Kıbrıs, GaziMağusa

TARİHİ SÜREÇ:
Kentin; MÖ.3’ncü yüzyılda; Ptolemus krallarından, Philadelphus tarafından kurulduğu ve kralın yeni kente kızkardeşi Arsinoe’nin adını verdiği söylenir. Salamis kentinin, MS.648 yılında, Araplar tarafından yakılıp yıkılması üzerine, oradan göçen halk ile büyüyen kent, küçük bir liman kentine dönüşür. Kentin adının da, bu dönemde, Arapların bulamaması umuduyla; “Kumda Saklı” anlamında “Ammohostos” olarak değiştirildiği bilinmektedir.

Kent; Luzinyanlar döneminde (1192-1489): Lefkoşa’dan sonra ikinci büyük kent durumuna yükselir ve “Famagusta” olarak tanınmaya başlanır. Batı Hıristiyanlığının, Ortadoğu’da ellerinde tutabildikleri son yer olan “Akka”; 1291 yılında düşünce, birçok Frenk soylusu ve işadamının Kıbrıs’a gelmesine izin verilir ve bunlar Mağusa’ya yerleşerek, kenti, işlek bir liman ve ticaret merkezi haline getirirler. Doğu ülkelerinden Suriye kıyılarına getirilen birçok kıymetli ticari eşya, Mağusa’lı tüccarlar tarafından, Mağusa üzerinden Avrupa ülkelerine sevk edilmeye başlanır. Böylece, kent, Doğu-Batı ticaretinde bir transit merkezi ve antrepo olarak büyük rol oynamıştır. Bu tüccarların kazançları gerçekten çok büyüktü. Öyle ki; yalnızca bir seferden elde ettikleri kar’ın bir bölümü ile, bir kilise inşa ettirmeyi adet haline getirmişler ve bu yüzden, kentte kısa sürede 365 kilise yaptırıldığı bilinmektedir.

Bugün şehirde hala mevcut olan, farklı stildeki birçok kilise, bu tüccarlar tarafından inşa ettirilmiştir. İnsanların zenginliği de; yaptırdıkları kiliseler ile ölçüldüğünden, Suriçi; “Kiliseler Mahallesi” durumuna gelmiştir. Aynı zamanda bu zenginlik; yaşadıkları mekanları da etkilemiştir.

Kiliseler, manastırlar kenti Mağusa’da: büyük kazanç ve lükse düşkünlük; ahlak kurallarına karşı umarsızlık yaratılan bir yaşamı da beraberinde getirir. Kutsal toprakları (Kudüs) ziyarete giderken, kente uğrayan kimi dindar Avrupalılar tarafından bu durum yadırganır. Hatta bir defasında, İsveç’li bir azize tarafından, kent lanetlenerek çok kısa sürede mahvolacağı kehanetinde bulunulmuştur. St.Bridget adlı bu kadının laneti, kısa sürede gerçekleşir. 1372 yılında; Venedik-Ceneviz savaşı, Ceneviz üstünlüğü ile sonuçlanır ve kent Ceneviz Kanunları ile yönetilmeye başlanır. Şehir tamamen bir askeri bölge olarak kullanılır ve bu da kentin kozmopolit tüccar sınıfının ve canlı ticaretinin sonu olur.

1 Ağustos 1571 yılında; Kıbrıs Osmanlılar tarafından ele geçirilir. Osmanlılar döneminde: zengin tüccarların ve varlıklı soyluların: konakları, sarayları yıkılır ve Kıbrıs’ın ticari ve ekonomik etkinlikleri: Larnaka şehrine kaydırılır. Limanın da dolmasıyla; Mağusa; bölge içindeki kentsel ve ekonomik tüm özelliklerini kaybeder. Ölü bir şehir haline gelir. Kentte yalnızca çoğu asker olan 4-5 yüz kişilik bir nüfus yapısı kalır.

Bu dönemde: Müslüman olmayan nüfusun, surların dışına taşınmaya mecbur edilmesiyle; kentin güneye doğru gelişmeye başladığı görülür. Maraş ve Aşağı Maraş bölgelerinde, ilk yerleşimlerin oluşumu da, bu döneme rastlar. Kent o dönemde, daha çok, önemli politik suçlular için bir sürgün yeri olur. Namık Kemal, Suphi Ezel ve Kutup Osman; bu sürgünlerin yalnızca birkaçıdır.

1878 yılında, adanın İngilizlere kiralanmasıyla başlayan yeni dönemde: liman önem kazanır. Birçok insan: limanda ve limana bağlı depolarda işçi olarak çalışır. Bu dönemde, genelde Türkler sur içinde, Rumlar ise: Maraş ve Aşağı Maraş bölgelerine yerleşirler. Özellikle: 1969-1970 yılları arasında, Beyrut’ta süren savaştan dolayı, Beyrut’un önemini kaybetmesiyle, Maraş, dünyanın en ünlü eğlence ve turizm merkezlerinden biri olarak gelişme gösterir.

1974 Barış Harekatın dan sonra: kentin en dinamik bölgesi olan Maraş’ın yerleşime kapanmasıyla, kent gelişimi önemli ölçüde durur. 1986 yılında, Doğu Akdeniz Üniversitesi’nin kurulmasıyla, kentin sosyo-ekonomik yapısında büyük değişim olur. Kente: üniversite öğrenci ve çalışanları gibi, farklı yeni bir nüfus eklenir. Bugün: KKTC’nin en büyük limanına ve tek Serbest Limanı buradadır.

xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx

GEZİLECEK YERLER:

OTHELLO KALESİ:
14’ncü yüzyılda, Lüzinyanlar tarafından yaptırılmıştır. Kentin, ana girişlerinden biri olarak kullanılır. Çevresi: derin bir hendekle çevrilidir. Kale girişi üzerinde asılı olan: St.Mart aslanı kabartmasının altında, kaleyi yeniden biçimlendiren, kaptan Nicolo Foscarı’nin adı ve 1492 tarihi yazılıdır. Kalenin yapısında: kuleler ve topçu bataryalarıyla biten koridorlar görülür. Ayrıca: bir yemekhane ve Lüzinyanlardan kalma bir yatakhane var. Kale avlusunda, bir kısmı Osmanlılara ve bir kısmı İspanyollara ait toplar, demir ve taş gülleler görülür. Kalenin bugünkü adı: İngiliz döneminde kullanılmaya başlanmıştır. Sheakespeare’in ünlü trajedyasının bir bölümü, Kıbrıs’ta, bir liman kentinde geçmektedir. Oyunun kahramanı Othello; Faslı biri olarak tanıtılır. Yazarın, dönemin valisi Christophora Moro’nun adının yanılsamasına kapıldığı düşünülmektedir.

LALA MUSTAFA PAŞA CAMİİ (ST. NİCHOLAS KATEDRALİ);
Lüzinyanlar döneminde yapılmıştır. Akdeniz dünyasının, en güzel Gotik yapılarındandır. Lüzinyan kralları: önce Lefkoşa’da St. Sophia Katedralinde Kıbrıs kralı, sonra da Mağosa’da St.Nicholas Katedralinde Kudüs kralı olarak taç giyerlerdi. Yapı: 1571 yılında, cami haline getirilmiştir.
Katedralin batı cephesi mimarisi: Fransa’daki Reims Katedralinden etkilenmiştir. Gotik tarzda işlemeli, eşsiz bir penceresi bulunmaktadır. 16’nci yüzyıl Venedik galerisi avludadır. Günümüzde: şadırvan olarak kullanılmaktadır. Girişteki yuvarlak pencerelerin üzerinde: bir Venedik arması görülür. Bazı hayvan figürleriyle süslü kabartmanın; Salamis’teki bir tapınaktan geldiği sanılmaktadır. Katedralin apsisi; çoğu Kıbrıs kiliselerinde olduğu gibi, Doğu üslubunda, üç bölmelidir. Yukarıdaki pencereler iyi korunmuş olup, batı cephesinde ve yanda iki şapel vardır. Yapının önünde bulunan tarihi “Cümbez Ağacı”; adının kuzeyinde çok az bulunmakta olup, tropik bir incir türüdür. Çevresi: tabanda 1.30 metre ve yükseklikte ise 4.95 m.dir. Boyu ise: 15 metredir. Tahmini yaşının: 711 olduğu sanılmaktadır. Ağacın; katedralin inşaasının başladığı, 1298 yılında dikildiği söylenmektedir. Gövdesi: 2.70 metreden sonra, 7 dala ayrılır. Kıbrıs’ta yaşadığı bilinen en yaşlı ve canlı ağaçtır. Yılda, yedi kez meyve veren ağaç, katedralin önüne, büyüleyici bir gölge verir.

VENEDİK SARAYI (PROVEDİTORE SARAYI):
Lüzinyanlar tarafından; 13’ncü yüzyılda yaptırılan saray kalıntıları üzerine, Venedikliler tarafından yaptırılan krallık sarayıdır. Halen ayakta kalan cephe: 16’ncı yüzyılda yaptırılmıştır. Buradaki sütunlar: Salamis harabelerinden getirilmiştir. Ortada bulunan kemerin üzerinde: Venedikli yönetici “Giovanni Renier”e ait bir arma bulunmaktadır.

NAMIK KEMAL ZİNDANI:
Venedik Sarayı avlusundadır. İki katlı olup, kesme taştan yapılmıştır. Namık Kemal; “Vatan Yahut Silistre” adlı oyununun sahnelenmesi sonucunda, 1873 yılında sürüldüğü Kıbrıs’ta, bu binada 38 ay kalmıştır. Tek bölümden oluşan alt katın, Venedik Sarayı avlusuna açılan bir penceresi ve demir parmaklıklı bir penceresi vardır. Üst kısma, dik taşlı bir merdivenle çıkılır, iki penceresi olan bu oda da, Namık Kemal ile ilgili belgeler sergilenmektedir.

ST. FRANCİS KİLİSESİ:
1300 yılında, Franciscan tarikatına bağlı keşişler tarafından kurulan manastırın bir bölümüdür. Del Proveditore Sarayı’nın yanındadır. Yapı; Kıbrıs kralı II. Henry’nin yardımıyla yapılmıştır. Üç bölümlü bir nef ve bunun sonundaki çok güzel bir koro kısmından oluşmaktadır.

GREEK ST. GEORGE KİLİSESİ:
Mimarisinde Bizans ve Gotik karışımı özellikleri olan kilise; Ortodoks topluluğuna aittir. 15’nci yüzyılda yapılmıştır. Kilise, yan nefleri olan bir orta neften oluşmakta ve üçlü bir apsisle bitmektedir. Tavan: Gotik tonozlara sahiptir. Binasın yapısından, bir piskoposluk kilisesi olduğu anlaşılmaktadır. Üst kısmı; 1571 yılında, Osmanlı kuşatması sırasında yıkılmış olup, duvarda gülle izlerine rastlanmaktadır.

İKİZ KİLİSELER (TEMPLAR VE HOSPİTALER KİLİSESİ);
14’ncü yüzyılda inşa edilmiştir. İki kiliseden büyük olan: Templar şövalyelerine aittir. Templar şövalyeliği: 1313 yılında, Papa tarafından kaldırılınca, kilise bitişiğindeki binaya sahip olan Hospitaler şövalyelerine kalır. Günümüzde bu iki yapı restore edilerek, Kıbrıs Sanat Derneği olarak kullanılmaktadır.

MAĞUSA SURLARI:
1489 yılına kadar, Mağusa şehrini çevrelenen Lüzinyan surları; çok yüksek olmalarına karşın, ince bir yapıya sahipti. Daha sonra, Kıbrıs’ı ele geçiren Venedikliler; özellikle Osmanlılara karşı önlem olmak üzere: surları, ateşli silahlara karşı sağlamlaştırmak amacıyla, 1550 yılında Venedik’ten uzman getirterek yeniden elden geçirirler.
Özellikle, deniz tarafındaki surlar, Martinengo Tabyası ve Kara kapısı; bu dönemde inşa edilir. Ayrıca, surun şehir dışındaki kısmına: 46 metre genişliğinde, hendek açılarak, içi su ile doldurulur. İri kesme taştan inşa edilen, 3 km. uzunluğundaki bu surların yüksekliği: 18 metre, genişliği bazı yerlerde 9 metre kadardır.
Duvarlarda: burçlar, kapılar, rampalar, mangallar, cephanelikler, depo ve ahırlar bulunur. Surlardaki kuleler şöyle anılır: “ Arsenal (Canbulat), Mare(Deniz Kapısı Burcu), Castella (Othello Kulesi), Signonia (Halkalı Mazgal), Diamete (Karpaz Tabya), Mozzo(Şehit Tabya).
Ayrıca: bir iç kale olarak, Othello binası ve orijinal iki giriş kapısı olarak Kara Kapısı (Ravelin) ve Deniz kapısı (Porto del Mare) vardır. Mağusa’nın; Osmanlılar tarafından fethi sırasında harap olan surlar, fetih sonrası, Osmanlılar tarafından onarılmıştır.

KARA KAPISI (RAVELİN);
Kente girişi sağlayan orijinal iki şehir kapısından biridir. Orijinal ismi: “Yarım Ay Şeklinde Tabya” anlamındaki “Ravelin” dir. Kara kapısı: surların, Othello Kalesinden sonra en eski kısmıdır. Bugünkü köprü ile giriş yeni olup, eskiden kule yanındaki bir top yuvasının içinden geçilmekteydi. Orijinal kapı: bugünkü girişin solunda, iner-kalkar bir köprüye sahiptir. Şehre bakan kısmında; kemerli bir geçit var. Bu geçidin her iki yanında: duvar freskleri, armalar ve küçük bir de kilise bulunmaktadır. Burada yapılan kazılarda; geçitler, top yuvaları ve ilginç bölge ve galeriler açığa çıkarılmıştır. Kemerli geçidin şehre bakan tarafında; Venedikliler zamanında, zindan olarak kullanılan yer altı odaları bulunmaktadır.

TOPHANE (MARTİNENGO TABYASI);
1550-1559 yılları arasında, Venedikli mimar Giovanni Sammichele tarafından inşa edilmiştir. Üçgen şeklindeki bir plana sahip olup, askeri mimarinin güzel örneklerindendir. Tonozlu bölmeler içinde, barut dumanının çıkmasına ve havalandırmaya yarayan bacalar ile, duvarlarında barut fıçıları ile top güllelerini koymaya yarayan küçük hücreler bulunmaktadır. Osmanlılara karşı, Kıbrıs’a takviye olarak gönderilen Venedik kuvvetlerine komuta eden Martinengo, yolda ölünce, Mağusa’ya getirilir. Venedikliler, çok sevdikleri komutanın hatırına: tabyaya, onun adını verirler.

DENİZ KAPISI (PORTO DEL MARE);
Kente girişi sağlayan, orijinal şehir kapılarından biridir. Çok güzel bir mimariye sahip olup iyi korunmuş durumdadır. 1496 yılında, Venedikli Nicolo Prioli tarafından yapılmıştır. Demirle kaplı ahşap kapı Türkler zamanından; demir parmaklıklı kapı ise Venedikliler zamanından kalmadır. Kapının üst kısmında: mermer üzerine işlenmiş Venedik Cumhuriyetinin amblemi: “Kanatlı Aslan”, Nicolo Prioli’nin adı ve arması, 1496 tarihi görülebilir. Mermerin: Salamis’ten getirildiği sanılmaktadır.

CANBULAT TÜRBESİ (ARSENAL TABYASI):
Kilis Sancak Beyi Canbulat Bey’in; Kıbrıs’ın fethine karar verildiğinde, hazırlanan kuvvetler arasına alınması önerilir. Lefkoşa’nın Osmanlılar tarafından fethinde; üstün yararları görüldüğünden, 1570 yılında, Mağusa’yı kuşatan Osmanlı Ordusunda; İskender Paşa ve Deniz Paşa ile birlikte görevlendirilir.
Orijinal adı: Arsenal Tabyası olan mevkide, şehit düştüğü inancı ile, türbesi buradaki tabyanın altında bulunmaktadır. Zamanla yıpranan bina, 1968 yılında yeniden inşa edilerek, ön kısmı da bir müzeye dönüştürülmüştür. Halen müzede, etnoğrafik ve arkeolojik eserler sergileniyor.

KERTİKLİ HAMAM:
Şehrin kuzeyinde kalan bir Osmanlı devri yapısıdır. Bu hamam: kubbeleriyle ilgi çekmektedir. Yapı: üzeri kubbe ile örtülü altı odadan, odaların arkasında tonozla örtülü bir su deposundan ve soyunmalık olduğuna inanılan, üst örtüsü yıkık kısımdan oluşmaktadır.

xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx

SALAMİS ANTİK KENTİ:
Şehir: Bronz Çağı sonlarında başlayan göçler sırasında: Anadolu’dan gelen kavimler ve bunlara Yunanistan’dan gelerek Kilikya’da katılan Akalar tarafından kurulmuştur. Troya kahramanlarından ve Salamis adası kralı Telamos’un oğlu Tefkros; şehrin kurucusu olarak bilinmektedir.
MÖ.707 yılındaki Asur egemenliğinden sonra: MÖ.560 yılında bastırılan sikkelerden: Salamis kralı Evelthon’un; adanın egemenliğini ele geçirdiği anlaşılmaktadır.

MÖ.499 yılında: Atinalı Kimon’un Kıbrıs’taki Pers egemenliğine son vermek için düzenlediği sefer başarısızlıkla son bulur. Kimon’un ölümü üzerine, Atinalılar, Kıbrıs’ı ele geçirme girişimlerinden vazgeçerler. Bundan sonra: Fenikeli idareciler başa geçer. Fakat: ticaret ve diğer konularda gerileme başlar.

MÖ.294 yılında: Ptoleme Krallığı idaresi sırasında, ada huzura kavuşur ve bu tarihten itibaren, Salamis baş şehir olma niteliğine kavuşur. Kentin bu parlak dönemi: Roma egemenliğine kadar devam eder. Günümüzdeki kalıntıların çoğu: Roma dönemine aittir. Roma idaresi altındaki şehrin: bir halk meclisi, bir senato ve ihtiyar meclisi bulunmaktadır. MS.76 ve 77 yıllarındaki depremler ve MS.116 yılındaki Yahudi isyanı sonucu; şehir büyük ölçüde tahrip olur. Daha sonra: ada, Antakya vilayetine bağlanır ve Salamis Limanı, Suriye gemilerince ilk uğrak liman olduğundan, şehirde bir ferahlama dönemi görülür. MS.232 ve 342 yıllarındaki depremler: yine, şehre büyük zararlar verir. Bundan sonra: Bizans İmparatoru Konstantinus; şehri küçük bir planda inşa ettirir ve Konstantinus adını verir.

Şehir; Kıbrıs’ın baş şehri olarak Baf’ın yerini alır. Daha sonra; MS.647 yılındaki Arap akınları ve yer sarsıntıları nedeniyle, yeniden terk edilir. Bugünkü: Mağusa şehrini oluşturan bölgeye halk göç etmek zorunda kalır.

SUR VE LİMANLAR:
Şehrin kuzey, güney ve batı kesimlerinde yer alan surların yanı sıra; şehir merkezini çevreleyen, ikinci bir surun varlığı da, tespit edilmiştir. Şehrin merkezini çevreleyen surların; MS.7’nci yüzyıldaki Arap akınlarına karşı inşa edilmiş olabileceği düşünülmektedir. Şehrin: güney-doğusunda, Salamis şehrinin en eski limanı yer almaktadır. Bu limanın kuzey ve güneyi, suni dalgakıranlar ile korunmaktadır. Geç Roma döneminde kullanılan ikinci limanı ise, şehrin kuzeyindedir. Bu iki limanı dışında, Demetius tarafından kullanılmış olan, üçüncü bir limandan da bahsedilmektedir.

SPOR ALANI (GİMNAZİUM);
Güneş girişindeki döşeme üzerindeki yazıttan anlaşıldığına göre: şehrin kuzeyinde, şimdiki Roma Gimnaziumunun bulunduğu yerde, Helenistik devre tarihlenen bir Gimnazium vardı. Doğu revağında da; burasının, bir zamanlar, bahçe olarak kullanıldığını gösteren bir yazıt bulunmaktadır. Yer sarsıntıları sonucu yıkımlar olması nedeniyle, Gimnazium Augustus döneminde tamir ettirilmiş ve bir de doğu revağı eklenmiştir. Dört tarafı; korint başlıklı sütunlu revaklarla çevrili alanın; kuzey ve güney uçlarına ilave edilen, birer yüzme havuzunun çevresinde heykeller var. Günümüzde: kuzey yüzme havuzunun çevresinde bulunan heykeller, MS.2’nci yüzyıla aittir. MS.332 ve 342 yıllarındaki depremlerle yenilen yıkılan Gimnazium, Erken Bizans devrinde, Konstantinus tarafından, Salamis hamamı olarak yeniden inşa ettirilmiştir.

TİYATRO:
Gimnazium’un güneyinde yer alan yapı; muhtemelen Augustus döneminde inşa ettirilmiştir. MS.4’ncü yüzyıldaki yer sarsıntıları ile yıkılan tiyatronun taşları, hamamların inşasında, yapı malzemesi olarak kullanılmıştır. Tiyatro: sahne binası, orkestra ve oturma yerlerini içeriyor. Kapasitesi: 15 bin seyirciye karşılık düşüyor. Sahne binası, oyuncular tarafından soyunma-giyinme yeri ve fon işlevi gösterir. Freskler, heykel ve sütunlarla süslü bu görkemli yapının, günümüze dek yalnızca temelleri gelmiştir. Orta kısmındaki orkestranın ortasında: Dionnysos’a adanmış bir sunak ve Marcus Avurelius Commedus ile Caesar Constanstinus ve Caesar Maksimianus’a adanmış yazılı iki altlık vardır. Oturma yerleri: 50’den fazla sıra ihtiva etmesine karşın, yalnızca bir kısmı günümüze dek gelebilmiştir. Orta kısmındaki boşluk: şeref locasıdır. Oturma yerlerinin bir kısmı yeniden restore edilerek, inşa edilmiştir.

ROMA VİLLASI:
Tiyatronun güneyindedir. Bir zamanlar, iki katlı olan bu yapı, sütunlu bir giriş, bir iç avlu, geniş bir oturma odasından oluşuyor. Öteki odalar: avlunun iki yanında bulunuyor. Kazı sırasında, burada; merkezi bir figürün etrafını çevreleyen, hayvan tasvirleriyle bezenmiş, mozaik döşemeli bir platform bulunmuş.

BİZANS SU SARNICI:
Roma villasının güneydoğu ucunda yer alan: huni biçimli bu sarnıç, üç bölmeden oluşuyor. Bir bölmede: MS.6’ncı yüzyıla ait duvar resimleri ve yazılar bulunmuştur. Şu anda harap durumda olan ana pano: kuş, balık ve su bitkilerinden oluşan, su sahnesi ve İsa başı bulunan bir madalyon ile süslüdür.

KOMPANAPETRA BAZİLİKASI:
4’ncü yüzyılda inşa edilmiştir. Çevresi: sütunlarla sarılı, su kuyusu olan bir avlu ve orta ve yan kısımlardan oluşuyor. Orta bölümde: piskoposun kürsüsü ve rahip yerleri var. Apsisin arkasında: hamamı da olduğu anlaşılan bir kalıntı gurubu daha var. Odalardan birinin zemininde oldukça büyük, göz alıcı bir mozaik var.

AYA EPİPHANİOS BAZİLİKASI:
Kıbrıs’ın, bilinen en büyük bazilikasıdır. Bu yapı: geçmişte, Salamis’in Metropolitan kilisesiymiş. Piskopos Epiphanios’un; görev süresinde yapıldığı biliniyor. Yani: 368-403 yılları arasında. Epiphanios’un mermerden yapılmış mezarı da burada.
Bazilika; ondörtlü iki sütun dizisi ile 3 ayrı bölüme ayrılmış. Apsiste: piskopos ve rahiplerin oturduğu sıralar var. Bu bölümün iki yanındaki odalar, rahiplerin cübbelerini giymeleri ve ayin sırasında kullanılan eşyaların saklanması için kullanılıyormuş. Vaftiz odasının döşeme seviyesinin altındaki ısıtma sistemi; kış aylarında, vaftiz için sıcak su kullanıldığını gösteriyor. Kalıntılar: 7’nci yüzyıldaki Arap istilasının ardından, güney tarafında, ikinci bir küçük kilisenin inşa edildiğini gösteriyor.

SU DEPOSU-VOUTA:
MS.627-640 yılları arasındaki Bizans dönemine tarihleniyor. Bu bölümde: kanallarla, Kythrea’dan (Değirmenlik) gelen su burada biriktiriliyor. Günümüzde; halen su kemerlerinin kalıntılarına göze çarpıyor. Tavanı taşıyan ayakların, uzun duvarlardan çıkan iri dirseklerle desteklenmiş olduğu görülüyor.

AGORA (TAŞ FORUM/PAZAR YERİ);
Bu yapı, su deposunun güneyindedir. Ortadaki boş alan ve bunun çevresindeki dükkanlardan oluşan bu mekanın; Salamis’in hem toplantı, hem de alışveriş merkezi olduğu anlaşılmaktadır. Augustus döneminde restore edildiği; ele geçen Latince kitabeden anlaşılmaktadır. Agoranın iki yanındaki sütunlu revaklar, güneş ve yağmurdan korunma vazifesi görüyorlarmış. Bunlardan; günümüzde, yalnızca biri ayaktadır.

ZEUS TAPINAĞI:
Salamis şehrinin, ana tapınağı olabileceğine inanılan bu yapının, az kısmı, günümüze dek gelebilmiş. Agora’nın güney ucunda bulunan tapınağa, basamaklarla ulaşılmaktadır. Yapılan kazılarda, ele geçirilen bir kitabede: mabedin, Augustus’un karısı Livia şerefine, Zeus Olympios’a ithaf edilmiş olduğu belirtilmektedir.

KRAL MEZARLARI:
Yaklaşık olarak, 4 mil karelik bir alanda bulunan Salamis Nekropol’u: Enkomi den, Salamis ormanının batı ucu ve St.Barnabas Manastırana kadar uzanıyor. Açığa çıkarılan mezarlar arasında görülen bir kısım mezarlar; yapısal biçimler ve zengin buluntuları nedeniyle, kral mezarları olarak adlandırılıyor.
Başlıca mimari özellik ise; mezar odası önünde yer alan; geniş, uzun ve meyilli alanlardır. Burada: cenaze arabasını çeken atlar, ölünün şerefine kurban edilip; yağ, şarap ve bal dolu küpler burada sıralanmaktadır.
Araştırmalar; mezarların, MÖ.8’nci yüzyılda yapıldıklarını ve MS.4’ncü yüzyıla dek kullanıldıklarını gösteriyor. Özellikle:47, 50 ve 79’nolu kral mezarlarında; zengin buluntulara rastlanılmıştır. Bunlardan: 50’nolu mezar St.Catherine’e adanan küçük bir kilise olarak da kullanılmaktadır. Hıristiyan dinini benimseyen St.Catherine’in, Salamis yöneticisi dayısı tarafından, buraya hapsedildiğine inanılır. Bu yüzden, buraya: St. Catherine Hapishanesi de denilmektedir. Yapılan kazılarda: mezarların içinde, çeşitli; çanak, çömlek, tunç ve fil dişi nesneler ve kurban edilmiş atların iskeletlerine rastlanılmıştır.

NİKOKREON ANITI:
Salamis Nekropolü içinde bulunan bu anıtın; Salamis’in son kralı Nikokreon adına inşa edilmiş olabileceği düşünülmektedir. Kaynaklara göre: son kral Nikokreon, Ptolemeos’a esir olmaktansa, intihar etmiş, karısı da ailesini öldürüp, sarayı yaktıktan sonra intihar etmiştir. Kademeli basamaklarla çıkılan platformun ortasında; bir ocak ve bunun içinde o döneme ait; demir çubuk, taş ve topraktan heykeller bulunmuştur. Bulunan bu az pişmiş topraktan yapılmış heykeller, geç devre ait Klasik Yunan heykel sanatı özelliklerini taşımaktadır.

ST. BARNABAS MANASTIRI:
Salamis’te doğmuş, Yahudi bir ailenin oğlu olan St.Barnabas: Kudüs’te eğitim gördükten sonra Kıbrıs’a döner ve Hıristiyanlığı yaymak için; MS.45 yılında, St.Paul ile çalışmaya başlar.
Bu faaliyetlerden dolayı; vatandaşları tarafından öldürülüp, cesedi denize atılmak üzere bir bataklığa saklanır. St. Barnabas’ın öğrencileri, olayları izleyip, cesedi Salamis’in batısında, bir yer altı mağarasına gömerler ve göğsüne de; St. Mathews’un yaptığı İncil’in kopyasını koyarlar. Cesedin yeri bilinmediğinden, uzun süre gizli kalır. 432 yıl sonra, piskopos Anthemios, mezarı rüyasında gördüğünü söyleyerek, açılmasını ister. Mezar açıldığında: St. Mathews’in İncil’i dolayısı ile; St. Barnabas teşhis edilir. Bu keşif sonrasında: Piskopos, İstanbul’a giderek, İmparator Zeno’yu bilgilendirir ve Kıbrıs kilisesinin özerkliğini kazandırır. İmparator; gömütün bulunduğu yerde, bir manastır inşası için, yeterince bağışta bulunur. Manastır: MS.477 yılında inşa edilir. Manastır: bir kilise, avlu ve avlunun üç yanında, bir zamanlar papazların yaşadığı odalardan meydana gelir.

ST. BARNABAS İKON VE ARKEOLOJİ MÜZESİ:
St. Barnabas kilisesinde çoğunluğu; 18’nci yüzyıldan kalma, zengin bir ikon koleksiyonu bulunmaktadır. Manastırın avlusunda bulunan bazalt değirmen Enkomi yerleşim bölgesinden, diğer sütun ve taşlar ise Salamis’ten getirilmiştir. Papazların yaşamlarını sürdürdükleri odalar ise; restore edilerek, bir Arkeoloji Müzesi haline getirilmiştir. Müzede: Kıbrıs’ın Neolitik Döneminden Roma Dönemine kadar geniş bir çizgide, tarihsel sürece ait, çeşitli eserleri görmeniz mümkün. Ayrıca: tunç ve mermer eserler de müzede sergileniyor.

xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx


p> ENKOMİ (ALASİA):
Günümüzde Enkomi (Tuzla) Köyü yakınlarında yer alan ve Alasia diye de bilinen antik kent. Bu kent; MÖ.2000’li yıllara tarihleniyor. Yapılan kazılarda; şehrin ilk dönemlerde Mısır etkisinde kaldığı, sonraları Miken etki alanına girdiği anlaşılmaktadır. Surlarla çevrili olan bu yerleşim yerinde; ölüler, evlerinin tabanına, hediyeleriyle birlikte gömülüyorlardı. Şehirde; ızgara planının uygulandığı ve ilk kez yazının da burada ortaya çıktığı belirlenmiştir.
Kült heykeli olarak görülen ve kuvvetli bir Hitit etkisi taşıyan, tunçtan yapılma “Boynuzlu Tanrı Heykeli”de, bu bölgede bulunmuştur. Ayrıca, şehirde çok sayıda, tunçtan yapılmış eserler ve bakır işleme atölyelerini işaretleyen, bakır atıkları bulunmuştur. Eskiden, bir liman şehri olan Enkomi’nin yanından geçen Pedios (Kanlıdere) nehrinin; şehrin limanını, alüvyonlar ile doldurması, depremlerin olumsuz etkileri ve Aka’ların 12’nci yüzyıldan sonra sürekli tehdit etmeleri sonucu, bölge terk edilerek, bir daha kullanılmamıştır.

Yazıyı Paylaş
  • Print
  • Digg
  • Sphinn
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Mixx
  • Google Bookmarks
  • Blogplay

Benzer Yazı Başlıkları

Yazar Hakkında

Orhan MERAL Sitenizde 563 adet yaziniz bulunuyor.



Yorumunuzu Bırakın

Eğer profil resminizin görünmesini istiyorsanız gravatar'a ücretsiz kaydolabilirsiniz.



Copyright 2008-© 2010 Online Gezi Rehberiniz. Bütün Hakları Saklıdır. İletişim ormer5656@hotmail.com
Web Sitesi Korhan Meral Tarafından Hazırlanmıştır. Sitenin tek yazarı Orhan Meral'dir. Sitemizdeki yazıları paylaşırken alıntı şeklinde belirtip linkimizi koyarsanız memnun oluruz.Sitemap
Diğer Web Sitem tarih