Günümüzdeki Kahire şehrinin güneybatısında, Nil’e bağlı geniş, verimli bir çöküntü girişi yakınlarında, Kral II Senwoster’in (saltanatı MÖ yaklaşık 1880-72) yakınlarındaki piramidini inşa edenleri, ölen kralın anıtı ve kültüyle ilgilenecek rahipler, askerler, memurlar ve diğer çalışanları barındırmak amacıyla inşa edilmişti.
Kahun “piramit kasabaları” nın açık ara en büyüğüdür.
Boyutları sadece piramit ile cenaze kültlerine adanmış bir merkez olmayıp, tarım, inşaat işleri projeleri gibi etkinliklere ve sorumluluklara sahip normal bir kasaba olarak işlendiğini düşündürür.
Çiftliklerden ve modern yerleşimlerden uzakta, çölün kenarında bulunan kasabaya arkeologlar tarafından erişilebiliyordu.
Kasabanın yaklaşık yarısı 19’ncu yüzyıl sonlarında İngiliz William Flindes Petrie tarafından kazılmıştı.
Kerpiç duvarlar toza dönüşmüş olmasına rağmen, ev temelleri iyi durumdaydı ve kasabanın planının anlaşılmasına izin veriyordu.
Bu özel amaç için kurulmuş “piramit kasabası” nın planı düzenlidir.
Neredeyse kare biçimli bir alanın (384 x 335 m) içinde, düz sokakları, dik açıyla ızgara oluşturarak kesişir.
Ana kuzey/kuzeydoğu kesimde, yaklaşık 60 x 42 metrelik, sakağa sade birer duvar ve kapısı olan, diğer duvarları komşularıyla paylaşan, yaklaşık 20 geniş ev belirlenmiştir.
Evlerin içlerinde kabul ve yerleşim odaları, gölgelikli revaklı bir bahçe ve gıda saklamak için büyük tahıl ambarları vardır.
Görünüş ve dekorasyon ayrıntıları Orta Krallık mezarlarında bulunan ve modellerinden öğrenilmiştir.
Kahun’un geniş kesiminden bir duvarla ayrılan, daha küçük kesimi yine düz sokaklar üzerine dizilmiş yaklaşık 220 küçük ev içeriyordu.
Bu evlerin planları büyük değişiklikler gösterebiliyordu.
Ama büyük evlerden farklı olarak nadiren tahıl ambarları vardı.
Ev kalıntılarının yanı sıra papirüs belgelerden de anlaşıldığı kadarıyla kasabanın toplumsal ve ekonomik yapısı: büyük evlerde oturan, müşteri ve hizmetkarlardan (küçük evlerde yaşayan) oluşan maiyetler barındıran ve geniş tahıl ambarlarından gıda dağıtımının denetimini ellerinde bulunduran üst düzey bürokratlara bağlıydı.
Kahun harabeleri iyi düzenlinmiş bir toplum izlenimi veriyor ki, gerçekten de tüm kanıtlar, Orta Krallık Mısır’ının ana özelliğinin bu olduğunu gösteriyor.
Buhen Kalesi
BUHEN KALESİ:
Nübye’deki (Asvan’dan Hartum’a kadar Nil boyunca uzanan bölge) Buhen kalesi, Orta Krallık döneminde mısırlıların güney sınırlarında kurduğu müstahkem mevkilere iyi bir örnektir.
Asvan’daki barajın inşaatı sırasında kurtarma seferberliği yapılmış ve daha sonra baraj gölünün suları altında kalmıştır.
Mısırlıların nöbet tuttukları iki sınır bölgeleri vardı.
Kuzey, batıda Libya’ya ve doğuda Güneydoğu Asya’ya doğru
Güneyde: İlk Çağlayan’ın ötesinde, Nil boyunca Orta Afrika’ya doğru.
Mısır tarihinin çeşitli noktalarında dışarıdan gelen halklar bu koridordan Mısır’a girmeye çalışırdı.
Bazılarında başarılı oldular.
Mısırlıların güney sınırı bölgesinde devriye gezmesinin bir nedeni daha vardı.
Orta Afrika; değerli metal ve egzotik hammadde kaynağıydı ve Mısırlılar bu ticaretin sekteye uğramasını istemiyordu.
Buhen kalesi
Buhen’deki kale MÖ 20’nci yüzyılın başlarında, Nil boyunca İkinci Çağlayan’ın kuzeyindeki birkaç kaleden biri olarak inşa edilmişti.
Plan bir iç kaleden, bir açık avludan ve kerpiçten, 5 m kalınlığında, orijinal yüksekliği 8-9m olan bü yük bir tahkimat duvarından oluşuyordu.
İç kalenin (150 x 138 m) kendisi de duvarlı olup, ayrıntıları taş ve ahşaptan yapılan kerpiç, tuğladan binalar içeriyordu.
Bu yapılar bir ızgara plan dahilinde, neredeyse 2.000 yıl sonraki Roma askeri kamplarını çağrıştıran bir düzende duruyordu.
İşlevler arasında garnizon kabul odaları, barınaklar, ambarlar ve bir muhtemel tapınak vardı.
Irmağa açılan iki kapıdan kuzeydeki, kuşatma anlarında ırmak su alınmasını sağlayan, taş döşeli bir kanalı koruyordu.
Dış tahkimatlar da, sadece batı çölüne doğru açılan, paralel duvarlarla ve kulelerle çevrili bir giriş vardı.
Duvarın kendisi, dıştan içe bir kesit halinde, bir hendek, ok delikleri olan bir dış parapet duvarı, bir rampa veya iskele ve üzerinde mazgallı siperler olan ana duvardan meydana geliyordu.
En büyük tanrı Amon’un saltanatı altında, Teb’in yüzyıllar boyu süren bütünlüğü içinde şaşırtıcı derecede orijinal bir hükümdar, bu statükoyu kısa süreliğine bozdu.
IV Amenofis (saltanatı yaklaşık MÖ 1353-1337)
Kendini tek bir tanrıya, yaşam gücünün ışınlar yayan bir güneş kursu olarak tasvir edildiği Aton’a tutkuyla adadı.
Adını “Güneş kursuna yararlı olan” veya “Güneş kursunun şanlı ruhu” anlamına gelen Ahenaton’a değiştirdi ve kendisi ile ailesinin yontu ve resimlerindeki tasviri için abartılı kıvrımların kullanıldığı ve baş ile bedenin uzatıldığı farklı bir tarz yerleştirdi.
Saltanatının 5’nci yılında başkentini Teb’den, Teb ile Memphis’in ortasında yeni kurulmuş Ahetanon (Güneş kursunun ufku) kentine nakletti.
Ahetaton daha yaygın olarak yerel köyler Et-Till ve El-Amran’dan gelen adlarla Tel el-Amarna veya sadece Amarna olarak bilinir.
Amarna şehri kalıntıları
Amarna harabeleri, bir antik Mısır kentini incelemek için en iyi ve en eksiksiz imkandır.
Birincisi: antik Amarna’nın büyük kısmı ırmağın taşkın bölgesinin ilerisinde kalır, dolayısıyla metrelerce Nil silt katmanlarının altında gömülü olmadığı için, arkeologlar tarafından erişilebilir durumdadır.
İkincisi: kentin ömrü çok kısaydı. Daha önceden yerleşim olmayan bir yere inşa edilen yeni başkentte yerleşim sadece Ahemanot’un saltanatının 10, 11 yılı ve ondan sonraki birkaç yıl için sürmüştü.
Akhenaton
Daha sonra bu alan terk edilmişti, ufak bir Roma kalesi dışında hiçbir inşaat faaliyeti kalıntılara zarar vermemişti.
Üçüncüsü: 19’ncu yüzyıl sonlarından 1936’ya kadar aralıklı olarak devam eden, daha sonra da 1977’den itibaren İngiliz arkeolog Barry Kemp yönetiminde, Mısır Keşif Topluluğunca gerçekleştirilen kapsamlı kazılar sayesinde kent hakkında çok şey bilinmektedir.
Bu kadar kısa bir ömre sahip olan Amarna, tipik olarak kabul edilmemelidir.
Memphis gibi yerleşmiş kentler kalabalık, yüzyıllar boyunca gelişigüzel kent planlarına göre oluşmuş binalar dolu olmalı.
Yine de Amarna’dan elde edilen sonuçlar, MÖ 14. Yüzyılda Mısırlıların planlı bir kentin ve bir kraliyet başkentinin neye benzemesi gerektiğine dair düşüncelerini anlamak açısından önemlidir.
Asıl kent, Nil’in doğu kıyısında olmasına rağmen, 18 kilometre kare genişliğinde, 14 sınır steliyle çevrili, daha geniş bir alan ırmağın öte yakasına, Batı Çölünün kenarına dek uzanıyordu.
Kentin surları yoktu.
Akhenaton
Irmağa paralel kuzey-güney yönünde bir “Kraliyet Yolu” ile birbirine gevşek şekilde bağlı, farklı sektörlere bölünmüştü.
Tapınaklar, ambarlar, polis kışlası, idari binalar (Batı Asya’daki yabancı devletlerle yazışmaların kil kopyaları olan paha biçilmez “Amarna Mektupları” nı içeren “Arşiv Ofisi’de dahil” ) ve dev bir saray ızgara plan içinde dik açıyla kesişen sokaklar halinde düzenlenmiş merkez bölgedeydi.
İkincil yerleşim ve ticaret alanları, kuzey ve güneye doğru ırmağa paralel olarak 8 km uzanan bir hat halinde yayılmıştı.
Kentte yerleşimin sonlarına doğru kuzey varoşların kenarında gecekondular birikmiş ve daha ferah düzendeki yerleşimleri sıkıştırmıştı.
Doğuya doğru yay biçimindeki çöl yarları, kayaya oyulmuş mezarları barındırıyordu.
Aydınlatıcı pek çok sektörden burada incelenecek olanlar, Merkez Kentte olan saray, Büyük tapınak ve antik Mısırlıların gündelik yaşantısı hakkında iyi bir kaynak olan evlerdir.
SARAY:
Saray, Büyük Tapınak’ın hemen güneyinde, Kraliyet Yolunun her iki tarafına yayılır.
Kompleksin büyük kısmı tarım bölgesinin altında kaldığından, kazılamamıştır ve muhtemelen hiçbir zaman da kazılamayacaktır.
Herhangi bir özel evden çok daha geniş olan saray, firavun ile toplumun geri kalanı arasındaki büyük uçurumu gösterir.
Amarna saray kalıntıları
Planı, bazıları Ahenaton’un dev heykelleriyle donatılmış art arda düz çatılı yapılar, avlular, bahçeler ve daha kalın sütunlu kabul hollerinden oluşuyordu.
Kralın şahsi dairesi, doğuda, kabul ve idare alanları batıdaydı.
Kraliyet Yolunun üzerinden geçen kapalı bir köprü, iki kısmı birleştiriyordu.
Köprüdeki geniş bir Gözükme Penceresi sayesinde firavun ve ailesi, tebaalarınca selamlanabiliyordu.
Saray da bu kentteki tüm yapılar gibi kısa sürede, kerpiçten, sütunlar ve kapı eşikleri gibi ayrıntılar için ahşap veya taş kullanılarak inşa edilmişti.
Duvar süslemeleri için kireçtaşı kaplamalar kullanılmıştı.
Kimilerinde rölyefler vardı, kimileri ise sıvanmış ve daha sonra boyanmıştı.
BÜYÜK TAPINAK:
Büyük tapınak 760 x 290 metre boyutlarında, duvarlarla çevrili, geniş bir alan kaplıyordu.
Bu tapınağın orijinal görünüşü ve burada gerçekleştirilen ritüeller hakkındaki bilgiler, Amarna’daki mezarların duvarlarına oyulmuş tören resimlerinden geliyor.
Ana giriş batı yanında, Kraliyet yolu üzerindeki küçük bir tuğla pilondandı.
Kutsal alanda birkaç küçük tapınak vardı.
Per Hai “Şenlik Evi” adlı bir hipostil holden oluşan uzun, dar bir yapıdan her biri bir öncekinden daha küçük, peş peşe altı açık hava avlusundan oluşan Gem Aton’a (“Aton bulundu”) geçiliyordu.
Bu yapı kuzey ve güney yanlarında güneş yılındaki günlerle bağlantılı 365 sunu masasıyla çevriliydi.
Tapınak yakınlarında bir mezbahanın bulunmasından da anlaşıldığı kadarıyla, sunuların içeriği sadece vejetaryen değildi.
Bahçenin büyük kısmının üstü açık olduğundan ve Mısır’da özellikle yazları çok sıcak olduğundan, dışarıda törenler düzenlenmesi çok zahmetli bir iş olmalı, sayısız masadaki gıda sunuları da kısa sürede bozulup kokuyordu.
Ana tapınak, bahçenin doğu sektöründeydi.
Alışıldık Mısır uygulamasından farklı olarak, ana tapınağın çatısı yoktu, üstü açıktı, çünkü Aton diğer Mısır tanrılarından farklı olarak karanlık bir odada bir heykelde barınmayıp kendisini doğrudan güneşin ışınlarıyla gösteriyordu.
Amarna
EVLER:
Amarna’da Merkez Kentin kuzeyinde ve güneyindeki bölgelerde hali vakti yerinde olanların özel, ayrı duran evlerinin güzel örneklerine de rastlanır.
Özellikleri fazla değişiklik göstermez.
Tipik evin, genellikle alçak bir platform üzerine yükseltilmiş olan ufak bir giriş odası ile bunun ardında çatısı ahşap sütunlarla desteklenmiş daha geniş iki katlı bir locası bulunurdu.
Evin ortasında, etrafını çevreleyen yandaki odalardan daha yüksek olması (loca hariç), çatı hizasının hemen altında yüksek pencereler açılmasına imkan tanırdı.
Bu odada ev sahibi ile eşinin oturması için tuğladan alçak bir platform, su küpleri için sıvalı taştan bir yıkama yeri ve Aton için kraliyet ailesine adanmış bir mihrap bulmak mümkündü.
Dekorasyon basitti, bazen geometrik desenler çizilmiş sıvalı duvarlardan ibaretti.
Bu odadan daha küçük odalara, yatak odalarına, tuvalet ve banyolara, ambarlara ve yukarı düz çatıya çıkan merdivenlere geçilirdi.
Varlıklı kişilerin evleri, duvarlı bir bahçe içindeydi.
Bu bahçelerde bir su kuyusu, ağaç, yenilebilir bitkiler ve çiçekler, tahıl ve diğer besinler için ambar, hizmetçi barınakları, mutfak (ekmek pişirmek için dairesel kil fırınlar, diğer yemekler için açık ateşler); hayvan barınağı ve çoğunlukla Aton için bir tapınak bulunurdu.
Sıhhi tesisat ilkeldi.
Amarna’da bir kamusal kanalizasyon sistemi yoktu.
Taş döşeli banyolar bulunmakla beraber, artık sıvılar basit şekilde en yakın toprağa akardı.
Akhenaton
AMARNA’NIN SONU:
Ahenaton’un ölümü üzerine hanedanın devamı bir kargaşa dönemine girdi.
Geleneksel çıkarlar tekrar egemen olunca, Amarna terk edilerek Teb’e gidildi ve Aton da yerini Amon’a bıraktı.
Sonunda devlet general Horemheb ve daha sonra I. Ramses adını alacak ve 19. Hanedan olarak ülkeyi yönetecek ailenin kurucusu olan vezirince toparlandı.
Ama Ahenaton ile Horemheb arasında, mezarı mucizevi şekilde 20’nci yüzyıla neredeyse el değmemiş halde ulaşmamış olsa, normalde uzun Mısır firavunları listesinde bir dipnot olmaktan öteye geçemeyerek genç bir kral kısa süre hüküm dürdü. Tutankamon.
Kartaca kentinin kurulması hakkında anlatılan bir efsane var.
Şöyle ki: Fenike’nin Tyros kralının; bir oğlu (Pygmalion) ve bir kızı (Elissa) vardır. Kral baba ölünce, halk: oğul Pygmalion’u kral seçer. Elissa ise, zengin amca ile evlenir.
Ancak: kral Pygmalion, zengin amcanın altınlarına göz diker ve onu öldürür. Bunun üzerine, iki kardeş, denize açılarak ülkelerinden kaçmak zorunda kalırlar.
Denizdeki yolculuk: buraya kadar sürer ve buraya vardıklarında yerel halk, onlara, bir öküzün postekisi büyüklüğündeki bir alana yerleşme hakkı verirler.
Ancak, Elissa: postekiyi, ince ince keserek ve uç uca ekleyerek, Kartaca kentini kuracak kadar toprak elde eder ve bu alana kraliçe olur.
Bu sırada: komşu krallardan biri, kraliçe Elissa’ya talip olur, onunla evlenmek ister. Elissa, evlenmek istemez, ancak oyalamak için süre ister. Sonra da, hazırlattığı odun yığınının üstüne atlayarak, kendini yakar.
Bu kadar değil. Kartaca’nın kuruluşuna ait, beğendiğim bir söylenti daha var. Onu da anlatmak istiyorum.
Bu efsanede de, başrolde: Fenike prensesi Elissa var.
Elissa
Kendi ülkesini kurmak üzere, yanına ülkenin en güçlü 50 erkeği ile birlikte, denize açılır. Günümüzdeki Kıbrıs adasına gelirler ve orada konaklarlar.
Gece olduğunda, adet olduğu üzere, Kıbrıs adasında yaşayan kadınlar, çırılçıplak denize girerler.
Fenikeli erkekler, bunlar içinden en beğendiklerini yanlarına alırlar ve hep birlikte yola devam ederler.
Bugünkü Kartaca bölgesine geldiklerinde ise, yeni kenti bu verimli topraklar üzerinde kurarlar.
Tunus Kartaca
Şimdi de, Kartaca’nın kuruluşu hakkındaki gerçekler:
Modern Tunus kentinin kuzeyinde, MÖ 9’ncu yüzyıl sonlarında, Tyros şehrinden gelen Fenikeliler tarafından kurulmuştur. Bir söylentiye göre, Kent MÖ 814 yılında, Tyros kralı Pygmalion’un kız kardeşi Elissa (Vergilius’in Aeneis adlı eserinde Dido) tarafından kurulduğu söylenir. Elissa, Tyros kenti içindeki çatışmalardan kaçarak batıya, ilk önce Kirion’a, sonra ise Kuzey Afrika’ya gitmiştir. Denizin, bugünkü Tunus körfezinin yanında, tepelik bir bölgeye yerleşmiştir. Ancak ilk arkeolojik kalıntılar, bundan biraz daha sonraya aittir.
Evet Kartaca şehri, zamanla Orta ve Batı Akdeniz’deki çok sayıda Fenike kolonisinin en büyüğü haline gelmiştir.
Fenike dilinde: “Kart-Hadast” sözcüğü: “Yeni kent” anlamına gelmektedir. Ülke dilindeki ismi: Carthage.
Tyros ile bağlantılar yüzyıllarca devam etmiştir ve bu Tyros’daki Melkart Tapınağına yıllık sunu gönderimleri de dahil olmak üzere, çeşitli yollardan ifade edilmiştir. Ve Fenike’nin Perslerce ele geçirilmesinden sonra Persler, MÖ 525’de Kartaca’yı istila planları yaparken, Tyros, bu kente saldırı planına katılmayı reddetmiştir. Sonunda seferden vazgeçilmiştir.
Ancak: MÖ.146 yılında, Romalılar tarafından yağmalanan şehir: daha sonra yeniden kurulmuştur.
Ancak, Arapların, 8’nci yüzyılda, Tunus’u kurmalarının ardından: kullanılmayarak, harabeye dönmüştür.
Kartaca: Tunus ülkesinin, günümüze kadar ulaşan en eski kentidir. UNESCO tarafından, Dünya Kültür Mirası Listesine alınarak korunmaktadır.
Şimdi de Geç Roma Döneminde Kartaca:
Modern Tunus kentinin genişleyen banliyölerinin altında kalan Kartaca kent merkezi, en azından UNESCO’nun himayesinde uluslararası ekipler tarafından yürütülen son zamanlardaki kazılara kadar, geniş oranda bilinmez olarak kaldı.
Kartaca, Kuzey Afrika kıyısındaki en geniş korunaklı limana sahipti ve Batı Akdeniz ana hattında, hayati bir konumu işgal ediyordu.
Batıya Atlantik’e doğru uzanan deniz kıyısı, kuzey rüzgarlarına açık, kayalıklardan ve dağlardan bir barikattı.
Procopius, o tarafta hiçbir liman olmadığı gözlemini nakletmektedir.
Buna karşın, Kartaca’nın kendisi sadece demirleme imkanı sağlamıyordu.
Fakat Avruya’ya geçişin en kısa yolunun güney ucundaydı ve karşıdaki Sicilya, Kartaca’ya Roma’dan daha yakındı.
Kent, karayoluyla Numidia hinterlandına bağlanıyordu ve bu yollardan birisi, Bagradas nehir vadisine ulaşıyordu.
Kartaca, zenginliğinin çoğunu, başta Byzacena ve Afrika Proconsularis’in tepe bayırlarında üretilen tahıl ve zeytin olmak üzere, zirai ürünlerden elde ediyordu.
Bölge, aralarında büyük kırsal malikhanelerin serpiştiği küçük ve orta ölçekli kentler şebekesiydi ki, bu malikhaneler V yüzyıla kadar gelişen kent kültürü ortaya çıkarmıştı.
İskenderiye gibi, Kartaca ve hinterlandı, dış tehditlere karşı kayda değer bir güvenlik düzeyinden de faydalanıyordu.
Numidia ve Afrika Proconsularis kentlerinin birkaçı, III ve IV yüzyıllarda surlara sahipti ve Kartaca’nın kendi savunma sistemi, tuhaf bir şekilde, kentin Vandalların eline geçmesinden sadece 14 yıl önce ancak 425’de inşa edildi.
Byrsa diye bilinen bir akropol, kente hakimdi ve planlı bir cadde şebekesi vardı.
Mozaiklerle süslü ayrıntılı kent malikhaneleri ve halk eğlencesi bütün yapılar repertuvarını hipodrom, amfitiyatro, tiyatrolar ve odeonlar, bazilika kiliseleri ve devasa Antoninus hamamı dahil, hamam yapıları oluşturuyordu.
Geç IV yüzyıl Kartacasındaki yaşam, Augustinus’un esaslı ve unutulmaz eseri İtiraflar’ın çarpık lensi vasıtasıyla bilinmektedir.
İtiraflar, 2 husus üzerinde durmaktadır.
Öğrencilerin gürültücü ve bohem hayatları ile arenalarda ve tiyatrolarda sunulan kamu eğlenesinin zorlayıcı heyecanları.
Buralarda ortaya çıkan ahlaksızlıklar ve kanlı sonuçlar, Augustinus ve arkadaşları için takıntı ve tiksinti kaynağı olan ahlaki tehditler ortaya çıkarıyordu.
Genç adamın itirafları, kentin sosyal ve ekonomik hayatının daha geniş bir resmini sunmamaktadır.
Ancak Kartaca piskoposu olmuş olsaydı, Augustinus’un yazılarından söz konusu hayata ilişkin böyle bir resim ortaya çıkabilirdi.
Kartaca, 439’da Vandalların eline geçti ve Vandal kralı, önceden eyalet valisinin ikamet ettiği Byrsa’daki makama oturdu.
Gaiseric, Kartaca’nın hinterlandı Afrika Proconsularis’in en iyi topraklarının kontrolünü ele geçirdi ve bu toprakları kurayla yeni bir kalıtsal topraklı sınıf oluşturacak olan savaşçılarına dağıttı.
Esas kurban, Vandalların elinde müsadereye ve organize kovuşturmaya maruz kalan, Katolik Hıristiyanlar ve yerel kent konseyinin mensupları dahil ve Afrika’da mülkleri olan Romalı senatörlerdi.
Bunların bazısı Suriye’ye bazısı da İtalya’ya kaçtılar.
Kalanların barbarlar tarafından köleleştirildikleri anlatılmaktadır.
Neredeyse özellikle Proconsularis’e sınırlandırılan Vandal varlığı, yazıtların dağılımı ve arkeolojik buluntularla teyit edilmektedir.
Afrika’nın 533’de yeniden fethedilmesinden sonra İustinianus toprakları sırasıyla özel mülk sahiplerine, devlete ve kiliseye iade etmek için tedbirler aldı.
Procopius, Kartaca’nın Theodosius surlarını ve liman cephesini, yeni stoalar ve karısının adından dolayı Theodoriane diye adlandırılan bir halk hamamını yeniden inşa ettirdiği için İustinianus’u övmektedir.
İustinianus, deniz surlarının içinde bir manastır ve Theotokos ile mahalli bir aziz olan Prima için kiliseler inşa ettirdi.
Kentteki arkeolojik çalışma, bu dönemde inşa edilmiş 4 kilisenin yerini tespit etti.
Bu yapıların varlığı, Vandal işgalinden sonra Kartaca’nın esas itibarıyla dini yapılar vasıtasıyla yeniden inşa edildiğini teyit ediyordu.
Görünüşü göre, VII yüzyıl boyunca kilise inşaatları sürdürüldü fakat kentin geri kalanının gerilemesi gibi, 698’de Arapların eline geçmeden önce meskun bölge de önemli ölçüde daralmıştı.
Tunus Kartaca Antik Kent Gezisi
ANTİK KENT GEZİSİ
Antik kentteki kalıntılar: çok geniş bir alana yayılmıştır ve bu yüzden: yürüyerek gezmeniz gerekiyor. Bu nedenle: uygun kıyafet ve özellikle ayakkabı giymenizde büyük yarar var.
Tunus Kartaca
Kartaca antik kentinin kalıntıları: Tunus kent merkezinin, yaklaşık 19 km. kuzeydoğusundadır. Buraya: TGM elektrikli trenleriyle kolaylıkla ulaşılabiliyor. Kartaca yolu üzerinde: Tunus şehrinin limanı olan: Guletta bulunuyor.
Buradaki kale, 1536 yılında, V. Karl tarafından yaptırılmıştır ve Berberi korsanlar, tutsaklarını, bu kalenin zindanlarına kapatırlarmış.
Trenden: Kartaca-Salammbo istasyonunda inin. Deniz yönünde, kısa bir yürüyüş sonunda: bir tapınağa ulaşılıyor.
Tunus Kartaca Tofel Tapınağı
TOFET TAPINAĞI
Kartacalılar: ilk çocuklarını, tanrıları Tanit ( bereketi simgeleyen ana tanrı) ve Baal Hammon (ana tanrının karısı) adına, burada kurban ederlerdi.
Özellikle: Kartaca antik kentinin, batı bölümündeki Tanit yöresinde, bu uygulamaya ait birçok kanıt bulunmuştur.
Bu kanıtlar sonucu: çocuklar önce boğuluyor, sonra kemikleri kurban taşında yakılıyor ve kalıntıların içine konulduğu kaplar: oyma-işlemeli mezar taşlarının altına gömülüyordu.
Bu mezar taşlarının örneklerini: Bordo Müzesinde görmek mümkün.
Tunus KartacaTunus Kartaca
Tapınağın hemen önünde: Pön limanı var. Burası: dairesel görünümlü liman olup, küçük bir kanalla, ticaret limanına bağlanmaktadır. Denizcilik limanını hemen yanındaki küçük müzeyi de, sakın ihmal etmeyin ve mutlaka gezin-görün.
Tunus KartacaTunus Kartaca
Buradan sonra: Habib Burghiba Bulvarı üzerinde ilerleyin ve hemen sağınızda, deniz yönünde yine bir müze var. Paleo Hıristiyan Müzesi.
Daha sonra “Kartaca Demerk” var. Burası: Kartaca antik kentinin: Magon Semti olarak biliniyor. Burada: devam ettiğinizde, hemen solda: en yukarıda sözünü ettiğim gibi, Kartaca şehrinin ilk kurulduğu Byrsa tepesi görülüyor.
Tepenin hemen azcık ilerisinde ise, muhteşem güzel bir müze görülüyor. Ama, tepedeki bu müzeye ulaşmak için, biraz yokuş yukarı yürümeniz gerekiyor.
Tunus Kartaca Ulusal Müzesi
KARTACA ULUSAL MÜZESİ
Müzede: Kartaca’da egemenlik kurmuş, bütün uluslara ve dönemlere ait eserler sergileniyor. Ama özellikle: Fenike ve Roma dönemlerine ait: steller, lahitler, amforalar var.
Bunun yanında: Yunan ve yine Roma dönemlerine ait: heykeller görülmeye değerdir.
Tunus Kartaca
Müzenin hemen yanında: Fenike evlerinin kazılarının sürdürüldüğü, arkeolojik kazı alanı var. Bu Fenike evlerinde: su kuyuları ve atık su sistemi (pembe renk ile belirlenmiş) dikkati çekiyor.
Müzeden sonra, kara yönünde ilerlediğinizde, bir katedral karşınıza çıkıyor.
Tunus Kartaca St Louis Katedrali
ST. LOUİS KATEDRALİ
Bu yapı: 13’ncü Haçlı Seferleri sırasında, 1271 yılında, burada ölen, Fransa kralı Louis için, 1890 yılında inşa edilmiştir.
Burada: her yıl Ekim ayı içinde düzenlenen klasik müzik festivalinin yapıldığı, Acropolium var. Çünkü: burası günümüzde bir kültür merkezi olarak kullanılıyor.
Tunus Kartaca
Evet, Habib Burgiba Bulvarından ilerlediğinizde, Muhammed Ali Bulvarı ile kesişen yerde, yine Roma dönemine ait mutlaka görmeniz gereken bir alan var.
Tunus Kartaca
ANTONİUS PİUS HAMAMLARI
Bunlar: MS.2’nci yüzyılda yapılmış ve günümüze ulaşmıştır. Ancak, çok büyük bir alana yayılmıştır.
Bu büyük alanda bulunan komplekste: zamanında yaklaşık 100 odalı bir hamam yapısı bulunduğu anlaşılmaktadır. Ancak, bu yapının, günümüze yalnızca temel kalıntıları kalmıştır.
Hamamda: klasik Roma hamamlarının hepsinde olduğu gibi, soğukluk, ılıklık, sıcaklık gibi bölümler ile birlikte, mozaikler, yüzme havuzları, çeşmeler, freskler, masaj odaları, yemek salonları, hizmet mekanları ve iç avlular bulunuyor.
Burada: zengin Romalı ailelerin çocuklarına eğitim verilen bir de okul bulunuyor.
Tunus KartacaTunus Kartaca
Habib Burgiba Bulvarından ilerlemeye devam ediyorsunuz ve bu kez, karşınıza Roma villaları çıkıyor. Burada: bir odeon ve çok sayıda villa kalıntısı görülüyor.
Bu villalardan bir tanesi restore edilmiş ve müze olarak ziyaret mümkündür. Burada, antik dönemdeki gündelik hayata ilişkin, bilgiler sunuluyor.
Burada: deniz kıyısında ise, yakın geçmişte yapılan ve günümüzde de kullanılan “Başkanlık Konutu” görülüyor. Masmavi gökyüzü ve yemyeşil tepelerin oluşturduğu güzel manzarada, günümüze ait bir yapı.
Sanırım: Habib Burgiba, kendini Hannibal gibi görerek, bu antik kalıntıların tam orta yerine, Başkanlık sarayı yaptırmış.
Aynı yerde, kara kısmında ise, Odeon var. Odeon bölümünün hemen berisinde ise, Hadrianus Tiyatrosu var.
Tunus Kartaca Hadrianus TiyatrosuTunus Kartaca
HADRİANUS TİYATROSU
Tiyatro: 20’nci yüzyılda restore edilmiştir. Her yıl, Kartaca Uluslar arası Festivali, burada yapılıyor. Bu festivalde: müzik ve tiyatro etkinlikleri düzenleniyor.
İşte böyle. Romanın bir zamanlar en büyük düşmanı ve rakibi, Kartaca, burada kurulmuş, ancak bu gördüğünüz kalıntıların hiçbiri Kartaca döneminden kalma değil. En başta da söylediğim gibi, Romalılar, Kartacayı ele geçirince taş taş üstüne koymadan yakıp-yıkıp yok etmişler ve daha sonra, yıllar sonra kendi şehirlerini kurmuşlardır.
Yani, şehir Roma kültürü eseri. Ama, gerçekten günümüze ulaşan, sayılı Roma kültürü şehir kalıntılarından biri. Gidip görmek, özellikle tarih severler için, muhteşem bir keyif olabiliyor.