Karadağ Kotor

3.336 kişi okudu!

 

Adriyatik denizinde, dünyanın en güzel 25 koy’undan biri olarak kabul edilen Boka koyunun sonundaki kotor körfezi: Adriyatik denizindeki, en girintili parçalardan birisidir. Akdeniz’in ve güney Avrupa’nın en büyük fiyord’u (yani derin ve kapalı körfezi) buradadır.  Zaten, bu yüzden yani derin ve kapalı bir körfez konumu nedeniyle, bir zamanlar bütün bölgeyi teslim almış Osmanlı denizcileri, burayı ele geçirememişlerdir.

Kotor şehri, Kotor körfezinde, Karadağ ülkesinin bir sahil şehridir. Ancak, Adriyatik denizinin en büyüleyici yerlerinden birisi olarak kabul edilir. Dubrovnik şehrinin bir boy küçüğü olarak benzetilir.

Şehre vardığınızda: muhteşem bir tarihi yapı olan ve günümüze kadar sağlam gelmiş surlar ve kale yapısı ile karşılaşacaksınız. Özellikle: bu surların hemen dışında, kara yönünde, yine büyük ve içi su dolu hendekler, gerçekten buranın teslim alınmasının olanaksız olduğu konusunda hemen fikir sahibi olmanızı sağlayacaktır.

Tarihi:

Efsaneye göre: şehir, Altın post peşinde olan Fenikeliler tarafından kurulmuştur. Ancak, Fenikeliler, Akdeniz’de ticareti idare ederken, burada yani yeni kurduklarını belirttikleri şehrin yerinde, daha önceleri de “Hotor” olarak isimlendirilen bir yerleşim yeri bulunduğunu belirtirler. Yani, şehrin geçmişi çok eski dönemlere kadar gider. İlk yerleşimcilerin, MÖ 3 ve 2’nci yüzyıllarda, İliryalılar olduğu söylenir.

Fenikeliler tarafından kurulan şehir, başlangıçta “Katareo” olarak isimlendirilir. Romalılar, MÖ 168 yılı ile MS 476 yılları arasındaki 644 yıllık süreçte, burada egemen olurlar. Ardından gelen Bizanslılar, MS. 1185 yılına kadar şehirde kalırlar. Bizans döneminde şehrin ismi “Dekaderon” dur.

1185-1371 yılları arasında Sırplar görülür. Bu dönemde: şehir, Sırp Nermanjic hanedanı yönetiminde bir kıyı şehri olarak, ekonomik ve kültürel yönden oldukça zenginleşir.

1391-1420 yılları arasında, Kotor bağımsız bir cumhuriyet olur. Ancak, yörede, Osmanlı etkisi görülünce, Kotorlular, şehrin yönetimini Venedik Cumhuriyetine verirler. Venedik hükümranlığı, 1797 yılına kadar sürer. Osmanlı denizcileri, çevredeki tüm yerleri ele geçirmelerine rağmen, konumu nedeniyle, bu şehri alamazlar.

1813 yılında Karadağ hükümdarı Petar I Petroviç: Kotorluların Fransız monarşisine karşı olan direnişlerine yardım eder ve Karadağlılar ile Kotorlular arasında birliktelik kurulur. Ancak bu birliktelik kabul görmez ve Boka koyu ve çevresi, 1814-1918 yılları arasında yüz yıllık süreç için Avusturya tarafından ele geçirilir. 1918 yılında Kotorlular bağımsızlarını kazanırlar. 1944 yılında ise, şehirde Nazi işgali görülür.

kotor.genel.3

Şehrin önemi:

Şehir, Ortaçağ d öneminde, Adriyatik denizi kıyısında, doğal limanı, surları ve yapılarıyla önemli bir sanat ve ticaret merkezi olur. Özellikle, hızlı şekilde 1500 metreye kadar yükselen dağlar, birbiriyle bağlantılı iki koy ve bunların yarattığı doğal koruma ve manzara ilgi çeker.

Günümüzde, şehirde mimari olarak öne çıkan yapılar: 4 Romaneks kilise ve şehir surlarıdır.

Kilise denince, burada ilginç bir husus var. Kotor şehri aslında uzun yıllar Venedik ve İtalyan etkisiyle Katolik olmasına rağmen, bir zamanlar Karadağlılar ayni Ortodokslar, Osmanlı korkusuyla kaçarak bu şehre o kadar çok gelmişlerdir ki, zengin Kotorlular, şehre bir Ortodoks kilisesi yaptırmışlardır.

Ancak, şehirdeki anıtların ve binaların birçoğu 1979 yılındaki depremde hasar görmüştür. Bunun üzerine, şehir UNESCO tarafından “Dünya Kültür Mirası Listesi” ne dahil edilerek koruma altına alınmış ve tüm yapılar ve anıtlar yeniden yaptırılmış ve restore edilmiştir.

Şehirde İtalyan etkisi vardır. Çünkü, burası bir İtalyan şehri, bir Venedik şehri gibidir. O yüzden şehrin tüm yapıları, Venedik şehri özellikleri taşır. Ayrıca, burası uzun yıllar bir ticaret şehri, serbest ve bağımsız bir şehir olarak kalmıştır.

Günümüzde, eski şehirde yani surların içindeki şehirde yaklaşık 600-700 kişi yaşamaktadır. Şehrin kalan nüfusu (13 bin kişi civarında) ise, şehrin yeni bölümünde, surların dışında yaşamaktadır. Tito döneminde, surların içinde yani eski şehir bölümündeki yerler kamulaştırılmış, sahipleri başka yerlere göç etmiştir. Tito dönemi bitince, surların içindeki bölümler, özellikle İtalyanlar tarafından iskan edilmeye başlanmış, eski sahipleri yıllar sonra buraya geldiklerinde ise, yeni iskan edenlerle karşılıklı anlaşma sağlanmış ve sonuçta, günümüzde burada yukarıda söz ettiğim gibi 600-700 kişi yaşamaktadır.

 

Ulaşım:

Kotor şehrine ulaşmak için: Budva şehrinden buraya gitmek isterseniz, 3 euro ücret ödenen otobüsleri kullanabilirsiniz. Ayrıca, buraya ulaşmak için Tivat, Podgorica ve Dubrovnik hava alanlarını kullanabilirsiniz. Titav hava alanı çok küçüktür, ancak şehre 15 dakika uzaklıktadır. Dubrovnik hava alanı ise, arada sınır geçişi olduğundan, şehre 2 saat uzaklıktadır.

kotor.genel.10

Alışveriş:

Eski Kotor’un iç kısmında, çok fazla sayıda mağaza ve butik bulunmaktadır. Hatta, bunların bir kısmının, Türkler tarafından işletildiğini göreceksiniz. Özellikle: deri ürünlerin satıldığı dükkanları Türkler işletiyor. Ayrıca: yine burada tanınmış Avrupalı ve dünya tasarımcılarının ayakkabı ve kıyafetlerini sunan küçük dükkanlar ve satıcılar bulabilirsiniz. Ancak, tahmin ettiğiniz gibi, bu butiklerin ve diğer dükkan ve mağazaların ürünlerinin fiyatları çok yüksek, ben burada gezdiğim sürede hiç alışveriş yapmadım. Sanırım siz de sadece birkaç buzdolabı magnetinden başka satın alınacak bir şey bulamayacaksınız. Çünkü Kotor şehri alışveriş değil, turizm yönüyle öne çıkıyor. Buradan mutlaka satın alın diyebileceğim bir ürün yok.

kotor.genel.5

Spor:

Kotor’da, limana doğru yürüdüğünüzde, surların dışında, denizde açık bir su topu sahası göreceksiniz. Kotor şehrinde su topu çok ünlüdür. Çünkü uzun süre boyuncu, su topu okulu “Primorac” bu şehirde etkin olmuştur. Ayrıca, yine burayı ziyaret ettiğinizde, denize girmeyi düşünürseniz, bu su topu sahasının bulunduğu yerden denize girebilirsiniz. Çünkü burada denize giren birçok insan göreceksiniz. Ancak, unutmayın, soyunma kabini, duş yok. Ayrıca yine bu bölgede: deniz kıyısında, birçok kano ve kürek sporcusu göreceksiniz. Çünkü çoğunlukla Rusya’dan gelen takımların kürekçiler, burada antreman yaparlar. Çünkü burada su sakindir.

kotor.genel.0    kotor.genel.1   kotor.genel.4    kotor.genel.7    kotor.genel.8   kotor.genel.9   kotor.0   kotor.en başa

Şehir merkezinde gezilecek yerler:

Evet: Adriyatik denizi kıyısındaki en ünlü ve güzel turizm ve cazibe merkezlerinden olan Kotor şehrinin turizm yönünü anlatıyorum.

Günümüzde: nakış gibi işlenmiş kalesi ve surlarıyla inanılmaz güzel ve etkili bir turizm merkezidir. Buna istinaden: her yıl buraya yaklaşık 800-900 tane büyük yolcu gemisi (Cruise) geldiği söyleniyor. Zaten: şehri uzaktan gördüğünüzde, büyük gemileri de göreceksiniz. Bu gemilerin yüzlerce, binlerce yolcusu, yakın yerlerden (Makedonya, Sırbistan gibi) karayolu ile gelenlerle birlikte, surların içindeki dar şehir bölgesine giriyorlar.

Yani: öncelikle şehir gezinizde muhteşem bir kalabalıkla karşılaşacağınızı bilin. Ama, yine de ne kadar kalabalık olursa olsun, bu muhteşem güzel şehri görmenizi mutlaka öneriyorum.

Balkan turlarıyla buraya gidildiğinde, yerel uygulamalar gereği, yerel rehber almak gerekiyor. Ama, inanın alınan yerel rehber, sizin tur rehberiniz kadar bilgili değil, sadece fon teşkil ediyor.

Eski şehir kapısına geldiğinizde, muhteşem surlarla karşılaştığınızda: etkileneceksiniz. Bu surların yapımı, ilk olarak 9’ncu yüzyıla kadar dayanıyor. Sveti Ivan dağı tarafından çevrelenen görkemli surların toplum uzunluğu, yaklaşık olarak 5 km imiş. Günümüzde görülen surlar, Venedik döneminde yapılmıştır. Duvar kalınlıkları 10 metre, yükseklikleri ise 20 metredir. Bunlar, Avrupa sur mimarisinin eşsiz örnekleri olarak tanımlanır. Surlar üzerinde, halkın giriş çıkış için kullandığı 3 kapı vardır. Yüzyıllarca, insanlar bu kapıları kullanarak şehre girip çıkmışlardır. Surların hemen dibinde ise, düşman saldırılarından korunmak için yapılmış, içi su dolu hendekler görülür.

Şehre girmeden sağ yanda: yüksekten aşağıya baktığınızda, surların dibinde kano ve küçük kürekçi teknelerini göreceksiniz. Bunlar yukarıda sözünü ettiğim gibi, kürek sporu ile ilgilenen sporcuların antreman tekneleri, birlikte denize açıldıklarında, surların çevresinde güzel bir görüntü oluşturuyorlar. Yine, sol yanda, surların dibinde, içi su dolu, büyük hendekleri göreceksiniz. Bunları görünce, şehrin neden ele geçirilemediği zaten hemen anlaşılıyor.

Sonra şehrin kapısına geliyoruz. Kapıda: rehber giriş ücreti için bilet satın alırken, jest olarak bir de şehrin tek sayfalık Türkçe haritası veriliyor. Ben kullanmadım, siz bu satırları okuyunca zaten bu haritaya ihtiyaç kalmayacak. Belki hatıra olarak saklayabilirsiniz.

İlk dikkatimi çeken, şehrin ana giriş kapısının üstünde, sur duvarlarındaki bir yazı oldu “HERKEZİN İYİLİĞİ”. İlk anda bu söz pek anlamlı gibi gelmiyor, anlamını sorduğunuz da ne kendi tur görevliniz ne de yerel rehber size bilgi vermiyor, zaten kapıda büyük bir kalabalık, karmaşa var.

Ben size bu sözün anlamını anlatmak istiyorum. Dünyayı dolaşan iki gezgin, gri denize yani Boka körfezine gelirler. Uzun yolculukları nedeniyle oldukça yorulmuşlardır. Dinlenmek için deniz kıyısında bir kayaya otururlar. Bir tanesi, biraz yana hareket ettiğinde, kayanın üstünde bir yazıt olduğunu görür. Yazıtta “10 uzunluğu ölçün ve durun” yazar. Yazıyı okuyunca; bunun ne olduğunu bilemezler, merak ederler ve çeşitli tahminlerde bulunurlar. Daha sonra, yazıtın bulunduğu plaketten gereken uzunluğu yani 10 uzunluğu ölçerler ve ölçtükleri yerde küçük bir delik bulurlar, bu delikte ise küçük bir sandık vardır. Sandığı açtıklarında ise, sandığın içinde “HERKEZİN İYİLİĞİ” yazısını görürler.

Yazıyı okuduktan sonra, uzun süre ne yapmaları gerektiğini düşünürler. Yolculuklarına devam mı etmek, yoksa burada mı kalmak konusunda kararsızdırlar. Yine de, bunun bir mesaj olduğuna karar verirler ve mesajın bulunduğu yerde kalmaya karar verirler. Aynı yerde, hızla bir konut yaparlar ve akşam olunca bu konutta uyumaya giderler. Gece boyunca tuhaf şeyler olur. Tahta sandıkta, bazı yeni parlak harfler ışıldar. Yeni mesaj şöyle der “UYUMADAN ÖNCE, DİLEDİĞİNİZİ DİLEYİN”.

Her iki gezgin de, uyumadan önce, güzel taş evler ve güzel eş dilerler. Sabah uyandıklarında ise, pencereden denize baktıklarında, güzel taş ev ve güzel birer kadın görürler. Hemen yeni eve taşınırlar ve rahatça yaşamaya devam ederler. Bundan sonra, her gece uyumadan önce, her sabah ortaya çıkan başka güzel evler dilerler ve böylece Kotor şehri yakınlarındaki Dubrota, bu şekilde kurulur. İşte, giriş kapısında gördüğünüz yazının anlamı budur.

Girişten önce, kapının sağ ve sol yanını gezdikten sonra, giriş ücretinin ödenmesinin ardından: surların içindeki şehre giriyoruz.

Hemen karşımıza bir meydan çıkıyor. Burası “Silahlar Meydanı” dır. “Trg Od Oruzja” olarak isimlendirilen bu meydan: Kotorlular için bir toplanma yeri imiş. Burada çeşitli toplantılar yapılıyormuş.

Meydanda: hemen arkanızda, eski “Muhafızlar Binası” (günümüzde Hırvat elçiliği) görülür. Bunun yanında ise yine meydana bakan, uzun balkonlu bina, şehirde Venedik şehrinin temsilcisinin oturduğu konuttur. Konutun balkonu boydan boya uzanır, çünkü Venedik temsilcisi, şehrin içinde olup biteni bu balkondan gözetliyormuş, her şeyin yolunda olup olmadığını bu uzun balkondan izliyormuş.

 

    

Hemen karşıda, saat kulesi görülüyor. Bu saat kulesinin hemen altındaki meydan ise “Kefaret Meydanı” dır. Eskiden suçlular veya suçlananlar, bu meydanda zincire bağlanıyor ve yerel halk tarafından aşağılanıyorlarmış. İsim, bu yüzden verilmiş. Yine bu meydanda çevreyi inceliğimizde, şehrin tek fırını görülüyor. Günümüzde oradan yöresel lezzette “börek” satın alabilirsiniz. Saat kulesinin hemen yanındaki yapı: 14’ncü yüzyılda yapılmış “Palace Bizanti” dir.

Evet: Silahlar meydanından ayrılıyor, ana kapının sağındaki yolu takip ederek ilerliyoruz. Solda fırın kalıyor. Burada, arkada, bir villa yapısı görülüyor. Bu villa bir aileye aittir. Villanın özelliği: buradaki özel hayatın, kamusal hayata açıldığı görülür. Yani, villada dışarıya yani sokağa açılan oldukça büyük bir balkon var. Bu villa, sokağa yani kamusal alana açılan balkonu olan ilk sivil yapıdır.

Yürümeye devam ettiğimizde, yol üstünde, bir İtalyan dil okulu (günümüzde Turizm okuludur) görülür. O dönemde burada bir dil okulu olmasının sebebi: burada yaşayan yerliler, çocuklarının çok iyi bir dil konuşmasını (İtalyanca) ve yüksekokul okumasını isterler. Bu dil okulundan mezun olan öğrenciler, Roma şehrindeki Üniversitelere doğrudan kabul edilirlerdi. Yani, 16-17’nci yüzyıllarda, burada olağanüstü bir dil eğitimi veriliyordu.

Rotamızın devamında “Kilise Meydanı” vardır. Meydanda hemen karşıda görülen kilise “Aziz Tryphon” için adanmıştır.

Kendisi, buralı değil, Anadolu’dan Kapadokyadandır. Cenevizliler, bir zamanlar Noel Babanın kemiklerini, Anadolu Myra şehrinden çalarak İtalya Bari şehrine kaçırırlar ve burada yani Bari şehrinde futbol stadyumunun hemen yanında kocaman “Sen Nicola” kilisesi yaparlar. Venedikliler de, buna benzer şekilde, 3’ncü yüzyılda Roma imparatoru Decije döneminde şehit edilen (Hıristiyanlığın ilk şehididir) Aziz Tryphon’un kemiklerini, Kapadokya’dan çalarak Venedik şehrine götürmeye niyetlenirler. Ancak, Kotor önlerinde fırtınaya yakalanırlar ve sahile çıkarlar. Kotorlu tüccarlar, Venedikli denizcilere ne taşıdıklarını sorarlar ve Aziz Tryphon’un kemiklerini taşıdıklarını öğrenince, Venedikli denizcilere büyük paralar vererek Aziz Tryphon’un kemiklerini satın alırlar ve burada kendisi için bu devasa kiliseyi yaptırırlar.

Evet, Aziz Tryphon, şehrin koruyucusu ve hamisidir. Burada ilk kilisenin, 809 yılında, İstanbul’dan gelip buraya yerleşen biri tarafından yaptırıldığı söyleniyor. Takip eden dönemde ise, 1166 yılında kilise kutsanmıştır. 1667 yılında depremde yıkılan kilise, daha sonra yeniden inşa edilmiştir. 1979 yılında depremde yine büyük hasar gören kilise, daha sonra restorasyon çalışmalarıyla yeniden ayağa kaldırılmıştır. Kilisenin iç bölümlerindeki restorasyon çalışmaları halen  devam etmektedir.

Katedral, günümüzde şehrin en iyi korunmuş ve en güzel Ortaçağ yapılarının başında gelir. Romaneks mimari stilin en eski ve en güzel örneklerinden birisi olarak kabul edilmektedir. Dıştan giriş ve hemen yanında yükselen iki kule, girişin üstündeki balkon kısmı ve taç pencere görülmeye değerdir.

İç mekanda bulunan fresklerde, 14’ncü yüzyılda Aziz Tryphon’un hayatı tasvir edilmiştir. Ana sunak üzerindeki taş süslemeler ilgi çeker. Katedralin sanat eserleri koleksiyonunda ise, çeşitli gümüş süsler ve figürler ile haçlar görülmeye değerdir.

2016 yılında: kilisenin yapılışının 850 yılı anısına bir anma töreni düzenlenmiştir.

Gezimize devam ediyoruz.

Şimdi “Müze Meydanı” karşımıza çıkıyor. Meydanda bir “Deniz Müzesi” bulunuyor. Malum burada yaşayan insanların geçim kaynağı denizdir. Geçimini denizden ve deniz ticaretinden kazanan şehirde, bir deniz müzesi olması gayet doğaldır.

Müze, Barok tarzda yapılan “Grgurin Sarayı” ndadır. Barok saray, 18’nci yüzyıl başlarında inşa edilmiştir. Kotor şehrinde yelkencilik, Orta yüzyılda gelişmeye başladı ve Boka filosu, 9’ncü yüzyılda kuruldu. Kotor müzesinde: ünlü Kotorlu denizcilerin, sanatçıların, gemi ustalarının, zanaatkarların, devlet adamlarının ve diplomatların, batı ve doğu arasında arabuluculuk yapanların başarıları, hatıralarının izleri görülür. Ayrıca ünlü kaptanların portreleri, eski galeriler ve yelkenli tekneler, seyir araçları ve daha birçok denizcilikle ilgili obje bulunmaktadır. Müzede: 1168 yılından kalma, Boka bölgelerinde, Navigasyonla ilgili en eski belgenin kopyası da bulunmaktadır.

Yürümeye devam ettiğimizde, hemen solda “emme-basma tulumba” görülüyor. Bu çeşmenin ismi “dedikodu çeşmesi” dir. Şehrin kadınları, gündüzleri, burada, çeşmenin başında oturup dedikodu yapıyorlarmış.

Burada iki kilise görülüyor.

Sağda Aziz Nikola’ya adanmış bir kilise vardır. Giriş ücretlidir. (4 euro) Bu kilise, Kotor şehrindeki en önemli Ortodoks kilisesidir. Yukarıda sözünü ettiğim gibi: Osmanlı korkusuyla kaçarak Kotor şehrine sığınan Karadağlılar için, Kotorlu zenginler tarafından yaptırılmış Katolik şehirdeki Ortodoks kilisesidir. Yani, şehrin zenginliğini düşünün, 16’ncı yüzyılda, kendisine sığınan azınlık için kilise yaptırıyorlar. Kilise, 19’ncu yüzyıldaki bir yangında harap olur, 20’nci yüzyıl başlarında aslına sadık kalınarak yeniden inşa edilir. Kilisenin hazinesinde: çoğunluğu Kotorlu zenginler tarafından hediye edilen değerli eşyalar, ikonlar, el sanatı eserleri, belgeler ve çeşitli giysiler vardır.

Solda ise, İncil yazarlarından Aziz Luka’ya adanmış kilise vardır. Kilise, 12’nci yüzyıl başlarında Sırp hanedanı Nemanjic hükümdarlığı döneminde inşa edilmiş Katolik kilisesidir. 17’nci yüzyıl ortalarında ise Ortodoks kilisesine dönüştürülmüştür. Çünkü o dönemde, Kotor şehrindeki Ortodoksların sayısı hızla artmış ve yeni bir kiliseye ihtiyaç duyulmuştur. Yine de, 19’ncu yüzyılın ilk yarısına kadar, bu kilisede Katoliklerin sunaklarının bulunduğu söylenir.

Rotayı takip ederek 85-90 metre yürüdüğümüzde, yine Silahlar Meydanına yani şehrin ana giriş kapısına ulaşıyoruz.

Evet, turla, birlikte gezi bitiyor. Ben size ısrarla şunu öneriyorum. Hemen doğru karşıya, deniz kıyısına doğru gidin, oradan sağa doğru, surların dış kenarından, deniz kıyısındaki yolu takip ederek ilerleyin. Bu sırada, solunuzda, kıyıya bağlı çok güzel tekneler göreceksiniz. Surların dibinden yürümeye devam ettiğinizde ise, uç bölümde yani yaklaşık 200 metre sonra, daha güzel bir görüntüyle karşılaşacaksınız. Burada: yerel halk, denizin kıyısına yapılmış su topu alanında spor yapıyor, kano ve kürek çekenler, denize girenler, muhteşem yüksek surların hemen dibinde, güneşlenenler, gezinenler çok güzel bir ortam, bu ortamı mutlaka görün.

Sonra geri dönün ve meydanlardaki kafelerde oturup bir şeyler için. Ben, meydanlardan birinde (Kefaret meydanı) restoranda pizza yemeyi tercih ettim, gayet büyük pizza, 6 euro idi, yani porsiyonları gayet büyük. Restoranın tuvaletini ve wifi de kullanma şansınız olur. Alışveriş önereceğim bir şey yok, ara sokaklara girin, tarihi yapıların arasında gezin dolaşın, sokaklar o kadar dar ki inanamayacaksınız, yerel rehberin söylediğine göre, kendi evi için bir büyük eşya satın aldığında, dar ara sokaklardan eşyanın eve götürülmesi bayağı sorun yaratıyormuş. Şehirdeki en geniş sokak, un deposunun bulunduğu sokakmış.

Son bir not: bazı gezginler, kaleye de çıkmayı düşünebilirler. Kotor kalesi, orijinal ismiyle “St John kalesi”, deniz seviyesinden yaklaşık 400 metre yükseğe kadar çıkıyor. Kalede “Fortification” denen bir yer var. Buraya ücret ödenerek giriliyor. (20 euro) Ancak, sadece ücret ödemek değil, girişte bir süre sıra beklemek ve girişten sonra yaklaşık 500 basamak merdiven tırmanmak gerekiyor. Yani: özellikle tur yolcuları eğer kaleye çıkmak istiyorsa, buraya en az 2 saat zaman ayırmak zorundalar. Öte yandan, böyle bir zaman çoğu turda kalmıyor. Yine de mutlaka kaleye çıkmayı düşünürseniz: daracık merdivenlerden tepeye tırmandığınızda, körfezin ve şehrin muhteşem manzarası, mutlaka ilginizi çekecek ve hatta sizi büyüleyecektir. Benden size öneri: öğlen sıcak saatleri haricinde çıkın ve ayağınızda spor ayakkabısı olsun.

 

ŞEHİR YAKINLARINDA GEZİLECEK YERLER:

Kotor şehrine, tur haricinde müstakil gidip, zamanı olanlar için şehir yakınlarında gezilmesini önereceğim diğer yerler şunlardır:

 

Perast:

Burası minik bir köydür, körfezin kıyısına kadar sokulmuştur. Karadağ ülkesinin en şirin yerlerinden biridir.

Perast’ta, denize bakan Boka Kotorska körfezinde iki muhteşem güzel ada vardır. Kotordan her iki adaya turist mavnaları kullanılarak gitmek mümkündür.

Ada Gospa od Skrpjela: (Our Lady of the Rocks):

Efsaneye göre: bu ada Perast ve Kotor şehrinden yelkenli tekneleriyle büyük taşlar getiren bir denizci tarafından yapay olarak yapılmıştır. Adada bir kilise vardır. Yine bir efsaneye göre: Perasttan gelen balıkçı, adanın yakınında, bir enkazından sonra, bir deniz kayası üzerinde: Meryem Ana ve İsa’nın ikonunu bulur. Bunun üzerine, adada bir kilise inşa eder. 1630 yılında kilise yapılır. Denizci taşları getirmeye devam eder, böylece gelenek günümüzde de devam eder, adayı ziyaret edenler, taş getirirler. Kilisedeki anma etkinlikleri, her yıl “Fesinada” ismiyle 22 Temmuz günü yapılır.

Ada Sveti Djordje:

Bu adaya “Ölü kaptanlar adası” da denir. Çünkü: bir Fransız askerinin efsanesine göre: “Perasttan, buraya bir Fransız askeri tarafından top ateşi yapıldığında, top mermisi askerin kızının evine isabet eder ve kızını öldürür. İsviçreli ressam Beklin, buranın resmini çizmiş ve “Ölüler adası” olarak isimlendirmiştir.

 

 

 

Karadağ Budva

3.365 kişi okudu!

 

 

Ülkemizden hareket eden Balkan turlarının birçoğu buraya uğramaktadır, ancak fazla kalmıyorlar çünkü bu şehrin çevresinde, bu şehirden kat ve kat daha ünlü ve cazip turizm merkezleri bulunuyor. Ama, yine de sizlere Budva şehri hakkında kısa bilgi vereceğim. Bu şehrin en büyük cazibe merkezi Sveti Stefan dır. 

Balkanlarda, Karadağ sahilinde küçük bir yerleşim yeridir. Karadağ ülkesinin turizm merkezidir. Şehri uzaktan incelediğinizde, ormanlık alanların yukarılara doğru nasıl talan edildiği çıplak gözle görülür. Titonun manzaralı tünelleri, plajları, nefistir. Ülkemizden, birçok kişi, Budva şehrine tatile giderler. Ancak: burada ve diğer turistik yörelerde herşey dahil sistemi uygulanmıyor, Sadece konaklama ve kahvaltı sistemi vardır.

budva.genel.1

Tarihi:

Sahile yakın Budva şehri, zengin bir tarihi geçmişi gizler. Şehrin tarihi geçmişinin MÖ 5’nci yüzyıla kadar uzandığı söylenir. Birçok efsaneye göre: şehir ilk olarak “İllyrian” kasabasıdır. Yunan trajedi yazarlarından Sofokles, eserlerinde şehirden eski yerli insanların kullandığı ismiyle yani “İllyria” olarak bahseder. İlk kralları ise Harmonia’dır.

Şehir zengin bir ticaret merkezi olunca, MÖ 4’ncü yüzyılda Yunanlılar ve MÖ 2’nci yüzyılda Romalılar tarafından fetih edilir ve aynı dönemlerde şehirde ticaret çok gelişir. Özellikle üzüm ve zeytin yetiştiriciliği üst seviyelere ulaşır.

MÖ 168 yılında, Romalı yazar Plinius, şehirden söz ederken “Roma vatandaşlarının güçlendirdiği şehir” olarak belirtir. Bu dönemde, şehir, anıtsal binalar, döşeli sokaklar, masif duvarlar ile gerçek bir Roma şehri olarak tüm niteliklere sahiptir.

Takip eden dönemde, şehir büyük depremlerle sarsılır.

Roma’nın çöküşünün ardından, bölgede Bizans hakimiyeti görülür. 535 yılında, bölge halkı Bizanslılara karşı mücadeleye başlar.

Bizans hakimiyetinin bitişinin ardından, 1184-1186 yılları arasında, Nemancı hanedanı, eski Karadağ kıyılarına gelir.

11’nci yüzyılın ortalarında, burası Sırp Devletinin ilk başkenti olur ve Sırp kral Dusan, bu şehirde yaşar.

1442 yılında, şehirde Venedik hakimiyeti görülür. Bu dönemde, şehirde küçük gemiler inşa edilen bir de tersane kurulur.

Yine aynı dönemde, Venediklilerle savaşan Türkler, bölgede egemen olurlar. 1807 yılında, şehri Fransızlar işgal eder. 2’nci Dünya Savaşında Naziler ve 1941 yılında ise, İtalyanlar şehri işgal ederler. 22 Kasım 1944 tarihinde, Nazi işgali sona erer.

 

Ulaşım

Tarihi şehir, Dubrovnik şehrinin 90 km güneyinde ve Ulcinj şehrinin ise 60 km kuzeyinde, Adriyatik denizi kıyısındadır. Şehre en yakın havaalanı, yaklaşık 20 km uzaklıktaki Tivat’taki küçük havaalanıdır. Ama en uygun havaalanı, 65 km uzaklıkta bulunan Podgorica hava alanıdır. İstanbul-Potgorica arasındaki hava yolu yolculuğu yaklaşık 1.5 saat sürer. Buradan otobüs veya taksilerle şehir merkezine gelmek mümkündür.

 

Para Birimi:

Karadağ Avrupa Birliği üyesi olmamasına rağmen, eurozon sistemine girmiştir ve bu yüzden ülkede Euro kullanılmaktadır.

 

 

İklim:

Budva şehrinde, tipik Akdeniz iklimi görülür. Buna göre kışlar ılık ve yazlar genellikle kuru ve çok sıcaktır. Yılda, 2300 saat güneş görülür. Temmuz ayında hava sıcaklığı 30  derecelerin üzerine çıkar. Ocak ayındaki sıcaklık ise 2 derece civarındadır. Yüzme sezonu 10 Mayıs ile 8 Kasım tarihleri arasındaki 182 gün sürer. Yaz aylarında deniz suyu sıcaklığı 21-25 derece arasındadır.

budva.genel.2

Kültürel etkinlikler;

Her yıl, Haziran ayı ortalarında, burada uluslar arası müzik festivali düzenlenir. Müzik dünyasının birçok ünlü ismini bir araya getiren bu festival, şehirde “Old Town” denen bölümdeki “Ressamlar Meydanında” yapılır ve 3 gün sürer.

budva.1

Ne yenir:

Özellikle ev yapımı “ballı börek” ve ev yapımı “bal” meşhurdur. Yaz aylarında toplanan incirler güneş ve rüzgarda kurutulur ve muhteşem lezzetli olurlar. Ayrıca: yine burada keçi ya da inek peyniri tatmalısınız. Özel peynir, zeytinyağında tutulur. Yeşil salatalar: maydanoz, yeşil ve siyah zeytinlerle çok güzel servis edilir. Malüm şehir deniz kıyısında olduğundan, Budva mutfağı balık bakımından zengindir. Özellikle: ahrapot salatası, siyah pirinç, soslu midye ve ızgara balıklar muhteşem güzelliktedir. Tüm geleneksel yemeklerde geleneksel içkiler sunulur. Bunlar: Karadağ Rakia, beyaz ve kırmızı şaraplardır. Oryantal müziği sevenler için, birer tane Çin ve Japon restoranları bulunuyor.

budva.plajlar.körfez plajı.1   budva.przno.1

Sahil-Plajlar:

Budva Rivierası, 122 km kare alana sahiptir. Sahil şeridinde 35 tane güzel kumlu plaj vardır ve bunlardan 8 tanesi mavi bayraklıdır. Bir çok kumlu koylar, barınaklar ve küçük adacıklar dahil olmak ezere, sahil 38 km boyunca yayılır. Şehirde, plaj turizmi ilk olarak 1930’lu yıllarda, Çeklerin Budva Riviera sahillerine gelişiyle başlar. Jaz’dan Petroviç’e kadar uzanan 12 km lik sahildeki 20 kumsalda, ılık güneşte, her yıl, 10 Mayıs tarihinden 8 Kasım tarihine kadar, 182 gün boyunca denize girmek ve güneşlenmek mümkündür.

budva.plaj.1

Jaz plajı:

Körfezdeki bu plajın toplam uzunluğu 1200 metredir. Şehir merkezine 2.5 km uzaklıktadır. Yaklaşık 2000 şezlong kapasitelidir.

budva.przno.1

Przno plajı:

Budra şehir merkezine 10 dakika uzaklıktaki bu plajın en büyük özelliği: hemen yakınındaki sedir ağaçlarıyla ünlü Milocer Parkıdır. Çam ağaçlarının gölgesindeki mesire yerinde, pahalı yani lüks restoranlar bulunmaktadır.

budva.plajlar.mogren.1

Mogren plajı:

Birbirine kısa tünelle bağlanan iki plajdan oluşur ve toplam uzunluğu 350 metredir. Old Town bölgesinden buraya yürüyerek ulaşmak mümkündür. Plaj olağanüstü güneş ışığı ve güney rüzgarına sahiptir. Plajda: St Anton adına adanmış bir kilise kalıntıları görülebilir. Efsaneye göre: korsanlar tarafından batırılan bir İspanyol kalyonundan kurtulan bir  denizci, plaja çıktığında kurtulması anısına bu kiliseyi yapmıştır. Her yıl, 13 Haziran günü, burada ayin düzenlenir. Kilise çok küçük olduğundan ayin sahilde düzenlenmektedir.

GEZİLECEK YERLER:

budva.turistik yerler.1

Eski Şehir-Stari Grad-Old Town:

Eski şehir bölümü, küçük bir yarımadada yer alır. Ada, karaya kumlu bir örtü ile bağlanmış ve böylece yarım adaya dönüşmüştür. Bazı tarihi kaynaklara göre, burası, Adriyatik kıyısındaki en eski şehirlerden biridir. (2500 yıllık olduğu söylenir)

Eski şehrin surları, bugün bile, hem ülkeden gelen turistlerin ve hem de dünyanın en uzak bölgelerinden gelenler için cazibe merkezidir. Eski şehrin, kentsel çekirdeği ilk olarak 1667 yılında Venedik döneminde kurulmuş, daha sonra 1979 yılındaki büyük deprem buraya büyük zarar vermiştir. Ancak, daha sonra burası tamamen yenilenmiştir.

Dar sokaklar ve meydanlar, ünlü binalar gezilebilir. Stari Grad yani Eski şehir bölümünde, birçok dükkan, kafe, restoran ve galeriyi ziyaret edebilirsiniz. Birçok binanın giriş katı: kafe, butik, sanat galerisi ve mağazaya dönüştürülmüştür. Gündüzleri yeme-içme ve alışveriş, geceleriyse eğlence için buralar tercih edilir.

 

Etnoğrafya Müzesi:

Eski şehrin tam merkezindedir. Şehrin köklü tarihinin aksine, burada son 20 yıl içinde kullanılan objeler ve özellikle giysiler sergileniyor. Ayrıca: Helenistik döneme ait vazolar ve takılar da görülebilir.

budva.dans eden kız heykeli

Dans eden kız heykeli:

Şehirde en çok fotoğraflanan yerdir. Söylenenlere göre, bu heykel, şehirde denizde boğulan bir kızın anısına buraya dikilmiştir. Heykele dokunmanın uğur getireceğine inanılır.

 

ŞEHİR YAKINLARINDA GEZİLECEK YERLER:

Kale Kosmac:

Budra şehri çevresindeki Brajici köyü yakınlarındaki kaleye mutlaka çıkmanızı öneririm. Çünkü oldukça güzel manzarası vardır, giriş ücreti 5 eurodur. Kale:  1841-1850 yılları arasında yapılmıştır. Deniz seviyesinden yüksekliği 800 metredir. Avusturya-Macaristan ve Karadağ arasındaki sınırı oluşturur ve eskiden Avusturya kalesi olarak bilinirdi. Günümüzde ise, Karadağ ülkesini ziyaret eden turistler burayı mutlaka görürler.

budva.petrovaç.1

Petrovaç:

Budva şehrine bağlı bu sahil kasabası, yılın 300 günü güneşli ılıman Akdeniz iklimine sahip olmasıyla dikkat çekiyor. Ayrıca: kasaba tam bir yeşillik cennetin içindedir. Her yanda zeytin, portakal, defneyaprağı ve limon ağaçları görülür. Ayrıca: geçmişin izlerini taşıyan birçok doğal, kültürel ve tarihi anıtlar vardır. İskelesinde ise: burayı bir turizm merkezi haline getiren birçok tekne, yat ve yelkenliler görülür.

budva.aziz nikola adası.1

Aziz Nikola Adası:

Budva şehrinin en büyük turizm cazibe merkezidir. Sezonunda, Budva şehir merkezinden adaya teknelerle ulaşılır, ücret 3 euro, yolculuk yaklaşık 15-20 dakika sürer.

Ada, Adriyatik denizinin güney kesimindeki en büyük adadır. Uzunluğu yaklaşık 2 km kadardır. Kıyılar, denize dik iner ve birçok gizli koylar oluşturur. Bu gizli koylar; Akdeniz bölgesinin çeşitli bitkileriyle kaplıdır. Adada, 840 metre uzunluğunda, 3 kumlu plaj yoğundur. Bu plajların derinlikleri çoğu yerde, yarım metre veya daha sığdır. Çünkü efsaneye göre: Aziz Nikola, büyük dalgaların ve kalyonların buraya gelmemesi için, denize birkaç taş atmış ve deniz sığ olmuştur.

budva.becici.1

Becici:

Budva şehir merkezinin 2 km güneyindeki Becici otel kompleksi ve plajı, Parisli uzmanlar tarafından 1935 yılında Akdeniz’in en güzel plajı olarak seçildi. Güney Adriyatik denizinin en güzel ve en büyük plajlarından birisi olarak kabul edilir. Burada kumsalın uzunluğu 1950 metredir. Deniz sakin, plaj bölümünde eğlence boldur. Özellikle, aileler burayı tatil için tercih ederler.

 

Arnavutluk Tiran

9.586 kişi okudu!

 

Şehrin diğer isimleri: Tirana, Tirane, Tirona’dır. Kelime anlamı: “mutlak güç” dür. İtalya’ya yakın olması nedeniyle: gerek ülkede ve gerekse şehirde, yaygın İtalyan etkisi görülür.

 

Ulaşım:

Şehir deniz kıyısında değildir. Ancak, ülkenin deniz kıyısındaki sahil kesimine ulaşmak için, buradan geçmek gerekiyor.
Ülkenin tek havaalanı: bu şehirdedir. Mother Theresa Havaalanı.Havaalanı kodu: TİA. Alan: 2007 yılında yenilenmiştir. Havaalanında, duty-free bölümü yok, boşuna aramayın.
Havaalanından şehir merkezine gitmek için çeşitli alternatifler var. Bunlardan birincisi, 2 euro karşılığında kullanabileceğiniz Rinas Express. Bir taksi kullanmak isterseniz, havaalanı ile şehir merkezi arasındaki ulaşım, 20 euro oluyor. Ancak, fiyat sabit değil, mutlaka pazarlık yapmanız gerekiyor. Havaalanındaki taksiler: gri gövde renkli ve üzerinde kırmızı bir işaret bulunuyor.

Ülkemizden, buraya gitmek için karayolu ve havayolu olmak üzere, iki alternatifiniz var.
Son bir not: Arnavutlar ülkemize geldiklerinde bol miktarda alışveriş yapıyorlar yani bavul turizmi yaygın. Ancak: siz, bu ülkeye gitmek için uçağa binerken, bir anda, size bavul veya valizini vermek isteyen birçok Arnavut ile karşılaşıyorsunuz. Aman dikkat, bunların bavul ve valizlerini almamanızı öneririm. Çünkü, ülkeye girişte, yani Arnavutluk girişinde, aniden kaçakçı damgasını yiyebilirsiniz.
Son bir not: Arnavutluk bizlere vize uygulamıyor ama elbette, sınırdan ülkeye girerken, “niye geldiğiniz” şeklinde, bir sözlü soruya muhatap oluyorsunuz. Bu sorunun yanıtını, önceden hazırlamanız da yarar var. En geçerli yanıt, elbette: turizmdir.

Tarihi:

İlk olarak MÖ 12’nci yüzyılda bu bölgede yerleşim görülür. Çevrenin dağlarla çevrili olması yani güvenli bir yer olması nedeniyle tarih boyunca yerleşim olur. Aynı zamanda, bir geçiş bölgesidir. Adriyatik denizi kıyısından dolayı, son derece önemli bir korsan merkezi olmuştur. Ticaret ne zaman geliştiyse korsanlık ta gelişmiştir. Bu yüzden, savaşlar hiç eksik olmamıştır. Romalılar, Roma döneminde buraya son derece önem verirler. Roma’dan sonra Bizans ve sonrasında Osmanlı görülür.

Şehir, Osmanlı yönetiminde kaldığı süreçte, önceleri küçük bir kasaba iken, zamanla gelişmeye ve büyümeye başlamıştır. 1614 yılında, Süleyman Paşa Bargjini isimli bir yerel feodal bey tarafından: bir cami ve ticaret merkezi kurularak, ilk kez inşa edilmeye başlanmıştır.

Zamanla, Osmanlı yönetiminde, Türk’e ve Türk isimlerine o kadar yakınlık göstermişler ki, günümüzde bile, birçok cadde, sokak ve semt isimleri, Türkçedir. Hatta: Osmanlı döneminde, Osmanlı idaresinde 35-40 kadar Arnavut asıllı Sadrazam görev yapmıştır. Köprülü ailesi, Mehmet Akif Ersoy Arnavuttur. Böylece: Arnavutlar, Türk toplumunun bir parçası olmuştur. Osmanlı döneminde yine Yeniçeriler arasında çok sayıda Arnavut asıllı yeniçeri vardır. Aynı şekilde, Balkanların İslamlaştırılmasında, Arnavut Bektaşi tekkeleri çok etkili olmuştur. Bu ülkede, hala kırka yakın Bektaşi tekkesi bulunmaktadır.

Osmanlı döneminde: şehirde 2000 konut, 60 yerleşim alanı ve 7300 kişilik bir nüfus yoğunluğu olduğu bilinmektedir.

1912 yılına gelindiğinde, şehir, Sırp orduları tarafından işgal edilir ve Osmanlı hakimiyeti biter. Balkanlarda, Osmanlıdan en son ayrılan millettir.

1920 yılında ise, Arnavutluk bağımsızlığını kazanır ve Tiran, Arnavutluk ülkesinin başkenti olur.

1941 yılına gelindiğinde ise, babası din adamı olan Enver Hoca tarafından, Arnavutluk Komünist Partisi kurulur. Enver Hoca’nın yönetimindeki 50 yıllık süreçte, ülke hiç gelişmemiş ve özellikle 1997 yılındaki iç savaş döneminde tamamen harap olmuştur.

       

Genel:
Tiran: Arnavutluk ülkesinin en büyük şehri ve başkentidir.

Şehrin rakımı 110 metredir ve en yüksek yerinin rakımı ise 1828 metredir. Şehir: çoğunlukla dağlar ve tepelerle çevrilidir. Şehrin içinden “Lena nehri” geçer. Nüfus 600 bin kişidir.

Ülkede işsizlik oranı yüksektir. Bu yüzden, özellikle çevre ülkelere, İtalya’ya çalışmaya giderler. Zaten: ülkenin ana geçim kaynağı, İtalya’da çalışan işçilerin gönderdikleri döviz girdileridir.

İklim olarak buranın ilginç bir iklimi vardır. Aslında, nispeten kuzeye daha yakın olmasına rağmen, Balkanlardan gelen soğuk havayı kesen yüksek dağlar nedeniyle, İzmir’deki ılıman iklime benzer bir iklim yapısı görülür.

Şehrin hemen yanı başındaki dağların yüksekliği 1900 metreye kadar ulaşmaktadır. Hatta bu dağlar, Alp dağlarına benzer bir görüntü yaratır. Zaman zaman karlarla kaplanır.

Şehirde: Komünist rejim döneminde yapılan 4 katlı ve 45 metre karelik yapılar zamanla harabe haline gelmiş ve dökülmektedir. Son yıllarda ise, özellikle 1997 yılındaki iç savaştan sonra, yüksek ve modern binalar ve apartmanlar yapılmaya başlanmıştır.

Özellikle birçok Arnavut, İtalya’ya çalışmaya gittiğinden, dönüşlerinde, İtalyan etkisi şehrin bütün yaşamında hemen hissedilir. Bu etki, mimaride de görülür. Yani, yeni yapılan binalar gerçekten modern ve güzeldir, ama eski binaların harabeliği, bunlarla birlikte göze hemen çarpar.

Arnavutlar:

Arnavutlar, kapalı bir toplumdur. Kendi aralarında müthiş bir dayanışma gösterirler. Savaşçı bir toplumdur. Son derece kararlı ve bazı noktalarda çok acımasızdırlar. Hatta: en fazla töre cinayetleri bu ülkede işlenir. Kan davası vardır, “kan alan kan verir” prensibi nedeniyle, onbinlerce Arnavut, evlerini bırakıp başka yerlere göçmüştür. Özellikle taşrada, son derece tutucudurlar, yeniliklere karşı kapalıdırlar.

Ulusal simgelerine aşırı düşkündürler. Hangi ülkede yaşarlarsa yaşasınlar, bayraklarına aşırı düşkündürler. Kırmızı zemin üzerine, siyah çift başlı kartal. Türklerin kültüründe de bir kuş vardır. Türklerin yırtıcı kuşunun ismi “Tuğrul kuşu” dur. Tuğrul kuşu, bir tür atmacadır. Çift başlı kartal simgesi: Roma döneminde de kullanılır ve Balkan coğrafyasında sık rastlanır.

Özellikle: Almanya, Avusturya ve İsviçre gibi, Almanca konuşulan ülkelerde çok fazla Arnavut gurbetçi vardır.

Enver Hoca döneminde, ülkede ilginç uygulamalar dikkat çeker. En ilginç uygulama: Enver Hoca, sürekli olarak 3’ncü Dünya Savaşı çıkacağı korkusuyla ülkenin birçok yerinde, binlerce “Bunker” denen sığınaklar yaptırır. Bu sığınaklar günümüzde de ülkeyi gezerken birçok yerde karşınıza çıkacaktır, bu beton yığınlarını topraktan söküp çıkarmak aşırı maliyetli olduğundan olduğu gibi bırakılmıştır.

Dış görünüşlerine özen gösterirler, gençler sakal bırakırlar. Araç konusunda, özellikle “mersedes” sahibi olma konusunda özel merakları vardır. Eski veya yeni, mutlaka bir mersedes arabaları olmasını isterler.

Arnavutların en önemli tarihi şahsiyeti olan İskender Bey: Osmanlı döneminde, Akçahisar kalesinde, Osmanlıya isyan eder. Osmanlı, en kudretli döneminde, 25 yıl süresince, İskender Beyin idaresindeki Akçahisar kalesini ele geçiremez. En sonunda: kalenin, İskender Bey ailesine bırakılmasına karar verirler ve bu yüzden, İskender Bey, Arnavutlukta bir halk kahramanıdır. Tiran şehir merkezinde, büyük bir İskender Bey heykeli vardır. Bağımsızlıklarının babası olarak kabul edilir. Öte yandan: son yıllarda, Arnavutlukta İskender Bey isimli bir futbol takımı: büyük bir yolsuzluğa karışmış ve 11 yıl uluslar arası müsabakalardan men edilmiş, böylece ulusal kahraman İskender Beyin ismi bir anlamda lekelenmiştir.

Dil:

Tiran şehrinde, halkın büyük bölümü İngilizce bilmiyor, ama insanlar cana yakın ve bu yüzden anlaşamamak pek mümkün değil, dil bilmeseler de yardımseverler.
İtalyan televizyonlarını izlediklerinden, şehirdeki birçok vatandaş, kendi dili yanında, İtalyanca bilebiliyor.

Para birimi:

Arnavutlukta kullanılan ulusal para birimi: Lek’dir.

1 euro: 125 Lek olarak hesaplanır. Euro, birçok yerde geçerli para birimidir. Birçok yerde, Euro veya dolar bozdurabilirsiniz. Ama sonuçta Lek uluslar arası geçerliliği olan bir para birimi değil, bu yüzden ülke çıkışında elinizde hatıra olarak kalmaması için, küçük oranlarda para bozdurmanızı öneririm. Zaten eğer buraya tur ile geldiyseniz, para harcamak için pek zaman kalmıyor. Son bir not: kredi kartı kabul eden yer sayısı çok az, yani alışveriş düşünüyorsanız yanınızda nakit bulundurmanızı öneririm.

Alışveriş;

Şehirde, özellikle 2005 yılından sonra, büyük alışveriş merkezleri inşa edilmeye başlanmıştır. Bunlar:
Qendra Tregtare Ünivers (QTU): Şehir merkezi ve Durres arasındaki anayol üzerindedir. Yani, şehir merkezine uzaklığı 6 km. dir. Burada: alışveriş merkezleri, kahve evleri bulunmaktadır. Buradaki market ve mağazalarda, özellikle İtalyan ürünleri satılmaktadır. Yani, buradaki mağazalar, İtalyan şirketleri tarafından işletiliyor.
Avrupa Ticaret Merkezi (ETC): Lana nehrinin yanında, şehrin tam merkezindedir. Burada, kahve evleri ve çeşitli marka tekstil ürünlerinin satıldığı mağazalar var.
Fruga Ferit Xhajko: Burası, Rahibe Teresa Hastanesi yakınındadır. Buranın özelliği: ülkemizden bavul ticareti yapan Arnavutların, getirdikleri malları burada pazarlamalarıdır.

Ne yenir-Ne içilir:

Tiran merkezde: Tayvan merkezi denen alışveriş merkezine giderseniz ki (şehri ziyaret eden tur guruplarının büyük çoğunluğu buraya giderler); burada yöresel yemek bulamazsınız. Sadece: İtalyan usulü pizza ve makarna çeşitleri vardır ve porsiyonları 4-5 euro civarındadır.

Şehirdeki birçok yerde görülen kafelerde, yine İtalyanların meşhur aşırı sert ekspressosu bulunur. Arnavutlar, özellikle sabah kahvaltısında bunu içmeyi tercih ediyorlar. Sabah saat 7-8 arasında, kafelerde oturmuş ekspresso içen birçok insan görebiliyorsunuz. Çay derseniz, siyah çay yok, genellikle yeşil çay tercih ediliyor. Makarnalar ise, yine İtalyan usulü ve oldukça diri pişiriliyor.

Bu arada: Tirana isimli bir de biraları var. Ayrıca: bir de börekleri var. Yerel ismi; “byrek”. Üçgen şeklinde. İçinde peynir var ve şehrin birçok yerinde satılıyor. Peynirli dışında: ıspanaklı, soğanlı ve domatesli türleri de var. Ama özellikle bir çeşit peynir olan “gjize” lisini tatmalısınız.
Ancak: hijyen yani temizlik kuralları sanırım pek geçerli değil, börek tatmak isterseniz, buna dikkat etmenizi öneririm. Çünkü: sonuçta, bu şehirde, börek tatmalısınız, muhteşem bir lezzet.
Evet, inanın şehirde o kadar çok kafe-restoran-bar göreceksiniz ki, sanki şehrin tüm ekonomisi bunlar üzerine kurgulanmıştır.
Son olarak: şehrin kafeterya ve restoranları, daha çok “Blok” denilen bölgede yoğunlaşmıştır. Burada, gitmenizi önerebileceğim yerler: Dajkua, Taiwan.

Özellikle: Taiwan kompleksi: birçok restoran, gazino, bar, gece kulübü ve restoran barındırıyor. Her yaş için ideal bir yer.

 

Şehir içi ulaşımı:
Şehirde trafik rezalet, hani İstanbul trafiğini beğenmeyenler, buradaki trafiği görünce, duruma şükretmeden edemezler. Şehirde trafik ışıkları olmadığı için, trafik çok zor ilerliyor, hatta bazen ilerlemiyor.
Bu arada: şehirde, birçoğu mersedes markalı olan taksiler ucuz. Yani: sanırım Almanya’da ne kadar kullanılmış ve yaşı dolmuş mersedes taksi varsa, buraya getirilmiş.
Ama: taksiye binmeden önce, pazarlık yapmayı sakın unutmayın.
İlginç bir nokta daha var. Bir zamanlar, şehirde yaygın kullanılan bir tren yolu ağı var iken, günümüzde bu tren yolu ağının ve trenlerin kullanılmadığı görülüyor. Trenler müze olarak kullanılıyormuş. Kendi söylediklerine göre, İtalyanlar, trenleri etkisizleştirmişler.

Şehri ziyaret ettiğinizde, Avrupa’nın ve hatta Balkanların birçok yerinde olduğunun aksine, sürücüler, yayalara yol vermezler, karşıdan karşıya geçerken bu duruma mutlaka dikkat ediniz.

Turizm:
Tiran pek gelişmiş bir şehir havasında değildir. Yollar bozuk, binalar eskimiş.
Trafik derseniz, berbat haldedir. Arabalar ve otobüsler ise, tamamen eski-püskü.
Şehirde: bayrak sayısının çokluğu dikkatinizi çekecektir. Bunun dışında, çok olan bir diğer şey ise: dilenciler.
Şehirde, kamu binalarının bulunduğu bölüm: nispeten ilgi çekici tarihi mekanları bulunduruyor, ama şehrin geneli fakir bölümlerden oluşuyor ve yapılar gerçekten kötü, dökülüyor. Bunun yanında, özellikle son yıllarda olduğunu öğrendiğim birçok şantiye var, ama bu şantiyeler, yapıları bitirdikten sonra ortaya ne çıkar meçhul.

Evet, turistik yönü güçlü olmayan bu şehirde: İtalyan restoranları, birkaç eski rejim döneminden kalma yapı, National Park ve Artificial Lake. İşte: Tiran şehrinin turizm etkinlikleri yalnızca bunlar, yani burayı ziyaret ederseniz, çok şey beklememelisiniz, yoksa hayal kırıklığına uğramanız kaçınılmazdır.

Gezi rotası:
Şehir merkezi, Taksim meydanı büyüklüğünde bir meydandan oluşuyor.

Şehrin geniş caddeleri, bu meydana bağlanıyor. Burası: hükümet binalarının bulunduğu, ana meydandır. Şehir gezi rotası: Parlamento binasından, İskender Bey heykeline kadar olan ana hat üzerinden devam ediyor.

Namazgah Camisi:

Şehir merkezinde, Tika tarafından yaptırılan bu büyük cami, bitmek üzere, tahminen birkaç aya kadar bitirileceği söylendi.

    

İskender Bey Meydanı:

Meydanın bir yanı daha modern ve gelişen bir bölge görünümündedir. Diğer yanı ise, eski dönem yapılarının bulunduğu, bir kasaba görünümündedir.

Meydanda en göze batan yapı: Opera binasıdır.

Opera binası:

Çinliler tarafından yapılmıştır. Opera binasının hemen karşısında, Enver Hoca’nın muhteşem bir heykeli varmış, ama günümüzde, bu heykel yoktur. Arnavutluk halkı, ülkeyi uzun yıllar süresince sert tedbirlerle yönetmiş bu adamın bırakın heykelini, adını bile anımsamak istemiyor, çünkü herhangi bir yerde ne heykel, ne isim göremiyorsunuz.

Hatta: biraz önce sözünü ettiğim, büyük meydana açılan caddelerden biri üzerine, ölmeden önce kendisi için inşa ettirdiği “anıt mezarı” bile, günümüzde “kültür merkezi” ve çocuklar için kay kay alanı haline getirmişlerdir. Biraz sonra, Enver Hoca’nın kendisi için yaptırdığı bu mezar yerinden söz edeceğim.

Meydanda devasa boyutlu, tek bir heykel var.

 

İskender Bey heykeli:

Meydana bu heykelin konulması anlamlıdır. Çünkü: bu şahıs, şaha kalkmış atı üzerinde, ortaçağ döneminde Osmanlı’ya büyük sıkıntılar yaratmış bir kişidir.
Evet, İskender Bey, geçmişte birçok beylikten oluşan Arnavutluk halkını, bir çatı altında toplamıştır. Yani: Arnavutluk ülkesinin kurucusu olarak biliniyor. Bu yüzden, komünist yönetim sırasında da, heykelin burada durmasına izin verilmiştir. Heykel: 2 metrelik bir piramit kaide üzerindedir.

Heykelin hemen karşısında: bir cami var.

   

Ethem Bey camisi:

Bölgenin en güzel ve ihtişamlı camisidir. Osmanlının bu topraklara bıraktığı en güzel eserlerden birisidir. Ancak benim şehirde bulunduğum Ağustos 2018 tarihinde cami de restorasyon yapılıyordu ve kapıları kapalıydı, yani camiyi gezme şansım olmadı, sadece dışarıdan görebildim.

Evet, aslına bakılınca: bir Osmanlı beyi olan Molla Bey ve oğulları tarafından, 1794 yılında inşa edilmeye başlanıyor. Ama Molla Beyin ömrü yetmediğinden, hayatını kaybettikten sonra, cami Süleyman Paşa’nın torunu Hacı Ethem Bey tarafından yaptırılıyor. Yapımı 28 yıl sürmüştür. Molla Beyin kabri, caminin hemen önündedir. Caminin inşaatı, 1824 yılında tamamlanır. İnşaata bakılınca, özellikle üzerindeki el işlemesi resimler göz kamaştırıyor ve bu güzellikler, günümüzde de canlılığını ve renklerini korumaya devam ediyor. Cami: 2’nci Dünya Savaşından sonra onarım geçiriyor ve daha sonraki Komünist dönemde ise diğer dini mabetlerin aksine, yıkılmamış ve müzeye dönüştürülüyor. Burada ilginç bir husus var. 18 Ocak 1991 tarihinde, Komünist rejimin muhalefetine rağmen, şehirde yaşayan yaklaşık 10 bin kişi, camiye girerek ibadet etmiş ve yıkımı önlemiştir. 1990 yılında ise tekrar ibadete açılıyor. Caminin hemen yanında, saat kulesi ve hükümet binaları, ulusal müze ve opera binası bulunuyor.

 

Saat kulesi:

Caminin hemen arkasında, yine Osmanlının inşa ettiği, 1793 yılında inşasına başlanan ve 1 yılda tamamlanan saat kulesi görülüyor. Saat kulesi, Hacı Ethem Bey tarafından yaptırılmıştır. Şehrin sembolü haline gelen yapı: ziyarete açıktır. (giriş 10 Lek) Camilerin yanında, şehir merkezlerinde, kalelerde bulunan saat kuleleri, namaz zamanlarının kaçırılmaması için yapılmıştır. Bu saat kulesi de, Osmanlı eserini, üzerinde bulunan nefis doğa, çiçek, manzara motifleriyle hemen belli ediyor. Üzerindeki Osmanlı yazısı da olduğu gibi günümüze ulaşmıştır. Saat kulesine 90 basamaklı bir merdivenle çıkılır. Kule 35 metre yüksekliktedir. Yapıldığı dönemde, şehrin en yüksek yapısıydı. İlk yapıldığında, kulede Venedik yapımı bir çan bulunuyordu, 1928 yılında ise, Tiran Belediyesi tarafından, Almanya’dan saat düzeni alınmış, ancak bu da II. Dünya Savaşında tahrip edilmiştir. 1970 yılında, Çinliler tarafından, saat düzeni hediye edilmiştir.

    

Ulusal Müze:

Ulusal müze, sorunlu bir yapıdır. Çünkü: binada, izolasyonda “asbest” kullanılmıştır. Ancak, asbestli bu yapının yıkılması için gerek teknik olanaklar ve gerekse yeterli para bulunmadığı ve bu yüzden yıkılamadığı söyleniyor. Çünkü, asbest insanlar için birinci derece kanser riski oluşturmaktadır. Ondan dolayı, müze binası olduğu gibi durmaktadır.

Müzenin görüntü olarak en ilginç yanı: üzerinde yani alınlığındaki güzel mozaik çalışmasıdır. Sosyalist dönemin bitiminden sonra, o günleri anımsatan bu mozaik çalışmasını kaldırmaya kıyamamışlar. Çalışmanın ortasında: ideal Arnavut erkek ve kadını tasvir edilmiş, sağa ve sola doğru yürüyen biliryalılarda ve Partizana destek veren Arnavutlar görülüyor.

Müze, ülkenin en büyük müzesidir. 1981 yılında açılmış ve 27 bin metre karelik alana yayılmıştır. İçindeki bölümlerde: antik çağ, ortaçağ, ikonografi bölümü, Arnavutluk kültürü bölümü, Dünya savaşları ve Soykırım bölümleri bulunmaktadır. Müze: 1990’lı yıllarda, iç savaş sırasında yağmalanmıştır, ancak yine de çok sayıda eser sergilenmektedir. Giriş 300 Lek’tir.

 

ŞEHİRDE DİĞER GEZİLECEK YERLER:

Sky Tower:
Şehrin yeni gelişimini buradan rahatlıkla izleyebilirsiniz. Çünkü, kulenin tepesinde, döner bar var. Ancak, burası dönüş sırasında biraz sarsıntı yaratıyor, yani rahatsız olabilirsiniz, dikkat.

 

Deshmoret e Kombit Boluevard:

Şehrin en büyük bulvarıdır. Arnavut İtalyan mimarlar tarafından inşa edilmiştir. Şehirdeki birçok önemli bina, bankalar ve idari binalar, hoteller, bu bulvar üzerindedir. Bulvar: güneye doğru, şehrin merkezine girer.

 

 

Tiran kalesi-Kalaja e Tiranesi:
Murat Toptani caddesi çevresinde, şehrin kalbindedir. “Justinyen kalesi” de denilmektedir. Kale: 1300 yıllık bir tarihi geçmişe sahiptir ve Bizans döneminde yapılmıştır.
Günümüzde, kaleden, 6 metre yüksekliğinde bir duvar ( bu duvarın Osmanlı döneminde yapıldığı bilinmektedir) görülmektedir. Günümüzde kalenin bulunduğu alan otopark olarak kullanılıyor, görünce şaşırmayın.

   

Piramida-Kültür Merkezi:

Burası: Enver Hoca tarafından, ölümünden sonra kendisi için yaptırılan bir mezar yeri olarak, 1987 yılında kızı tarafından tasarlanmıştır. Ancak ölümünün ardından, rejim değişmiş ve burası bir mezarlık değil, Kültür Merkezi olarak düzenlenmiştir. Günümüzde burada birçok sanat etkinlikleri düzenleniyor, çocuklar burayı daha çok “kay-kay” alanı olarak kullanıyorlar. Enver Hoca’nın naaşı, kendi memleketi olan şehirde gömülmüştür.

National Park-Yapay göl:
Şehrin güneyindedir. Bu yapay göl ve park alanında, birçok simge bulunmaktadır. Özellikle: tatil günlerinde yoğun ziyaretçi akını olmaktadır.
Park: 1950 yılında yapılmıştır. Ağaçlar, çiçekler ve çalıların toplam çeşitliliği: 120 civarındadır.
Burada bulunan yapılar: St.Procopius kilisesi ve Cumhurbaşkanlığı Sarayı. Saray: 1941 yılında yaptırılmıştır.
Ayrıca, park içinde, birçok Arnavut büyüğünün heykeli ve büstü görülüyor.
Parkın güney ucunda ise, şehrin hayvanat bahçesi ve botanik bahçesi bulunuyor.
Suni göl ise: yüzme alanı ve balık tutmak için kullanılmaktadır. Göl: 1955 yılında oluşturulmuştur.