Kıbrıs, Girne

ULAŞIM:
Kıbrıs’a havayolu ile giderseniz, uçaklar Lefkoşa-Ercan Havaalanına iniyor. İstanbul ve İzmir’den havayolu ile, Ercan Havaalanına ulaşım, yaklaşık 1 saat 10 dakika. Ankara’dan ulaşım ise, yalnızca 50 dakika.

Sonuçta: Lefkoşa-Girne arasındaki yolu ilaveten gitmeniz gerekecek. Bu yol çift şeritli, ama malum Kıbrıs’ta trafik soldan ilerliyor. Yani, Türkiye’den alışık olduğumuz düzenden farklı. Ercan Havaalanına indiğinizde; Girne’ye ulaşmak için Paşaköy arabalarına binebilirsiniz. Veya; 50-60 TL. vererek tutabileceğiniz bir taksi ile de, rahatlıkla Girne’ye gidebilirsiniz. Taksiler lüks. Genellikle: mersedes araçlar, taksi olarak kullanılıyor. Bence; yalnız değilseniz, taksi kullanın.

Evet; Girne’ye ulaşımın ikinci yönü: deniz otobüsü ve feribot. Deniz otobüsü; Alanya ve Mersin-Taşucun’dan kalkıyor. Alanya’dan yaklaşık;3.5 saatlik bir yolculuktan sonra, deniz otobüsü ile Girne’ye ulaşmanız mümkün. Özel bir şirkete ait deniz otobüsleri işletiliyor. Taşucu’ndan ise; Denizcilik İşletmelerine ait Feribot ve yine özel sektöre ait deniz otobüsleri var. Feribot; doğal olarak, daha uzun sürede (muhtemelen 5-6 saatte, denizin durumuna göre) Girne’ye ulaşıyor. G.Magosa’ya giden feribot ise, daha uzun sürede, muhtemelen 10 saatte, G.Magosa’ya ulaşıyor.
Girne limanı: 1987 tarihinde, uluslar arası gemi trafiğine açılmış. Fergün ve Akgün Denizcilik işletmelerine ait feribot ve yolcu gemileri çalışıyor. Liman; zamanla marina olarak da kullanılmaya başlanmış. Bu durumda: yat ve balıkçılık teknelerine de hizmet veriliyor.

Ayrıca: deniz ulaşım araçlarının planlı seferleri her gün yok. Otel rezervasyonlarınızı yaptırırken, deniz ulaşımını tercih edecekseniz, mutlaka önceden, deniz ulaşım sefer gün ve saatlerini inceleyin. Yoksa; otelinize rezervasyon günü ulaşımınızda problemler olabilecektir.

Bu arada: Girne-Türkiye arası uzaklık: 70 km.

GENEL:
Türkiye ve Kıbrıs birbirine çok yakın. Sis’in az olduğu günlerde, Girne’den Toros Dağlarını, Toros Dağlarından ise Girne’yi görmek mümkün. Dinlendirici bir tatil için; Akdeniz’in en ideal ve ender yerlerinden biridir.
At nalı şeklindeki limanı çevresinde; restoranlar, bar ve küçük oteller; ziyaretçiler için eşsiz bir atmosfer yaratırlar.
Şehir: yat limanı, güzel kumsalları, tatil kompleksleri, casino ve diğer eğlence mekanları ile ünlü bir yer. Alışveriş merkezine; marina’dan yürüyerek 5 dakika da ulaşılmakta.

İSİM ÖYKÜSÜ:
Girne; MÖ.10’ncu yüzyılda; Polonez’den gelen Aka’lar tarafından kurulur. Kurucuları: kente, anavatanlarındaki bir dağın ismi olan:” Kyrenia “ ismini verirler. Roma kaynaklarında ise, kentin adı: “ Corineum” olarak geçer. Gezgin Oldenburg, 1211 yılında, Kıbrıs’ı ziyaret ettiğinde; kral I.Hugh zamanında; Schernae (Kyrenia) için: “içerisinde sur duvarları ve burçları olan, küçük yalı kasabası” olarak bahseder.

TARİHÇE:
Girne şehrinin kuruluşu ile ilgili olarak, çeşitli kaynaklarda, değişik bilgiler verilmekte. Bu nedenle, şehrin kuruluşu kesin olarak bilinmiyor. Ama, şehrin kuruluşunun MÖ.10 ncu yüzyıla kadar indiği varsayılıyor.

Şehir: 1570 yılında, Osmanlıların egemeliğine girer. Bu tarihten sonra; aşağı Girne ve yukarı Girne şehirlerine; değişik yapılan inşa edilir.

1881 yılında: Girne’de yaşayan Türk’ler ve Rumlar; eşit nüfus oranlarına sahiptiler. Girne’de yaşayan Türkler; genellikle toprak sahibiydiler ve çiftçilikle uğraşıyorlardı. Rumlar ise, denizcilik yapıyorlardı. Girne limanındaki teknelerin çoğu, Rumlara aitti.

NE YENİR-NE İÇİLİR:
Günlük tüketilen besinler arasında: et, deniz ürünleri, sebze ve meyve gelir. Yemekten önce; yirmiye yakın ordövr ve meze çeşidi sunulur. Çeşit yönünden bol olan deniz ürünleri, Kıbrıs mutfağında özel bir yere sahiptir. En ünlü meze çeşitlerinin başında: cacık, humus, fava, turşu, salata, zeytin çeşitleri ve hellim peyniri gelir. Hellim peyniri: aynı zamanda kızartıldığında, bambaşka bir lezzet olmaktadır. Kıbrıs’a ait bir başka spesiyal ise: molehiya’dır. Nane kokusunda, reyhan otu görüntüsünde ve bamya tadındaki bu ot; Nil kıyılarından toplanarak kuzu ya da tavuk eti ile pişiriliyor. Kolokas ise; patatesten daha tatlı, kerevize benzeyen bir bitki. Kolokas; bol limon ve kereviz sapı ile pişiriliyor. Ana yemek olarak ise: Küp kebabı, Kleftigo, Şeftali Kebabı, Lalangi var. Lalangi: Kıbrıs’ın geleneksel bir yemeği. Hamurun içine: tavşan etleri ilave edilerek hazırlanıyor. Yemeklerden sonra, tatlı olarak ise: macun tatlısını mutlaka deneyin. Yoğurt ile doğal bal’ın, muhteşem beraberliğini de, bir ara tadın.

Evet; Kıbrıs’ta ne içilir. Buraya has içecekler: Bademden yapılan gül suyu sumada, üzüm suyundan yapılan Zivaniya ve Kıbrıs konyağı.

Kıbrıs’da her çeşit meyvenin macunu yapılıyor. Meyveler önce ayıklanıyor ve yıkanarak acısı yok olana kadar kireçte bekletiliyor. Daha sonra; yoğun şekerli şerbet içinde pişirilip bekletiliyor. Kimisi konserve yapılırken, kimisi de taze taze servis yapılıyor. En bilinen macunlar: kabak macunu, karpuz macunu, ceviz macunu, patlıcan macunu, hurma macunu ve turunç macunudur. Marmelat ve reçel kıvamında olan macunlar; hafif şekerli olup, sıcaklarda, buz üstünde servis yapılıyor.

GİRNE ŞEHİR İÇİNDE GEZİLECEK YERLER:

KALE:
Girne kordon boyunda yürürken: renkli restoranlar, balıkçı tekneleri ve yatlar göreceksiniz. Daha sonra ise; görkemli bir tarihi yapı sizi karşılayacak. Evet; Girne Kalesi.

Girne’nin kuzey doğusunda. Akdeniz kıyılarında, orta çağdan bugüne kalan, en etkileyici kalelerden biridir. Limana hakim konumda ve dikdörtgen planlı olarak yapılmıştır.

Kalenin ilk yapım tarihinin ise; MS.7’nci yüzyıla kadar uzandığı tahmin edilmektedir. Arap akınlarına karşı; kenti korumak amacıyla, Bizans’lılar tarafından yapıldığı tahmin ediliyor.

Antik yazılı kaynaklar: kaleden, ilk kez, İngiltere kralı Arslan Yürekli Richard’ın; 1191 yılında, 3’ncü Haçlı Seferine katılırken, Kıbrıs kralı İsak Komnen’i yenerek, Kıbrıs’ı ele geçirmesi üzerine bahseder. Kıbrıs’ı ele geçiren İngiliz kral; adayı önce Templar Şövalyelerine ve daha sonra ise Guy de Lusignan’a (Luzinyan) satar. Böylece: takip eden dönemde, Kıbrıs’ta: 300 yıl sürecek; Luzinyan saltanatı başlar. Bu dönemde; küçük olan Girne Kalesi; daha da geliştirilir. Bazı yerlerinde; Bizans tahkimatından yararlanılarak, kaleye yeni bir giriş kapısı, at nalı ve kare planlı kuleler, ok mazgalları, muhafız odaları ve zindanlar eklenir. Halk için; savaş zamanlarında bir sığınma yeri, barış zamanlarında ise dinlenme yeri olarak kullanılır.

1373 yılında ise; Ceneviz akınlarında, kale, büyük hasar görür. 1489 yılında, Venedik’lierin eline geçer. Bu dönemde: kalenin dış çevresinde; Osmanlıları düşünen Venedikliler tarafından, top atışlarına dayanıklı, kalın tahkimat duvarları ve top atışı yapılabilecek geniş mazgallı kuleler inşa edilir. Kaleye giriş, bir hendek üzerinden olacak şekilde düzenlenir. Kaleye giriş, bir hendek üzerinden olmaktadır. 1400’lü yıllara kadar, bu hendek, içi su dolu olarak bulundurulur.

İç kapının tonozunda bulunan, 3 aslanlı Luzinyan amblemi; başka bir yapıdan buraya getirilmiştir. Tarihi süreç içinde: Lüzinyan’lar ve Venedikli’ler tarafından yenilerek, bugünkü görüntüsüne ulaşmıştır. Bu nedenle: kaleye, Luzinyan kalesi ismi de verilmektedir.

1570 yılında ise; Osmanlılar’ın eline geçer ve 300 yıl boyunca; Osmanlı egemenliğinde kalır. Burada ilginç olan: Osmanlıların kaleyi, savaşsız ele geçirmeleridir. Çünkü: Lefkoşa’daki Osmanlı zaferinden sonra; direnmelerinin anlamsız olacağını düşünürler.

Yani; büyük bir çarpışma söz konusu olmamış ve bu yüzden hasar görmemiş. Osmanlı döneminde: kale’nin asma köprüsü yıkılarak, yerine, bugünkü yeni köprü yapılmış.

Kale: İngiliz sömürge idaresi döneminde (1878-1960); bir ara, Polis Okulu olarak kullanılmış. Daha sonra ise, ayaklanan Rumların hapsedildiği bir hapishane olmuş. Osmanlılar döneminde kalede yapılan ilavelerin tümü; İngiliz sömürge döneminde, restorasyon çalışmaları sırasında ortadan kaldırılmıştır. 1960-1963 yılları arasında: turistik amaçlı olarak kullanılan kale;genel anlamda ise, Rum Milli Muhafız Ordusu tarafından; askeri amaçlarla kullanılmıştır.

1974 yılından bu yana ise; Eski Eserler ve Müzeler Dairesi Müdürlüğü’nün denetiminde, turistik ziyaretlere açık bulunduruluyor.

KALEDE GEZİNTİ: Kaleyi gezerken; Kıbrıs’ın küçük bir ada olmasına rağmen, insanlık tarihi boyunca: adaya, bu kadar fazla önem verenlere, siz de hak vereceksiniz.

ST. GEORGE KİLİSESİ: Kalenin içinde; 1100’lü yıllarda yapıldığı sanılan bir Bizans Kilisesi
(St.George Kilisesi) dikkatinizi çekecektir. Bizans ve Luzinyan dönemlerinde, kale dışında, bağımsız bir yapıt olan kilise, Venedik döneminde, bazı değişikliklere uğrayarak, kale içine alınmıştır. Luzinyan döneminde yapıldığı sanılan sarnıç, o dönemlerde kalenin su ihtiyacını karşılıyormuş.

ANTHİPANİTİS KİLİSESİ: Eski bir manastırın, önemli bir bölümüdür. Mimari tarzı: Kıbrıs’da fazlaca rastlanmayan bir tiptedir. Kubbe; bir sekizgen üzerinde, yuvarlak sütunlar üzerinde oturtulmuştur. Giriş kolu 15’nci yüzyılda eklenen, Gotik tarzındaki işçiliğin güzel örneklerindendir. Buradaki fresklerden; günümüze dek gelenlerin bir kısmı orijinal olup 15’nci yüzyıla aittir. Orijinal fresklerde: Baş melek Cebrail ile Mihail’in arasında göğsünde çocuk olan Meryem figürü de var. Bazı fresklerde: Cebrail figürü ve St. Anthony ve vaftiz sahnesi, St.Eudoksia ile St. Paul figürleri de bulunuyor. Kubbedeki tahtın hazırlanması ile ilgili 15’nci yüzyıla ait figürde; İsa, meleklerle çevrilmiş bir madalyonun ortasında, bir yanında Meryem, bir yanında Vaftizci Yahya olduğu halde resmedilmişler. Ayrıca: 12 havari ve peygamberler sahnesi de bulunuyor.

PAŞA’NIN LAHİTİ: 1570 yılında, Kıbrıs’ın Osmanlılar tarafından fethi sırasında şehit düşen Osmanlı Amirali Cezayirli Sadık Paşa’nın lahiti var.

ZİNDANLAR: Luzinyan dönemine ait ve kral I.Peter döneminde, birçok işkence olayına sahne olmuştur. Zindan odalarında; bugün, gerçek olaylara bağımlı kalınarak yapılan canlandırmalar sergileniyor.

BATIK GEMİ MÜZESİ: Burada göreceğiniz gemi; günümüze kadar ele geçen gemi batıkları arasında,
en eskisi olarak bilinmektedir. Gemi: Akdeniz’de; Makedon kralı Büyük İskender’in ölümünden sonra kurulan Helenistik krallıklara ait donanmaya aittir. 1965 yılında, bir sünger avcısı tarafından, Girne kıyılarından 1.5 km. açıkta, suyun 24 m. derinliğinde bulunan gemi, Amerika-Pennsylvania Üniversitesi tarafından denizden çıkarılarak, sergilendiği bu müzeye yerleştirilmiştir. Batıktaki badem kalıntılarına yapılan testler; MÖ.288 ve kerestesine yapılan testler ise MÖ.389 yılını gösterir. Bu da geminin battığı zaman, yaklaşık 80 yıllık olduğunu gösteriyor. Geminin 15 m. uzunluğundaki gövdesi; Halep çamından yapılmış. Akdeniz ağaç kurdundan korunması için de; kabuk koruyucu bir madde ile kaplanmış. Gemide bulunan 400 civarındaki anforanın; Rodos’tan yüklendiği sanılmakta. Bunun yanı sıra, İstanköy işi 29 adet bazalt değirmen taşı da bulunmuş. Teknenin, adaya yönelmeden önce, Akdeniz ve Ege kıyılarında, alışveriş yaptığı, tekne mürettebatının ana besin kaynağının badem olduğu, bulunan kalıntılardan anlaşılmış. Gemide: insan iskeletine rastlanmamış.
Müze; ziyarete: 3 Mart 1976 tarihinde açılır.

VENEDİK KULESİ: 16’ncı yüzyıl, Venedik dönemi mimarisi özelliklerini taşıyor. Kulede;
günümüzde, top atışı hazırlığı yapan askerler ve benzeri canlandırmalar yapılmakta.

KIRNI MEZARLARI: Erken ve Orta Tunç dönemlerinde, Kırnı Köy’ünde bulunmuş bir mezar ve
mezardan çıkarılan buluntular sergileniyor. Akdeniz Mezar Kazısı bölümünde ise, Helenistik dönemden Erken Bizans dönemine kadar kullanılan mezarın maketi ve buluntuları sergileniyor.

WİLLİAM DREGHORN SERGİ VE KONFERANS SALONU: Luzinyan dönemine ait bir salon. Dr.
Wıllıam Dreghorn’un, Girne Şehrini konu alan, özgün resimleri sergileniyor.

Tüm bu bölümleri gezerken; yorulduğunuzu hissederseniz; kale içindeki küçük kafe’de; özellikle Kıbrıs kahvesi içerek, yorgunluk atabilirsiniz.

ARCHENGELOS MİCHAİL KİLİSESİ (İKON MÜZESİ): Yat limanı ve kaleye yakın. Gezilmesi ve
görülmesi gereken bir yer. Girne ve çevresinden toplanan ikonların sergilendiği bir yer. Kilisenin çan kulesi, 1860 yılında inşa edilmiş olan kiliseye; 25 yıl sonra ilave edilmiş. Bu çan kulesi; Girne şehrinin hemen her yerinden görülüyor.

BARIŞ VE ÖZGÜRLÜK MÜZESİ:
1974 Barış Harekatında şehit düşen Türk askerleri anısına yapılmış, bir askeri müzedir. 50’nci Piyade Alay Komutanı Albay H.İbrahim Karaoğlanoğlu ile Pilot Binbaşı Fehmi Ercan’ın şehit düştüğü ev ile askeri araç ve silahların; açık havada sergilendiği bu müze ile birlikte; Boğaz Şehitliği, Deniz Şehitleri Anıtı, Karaoğlanoğlu Şehitliği, Taşkent Şehitler Anıtı, Limasol Şehitler Anıtı’da; Girne’ye ayrı bir değer katıyor.

GİRNE YAT LİMANI:
Şehrin en güzel yeri. Eski Venedik evleri, restoran ve tavernalar var. Özellikle: yaz aylarında; renkli balıkçı kayıkları ve lüks yatlar; marina’yı dolduruyor.

At nalı şeklindeki girintinin arkasındaki: restoran ve barlar; tabloyu andıran bir görünüm sergiliyor. Bu restoran ve bar işlevi gören binalar: önceki yıllarda, Anadolu ve Avrupa’ya; Kıbrıs’tan ihraç edilen, “harup” (keçi boynuzu) ve tuz için, ambar olarak kullanılıyormuş. Harup ve tuzun ihraç edilmesinde önemli bir yer tutan limana; İngiliz sömürgesi döneminde (1880’li yıllardan sonra) dalgakıran ve tek katlı gümrük binası yapılmış. 1914 yılında ise; bu gümrük binasına, ikinci kat ilave edilerek, bugünkü son şekli aldırılmış.

Bugün; Kıbrıs’ta tek olan marina; birçok yabancı tekneye çeşitli servisler veriyor. Sessiz ve dinlendirici özelliği var.

HALK SANATLARI MÜZESİ: Girne Limanında. 18’nci yüzyıldan, günümüze kalan, bu iki katlı ev, bugün Halk Sanatları Müzesi olarak kullanılıyor.
İlk katta: tezgah, zeytinyağı mengeneleri, küp, döğen, karasaban, dokuma tezgahı ve tahtadan yapılmış harman makinesi gibi tarımsal araçlar sergileniyor.
Giriş katından tahta merdivenlerle çıkılan üst kattaki sergi de ise: el sanatları, tığ işleri, işlemeli masa ve yatak örtüleri, oymalı çeyiz sandıkları, gelinlikler, baş örtüleri, yün çoraplar, dolaplar, yastıklar, sargılar, hamur teknesi ve açılıp kapanabilen kepenkler sergileniyor.

GAZİNOLAR:
Girne’de; Avrupa’nın en büyük gazinolarını görmek mümkün.

BANDABULİYA:
Girne Bandabuliya’sı: şehrin merkezinde. 1878 yılında, İngiliz sömürge döneminde, belediye binası olarak inşa edilmiş.
Zaman içinde, kapalı bir Pazar yerine dönüşmüş olan yapının içinde; manavlar, kasaplar, balıkçılar ve kahvehaneler var.
1990’lı yıllarda: bu işlevini yitiren bina; yapılan restorasyon ve yeniden düzenlemenin ardından; 2006 yılından itibaren, Kıbrıs’a özgü: seramik, el işleri, ahşap oyma işleri, takı, aksesuar satış yerleri yanında; restoran ve cafelerin de bulunduğu bir eğlence merkezine dönüştürülmüş.

Xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx

GİRNE ŞEHİR DIŞI-GEZİ PLANI:

BEYLERBEYİ (BELLAPAİS) KÖYÜ:
Girne’nin 6 km. doğusunda bulunan, mütevazi bir köy. Ancak; köyün manzarası çok güzel. Latince adından da anlaşılacağı gibi: Kıbrıs’ın en güzel köylerinden biri.

Bu köyün ilk yerleşimcileri: 1187 yılında, Kudüs’ü ele geçiren Selahattin Eyübi’den kaçan ve Kıbrıs’a yerleşen: Augustinian mezhebi rahipleri. Bunlar; 1198-1205 yılları arasında köye bir manastır yaparlar. Ancak; günümüze ulaşan, yani bugün görülen manastır; bu yapılan manastırın revize edilmiş şekli. Günümüzde ayakta kalan manastırın büyük bölümü: Fransız kralı III.Hugh (1267-1284) döneminde yaptırılmış. Ada; Osmanlı egemenliğine girince, kilise Rum Ortodoks’larına verilmiş.

Evet; Latin manastırı, Girne manzarasına hakim kayalık bir tepe üzerinde kurulmuş. Bugün, manastırın adı: “ Barış Manastırı”. Fransızca:” Abbaye de la Paix” den geliyor.

Mimari özellikleri ve çevredeki güzelliklere hakim yapısı ile; görülmeye değer, gitmelisiniz. Kuzey sahillerinin tümüne hakim görüşü ve güzel dağ manzarası olan bir konumda.

Gotik sanatın bir şahaseri. Beşparmak dağlarının eteklerinde kurulmuş. Beyaz manastır olarak da biliniyor. Burada kalanların giydikleri beyaz giysiler nedeniyle, böyle bir isimlendirme yapılmış. Ama,günümüzde, manastırın büyük bölümü harabe.

Manastırın içine: kale kapısı görünümündeki ve burç şeklindeki mazgallı bir geçitten giriliyor. Yani: bir kapı ve ön avlu ile başlıyor. Kapının kulesi: daha sonraki dönemde yapılmış. Giriş kapısından sonra ise: ön bahçeye var. Bundan sonra: manastırın en eski ve orijinal durumu ile korunmuş kilise var. Kilise: 13’ncü yüzyıldan kalma. Ön yüzünde görülen İtalyan üslubundaki freskler; sonraki dönemde, yani 15’nci yüzyılda yapılmış.

Manastırın ortasındaki avlunun dört yanını çeviren revaklı avlu ve yemekhane; Fransız kral 4.Hugh döneminde yapılmış. Bir köşede: üst üste duran Roma döneminden kalma; iki mermer lahit; bir zamanlar, rahipler tarafından lavabo olarak kullanılmış. Lahitlerin arkasındaki kapıdan; yemekhaneye geçiliyor. Kapının mermer üst bölümünde; Kıbrıs, Kudüs ve Luzinya krallarının armaları asılı. Geniş, dikdörtgen şeklinde, tonozlu bir yapı olan yemekhane; gotik sanatın, kusursuz bir örneği. Gündüz; deniz tarafındaki 6 büyük ve doğu tarafındaki gül pencereden ışık almakta. Papazlara; yemek yedikleri sırada vaaz vermek için kullanılan kürsü; yerinde duruyor. Batı duvarındaki kapı; alt kattaki mutfak, mahzen ve tuvaletlere inen merdivene açılıyor. Orta avlunun doğusunda; rahiplere ayrılan yerler ve meclis odası var. Manastırın idari işler, bu meclis odasından yürütülmüş. Gotik taş işçiliğinin başarılı örnekleri olarak kabul edilen dış kabartmaların arasında; sırtında bir merdiven taşıyan adam, iki deniz kızı arasında bir adam, kitap okuyan bir kadın, iki vahşi hayvanın saldırısına uğrayan bir adam, tespihli bir kadın, dallarında bir kedi ve bir maymun olan armut ağacının altında kalkanlı bir adam, pelerinli bir rahip gibi figürler göze çarpıyor. Meclis odasının ortasındaki sütunun; erken dönem Bizans kilisesinden geldiği sanılmakta. Rahiplerin yatakhaneleri, çalışma odalarının üst katında. Yine, üst katta ve kuzeybatı köşede; küçük bir hazine odası var.

Bugün konser salonu olarak kullanılan; bir salonu var. Bu salon; savaş yıllarında, Rumlar tarafından, kurşun yağmuruna tutulmuş. Bugün; kurşun izlerini görmek mümkün.

ÇATALKÖY (VRYSİ) :
Girne’nin doğusunda. Adanın; denize hakim bir tepe üzerinde bulunan, Neolitik döneme ait ilk yerleşim yerlerinden. Günümüzde: Acapulco Tatil Köyü içinde kalmış. Anadolu’da Kilikya bölgesinden göç eden kişiler tarafından; MÖ.4000-3000 yılları arasında kurulmuş.
Yapılan kazılar; ekonominin, tarımdan kazanıldığını gösteriyor. Evler arasında; birbirine bağlantıyı sağlayan dar dehlizler var. Duvarların iç yüzleri, balçıkla kaplı. Damlar: kamış kullanılarak yapılmış. Çamur ve balçıkla sıvanmış. Kullanılan kaplar, topraktan el yapımı. MÖ.3000 yılında; Vrysi halkının, oluşan bir depremden sonra; buradan ayrıldığı sanılıyor.

KARAMAN (KARMİ) KÖYÜ;
Kıbrıs’ın, İngiliz sömürgesi altında bulunduğu; 1878-1960 yılları arasında, adayı ziyaret eden aristokrat İngilizler; hayallerindeki yer olarak tanımladıkları Girne’ye yerleşmeye karar verirler. İngiliz nüfuslu aileler ve sanatçılar: Akdeniz mimarisine uygun, muhteşem köşk ve villalar yaptırırlar. Palmiyelerin de bulunduğu, çiçek bahçeleri, dünyanın çeşitli yerlerinden gelen birbirinden güzel objeler ile süslenmiş bu saray gibi villalarda; uzun yıllar yaşamışlar. Siyasi gerginliklerin artması üzerine bazıları adayı terk etmiş, bazıları ise kalmak istemişler.

Savaş sonrasında; KKTC Hükümeti, dağınık şekilde yaşayan yabancıları bir araya toplamış. Eski bir Rum köyü olan, bugün Karaman olarak da bilinen köye; evlerin onarılması koşulu ile, yabancıların yerleşmesine izin verilmiş.

Girne’nin batısında, bir dağ yamacında kuruluş, eşsiz bir manzaraya sahip köye yerleşen sakinler; orjinaline sadık kalarak, restore ettikleri, 150 haneli bir Akdeniz köyü yaratmışlar. Girne’ye 8 km. uzaklıkta olan köyle; birçoğu İngiliz olmakla birlikte; Almanlar, Fransızlar, İtalyanlar, Hollandalılar, İsviçreliler, Amerika ve Kanadalılardan oluşan, yabancılar; atalarından kalan bohem hayatın izini sürdürüyorlar.

Köy çevresinde yapılan arkeolojik kazılarda: Orta Tunç Çağından kalma, oda şeklinde mezarlar bulunur. Mezarlardan birinin koridorunda, en eski insan figürü olarak kabul edilen, bereket tanrıçasına ait figür ortaya çıkarılır. Ayrıca, ölülere armağan edilen, mavi fayanstan boncuklar ve Girit’ten gelen Minos uygarlığına ait kaplara rastlanılmış. Verilere göre; Lepithos’daki gemilerde çalışan gemicilere ait olduğu düşünülen bu nesneler, Tunç Çağı’nda çevre ülkelere yapılan ticari ilişkileri ortaya çıkarmaktadır.

KİRSOKAVA (CHRYSOKAVA):
Bu kayalık alan; Girne kalesinin 1 km. doğusunda, denize uzanan bir burun. Romalılar döneminde mezarlık olarak kullanılan bu alan, sonradan Girne kalesi ve liman yapımında, taş ocağı olarak kullanılmış.
Bizans döneminde inşa edilmiş: Agia Mavra kilisesi; bir Roma kaya mezarı içinde bulunmaktadır. Çok az bir bölümü günümüze ulaşan kilisenin duvarlarındaki hayvan ve tavanda bulunan Miraç sahnesini anlatan freskler; yapının 10’ncu yüzyıla tarihlendiğini gösteriyor.

LAMBOUSA (LAPİSHOS):
Adadaki 10 krallıktan biri olan; Labbousa (Lapishos), Alsancak (Karava) civarında; MÖ.1200 yıllarında, Akalar tarafından, bir yarımada üzerinde kurulmuştur.

Kelime olarak:”Parlak” anlamına gelen: Labbousa; 10 bin kişilik nüfusu ile, bir ticaret kenti olmuş, Roma ve Bizans dönemlerinde ışıltılı bir yaşam sürülmüştür. Bu dönemde: gimnazium ve tiyatro gibi, mimari binalar yapılmıştır.

MS.7’nci yüzyıla kadar süren bu refah dönemi: Arap akınlarına kadar sürmüş ve huzurun bozulması ile, Lambousa halkı,yavaş yavaş yerleşim alanlarını, dağın yamacına doğru taşıyarak, Lapta’yı kurmuşlardır.

Arapların yenildiği, 965 yılında, kent tamamen boşaltılmış, yeni yerleşim alan Lapta, Luzinyan döneminde oldukça gelişmiştir.

Lambousa’daki kalıntılardan günümüze: balık havuzları, kaya mezarları ve çok azı korunmuş surlar kalmıştır.

Roma döneminde; deniz kıyısında oyulmuş balık havuzlarında, temiz suyun girip, kirli suyun çıktığı kanallar var. Kente ait kalıntılar: 1900’lü yıllarda yapılan kazılar sonucunda ortaya çıkarılmış. Tabak, kaşık gibi değerli eşyalar, günümüzde; New York ve Londra’daki müzelerde sergileniyor. Bu hazinelerin: Arap korsanların saldırıları öncesinde, toprağa gömüldükleri düşünülüyor. Birçok eserde; İmparatorluk damgası bulunmakta ve 627-630 yıllarında yapıldıkları ortaya çıkmakta. Kazılarda, ayrıca; Demir Çağı’na ait oda mezarlarının ipuçlarına rastlanılmış.

OZANKÖY (KAZAPHANA):
Bellapais Manastırı’nın üstünde bulunduğu uçurumun hemen altında olan Ozanköy; diğer ismi ile, Kazaphana Köyü, Bellapais ile adeta bir bütündür. Narenciye, zeytin ve harnup ağaçlarının bulunduğu, deniz kıyısına kadar ulaşan, geniş bir arazi üzerine kurulmuştur. Bu köyde; 1974 yılından öncesine kadar, sürekli olarak Türkler yaşamıştır.

Köyün doğusunda: MÖ.2000 yılına ait mezar bulunmuştur. Kazaphana Köyünün; Bronz Çağı yerleşimi üzerinde kurulmuş olduğu sanılmaktadır.

Köy merkezinde; kesme taştan yapılmış, dikdörtgen planlı, adanın en eski camilerinden biri bulunur. Ozanköy civarında, silindirik apsisli, semerdan çatılı, 15’nci yüzyıla ait “Panagia Tou Potamu Kilisesi” de bulunmakta. Bizans kilisesinin duvarlarında bulunan resimlerin, çok azı günümüze kadar ulaşabilmiş. Venedik stili, ikon platformu en iyi korunan bölüm. Ozanköy’ü ziyaret ederseniz, mutlaka zeytinyağı ve harnup pekmezinin tadına bakın.

AKDENİZ KÖYÜ (AYA İRİNİ);
Girne’nin en batısında. Adanın en büyük ormanlarına sahip bir köy. Eski adı: Ayrinni (Rumca okunuşu: Ag Eirini). İsmini: 1260 yılında, burada yaşayan, Ag Eirini ismindeki bir rahibeden almış.Yeşilin ve mavinin kucaklaştığı köy, denizden 2 km. uzaklıkta. Denize yaklaştıkça, hissedilen esinti; kavurucu sıcaklarda, denize girmek için birçok ziyaretçiyi buraya çekiyor.

Önceleri; Rumlar’ın elinde bulunan köy; Türkler’in eline geçince, ismi: Akdeniz Köyü olarak değiştirilmiş. Sütlerini; “hellim” yaparak fabrikalara satan köylüler, çiftçilik ve hayvancılık yaparak geçimlerini sağlıyorlar.

Köy civarında: iki tarihi eser alanı bulunmakta. Köyün: deniz kenarı tarafında: Paleokastro civarında, eski krallardan birine ait olduğu düşünülen kaya mezarı var. Düzgün taş bloklarla örülü mezarda, merdivenlerle ana mezar dairesine iniliyor. Günümüzde; Girne kale’ sin de sergilenen mezarlarda: altınlar ve iskelet kalıntıları bulunmuş.

1929 yılında, İsveç’li arkeologlar; yaptıkları kazılarda, açık hava kutsal alanı bulmuşlar. Deniz kenarında, bir tepede bulunan alanda, yarım daire şeklinde, sunağın çevresinde insan boyutlarına ulaşan, 2000 heykel, bırakıldığı gibi, el değmeden bulunmuş. Çoğu erkek olan ve başlarında konik başlık bulunan bu heykellerin; tanrılara sunulmak üzere bırakıldığı düşünülmekte. MÖ.750-500 yılları arasına tarihlenen kalıntıların büyük çoğunluğu; İsveç’e götürülmüş. Kalan kısmı da; Güney Lefkoşa’da bulunan, Kıbrıs Müzesi’nde sergileniyor.

ST.HİLARİON KALESİ:
Beşparmak dağlarının; kuzeye bakan eteklerinde, en yüksek tepelerinden birine, MS.7’nci yüzyılda inşa edilmiş.
Tarihte ilk kez, Filistin’li St. Hilarion tarafından, ikametgah olarak kullanıldığı sanılıyor. Onu sürekli ziyaret edenlerin artması ile, burası daha sonra bir manastıra dönüşmüş. Manastır: Türkler’e karşı korunmak için, 11’nci yüzyılda daha sağlam hale getirilmiş.

Bizans yapısı olduğu ve İngiliz kralı Arslan Yürekli Richard’ın; 1191 yılında, adayı işgal ettiğinde var olduğu hakkında bilgiler bulunuyor. Ancak: Arslan Yürekli Richard; 1192 yılında, Lefkoşa’da, hasta yatağında yatarken, St. Hilarion kalesi de; Guy de Lusignan tarafından ele geçirilmiş. Bu dönemde, kale daha da sağlamlaştırılmış.

Buna rağmen: tarihi kaynaklar, kaleden; ilk olarak 1128 yılında, imparator II. Frederic’in Kıbrıs’a hükmetmek istemesi üzerine bahsederler. Kale: bugünkü ismini: Kudüs’ün, Araplar tarafından alınmasından sonra; Kıbrıs’a göç eden ve ömrünün son yıllarını burada ibadetle geçiren bir azizden almış. Daha sonra: 10’ncu yüzyılda, buraya bir kilise ve manastır yapılmış.

Kale:1373 yılında, yeniden savaşla tanışır. Antakya Prensi John; burada Cenevizlilerin saldırılarına karşı savaşır. Rivayete göre; Prens John: “ delice bir kararla, kendisini koruyan Bulgar paralı askerlerini, kendi aleyhine dönecekleri inancı ile, ordusundan atar. Bu askerleri; dik bir kale penceresinden aşağıya attıran Prens John; daha sonra kendisini ve ailesini kimleri koruyacağını dahi düşünmemiştir. Venediklilerin, 1489 yılında Kıbrıs’a gelmeleri ile birlikte St. Hilarion Kalesine getirdikleri yeniliklerin, bugün hala daha izlerini görmek mümkün.

Manzarası çok güzel. Kale burçlarından, güzel tatil beldesi Girne ile tabiatın şahane manzarasını kuşbakışı seyretmek mümkündür.

Deniz seviyesinden:700 m. yükseklikte. İkiz bir burun üzerine inşa edilmiş. Etrafını çeviren; daire şeklinde, 500 m. uzunluğunda duvarlar ve 9 burç var.

Kale; her birinin kendi su sarnıcı ve erzak depoları olan, 3 ana bölümden oluşuyor. Bunlardan birincisi: en alçakta kurulmuş olan, aşağı kale. Bu bölüm: atlar, askerler ve malzemeler dururdu. Ana girişi koruyan duvarlarla çevrili bir savunma yeri ile başlıyor. Orta kalede: manastır alanı ve azizin yeri bulunuyor. Buraya: açılıp kapanan bir köprü inşa edilerek, ikinci bir koruma sistemi geliştirilmişti. Köprünün sağında; sütunlar üzerinde inşa edilmiş, daha önceleri kubbesi olan kilise vardı. Bugün kubbesiz olan kilisenin nerede olduğu bilinmeyen, orijinal kubbesinin çok değerli olduğuna inanılıyor.

Yukarı kalede ise; saray odaları, kral sarayı ve mutfak var. Burası kalenin en üst bölümü. Üzerine oturduğu dağın tepesinin iki uçlu olması nedeniyle, Dydimus (İkizler) olarak biliniyor. Zirvede: Prens John, kulesi bulunuyor. Yukarı kalenin girişinde, bir Luzinyan kapısı var. İki zirvenin ortasında avlu bulunmakta. Soylular doğu bölümünde ikamet ederler, mutfak ve diğer gündelik odalar ise, batı bölümünde yer alırdı. Kraliyet konutunun ikinci katında bulunan kraliçe perceresin den (gotik tarzda oyulmuş pencere) çevrenin panoraması doyumsuzdur.

1489 yılında, Adayı ele geçiren Venedikliler, kaleyi savunacak bir güce sahip olmadıklarından, Osmanlıların eline geçmesini engellemek için, kaleyi tahrip ederler. Bu olaydan sonra, kale, 1964 yılına kadar, askeri amaçlarla kullanılmaz. 1964 yılında; Rum saldırıları üzerine, kalenin stratejik konumunu değerlendiren Türk mücahitleri, kaleye yerleşerek, tekrar savunmaya geçerler. 1964 yılı Nisan ayında; kaleye saldıran Rumlar, bir avuç Türk mücahit tarafından geri püskürtülürler.

Ancak: sabah serinliği dışında, sakın çıkmayın. Çünkü: çok sıcak ve sonuçta yorucu oluyor. Ama; bu kaleyi mutlaka ziyaret edin. Kaleye ulaşmak için; Girne-Lefkoşa karayolunun, Boğaz bölgesinde, kaleye ulaşan dağ yolunu kullanmanız gerekiyor.

Kaleye çıkan yol; düzgün ve güvenilir olsa da, yılmaz ve kararlı bir tırmanıştan sonra kaleye ulaşmak, insana büyük bir mutluluk veriyor. Zaten kaleye vardığınızda; bu muhteşem yapıyı, buraya nasıl yapmışlar diye düşünmeden duramayacaksınız. Karmaşık patikalardan geçerek, merdivenlerle, kulelerden yol alarak, kale etrafında gezinirken; krallıklar döneminden kalan, gotik kalıntılar, sizi hayrete düşürecek. Kalenin batısında kalan muhteşem görüntüler arasında: Karaman ve Lapta köyleri, ufukta da “Kormacit Burnu” var. Yaz aylarında, alçak bölgelerde görülen kuru sıcak; St.Hilarion’a çıkıldığında, yerini serin ve hafif bir rüzgara bırakıyor. Kalenin kimi yerleri, oldukça dik olmasına rağmen, bu yerlere tırmanmak insana son derece keyif veriyor. Kaleden çevreye bakıldığında; muhteşem bir görüntü var. Dağların yamaçlarında, Akdeniz’in masmavi sularına kadar uzanan alan: tıpkı bir haritada görülebildiği gibi, zeytin ağaçlarıyla sınırları çizilmiş tarlalara bölünmüş.

Yazıyı Paylaş
  • Print
  • Digg
  • Sphinn
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Mixx
  • Google Bookmarks
  • Blogplay

Benzer Yazı Başlıkları

Etiketler: ,

Yazar Hakkında

Orhan MERAL Sitenizde 567 adet yaziniz bulunuyor.



“Kıbrıs, Girne” İçin 2 Yorum

  • Yeri 20 Ağustos, 2009, 14:08 tarihinde dediki...

    Akdeniz köyü çok farklı bir atmosfere sahip mutlaka görülmesi gereken yerlerden birisidir

  • hasretli 16 Mart, 2010, 18:23 tarihinde dediki...

    ben kıbrıs doğumluyum orda 10 sene kaldım şimdiyurt dışında yım orayı cok özledim oraya gidersesniz girne, ozanköy ve bellapaisi mutlaka gezin :) :):)

Yorumunuzu Bırakın

Eğer profil resminizin görünmesini istiyorsanız gravatar'a ücretsiz kaydolabilirsiniz.



Copyright 2008-© 2010 Online Gezi Rehberiniz. Bütün Hakları Saklıdır. İletişim ormer5656@hotmail.com
Web Sitesi Korhan Meral Tarafından Hazırlanmıştır. Sitenin tek yazarı Orhan Meral'dir. Sitemizdeki yazıları paylaşırken alıntı şeklinde belirtip linkimizi koyarsanız memnun oluruz.Sitemap
Diğer Web Sitem tarih