Ankara, Çankaya, Atakule

35.243 kişi okudu!

Değerli okurlar: Ankaralılar veya 1-2 yıl içinde Ankara’yı ziyaret edenler, Ankara’nın bu simge yapısının uzun zamandır kapalı olduğunu biliyorlar. Evet, uzun zamandır kapalı olan Atakule, Kasım 2018 tarihinde açıldı. Ben de, Atakule’yi daha doğrusu Atakule’nin altında yeni yapılan Alışveriş Merkezini ziyaret ettim, gördüklerim aşağıdadır.

Evet: Atakule, biraz önce de belirttiğim gibi, Ankara’nın simgesi ve şehrin birçok yerinden görülebiliyor, özellikle yeni açıldıktan sonra muhteşem güzel bir ışıklandırma yapılmış, böylece karanlıktan kurtulmuş ve akşamları da şehrin birçok yerinden görülebiliyor.

Daha önceki yazımda, Atakule’ye çıkmak için ödenecek ücretlerden ve bu ücretlerin çok fazla olmasından söz etmiştim. Yeni açılmış durumuyla Atakule’ye çıkılıp çıkılmadığını bilmiyorum ama kulenin üst bölümünde kimse görünmüyor, sanırım şimdilik çıkışlar yapılmıyor, bu konuda bilgi alınca yine bu satırlarda bildiririm.

Eski Atakule Alışveriş Merkezinin en büyük sıkıntısı: otopark olmaması, bodrum bölümündeki otoparkın ücretinin yüksek olmasıydı. Şimdi: Atakule’de Çankaya Köşkü istikametinde giderken hemen solda otopark girişi var, otopark şimdilik sıkıntılı değil, yani yer bulunabiliyor, ücret te yok.

Atakule, Kızılay merkezinden yaklaşık 4.5 km uzaklıktadır. Buraya aracınızla gelirseniz, bodrum bölümündeki otoparkı kullanabilirsiniz. Otobüsle gelmeyi düşünürseniz, Kızılay’dan gelen birçok otobüs buradan geçiyor.

 

Atakule hakkında genel bilgiler:

Atakule, 125 metre yüksekliktedir. Üzerinde, Türkiye’nin ilk döner restoranı bulunuyor. Kuleye çıkış ve inişler için, şehir manzarasına hakim iki panaromik asansör bulunuyor. Kule ve eski alışveriş merkezi, 13 Ekim 1989 tarihinde açılmış, açıldığı tarihte Türkiye’nin ikinci ve Ankara’nın birinci en yüksek yapısıdır. Plan ve projesi, mimar Ragıp Buluç tarafından hazırlanmış. Türk mühendis ve işçileri tarafından yapılmış olması, gurur kaynağı. Buranın ismi, yani “Atakule” ismi, hazırlanan bir anket sonucu, Ankara halkı tarafından belirlenmiş. Kulenin tepesinde, seyir terası yerden 87 metre yüksekliktedir. Buradan, Ankara’nın tüm çevresi görülebiliyor. Ama bir yön hariç, Çankaya ile özdeşmiş “Çankaya Köşkü” (Eski Cumhurbaşkanlığı köşkü) yönü ve Eski Başbakanlık konutunun bulunduğu bölüm branda ile kapalıydı, sanırım yeni halinde de kapalıdır. Bu bölüm yani terasın altında, cafe-bar bölümü vardı, terasın üstünde ise, döner platformlu lokanta katı vardı. Burası, her 1.5 saatte bir tur atarak dönüyor, en üst bölümde kubbe altında ise bir kokteyl salonu vardı. Bunları anlatırken “var dı” diyorum, yeni halini bilmiyorum, ama büyük olasılıkla aynı tesisleri olabilir, net bilgi alınca yine buradan öğrenebilirsiniz.

    

Alışveriş merkezi:

Atakule alışveriş merkezi, 5 katlıdır. Ortada boşluk bulunmakta ve mağaza ve diğer tesisler, yan bölümlere yerleştirilmiştir. Ancak: mağaza ve tesislerin birçoğu açılmamış, klasik her yerde olduğu gibi burada da tam yerleşim olmadan açılış yapılmış. Yani: gittiğinizde birçok mağaza, restoran ve kafe gibi yerin henüz açılmamış olduğunu göreceksiniz. Ancak tam faaliyete geçtiğinde (Mayıs 2019 tarihi veriliyor) özellikle: kuzey yönündeki kafe ve diğer tesislerde muhteşem Ankara manzarası izlenebilir. Yapının en üst katında ilginç bir sinema var. Sinema birçok yere verdiği ilanlarda aşırı rahat ve geniş koltukları, yatak olabilen koltuklarıyla öne çıktı, bilet fiyatlarının yüksek olduğunu duydum (150 TL) ama sinema meraklılarına duyurulur. Eski alışveriş merkezinde, özellikle bodrum bölümü çocuklara yönelik “Dream Land” denen yerle öne çıkıyordu, yeni yapıda bu ve benzeri bir yer yok. Daha çok giysi mağazaları yoğunlukta, özellikle büyük bir giysi markasının gayet lüks mağazası dikkat çekiyor, hatta mağazanın içinde yine aynı markaya ait pastane var. Sonuç olarak, dikkat çeken husus, her yerin açılmaması, mağazaların ve diğer mekanların sadece üçte birlik bölümünün açılması ve mağazaların genellikle marka yani pahalı ürünler satıyor olması, yani alışveriş olmasa da, burayı gezmeye gitmelisiniz. En azından eskiye göre otopark sıkıntısı çözülmüş, arabanızı bırakacak yeri aramak zorunda kalmıyorsunuz, bu durum, Atakule’nin yeniden popüler olması için en büyük etken.

 

İstanbul Arkeoloji Müzesi

13.390 kişi okudu!

MÜZELER BÖLÜMÜ:

Osmanlı topraklarında, padişah izinleriyle yapılan ve “Bizde o taşlardan çok var” düşüncesiyle, daha sonra Louvre gibi, British Museum gibi, Berlin Müzesi gibi müzelerin salonlarını süsleyen kültür miraslarımızın gidişine; Osman Hamdi Bey’in, girişimleriyle çıkarılan kanunlar ile dur denilmiş. Bizzat, kendisinin de katıldığı arkeolojik kazılar da olan Osman Hamdi Bey; Arkeoloji Müzesini kurmuş, büyük bir insan.

Evet: Topkapı Sarayından çıkıp; aşağıya inen yolu takip ettiğinizde: sağda, Müzeler Bölümüne ulaşırsınız. Bu bölümde: Eski Şark Eserleri Müzesi, Arkeoloji Müzesi ve Çinili Köşk var. Buraya; Gülhane Parkının hemen sağ yanından giriliyor. 3 Müze ve atölyeler bulunuyor. Ana kapıdan girişten sonra bahçede hemen karşınıza bir ahşap tekne kalıntısı çıkıyor.

Sonra: en sağ bölümden yani Arkeoloji Müzesinden gezmeye başlayabilirsiniz. Ancak müzeleri gezmeye başlamadan önce, önemli bir husustan söz etmek istiyorum. Müzelerde yani her üç binada başka yerlerde birçok müzede gördüğüm gibi yerlerde gezilecek güzergahı belirleyen çizgiler bulunmuyor, yani yüzlerce-binlerce antik eser arasında kaybolup gitmek ve bazı eserleri görememek mümkün, bu yüzden, müzeye yere gezi güzergahını gösteren kırmızı ok işaretlerinin konulmasını kendi ve müzeyi gezecekler adına istiyorum, umarım bu satırları bir okuyan olur, aslında bunları müzelerin birçoğunda girişte bulunan deftere yazmak isterdim ama burada herhangi bir defter de yoktu.

Evet bu girişten sonra gelelim müze hakkında bilgiler vermeye. Müze bünyesinde; bir milyonu aşkın eser bulunmakta. Arkeoloji Müzesinde: restorasyon ve yenileme çalışmalarından sonra; sergilenen en önemli eserler şunlar: İskender Lahti, Ağlayan Kadınlar Lahti, Satrap Lahti, Sayda Kralı Nekropolü Lahitleri, Ana Tanrıça Kybele’ye ait adak stelleri, Bergama Zeus Sunağından arta kalan heykel parçaları, İskender Başı. (Maalesef Temmuz 2018 tarihinde burayı ziyaret ettiğimde, Müzenin yıldız eseri, dünyaca ünlü İskender Lahti’nin bulunduğu bölümün restorasyon nedeniyle kapalı olduğunu gördüm ve çok üzüldüm, daha da ötesi, müzenin girişinde bu bölümün kapalı olduğu hakkında herhangi bir bilgi yoktu. Umarım en kısa zamanda ziyarete açılır. )

Türkiye’de müzeciliğin kurucusu Osman Hamdi Bey tarafından yaptırılan her iki müze; dünya çapında üne sahiptir.

İstanbul Arkeoloji Müzeleri; yüzüncü kuruluş yıl dönümü olan 1991 yılında; alt salonlarda yapılan yeni düzenlemeler ve ek bina sergilemesi nedeniyle; Avrupa Konseyi Müze Ödülünü ve 1993 yılında da; Avrupa’da Yılın Müzesi Ödülünü aldı.

ARKEOLOJİ MÜZESİ:

Bina; 13 Haziran 1891 tarihinde; Osman Hamdi Bey tarafından, mimar: Alexandre Vallaury’ye; “Müze-i Hümayun” olarak yaptırılmış. Güney ve kuzey kanatları; 1902 ve 1908 yıllarında, ziyarete açılmış. İki katlı. Neoklasik dönemin en güzel ve görkemli örneklerinden biri.
Mekan: müze olarak inşa edilen ilk Türk binası. Dünyada; bu alandaki, on müze arasında yer alıyor. Ana bina ve ek bina olmak üzere; iki binadan oluşmaktadır.


Dış cephesi: İskender ve Ağlayan Kadınlar Lahitlerinden esinlenerek yapılmıştır. Ama keşke İskender ve Ağlayan kadın lahitlerini görmek mümkün olsaydı. Yukarıdaki resim. müzenin bahçesinde çektiğim temsili resimdir.

MÜZENİN İÇİ:
Giriş karşısında: iri ve ürkütücü; Tanrı Beş heykeli var.

Sağ tarafta: antik çağ heykelleri salonu uzanıyor. Arkaik çağdan, Roma devrine devam eden, eşsiz heykeller sıralanıyor. Salonların ilkinde: antik mezar taş ve rölyefler var. Sonra: Anadolu Pers egemenliği, Afrodisias buluntularının yer aldığı Kenan Erim Salonu; Efes, Milet ve Afdorisias’tan eserlerin sergilendiği; üç Mermer Şehri Salonu, Helenistik devir heykelleri, Menderes Manisa’sı ve nihayet Helenistik tesirli Roma ve Roma devri heykelleri salonları var.

Girişin sol yanında: hediyelik ve hatıra eşyaları satılan reyon bulunuyor. Sonra: Osman Hamdi Bey hatıra salonu. Takiben: Sayda krallar Nekrapolü’nden bizzat kendisinin kazıp çıkarttığı eserlerin salonları uzanıyor.

İlk üç lahit; Sayda kralı Tabnit ailesine ait. Benzersiz bir Likya lahti ve Satrap Lahti de: burada sergileniyor.

Sonraki bölümde: (KAPALI) MÖ. 4’ncü yüzyıla tarihlenen; dünya ünlüsü, İskender ve Ağlayan Kadınlar Lahitleri var. Büyük İskender’e ait olduğu zannedilmiş olan lahitin; dört yüzü; Makedonyalılar ile Persler arasındaki savaş ve av sahnelerini gösteren, yüksek kabartmalar ile süslenmiş.

Ana binanın üst katında ise: küçük taş eserler, çanak ve çömlekler, pişmiş toprak heykelcikler, hazine bölümü, 80 bin sikke, mühür, nişan ve madalya sergileniyor.

Burada, İstanbul’un fethi sırasında, Haliç’e takılan zincirlerin bir parçası ve Sultanahmet meydanında bulunan yılanlı sütundan kalma bir yılan başı ve mısır orjinli mumyalar ilgimi çekti.

         

 

EK BİNA:
Teşhir edilen eserlerin sığmaması nedeniyle; 1968 yılında, Osman Hamdi Bey binasının hemen arkasına, altı katlı olarak yapılmış. Müzenin, yüzüncü kuruluş yıl dönümü olan; 1991 yılında, halkın ziyaretine açılmış. Altı katlı. Dört katı; sergi salonu olarak düzenlenmiş.

Ek bina girişi, yan duvarında: Assos Athena mabedinin ön yüzü; bire bir ölçülerinde canlandırılmış.

Giriş katında:; Çocuk Müzesi ile mimari eserler sergisi bulunuyor. Çocuk Müzesinde: Tunç çağından, Bizans dönemine kadar, yazının icadı, çanak-çömlek yapımı ve kullanımı, paranın icadı gibi tarihte yaşanan ilkleri vurgulayan eserler ve canlandırmalar yer almakta. Giriş katında; kod farkıyla oluşturulan bölümde: “İstanbul’un çevre kültürleri: Trakya, Bitinya ve Bizans “ sergileme salonları var. Bizans mezar taşlarına bakıp; üzerlerindeki kabartmalardan, kişinin mesleğini çıkarmaya çalışacaksınız. Kılıç yada miğfer; bu askermiş dedirtiyor, tarak yada lir; onun bir kadın olduğunu anlatıyor. Osmanlının mezar taşlarında da; üst kısmı çiçekli ise, adı okunmasa bile, o mezar taşının bir kadına ait olduğu hemen anlaşılıyor. Aslında; aynı topraklardaki kültürler, birbirinin devamı.

Birinci katında : Çağlar boyu İstanbul salonu var. Burada; İstanbul bölümünde: bugünde mevcut olan caddeler yapılırken ya da onarılırken, altından çıkarılan tarihi eserler sergileniyor. Örneğin; Kadıköy-Altıyol onarım kazılarından çıkarılanlar gibi. Sultanahmet Meydanındaki Burmalı Sütun’un, Perslerden kazanılan savaş ganimeti silahlardan yapılan üç yılandan birinin başını; bu salonda görmek mümkün. (Bu yılan başları aslında üç tane, diğer biri Londra’da, diğer biri ise, hepten kayıp)

İkinci katında : Çağlarboyu Anadolu ve Troya. Burayı gezerken; Moskova’da Puşkin Müzesinde bulunan Troya Hazinesini düşünmemek elde değil. Alman Schieman; keşke çalmasaydın, burada sergilense idi, diye düşünmemek elde değil. Troya’nın dokuz katının buluntuları arasında: Troya’lı kadınların ateşte ısıttıkları taşları, daha sonra yemekleri sıcak tutmak için kullandıkları anlaşılıyor. Hitit yazıtlarındaki; “Aşk Mektuplarını, evlilik ve ticaret andlaşmalarını “ burada göreceksiniz. Hititlilerle Mısırlılar arasında yapılan; tarihin ilk yazılı andlaşması olan “Kadeş Andlaşmasını” bizzat gözlerinizle görmek, muhteşem bir duygu, bunu tadacaksınız.

Üçüncü katında: Anadolu’nun çevre kültürleri: Kıbrıs, Suriye, Filistin sergi salonları bulunuyor.

Diğer iki kat ise, depo olarak kullanılıyor.

Bahçe ise: yine bir o kadar hazine sunuyor. Küçük çay bahçesinde, sütun başı masalar üzerinde; hellenistik ya da Roma yazıtları arasında, hayatınızın en ilginç çayını içebilirsiniz. Bu arada; antik buluntular üzerindeki yazıları çözmeye çalışarak zamanı en keyfli şekilde geçirebilirsiniz.

 

ESKİ ŞARK ESERLERİ MÜZESİ:

1883 yılında; Osman Hamdi Bey tarafından, Güzel Sanatlar Akademisi olarak yaptırılmış.

1917 yılında ise, Müzeye dönüştürülmüş. Ülkemizin en zengin ve en önemli müzesi.

Zaman içinde; gerek yapısal ve gerekse sergileme bakımından hizmet veremez duruma gelmiş ve onarım ihtiyacı gerekmiş. Bu dönemde: bir bankanın maddi desteğiyle; restorasyon ve yenileme çalışmaları yapılmış. 2000 yılında; modern teşhir yöntemleri uygulanarak, halkın ziyaretine açılmış. Müze: iki katlı.

Anadolu, Mezopotamya, Mısır ve Arap eserlerinin; Kadeş Andlaşmasının, Zincirli Heykel’in sergilendiği bu müzede; 75 bin çivi yazılı belgenin bulunduğu; “Tablet Arşivi” ve 20 bine yakın arkeolojik eser bulunmakta. Bu çivi yazılı belge arşivi; dünyada ikinci. Ayrıca: Akad kralı Naramsin Steli de görülmeye değer eserlerden.

1992 yılında, Avrupa’da, 45 müzenin katıldığı yarışmada birinci olarak, Avrupa Konseyi tarafından, “Yılın Müzesi” seçilmiştir.

Arkeoloji müzesinden çıkıp, doğruca yürüdüğünüzde, Gülhane Parkına ulaşacaksınız.

 

 

ÇİNİLİ KÖŞK:
Buraya; “Sırça saray” da deniliyor. Topkapı Sarayı içindeki köşklerden; Fatih Sultan Mehmet’in 1472 yılında yaptırdığı ve Hazine Dairesiyle bir bütün meydana getiren yapı. Yazlık saray olarak yaptırılmış. Çeşitli onarımlarla şekli bozulmuş. Son onarımıyla beraber, eski biçimine sokulmuş. Köşkün ön cephesinde, 14 sütunlu bir galeri var.
Giriş cephesindeki mozaik çiniler; Selçuklu dönemindeki çinilerin özelliklerini taşıyor. Çini süslemeler, yan cephelerde şeritler halinde uzanıyor. Arkada; sırlı tuğlalarla, çok güzel bir kompozisyon oluşturuyor. Bu çinilerde; daha çok firuze, lacivert, beyaz ve kahverengi kullanılmış. Beş köşeli odanın, kubbesi motiflerle süslü. Köşk; 1875 yılında: müze haline getirilerek “Müze-i Hümayun “ olarak kullanılmış. 1953 yılında ise; Fatih Müzesi adı altında; Türk ve İslam eserleri sergilenmiş. Daha sonra ise; Selçuklu ve Osmanlı çini ve keramikleri sergilendiği için; Çinili Köşk Müzesi olarak hizmet vermeye başlamış. 1990-1991 yıllarında yapılan çalışmalarda; çağdaş bir anlayışla yenilenmiş. Daha sonra, 2002 yılında, yine başlatılan onarım çalışmalarının ardından, Haziran 2005 tarihinde, ziyarete açılmış.

 

SEPETÇİLER KASRI:

Sarayburnunda. Kenedy Caddesinde bulunuyor.

1643 yılında; Sultan İbrahim tarafından; Bizans’ın deniz surları önünde yaptırılmış. Topkapı Sarayının dış bahçesindeki ve kıyılarındaki çeşitli; kasır, köşk ve saraylardan, günümüze kadar gelebilen tek yapı olma özelliğini taşıyor. Yapıldığı dönemde: Topkapı Sarayı sınırları içinde kalıyormuş. Sultan I.Mahmut döneminde (1739) yenilenmiş. Bu kasır; aynı zamanda, Padişahların kayıklarının bağlandığı, Padişahların donanmanın sefere çıkışını ve dönüşünü izledikleri bir yer.

Yapı: cumhuriyet döneminde; askeri ecza deposu olarak kullanılmış. Daha sonra ise, kendi haline terk edilmiş.

1980 yılında, orijinal durumuna sadık kalınarak, Vakıflar Genel Müdürlüğünce restore edilmiş ve Uluslar arası Basın Merkezi olarak kullanılmış.

1998 yılında: Eminönü Vakfı tarafından; kafe ve restoran olarak kullanılmaya başlanmış.

2004 yılında ise; işletme hakları, bir otel şirketine verilmiş. Denizin üzerinde kurulu mekanda: restoran ve bar gibi farklı alanlarda hizmet veriliyor. Yazın boğaz manzaralı terasları, kışın ise şömineli iç mekanları ile güzel zaman geçirmek isteyenler için uygun bir mekan. Ayrıca: buradaki açık ve kapalı alanlarında; çeşitli toplantılar, lansman ve düğün organizasyonları düzenleniyor. Otele ait tekneler; buradan hareket ederek, Boğaziçinde çeşitli organizasyonlarda kullanılıyorlar.

İstanbul, Üsküdar

12.859 kişi okudu!


İstanbul’un Anadolu yakasında; Paşalimanı ile Salacak arasındadır. Gerek siyasi ve gerekse ticari açıdan, büyük önem taşıyor. Osmanlı döneminde, idari açıdan dört kadılığa bölünen İstanbul’un kadılarından biri: Üsküdar’da oturuyormuş. Bu durum: semtin önemini ortaya koyması açısından önemli.

Evet: Üsküdar, tarih boyunca Anadolu ile organik bir bağın başlangıç noktası olmuş. Hac ve doğuya yapılan askeri seferler gibi büyük yolculukların çıkış noktası, hep Üsküdar olmuştur. Ancak: Anadolu-Bağdat demiryolunun yapımından sonra, Anadolu ticaret yolunun son noktası olma özelliğini de; Haydarpaşa’ya kaptırmıştır. Bu uç noktada: Barok ve Neo-klasik mimarinin çok güzel örneklerinden biri olan: Haydarpaşa Garı bulunuyor.

HAYDARPAŞA GARI:
Alman mimarlar: Otto Ritter ve Helmuth Cuno tarafından yaptırılan ve 1908 yılında hizmete giren yapının dış cephesi, yakın zamanda restore edilmiş. Yapımına: 30 Mayıs 1906 yılında başlanılan bina, 19 Ağustos 1908 tarihinde bitirilerek hizmete açılmış. Neo-Rönesans stilinde olup, klasik bir Alman mimarisi örneğidir. Denize bakan yönünde, iki başta tabandan çatıya doğru, kademeli olarak daralan kuleler var. Garda: 7 yol ve 4 peron bulunuyor. Gar lokantası: kendine has müdavimleri olan tarihi bir restoran. Haydarpaşa garı bir süre önce bir yangın sonucu hasar gördü ve şu an kullanılmıyor, tarihe ışık tutan bu muhteşem güzel mimari yapıyı sadece uzaktan görebilirsiniz.  Bir zamanlar, birçok kişinin İstanbul’a ilk ayak bastığı bu tren garının umarım en kısa zamanda, yine tren garı olarak hizmete açarlar.

İSKELE:
Haydarpaşa Garının hemen yanında. Mimar Vedat Tek tasarımı. 1915-1917 yıllarında Denizcilik İşletmeleri (Seyr-i Sefain) için yapılmış. İskele binasının dış cephesinde: çini süslemeler ve eski yazı ile yazılan “Haydarpaşa” yazısı görülüyor.

ÜSKÜDAR GEZİ PLANI:

Evet, gezimize, Üsküdar Meydanından başlıyoruz. Üsküdar Meydanının önündeki İskeleden, Eminönü ve Beşiktaş’a kalkan şehir hatları vapurları ile biraz ilerideki iskeleden, Beşiktaş’a çok yüksek sayıda yolcu taşıyan dolmuş motorları var. A sınıfı 25 metre ve B sınıfı 18 metre olmak üzere, 40 tekneden oluşan modern bir filo var. Saat: 06.00 ile 02.00 arası, sürekli olarak Üsküdar-Beşiktaş arasında yolcu taşınıyor.

Evet: gezimize devam edelim. Biraz da tarihi sürece ait bilgiler vermekte yarar var. Üsküdar’da: çok sayıda saray, cami, mescit, tekke, hamam, kervansaray, imaret ve han bulunuyormuş. Ancak, bunların birçoğu günümüze ulaşamamış. 1873 ve 1921 yıllarında büyük yangınlar çıkıyor. Osmanlı mimarisinin özelliklerini taşıyan köşkler ve özellikle sarayların hepsi yok oluyor.

Üsküdar. 18’nci yüzyılda yeniden yapılandırılıyor. İskele meydanında bir çeşme göreceksiniz. Bu çeşme: Sultan 3’ncü Ahmet Çeşmesidir.

III. AHMET ÇEŞMESİ:
Günümüzde: Üsküdar İskele Çeşmesi olarak da anılıyor. 1728 yılında yapılmış. Yapıldığında deniz kenarında imiş. Sonradan, meydan açılırken, çeşme ve haziresi, sökülerek bugünkü yerine getirilmiş. Mermer yalakları, sebilleri, sulukları kırılmıştı. Suyu kesilmişti. Geri çekme işi yapılırken, bunlar tamir edilmiş.

Bu çeşme: çeşme mimarisindeki değişimlerin habercisi, anıtsal bir mekan. İşlevsel olmaktan öte, dekoratif değer taşıyan bir çeşme. Ahşap çatılı. Osmanlı Barok tarzının en güzel örneklerinden biri. Hattatlık, taş işçiliği ve şiir sanatının bir şahaseri. Çeşmenin dört yüzünde: dönemin şairlerinden: Nedim, Rahmi ve Şakir’in şiirleri var. Ön cephesindeki kitabesinin ise: Sultan III. Ahmet ve Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’nın müştereken hazırladıkları ve iyi bir hattat olan Sultan Ahmet tarafından yazıldığı söylenmekte. Köşelerde: gömme halinde işlenmiş burma sütuncuklar görülür. Muslukların yanlarını: içlerinde güller bulunan kabartma vazolar, geometrik şekiller süslüyor. Çeşme: günümüzde, İstanbul’un en güzel çeşmelerinden biri olarak öne çıkıyor.

Çeşmenin hemen arkasında, İskele Meydanında: bölgenin çok önemli ve o derece de muhteşem görsel yapısı olan: Mihrimah Sultan Külliyesi var.

MİHRİMAH SULTAN KÜLLİYESİ:
Mimar Sinan tarafından, Kanuni Sultan Süleyman’ın kızı Mihrimah Sultan için yapılmış. Yapıldığı dönemde: hemen deniz kıyısında, bir set üzerinde planlanmış: cami, medrese, imaret, misafirhane ve handan oluşuyormuş. Ancak: günümüzde, imaret ve han artık yok. Medrese ise, bir tıp merkezi olarak kullanılıyor. Bu yapılar topluluğu içinde bulunan Mihrimah Sultan Camii, Sinan’ın sürekli yenilik arayışına, güzel bir örnek oluşturuyor. Ana kubbe: üç yarım kubbe ile çevrili. Ön tarafta, pencereler kullanılmış.

Evet, bunları gördükten sonra: sahil yolundan yürümeye devam edin. Şemsi Paşa Burnunda bulunan tütün fabrikası kaldırılarak, Harem’e kadar olan Üsküdar-Harem Sahilyolu ile, Üsküdar ve Harem birleştirilmiş. Tam bu burunda; deniz kıyısında, Mimar Sinan’ın bir başka yapıtı: Şemsi Paşa Külliyesi var. Yolun hemen karşısında ise: Şemsi Paşa Caddesi üzerinde, yamaçta bulunan: Rum Mehmet Paşa Camii ve Türbesi, en eski Osmanlı yapılarından biri olması nedeniyle önem taşıyor.

Üsküdar sahilinden görülebilen bir cami var: Ayazma Camii.

AYAZMA CAMİİ:
1760 yılında, III. Mustafa tarafından annesi Mihrişah Emine Sultan ile kardeşi Şehzade Süleyman adlarına yaptırılmıştır. Mimarbaşı Mehmet Tahir Ağadır. Caminin bulunduğu yerde, daha önce Ayazma Sarayı ve bahçesi olduğundan, bu ismi almıştır. Kızkulesinin arkasındaki yamaçta, İstanbul’u seyrediyor. Gözden ırak değil ama yoldan uzak. Kızkulesinin arkasındaki yamacın üstünde, bu cami güzel bir görüntü veriyor. Üsküdar iskelesinden, Doğancılar caddesi geçilerek, imrahor’a gelindiğinde, Ayazma Mahallesini sorun ve buraya ulaşabilirsiniz.

Yapının dış yüzeyinde görülen aşırı süslemeler, Barok tarzının belirgin özelliklerini yansıtıyor. İç mekan da ise, çini yerine renkli panolar kullanılmış. Kubbe, dört kemer üzerine oturtulmuş. Dış duvarlarda ilginç kuş evleri ile bir de güneş saati bulunuyor. Bu güneş saati de ilginç. Zamanında, zamanı belirleyen kişilere “Muvakkit” deniliyormuş. Genellikle, büyük camilerin yanında, muvakkitlerin çalıştığı ve aletlerinin bulunduğu ve Muvakkithane denilen yerler de yapılıyormuş. Günümüzde, bu güneş saati işlevini yitirmiş, dış duvarda asılı duruyor, kim bilir hangi muvakkit bunu yaptı?

Üç kapılı avludan, camiye merdivenle çıkılıyor. Minaresi tek şerefelidir. Tabanı mermerle döşenmiştir. Güney cephesinde: Sultan III.Mustafa’nın türbesi var.

Bu caminin en büyük özelliklerinden biri de şu: Antik çağın Aspendos Tiyatrosu gibi, Ayazma Camisi de, olağanüstü bir akustiğe sahip. Elinizdeki bir kağıt parçasını, parmaklarınızın arasında kırıştırın, avucunuzun içinde buruşturun, kağıdın hışırtısı caminin duvarından geri dönüyor. Çıtınız çıksa, duvarlar “çıt” diyor. İnanılmaz bir ses düzeni. Hesaplanarak mı yapılmış bilinmiyor. Böyle bir hesap tutsa, sanırım her cami de yapılırdı. Nasıl olmuş, anlamak mümkün değil.

Meydanın aşağısında: Uncular ve Hakimiyet-i Milliye Caddeleri arasında kalan bölümde: Yeni Valide Külliyesi var.

YENİ VALİDE KÜLLİYESİ;
Sultan III. Ahmet’in annesi Emetullah Gülnuş Valide Sultan adına yaptırılan külliye, 1708-1710 yılları arasına tarihleniyor. Avluda: Valide Sultan’ın türbesi, zarif bir sebil ve Barok bir şadırvan görülüyor. Avlu duvarını süsleyen kuş evleri de, muhteşem güzellikte.

Hakimiyet-i Milliye Caddesinin çatallaştığı yerden, bu kez Topbaşı Caddesinden yukarı doğru yürüyün. Burada karşınıza: Atik Valide Camii gelecek.

ATİK VALİDE CAMİİ:
Sultan II. Selim’in karısı ve III. Murat ile III. Ahmet’in annesi, Nurbanu Sultan adına yaptırılan camii, Sinan’ın belki de en güzel külliyelerinden biridir. Dört duvar payesi ile iki sütun üzerine oturan, altı sivri kemerin taşıdığı kubbenin örttüğü mekan, ana kubbeyi taşıyan beş yarım kubbeyle de genişletilmiştir. Çok güzel süslemelere sahip olan yapı, ayrıca çok geniş bir sundurmaya sahip.


Evet, Üsküdar’ın diğer önemli yapılarını: sıradan anlatmak istiyorum. İlginizi çekecek yapıları, gidip görecek şekilde kendinize bir rota çizebilir, plan yapabilirsiniz.

SELİMİYE KIŞLASI:
Sultan III. Selim’in Nizam-ı Cedid için, Harem sırtlarında, Kanuni Sultan Süleyman tarafından yaptırılan eski Kavak Sarayını yıktırarak yaptırdığı kışladır. O dönemde, bölgenin askeri ve stratejik önemini vurgulamaktadır. Nizam-ı Cedid Ordusu için: talim ve barınma yeri olarak yaptırılmıştır. Yapı: kesme taş bir kaide üzerinde ahşap olarak inşa edilmiştir.

Yapıldıktan kısa bir süre sonra, yeniçeri isyanı sonucunda, Nizam-ı Cedid dağılır ve 1807 yılında kışla da yakılır. Bugün görülen yapı: Sultan II. Mahmut döneminde, mimar Krikor Balyan tarafından kagir olarak yeniden yapılır. Sultan Abdülmecid zamanında ise iki defa yenilenen kışlanın, dört köşesine, yedişer katlı birer kule ilave edilir.

Buranın büyüklüğü konusunda bir rivayet var. Söylentiye göre: Baba-oğul, aynı yerde askerliğini yapmış, askerlik süreleri boyunca, birbirlerini hiç göremişlerdir.

Selimiye kışlası, Kırım savaşında: kışla İngilizler tarafından hastane olarak kullanılmıştır. Modern hemşireliğin kurucularından olan lambalı kadın lakabıyla anılan Florence Nightingale, 1854 yılında kışlaya gelerek altı ay boyunca yaralı İngiliz askerlerinin tedavisinde görev alır. Florence Nightingale ve beraberindeki hemşirelerin kaldığı kulelerden birindeki oda, günümüzde müzeye dönüştürülmüş.

Cumhuriyet döneminde bir süre tütün deposu olarak kullanılan bina; 1959-1963 yılları arasında: Selimiye Askeri Ortaokulu olarak kullanılır. 1963 yılında, büyük bir onarımdan geçirilmiş ve sonrasında 1’nci Ordu Komutanlığı Karargahı Merkez Binası olarak kullanılmaya başlanmıştır. Kışlanın ordasında: 200 x 267 metre ölçülerinde, büyük bir avlu bulunmaktadır. Boğaza doğru eğimli bir arazi üzerinde kurulduğundan, her yönden bodrum katı sayısı değişiktir. Bodrum katlarının üzerinde, üç kat bulunuyor.

SELİMİYE CAMİİ:
Selimiye Kışlasının hemen bitişiğindedir. III. Selim’in adını taşıyan bu cami, Barok mimarinin güzel örneklerinden biridir.


ZEYNEP KAMİL HASTANESİ:
Kavalalı Mehmet Ali Paşanın kızı Zeynep Hanım ile eşi Sadrazam Yusuf Kamil Paşa tarafından, 1860 yılında yaptırılmıştır. Yapı: 1898 yılında yenilenir. Yapılış amacı: hastalara ücretsiz hizmet vermek. Sağlık hizmetini günümüze kadar sürdürebilmiş, en eski sağlık kuruluşudur. Bir diğer özelliği de, İstanbul’un ilk özel hayır kurumu olmasıdır. Zeynep Hanım ve Kamil Paşa, ölümlerinden sonra, Hastanenin bahçesinde yaptırdıkları türbeye defnedilmişlerdir. Hastane günümüzde, kadın ve çocuk hastalıklarının tedavisinde kullanılmaktadır.


KARACAAHMET MEZARLIĞI:
Üsküdar’ı anlatırken, burayı es geçmek mümkün değil. 14’ncü yüzyılda oluşmaya başlamış ve İstanbul’un fethinden sonra da, tamamen Müslüman mezarlığı olmuş bir yer. Yüzyıllar boyunca, buraya çok fazla insan gömülmüş. Türkiye’nin en büyük, dünyanın sayılı büyük mezarlıklarındandır. 750 dönümlük arazi kaplar. İstanbul’un yalnız en büyük değil, aynı zamanda en eski mezarlığıdır. İlk olarak: İstanbul’un Araplar tarafından kuşatılması sırasında, şehit olan askerlerin buraya gömüldükleri sanılıyor. Mezarlık adını: İstanbul’a Hacı Bektaş-ı Veli tarafından, İslam dinini yaymak üzere gönderilen Karaca Ahmet’ ten alır.

Mezarlıkta: şahideler ve lahitler, değişik türdeki başlıklarıyla önemli bir sanat özelliğidir. Şahidelerin üzerindeki kitabeler, eğer bir hattatın elinde hazırlanmışsa, sanat değeri taşımaktadır. Başlıklar mezarda yatan kişinin: cinsiyeti, mesleği, rütbesi, sosyal mevkii, ailesi, felsefi ve dünya görüşü, ölüm şekli ve yaşadığı dönemle ilgili bilgiler verir. Bu özelliği nedeniyle, şahideler, birinci dereceden belge niteliği taşımaktadırlar.

Mezarlığın tam ortasında bulunan: Karacaahmet Sultan Türbesi, saray mutfağı memuru Ziya Bey tarafından, karısı için 1866-1867 yıllarında yeniden yaptırılmıştır. Türbenin içinde: Alevi-Bektaşi büyüğü olduğuna inanılan, Karacaahmet yatmaktadır. Son zamanlarda, yanına bir de Cemevi yaptırılmıştır.

ÜSKÜDAR KIZ KULESİ:

Yine bu sitede, ayrı bir başlık altında bulabilirsiniz.