın dokunmasında kullanılan tüy, kıl ve yünler: toprak, mor boya, ceviz kabuğu, ceviz kökü, heylangoz yaprağı, sumak yaprağı, meyve, kızılcık otu gibi kök boya denilen boyalarla boyanırmış. Günümüzde ise: suni boyalarla renklendirilmiş polyester iplikler kullanılıyor. Geçmişte kullanım alanı oldukça geniş olan abanın; Suriye ve Arabistan’da giyileni, geniş ve kısa bir şekilde olup, dizden biraz aşağıya inermiş. Abanın dokunuşuna, üzerinde yapılan motiflerin durumunu ve bu motiflerde kullanılan iplerin özelliklerine göre giyenin ekonomik durumu belli olurmuş. Halkın giydiği abalar, daha az motifli ve kaba olarak dokunurmuş. Zenginler ise, çuhadan veya ipekten dokunmuş abalar giyerlermiş. Abalar dokunduğu ipin ve kumaşın rengine, boyuna ve giyildiği yörenin ismine göre isimlendirilirlermiş. Humus Abası, Yerli Aba, Sırmalı Aba, Kıl Aba, Maraş Abası.

ZURNACILIK:
Üflemeli halk çalgılarımızın başında gelen zurna, kalın zerdali ağacından yapılır ve davulun yanında çalınan üflemeli bir çalgı aletidir. Zurnanın tarihi: Orta Asya’ya dayanır. Çok eski zamanlardan beri, bir çalgı aleti olarak bilinir ve yapılır. Zurna: 3 kısımdan oluşur. Baş kısmı: şimşir ağacından yapılır. Ağız kısmı: geniştir. Orta kısmı ise dardır. Zurnanın: 15 deliği vardır. 8 tanesi büyük, 7 tanesi küçüktür. Zurna yapıldıktan sonra; şimşir ağacından yapılan mezik kısmının ucuna, metem denilen uç, zurna çalan kimseler tarafından kamıştan yapılır. Gaziantep’te zurna, sipariş üzerine yapılmaktadır. Bir usta, günde ancak 1-2 tane zurna yapabilir.

BAKIRCILIK:
Gaziantep bakır işlemeciliğinin tarihi çok eskilere dayanır. Bakır eşya: bakırdan ve pirinç diye tabir edilen, bakır ve çinkonun karışımından elde edilen maddeden işlenerek yapılır. Antep bakır işlemesinin özelliği: tek parça olarak imal edilmesidir. Yani: lehim ya da benzeri bir yolla birleştirme yapılmaz. Ev mutfak ve süs eşyası olarak kullanılan el işlemesi bakır mamüllerin işlenmesinde; çakma ve çizme diye bilinen basit yöntemler kullanılın. Ayrıca: yalnızca burada yapılan bir yöntem daha vardır. Bir çekiç ve çelik kalemle, işleme yapılır. Ancak, bu işlemede, bir tek parçanın işlenmesi, haftalarca hatta aylarca sürer. Gaziantep’te imal edilen işleme bakır mamülleri, tamamen el emeği, göz nuru ile yapılmakta, çekiçle kalem dışında hiçbir alet kullanılmamaktadır.

SEDEFÇİLİK:
Bazı deniz hayvanlarının kabuklarında bulunan ve sedefçilikte kullanılan sert beyaz ve gökkuşağı pırıltılı, fosforik özelliği olan maddeye “sedef” bu maddeyi işleyen kişiye de “sedefkar” denir. Asırlardan beri bilinen sedef, zamanın tekniği ve milletlerin sanat anlayışına göre şekil almıştır. Hammaddesi: midye kabuğu, çeşitli teller ve ceviz ağacı olan Sedef ve Sedefkarlık sanatı: Ortadoğu ülkelerinde doğmuş ve 15;’nci yüzyıldan sonra Osmanlılara geçmiştir.
Sedef kakmacılığı: Gaziantep’te 1963 yılında başlamıştır. Bugün, şehirde, 50 sedef atölyesi bulunmaktadır. Bu atölyelerde, daha çok turistik eşyaya yönelik çalışmalar yapılır. Genellikle, Ortadoğu’ya satış yapılır. Gaziantep’te işlenen sedefin %90’ı, dövizle satılmakta ve ülke ekonomisine döviz kazandırılmaktadır.

GÜMÜŞ İŞLEMECİLİĞİ:
Gümüş, insanların takı olarak eskiden beri kullandığı kıymetli bir madendir. Gümüş işçiliğinin şehirde gelişmesinin: Türkmenistan’dan göçüp gelen ustaların payı büyüktür. Gümüş işçiliği: 1980’lerden sonra Türkiye’nin dışa açılması, turizm hareketlerinin başlaması ve teknolojinin yardımıyla hızla gelişmiştir. Günümüzde, şehirde 40’ın üzerinde gümüş atölyesi bulunmaktadır. Bu atölyelerde: yılda ortalama 1.5-2 ton gümüş işlenmekte ve başta İstanbul olmak üzere birçok yere gönderilmektedir.
KUYUMCULUK:
1918 yılında, Medine’den gelen ve aslen Türkistanlı bir usta olan Sait Türkistanlının gayretleriyle, kuyumculuk mesleği, şehirde canlanmaya başlar. Zamanla yetişen Gaziantepli kuyumcular; halka, renkli taşlı, yakut, zümrüt, firuze ve benzeri, renkli taşlı yüzük, çöp, telkari, yılanlı, burmalı, çakma ve benzeri bilezik, kemer ve daha birçok çeşit altın takı imal ederler. Buna rağmen: 1950’li yıllara kadar, altın takılar genel olarak dışarıda imal ettirilip, Gaziantep’te satılırmış.
Kuyumculuğun merkezi sayılan İstanbul ve diğer büyük illerde altından üretilen süs ve takılar, 18 ve daha düşük ayarlı altından takılar üretilip satılırken, Gaziantep’te kuyumcuların ürettiği takılar 22 ayar altından üretilmektedir. Özellikle: son yıllarda Gaziantepli imalatçılar, ürettikleri mamüllere TSE belgeli olduğunu gösteren, kendi damgalarını vurmaktadırlar. Bu işlem, hem esnaf, hem de tüketici tarafından güven içerisinde, altının alınıp satılmasını sağlamıştır. Bugün Gaziantep’te, 400 civarında vitrin kuyumcusu, 60 civarında imalatçı bulunmaktadır.
YEMENİCİLİK:
Yemeni; üstü kırmızı yada siyah deriden; tabanı ise köseleden dikilen, topuksuz ve çok sıhhatli olan ayakkabılara denir. Gaziantep’te yemeniciliğe “Köşkercilik” ve yemenicilere ise “köşker”, yemeni ustalarına “köşker ustası” denir. Köşker kelimesi, Farsçadan “ayakkabı yapan” anlamına gelir. Yemeni, ilk defa Yemende, Yemen-i Ekber isimli bir kimse tarafından yapılmış ve kendi ismini vermiştir. Daha sonraları, Yemeni, Yemen’den Halep’e, Halep’ten de Güneydoğu Anadolu’ya intikal etmiştir.
Yemeni imalatında kesinlikle plastik kullanılmaz. Tüm dikişler elle yapılır. Ökçesiz olup, tersinden dikilir. Düz tarafı çevrilir ve asıl giyilecek durumunu alır. Ayaktaki mantar ve nasıl oluşumunu, ayak parmakları arasındaki pişikleri önler. Yemeninin üst tabanı ile alt tabanı arasındaki kil; insan vücudundaki elektriği toprağa verir ve insan vücudunu rahatlatır. Ayakta koku yapmaz. Çünkü gözenekli deriden yapıldığından teri dışarı verir. Yemeniler renklerine, büyüklüklerine ve şekillerine göre ad alırlar.

GAZİANTEP YEMEKLERİ:
Gaziantep’te çeşitli kültürlerin buluşması nedeniyle oluşan zengin mutfakta, yaklaşık 252 çeşit yemek türü var. Akla ilk gelen yemekler arasında: kebap çeşitleri bulunuyor. Bilinen türler dışında yapılan diğer kebaplar ise: yeni dünya (bu kebap yalnızca Nisan ve Mayıs aylarında bulunabiliyor) , sebzeli, ayva, elma, firenk, simit, patlıcan, kazak, kabak, Kilis, ekşili, mantar, yoğurtlu ve tas kebapları olmak üzere, 32 tür kebap yapılıyor.
Ayrıca: 26 çeşit köfte, 27 çeşit pilav, 15 çeşit dolma, 26 çeşit etli yemek, 15 çeşit turşu ve 22 çeşit helva varmış. Yoğurt yemeklerinin de, hatırı sayılır bir yeri olduğu söyleniyor. Yoğurt yemeklerinden ilk akla gelenler ise: çağla aşı, orman, sahte yuvarlama, bakla, çiğdem aşı, bezelye, elma aşı, fasulye, kabak, keme köfte, mantar, patates, soğan ve yuvarlama.
Gaziantep mutfağının en önemli özelliklerin den biri: yemeklerde et olarak koyun etinin kullanılmasıdır. Etin, belli bölgeleri; yapılacak yemekte iyi sonuç verir. Örneğin: budun iç kısımlarından yapılan köfte: daha iyi tutar. Küşlemesi yapılan kebap, çok yumuşak olur. Kasaplar, koyunun hangi bölgesinin etinin, hangi yemekte daha iyi sonuç vereceğini bildikleri için, bundan 25-30 sene önce et almaya gelenlere, hangi yemeği yapacağını sorar ve ona göre et verirlermiş. Ekşili Daralık Tavası, Et Paçası, Kelle Paça, Tavuk Paçası, İncik Haşlaması, Paşa Köftesi, Sebzeli Tavuk Kızartması, Beyran, Fırında Tavuk ve diğerleri.

Gaziantep’te yapılan yoğurtlu yemekler, üzerine yoğurt dökülerek yapılan yemekler değildir. Bu yemeklerin özelliği: yoğurtlarının ayrıca pişirilerek yemeğe katılmasıdır. Bu şekilde yapılan yoğurtlu yemekler: Çağala Aşı, Orman, Sahte Yuvarlama, Sarımsak Aşı, Şiveydiz, Yoğurtlu Bakla, Yoğurtlu Bezelye, Yoğurtlu Çiğdem Aşı, Yoğurtlu Elma Aşı, Yoğurtlu Fasulye ve diğerleri.
Bölgeye has serinletici içecekler: Miyan şerbeti, Tah şerbeti, Urmu Dut Şerbeti, Gül şurubu, Limonata, Üzüm suyu, Pekmez Şerbeti, Koruk Şerbeti, Karbanbaç, Haytalı.
Evet: Gaziantep yemeklerinin ve tatlılarının yapılışından, sunuluşuna kadar tüm merhalelerin görülebileceği otantik ve çağdaş lokantalar şehirde mevcut.

Son olarak: neler yiyebileceğiniz konusunda, yine bazı öneriler: Alacak çorba, Altı Ezmeli Kebap, Arap köftesi, Beyti Kebabı, Börk Aşı, Çağla Aşı, Cağırtlak Kebabı, Doğrama, Ekşili Taraklı Kebap, Erik Tavası, Firik Plavı, Kavurma, Kuşbaşı Kebap, Küşneme, Lahmacun, Oruk Kebabı, Patlıcan Kebabı, Sarımsak Kebabı, Şiveydiz, Soğan Kebabı, Yeni Dünya Kebabı, Yuvarlama ve elbette sonunda tatlı olarak: baklama ve şöbiyet.
xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx
NE SATIN ALINIR:
Geleneksel el sanatlarından: sedef kakma, kutnu kumaşı, bakır işlemeleri, yemeni, Antep işleri ve Gaziantep baklavası, Antep fıstığı, tatlı sucuk ve pestil, kırmızı biber ve baharat satın alabilirsiniz. Özellikle: buraya özgü kuru baklava alıp, hediyelik olarak yakınlarınıza götürebilirsiniz.
xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx
ÇEVRE GEZİLERİ:
DÜLÜKBABA TURU:
İl merkezine: 4 km. uzaklıkta bulunan: Orman İşletme Müdürlüğüne ait: Dülükbaba Orman İçi Dinlenme Yeri; doğa yürüyüşü yapmaya, kamp yapmaya, pikniğe elverişli ve günübirlik gidilip dinlenilecek bir yerdir.
YESEMEK TURU:
İslahiye İlçesine: 24 km. uzaklıktadır. Dünyanın ilk Açıkhava heykel atölyesi olarak bilinir. Yesemek Açık Hava Müzesinin karşısında bulunan Tahta Köprü Barajının kıyısında piknik yapılabilir. (Yesemek antik bölgesine ait ayrıntılı gezi yazısını, yine bu sitede, İslahiye ilçesine ait sayfada bulabilirsiniz.)
RUMKALE TURU:
Yavuzeli İlçesinin Kasaba köyünde bulunan ve Fırat nehri ile Merziman çayının birleştiği yerdedir. Görkemli duruşu ile insanları büyüler. Bu kale gezilebilir, Fırat ve Merziman çayı kıyısında doğayla iç içe su çağıltıları arasında dinlenmek, piknik yapmak için günübirlik olarak gidilebilir. (Rumkale ile ilgili ayrıntılı gezi yazısını, yine bu sitede, başka bir başlık altında bulabilirsiniz.)

ZEUGMA TURU:
Şehre 60 km. uzaklıktadır. Nizip ilçesi sınırları içindedir. Tarihte kendi adına para bastıran Zeugma şehri harabeleri, günübirlik gezilebilir. Fırat kenarında, yeşillikler arasında piknik yapılabilir. (Zeugma bölgesine ait ayrıntılı gezi yazısını, yine bu sitede, Nizip ilçesi sayfasında bulabilirsiniz.)
xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx
GEZİLECEK YERLER:

TAHMİS KAHVESİ:
Gaziantep’in tarihi yapıları içinde, 100 yıllık bir klasik. Kozluca Mahallesi, eski buğday arsasının kuzeyinde bulunuyor. “Tahmis” kelime anlamı olarak: kökeni Arapça. Osmanlıcaya da buradan girmiş. Kelime anlamı: “kavrulmuş ve öğütülmüş kahve satan yer” demek. Tahmis’in sonu “sin” ile biterse, ateşte kızdırıp kavurma kahve satılan yer anlamına geliyor. Eğer sonu “sat” ile biterse, “dövülmüş kahve satan yer” anlamında kullanılıyor.
Tahta sandalyeleri, asma katıyla günün yorgunluğunu atmak için bir bol köpüklü kahve içilebilecek yer.
Sabahın ilk ışıkları ile kapılarını yeni güne açan Tahmis Kahvesi: yılların eskitemediği yüzlere ev sahipliği yapıyor. Kahve içmek, nargile fokurdatmak ya da yarenlik etmek isteyenlerin mekanı. Gün görmüş masaları, asma katı ve başka hiçbir yerde soluyamayacağınız havasıyla görülmeye değer. Bol köpüklü bir menengiç kahvesi, damağınızda hoş bir tat bırakacaktır. Keyifli sohbetler yapılıyor, memleket sorunları tartışılıyor, çaylar yudumlanırken tavla, okey ve kağıt oyunları oynanıyor. Eski semt kahveleri gibi, giderek yaygınlaşan cafe kültürüne direnircesine, dimdik ayakta kalma mücadelesi veriyor.
Tahmis isminin: Kurtuluş Savaşı öncesi, Antep’i işgal eden İngilizler tarafından verildiği konusunda söylentiler var. İngilizler, işgal günlerinde burada konaklamış ve İngiltere’de ki “Thaimes Nehri” ile bağlantı kurarak, buraya kısaca “Tayms” demişler. Ancak: kahvehane müdavimlerinin anlattıklarına göre; kahvehanenin ismi ile İngilizler’in hiçbir bağlantısı yok. Burası; işgalden önceki yıllarda da “Tahmis Kahvesi” olarak anılmakta imiş.
Evet: Tahmis Kahvesi: uzun yıllar “Lokuslu Kahvehane”, “Tömbekici Kahvehanesi” olarak da anılmış. Cumhuriyetin ilan edildiği yıllarda, Halkevinden sonra bilinen en büyük salon olması nedeniyle, toplantı salonu olarak da uzun yıllar birçok olaya tanıklık etmiş.
Kahvehane: özellikle Ramazan aylarında, farklı bir havaya bürünüyormuş. Günümüzde kullanılmayan, kahvenin asma katı, yani yazlık bölümü: ramazan aylarında ve özel günlerde, musiki ve gösteri sanatına uzun yıllar ev sahipliği yapmış. Özellikle: hikayeciler ve karagöz ustaları, kahvehaneyle bütünleşmiş bir geleneğe dönüşmüşler.
Evet, son olarak: Gaziantep’e yolunuz düşerse, burada küçük bir mola verin derim. Asırlık kahvenin gün görmüş masalarından birine oturup, bölgeye has menengiç kahvenizi söyleyin, nargilenizi fokurdatın.
ZEUGMA MOZAİK MÜZESİ:
Şehitkamil bölgesindedir. Giriş ücreti: 5 TL. Pazartesigünleri hariç, her gün saat: 10.00-17.00 arasında açıktır.
Müze: 9 Eylül 2011 tarihinde ziyarete açılmıştır. 1700 m. karelik kapalı alanı bulunan müze, mozaik alanında, dünyanın en büyük müzesi olarak öne çıkmaktadır. Toplamda: 50-55 milyon dolarlık bir yatırım yapılmıştır. Eski bir “rakı
fabrikası” büyük uğraşlar sonucu, müze binasına dönüştürülmüştür. Ama, Cumhuriyet tarihinin en büyük müzesidir.
Müze: gerek teknolojisi ve gerekse mimarisi olarak, muhteşem güzel bir müzedir. Görkemli girişindeki dev heykeller Almanya-Bergama Müzesi girişini anımsatmaktadır. Bu dev heykeller: Kommagene kralı Antiokhos’un,
hükümranlığını pekiştirmek ve yönetim planını oluşturmak amacıyla yaptırdığı, Herakles ve Helios betimli anlaşma stelleridir. Bu iki kabartmanın ortasında ise, Herakles ile Antiokhos’un tokalaşmasını gösteren stelin arkasında bir
yazıt var. Bu yazıt: bir cam üzerine “Türkçe” ve “İngilizce” yazılıdır.
Müze binası: 3 blok olarak yapılmıştır. Bunlar: Mozaik Müzesi, Arkeoloji Müzesi ve Sergi-konferans salonudur.
Girişte: önce, bir odada: görevliler tarafından: müze ve Zeugma tarihini anlatan 12 dakikalık bir belgesel gösteriliyor. Belgesel Türkçedir. Ama: belli bir sayıda yabancı ziyaretçi olunca, belgeselin İngilizce olanı da gösterilebiliyor.
Evet, muhteşem bir müze. Çünkü; buraya girdiğinizde, sanki sırf bu eserler yani mozaikler için, bu müzenin yapıldığını düşünüyorsunuz. Ayrıca: müzenin, Tunus’taki Bardo Müzesinden daha öne çıktığı düşünülüyor. Çünkü, daha büyükmüş. Mozaiklerin sergilendiği kapalı alanın büyüklüğü: 30 bin m. karedir. Müze koleksiyonunda: 1450 m. kare mozaik, 140 m. kare duvar resmi, 20 sütun, Roma dönemine ait 4 çeşme, 4 kireç taşı heykel, bronz Mars heykeli, Mezar stelleri ve lahitler bulunmaktadır. Ayrıca: restore edilmeyi bekleyen, 1000 m kare civarında mozaik bulunduğu söyleniyor. Bunlar da restorasyon sonucu sergilenince, müze, 2500 m. karelik bir mozaik koleksiyonuna sahip olacaktır. O zaman, resmen “Dünyanın en büyük mozaik müzesi” durumu resmen kesinleşecektir.
Müzeye girince, karşınıza, ilk çıkan objeler: Euphrates ve Poseidon villarıdır. Duvar resimleri, mozaikler, çeşmeler, sütunlar ve duvarlar, 2000 yılındaki kazılarda bulunan veriler doğrultusunda, orijinal yerleşim şeklinde ve boyutlarında sergilenmektedir.
DİONYSOS’UN DÜĞÜNÜ:
Müzedeki en önemli mozaiklerden birisidir. 1997 yılında ilk bulunduğunda, korunması için “demir kafes” içine alınmıştır. Ancak: hırsızlar, tünel kazarak mozaiğin düğün sahnesini çalmışlardır. Günümüzde, kalan kısım, müzede sergileniyor.
Ancak: “Dionysos’un düğünü” adlı eşsiz eserin, 1997 yılında çalınarak yurtdışına kaçırılmış bölümleri, lazer ışıklandırması ile canlandırılarak, görüntü tamamlanmıştır. Çalınan bölümlerin nerede olduğu bilinmiyor. Bu nedenle, mozaik üzerine eksik bölümlerin fotoğrafları yansıtılıyor ve böylece, çalınan bölümlerin nerede olduğunu bir bilen çıkar diye bir umut
varmış.
Müzede: mozaiklerin birçoğunun altında, bilinen hikayeleri yani mozaikte bulunan kompozisyon yazılı olarak anlatılmaktadır.
Müzenin en büyük özelliklerinin başında: yıllar boyunca, mozaiklerden çalınan parçaların lazer sistemiyle ışıklandırılarak tamamlanması ve ziyaretçiye, tam bir görüntü yansıtılmasıdır.
Zeugma şehrinde: şehrin sular altında kalmasıyla, sular altında kalan bir kısım mozaik: yine ışıklar yardımıyla yere yansıtılıyor. Üzerlerinde ise, sanal: su ve balıklar canlandırılmış. Çocuklar, bu sanal havuzdan büyük keyf alıyorlar ve buradan çıkmıyorlar. Yere yansıtılan bir sistemle, gölün içinde kaçışan balıklar görülüyor.
MARS HEYKELİ:
Mozaikler yanında, müzenin en değerli eserlerinden biri: Savaş Tanrısı “Mars heykeli” dir. Bronzdan yapılmıştır. 2000 yılı kazılarında, Poseidon villasında bulunmuştur. Heykelin, MS.256 yılında, Sasani saldırıları sırasında, Poseidon villası içine saklandığı tahmin edilmektedir. Çünkü, gerçekte bir meydan heykelidir. Zeugma’nın koruyucusu ve meydan heykeli olarak
kullanılmıştır. Heykel: 1.45 metre yüksekliğindeki heykel: 6.60 metre yüksekliğinde bir sütun ve 30 cm.
lik bazalt bir kaide üzerine yerleştirilmiştir. Müze içinde heykel öyle bir yere yerleştirilmiştir ki, müzenin her yerinden görülebilmektedir.
İKİNCİ KAT:
Müzenin ikinci katının en önemli eseri “Çingene kızı” mozaiğidir. Ayrıca: Doğu Roma dönemi kilise mozaikleri ve MS.6’ncı yüzyıla kadar devam eden mozaikler sergileniyor.
Burada, ayrıca bir de “oyun bölümü” var. Bu bölümde: bir ışıklı masada, sanal kumları kazıyarak çıkardığınız mozaik parçalarının hangi esere ait olduğunu bulmaya çalışıyorsunuz. Başka bir elektronik masada ise, yine kendi mozaiğinizi yapabiliyorsunuz.
Dokunmatik bir ekrandan: müzenin haritasını görüp, eserler hakkında bilgi almanız da mümkündür.
ÇİNGENE KIZI:
Mozaik bölümünde, müzenin ikinci katında, birinci bölümde: dünyaca ünlü “Çingene kızı” mozaiği sergileniyor. Mainad mozaiği olarak da bilinen eser: özel bir odadadır. Bu oda, labirent şeklinde, içerideki ışıklandırma ile, özellikle Çingene kızının hüzünlü bakışlarına vurgu yapılıyor. Aslında, mozaiği ilk bulan arkeolog tarafından buna Çingene kızı denilmiştir. Aslında, bunun kız mı erkek mi olduğu tartışılıyor.
Bu mozaikte, Çingene kızı: hüzünlü gözlerle boşluğa bakmakta, alnında ikiye ayrılan dağınık saçını, şeffaf başlık örtmektedir. Masum yüzü, dolgun elmacık kemikli olarak tasvir edilmiştir. Gözleri, 360 derece etrafına bakabilmektedir. Başlığı ve alnının kısa olması nedeniyle, ilk bulunduğunda “Çingene kızı” olarak adlandırılmıştır. Saçlarını ikiye ayırması,
gözleri ve burun yapısı ile, bazı arkeologlar tarafından “Büyük İskender” olarak tanınmaktadır. Her kim olursa olsun, insanın yüreğine dolan hüzünlü gözleriyle, Zeugma’nın simgesi olmuştur.
Bu mozaiğin çevresi, kaçak kazı yapanlar tarafından tahrip edilmiştir. Çingene kızının yüz kısmı, şans eseri, kaçakçıların elinden kurtarılmıştır. Bunun yanında, Belkıs köylüleri, özellikle: 1950-1970 yılları arasında, burada yoğun kaçak kazılar yapıldığını ve bulunan mozaiklerin, develere yüklenerek Suriye’ye götürüldüğünü söylemektedirler. O dönemde,
kaçakçılar, mozaikleri kaldırma tekniğini bilmediklerinden, buldukları mozaikleri, parçalar halinde söktükleri için, çoğu mozaikler, tahrip edilmiştir. Çingene kızı mozaiği: 1998 yılı kurtarma kazılarında, Çingene kızı evinde ele geçirilmiştir. MS.2’nci yüzyılda yapıldığı düşünülmektedir.
MÜZENİN DIŞI:
Burada, iki dükkan var. Bunlarda: hem hediyelik eşya satışı yapılıyor ve aynı zamanda kafeterya görevi görüyor.
Bu dükkanlarda satılan hediyelik eşyalar arasında: yap-bozlar, kalem, bardak, anahtarlık, kitap gibi objeler var.
ARASTA:
Şehrin en çok ilgi gören yerlerinden biridir. Çarşının içinde yok yok. Nalburlar, bakırcılar, aktarlar ve iplikçiler; sıra sıra dizilmiş. Gaziantep’te, 1963 yılından bu yana yapılan sedefçilik ise hala burada sürdürülüyor. Bakırcılar çarşısında, eşsiz usta işi ürünler bulabilirsiniz.
Burada Şeker Han var. Ne zaman yapıldığı konusunda bilgi bulunmayan han; oldukça düzgün kesme taşlardan yapılmış. Oldukça gösterişli bir giriş portalı var. Odaları: ortadaki bir avlunun çevresinde sıralanmış. Bu avlu çevresindeki odaların önünde revaklar ve üst katın revaklarını taşıyan direkler var.

ZİNCİRLİ BEDESTEN:
Halk arasında, kara basamak bedesteni olarak da bilinir ve günümüzde et hali olarak kullanılmaktadır. İçinde 80 dükkan bulunan bedestenin 5 kapısı var. Üstü kapalı ve tek katlı bir yapıdır. Daha sonraları, üzerine bir kat daha yapılarak Adliye olarak kullanılmıştır. Ancak, 1957 yılı yangınında bu bölümü; yanarak tamamen yok olmuştur.

KEMİKLİ BEDESTEN:
19’ncu yüzyılda, Müftü Hacı Osman Efendi tarafından yaptırılmıştır. Her biri: 15 x 60 metre ebadında olan iki bölümlü, dikdörtgen planlı ve kesme taştan yapılmış bir yapıdır. Temel kazısı sırasında kemik bulunduğu için, adına halk tarafından “kemikli bedesten” denmiş ise de, asıl adı “Mecideye Bedesteni” dir. Çatısı: oval şekilde yapılmış olan bedestenin, doğu ve batı bölümlerinde, ikişer girişi vardır. İçinde 72 dükkan bulunmaktadır.

KURTULUŞ CAMİİ:
1892 yılında kilise olarak inşa edilen ve daha sonra camiye dönüştürülen yapı; Tepebaşı mahallesinde. Özgün mimari özelliklerini koruyan yapı, Gaziantep’in en büyük camilerinden biridir.
Evet: camide; köşeler ve pencere silmeleri: yöresel siyah ve beyaz taştan yapılmıştır. Dikdörtgen planlı, Haç biçimindeki caminin içi: mihraba dik sütunlarla üç sahaya ayrılmıştır. Haçın kolları; dıştan alınlık şeklinde, içten de çarpraz tonozlarla örtülmüştür. Ana mekanın ortası yuvarlak, kasnaklı, oldukça yüksek kubbelidir. Kesme taştan yapılan duvarlar üzerinde: ilk iki sırada sivri kemerli, üst sırada da yuvarlak pencereler var. Yapının üzeri: kırma bir çatı ile örtülmüş.
Mihrap; dikdörtgen bir niş şeklinde, dışarıya çıkıntılı. Yapı: ana hatları itibarıyla, Gotik üslubu yansıtıyor. Sonradan eklenen minare: kare kaide üzerine, yuvarlak gövdeli ve tek şerefelidir.

ÖMERİYE CAMİİ:
Düğmeci mahallesindedir. Antep’in en eski camisidir. 1210 yılında tamir geçirdiği, kayıtlarda yazmaktadır. Caminin kimin tarafından yapıldığı tam olarak bilinmemekle birlikte, Halife Hz. Ömer zamanında yapıldığı, ya da Hz. Ömer’in kızından olma torunu Emevi Halifesi Ömer bin Abdülaziz tarafından yaptırıldığı söylenmektedir.
Caminin taç kapısı ve mihrabı: ak-kara taşlarla örülmüştür. Minare şerefesinin korkuluklarında, oyma taş işçiliğinin güzel örnekleri görülür. Hatta, minarenin bedeninde Antep Savunmasının dehşetli günlerinden kalma, mermi ve şarapnel parçalarının izlerini görmek mümkündür.
Halk arasında anlatılan bir rivayete göre: bu cami, her yıl tabana doğru çökmekte ve toprağa gömülmektedir. Tamamen battığı zaman, kıyametin kopacağı gibi söylentiler vardır.

GAZİANTEP ARKEOLOJİ MÜZESİ:
Yazının hemen başında belirtmek istediğim bir not: şehirde, ”Zeugma Müzesi” açılınca, buradaki mozaikler, yeni açılan müzeye taşındı. Bu yüzden: bu müzede mozaik yok. Ancak, elbette burası yanlızca mozaiklerden ibaret bir müze değil, yani mozaikler gitti diye, şehir ziyaretinizde, burayı gezmeyi sakın ihmal etmeyin.
Evet, girişte; uzun bir salon var. Burada: genellikle geçici ve periyodik olarak değişen konuları yansıtan sergilemeler yapılıyor. Resim ve karikatür meraklılarını, müzeye çekmek için “arkeoloji” konulu, bir karikatür sergisi var. Ayrıca: tıp, eczacılık, kimya ve kozmetik meraklılarına hitap eden “Antik dönemde Tıp Aletleri” konulu iki vitrin bulunuyor.
Bu salondaki önemli bir bölüm de: Nostalji Vitrinleri. Burada: ülkemiz müzelerinde, ilk kez olmak üzere, 1864 yılında, bakır plaka üzerine çekilmiş ilk fotoğraflar ve 1910 yılında, ilk modellerden başlayarak günümüze kadar gelen, “Fotoğraf makinalarının Tarihi Gelişimi” isimli, 120 parçayı aşkın fotoğraf makinesı ve aksesuarı koleksiyonu sergileniyor.
Takip eden bölümde: Kronolojik Salon var. Bu salonda: Anadolu ve Gaziantep’deki antik yerleşim yerleri ve kazı merkezleri, büyük panolardaki haritalarda tanıtılıyor ve Gaziantep bölgesinin kronolojisi veriliyor. Birinci bölümde: Tabiat Tarihi vitrini var. İkinci bölümde ise: Akamenid, Pers, Helenistik ve Kommagene ile özellikle Roma döneminden kesitler sunan vitrinler bulunuyor.
Bu salondaki bir vitrinde: bir Mamut’un iskeletine ait kemikler ve içi doldurulmuş bir Krokodil de sergileniyor.

Sonra; Küçük buluntular ve Sikke Salonu var. Burada: insan ve hayvan heykelcikleri, kült eşyaları, figürinler, damga ve silindir mühürler, süs iğneleri, bilezik ve tokalar ile fibulalar, yüzük taşları ve klasik döneme ait kil mühür baskıları ile altın ve gümüş ziynet eşyaları sergileniyor. Burada, müzenin en öne çıkan objeleri: mühürler. Dünyanın en büyük mühür koleksiyonu, bu müzede bulunuyor ve ziyaretçilere sergileniyor.
Ayrıca: sikkenin basım ve devirlere göre belirlenen özellikleri ile zaman içindeki değerlerini belgeleyen bilgi panosu var. Yanındaki vitrinde de, Grek, Helenistik, Roma ve Bizans devirleri ile Türk-İslam Dönemi ve Osmanlı çağına ait altın-gümüş ve bronz sikkeler ile Osmanlı dönemi nişanları sergileniyor.
Müze Bahçesi: Müzenin ön bahçesinde: Hitit ve Geç Hitit dönemi cenaze ziyafetlerini betimleyen bazalttan kabartmalı steller var. Yan bahçesinde ise; çoğunluğu Belkıs/Zeugma kökenli, Roma dönemi erkeğini simgeleyen kartal, kadını simgeleyen yün sepeti motifli mezar taşları sıralanmış. Ayrıca: dört adet, Roma dönemi lahit de bahçede.
Evet; Gaziantep müzesi bundan ibaret. Nisbeten güzel bir sergileme sunulan, bol eserli bir müze. Merakı olanlara önemle gitmelerini tavsiye ederim.
PLANETARİUM-GEZEGEN EVİ:
Şehir merkezinde, 100. Yıl Parkı içindedir. Yani, güzel bir parkın içinde, dev bir cam bina ve tepesinde kocaman bir portakal gibi bir şey var. 5000 m. karelik bir alan üzerinde, 1500 m. kare yeşil alan ve 3500 m. kare kapalı alan var. Her gün, saat: 10.00-18.00 arasında ziyarete açıktır. 25 Mart 2010 tarihinde açılmıştır. Giriş ücretlidir. Tam: 2.5 TL ve öğrenci: 1 TL. dir.
Burada: her yaştan, birçok ziyaretçi “evrenin sırları” nın deneylerinin canlandırıldığı ve ayrıca kendilerinin de dahil olabileceği ışıklı, maketli oyunlarla eğleniyorlar. Bunun yanında, buranın esas fonksiyonu, özel olarak tasarlanmış bir sinema salonu denebilir. Salonun perdesi: yarım küre şeklindeki, kubbe ekrandır. Görüntüler, karanlık salonda, 10.8 metrelik çapı olan kubbenin iç yüzeyine yansıtılarak, 77 koltuklardaki izleyicilere, uzay boşluğunda bir gezi yaptıkları hissi veriliyor. Koltuklar, gösteri sırasında, yatar şekilde tasarlanıyor. Bu uygulamayı, daha önce Amerika-Chicago şehrinde görmüştüm.
Bu sinema salonunda, özellikle NASA tarafından hazırlanan kısa filmleri izleyebilirsiniz.
Müze çıkışında: Vagon kafe görülüyor. Özel yapım bir trenin vagonlarında çay ve kahvenizi içebiliyorsunuz.
BAYAZHAN-KENT MÜZESİ:
Bayazhan, tarihi özellikleri olan bir yer. 1904-1909 yılları arasında, Bayaz Ahmet Ağa tarafından, taş ustalarına yaptırılmıştır. I. Dünya savaşı sırasında, şehri işgal eden İngilizler, burası karargah olarak kullanmışlardır. Ayrıca, yıllarca hapishane olarak kullanılmıştır. Şehirdeki ilk sinema filmi, yine burada gösterilmiştir. Han: 2005 yılında, Belediye bünyesine alınmıştır. 2009 yılında ise restorasyonu tamamlanarak, üst katı: Gaziantep Kent Müzesine dönüştürülmüştür. Alt katında ise, yine çeşitli tesisler bulunmaktadır.
Burada: 2 restoran, 1 kahve evi ve yöresel ürünlerin satıldığı 8 dükkan bulunmaktadır. Ayrıca: büyük bir avlu ve teras bulunuyor Ayrıca, arka tarafta otopark var. Ayrıca, sanat galerileri var. Akşamları ise, orta bölümde ateş yakılıyor. Burada, birçok konser veriliyor. Toplu eğlenceler düzenleniyor. Örneğin: yılbaşı eğlencesi.
Kent Müzesi derseniz: 2009 yılında hizmete açılmıştır. Kent Müzesi girişi: 1 TL. Girişte bir kulaklık veriyorlar. Müzede: kentin tarihi, kültürel yapısı, yemekleri, sedef kakmadan kutnu adlı kumaşına, baklavasından fıstığına, şehrin çeşitli kültürel etkinlikleri anlatılıyor. Ayrıca, müze içindeki yapılar maketi ve kent rehberiyle, şehre gelen ziyaretçilere, şehir tanıtılıyor.
Hemen girişte ise, bir kulaklık veriliyor. Bu kulaklık ile gezerken: herhangi bir odaya girdiğinizde, oda hakkında ayrıntılı bilgiler veriliyor.

HASAN SÜZER ETNOĞRAFYA MÜZESİ:
İl içinde, Bey Mahallesinde bulunuyor. 1985 yılında, çok harap bir durumda iken, işadamı Hasan Süzer tarafından satın alınmış, yakın zaman önce restorasyonu tamamlandıktan sonra, “Hasan Süzer Etnoğrafya Müzesi” olarak kullanılmak şartıyla, Kültür ve Turizm Bakanlığına bağışlanmış ve Gaziantep Müzesinde bulunan Etnografya bölümü, bu binaya taşınarak sergilenmeye başlanmıştır. Bulunduğu mahalle: yüksek duvarlar, taş evler ve arnavutkaldırımları ile dikkat çekiyor. Hatta: şehrin bu kısmında, tabelalar, bir karar alınarak tarihi duvarlara çakılmamış ve özel bir şekilde işlenmiş görülüyor. Müze, zaten bu bölgede kafe ve konak-otellerin arasındadır.
Bina: 3 kattan oluşmaktadır. Üç girişi vardır. Müzede: Antep şehrinin ev hayatını anlatan modeller, nispeten amatör görünseler de; yinede hoş. Özellikle, görmenizi önereceğim: yeraltında su küplerinin ve kuyunun bulunduğu mahzen ve geniş avlu. Bu bölümler, gerçekten muhteşem, güzel.
Evet müze gezimize devam ediyoruz. Ön cephesindeki işlemeli büyük kapıdan “hayat” denilen orta bahçeye, küçük kapıdan ise “selamlık” denilen bölüme geçilir. Hayatın güneybatı köşesinde: üst katında oturma odası, alt katında ocaklık ve tuvaletin bulunduğu, iki katlı müstakil bir bina daha yer almaktadır. Bu bölüm: evin hizmetkarları tarafından kullanılmıştır. Hayat: ince bir taş işçiliğinin eseri olan, renkli taşlarla kaplanmıştır.
Bodrum katları; birbiri içine geçme, iki ayrı mekandan ibarettir. İkisi arasında, yaklaşık 2 metre kot farkı vardır. Tamamen yerli kayaya oyulmuş mağara görünümündeki bodrum katta; pekmez ve zeytinyağı depolamaya yarayan küpler, erzak depolamaya yarayan bölümler ve su kuyusu var. Bu bölümde, ayrıca büyük bir dokuma tezgahı da bulunuyor.
Zemin katta: iki oda, ocaklık denilen mutfak, evin hamamı ve bu mekanın ısınmasını sağlayan ocaklar ve iki farklı taraftan birinci kata çıkan merdivenler var. Hamam: Türk hamamı özelliklerini taşımakta, külhandan gelen ve alttan geçen duman vasıtasıyla ısınmaktadır. Girişin sağında bulunan oda; tandır odası. Adını, tandır denilen gömme bir taş ocak üzerine konan bir kürsü ve onun üzerine örtülen geniş bir yorgandan oluşan, mahalli bir ısınma sisteminin, burada bulunmasından alır.
Birinci katta: sofada, taş işçiliği ve boyalı tezyinatı ile dikkati çeken bir çeşme ve Hayat’a bakan üç ayrı oda var. Odalardan birisi: gelin görme odası, diğeri günlük yaşamın sürdürüldüğü iş odası, üçüncü oda ise erkek misafirlerin ağırlandığı selamlık bölümü olarak tanzim edilmiştir.
İkinci katta yer alan odalardan ikisi: ev sahibine ait harem bölümü olarak düzenlenmiştir.
Üçüncü katta; terasa geçişi sağlayan camekanlı bir oda ve güvercinlik bulunur. Bu bölüm, günün yorgunluğunun giderildiği sakin bir köşe olarak canlandırılmıştır.
Bina içinde bulunan bölümler: günlük yaşamdaki fonksiyonlarına göre, yörenin eşyası ile donatılmış, mankenlerle teşhire canlılık ve gerçekcilik verilerek hizmete sunulmuştur.

MEDUSA CAM ESERLERMÜZESİ:
Gaziantep kalesi altında, tarihi kır kahvesinin hemen karşısında, eski bir Antep evinin alınıp, restore edilmesiyle oluşturulmuştur.
Müze binası: 6 odadan oluşmaktadır. Roma döneminden ve İslam tarihinden kalan, tarihi camlar sergileniyor. Ayrıca, içinde üflemeli cam ocağı gösterileri yapılıyor ve antik mücevher tasarımı bulunuyor.
Gaziantep şehrinin ilk özel müzesi. Gaziantep’de yaşayan bir ev kadını; koleksiyonunda biriktirdiğin, tarihi eserlerin, evine sığmaması üzerine, satın alarak restora ettirdiği tarihi Antep evini, müze haline getirmiş. Gaziantep’de yaşayan, 2 çocuk annesi bayan; uzun yıllardan bu yana, eşiyle birlikte: cam, porselen, el işi örtüler üzerine koleksiyon oluşturmuş ve 1500’e yakın esere sahip olmuş.
Evet, müzede neler görebilirsiniz. Cam eserler, porselenler, el işi örtüler var. Bir bölümü ise: kuyumcu dükkanı. İstanbul Kapalı Çarşıdan gelen bir kuyumcu ustası, Mardin Midyat’tan gelen bir telkari ustası var. Ustanın: kiremit işleme, masa üstünde alevle cam boncuk çalışması, mücevher tasarımı, müzeyi ziyaret edenlerin ilgisini çekiyor. Müzede; kafeterya ve tarihi eserlerin sergilendiği 5 ayrı bölüm var. Müzede sergilenen 1500 civarındaki cam eser: gömüklerden elde edilmiş Roma, İslam dönemi eserleri.
Son olarak: müzede, camın işleme tekniğini gösteren gösteriler yapılıyor. Dönemler halinde, cam üfleme, masa üstü cam boncuğu, nazar boncuğu konusunda kurslar açılıyor.

GAZİANTEP KALESİ:
Şehir merkezinde bulunuyor. Türkiye’de ayakta kalabilen kalelerin en güzel örneklerinden birisidir. Alleben Deresinin güney kenarında, yaklaşık 25-30 metre yükseklikte, hemen herkesin dikkatini çeken bir tepe üzerindedir.
Ne zaman ve kimler tarafından yapıldığı hakkında bilgi yok. Ancak; kalkolitik dönemden itibaren üzerinde yaşandığı biliniyor.
Bugünkü şekli ise: kaleler mimarı olarak anılan, Bizans imparatoru Justinyanus döneminde, MS. 6’ncı yüzyılda yapılmış.
Kale: daire planlı olup, çevre uzunluğu: 1200 metredir. Büyük taşlardan örülmüş duvarlar: 12 kule burçla desteklenmiştir. Kalenin üzerinde: cami, sarnıç ve yapı kalıntıları bulunmaktadır. Alt bölümlerde: üst yapıya destek sağlamak amacıyla: büyük odalar, galeriler ve dehlizler yapılmıştır. Ana kütle altında ise, bir su kaynağı bulunmaktadır.
Kale,bu haliyle, çapı yaklaşık 100 metre, çevresi ise 1200 metre olan, gayrı muntazan dairesel bir şekle sahiptir. Kale bedenleri üzerinde: 12 kule vardır. Kale çevresinde: eni 30 metre ve derinliği 10 metre olan bir hendek bulunmaktadır. Kaleye geçiş, bu hendek üzerinden, köprü ile sağlanmaktadır. Köprüyü geçip, kaleye ulaşmadan önce; sol tarafınızda, halk tarafından İmam-ı Gazali Hazretlerinin Makamı olarak adlandırılan bir burç göreceksiniz.
Asıl kale kapısından girince: kalenin iç kesimlerine ve üstüne doğru açılan iki yol var. Sola açılan yoldan: kalenin üst kısmına ulaşabilirsiniz. İç kesimlerine doğru devam eden yoldan ise: galeri, dehliz ve kale odalarına ulaşabilirsiniz. Kalede: ana kütle altında ise, bir su kaynağı bulunuyormuş.
Halen kalede yürütülen kazı çalışmaları sonucu: Osmanlı dönemine ait bir hamam ile bir cami ortaya çıkarılmıştır. Hamamın: banyo, buhar odası ve buhar odasının bacaları ortaya çıkarılmıştır. Buhar odasının köşesinde bulunan kanallar vasıtasıyla, içeride buhar fazlalaşınca, dışarıya verilmektedir. Hamam: mimari olarak pek gösterişli olmasa da, teknik bakımdan üstün özellikler taşımaktadır. Cami ise, Osmanlı mimari tarzında yapılmış olup, dikdörtgen planlıdır. Caminin güney cephesinde, yarım daire şeklinde, mihrap,mihrabın sağında ve solunda ikişer adet kitap koyma bölümleri bulunur.
Evet: kaleye çıkmışken, kalenin yapılışına dair, halk arasında anlatılan bir efsaneden de söz etmek istiyorum: kaleyi zengin bir kadın yaptırıyormuş. Bu kadın: bir gün sokağa çıkmış ve yolda kalabalık insan topluluğunun bir cenaze götürüşüne rastlamış. Yanındaki uşağına dönerek “bu nedir” diye sormuş. Uşak ise “Efendim, insanlar bir gün gelir ölürler, ölülerini de böyle tabut içinde taşıyarak mezarlığa götürürler ve toprağa gömerler. Gördüğünüz tabutun içinde, dün bizim gibi canlı olan bir insan cesedi var”der. Bunun üzerine, zengin kadın: uşağıyla beraber geri döner ve kaleyi yapan ustaları yanına çağırarak “bırakın kale yarım kalsın, ben ölümü hiç düşünmezdim” der. Gaziantep kalesinin tarihi eski çağlara kadar uzanıp gidiyor. Ancak, bu halk arasında anlatılan efsanede kesin tarih yok.
Son bir not: kale içinde “Kahramanlık Panaroma Müzesini” de ziyaret edebilirsiniz.
HAYVANAT BAHÇESİ:
Burç ormanları içinde, 1000 dönümlük bir alan: Doğal Hayatı Koruma ve Rekreasyon Alanı olarak tahsis edilmiş ve Büyükşehir Belediyesi tarafından, hayvanat bahçesi olarak tanzim edilmiştir. Günümüzde: Türkiyede, en geniş alana sahip durumdadır.
Hayvanat bahçesi içinde: dünyanın iki büyük akvaryumundan birisi olan, 21 bölümlü akvaryum, deve-lama evi, kanguru evi, deve kuşu evi, kanatlılar için büyük kuş kafesi, küçük kuş kafesi, tavuk-sülün-kum kekliği, kum tavuğu kafesi ve yırtıcı kuşlar için kafer alanları var.
Ayrıca: aslan, kaplan vb. gibi yırtıcı hayvanlar için büyük kafsler, yaban keçileri, yaban koyunları, geyikler, ceylanlar için ayrı ayrı barınaklar yapılmıştır. Deniz ve tatlı su canlılarının bulunduğu akvaryum bölümü: 1200 m.kare alana sahip olup, 450 ton kapasitelidir. 3 adet deniz akvaryumu ve 18 adet tatlı su akvaryumu olmak üzere, toplam 21 adet akvaryum bulunmaktadır. Bunların içinde, 74 tür ve 2700 balık bulunmaktadır.
Gaziantep hayvanat bahçesi içinde: tren turları ve nostalji fayton turları düzenleniyor. Ziyaretçiler, bu turlarla Hayvanat Bahçesinin tamamını kolayca gezebiliyorlar. İlginizi çekerse, güzel zaman geçirebileceğiniz bir yer.
Toplam: 250 tür ve 4000 adet hayvan görebilirsiniz.

DÜLÜK ANTİK KENTİ:
Gaziantep ilinin 10 km. kuzeyindedir. Gaziantep-Yavuzeli istikametinde giderken, otoyol gişelerine ulaşmadan önce, sol tarafta “Beylerbeyi Köyü” içinden geçen,yaklaşık 4 km. lik asfalt bir yolla, Dülük köyü ve Antik kentine ulaşılıyor. Köyün girişine geldiğinizde, yön levhaları size yardımcı olacaktır.
Dülük Antik kenti kutsal alanı na ise: Gaziantep şehir merkezine, yaklaşık 4 km. uzaklıktaki, Gaziantep-Adana yolu üzerindeki, Dülük Ormanları içinden geçilerek ulaşılıyor. Ayrıca: Dülük ormanı içinde, halkın piknik yapabileceği alanlar da var.
Evet: Dülük antik kentinin, antik dönemdeki önemi neden? Antik dönemde : kuzey, doğu ve batıdan gelen ticaret yollarının kesiştiği kavşak,burada. Asurlular döneminde: Mezopotamyadan Kilikyaya uzanan yolun: Helenistik ve Roma döneminde ise: Antakya ve Kilikyadan Zeugmaya uzanan ipek yolunun güzergahı buradan geçiyor. Bunun sonucunda: Dülük, önemli bir ticaret ve dini merkez haline geliyor.
Buradaki ilk yerleşim: MÖ.600.000 yıllarına tarihleniyor. Dünyanın en eski yerleşim yerlerinden biri olarak gösteriliyor. Bu durum: Keber Tepesi üzerindeki mağarada yapılan kazılarda teyit edilmiş.
Ayrıca: bölge bir dini merkez. Tarihte: “Doliche”olarak bilinen kent; Hititler’in baş tanrısı “Teşup” un din merkezi olmuştur. Aynı zamanda, yeraltında tapınak kuran Mitras dini kültürü gelişmiş.
Dülük: antik kent ve kutsal alan olmak üzere: ikiye ayrılır. Antik kent: bugünkü Dülük köyünün kuzey bitişiğindeki Keber tepesi ve çevresinde; toprak altındadır. Kutsal alan ise: Dülük köyünün yaklaşık 3 km. kuzeyinde, sedir ve çam ağaçlarıyla kaplı, Dülük Baba Tepesinde bulunmaktadır.

KUTSAL ALAN:
Dülük: Teşup, Zeus ve Jüpiter Dolikhenos inançlarının kült merkezidir. Burada: Hitit döneminde, gök ve fırtına tanrısı Teşup’un tapınağı vardı. Teşup: sol elinde şimşek demetiyle, sağ elinde çift ağızlı baltayla, boğa üstünde durur olarak; taş üzerine kabartmalara işlenmiş ve bronz heykelleri yapılmıştır. Helenistik ve Roma döneminde, Teşup; aynı işlevini sürdürmüş, fakat ismi: Zeus ve Jüpiter olarak değiştirilmiştir. Roma’lı askerler tarafından Jüpiter Dolikhenos kültü sevilip büyük saygı görmüştür. Kendilerine güç versin diye, Jüpiter Dolikhenos’un küçük heykelciklerini kolye olarak boyunlarına takan askerler, bu dini Roma’ya kadar yaymışlardır.
MİTRAS-YER ALTI TAPINAĞI İNANCI:
Dülük’te “mitra” inancı da vardı. Dünyada bilinen; yer altına inşa edilmiş Mitras tapınaklarının en büyüğü: Dülük Keber tepesinde bulunmuştur. Bu tapınak: 2 salonlu olup, yer altı tapınağının mihrabı konumundaki merkez nişte; Tauroktoni adı verilen, boğa öldürme sahnesi kabartma halinde işlenmiştir.Tanrı Mitras; gezegenleri simgeleyen yıldızlar, takım yıldızlarını simgeleyen akrep, yılan, köpek vb. gibi figürlerin de eşliğinde, bir boğayı öldürürken resmedilmiştir. Astrolojiye göre: Yunan ve roma döneminden önce, ekinos boğada idi. MÖ.4000-3000’de gerçekleşen boğa çağının sonu, boğa öldürme sahnesiyle ifade edilmiştir. Perseus takım yıldızının, tam boğa üzerindeki konumu, boğayı Perseus’un öldürdüğü kavramını yaratmıştır.
Ayinleri gizli olan bu inanışın,inananlarının çoğu: Roma ordusunun askerleriydi. Üyeleri arasında: bürokratlar, tüccarlar ve köleler de bulunuyordu. Dülük Mitras Tapınağı: Gaziantep Müzesi ve Almanya’dan Münster Üniversitesinin katılımlı kazıları sonucunda; 1997 ve 1998 yıllarında bulunmuştur. Anadolu’da bulunan Mitras yer altı tapınağının ilkidir.
KEBER TEPESİ ÜZERİNDEKİ MAĞARA:
Dülük’te geçmişin kanıtı olarak en eski yerleşim: Keber Tepesinin güneyindeki mağaradır. Ayrıca: Keber tepesinin karşı sırtlarında: nekropol alanı vardır. Burada: çok sayıda, kayaya oyulmuş oda mezarları var. Bu kaya mezarlarının bazılarının ön odasına: taş basamaklarla inilerek ulaşılıyor. Mezar içinde: lahitler bulunuyor. Bazısında: dini mitolojik konulu kabartmalar var. Bazı mezarlarda ise: bakıldığında taşa çeviren Medusa başı kabartma olarak işlenmiş. Antik dönemde de, ölüm sonrası dirilme inancı var. Bu yüzden, ölünün evi olarak kabul edilen, bu mezarlar, günlük yaşanılan ev biçiminde yapılmış.
Nekropolün doğusunda: Mar-Slemun manastırana ait olduğu tahmin edilen, iki kaya kilisesi var. Ayrıca: Dülük köyünün doğusunda, antik taş ocakları bulunuyor.
Evet: gezimize devam ediyoruz. Dülük’de mühür baskılarını içeren Dülük Arşivi; kaçakçılar tarafından yağmalanmış. Çok sayıda mühür baskısı, yurt dışına kaçırılmış. Mühür baskısı: yüzük taşı ve nühürlerin kil çamuruna basılmasıyla yapılıyor. Mühür baskıları üzerinde: tanrı, tanrıça, kişiler ve hayvanlar gibi çeşitli resimler bulunuyor. Resmi ve özel mektuplarda, belgelerde, para torbalarında ve balya vb. nesnelerin mühürlenmesinde kullanılmış olup, mühürlenilen eşyanın güvenliğini sağlamış. Bu mühür baskılarından, Zeugmada bulunan büyük bir koleksiyon, Gaziantep Müzesinde sergileniyor.
Evet; burada halen Dülük Köyü var. Köy: geleneksel taştan evleri, camisi ve Musa Kazım türbesiyle, yöreye özgü geleneksel tarihi mimari özelliğiyle de, görülmeye değer yerlerin başında geliyor. Dülük Antik Kenti ise: bugün, Dülük Köyünün kuzey bitişiğindeki Keber Tepesi ve çevresinde bulunuyor.














Yorum
baya güzel yerler ve tarıhı turistlik terleri var ve en güzelide gaziantep tatlısı cok guzel görönüyodu insanın agzından su damlar o resme bakınca
cokkkkkkkkkkkkkkkkkk güzelllllllllll tatlı hele bayaaaaaaaaaaaa agzı sulandırıyooooooooooo
bunları gördüm ama tabi gerçeği daha güzel kaleye müzeye her yere gittim
tabikide güzel çünkü benim dogdugum yerdir
cok guzel bilgiler iceren bir yazi..ulasim imkanlarida dikkate alinarak sirali bir gezi guzergahi verilse idi sehri gezmege gelenler icin cok cok daha faydali olurdu..
elinize saglik , ilk firsata gezmege gelecegim.
çok güzel işime yarıo ama çok uzun
çok güzel işime yarı faydalanıyorum iyi rahatlatıyoda ama çok uzun çünkü antebde uzun hi<3