Eskişehir, Sivrihisar

01 Nisan 2009 1.347 kez okunmuştur.

ULAŞIM:
Sivrihisar; Ankara’ya 153 km. ve Eskişehir’e ise 97 km.uzaklıkta. Ankara-Eskişehir-Afyonkarahisar karayolunun tam kesişim noktasında, 16 km. içerde.  Buraya yaklaştığınızda; çok uzaklardan, ufuktaki güneş dağının silüetini görmeniz mümkün.

GENEL:
İlçe; Güneş dağına ait bir tepenin eteklerinde kurulmuş. Ünlü kral yolunun üzerinde bulunması nedeniyle, antik dönemde, önemli bir ticaret merkezi olmuş. Ama; o zamanlar yerleşim yeri, burada değil, daha güneyde, Pessinus şehrinde imiş.

PESSİNUS ŞEHRİ:
Bu antik kent kalıntıları; halen yerleşim yeri olan İlçenin 16 km. güneyinde. Bir vadi üzerinde. Bugün, bu antik kalıntıların hemen yanında, belkide büyük bölümünün üstünde bir köy kurulmuş, Ballıhisar köyü. Bilmiyorum, ama neden buranın sit alanı ilan edilmediğini anlamak mümkün değil. Veya, Sit alanı ilan edildi ise, bu köy niye buraya kurulmuş. Varsayın ki, daha önce kurulmuş, o halde kamulaştırma yapılıp, taş çatlasa, birkaç km. öteye, bu köy yerleşmesinin çekilmesi mümkün değilmi. Günümüzde, mümkün olmayan ne var, yeterki, tarihe, tarihi eserlere, tarihi geçmişe önem vermek gerek. Bir de, tabii buranın çok değişik bir anlamı var, okudukça anlayacaksınız, burası gerçekten değişik bir yer. Belkide; yetkililer, buranın turizm potansiyelinin artmasını bilinçli olarak istemiyor olabilirler.

Neyse; hadi buyrun gezelim. Bir şekilde, buraya geldiniz ki mutlaka gelin. Hadi buyrun gezelim.

Antik kentin kurululuş, Frig kralı Midas zamanına kadar gidiyor. Ancak; burada görülen ana tanrıça Kybele kültürünün, Anadolu’da çok daha eskilere gittiği, yani Hititlilere kadar gittiği bilinen bir gerçek. Bu nedenle; Frigyalılardan önceki dönemlerde, Hititliler döneminde de, burada bir yerleşim olduğu tahmin ediliyor. Evet, kent uzun süre, Bergama krallarının egemenliği altında kalır. MÖ.25 yılında ise, kentte Roma egemenliği görülür.

Antik kral yolu burada geçer. Bunun sonucu olarak, özellikle ticarette büyük gelişmeler yaşanır. Özellikle, son dönemde, yani Romalılar döneminde, kentte çok büyük gelişmeler yaşanır. Bunun sonucu olarak, kent, kendi adına para bile bastırır. Birçok mimari yapı yapılır. Şehrin içinden geçen su kanalı mermerler ile onartılır. İki yanı heykellerle süslenir. Hatta; şehrin iç kısmındaki kanal, tamamen mermer döşenerek, içine, merdivenle inilen bir havuz havasına bürünür.

Takip eden, Bizans döneminde ise; eski yapılar sökülür, basit iskan malzemesi olarak kullanılır. Muhteşem sanat eserleri kırılarak, temellere, yapı malzemesi sağlanır.

Evet, tarihi süreç içinde; bu yaşananlar, elbette her antik kentte yaşanabilecek ve olabilecek hususlar. Ama; antik dönemlerde, buraya has bir özellik çok daha ön plana çıkıyor. Burada; Kybele ve Attis adına dini ayinler düzenleniyor ve bu özellik ön plana çıkarak, buraya birçok insan akıyor. İsterseniz, Kybele ve Attis hakkında, bunların ortaya çıkışı ve özellikleri hakkında, biraz bilgi vereyim.

Kybele; ana tanrıçadır. Anadolu’da yaşamış birçok toplum, onu değişik isimler altında, ana tanrıça olarak kabul etmişler ve tapınmışlar. Kybele ismi, Fransızcadan gelmekte olup, Türkçe ismi; Sibel olarak geçer. Anadolu’da ele geçen heykellerinin bir kısmının başında; kuleye benzer, yüksek bir taç vardır. Bu taç; onun, kentlerin ve tarımsal ürünlerin tek egemeni olduğunu gösterir. Aynı zamanda, genç kızların da koruyucusudur. Yontularında hep, dolgun bir kadın gibi yapılır, çünkü her an doğurmaya hazır olarak düşünülmektedir.

Frigler; onun adına tapınaklar yaparlar ve törenler, ayinler düzenlerler.

Evet; kentin, antik dönemdeki yaşamı ile ilgili bilgileri aktarmaya devam ediyorum. Kent; Bergama krallığı döneminde, rahipler tarafından yönetilir. Gerek Frigler ve gerekse onlardan sonra gelen Galatların bölgeye egemen oldukları dönemlerde bile, burası yine rahipler tarafından yönetilen, sanki bugünün Vatikan’ı gibi, dinsel bir devlet statüsündedir. Yani, yönetim olarak bağımsız bir kent, rahipler devleti. Daha doğrusu, rahip kenti.

Burada, önemli bir geliri bulunan ve ana tanrıça Kybele adına yapılmış büyük bir tapınak bulunmaktadır. Mimari stil olarak, MS.1 nci yüzyıla tarihleniyor. Bu tapınağın: dar kenarında 6 ve uzun kenarında 11 sütun bulunur. Yani: tapınağın çevresi, sütunlarla çevrilidir. Tapınağın hemen yanında ise, antik yunan tiyatrosunda seyircilerin oturdukları kısım gibi bir yapı, burada da var. Bu nedenle, buranın tapınak-tiyatro olduğu varsayılmış. Tiyatrodan günümüze hiçbir şey kalmamış olması da yorumları etkiliyor. Yanlızca, yaslandığı yamaç üzerinde bir kısım kalıntı kalmış. Bütün parçaları sökülerek, yeni yapılan inşaatlar için, malzeme olarak kullanılmış.

Amasya’lı coğrafyacı Strabon, burası hakkında şunları söyler: ” kent, dünyanın o kısmındaki en büyük ticaret merkezi. Büyük saygı gören tanrılar anasına dikilmiş tapınak burada. Ona; “Agdistis” diyorlar. Eski devirde, rahipler aynı zamanda hükümdardı ve rahiplerin sağladığı nimetleri, onlar biçiyorlardı. Fakat, şimdi, ticaret merkezi hala ayakta olduğu halde, rahiplerin yetkileri çok azalmış. Kutsal bölge, kutsal yere yakışacak şekilde; bir tapınak ve beyaz mermerlerden yapılmış çatısı sütunlarla taşınan, önü açık sundurma eklenmiş. Romalı’lar, Kybele’nin kehaneti doğrultusunda, oradaki tanrıçanın yontusunu almak üzere girişimde bulunarak, tapınağı ünlü kılmışlar.”

Bu tapınakta, birçok rahip yanında, iki rahip yönetici olarak ön plana çıkıyor. Biri; tanrıçanın sevgilisi Attis adını taşıyor. Diğeri ise, yabancı olması gerekiyor. (yani Galatlı) Her iki rahibin ortak noktası ise, Attis anısına, hadım olmaları.

Her yıl; 22 Mart tarihinde, bu rahiplerin önderliğinde, antik kentte 3 gün 3 gece süren ayin ve şenlikler düzenleniyor. Bu ayinin temel felsefesi ise şöyle:
Ana tanrıça, kent yakınlarında koyunlarını otlatmakta olan, Attis adında, çok güzel bir delikanlıya aşık olur. Kybele; kendi tapınağının bakımını, bu Frig’yalı gence emanet eder. Ama, bir koşulu vardır. Attis, tanrıçaya, bakir kalma sözü verir ve bu sözünden asla dönmeyecektir. Derken, zamanla, Attis, tanrıçaya verdiği sözü unutur ve bir ölümlüye aşık olur. Düğün zamanı gelir, tören sırasında, konuklar arasına tanrıça Kybele de katılır. Ama, Attis tanrıçayı görür ve verdiği sözü hatırlar, derin bir vicdan azabı duyar ve bu bunalım sonucu erkeklik organını keser ve ölür. Ama; tanrıça, Attis’in sevgilisine acır ve onu bir çam ağacına dönüştürür. Bu arada; ana tanrıça Kybele, Attis’i hep yaşatmak adına, çam ağacını hep canlı tutmaktadır. Yani; biliyorsunuz ki, çam ağacı, hiçbir mevsimde yapraklarını dökmez, hep yeşil kalır. Evet; antik dönemde, her yıl, 22 Mart tarihinde, Attis’in dirilişi, yaşatılması şenlikleri düzenlenir.

Bu ayinde; tanrıça, gökten düştüğüne inanılan, şekilsiz, kaya bir taşla temsil edilir. Ortada bir çam ağacı, çevresinde rahip adayları toplanır. Töreni yöneten rahip ve tapınağın diğer rahipleri; Frigyalı çalgıcılar tarafından çalınan coşturucu müzikle dans etmeye başlar. Bunlar; saçları dağınık, kadın gibi giyinmiş ve kadın davranışları içinde, yas işareti olarak göhüslerine vuran, çam kozalaklarıyla ( çam kozalakları Attis’i simgelemektedir) kan çıkıncaya kadar vicutlarını yaralarlar. Baş rahip ise; kolunu ve omuzunu bıçakla keser, süslü kırbacı ile vucudunu yırtar, kan damlalarını çam ağacının üzerine serper.

Gerek bu müzik ve gerekse kontrasntrasyon ile kendinden geçen rahipler, izleyici rahip adayları üzerinde, büyük etki kurarlar. Dans ederken, toprak anadan güç almak adına, ara sıra da elleriyle yere dokunurlar. Çalgıcılar iyice coşar, rahipler ile halk iyice kendini yaralar, hırpalar.

Derken, kendilerinden geçen izleyicilerden bir kısmı; bazen ortaya çıkar ve daha önce hazırlanarak yerlere bırakılmış taş bıçakları kaparlar ve kendilerini hadım ederler. Böylece: ana tanrıça ile birleştiklerini değerlendirler. Daha sonra ise, özgürlüğün simgesi olan, Frigya başlığı giymeye hak kazanırlar. Bunlara; “gall” ismi verilir.

Efsanenin bu bölümü elbette hoş değil. Ama, ismi üstünde efsane. Evet, devam ediyoruz. Kesilen parçalar, bezlere sarılıp, büyük bir saygıyla, tanrıçaya ayrılan yer altı hücresine, toprak tabana gömülür. Bunun, toprağın verimini arttıracağına inanılır. Cinsel organları kesilen kişiler ise, rahip olurlar. Evet: insanların kendilerine veya çevrelerine zarar vermeleri asla hoş ve onaylanacak bir davranış değil. Ama; ben burada ayrıntılı ve kişisel yoruma girmek istemiyorum. Bu anlatılanlar; ne kadar saçma gelsede, bir zamanlar yaşanmış olaylar.

Evet: 25 Mart tarihinde, Attis, mezarda geçirdiği son geceden sonra, birdenbire, büyük rahibin ışıkları yaktırmasıyla dirilir. Bu sırada; çocuklar ve beyaz giysi giymiş genç kızlar, dans ederler, sevinç son haddine varır. Artık, yas giysileri giyilmez. Herkez, kendine, aklına estiği gibi bir kişilik yaratır. Hatta, kendisine, hayvan maskesi takanlar ve buna göre davrananlar olur ve bunlar, kalabalık içinde kaynaşırlar. Yılda bir kezde olsa, insanlar tarafından, en kötü kompleksleri ortaya dökülür.

Evet; ana tanrıça Kybele’nin manevi gücü, zamanla Roma’lıların dikkatini çeker. Hatta, ona sahiplenmek isterler. Gerçekten, tapınaktaki tanrıçayı simgeleyen taş; Roma’lıların Kartaca’lılar karşısında yenilgiye uğraması sonucu; Sibil Kehanet Kitabında yazılı olduğu üzere” İtalya, bir istilaya uğradığında, düşmanı yenmek için ida anasını, Pessinos’tan Roma’ya getirmek gerekir ” şeklindeki bir kehanet nedeniyle; MÖ.205 yılında; Roma Senatosunun devreye girmesiyle, Bergama kralı I.Attolos’un yardımıyla, yerinden alınarak, Roma’ya taşınmıştır. Ama nasıl taşınma? Gemi Roma’ya varırken, Tiber nehri üzerinde, karaya oturur. Bütün uğraşlara rağmen kurtarılamaz. O sırada, tanrıçadan bir ses yükselir. Ancak, ” kirletilmemiş eller sokabilecektir kendisini kente ”

Bunu duyan; Cladia Quinto adındaki bir genç kız, belindeki kemeri çözer ve gemiye bağlar, çeke çeke gemiyi Roma’ya getirir. Bu kız, iftiraya uğramış bir vesta rahibesidir. Koca gemiyi tek başına çekerek de suçsuzluğunu kanıtlamış olur. Evet: ana tanrıça, sonunda Roma’ya ulaşır. Palatinus tepesine yerleştirilir. 12 yıl sonra ise, burada, kendisi için bir tapınak yaptırılır. Ayrıca; Roma’da her yıl bir Frigyalı kadın ve erkek rahip, tanrıçayı kentte gezdirerek, bağış toplarlar. Sonraki fasıla bilinmiyor. Ama, bilinen şu ki, Romalılar Kartacalıları yenerler ve tarih sahnesinden silerler. Artık, bu sonuçta tanrıçanın etkisi varmı yokmu bilinmez? Bu arada; ana tanrıça kültü Roma’ya taşınınca, Pessios kutsal alanına yapılan ziyaretler bir süre devam eder. Ancak; zamanla kentin önemi yok olmaya başlar. MS.800 yıllarına rastlayan bu devirden sonra, bölgede, Justiniapolis (Sivrihisar) öne çıkar ve bölgede üstünlüğü ele geçirir.

Evet, buranın değişik bir hikayesi var. Antik dönemde, çok önemli bir dini merkezmiş. Günümüzde ise, Ballıhisar köyünün hayvanlarının otladığı ve gezindiği bir mesire yeri^!!!!!!!!!! Elden çıkmadan, zaten az sayıda olan kalıntı hepten yıpranmadan, gidin, burayı görün. Mutlaka görün, bir zamanlar muhteşem bir kent imiş, sırf bunun hatırasına, burayı görün.

Yazıyı Paylaş
  • Print
  • Digg
  • Sphinn
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Mixx
  • Google Bookmarks
  • Blogplay

Benzer Yazı Başlıkları

Tags: , , , , ,

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Gezi Yazıları Arsivi

Translator