İstanbul Oyuncak Müzesi

İstanbul Oyuncak Müzesi


Göztepe. Ömerpaşa Caddesi. Dr. Zeki Zeren Sokakta. Pazartesi hariç, her gün ziyarete açık. Özel statüde bir müze. 23 Nisan 2005 tarihinde, Yazar Sunay Akın ; ailesinden kalan, Göztepe Köşkünde kurulmuş. 11 yılda internet üzerinden ve gezdiği ülkelerden satın aldığı oyuncaklar ile, müzeyi kurmuş.

İstanbul’un ilk oyuncak müzesinde yaklaşık 4000 civarında oyuncak sergileniyor. Sergilenen bu oyuncaklar arasında en çok dikkati çekenler: 1817 yılında Fransa’da yapılan oyuncak bir keman, 1820 yılında yapılan Amerikan yapımı bir bebek, 1860 yılından kalma misketler var. Bunun dışında: teneke oyuncaklar ve porselen bebekler var. Özellikle: çocukların çok büyük ilgisini çeken bu müze, büyükleri de etkiliyor.

İstanbul Oyuncak Müzesi

 

Müzenin en ilginç köşelerinden birini, bir oyuncakçı oluşturuyor. Bu: Eyüp Sultan Caminin yanında bulunan ve 1950’li yıllara kadar varlığını sürdüren Eyüp Oyuncakçısı.

Evet, müze giriş katı dahil 5 katlı. Ayrıca: 70 kişilik bir toplantı ve gösteri salonu da var. Bu en alt katta, kendinizi bir denizaltının içinde bulacaksınız. Çayınızı, kahvenizi yudumlayacağınız kafede ise, bir oyuncağın dişlileri arasında hissedeceksiniz. Girdiğiniz her odada, farklı bir macera yaşayacak ve çocukluk dostlarınız ile karşılaşacaksınız.

İstanbul Oyuncak Müzesi

Müzeden içeri adımınızı attığınız anda, sizi masalsı bir dünya bekliyor. Evcilik oynadığınız bebeğiniz, kurşun askerleriniz, metal arabalarınız, çocukluğunuz, anılarınız sizleri bekliyor.

Giriş ücreti

Müzeye giriş ücreti, tam 15 TL ve çocuklar-öğretmenler için 12 TL dir. Hafta içi günlerde saat 09.00-18.00 arasında ziyarete açıktır.

GİRİŞ KATI

İstanbul Oyuncak Müzesi


İstanbul’da üretilen teneke oyuncaklar, Anadolu’nun çeşitli yörelerinden bez bebekler, Sultan II. Abdülhamit dönemine ait gölge oyunu kahramanları ve Kızılderili figürlerinin bulunduğu Vahşi Batı bölümü görülüyor.

1.KATTA


Titanik de ölen yolcular anısına 1912 yılında yapılan siyah renkli ilk oyuncak ayı, gemiler ve uçaklar, sirk odasından dönme dolaplar, palyaçolar, bebek arabaları, piyanolar, oyuncak okul ve porselen bebekler, trenler, istasyonlar, tüneller, kenarlarından trenlere bakan oyuncak inekler, Pinokyo’lar, arabalar, motosikletler, oyuncak hastaneler sergileniyor.

2.KATTA


Her türlü oyuncak asker, Noel Baba, Süpermen, Batman, Sindirella gibi masal kahramanları ve bir de uzay odası bulunuyor.

Müzede oyuncak mutfaklar, buzdolapları, fırınların da sergilendiği kafe ve yeni yapım tarihi Eyüp oyuncaklarının satıldığı hediyelik eşya bölümü bulunuyor.

İstanbul günlük gezi planı hakkındaki yazım için. 

 

 

 

İstanbul Üsküdar

İstanbul Üsküdar

İstanbul’un Anadolu yakasında; Paşalimanı ile Salacak arasındadır. Gerek siyasi ve gerekse ticari açıdan, büyük önem taşıyor. Osmanlı döneminde, idari açıdan dört kadılığa bölünen İstanbul’un kadılarından biri: Üsküdar’da oturuyormuş. Bu durum: semtin önemini ortaya koyması açısından önemli.

İstanbul Üsküdar

Evet: Üsküdar, tarih boyunca Anadolu ile organik bir bağın başlangıç noktası olmuş. Hac ve doğuya yapılan askeri seferler gibi büyük yolculukların çıkış noktası, hep Üsküdar olmuştur. Ancak: Anadolu-Bağdat demir yolunun yapımından sonra, Anadolu ticaret yolunun son noktası olma özelliğini de; Haydarpaşa’ya kaptırmıştır. Bu uç noktada: Barok ve Neo-klasik mimarinin çok güzel örneklerinden biri olan: Haydarpaşa Garı bulunuyor.

İstanbul Üsküdar Haydarpaşa Garı

HAYDARPAŞA GARI

Alman mimarlar: Otto Ritter ve Helmuth Cuno tarafından yaptırılan ve 1908 yılında hizmete giren yapının dış cephesi, yakın zamanda restore edilmiş. Yapımına: 30 Mayıs 1906 yılında başlanılan bina, 19 Ağustos 1908 tarihinde bitirilerek hizmete açılmış. Neo-Rönesans stilinde olup, klasik bir Alman mimarisi örneğidir. Denize bakan yönünde, iki başta tabandan çatıya doğru, kademeli olarak daralan kuleler var. Garda: 7 yol ve 4 peron bulunuyor.

Gar lokantası: kendine has müdavimleri olan tarihi bir restoran. Haydarpaşa garı bir süre önce bir yangın sonucu hasar gördü ve şu an kullanılmıyor, tarihe ışık tutan bu muhteşem güzel mimari yapıyı sadece uzaktan görebilirsiniz.  Bir zamanlar, birçok kişinin İstanbul’a ilk ayak bastığı bu tren garının umarım en kısa zamanda, yine tren garı olarak hizmete açarlar.

İstanbul Üsküdar İskele

İSKELE

Haydarpaşa Garının hemen yanında. Mimar Vedat Tek tasarımı. 1915-1917 yıllarında Denizcilik İşletmeleri (Seyr-i Sefain) için yapılmış. İskele binasının dış cephesinde: çini süslemeler ve eski yazı ile yazılan “Haydarpaşa” yazısı görülüyor.

İstanbul Üsküdar

ÜSKÜDAR GEZİ PLANI

Evet, gezimize, Üsküdar Meydanından başlıyoruz. Üsküdar Meydanının önündeki İskeleden, Eminönü ve Beşiktaş’a kalkan şehir hatları vapurları ile biraz ilerideki iskeleden, Beşiktaş’a çok yüksek sayıda yolcu taşıyan dolmuş motorları var. A sınıfı 25 metre ve B sınıfı 18 metre olmak üzere, 40 tekneden oluşan modern bir filo var. Saat: 06.00 ile 02.00 arası, sürekli olarak Üsküdar-Beşiktaş arasında yolcu taşınıyor.

Evet: gezimize devam edelim. Biraz da tarihi sürece ait bilgiler vermekte yarar var. Üsküdar’da: çok sayıda saray, cami, mescit, tekke, hamam, kervansaray, imaret ve han bulunuyormuş. Ancak, bunların birçoğu günümüze ulaşamamış. 1873 ve 1921 yıllarında büyük yangınlar çıkıyor. Osmanlı mimarisinin özelliklerini taşıyan köşkler ve özellikle sarayların hepsi yok oluyor.

İstanbul Üsküdar III Ahmet Çeşmesi

Üsküdar. 18’nci yüzyılda yeniden yapılandırılıyor. İskele meydanında bir çeşme göreceksiniz. Bu çeşme: Sultan 3’ncü Ahmet Çeşmesidir.

III. AHMET ÇEŞMESİ

Günümüzde: Üsküdar İskele Çeşmesi olarak da anılıyor. 1728 yılında yapılmış. Yapıldığında deniz kenarında imiş. Sonradan, meydan açılırken, çeşme ve haziresi, sökülerek bugünkü yerine getirilmiş. Mermer yalakları, sebilleri, sulukları kırılmıştı. Suyu kesilmişti. Geri çekme işi yapılırken, bunlar tamir edilmiş.

İstanbul Üsküdar III Ahmet Çeşmesi

Bu çeşme: çeşme mimarisindeki değişimlerin habercisi, anıtsal bir mekan. İşlevsel olmaktan öte, dekoratif değer taşıyan bir çeşme. Ahşap çatılı. Osmanlı Barok tarzının en güzel örneklerinden biri. Hattatlık, taş işçiliği ve şiir sanatının bir şahaseri. Çeşmenin dört yüzünde: dönemin şairlerinden: Nedim, Rahmi ve Şakir’in şiirleri var.

Ön cephesindeki kitabesinin ise: Sultan III. Ahmet ve Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’nın müştereken hazırladıkları ve iyi bir hattat olan Sultan Ahmet tarafından yazıldığı söylenmekte. Köşelerde: gömme halinde işlenmiş burma sütuncuklar görülür. Muslukların yanlarını: içlerinde güller bulunan kabartma vazolar, geometrik şekiller süslüyor. Çeşme: günümüzde, İstanbul’un en güzel çeşmelerinden biri olarak öne çıkıyor.

Çeşmenin hemen arkasında, İskele Meydanında: bölgenin çok önemli ve o derece de muhteşem görsel yapısı olan: Mihrimah Sultan Külliyesi var.

İstanbul Üsküdar Mihrimah Sultan Külliyesi

MİHRİMAH SULTAN KÜLLİYESİ

Mimar Sinan tarafından, Kanuni Sultan Süleyman’ın kızı Mihrimah Sultan için yapılmış. Yapıldığı dönemde: hemen deniz kıyısında, bir set üzerinde planlanmış: cami, medrese, imaret, misafirhane ve handan oluşuyormuş. Ancak: günümüzde, imaret ve han artık yok. Medrese ise, bir tıp merkezi olarak kullanılıyor. Bu yapılar topluluğu içinde bulunan Mihrimah Sultan Cami, Sinan’ın sürekli yenilik arayışına, güzel bir örnek oluşturuyor. Ana kubbe: üç yarım kubbe ile çevrili. Ön tarafta, pencereler kullanılmış.

Evet, bunları gördükten sonra: sahil yolundan yürümeye devam edin. Şemsi Paşa Burnunda bulunan tütün fabrikası kaldırılarak, Harem’e kadar olan Üsküdar-Harem Sahilyolu ile, Üsküdar ve Harem birleştirilmiş. Tam bu burunda; deniz kıyısında, Mimar Sinan’ın bir başka yapıtı: Şemsi Paşa Külliyesi var. Yolun hemen karşısında ise: Şemsi Paşa Caddesi üzerinde, yamaçta bulunan: Rum Mehmet Paşa Cami ve Türbesi, en eski Osmanlı yapılarından biri olması nedeniyle önem taşıyor.

Üsküdar sahilinden görülebilen bir cami var: Ayazma Camii.

İstanbul Üsküdar Ayazma Camii

AYAZMA CAMİ

1760 yılında, III. Mustafa tarafından annesi Mihrişah Emine Sultan ile kardeşi Şehzade Süleyman adlarına yaptırılmıştır. Mimarbaşı Mehmet Tahir Ağadır. Caminin bulunduğu yerde, daha önce Ayazma Sarayı ve bahçesi olduğundan, bu ismi almıştır. Kız kulesinin arkasındaki yamaçta, İstanbul’u seyrediyor.

Gözden ırak değil ama yoldan uzak. Kız kulesinin arkasındaki yamacın üstünde, bu cami güzel bir görüntü veriyor. Üsküdar iskelesinden, Doğancılar caddesi geçilerek, imrahor’a gelindiğinde, Ayazma Mahallesini sorun ve buraya ulaşabilirsiniz.

Yapının dış yüzeyinde görülen aşırı süslemeler, Barok tarzının belirgin özelliklerini yansıtıyor. İç mekan da ise, çini yerine renkli panolar kullanılmış. Kubbe, dört kemer üzerine oturtulmuş. Dış duvarlarda ilginç kuş evleri ile bir de güneş saati bulunuyor. Bu güneş saati de ilginç.

Zamanında, zamanı belirleyen kişilere “Muvakkit” deniliyormuş. Genellikle, büyük camilerin yanında, muvakkitlerin çalıştığı ve aletlerinin bulunduğu ve Muvakkithane denilen yerler de yapılıyormuş. Günümüzde, bu güneş saati işlevini yitirmiş, dış duvarda asılı duruyor, kim bilir hangi muvakkit bunu yaptı?

Üç kapılı avludan, camiye merdivenle çıkılıyor. Minaresi tek şerefelidir. Tabanı mermerle döşenmiştir. Güney cephesinde: Sultan III. Mustafa’nın türbesi var.

Bu caminin en büyük özelliklerinden biri de şu: Antik çağın Aspendos Tiyatrosu gibi, Ayazma Camisi de, olağanüstü bir akustiğe sahip. Elinizdeki bir kağıt parçasını, parmaklarınızın arasında kırıştırın, avucunuzun içinde buruşturun, kağıdın hışırtısı caminin duvarından geri dönüyor. Çıtınız çıksa, duvarlar “çıt” diyor. İnanılmaz bir ses düzeni. Hesaplanarak mı yapılmış bilinmiyor. Böyle bir hesap tutsa, sanırım her cami de yapılırdı. Nasıl olmuş, anlamak mümkün değil.

Meydanın aşağısında: Uncular ve Hakimiyet-i Milliye Caddeleri arasında kalan bölümde: Yeni Valide Külliyesi var.

İstanbul Üsküdar Yeni Valide Külliyesi

YENİ VALİDE KÜLLİYESİ

Sultan III. Ahmet’in annesi Emetullah Gülnuş Valide Sultan adına yaptırılan külliye, 1708-1710 yılları arasına tarihleniyor. Avluda: Valide Sultan’ın türbesi, zarif bir sebil ve Barok bir şadırvan görülüyor. Avlu duvarını süsleyen kuş evleri de, muhteşem güzellikte.

Hakimiyet-i Milliye Caddesinin çatallaştığı yerden, bu kez Topbaşı Caddesinden yukarı doğru yürüyün. Burada karşınıza: Atik Valide Cami gelecek.

İstanbul Üsküdar Atik Valide Camii

ATİK VALİDE CAMİİ

Sultan II. Selim’in karısı ve III. Murat ile III. Ahmet’in annesi, Nurbanu Sultan adına yaptırılan cami, Sinan’ın belki de en güzel külliyelerinden biridir. Dört duvar payesi ile iki sütun üzerine oturan, altı sivri kemerin taşıdığı kubbenin örttüğü mekan, ana kubbeyi taşıyan beş yarım kubbeyle de genişletilmiştir. Çok güzel süslemelere sahip olan yapı, ayrıca çok geniş bir sundurmaya sahip.

İstanbul Üsküdar Selimiye Kışlası

Evet, Üsküdar’ın diğer önemli yapılarını: sıradan anlatmak istiyorum. İlginizi çekecek yapıları, gidip görecek şekilde kendinize bir rota çizebilir, plan yapabilirsiniz.

SELİMİYE KIŞLASI

Sultan III. Selim’in Nizam-ı Cedit için, Harem sırtlarında, Kanuni Sultan Süleyman tarafından yaptırılan eski Kavak Sarayını yıktırarak yaptırdığı kışladır. O dönemde, bölgenin askeri ve stratejik önemini vurgulamaktadır. Nizam-ı Cedit Ordusu için: talim ve barınma yeri olarak yaptırılmıştır. Yapı: kesme taş bir kaide üzerinde ahşap olarak inşa edilmiştir.

Yapıldıktan kısa bir süre sonra, yeniçeri isyanı sonucunda, Nizam-ı Cedit dağılır ve 1807 yılında kışla da yakılır. Bugün görülen yapı: Sultan II. Mahmut döneminde, mimar Krikor Balyan tarafından kagir olarak yeniden yapılır. Sultan Abdülmecid zamanında ise iki defa yenilenen kışlanın, dört köşesine, yedişer katlı birer kule ilave edilir.

Buranın büyüklüğü konusunda bir rivayet var. Söylentiye göre: Baba-oğul, aynı yerde askerliğini yapmış, askerlik süreleri boyunca, birbirlerini hiç görememişlerdir.

İstanbul Üsküdar Selimiye Kışlası

Selimiye Kışlası, Kırım savaşında: kışla İngilizler tarafından hastane olarak kullanılmıştır. Modern hemşireliğin kurucularından olan lambalı kadın lakabıyla anılan Florence Nightingale, 1854 yılında kışlaya gelerek altı ay boyunca yaralı İngiliz askerlerinin tedavisinde görev alır. Florence Nightingale ve beraberindeki hemşirelerin kaldığı kulelerden birindeki oda, günümüzde müzeye dönüştürülmüş.

Cumhuriyet döneminde bir süre tütün deposu olarak kullanılan bina; 1959-1963 yılları arasında: Selimiye Askeri Ortaokulu olarak kullanılır. 1963 yılında, büyük bir onarımdan geçirilmiş ve sonrasında 1’nci Ordu Komutanlığı Karargahı Merkez Binası olarak kullanılmaya başlanmıştır. Kışlanın ortasında: 200 x 267 metre ölçülerinde, büyük bir avlu bulunmaktadır. Boğaza doğru eğimli bir arazi üzerinde kurulduğundan, her yönden bodrum katı sayısı değişiktir. Bodrum katlarının üzerinde, üç kat bulunuyor.

SELİMİYE CAMİİ

Selimiye Kışlasının hemen bitişiğindedir. III. Selim’in adını taşıyan bu cami, Barok mimarinin güzel örneklerinden biridir.

İstanbul Üsküdar Zeynep Kamil Hastanesi

ZEYNEP KAMİL HASTANESİ

Kavalalı Mehmet Ali Paşanın kızı Zeynep Hanım ile eşi Sadrazam Yusuf Kamil Paşa tarafından, 1860 yılında yaptırılmıştır. Yapı: 1898 yılında yenilenir. Yapılış amacı: hastalara ücretsiz hizmet vermek. Sağlık hizmetini günümüze kadar sürdürebilmiş, en eski sağlık kuruluşudur.

Bir diğer özelliği de, İstanbul’un ilk özel hayır kurumu olmasıdır. Zeynep Hanım ve Kamil Paşa, ölümlerinden sonra, Hastanenin bahçesinde yaptırdıkları türbeye defnedilmişlerdir. Hastane günümüzde, kadın ve çocuk hastalıklarının tedavisinde kullanılmaktadır.

İstanbul Üsküdar Karacaahmet Mezarlığı

KARACAAHMET MEZARLIĞI

Üsküdar’ı anlatırken, burayı es geçmek mümkün değil. 14’ncü yüzyılda oluşmaya başlamış ve İstanbul’un fethinden sonra da, tamamen Müslüman mezarlığı olmuş bir yer. Yüzyıllar boyunca, buraya çok fazla insan gömülmüş. Türkiye’nin en büyük, dünyanın sayılı büyük mezarlıklarındandır.

750 dönümlük arazi kaplar. İstanbul’un yalnız en büyük değil, aynı zamanda en eski mezarlığıdır. İlk olarak: İstanbul’un Araplar tarafından kuşatılması sırasında, şehit olan askerlerin buraya gömüldükleri sanılıyor. Mezarlık adını: İstanbul’a Hacı Bektaş-ı Veli tarafından, İslam dinini yaymak üzere gönderilen Karaca Ahmet’ ten alır.

Mezarlıkta: şahideler ve lahitler, değişik türdeki başlıklarıyla önemli bir sanat özelliğidir. Şahidelerin üzerindeki kitabeler, eğer bir hattatın elinde hazırlanmışsa, sanat değeri taşımaktadır. Başlıklar mezarda yatan kişinin: cinsiyeti, mesleği, rütbesi, sosyal mevki, ailesi, felsefi ve dünya görüşü, ölüm şekli ve yaşadığı dönemle ilgili bilgiler verir. Bu özelliği nedeniyle, şahideler, birinci dereceden belge niteliği taşımaktadırlar.

Mezarlığın tam ortasında bulunan: Karacaahmet Sultan Türbesi, saray mutfağı memuru Ziya Bey tarafından, karısı için 1866-1867 yıllarında yeniden yaptırılmıştır. Türbenin içinde: Alevi-Bektaşi büyüğü olduğuna inanılan, Karacaahmet yatmaktadır. Son zamanlarda, yanına bir de Cemevi yaptırılmıştır.

İstanbul Üsküdar Kız Kulesi

ÜSKÜDAR KIZ KULESİ

Yine bu sitede, ayrı bir başlık altında bulabilirsiniz.

İstanbul Kız Kulesi tanıtımı hakkındaki yazım için. 

İstanbul Bakırköy

bakirkoy-1
İstanbul Bakırköy

Bakırköy: Roma imparatorluğu döneminde, İmparatorluğun Avrupa bölümünü, Bizanstion şehrine bağlayan “Via Egnatia” yolu üzerinde bulunmasıyla önem kazanmıştır. Çünkü burada yol üstü konaklama yerleri yapılmıştır.

Roma dönemindeki ismi “Hebdemon” dur. Bunun kelime anlamı “Yedinci” yani “kent surlarından itibaren, buranın yedinci mil’de bulunması” dır. Burası: şehre gelen önemli konukların ve askeri birliklerin karşılandıkları ve yolcu edildikleri yer olarak biliniyordu.

İmparator I. Constantinus döneminde; burada: gösterişli konaklar, yazlık saraylar, av köşkleri ve kiliseler varmış ve dönemin en gözde semtlerinden birisiymiş. 1960’lı yıllarda yapılan kazılarda: bu dönemden kalma, en eski kiliselerden biri olan “Ayios İonnes” in kalıntıları bulunmuştur.

Bizans döneminde: burası “Makro Hori” yani “Uzun köy” ve “Marki Hori” yani “Uzak köy” diye isimlendirilmiştir. Müslüman halk: burayı “Makriköy” olarak isimlendirmiş ve 1925 yılında, yer isimlerinin Türkçeleştirilmesi sırasında ise, bu isimlerden hareketle, yöreye “Bakırköy” ismi verilmiştir.

Bizans’ın ilk dönemlerinde: burada: bahçeler, hamamlar, köşkler ve havuzlar bulunuyormuş. Ancak: 1204 yılındaki Latin Haçlı istilasındaki saldırılarda tamamen yıkılmış ve yağmalanmıştır. Ardından bölgenin canlılığı kalmamış, küçük bir balıkçı ve bostan köyü olarak yaşam devam ettirilmiştir.

Fetihten sonra: Osmanlı bu uzak köye yerleşmemiştir. İlk yerleşim: 1600’lü yıllarda Kocamustafapaşalı Derviş Ahmet Efendi tarafından yaptırılan Çarşı camii ve hamam ile birlikte gerçekleşmiştir. Yani: Çarşı camii, bölgenin en eski yapısıdır. Ancak gerek cami ve gerekse hamam, sonraki dönemde yapılan onarımlar sonucu özgün özelliklerini yitirmiştir. Bu dönemde, bölgenin ilk yerleşimcileri Rumlardı. Ancak 19 yüzyılın başlarında, İstanbul ve başka şehirlerden gelen birçok Rum aile, yine buraya yerleşmişlerdir.

Bölgenin daha da canlanmasının temelinde: Sultan II. Mahmut döneminde, Ataköy’de yaptırılan Baruthanenin etkisi büyüktür. Bu dönem, aynı zamanda Ermenilerin, buraya yerleşmelerinin başlangıcı olmuştur. Çünkü Sultan II. Mahmut: baruthane inşaat işini Hovhannes Dadyan isimli bir Ermeni mimara vermiş ve o da Ermeni ustalarla birlikte inşaatı yürütmüştür.

bakirkoy-2
İstanbul Bakırköy

Günümüzde de görülen ve karşı karşıya duran Aya Yorgi ve Surp Asdvadzadzin Rum ve Ermeni kiliseleri, geçen yüzyılın ortalarında yapılmıştır. Ayrıca: Yenimahalle’ye doğru bir de İtalyan Katolik kilisesi ve Rum mezarlığında, Analipsis kilisesi vardır.

Sultan II. Abdülhamit döneminde, Bakırköy iyice canlanmıştır. Birçok bey ve paşa: burada evler, köşkler ve konaklar yaptırmış, parklar, bahçeler ve eğlence yerleri açılmıştır.

bakirkoy-3
İstanbul Bakırköy

1850’li yıllarda ise, günümüzdeki Yenimahalle’de: Bakırköy Basma ve Bez Fabrikası (Sümerbank) kurulur. 1870 yılında, Fransızlar tarafından yapılan demir yolu buradan geçince, bölge hızla gelişmiş, nüfus artmış ve Osmanlı ailelerinin gözde semtlerinden biri haline gelmiştir. 1922 yılındaki mübadele de, burada yerleşik Rumlar toplu olarak ayrılmışlar ve ardından Ermeniler de bölgeyi terk etmişlerdir.

Bakırköy’ün, günümüzdeki en canlı yeri: İstanbul’da at yarışlarının yapıldığı tek yer olan “Veliefendi Hipodromu”.

veliefendi-1
İstanbul Bakırköy

VELİEFENDİ HİPODROMU

Burası Türkiye’nin en ünlü ve önemli hipodromlarından birisidir. Bakırköy Yenimahalle’de, tren istasyonuna yürüme mesafesindedir. Fatih Sultan Mehmet döneminde yaşamış olan Veli Efendi isimli kişi: İstanbul’un fethi sırasında büyük yararlıklar göstermiş ve bu yüzden, fetihten sonra, Bakırköy’de bu bölgedeki bir köy kendisine verilmiş ve onun ismiyle anılır olmuştur.

Bu konuda anlatılan başka bir husus daha vardır. Sultan III. Mustafa, bir iftira üzerine sürgüne gönderdiği Şeyhülislam’a özür mahiyetinde Çırpıcı Çayırının sahil kısmını vermiş, kendisi de o dönemin en değerli bölgesindeki bu arsayı mesire yeri olarak vakfetmiştir.

Veliyüddin Efendi: uzun yıllar üst düzey devlet görevlerinde bulunmuş, devrinin önemli bir hattatıdır. Dünyanın önemli koleksiyonlarında kendisinin eserleri bulunmaktadır. Beyazıt Kütüphanesine, birçok el yazması kitap bağışlamıştır.

Günümüzde: hipodrom ve civarındaki bölüm: eskiden uzun süre “Şeyhülislam Veliyüddin Efendi Çiftliği” olarak bilinen bir mesire yeridir. Çünkü 1768 yılında ölen Şeyhülislam Veliyüddin Efendi: bu alanı mesire yeri olması için vakfetmiştir. Böylece Osmanlı döneminde, burası şehrin en gözde mesire yerlerinden birisi olarak kullanılmıştır.

Ancak: 1911 yılına gelindiğinde: Enver Paşa, İstanbul’da at yarışları düzenlenecek bir arazi ararken, burayı uygun görmüştür ve bunun üzerine, buraya hemen yarış pistleri ve tahta tirübün ve hakem kulesi yaptırılmıştır. Buradaki ilk at yarışları, 1912 yılında düzenlenmiştir. 1920 yılında ise, yine burada bir İngiliz şirketi at yarışları düzenlemeye başlamıştır.

Yarış pisti ve diğer tesisler, yarışlara olan ilginin zamanla artmasının ardından sürekli yenilenmiş, geliştirilmiş ve genişlemiştir. 1950 yılında, arazi, Tarım Bakanlığı tarafından, Türkiye Jokey Kulübüne kiralanmıştır. Gelelim günümüzde hipodrom olarak kullanılan tesise: seyirci kapasitesi 7600 kişi, pist uzunluğu 2020 metre, pist genişliği 27-36 metredir. Ayrıca: bir sentetik ve bir kum yarış pistleri vardır. İlaveten: TJK Üyeleri Sosyal Tesisi, İdare Binaları, Yarış atları hastanesi, Apranti eğitim merkezi, satış mağazası, müze ve sergi alanları bulunmaktadır.

Evet, İstanbul şehrinin beton kalabalığı içinde, burası tam bir yeşil vaha gibidir ve hala, birçok İstanbullu buraya piknik yapmak için gelmektedir.
Bakırköy’ün günümüze kadar ayakta kalmayı başarmış en eski yapılarından bir tanesi: Dantelacı Sokağının İstanbul Caddesine açılan köşesinde bulunan Çarşı Camidir. Diğer adı: Kartaltepe Cami.

carsi-camii-1
İstanbul Bakırköy

carsi-camii-2
İstanbul Bakırköy

ÇARŞI (KARTALTEPE) CAMİ


İki katlı caminin altında dükkanlar ve bir çeşme, yan tarafında ise günümüzde mağaza olarak kullanılan hamam vardır. Çeşme üzerinde bulunan kitabeye göre: Çarşı Cami: ilk olarak: 1601-1602 yılları arasında Şabanağa tarafından ahşap olarak yaptırılmıştır. Ardından, zamanla harap olan cami: Sultan Abdülaziz tarafından 1875 yılında kagir olarak yeniden yaptırılmıştır.

Minaresi: günümüze kalmış en eski kısmıdır. Camiyle aynı yıllarda yapılan çeşmesi de, son derece dikkat çekicidir. Cami 1980 yılından sonra genişletilmiş ve günümüzde 5000 kişinin aynı anda ibadet edebileceği bir yer olmuştur. Giriş kısmında: kütüphane, çay ocağı, gasilhane, imam müezzin odaları vardır.

Bakırköy’ün bir diğer eski yapısı: 19’ncu yüzyıl ortalarına tarihlenen “Surp Asdvadzadzin Kilisesi” Bölgenin diğer eski ve özgün yapıları arasında: “Ayios Yeoryios Rum Ortadoks Kilisesi” ve Rum mezarlığının içindeki “Analipsis Kilisesi” var.
Bölgede, tarihten bugüne mistik bir ziyaret yeri olarak ünlenen: “Zuruhat Baba Türbesi” var.

zuhurat-baba-turbesi-00
İstanbul Bakırköy Zuhurat Baba Türbesi

      

ZUHURAT BABA TÜRBESİ

Anlatılanlara göre: İstanbul’un fethi öncesinde, ordularıyla İstanbul önünde ilerleyen Fatih: Reghion (Küçük Çekmece) denen yerden hareketle, Makro Khori (Bakırköy) denen yere gelir ve günümüzdeki Ataköy’de ordugah kurar.

Bizanslılar: bütün su kuyularını zehirlediklerinden, savaşın en yoğun ve şiddetli yaşandığı anlarda, Osmanlı ordusunda susuzluk başlar. Tam bu sırada: sırtında kırbası ve elinde maşrapasıyla çıkagelen aksakallı ve nur yüzlü biri: susuzluktan kırılan askerlere su dağıtmaya başlar.

Hatta: kırbasındaki su bitmek tükenmek bilmez. Nereden çıktığı bilinmeyen bu yaşlı kişi, askerlere “Beni hünkarınıza götürün” der. Dedeyi, Fatih’in huzuruna çıkarırlar. Dede “Padişahım bende: değil bir orduya, birkaç orduya yetecek kadar su var” der. Padişah yanındaki kumandanlara, bu dedenin nereden geldiğini sorar. Onlar da “Bilmiyoruz hünkarım, yeniçeriler arasında birden zuhur etti” derler. Bu benzetmenin ardından, hemen orada dedeye “Zuhurat Baba” ismi verilir.

Zuhurat Baba: ardından, Fatih ve kumandanlarına: bugünkü türbesinin bulunduğu yerin hemen yanında, ağaçların ve çalıların arasında gizli bir kuyuyu gösterir. Kuyunun berrak ve tatlı suyu vardır. Ordunun su ihtiyacı, bu kuyudan karşılanır. Ancak Zuhurat Baba, askerlere su dağıtırken ölür ve kuyunun hemen ötesinde açılan mezara gömülür. Yüzyıllar gelip geçtikçe, kuyu toprak altında kalır ve kabir ortaya çıkarılır.

Bir başka söylentiye göre: Zuhurat Baba, öldükten sonra, sırtındaki kırbasından sanki pınar gibi sürekli su aktığı görülür ve şehit olduğu yere gömülür.

Evet, açık mezar şeklindeki bu türbe: İstanbul şehrinin en çok ziyaret edilen yatırlarından biri olmuştur. Ancak: Zuhurat Babanın Müslüman mı yoksa Hıristiyan mı olduğu konusunda bir takım tartışmalar yapılmaktadır. Yine de yıllardır, inananlar tarafından bir evliya kimliği kazanmış ve türbesi, derdine derman arayanlar tarafından bir ümit kapısı olarak ziyaret edilmiş ve edilmektedir.

Osmanlı döneminde, burayı ziyaret edenler: bir nikel parayı, evliyanın içinde demir cevheri bulunan mezar taşına bastırırlar, eğer madeni para taşa yapışırsa, niyetlerinin olacağına inanılır. Bir diğer söylentiye göre, mezarın yanındaki taşların arasına mum yakılıp konurdu. Mumlu taşların üzerine, ortası delikli madeni paralar yapıştırılmaya çalışılırdı. Eğer para taşın üzerine yapışır kalırsa dileğin gerçekleşeceğine inanılırdı.

1950’li yılların başında, Baruthane Tesislerinin nizamiye kapılarından birinde bulunan Zuhurat Baba türbesi: önceleri Emrazi Akliye ve Asabiye Hastanelerine getirilen hasta ve hasta sahiplerinin şifa bulmak için ziyaret ettikleri bir yer iken zamanla ünü yayılır.

Ardından çocuk isteyenler, türbeye beşik asar, ev ve araba isteyenler ise anahtar bırakırlar. Özellikle, Cuma günleri türbeye aşırı ziyaretçi akını olur. Türbenin çevresindeki park ise, özellikle yaşlılar için bir dinlenme yeri olarak kullanılır.

Evet, Bakırköy bölgesinin bir diğer önemli yapısı da, Zuhurat Baba Mahallesinde bulunan: Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesidir.

Bir zamanlar, eski dönemlerde, hastanenin adı tam olarak söylenmez, aklından şüphe edilenler için, “tam Bakırköylük” denirdi.

Yani: Bakırköy denilince, insanların aklına, bu akıl hastanesi gelirdi. Geçmişi uzun yıllara dayanıyor.

hastane-1
İstanbul Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi

BAKIRKÖY RUH VE SİNİR HASTALIKLARI HASTANESİ


Hastanenin ana binası, 1914 yılında, Sultan Reşat tarafından, Reşadiye Kışlası olarak yaptırılmış. Hastane: 1924 yılında, Üsküdar’daki yerinden, Enver Paşa tarafından, Reşadiye adıyla yapılan kışla binasına taşınarak burada hizmet vermeye başlamıştır. 1940’lı yıllarda: hastane için devlet yardımları yetersiz kalmaya başlayınca: hasta sayısı hızla artmasına rağmen, yeni tesisler açılamamış ve yatak sayısı arttırılmamıştır. Sonucunda ise, ölüm oranları artmıştır.

1914 yılında, hastane içine bir saat kulesi yapılmıştır. Ancak kulenin bakımsız kalması üzerine saat: Reşadiye Kışlasına kaldırılmış, kule 1999 depreminde yıkılarak yok olmuştur.
Bakırköy’ün; Bizans döneminden günümüze kadar yaşamış olan en önemli yerlerinden biri de : Fildamıdır.

fildami-1
İstanbul Bakırköy Fildamı

FİLDAMI


Bakırköy Osmaniye’dedir.

Sular içinde kalan eski İstanbul’da yeterli su kaynağı yoktur. Kuyular ve diğer küçük boyutlu çeşitli kaynaklar: kurak zamanlarda ve aylar süren düşman kuşatmalarında, şehrin kapılarının kapatılmasıyla birlikte su sıkıntısına çare olmamıştır. Bu yüzden, Bizanslılar: şehrin su ihtiyacını karşılamak için şehirde kemerler, su dağıtım şebekeleri, çeşmeler ve devasa sarnıçlar yapmışlardır. Kapalı sarnıçlarla temiz içme suyu ihtiyacı karşılanmış, açık sarnıçlarla bağ, bahçe, bostan sulanmış, hayvanların su ihtiyacı karşılanmıştır.

Erken Bizans döneminde; yani muhtemelen 5 veya 6 yüzyılda yapılmış ve günümüze gelen en güzel açık sarnıç örneği ise Fildamıdır. O dönemde sarnıç “Hebdamon Sarnıcı” olarak biliniyordu. Bu sarnıç: o dönemde: Bakırköy’deki eski “Magnaura” ve “Jucundianae” saraylarına ve Veliefendi’nin bulunduğu yerdeki Bizans ordusunun “Campos” denen ordugahına su sağladığı düşünülmektedir.

Osmanlı döneminde ise, burada fillerin barındırıldığı ve bu yüzden ismin “Fildamı” olarak kullanıldığı tahmin edilmektedir. Ankara savaşının ardından, Osmanlı bir süre, fillerden yararlanmayı denemiş ve getirilen filler, burada barındırılmıştır.

Sarnıç: kıyıdan yaklaşık 1500 metre kadar içeridedir. Üstü açık ve çok büyüktür. Uzunluk 127 metre, genişlik 76 metre ve derinlik 11 metredir. Ancak derinliğin daha fazla olduğu düşünülüyor. Sarnıcın dört bir tarafındaki duvarlarının kalınlığı, nişlerle birlikte 7 metredir. Bu duvarlar: aşağıdan yukarıya doğru 7 sıra taş ve 7 sıra tuğla kuşak şeklinde örülmüştür. Tuğla kuşaklar: beşer sıra tuğladan oluşmuştur. Bu mükemmel duvarlar, günümüze kadar sağlam gelmiştir.

Uzun bir süre boş olarak bekletilen sarnıç alanı, 1996 yılında yapılan bir düzenleme ile, 12 bin kişilik, konser etkinliklerinin düzenlendiği bir yere dönüştürülmüş ve birçok ünlü sanatçı burada konser vermiştir. Büyük korolar (320 kişilik Türkiye’nin en büyük korosu dahil) burada çeşitli gösteriler düzenlemiştir. Ancak, daha sonra buranın konser için kullanılması durdurulmuştur.

Bakırköy’ün bir diğer önemli mekanı da: bugün Bakırköy Merkez İlkokulu olarak kullanılan yer. 1864 yılında, Paris’ten getirilen şehircilik uzmanı Kont Alleon, kendine yaşamak için, kentin bu sakin ve renkli semtini seçer. Bugünkü Taş Mektebin bulunduğu arsayı satın alır, büyük bir köşk yaptırır. Hemen yakınındaki Taş Köprü gibi Marsilya’dan getirilen kiremit ve tuğlalardan yapılan köşk, halen ayakta.

ataköy.1
İstanbul Bakırköy Ataköy

ATAKÖY

İstanbul’un fethinden sonra, şehir içi sayılabilecek yerlerde (Ayasofya, Unkapanı gibi) baruthaneler açılmıştır. Ancak bir süre sonra kazalar başladı. Baruthaneler, yangından, kıvılcım ve yıldırımlardan etkilenerek patlamaya başladı ve bunun üzerine, şehir dışına uzak yerlere taşınmaya başladılar.

Sultan II. Mahmut, Barutçubaşı Hovhannes Dadyan’a, yeni baruthaneyi: şehir merkezinden oldukça uzakta yani burada yaptırmıştır. Bu yüzden, bu semt uzun süre “Baruthane” olarak tanındı.

Cumhuriyetten sonra ise, Türkiye’nin ilk modern siteleri burada kuruldu. Bu sitelerde: 1950’lerde 60 bin nüfuslu bir yerleşim yeri planlanarak, bu büyük ve çok katlı konutlar yapıldı.

aya mama deresi.0
İstanbul Bakırköy Aya Mama Deresi

Aya Mama Deresi

Aya Mama deresi: eski Baruthane, günümüzdeki Ataköy sınırları içindedir. Başakşehir ilçesinin doğusunda Esenlerde Baştabya kışlası içindeki kaynaktan çıkar ve Bağcılar, Bahçelievler ilçelerinden akarak, Bakırköy ilçesi sınırları içinde Marmara denizine dökülür.

Bizans dönemindeki ismi “Ayios Mamas” tır. Eski dönemlere ait geniş bir nehrin, günümüze kadar ulaşmış kırıntısıdır.

Derenin isminin kaynağı hakkında iki görüş vardır.

Bunlardan birincisi: dere: Aziz Mamas isimli bir Hıristiyan azizin ismine istinaden verilmiştir. Aziz Mamas, öteki adıyla Aziz Mammes ya da Aya Mama: özellikle Avrupa’da Yunanistan, Kıbrıs ve Fransa’da çok popülerdir, adı bazı kiliselere ve bazı küçük yerleşim yerlerine verilmiştir. Beslediği hayvanlardan ve hatta ehlileştirdiği söylenen geyikten elde ettiği sütlerden: peynir, yoğurt yapıp fakir insanlara dağıtarak yardım etmiş ve Hıristiyanlığın yayılmasına uğraşmış bir çobandır.

Ancak genç yaşta Roma imparatoru olan Aurelianus (270-275) un emri üzerine, yaşadığı topraklardan alınarak Cesarela (Kayseri) şehrine getirilir ve Hıristiyanlığı yaydığı için işkence edilerek öldürülür. Aziz Menas’ın mezarının bulunduğu yere, Bizans döneminde bir kilise yapılır.

Daha sonraki devirlerde, kemikleri, Hasan dağının eteklerindeki Mamasim adı verilen yere getirilerek yeni bir mezara gömülür ve bu yer, yüzyıllardır Kapadokyalı Hıristiyanlar tarafından çok önemli bir kutsal ziyaret yeri haline dönüştürülmüştür.

Aziz Mamas: Bizans kilisesinde büyük saygınlık görür. Başkent Konstantinopolis şehrinin iki önemli noktasında, onunla ilgili kült yerleri oluşturulmuştur. Bunlardan biri: muhtemelen Diplokonion (Beşiktaş) da ve diğeri ise Hebdomon (Bakırköy) dedir.

Bu iki yerleşimin sınırları içinde: birer manastır, bu manastırlara ait kilise, ayazma gibi yapılar oluşturulmuştur. Hebdomon’da, yerleşimin batısından geçip Marmara denizine dökülen söz konusu dereye de “Aziz Mamas” ismi verilmiştir.

İkinci görüş: derinin ismi İsa’nın annesi Meryem’e atfen “Kutsal Anne” gibi “Ayia Mama” dan gelmektedir.

1970’li yıllarda dere yakınlarında, tarlalar arasında, Bizans döneminden kalma tarihi bir yapının kalıntıları bulunur. Burası: kaynağı Ortodoks kilisesi tarafından kutsanmış ünlü “Aya Mama Ayazması” dır.

Eski Bakırköy’un Rumları, yılda bir defa Baruthane komutanlığından izin alarak, faytonlarla buraya gelip yortu yaparlardı. Dileklerinin yerine gelmesi için dua okurlar, pikniklerini yapıp, yanlarında getirdikleri şişelere ayazmanın kutsal suyundan doldurup evlerine dönerlerdi.

Aradan yıllar geçti ve Ataköy evleri yapılınca, ayazmanın taşları da yerlerinden sökülüp atıldı. Uzun yıllar, Aya Mama deresinin yatağına imar izni verilmedi. Ancak 20 yıl kadar önce imar izni çıktı ve bu yasaklı ve tehlikeli bölgede, birbiri ardına yapılar dizilmeye başlandı.

Ardından 1995 yılındaki sel felaketi yaşandı. 2009 yılında yaşanan sel felaketinde onlarca kişi sel sularına kapılarak öldü. Günümüzde de, binlerce yıllık alüvyonlu ve yumuşak dere yatağına yapılan evler her an tehlikeye açıktır. Sonuç olarak: Aya Mama deresinin intikamı mı, yoksa Aziz Mamasın laneti mi nedir, bu durumu açıklamak mümkün olmaz.