İstanbul, Üsküdar

12.867 kişi okudu!


İstanbul’un Anadolu yakasında; Paşalimanı ile Salacak arasındadır. Gerek siyasi ve gerekse ticari açıdan, büyük önem taşıyor. Osmanlı döneminde, idari açıdan dört kadılığa bölünen İstanbul’un kadılarından biri: Üsküdar’da oturuyormuş. Bu durum: semtin önemini ortaya koyması açısından önemli.

Evet: Üsküdar, tarih boyunca Anadolu ile organik bir bağın başlangıç noktası olmuş. Hac ve doğuya yapılan askeri seferler gibi büyük yolculukların çıkış noktası, hep Üsküdar olmuştur. Ancak: Anadolu-Bağdat demiryolunun yapımından sonra, Anadolu ticaret yolunun son noktası olma özelliğini de; Haydarpaşa’ya kaptırmıştır. Bu uç noktada: Barok ve Neo-klasik mimarinin çok güzel örneklerinden biri olan: Haydarpaşa Garı bulunuyor.

HAYDARPAŞA GARI:
Alman mimarlar: Otto Ritter ve Helmuth Cuno tarafından yaptırılan ve 1908 yılında hizmete giren yapının dış cephesi, yakın zamanda restore edilmiş. Yapımına: 30 Mayıs 1906 yılında başlanılan bina, 19 Ağustos 1908 tarihinde bitirilerek hizmete açılmış. Neo-Rönesans stilinde olup, klasik bir Alman mimarisi örneğidir. Denize bakan yönünde, iki başta tabandan çatıya doğru, kademeli olarak daralan kuleler var. Garda: 7 yol ve 4 peron bulunuyor. Gar lokantası: kendine has müdavimleri olan tarihi bir restoran. Haydarpaşa garı bir süre önce bir yangın sonucu hasar gördü ve şu an kullanılmıyor, tarihe ışık tutan bu muhteşem güzel mimari yapıyı sadece uzaktan görebilirsiniz.  Bir zamanlar, birçok kişinin İstanbul’a ilk ayak bastığı bu tren garının umarım en kısa zamanda, yine tren garı olarak hizmete açarlar.

İSKELE:
Haydarpaşa Garının hemen yanında. Mimar Vedat Tek tasarımı. 1915-1917 yıllarında Denizcilik İşletmeleri (Seyr-i Sefain) için yapılmış. İskele binasının dış cephesinde: çini süslemeler ve eski yazı ile yazılan “Haydarpaşa” yazısı görülüyor.

ÜSKÜDAR GEZİ PLANI:

Evet, gezimize, Üsküdar Meydanından başlıyoruz. Üsküdar Meydanının önündeki İskeleden, Eminönü ve Beşiktaş’a kalkan şehir hatları vapurları ile biraz ilerideki iskeleden, Beşiktaş’a çok yüksek sayıda yolcu taşıyan dolmuş motorları var. A sınıfı 25 metre ve B sınıfı 18 metre olmak üzere, 40 tekneden oluşan modern bir filo var. Saat: 06.00 ile 02.00 arası, sürekli olarak Üsküdar-Beşiktaş arasında yolcu taşınıyor.

Evet: gezimize devam edelim. Biraz da tarihi sürece ait bilgiler vermekte yarar var. Üsküdar’da: çok sayıda saray, cami, mescit, tekke, hamam, kervansaray, imaret ve han bulunuyormuş. Ancak, bunların birçoğu günümüze ulaşamamış. 1873 ve 1921 yıllarında büyük yangınlar çıkıyor. Osmanlı mimarisinin özelliklerini taşıyan köşkler ve özellikle sarayların hepsi yok oluyor.

Üsküdar. 18’nci yüzyılda yeniden yapılandırılıyor. İskele meydanında bir çeşme göreceksiniz. Bu çeşme: Sultan 3’ncü Ahmet Çeşmesidir.

III. AHMET ÇEŞMESİ:
Günümüzde: Üsküdar İskele Çeşmesi olarak da anılıyor. 1728 yılında yapılmış. Yapıldığında deniz kenarında imiş. Sonradan, meydan açılırken, çeşme ve haziresi, sökülerek bugünkü yerine getirilmiş. Mermer yalakları, sebilleri, sulukları kırılmıştı. Suyu kesilmişti. Geri çekme işi yapılırken, bunlar tamir edilmiş.

Bu çeşme: çeşme mimarisindeki değişimlerin habercisi, anıtsal bir mekan. İşlevsel olmaktan öte, dekoratif değer taşıyan bir çeşme. Ahşap çatılı. Osmanlı Barok tarzının en güzel örneklerinden biri. Hattatlık, taş işçiliği ve şiir sanatının bir şahaseri. Çeşmenin dört yüzünde: dönemin şairlerinden: Nedim, Rahmi ve Şakir’in şiirleri var. Ön cephesindeki kitabesinin ise: Sultan III. Ahmet ve Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’nın müştereken hazırladıkları ve iyi bir hattat olan Sultan Ahmet tarafından yazıldığı söylenmekte. Köşelerde: gömme halinde işlenmiş burma sütuncuklar görülür. Muslukların yanlarını: içlerinde güller bulunan kabartma vazolar, geometrik şekiller süslüyor. Çeşme: günümüzde, İstanbul’un en güzel çeşmelerinden biri olarak öne çıkıyor.

Çeşmenin hemen arkasında, İskele Meydanında: bölgenin çok önemli ve o derece de muhteşem görsel yapısı olan: Mihrimah Sultan Külliyesi var.

MİHRİMAH SULTAN KÜLLİYESİ:
Mimar Sinan tarafından, Kanuni Sultan Süleyman’ın kızı Mihrimah Sultan için yapılmış. Yapıldığı dönemde: hemen deniz kıyısında, bir set üzerinde planlanmış: cami, medrese, imaret, misafirhane ve handan oluşuyormuş. Ancak: günümüzde, imaret ve han artık yok. Medrese ise, bir tıp merkezi olarak kullanılıyor. Bu yapılar topluluğu içinde bulunan Mihrimah Sultan Camii, Sinan’ın sürekli yenilik arayışına, güzel bir örnek oluşturuyor. Ana kubbe: üç yarım kubbe ile çevrili. Ön tarafta, pencereler kullanılmış.

Evet, bunları gördükten sonra: sahil yolundan yürümeye devam edin. Şemsi Paşa Burnunda bulunan tütün fabrikası kaldırılarak, Harem’e kadar olan Üsküdar-Harem Sahilyolu ile, Üsküdar ve Harem birleştirilmiş. Tam bu burunda; deniz kıyısında, Mimar Sinan’ın bir başka yapıtı: Şemsi Paşa Külliyesi var. Yolun hemen karşısında ise: Şemsi Paşa Caddesi üzerinde, yamaçta bulunan: Rum Mehmet Paşa Camii ve Türbesi, en eski Osmanlı yapılarından biri olması nedeniyle önem taşıyor.

Üsküdar sahilinden görülebilen bir cami var: Ayazma Camii.

AYAZMA CAMİİ:
1760 yılında, III. Mustafa tarafından annesi Mihrişah Emine Sultan ile kardeşi Şehzade Süleyman adlarına yaptırılmıştır. Mimarbaşı Mehmet Tahir Ağadır. Caminin bulunduğu yerde, daha önce Ayazma Sarayı ve bahçesi olduğundan, bu ismi almıştır. Kızkulesinin arkasındaki yamaçta, İstanbul’u seyrediyor. Gözden ırak değil ama yoldan uzak. Kızkulesinin arkasındaki yamacın üstünde, bu cami güzel bir görüntü veriyor. Üsküdar iskelesinden, Doğancılar caddesi geçilerek, imrahor’a gelindiğinde, Ayazma Mahallesini sorun ve buraya ulaşabilirsiniz.

Yapının dış yüzeyinde görülen aşırı süslemeler, Barok tarzının belirgin özelliklerini yansıtıyor. İç mekan da ise, çini yerine renkli panolar kullanılmış. Kubbe, dört kemer üzerine oturtulmuş. Dış duvarlarda ilginç kuş evleri ile bir de güneş saati bulunuyor. Bu güneş saati de ilginç. Zamanında, zamanı belirleyen kişilere “Muvakkit” deniliyormuş. Genellikle, büyük camilerin yanında, muvakkitlerin çalıştığı ve aletlerinin bulunduğu ve Muvakkithane denilen yerler de yapılıyormuş. Günümüzde, bu güneş saati işlevini yitirmiş, dış duvarda asılı duruyor, kim bilir hangi muvakkit bunu yaptı?

Üç kapılı avludan, camiye merdivenle çıkılıyor. Minaresi tek şerefelidir. Tabanı mermerle döşenmiştir. Güney cephesinde: Sultan III.Mustafa’nın türbesi var.

Bu caminin en büyük özelliklerinden biri de şu: Antik çağın Aspendos Tiyatrosu gibi, Ayazma Camisi de, olağanüstü bir akustiğe sahip. Elinizdeki bir kağıt parçasını, parmaklarınızın arasında kırıştırın, avucunuzun içinde buruşturun, kağıdın hışırtısı caminin duvarından geri dönüyor. Çıtınız çıksa, duvarlar “çıt” diyor. İnanılmaz bir ses düzeni. Hesaplanarak mı yapılmış bilinmiyor. Böyle bir hesap tutsa, sanırım her cami de yapılırdı. Nasıl olmuş, anlamak mümkün değil.

Meydanın aşağısında: Uncular ve Hakimiyet-i Milliye Caddeleri arasında kalan bölümde: Yeni Valide Külliyesi var.

YENİ VALİDE KÜLLİYESİ;
Sultan III. Ahmet’in annesi Emetullah Gülnuş Valide Sultan adına yaptırılan külliye, 1708-1710 yılları arasına tarihleniyor. Avluda: Valide Sultan’ın türbesi, zarif bir sebil ve Barok bir şadırvan görülüyor. Avlu duvarını süsleyen kuş evleri de, muhteşem güzellikte.

Hakimiyet-i Milliye Caddesinin çatallaştığı yerden, bu kez Topbaşı Caddesinden yukarı doğru yürüyün. Burada karşınıza: Atik Valide Camii gelecek.

ATİK VALİDE CAMİİ:
Sultan II. Selim’in karısı ve III. Murat ile III. Ahmet’in annesi, Nurbanu Sultan adına yaptırılan camii, Sinan’ın belki de en güzel külliyelerinden biridir. Dört duvar payesi ile iki sütun üzerine oturan, altı sivri kemerin taşıdığı kubbenin örttüğü mekan, ana kubbeyi taşıyan beş yarım kubbeyle de genişletilmiştir. Çok güzel süslemelere sahip olan yapı, ayrıca çok geniş bir sundurmaya sahip.


Evet, Üsküdar’ın diğer önemli yapılarını: sıradan anlatmak istiyorum. İlginizi çekecek yapıları, gidip görecek şekilde kendinize bir rota çizebilir, plan yapabilirsiniz.

SELİMİYE KIŞLASI:
Sultan III. Selim’in Nizam-ı Cedid için, Harem sırtlarında, Kanuni Sultan Süleyman tarafından yaptırılan eski Kavak Sarayını yıktırarak yaptırdığı kışladır. O dönemde, bölgenin askeri ve stratejik önemini vurgulamaktadır. Nizam-ı Cedid Ordusu için: talim ve barınma yeri olarak yaptırılmıştır. Yapı: kesme taş bir kaide üzerinde ahşap olarak inşa edilmiştir.

Yapıldıktan kısa bir süre sonra, yeniçeri isyanı sonucunda, Nizam-ı Cedid dağılır ve 1807 yılında kışla da yakılır. Bugün görülen yapı: Sultan II. Mahmut döneminde, mimar Krikor Balyan tarafından kagir olarak yeniden yapılır. Sultan Abdülmecid zamanında ise iki defa yenilenen kışlanın, dört köşesine, yedişer katlı birer kule ilave edilir.

Buranın büyüklüğü konusunda bir rivayet var. Söylentiye göre: Baba-oğul, aynı yerde askerliğini yapmış, askerlik süreleri boyunca, birbirlerini hiç göremişlerdir.

Selimiye kışlası, Kırım savaşında: kışla İngilizler tarafından hastane olarak kullanılmıştır. Modern hemşireliğin kurucularından olan lambalı kadın lakabıyla anılan Florence Nightingale, 1854 yılında kışlaya gelerek altı ay boyunca yaralı İngiliz askerlerinin tedavisinde görev alır. Florence Nightingale ve beraberindeki hemşirelerin kaldığı kulelerden birindeki oda, günümüzde müzeye dönüştürülmüş.

Cumhuriyet döneminde bir süre tütün deposu olarak kullanılan bina; 1959-1963 yılları arasında: Selimiye Askeri Ortaokulu olarak kullanılır. 1963 yılında, büyük bir onarımdan geçirilmiş ve sonrasında 1’nci Ordu Komutanlığı Karargahı Merkez Binası olarak kullanılmaya başlanmıştır. Kışlanın ordasında: 200 x 267 metre ölçülerinde, büyük bir avlu bulunmaktadır. Boğaza doğru eğimli bir arazi üzerinde kurulduğundan, her yönden bodrum katı sayısı değişiktir. Bodrum katlarının üzerinde, üç kat bulunuyor.

SELİMİYE CAMİİ:
Selimiye Kışlasının hemen bitişiğindedir. III. Selim’in adını taşıyan bu cami, Barok mimarinin güzel örneklerinden biridir.


ZEYNEP KAMİL HASTANESİ:
Kavalalı Mehmet Ali Paşanın kızı Zeynep Hanım ile eşi Sadrazam Yusuf Kamil Paşa tarafından, 1860 yılında yaptırılmıştır. Yapı: 1898 yılında yenilenir. Yapılış amacı: hastalara ücretsiz hizmet vermek. Sağlık hizmetini günümüze kadar sürdürebilmiş, en eski sağlık kuruluşudur. Bir diğer özelliği de, İstanbul’un ilk özel hayır kurumu olmasıdır. Zeynep Hanım ve Kamil Paşa, ölümlerinden sonra, Hastanenin bahçesinde yaptırdıkları türbeye defnedilmişlerdir. Hastane günümüzde, kadın ve çocuk hastalıklarının tedavisinde kullanılmaktadır.


KARACAAHMET MEZARLIĞI:
Üsküdar’ı anlatırken, burayı es geçmek mümkün değil. 14’ncü yüzyılda oluşmaya başlamış ve İstanbul’un fethinden sonra da, tamamen Müslüman mezarlığı olmuş bir yer. Yüzyıllar boyunca, buraya çok fazla insan gömülmüş. Türkiye’nin en büyük, dünyanın sayılı büyük mezarlıklarındandır. 750 dönümlük arazi kaplar. İstanbul’un yalnız en büyük değil, aynı zamanda en eski mezarlığıdır. İlk olarak: İstanbul’un Araplar tarafından kuşatılması sırasında, şehit olan askerlerin buraya gömüldükleri sanılıyor. Mezarlık adını: İstanbul’a Hacı Bektaş-ı Veli tarafından, İslam dinini yaymak üzere gönderilen Karaca Ahmet’ ten alır.

Mezarlıkta: şahideler ve lahitler, değişik türdeki başlıklarıyla önemli bir sanat özelliğidir. Şahidelerin üzerindeki kitabeler, eğer bir hattatın elinde hazırlanmışsa, sanat değeri taşımaktadır. Başlıklar mezarda yatan kişinin: cinsiyeti, mesleği, rütbesi, sosyal mevkii, ailesi, felsefi ve dünya görüşü, ölüm şekli ve yaşadığı dönemle ilgili bilgiler verir. Bu özelliği nedeniyle, şahideler, birinci dereceden belge niteliği taşımaktadırlar.

Mezarlığın tam ortasında bulunan: Karacaahmet Sultan Türbesi, saray mutfağı memuru Ziya Bey tarafından, karısı için 1866-1867 yıllarında yeniden yaptırılmıştır. Türbenin içinde: Alevi-Bektaşi büyüğü olduğuna inanılan, Karacaahmet yatmaktadır. Son zamanlarda, yanına bir de Cemevi yaptırılmıştır.

ÜSKÜDAR KIZ KULESİ:

Yine bu sitede, ayrı bir başlık altında bulabilirsiniz.

 

İstanbul Kadıköy

2.496 kişi okudu!

 

kadıköy.tarihi.1

Öncelikle şunu belirtmemde yarar var, Kadıköy, İstanbul’un en büyük ilçelerinden birisidir. Ben size ayrıntılı bir gezi yazısı hazırladım, sizler bu yazıyı incelediğinizde ilginizi çeken yerleri seçmeli ve ona göre kendinize bir gezi planı yapmalısınız, yoksa Kadıköy’ün tamamını gezmek için uzunca bir süreye ihtiyacınız olacaktır.

Kadıköy’un kuruluşu, İstanbul’un kuruluşundan çok daha eskilere dayanmaktadır.

Yörenin antik çağdaki ismi “Kalkedon” dur. Bu kelime, Yunanca’da “Bakır” anlamına gelir. Yöreye bu ismin verilmesinin sebebi olarak bazı kaynaklarda: aynı dönemde Yunanistan’da “Euboea” da bakır madenlerine yakın konumlanmış ve aynı isimle anılan bazı şehirlerin bulunmasından gelmektedir.

Yunanlı tarihçe Heredot: Pers yazar Megabazus’un buradaki şehri kuranların kör olması gerektiğini anlattığını yazar.

Bu konudaki efsane şöyledir: “İstanbul şehrini kurmak üzere, Megara’dan gemiye atlayan kolonici Byzas’a kahinler “körlerin karşısına yerleş” diyerek öğüt verirler.

Bunun üzerine, İstanbul’a ulaşan kavim, buldukları boş tarafın karşısındaki kıyıda bir yerleşim olduğunu farkederler. Kendi bulundukları yerin güzelliklerini fark edemeyen karşı kıyıdaki bu insanların “kör” olabileceklerini düşünerek, günümüzdeki İstanbul’un çekirdeği olan tarihi yarımadaya yerleşirler. Böylece surlar içindeki eski şehir “Byzantion” kurulmuş olur.

Karşılarındaki yerleşim yerine ise “körlerin yeri” anlamında “Kalkedon” ismini verirler.

Daha sonraları: Fenikeliler tarafından günümüzdeki Fikirtepe’de kurulan Karhadon ve Moda burnunda kurulan Kalkedon şehirleri: İyonya’dan gelen ve Yunanistan’dan inen Akaların bir kolu tarafından MÖ 676 yılında ele geçirildi. Böylece: Kalkedon şehri genişletildi ve kısa sürede İzmit’e kadar olan bölüm ele geçirildi. Bu bölgede, başkenti Kalkedon yani Kadıköy olan bir ülke kuruldu ve ülkenin ismi “Kalkedonya” oldu.

İstanbul’un fethinden sonra: Kalkedon isimli bu bölgenin yönetimi, Sultan II. Mehmet tarafından, İstanbul kadısı Hızır Bey’e verilir. Bu yüzden, yöreye “Kadıköyü” ismi verilmiştir. Hızır Bey: fetihten 6 sene sonra genç yaşta vefat etmiştir.

kadıkoy.genel.1

KUMLUK OLARAK BİLİNEN ALAN

şehiremaneti.1

Şehremaneti

Kadıköy sahilinde, iskelelere kadar olan alan, semtin eskileri tarafından, sonradan deniz doldurularak yapıldığı için “Kumluk” olarak bilinir.

Kadıköy’ün: idare, ulaşım ve tedarik merkezi de bu alana inşa edilen “Şehremaneti, iskele ve hal binası” dır. Bu üç yapı: Osmanlının son yıllarından Cumhuriyetin ilk yıllarına miras kalan “I’nci Milli Mimari” akımın örnekleridir. Şehremaneti: 1500’lü yıllardan sonra şehir idaresinin sorumlu makamı iken, modernleşme sürecinde günümüzde “Belediye” olarak bilinen kuruma dönüşmüştür.

1869 yılında İstanbul 14 alt birime bölünürken, bunlardan 13’ncüsü Kadıköy dairesi olmuştur. Burada görevli ilk şehremini ise: Arkeoloji Müzesi kurucusu ressam Osman Hamdi Bey’dir. Belediye binası: 1912-1914 yılları arasında, Ermeni mimar Yervant Terziyan tarafından yapılmıştır. Yakın geçmişte: Belediye’nin Söğütlüçeşme’ye taşınmasının ardından: sanat, edebiyat, tarih ihtisas kütüphanesine dönüştürülerek kamu kullanımına açılmıştır.

Kadıköy İskelesi

Bu iskele: Moda ve Beşiktaş’daki kadar gösterişli olmasa da aynı mimari akımın bir örneğidir. Haydarpaşa’ya karşı uzanması  nedeniyle manzarası eşsizdir.

türkbalon.2   türkbalon.1   türkbalon.3   türkbalon.4

türkbalon.5   türkbalon.6

Türkbalon

Caferağa mahallesinde, Kadıköy İDO İskelesi yanındadır.

2003 yılında hizmete giren balonun rengi önceleri sarı iken sonra beyaz üzerine Türk bayrağı motifleriyle hizmet vermeyi sürdürmüştür. 2005 yılında rüzgarın etkisiyle savrulan balon ve içindeki 8 kişinin yere indirilmesi için 15 dakika uğraşılmıştır. Dünyada sadece 22 tane olduğu belirtilen ve sabit olarak platforma bağlı olan balon Fransız-Alman ortak yapımıdır. Sepeti 30 yolcu ve bir de pilot olmak üzere 31 kişi alır. Çelik halatlarla yere bağlı olan 22 metre çapında ve 5 milyon metreküp helyum gazı alan balon, hava durumuna göre 200 metreye kadar yükselebilmektedir. 1 dakikada 150 metreye çıkan sabit balon, havada 15 dakika kalıyor. Yılın dokuz ayı boyunca, gece saat 24.00’de kadar hizmet veriyor. Balon cafe, deniz manzarasını ayaklarınızın altına alıyor.

2006 yılında kötü hava koşulları nedeniyle uçuşlarına ara veren 2 milyon dolar değerindeki dev balon sökülmüş ve bakım için Almanya’ya gönderilmiştir. Dönüşünde Kapadokya’ya götürülmesi düşünülmektedir. Yani şu anda balon bulunmuyor.

 

Hal Binası-Konservatuar-Haldun Taner Sahnesi

1920’li yıllarda iskele ile birlikte bir de hal binası yapılır. “Hal” kelimesinin kökü Paris şehrinin merkezindeki meşhur “Les Halles” dir ve muhtemelen buraya yapılması düşünülen yerin de oraya benzemesi düşünülmüştür. 1925-1927 yılları arasında İtalyan mimar Ferrari’nin yine 1’nci Mimarlık üslubundaki binası, borçla yaptırılır. Ancak, ticaret erbabı, kiracı olmak istemez ve bina uzun süre boş kalır. 1940’lardan itibaren, 30 yıl kadar hal olarak kullanılan bina: 1980’lerdeki restorasyon sonrasında İstanbul Üniversitesi Konservatuvarı ve zemin katı da “Haldun Taner Sahnesi” olur. Hal binası: İçerenköy’e taşınmıştır.

iskele camisi.0   iskele camisi.1   iskele camisi.2   iskele camisi.3

İskele Camii

Dolgu zeminin dışında, Kadıköy meydanında, Sultan III. Mustafa tarafından yaptırılan “İskele Camii” bulunmaktadır. Sultan Mustafa: 1760-1770 yılları arasında 17 yıllık saltanatı süresince dört cami yaptırır. Ama burada yaptırdığından daha prestijli olan diğer camilerine kendi ismini veremez ve sadece burada yaptırdığı camiye ismini verir. Öte yandan, bu caminin ismi de “İskele Camisi” olarak bilinir. Zaten:  yapıldığı dönemde Kadıköy düşünüldüğünde, burası bir Sultan camisi için hiç de prestijli değildir. Hatta günümüzde bile, caminin çevresi apartmanlarla çevrilidir. Caminin inşaatı 1760 yılında tamamlanır. Kapısındaki kitabeye göre, 1859 yılında onarım geçirmiştir. Cami, tek kubbelidir, kubbesi 15 metre yüksekliktedir ve kurşun kaplıdır. Kesme taştan yapılan minaresi, bir şerefelidir. Son cemaat yeri, yolun konumuna göre yerleştirildiğinden, kıble sağ çarprazdadır. Şadırvanı vardır.

 

MÜHÜRDAR CADDESİ

Mühürdar caddesi, Moda’ya kadar tüm Kadıköy’ü dolaşan sivil mimari koleksiyonuyla ilgi çeker. Bu cadde üzerinde: Ayia Efimia Rum Ortodoks ve Surp Takavor Ermeni kiliseleri görülür.

 

Ayia Efemia Rum Ortodoks Kilisesi:

Efemia antik Kadıköy’ün (Chalcedon) ilk Hıristiyan figürlerinden birisidir. İçende yaşadığı pagan toplum tarafından baskı ve işkence görüp öldürülmüştür. Daha sonraki yüzyıllarda, İstanbul Hıristiyanları için bir azize olarak kabul edilmiş ve adına bir kilise yaptırılmıştır. Hayatını resmeden, o zamanlar bu kilisede asılı birçok rölyefin, birçok badireden sonra günümüzde Fener Rum Patrikhanesinde saklandığı söyleniyor. Evet, günümüzde kilisenin bulunduğu yerde ilk olarak 1694 yılında bir kilisenin bulunduğundan söz ediliyor. 1830 yılında yeniden yapılan kilise, 1990’larda yapılan restorasyon sonucu yeniden ibadete açılmıştır.

 

Surp Takarov Ermeni Kilisesi

1858 yılı yapımı bu kilise, daha önce 1722 yılı yapımı başka bir isimle (Surp Asvadzadzin) kayıtlarda geçen başka bir kilisenin yerine yapılmıştır. Eski kilise bir yangınla yok olmuş ve yeni kilise Erzurum’lu Muradyan ailesinin yardımlarıyla inşa edilmiştir. Mimarı Mıgırıç Kalfa’dır. Yapı, geleneksel Ermeni kiliselerinin dışında haç planlıdır. Ortanın üstü kubbeli, kolları kiremitlidir. Eskiden bir okul binası da varmış ancak daha sonra Moda Aramyan Okulu açılınca, buradaki okul kapanmıştır. Avludaki lahitler, Muradyan Efendi ve Sutan Hanım’a aittir.

osmanağa camii.1      osmanağa camii.çınar ağacı.1   osmanağa camii.2 esas   osmanağa camii.3

OSMANAĞA CAMİİ

Burası, tüm mahalleye ismini vermiş bir yapıdır. Balık pazarının hemen yanında, Altıyol’a çıkan yol üzerindedir.

Burada: Fatih Sultan Mehmet döneminden kalma “Mehmet Efendi” adına bir mescit varmış. Cami, bu mescidin yerine 1612 yılında Sultan I. Ahmet döneminin Topkapı Sarayı ağalarından Mısırlı Osman Ağa tarafından yaptırılmıştır. Osman ağa: Mekke ve Medine ahalisine gönderilen hediyeler arasında bulunan ve kendi icadı olan emsalsiz buhurdan nedeniyle “Buhuri Osman Ağa” olarak da anılır. Caminin mimarı belli değildir.

1878 yılındaki yangının ardından, cami yenilenmiştir. İstanbul’un genel cami profiline göre oldukça sadedir. İçindeki en dikkat çekici unsur, ahşap malzeme kullanımıdır. Tavan, minber, üst galeriler ve sütunlar dikkat çekicidir. Burada girişteki panel eskimiş olması nedeniyle, kitabe yoktur. Ancak: avludaki çınara “1880’de imam Asım Efendi diktiği” bilgisi işlenmiştir, yani tam bir anıt ağaçtır.

Caminin kubbesi yoktur. Duvarları üç sıra tuğla ve bir sıra kesme taş sıralarıyla yapılmıştır. Küçük tek şerefeli bir minaresi vardır. Son cemaat yeri, tamamen kapalı olup, sonradan ilave edilmiştir. İki katlı olarak yapılmıştır. Caminin içindeki bayanlar mahfiliyle bağlantısı yoktur. Kıble duvarı tamamen çini kaplıdır. Sağ ve sol yandaki duvarlar yerden tavana kadar çini kaplıdır. Çiniler Kütahya çinileridir. Harimin üç yanı galeriyle kaplıdır, bu galeriye paralel olarak tam üstünde bayanlar mahfili bulunur. Caminin kubbesi olmadığı için çatısı düzdür, tavan ahşap çıtalarla, kare ızgara halinde bezenmiştir. Aynı şekilde caminin minberi ve vaiz kürsüsü de ahşaptır. Caminin sol yanında: duvar üzerindeki galeride, oldukça geniş ve düzenli bir kütüphane vardır.

Avlu girişinin tam ters yönünde, bir çeşme görülüyor. Hekimoğlu Ali Paşa tarafından 1732 yılında yaptırılmıştır.

 

KADIKÖY ÇARŞISI

18’nci yüzyıldan itibaren buradaki ticaret: Türkler, Rumlar ve Ermeniler tarafından hareketlendirilmiştir. Yani burası tarihi bir çarşısıdır. 200 yılı aşkın süredir, onlarca mesleği temsil eden yüzlerce küçük esnafın bulunduğu çarşı, tarihi dokusunu kaybetmeye başladı. Esnafa göre, dükkanlardan çıkartılan kiracıların yeri, çok daha yüksek kirayı verebilen markalara veriliyor.

Günümüzde de hem alışveriş yeri ve hem de turistlerin yoğun ilgi gösterdiği bir yer olarak popülerliğini korumaktadır. Ancak AVM kültürü etkin oldukça buradaki pasaj kültürü sona ermeye çok yakın, Kadıköy çarşısının bir daha eski günlere tamamen dönemeyeceği kesin gibidir.

Öte yandan buradaki mekanların birçoğu kahveci dükkanı olmuş ve Ortaköy’deki kumpirciler gibi müşteri kapma peşinde olan çalışanlar yüzünden, sokakta yürümek bayağı zor oluyor. Kaza ile kafanızı bir yöne çevirseniz, üstünüze atlayacak gibi oluyorlar. Son bir not: esnaf burada sadece içkili lokantaların kalacağını söylüyor yani çarşının dokusu yakından yok olacak gibiye benziyor. Çünkü yüksek kira bedellerini sadece içkili lokantaların ödeyebildiği söyleniyor.

Zaten tarihi Kadıköy çarşısında pek çok dükkan, Ermeni Vakfı’nın mülkiyetindedir. Bazı dükkanlar Rum vakıflarına ait iken, eskiden beri ilçede yaşayanlara ait dükkanlar da hayli fazladır. Yüzyıllarca Kadıköy’ün kültürel mozaiğini oluşturan gayrimüslim vatandaşların vakıflarına ve eski Kadıköylülere ait dükkanlarda artık sadece uluslar arası zincir restoran markaları ve içkili lokantalar bulunuyor.

 

Beyaz Fırın

Çarşının hemen çıkışındadır ve 1927 yılından bu yana hizmet vermektedir. Burada: kuru poğaça ve limonata ve sonrasında çilekli tart tatmalısınız.

baylan pastanesi.1    baylan pastanesi.esas.2

Baylan Pastanesi

Muvakkithane Caddesindedir. Pastane 1961 yılında açılmış ve 2010 yılına kadar olan yaklaşık 50 yıllık süreçte, bir Rum (Lenas ailesinin temsilcisi Harry Lenas) tarafından işletilmiştir. Sonrasında el değiştirmesine rağmen popülerliğinden bir şey kaybetmemiştir. Harry Lenas: benim çocuğum yok, Baylan’ı meslekten anlayan, bizim kadar sahip çıkacak birilerine devretmek istedim, bu bir bayrak yarışıdır, sıra şimdi yeni nesilde” demiştir. Günümüzde Baylan’ı devrettiği ailenin en genç ferdiyle birlikte Baylan’ın geleceğini planlamakla meşguldür. Pastaneye yolunuz düşerse mutlaka ünlü tatlıkı kup griye ve vanilyalı dondurmayı deneyiniz. Arka bahçesine oturun ve bunları mutlaka tadın. Dondurma üzerine karamel ve badem döktürmeyi unutmayın.

bahariye caddese.2

BAHARİYE CADDESİ

Yazışma adı “General Asım Gündüz Caddesi” dir. 1992 yılında yaya yolu haline getirilmiştir. Burası mağazaların ve yemek yerlerinin bulunduğu pasajlar ve sinemalarla ünlüdür. Özellikle gündüzleri çok kalabalık olan cadde, Kadıköy’ün en çok ziyaret edilen yeridir. Caddenin çevresindeki sokaklarda, hediyelik eşya satılan dükkanlar, giysi ve kıyafet satılan mağazalar, her zevke uygun yemek yerleri, cafeler, eğlence yerleri bulunur. Ortasından 2003 yılından bu yana Kadıköy-Moda tramvay hattı geçtiği için Anadolu yakasının, İstiklal Caddesi olarak da adlandırılır.

süreyya operası.1

Süreyya Opera Binası

Bahariye caddesi üstündedir. Hatta Bahariye caddesinin en göze çarpan yapısıdır. 1924 yılında yapıldığında, opera, bale ve müzik gösterileri düzenlenmesi için planlanan yapı, uzun yıllar sadece sinema salonu olarak kullanılmıştır. Yapı Süreyya ve Adalet İlmen tarafından yaptırılmıştır. Süreyya Paşa: aslında ne bir general ne de üst düzey bir bürokrattır. Askeriyeyi bırakıp, iş hayatına atılsa da Sultan Abdülhamit döneminin Seraskeri (Ordu komutanı) olan babası Rıza Paşa’nın ardından herkes kendisini bu şekilde “Paşa” olarak anmıştır.

Cumhuriyet döneminde “Limen” soyadını alan Süreyya Bey, işgal yıllarında okullara bağış toplamak için opera düzenlemek istediğinde, bugün Rexx Sinemasının bulunduğu yerdeki “Apollon Tiyatrosu” mekanı vermeye yanaşmamış ve bunun üzerine kendisi bu tip bir yer yaptırmak istemiştir. Almanya ve Fransa’da örnekler gezen İlmen, özellikle o sıralarda daha onuncu yılına bile gelmemiş yenilikçi Champs-Elyses (Şanzelize) Tiyatro binasından çok etkilenmiştir. Ancak hem operanın bazı sahne ve kulis ihtiyaçlarının karşılanamaması, hem de ülkede operadan ziyade yükselişte olan sinema ağırlık kazandığı için, projenin akibeti Süreyya Sinemasına dönüşmüştür. İlk yıllardaki müdürü, Nazım Hikmet’in babası Hikmet Bey’dir. Uğradığı haksızlık nedeniyle, Nazım, Süreyya Paşa’yı şiirlerinde neredeyse lanetlemiştir. İlmen, binayı miras olarak Darüşşafaka’ya bırakır. Bu yüzden, 1950’lerden sonra burası farklı amaçlarla kiraya verilir. En son olarak ise 2005 yılında Darüşşafaka’dan 45 yıllığına binayı kiralayan Kadıköy Belediyesi, restorasyon yaptırır ve bir opera gibi faaliyete sokar.

Yapının tavan freskleri, kabartma heykelleri ve mimari güzelliği mutlaka görülmelidir.  Heykeller: ilk Türk heykeltıraş İhsan Özsoy’a aittir. Champs-Elysees’den ön cephe ve fuaye model olarak alınmış, iç mekan daha çok Alman operalarından esinlenilmiştir.

 

Nazım Hikmet Kültür Merkezi

Osmanağa, Ali Suavi Sokak yani Sanatkarlar Sokağındadır. Kültür Merkezi, 16 Ekim 2004 tarihinden itibaren bugün bulunduğu yerde faaliyet göstermektedir. Kültür Merkezinin bulunduğu bina: Ermeni Katolik Rahibe Manastırı ve İnan Mektebine ait vakıf binasına yerleşmiştir. Merkezde: Ruhi Su Salonu, Açıkhava Sahnesi, Kışlak Bahçe, Atölye Salonları, Yılmaz Güney Sinema Salonu, Nazım Hikmet Kütüphanesi, Piraye Kafe ve Nazım Hikmet Akademisinden oluşmaktadır. Ruhi Su Salonu: 150 seyirci kapasitelidir ve gelişmiş ışık ve ses sistemleriyle: konser, tiyatro, konferans ve panellere ev sahipliği yapmaktadır. Salonda film gösterimi de yapılır. Piraye Cafe: açık ve kapalı alanlara sahip kafe, Kültür Merkezini ziyaret eden tüm ziyaretçilerin biraz soluklanabilecekleri bir yer olarak önem kazanmaktadır.

 

Aya Triada-Kutsal Üçleme Ortodoks Kilisesi

Semtin en büyük Ortodoks kilisesidir. 1902 yılında inşa edilmiş yapı, tıpkı Beyoğlu’na bulunan benzeri gibi İslahat Fermanı sonrası mümkün olabilen gayrimüslüm ibadethanelerinden biridir.

 

Reşit Paşa Köşkü

Bahariye Caddesi, Kuzu Kestane Sokaktadır. Hariciye Nazırı Mustafa Reşit Paşa’ya ait olan ev: vefatından sonra, Bahariye ilkokulu olarak kullanılmıştır. Daha sonra Kadıköy Kaymakamlığı ve Milli Eğitim Müdürlüğüne tahsis edilmiştir.

Mustafa Reşit Paşa: 11 Kasım 1918 tarihinde Sadrazam Ahmet Tevfik Paşa kabinesine, Hariciye Nazırı olarak atanmıştır. 2 ay 1 gün süren hükümet: 12 Ocak 1919 günü, I. Dünya savaşı siyasi ve ekonomik maliyetinin büyüklüğü yüzünden doğan bunalımlara dayanamayarak istifa edince, Reşit Paşa’nın ikinci Hariciye Nazırlığı da sona erer. Padişah: Ahmet Tevfik Paşa’yı, tekrar sadarete getirir. 13 Ocak 1919 tarihinde kurulan yeni hükümete Reşit Paşa, üçüncü kere Hariciye Nazırı olarak atanır. I. Dünya savaşının müttefik kuvvetleriyle Osmanlı arasındaki sürtüşmeler, gerginlikler devam etmektedir. Müttefikler karşılarında buldukları Mustafa Reşit Paşa’nın tavrından şikayetçiydi. Tevfik Paşa’dan daha anlayışlı bir Hariciye Nazırı atanmasını isterler. Tevfik Paşa, kabinede değişiklik yapmak zorunda kalır. Reşit Paşa’nın yerine levanten Yusuf Franko Paşa getirilir. Ama bu da yeterli olmaz. 3 Mart 1919 günü, Ali Rıza Paşa’nın kurduğu kabineye 4’ncü kez Hariciye Nazırı olarak atanır. Münih şehrinde bulunduğu sırada tedavisi uzayınca, para sıkıntıları başlar. Yanlarındaki kıymetli eşyaları dahi satarlar. Hatta, Paşa’nın nişanlarını süsleyen kıymetli taşlar dahi satılır. Hastalığı sırasında paşanın üç büyük oğlu, babalarının yanında değillerdir. Hasan Basri Bey Ankara’da Hariciye Vekaletinde görevlidir. Müfitzade Şetfık Bey İsviçre’de, Müfitzade M.K. Yusuf Bey Amerika’daydı. 2 Nisan 1924 günü, 66 yaşındaki Mustafa Reşit Paşa, Münih’te kaldığı otel odasında vefat etti. 1930’ların başında hükümet özel izniyle naaşı, Türkiye’ye getirildi. Mezarı, İstanbul İçerensöy, Merdivenköy Bektaşı Tekkesi Mezarlığındadır.

boğa heykeli.0      

KADIKÖY BOĞA HEYKELİ-HOUİLLAV DIR ISIDORE BONHEVR

Osmanağa, Söğütlüçeşme caddesinde, Altıyol denen yerdedir.

Boğa heykelinin tarihi: Fransa-Almanya arasındaki Alsace bölgesine dayanır. Alsace bölgesi, tarihte birçok kereler Almanya ve Fransa arasında el değiştirmiştir. 1860 yılında yapılan bir savaşta: Fransızlar Almanları yenerler. Bunun anısına: Almanları, kızgın bir boğa olarak temsil eden: boğa heykeli, 1864 yılında Fransız heykeltıraş Isıdore Bohhevr tarafından yapılır. Kızgınlığı ve iriliğiyle Fransızların gücünü simgelediği söylenir.

1870 yılında ise, bu kere; Sedan muharebesinde Alman general Bismarc tarafından Alsas Loren yeniden alınır. Fransızların gücü de Almanya’ya gider.

Almanya kralı II. Wilhelm: 1917 yılında, Alman ve Osmanlı imparatorluğu arasındaki dostluğun sembolü olarak (bir diğer görüşe göre Enver Paşa’ya güç simgesi olarak) bu heykeli: Osmanlı imparatorluğuna hediye eder.

Heykel, İstanbul’da ilk olarak Yıldız Sarayı bahçesine koyulur. Daha sonra: Taksim bölgesinde ilk olarak Hilton oteli bahçesine ve sonrasında günümüzde gezi parkı olarak bilinen yere ve Lütfi Kırdar Kongre merkezinin bulunduğu yere konur.

1970’li yılların sonunda ise, Anadolu yakasına geçer ve ilk önce Kadıköy Belediyesinin önüne ve ardından 1990 yılında günümüzde bulunduğu Altıyol’a getirilip konulur.

balıkçılar çarşısı.1   balıkçılar çarşısı.2

Balıkçılar Çarşısı

Kadıköy postanesinin arkasındadır. Bu sokağın başında balık satan dükkanlar bulunmakta olup sokağın sonunda ise güzel balık restoranları bulunur. Sokakta ayrıca cafe, bar ve restoran tarzı yapılar da yoğundur.

Özellikle akşamları, Kadıköy’ün en kalabalık yeridir. Ancak burayı ziyaret ettiğinizde dikkat etmeniz gerekenler var. Burada: bir tezgahta balığın kilosu 15 TL. iken, biraz ötede aynı balık 40 TL. ye satılmaktadır. Yani buradan balık satın almak isterseniz, mutlaka yanınızda balıktan anlayan biri olmalıdır ve kulağınızın dibinde bağrışan satıcılardan etkilenmeye çalışmalısınız.

 

Barlar Sokağı

Kadıköy sahili ve Bahariye caddesi arasındadır. Hafta sonlarında çok kalabalıktır. Burada çok sayıda gece kulübü, cafe tarzı yerler vardır.

akmar pasajı.1

Akmar Pasajı

Caferağa caddesindedir.

Burada her türlü yeni ve eski ikinci el kitap, poster, cd, antika eşya gibi ürünleri uygun fiyata bulup satın alabilirsiniz. Özellikle sınavlara yönelik ikinci el kitap satışı yoğundur. Kitaplar arasında dolaşmak, kitapları sevenlerle sohbet etmek, önerilere kulak asmak ve hediye olarak kitap almak isterseniz, burayı mutlaka ziyaret etmelisiniz. Ancak, son yıllarda koridorlarda satıcıların cazgırlığı ziyaretçilerin buraya karşı olan ilgisini bir hayli azaltmış durumdadır. Son bir not, burada korsan kitap yoğunluğunun fazlalığını da bilmek gerekiyor.

yoğurtçu parkı.2   yoğurtçu parkı.1

YOĞURTÇU PARKI

Kadıköy Osmanağa Şükrü Saraçoğlu Stadyumunun alt tarafındadır.

Bir zamanlar burası, hiç ağaç bulunmayan, Kalamış koyuna kadar uzanan ve Kurbağalıdereyi de içine alan bir çimenliktir. Burada sadece yazları açık olan bir kahvehane bulunuyordu. Derenin suyu temiz ve berraktı. İstanbul’un düşman işgali yıllarında, süvariler burada at koşturuyordu. I. Dünya savaşından sonra kurulan Hilal-i Ahmet Kadıköy Şubesi Başkanı Süreyya İlmen (Süreyya operasını da yaptırandır) bulunduğu teşkilatı harekete geçirmiş ve yoğurtçu çayırını kurutmayı ve bataklıktan kurtararak bir orman haline getirmeyi planlamıştır. Buna bağlı olarak yoğurtçu köprübaşında bir çadır kurdurmuş ve iki kazık üzerine,  derenin ileride alacağı manzarayı gösteren bir tablo astırarak halka yardım çağrısında bulunmuştur. Dereden çıkarılan toprakla, rıhtımın arkası doldurulmuş ve bataklık olan yerler drenajla kurutulmuştur. Çayıra çam, çınar, ardıç fidanları dikilmiş ve rıhtım boyunca kanepeler yerleştirilmiştir. Böylece günümüzdeki yoğurtçu parkının temelleri atılmıştır.

Günümüzdeki yoğurtçu parkı, modern çocuk oyun alanları, yürüme ve koşu parkurları, spor sahaları ve dinlenme yerleriyle tamamen yenilenmiş, çağdaş bir anlayışla düzenlenerek 11 Nisan 2010 tarihinde hizmete açılmıştır.

Burası halen Kadıköy semtinde yaşayanların dinlenme ve spor alanıdır. Bahariye ve Fenerbahçe Stadyumunun arasındadır ve Kurbağalıdere’nin denize döküldüğü yerdedir. Parkın girişinde, orta büyüklükte, kaya görünümlü taşlardan yapılmış bir süs havuzu bulunuyor. Havuzun hemen ilerisinde, yiyecek ve içeceklerin satıldığı, kapalı ve açık oturma alanları bulunan bir kafeterya vardır.

Parkın içinde 5 farklı bölgede çocuk oyun alanları da bulunuyor. Yürüyüş yolu: antik granit küp taşla döşenmiştir ve 5300 metre uzunluğundadır. Koşu alanı ise 1200 metredir. Tam ortada büyük bir basketbol sahası vardır. Moda sahili yönünde parkın sonlarına yaklaşıldığında ise iki büyük saha daha bulunuyor. Bunlardan biri tenis kortu, diğeri ise squash yani duvar tenisi kortudur. Sahalar tamamen ücretsiz ve günün her saatinde kullanıma açıktır.

Fenerbahçe Spor Kulübüne yakınlığı nedeniyle efsane futbolcular Lefterv e Alex’in heykeli buradadır. Ayrıca burada yine ünlü tasavvuf şairi Yunus Emre’nin sembol haline gelen heykelleri görülür. Bu parka gittiğinizde, kedi, köpek ve kuşları görebilirsiniz. Ayrıca, park alanında küçükbaş hayvan kümesi oluşturulmuş, kafeslerde horozlar, tavuklar, ördekler ve civcivler bulunuyor. Böylece çocuklara hayvan sevgisi aşılamak hedeflenmiştir.

Son bir not: her Pazar günü öğleden sonra burada Çapulcu Pazarı kuruluyor. Bu pazarda, insanlar kullanmadıkları ama başkalarının ihtiyaçlarını giderebilecek eşyaları makul fiyatla satıyorlar.

 

 

Lefter Heykeli

Yoğurtçu parkının hemen karşısındaki küçük park alanına inşa edilen heykel: 3 Mayıs 2009 (Fenerbahçe kulübünün 102’nci kuruluş yıldönümü) tarihinde dikilmiştir. Heykelin açılışına, Lefter ve ailesi de katılmıştır. Heykel genç heykeltıraş Dağhan Yürürler tarafından yapılmıştır.

alex heykeli.00   alex heykeli.0

Alex Heykeli

Yoğurtçu parkındaki bu heykel, 15 Eylül 2012 tarihinde Alex’in 35’nci yaş gününde dikilmiştir. Lefter heykeliyle arasında 50 metre mesafe verdir.

Alex heykeli: kaidesi 80 cm ve heykelin yüksekliği 3 metredir. Kaidenin bir yanında Alex ve kariyeriyle ilgili bilgiler, bir tarafından Alex ile ilgili düşünceler, diğer tarafında da Alex’in taraftarlara yönelik sözleri ve heykelin yapımına katkı verenlerin isimleri bulunuyor. Yapım malzemesi olarak birinci kalite fiber malzeme kullanılan heykel bronz renklidir. Heykel, heykeltıraş Aşan Akın tarafından yapılmıştır.

salı pazarı.00   salı pazarı.1   salı pazarı.2   salı pazarı.3

SALI PAZARI

117 yıllık geçmişe sahip olduğu söylenen Pazar, Kadıköy’ün, İstanbul’un belki de Türkiye’nin en bilinen pazarıdır. İlk olarak Altıyol’da kurulan Pazar, yaklaşık 6 yıl önce, kentsel tasarım projesi kapsamında Altıyol’dan D-100 karayolu, Hasanpaşa mevkii, Akasya AVM hemen karşısındaki yeni  yerine taşınmıştır. Ama, son olarak Salı pazarı 2015 yılında yine yer değiştirdi ve geçici olduğu söyleniyor.

Fikirtepe istikametinde bulunan bu Pazar, günümüzde Ataşehir yolu üzerine, Medeniyet Üniversitesinin yanına taşınmıştır. Ancak yine de büyük ilgi görmeye devam etmektedir. Burada her türlü aradığınız uygun fiyatla bulabilirsiniz. Pazar Salı ve Cuma günleri açılmaktadır.

 

FİKİRTEPE

Fikirtepe’de Karhadon şehri kurulmuştur. Bu şehrin Fenikeliler tarafından kurulduğu ve Karadeniz kıyılarında kurulan şehirlere yapılan yolculuklarda ihtiyaç karşılama yeri olarak kullanıldığı anlaşılmıştır.

Fikirtepe’de 1940-1950 yılları arasında yapılan kazılarda: MÖ. 3000 yıllarına ait aletler ve insan iskeletleriyle birlikte köpek, balık, koyun ve keçi kemikleri bulunmuştur. Ayrıca: yine buluntular arasında: taştan çekiç, keramik, bronz parçalar, inci taneleri ve firuze taşlı objeler dikkat çeker.

Evet günümüzdeki Fikirtepe: Kadıköy ilçesi sınırları içinde bir semttir. 1975 yılında artan nüfus nedeniyle 3 mahalleye bölünmüştür. Semte ismini veren Fikirtepe mahallesi, Mandıra ve Hızır Bey caddeleri arasında kalan bölümdür.

Çapa’da bulunan Yüksek Kız Öğretmen Okulunun 1966 yılında Fikirtepe’ye taşınmasıyla bölge gelişmeye başlamış ve Eğitim Mahallesi adıyla kurulan mahalle, Fikirtepe’nin en modern kesimidir. Fikirtepe ve Dumlupınar mahalleleri, Kadıköy sınırları içinde bulunan tek gecekondu yerleşimidir. Evet fazla ayrıntıya girmeyeceğim, buranın en büyük özelliği yazının başında da belirttiğim gibi, burada binlerce yıl öncesi yaşam sürdürülmüş olmasıdır. Buradan çıkarılan bulgular, İstanbul Arkeoloji Müzesinde görülebilir.

moda caddesi.2

MODA

Moda Burnunda, Kalkedon kenti kurulmuştur.

Burada yapılan araştırmalarda, Fenikeliler döneminden kalma vazo kırıkları, kandiller, heykeller ve pişirilmiş balçıktan yapılmış bir erkek başı ve Kalkedonya Kitabesinin yazıldığı bir bronz levha bulunmuştur. Yani buranın MÖ.2000’li yıllarda Fenikelilerin bir ticaret iskelesiymiş.

Evet tarihi özelliklerinden söz ettikten sonra gelelim yakın geçmişe. Moda: günümüzde Kadıköy ilçesinin tarihi yarımadanın karşısında bulunan bir semtidir. Semt ismini: Yusuf Kamil Paşa sokakta bulunan “All Saints Moda Kilise” sinden almıştır. Ama öte yandan: Katip Çelebi’nin Cihannüma isimli eserinde bulunan İstanbul haritasında, buranın ismi olarak “Moda” ismi yer almaktadır. Sözü edilen bu kilise, Kırım Savaşı sırasında 1878 yılında inşa edilmiştir. Yani: buraya “Moda” ismi çok daha önceleri verilmiştir.

Bir zamanlar tüm İstanbul’a yetecek kadar sebze ve meyve yetiştirilen Moda, Kadıköy profilinde küçük bir burun olarak yerleşmiştir ve tıpkı İstanbul gibi 7 tepe üzerinde kurulmuş olan Kadıköy’ün en şık tepesi Moda’dır.

Günümüzde Moda’yı gençlerin tercih etmesinin başlıca sebebi bahçeleri ve dondurmacılarıdır. Moda çay bahçeleri, yazın muhteşem güzeldir. Karşıda Marmara denizi, solda Fenerbahçe feneri, kısmen adalar, sağda Haydarpaşa, h atta bir ucundan tarihi yarımada manzaraları görülebilir.

Dondurma konusunu biraz önce söylemiştim. Burada her ne kadar küçük te olsa bir dondurmacılar meydanı bulunuyor ve burada her çeşit dondurmayı bulmak mümkündür. Özellikle “Dondurmacı Ali Usta” nın dondurmaları mutlaka tadılmalıdır. Kışın ise, en iyi salep yine burada içilir.

moda caddesi.3   moda caddesi.1

Moda Caddesi

Bu cadde üzerinde minyatür, poster ve çizgi roman satan ve Avrupa markası ihraç ürünlerini satan mekanları göreceksiniz. Oyun Atölyesi isimli tiyatro sahnesi de buradadır. Oyun Atölyesi, Zuhal Olcay ve Haluk Bilginer tarafından 1999 yılında kurulmuştur.

moda iskelesi.1   moda iskelesi.2   moda iskelesi.5    moda iskelesi.4

Tarihi Moda İskelesi

Moda iskele caddesindedir.

Haydarpaşa iskelesinin mimari, Vedat Bey tarafından 1916-1917 yılları arasında yapılmıştır. 1910 yılında Moda’da yaşayan İngilizlerin kurduğu İngiliz Yat Gurubu, tarihi moda iskelesinde faaliyete başladı. Bu kulüp daha sonra, Türk üyelerin de katılımıyla Türk-İngiliz kulübü adını almıştır. Türk-İngiliz kulübü: bir süre sonra Van valisi Tahir Paşa’nın oğlu Cevdet Bey tarafından kagir bir ev haline dönüştürülen binaya taşınır. Kulübün terk ettiği vapur iskelesine: Moda Su Sporları kulübü yerleşir. 8 Nisan 1935 tarihinde ise, Büyük önder Atatürk’ün talimatıyla “Moda Deniz Kulübü” kurulur. Bu dönemlerde: Atatürk, İsmet İnönü, İngiltere kralı Edward, İran Şahı Rıza Pehlevi, Irak kralı Faysal gibi önemli kişiler iskeleyi ziyaret ettiler. Uzun yıllar, sportif ve sosyal aktivitelerin yaşandığı mekan, zamanla sosyal yönünü kaybetti. 1937 yılında şiddetli bir lodosta, yapının üst katı yıkıldı.

1986 yılında yolcu azlığı nedeniyle vapur seferleri kaldırıldı. Ardından yapı kaderine terk edildi ve harabeye dönüşmeye başladı.

2000 yılında ise iskelenin kurtarılması için çalışmalar başladı. 1 Temmuz 2001 tarihinde Kabotaj Bayramında tarihi Moda iskelesi yeniden hizmete girdi. Günde 2 sefer de olsa, kültürel dokunun önemli bibr parçası olarak Kadıköy sahnesinde yerini almıştır.

İskelenin ortasına sağa doğru dirsek yapan taş bir yoldan geçilerek ulaşılır. İskele, zarif Kütahya çinileriyle süslüdür.

moda tramvay.2

Nostaljik Tramvay

2003 yılında hizmete giren bu tramvay: Kadıköy-Moda arasındaki 2.6 kilometrelik hatta hizmet vermektedir.

kadıköy anadolu lisesi.0    kadıköy anadolu lisesi.1

Kadıköy Anadolu Lisesi-Maarif Vekaleti Kolleji

Cumhuriyet döneminde eğitime başlayan ilk 6 okuldan birisidir. Okul 1955 yılında Maarif Kollejleri projesi kapsamında açılmıştır. Bu projede: yabancı dil bilen, yurtsever yetişkin insan gücünün oluşturulması hedeflenmiştir. İlk yıllarda sadece erkek yatılı okulu iken, 1964-1965 eğitim yılından başlanarak kız ve erkek gündüzlü öğrenciler de alınmaya başlamıştır. 1968 yılında okulun pansiyon binası hizmete girmiştir. 1975 yılında diğer Maarif Kollejleriyle birlikte, Anadolu Lisesi statüsüne girerek Kadıköy Anadolu Lisesi ismini almıştır. Okul birçok ulusal başarıya imza atmış olup halen eğitim sürdürülmektedir.

barış manço müzesi.1   barış manço müzesi.5   barış manço müzesi.kapının girişi ajanda.1   barış manço müzesi.2

barış manço müzesi.3   barış manço müzesi.4   barış manço müzesi.şövalye odası.1

Barış Manço Müze Evi

Moda, Yusuf Kamil Paşa Sokakta Anglikan kilisesinin karşısındadır.

Burada, önceleri birbirinin benzeri yan yana iki kagir ev varmış. 1895-1900 yılları arasında Dowson isimli bir İngiliz tarafından, Mimar Paya’ya yaptırılmıştır. Binalara çok özen gösterilmiş, bütün malzemeler Avrupa’dan getirilmiştir. Pencereler, kapılar, merdivenler en iyi tahtalardan yapılmış, ahşap cilası sürülerek bırakılmış, boyanmamıştı. İçeri girince ahşabın sıcaklığı hissedilirdi. Panjurları yeşildi.

Birinde kendisi, diğerinde oğlu otururmuş.

1930’larda Dowson’lar evleri satarak İngiltere’ye dönerler.

İlk binada bir Alman oturuyormuş. Daha sonra Zühtü Paşa’nın torunu Afife Pelin hanım satın almış. 1965 yılında James Whittall’a geçen evde, pek çok değişiklik yapılmıştır. Whittall panjurları kaldırtır, dış görünüşünde göze çarpan bir değişme olmamasına rağmen, içinin özelliği kısmen kaybolur. 20 yıl sonra Barış Manço burayı satın alır ve aslına uygun olarak restore ettirir. Zemin, birinci kat ve bodrum kattan oluşan yapının ön cephesinde, sıvasız tuğla kullanılmıştır. Hani başta burada iki ev yapıldığını söylemiştim, diğer ev yani Dowson’un oğlu için yaptırdığı ev, 1903 yılında Necip Çaysev’e satıldı. Necip Bey’in çocukları bu evde büyüdü. Fakat babaları ölünce hisseler dağıldı ve ev 1967 yılında yıkılarak yerine 38 daireli bir apartman yapıldı.

1 Şubat 1999 tarihinde ölümünden sonra müzeye dönüştürülen evinde, sanatçının tüm eşyaları ve eserleri sergilenmektedir. Manço, bu evde 18 yıl yaşamıştır. Barış Manço bu evi 1984 yılında satın almış ve aslına uygun olarak restore ettirmiştir.

Müzenin bölümleri şöyledir.

Giriş katı: Burada salon, yemek odası ve kıyafet odası vardır. Salonda sergilenen objeler arasında Barış Manço’nun Avusturya’dan aldığı piyanosu ilgi çeker. Burada: son akşamında cep telefonunu, ajandasını ve araba anahtarını bıraktığı köşe olduğu gibi korunmuştur. Ajandanın tam köşesinde Doğukan’ın babası için yazdığı son not vardır. Girişte ziyaretçileri Venüs heykeli karşılıyor.

Birinci kat: Burada yatak odası ve misafir odası bulunur. Yatak odasında: yatak, tuvalet masası, sandalye ve armut ağacından yapılmış bir gardrop ilgi çeker.

İkinci kat: Buradaki odaya “Adam Olacak Çocuk Odası” denilmiştir. Barış Manço’nun yıllar önce yayınlanan ve büyük ilgi çeken televizyon programından esinlenilmiştir ve bu bölüm sadece çocuklar için düzenlenmiştir.

En Alt kat: Giriş katının altındaki bu bodrum katında: kiler ve çamaşırhane olarak kullanılan bölümler, sonradan büro olarak düzenlenmiştir. Sanatçı tarafından “Şövalye odası” ve eşi tarafından kullanılan bu oda: günümüzde ofis binası olarak kullanılmaktadır. Barış Manço, Belçika’nın verdiği şövalyelik ünvanından sonra, evin alt katında bir yeri Şövalye odası yapmıştır.

Bahçede, yazlık ve kışlık iki bahçe bulunmaktadır. Yazlık bahçede çok şık bir kafe bulunuyor. Burada masalar plak şeklinde, sandalyeler ise nota şeklinde tasarlanmıştır.

 

 

Moda Çay Bahçesi

Muhteşem manzarası için burayı mutlaka ziyaret etmelisiniz. Burada muhteşem gün batımı ve deniz manzarası izlenmektedir. Ağaçlar her ne kadar manzarayı biraz kapatsa da mutlaka gidilip görülmesi gereken bir yerdir, ancak unutmamak gerekir ki, fiyatlar yüksektir, yani bir bardak çay son gittiğimde 3.5 TL idi, umarım fiyatları biraz makul tutarlar. 2018 Temmuz ayında burada bulundum, fiyatlar yine aynı, bir özellik dikkatimi çekti, başka yerde rastlamadım. Çay veya kahve istediğinizde masanıza geliyor, bittiğinde garson bardakları topluyor, tabaklar masada kalıyor ve hesabı bu tabakların sayısına göre kesiyorlar. İlginç, Bu arada, ağaçlar yine deniz manzarasını kapatıyor, bence manzarayı görebileceğiniz yer seçmelisiniz.

moda iskelesi.moda deniz kulubü.1

Moda Deniz Kulubü

Moda caddesi Ferit Tek Sokaktadır.

Moda ve Kalamış Koyunun güzelliğini yaşayan Atatürk, çevrenin sosyal ve kültürel yapısını da göz önünde tutarak, dönemin İktisat Vekili Celal Bayar’a, 1934 yılı sonbaharında Kulübün kuruluş talimatını verir. Böylece çalışmalara başlandı ve Türk-İngiliz Yat Kulübü ile temasa geçilerek Moda Deniz Kulübü kuruldu. Bina olarak: 1910 yılından beri faaliyetini Moda İskelesinde sürdüren Türk-İngiliz Yat kulübü: hemen iskelenin yanında bulunan, Van valisi Tahir Paşa’nın oğlu Cevdet Tahir Bey tarafından betonarme bir ev haline dönüştürülen binaya, kiracı olarak taşındı. Önceki yıllarda odun deposu olarak kullanılan ve hemen deniz kenarında bulunan bu araziye Mimar Emin Onat tarafından yapılan bina: gerek mimarisi ve gerekse konumu olarak etkileyici bir yat kulübü görünümü veriyordu. Fakat, yeni kurulacak kulüpte, oraya kiracı olarak taşınacak ve bu statü uzun yıllar bu şekilde devam edecektir. Ardından kulüp binası, birçok kez özel kişiler arasında el değiştirmiştir.

 

Rıza Paşa Sokak

Sokağa adı verilen Rıza Paşa, Sultan Abdülmecid ve Abdülaziz’in padişahlık dönemlerinde sivrilmiş ve 93 Osmanlı-Rus savaşında gösterdiği varlık nedeniyle, Sultan II. Abdülhamit tarafından Seraskerlik makamına yükseltilmiştir. Rıza Paşa Sokaktaki 10 ve 12 numaralı evler, aslına uygun olarak restore edilmiştir.

moda. sarıca köşkü.1   moda. sarıca köşkü.2

Sarıca Konağı

Moda caddesindedir.

1903 yılında yapılan, zengin taş işçiliğe sahip yontma taş konak, Rum asıllı mimar Constantin Pappa’nın bilinen ilk büyük ölçekli yapısıdır. Sarıcalar: Sultan II. Abdülhamit döneminde sarayda mabeynci olan Ragıp Paşa ve Yıldız Sarayı doktoru olan kardeşi Arif Paşa’dır.

Pappa: Sarıca konağını, hem Arif Paşa’nın prestijine yakışır bir konak, hem de bir aile apartmanı gibi tasarlamıştır. Neo-klasik cephesi ve anıtsal girişiyle konak imgesini yakalayan, bahçe içindeki mütevazi girişi ve kat sayısının fazlalığıyla, apartman formatına yaklaşmaktadır. Cadde cephesinde iyonik başlıklı yüksek kolonlu, mermer korkuluklu giriş, arnavut kaldırımlı eğrisel yollarla cadde üzerindeki simetrik kapılara bağlanır. Köşkün katları arasındaki farklı tipteki kornişler, düşey etkiyi dengeler. Bodrum, zemin, üç normal kat ve çatı katından oluşan anıtsal ölçeğiyle çevresine hakim yapı, yüzyıl başında yabancıların çoğunlukta olduğu bir yerleşim bölgesinde, sarayın temsilcisi gibidir. Eşzamanlı diğer köşk ve yalılardaki gibi orta sofalıdır ve cephe kurgusu batı klasizminin etkisindedir. Ana merdivenlerin kat sahanlıklarındaki büyük çift kanatlı kapılar katları birbirinden ayırır.

Mimar Papa: konağın sahibi Arif Paşa: kullanıcıları Sarıca Ailesi ve hizmetlilerin konak içi trafiğini çok iyi çözümlemiştir. Arif Paşa, zemin katta cadde cephesinden girişi olan bölümde yaşamıştır. Bahçe içindeki saçaklı ikinci kapıdan ulaşılan diğer katlar ise, ailenin diğer üyeleri tarafından kullanılmıştır. Bodrum katta yaşayan hizmetlilerin kullandığı servis merdiveni, her katta mutfağa, sofaya ve ana merdivenin ahşap köprü gibi yapılan kat sahanlığına açılır.

Moda caddesinin genişletilmesi sırasında konağın girişin önündeki boşluk yola katılarak, yapının bahçe içindeki konumu bozulmuş, kolonlu ana giriş kapısının önündeki merdivenler dökme demirden yaya ve araç giriş kapıları ve üzerlerindeki topuz çatılı saçaklar ortadan kaldırılmıştır.

1’nci Dünya Savaşı sırasında, İstanbul işgal edildiğinde, İngilizlerin müsaadesiyle köşk boşaltılarak 2 yıldan fazla Ermeni okulu olarak kullanılmış, işgal bittiğinde okul kapanıp Arif Paşa, evine geri dönmüş ve bütün eşyalar yenilenmiştir. Konakta günümüzde dünyaca ünlü piyanist Ayşegül Sarıca ikamet etmektedir.

 

Arif Paşa Apartmanı

Ağabey Sokak ve Ruşen Ağa sokak köşesindedir. Apartman 1906 yılı yapımıdır. Sarıca ailesi, köşkün inşaatını takip eden yıllarda, oldukça geniş olan ailenin bir kısmının ikametini sağlamak için ya da kiraya vermek üzere, yine Moda’da: Arif Paşa Apartmanını yaptırmıştır. Yapı: zemin, 4 normal kat ve çatı katından oluşan, her katında 3 konut bulunan bitişik nizam bir apartmandır. Yapıyı özgün kılan yönü: giriş hölüne açılan, üzeri metal konstürsiyonlu camla örtülü aydınlık boşluğudur. Mimar Papa’nın, yapının hemen hemen ortasında yani en karanlık noktasında tasarladığı aydınlak, düşeyde olduğu kadar yatayda da yarattığı etkiyle görülmeye değerdir. Arif Paşa Apartmanı cephelerinde sağlam bir simetri kurgu vardır. Giriş cephesindeki geniş çıkma üzerinde, her iki pencereni bir odaya denk geldiği dörtlü bir düzen vardır. Oldukça saydan olan cephelerde çıkmaların her iki tarafında taş konsollu, Fransız pencerelre bulunur.

 

Fredericilerin Evi

Fazıl Paşa Sokaktadır. Burası Sarıca köşkü gibi Moda’daki birçok güzel yapıda imzası bulunan mimar Papa tarafından yapılmıştır. Papa’nın kendi evi de bu sokağın köşesindedir.

Frederici ailesi, 1800’lü yıllarda İstanbul’a yerleşmiş İtalyan asıllı tüccar bir ailedir. Moda’da başka binaları da vardır. Moda burnuna yerleşen ilk Levanten aile Tubini’lerdir. Kızları Anet Tubini, hayatını Fransuva Frederici ile birleştirince, Fredericiler de Moda’da yaşamaya başlamışlardır.

 

Mahmut Muhtar Paşa Köşkü

Hacı İzzet Sokakta, Kadıköy Kız Lisesi bahçesindedir.

Konak: 1886 yılında bir levanten tarafından yaptırılmıştır. 1896 yılına kadar 3 yıl İngiliz James Baker ailesi tarafından konut olarak kullanılmıştır.

93 Osmanlı-Rus harbinde, Doğu cephesi komutanı ve Sadrazam olan Gazi Ahmet Muhtar Paşa’nın oğlu Mahmut Muhtar Paşa: Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinde İzmir valiliği ve Bahariye Nazırlığı görevlerinde bulunmuştur. 1896 yılında ise Mısır Hidiv’i İsmail Paşa’nın kızlarından Prenses Nimetullah Hanım’la evlenir. Konağı 1897 yılında Rum asıllı Dimitri Veldemi’den satın alıp buraya yerleşir. Kültür düzeyi o günlerde, topluma göre yüksek olan aile, burada görkemli bir hayat sürdürür. Buna bağlı olarak, konağa merkezi ısıtma sistemi ve şebeke suyu tertibatları yapılır. Üstü kabartma desenli kalorifer petekleri, günümüze kadar kullanılmıştır. 1908 yılında Anadolu yakasına henüz elektrik gelmemişken, Paşa kendi özel girişimleriyle bahçeye bir makineyle dinamo yerleştirmiş ve köşk ile bahçeye elektrik sağlamıştır. 31 Mart 1909 tarihindeki ayaklanmada, toplarla kuşatılan köşk, son anda ateşe tutulup yıkılmaktan kurtulmuştur.

1’nci Dünya savaşı sonunda, İstanbul işgal edilince konağın selamlık binası, 2 yıl 7 ay İngiliz askerlerine tahsis edildi.

1929 yılında, Paşa, savaş öncesi hatası yüzünden hazineyi zarara uğratmak suçlamasıyla “Yüce Divanda” yargılandı ve suçlu bulundu. Çünkü, 1’nci Dünya savaşından önce, Bahariye Nazırı iken, İngilizler’den gemi almak üzere peşin ödeme yapmış, ancak savaşa Almanlar’ın yanında girilince İngilizler gemileri vermemişti. Bu suçlamanın üzerine: 22 bin altını kendi servetinden ödeyen Paşa “Adaletin olmadığı bir ülkede yaşayamam” diyerek geri dönmemek üzere ülkeyi terk etti ve Mısır’a yerleşti. 1935 yılında Napoli’ye giderken yolda öldü. Prenses Nimetullah, büyük bir servetin sahibi olmasına rağmen, bir daha Moda’ya dönmedi. 1945 yılında vefat etti. 1952 yılında Mısır’da gerçekleşen ihtilal sonrası, hanedanlığa ait her şeye el konulunca tüm varlığını kaybeden ailenin hayattaki fertleri İstanbul’a köşke döndü. 1956 yılında borçları ödemek için, köşk içindeki eşyalar ile birlikte satıldı. O yıl köşk, 1.5 milyon lira bedelle kamulaştırılıp “Milli Eğitim Bakanlığı” na devredildi. Heykeller, çeşmeler, tüm eşyalar da müzayede ile satıldı. Bahçede çiçeklerle bezeli göbeğin ortasında duran Fransız heykeltıraş Louis Doumas tarafından yapılan ve 1864 yılında Paris’te dökülen bronz at heykeli: Hacı Ömer Sabancı, arka bahçedeki geyik heykeli de Vehbi Koç tarafından satın alındı. Paşa’nın beyaz Steinway piyanosunu ise, İlham Gencer satın aldı. 118 yıllık piyano hala kullanılıyor.

1999 yılı depreminde zarar görünce boşaltılan mermer köşkün, ahşap zeminindeki okulun ilk öğrencileri, ayakkabılarını çıkarıp özel keten bez pabuçlar giyerek geziyordu. İskelesinde kız öğrenciler yüzme dersleri alıyordu. Zamanla bahçedeki manej, meyvalıklar, büyük sera, heykeller, ağaçlar tarihe karıştı. Köşk duvarlarındaki ince işlemeleri, mitolojik figürlerle süslü camları, ipek perdeleriyle bugüne kadar orijinal haliyle kalabilmiştir.

 

Doktor Mahmut Ata Bey Evi

Şifa Sokaktadır.

1930’lu yıllarda, iki kapılı, kırmızı sandık gibi, ufacık arabasını hangi evin kapısına çekse, o evde doğum olduğu anlaşılırdı. Aynı arabanın yıllar sonra, lacivert renklisini kullanmaya başlayan Dr. Mahmut Ata bu köşkte oturuyordu. O dönemde, denize inen bir çayırlık olan bu arazide yaptırdığı yüksek tavanlı, geniş koridorlu binanın bir katında, 6 yataklı bir hastane kurmuştu. Ameliyathanesi de vardı. Rüzgar güllü çatısındaki odaya bazı aletler koydurmuş, ufak çapta bir rasathane gibi kullanıyordu. Yıldızları gözlerdi. Bahçesi,  denize kadar inen setlerden oluşur, kanepeler, son derece zevkli işlenmiş demir döküm iskemleler, mermer masalar bulunur, deniz kenarında motorları, sandalları havaya kaldırarak denizden oldukça yüksekte kayıkhaneye çeken bir vinç bulunan çevresi kapalı iskele vardı.

Mahmut Atabey’in adeta çılgın bir süratle kullandığı, o zamanlar pek nadir bulunan Chris Craft’ı, Kalamış Koyunda çok meşhurdu. Muhteşem bahçede tavus kuşları dolaşır, ortadaki şahane havuzun içinde cins balıklar olur, renkli fıskiyelerin, nadide çiçeklerin, çardakların, mermer oyma masaların denizden görüntüsü bir cenneti andırırdı.  1963 yılında Mahmut Ata Bey hekimliği bırakır. Köşkünü Yaşar ve Pakize Trak’a satar. Onlar da yapıyı 1965 yılında “Özel Moda Kolleji” olarak eğitime açarlar. 1967 yılında vefat eden Ata Bey’in ailesi: görkemli bir hayat sürdükten sonra geride hiç kimse kalmadan yok olup gitmiştir.

 

Aga Bey köşkü:

Safa Sokaktadır.

Bu köşkün ilk sahibi Agah Bey’dir. Köşk: Tekel’de görevli Rıza Bey adında gerçek bir İstanbul beyefendisi ve ailesi tarafından uzun yıllar, konut olarak kullanılmıştır. Daha sonra 1990 yılında satılmış ve harap vaziyette olan bina, yeni sahipleri tarafından boyatılıp tamir ettirilmiştir. Bir süre sonra köşk tekrar el değiştirir. Bugünkü güzelliğini, o dönemde yeniden yaptırılan tamirata borçludur. 4 katlı ahşap köşke bir mini asansör konulmuş ve bahçesinin köşesine garaj ilave edilmiştir.

Yeni sahibi genç, çalışkan ve güzel bir iş kadınıydı. Bahçedeki küçük şadırvan ve güller, köşke masalsı bir hava veriyordu. Ancak, köşkün mutluluğu uzun sürmedi. Güzel sahibesi, geçirdiği bir bunalım sonucu intihar etti. Köşk, günümüzde beyaz cephesinin ve bahçesinin oluşturduğu asaleti ve sırlarıyla sessizce varlığını sürdürüyor.

 

Kirkor Mutafyan Evi

Ressam Şeref Akdil Sokaktadır.

Bu bina, fotoğrafçı Mutafyan Efendi (1908-1995) nin hem atölyesi hem de eviydi. 1962 yılında Foto Moda ismini verdiği dükkanı açmış, siyah beyaz fotoğraf çekiminde çok ustalaşmıştı. Son derece eski bir makine ile harikalar yaratır, küçücük vitrinindeki fotofraflarla herkesi kendisine hayran bırakırdı. Ölümünden birkaç ay öncesine kadar atölyesi açıktı. 1935 yılında Moda Deniz Kulübüne gelen Atatürk ve İngiltere Kralı Edward gibi birçok önemli şahsiyetin fotoğraflarını çekmiştir. Büyükbabası Biliktanyan Efendi, İstanbul’un sayılı tüccarlarındandı. Dayısı Haçık Biliktanyan Efendi’nin bütün servetini yok etmiş, torunu Kirkor Mutafyan’a hiçbir şek kalmamıştır. Hızlı yaşayan Haçik, genç yaşta öldü. Kirkor Mutafyan ise, fotoğrafçılık mesleğinde çok başarılı oldu.

 

Cem’in evi:

Cem sokaktadır.

Bulunduğu sokağa adını vermiştir. Cem: Türk karikatürünün başlangıç dönemine imza atmış Cemil Cem’dir. 1937 yılında satın aldığı bu ev, 1909 yılında: Romanya seferi Miltiyadi Patos’un kızları Katerin Cizmel ve Mari Mesko için, 1909 yılında yaptırılan iki köşkten birisidir. Diğer köşk, günümüze ulaşmamıştır.

Cem: 9 Nisan 1950 tarihinde öldü. Ailesi köşkü yaşatmaya çalıştı ama zorlandılar. 2006 yılında Cemil Cem’in gelini, köşkü içindeki eşyalarla birlikte Dikran Masis’in müzayede evi Eskidji’ye sattı. 2 yıllık restorasyon çalışmalarının sonunda, köşkün içinde birçok değerli antik eşya “Eskidji Müzayede Evi” tarafından satıldı. Günümüzde, burada “Saklı Restaurant” isimli bir firma hizmet vermektedir. Yapının mülkiyeti ise, Eskidji iştiraki İnmas Turizm’e aittir.

fenerbahçe feneri.1

FENERBAHÇE

Çok eski zamanlarda: yani Kadıköy yöresinin “Khalkedon” olarak anıldığı dönemlerde: Fenerbahçe semtinin ünlü bahçelerinin yerinde: Erion isimli büyük bir mezarlık varmış. Bu mezarlığın varlığı, bu bölgede yapılan inşaatların temel kazılarından çıkan insan kemiklerinden anlaşılmaktadır. Daha yakın geçmişe geldiğimizde ise, karşımıza, bir deniz feneri ve futbol çıkmaktadır. Bizans döneminde, burada yükselen bir kule üzerinde ateş yakılarak, uzaklardaki gemilere yol gösterilirmiş. Kanuni Sultan Süleyman döneminde ise, bahçelerin, bostanların ve saray ve köşklerin bulunduğu bu minik yarımadaya daha güzel bir fener kulesi yaptırılır. Ardından semt ve bölge “Bağçe-i Fener” ve daha sonraları ise Fener Bahçesi olarak adlandırılır.

Yine aynı dönemde, buradaki muhteşem yapılar arasında “Şadırvan” ve “Derya Köşkleri” özellikle güzellikleriyle dillere destan olur.

İstanbul’un düşman işgali altında bulunduğu 1919-1922 yılları arasında, bu semtin yakınlarındaki sporcu gençler bir futbol takımı kurarlar. Bu futbol takımı, İngiliz işgal ordusunun futbol takımı ile çeşitli kereler maçlar yapar. Bu maçlar: ulusal karşılaşmalara dönüşür ve çoğu kez, sarı lacivert formalı oyuncular galip gelirler.

 

Fenerbahçe Feneri

Yukarıda sözünü ettiğim gibi, Fenerbahçe burnunda bulunan fenerin geçmişi Bizans dönemine kadar gitmektedir. Burada: Hera ve İreas olarak isimlendirilen kayalıklara yakın yerde, tanrıça Hera’ya adanmış bir tapınak bulunuyormuş. Bu kayalıkların üzerinde ise, bir ateş kulesi varmış.

Fener binası: 1562 yılında Kanuni Sultan Süleyman tarafından ahşap malzemeden yaptırılmıştır. Kanuni Sultan Süleyman’ın bu fenerin inşa edilmesiyle ilgili Üsküdar Kadısına verdiği ferman, halen Topkapı Sarayı arşivinde muhafaza edilmektedir.

Fenerin bir parçası olan “Süs Düdük Binası” ise, 1932 yılında yaptırılmıştır.

Osmanlı döneminde yaptırılan ilk olma özelliğini taşıyan fener: Şile feneri, Anadolu feneri ya da Rumeli feneri gibi heybetli kayalıklara konuşlandırılmamıştır. Bu yüzden diğer fenerlere nazaran çok görkemli sayılmaz. Ancak Osmanlı devletinin inşa ettiği ilk fener olarak önem kazanır.

Zeminden 21 metre yükseklikteki yuvarlak kulesinin üzerinde, iki ayrı kat halinde çevresi parmaklıklı gezinti yeri vardır. Kulenin dibinde ise, fenere ait depo ve lojman olarak kullanılan tek katlı bina bulunur.

Mercek yapısı: sabit kristaldir ve fenerin ışığı: 15 deniz mili kadar uzaklığa gitmektedir. Mercek yapısı, sabit kristaldir.

Fenerle ilgili ilginç bir hikayeden söz etmek istiyorum “İngiliz işgali sırasında, fener kulesine çıkmak isteyen İngiliz askerleri, Fenerci Mediha ve kızları tarafından sopalarla kovalanmıştır. “

Bir diğer hikaye: “Fenerin kristali, II. Dünya savaşı sırasında, bir perdeyle karartılmış ve bu yüzden birçok gemi yolunu şaşırarak zor anlar yaşamıştır.”

Yine bir başka hikaye: “1707 yılında, Sultan III. Ahmet’in kubbe veziri olan Seyyid Firari Hasan Paşa: Fenerbahçe fenerinin fenerci odasında, fenere çıkan kapının dibinde boğdurulmuş ve başı kesilerek vücudu buradan denize atılmıştır. Kesik baş, önce saraya götürülmüş ve sonra da Sarayburnun’dan denize atılmıştır.

Günümüzdeki fener binası, 1837 yılında Sultan II. Mahmut zamanında yenilenmiştir.

bağdat caddesi.1

Bağdat Caddesi

İstanbul’un en ünlü caddelerinden birisidir. Cadde Kızıltoprak’dan başlar ve Cevizli’ye kadar uzanır.

Cadde geçmişte, Bizans döneminde: şehri Anadolu’ya bağlayan yol olarak ticaret kervanları ve ordular tarafından kullanılırmış.

Osmanlı yönetiminde ise, Anadolu’ya doğru yapılacak sefer hazırlıkları da Haydarpaşa çayırında toplanılması ve hazırlıkların yapılması ve ardından buradan geçilerek yola çıkılmasıyla olurmuş.

Bağdat caddesinin ismi, Sultan IV. Murat zamanında verilmiştir. Bağdaş şehrinin alınması için, Bağdat seferi düzenlenir ve Osmanlı bu seferden zaferle döndükten sonra, sefere giderken kullanılan bu yola “Bağdat” ismi verilir. Yine o dönemde cadde üzerinde çeşmeler ve namazgahlar bulunuyordu.

Sultan II. Abdülhamit döneminde, Padişahın sarayına yakın oturmak isteyen paşalar ve diğer devlet erkanı ile zengin tüccarlar, Kadıköy’de arazi satın alarak konaklar ve köşkler yaptırırlar.

Cadde: 1934 yılında Kızıltoprak’dan başlayarak Pendik’e kadar uzanan bölümde “Bağdat caddesi” ismini almıştır. Cadde, I. Dünya savaşı öncesinde arnavut kaldırımı taşlarla döşeliyken, arabaların daha rahat hareket edebilmesi için daha sonraları asfalt dökülmüştür.

Gelelim günümüze, günümüzde Türkiye ve dünyanın birçok tanınmış markalarının, Bağdat caddesinde mutlaka bir mağazası bulunmaktadır. Kiraları ise oldukça yüksektir. Trafik, Bostancı’dan Kadıköy’e kadar tek yönlü akar. Sonra bariyerlerin ayırdığı çift yönlü yol olur.

 

İstasyon Binası

Burası 1872 yılında Avusturyalılar tarafından inşa edilen ve 1936 yılına kadar varlığını sürdüren ilginç mimari yapılardandır. Günümüzde sadece fotoğrafları görülen iki katlı güzel yapı, daha sonraları yıkılarak ortadan kaldırılmıştır.

belvü gazinosu.1

Belvü Otel-Gazinosu

Zühtü Paşa Mahallesi, Fener Kalamış caddesindedir.

Belvü sözcüğü, Fransızca da güzel manzara anlamına gelir. Bu yüzden, İstanbul şehrinde birçok güzel manzaralı yere “Belvü” ismi kullanılmıştır. Hatta bunlar arasında gazino olanlar bile birkaç tanedir. Harbiye, Emirgan ve Fenerbahçe’de farklı zamanlarda faaliyet göstermiş Belvü gazinoları vardır. Ama bunlardan Fenerbahçe’deki tarihi Belvü Otelinin gazinosu en ünlüsüdür. Belvü gazinosu: 1900’lerin başlarında “Ralli” soyisimli levanten bir aile tarafından yaptırılan avcılık kulübünün, mütareke yıllarında “Hristo” isimli bir rum tarafından gazinoya çevrilmesiyle oluşmuştur. Cumhuriyet döneminde, 1960’lı yıllara kadar her türlü eğlence ve toplantı burada yapılmıştır. Hatta: o dönemin divası “Deniz kızı Eftelya” burada sahneye çıktığında, Kalamış koyu onu dinlemeye gelenlerin kayıklarıyla dolarmış. Atatürk, 1927 yılında ilk İstanbul gezisinde, Belvü gazinosuna gidip, eskiden beri tanıyıp sevdiği “Eftelya” yı dinlemiştir.

Günümüzde de yaşayan Belvü Gazinosu: lüks bir eğlence kompleksine dönüşmüştür. Burada: Deniz Balık Restoran, Belvü Ocakbaşı Et Mangal Restoran ve Jardin Bistro olarak hizmet verilmektedir.

 

KALAMIŞ

Kalamış koyunun tarihi geçmişi: antik Halkedon tarihine paralel olarak MÖ. 7’nci yüzyıla kadar gider.

Bizans’ın altın çağının yaşandığı dönemlerde: İmparator Justinianus eşi Theodora için, burada “Hieria” isimli yazlık bir saray yaptırır.

Bu saray: eski Fenerbahçe plajının bulunduğu yerdeymiş ve İmparatoriçe buradan denize girermiş. Sarayın hemen yanında ise, bir kilise yaptırılmış ve Meryem Ana’ya adanan kilisenin ismi “Theotokos” yani “Tanrının Anası” imiş.

Kalamış koyu: uzun yıllar boyunca, ince kumu, ılıman suyu ve temizliğiyle geçmişin İstanbul kıyılarından en önemlilerinden birisi olmuştur.

Evliya Çelebi: Seyahatnamesinde Kalamış koyu hakkında “buranın güzelliğini, beyazlığını, denizini över, burada serinlemek için suya giren ademleri, deniz melaikelerine yani deniz kızlarına benzetir”

Sonraki dönemlerde: Bağdat caddesi ve deniz kıyısı arasında kalan diğer bütün semtler gibi, buraya da vapurların yanaşması için bir iskele ve demiryolu yapılır ve ardından Kalamış şehrin seçkin sayfiye yerlerinden biri haline dönüşür. Elit ve varlıklı Osmanlı aileleri buraya yazlık köşkler ve konaklar yaptırırlar.

Yaz aylarında Aşot Efendinin işletmesini yaptığı deniz banyoları, yıllarca dolup taşar.

jean botter köşkü.1

Jean Botter Köşkü

Kalamış caddesine cepheli, dört köşk inşa edilmiş olup, bunlardan sadece 2 tanesi günümüze ulaşmıştır. Diğer köşklerin yerine apartmanlar yapılmıştır. Bu 4 köşkün yapılış tarihi belli değildir. Yapının mimarı ise Raimondo D’Aranco’dur.

Sultan II. Abdülhamit’in terziliğini yapan Jean Botter kendisi ve kızları için bu 4 yapıyı yaptırmıştır. Binalardan bir tanesi kagir ve 3 tanesi ahşap köşklerdir. Bu köşkler, her biri ayrı tarzda olan dört sayfiye köşküdür. Günümüze ulaşan köşkler Jean Botter ve kızı Louisa için yapılan köşklerdir. Botter’in diğer kızları Marie ve Josephine için yapılan köşkler yıkılıp apartman yapılmıştır.

Jean Botter köşkü ilk yapılan köşktür. Aynı zamanda en büyük olanıdır. Köşkün giriş katı kagirdir. Bu kürsü katı üzerindeki 3 kat ahşaptır. Bütün köşkte, beyaz renk hakimdir. Bütün köşklerin giriş katı salon ve yaşam bölümleridir. Üst katlar ise, yatak odası katlarıdır. Giriş katının tamamı bir varenda ile çevrilidir. Buranın muhteşem bir İstanbul manzarası bulunur. Yapının önündeki giriş kapısının en üst katı, üçgen bir çatı alınlığı olan bir konsol mekanıdır. Burası, köşkün bir çeşit cihanmümasıdır. Bu kısmın üçgen alınlığında bir genç kız başının çiçeklerde süslendiğini gösteren kabartmalar bulunur. Köşkün bahçesinde mitolojik tanrılara mahsus heykeller bulunmaktadır.

Jean Botter köşkünün yanında, kızı Loisa’nın köşkü bulunur. Kızı Louise: Sezar Geoffreyd ile evliydi. Bu yapıda, kagir kürsü katı üzerine 3 ahşap katlıdır. Botter köşkü gibi kaloriferlidir. Yapının sekizgen bir kulesi bulunur. Kız kardeşi Louisa’nın köşkünün yanında pembe kagir bir köşk vardır. Bu köşk Josephine aitti. Josephine ise bu yapıyı 1929 yılında satarak İngiltere’ye yerleşti. Bu ev daha sonra çok defa el değiştirdi. 1981 yılında bir gecede yandı. Yerine apartman inşa edildi. Bu köşkün bahçesinde bir köpek ve çocuk heykeli bulunmaktaydı. Bu köşkün sahipleri arasında Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Hamdullah Suphi Tanrıöver ve Dahiliye Vekali Şükrü Kaya vardı.

Dördüncü köşk ise, Marie Botter’e aitti. Kagir bir kürsü katı üzerine 3 kat ahşap bir yapıydı. Köşkün kapı ve pencerelerinde kurt başı arması bulunuyordu. Köşkün çok şık bir kulesi vardı. Marie Botter, İngiliz Smith Lte ile evliydi. Hatta köşkün arkasında bir de bir tenis kortu bulunuyordu. Bu yapının da bahçesinde insan boyunda mitolojik heykeller vardı. Bu köşkte sebepsiz yere yıkılıp yerine apartman yapıldı.

 

Arap Paşa Köşkü-Cavit Paşa köşkü

Kalamış Fener caddesindedir.

Denize nazır, 4 katlı, büyük, görkemli beyaz köşkü Arap Paşa diye bilinen Züheyrzade Ahmet Paşa yaptırmıştır.

Aslen Basralı olan paşa: Mirimiran rütbesiyle Şurayı Devlet azalığına yükselmiştir. Arap Paşa; ayrıca Kalamış’daki köşkün önündeki denizin içine doğru, taştan bir yol yaptırarak, en ucuna tek katlı camlı bir oda inşa ettirmiştir. Paşa, burada kahvesini ve çayını içer, denizi seyrederdi. 4 katlı, 16 odalı köşkün ilk katı kagirdi. Mutfak, odunluk, çamaşırlık bu kattadır. Bundan sonraki katlarda büyük salonlar bulunuyordu. Kapılar ve pencereler ceviz ağacından yapılarak, üzerleri oymalarla süslenmişti. Tavanlar da aynı şekilde oymalı motiflerle bezenmişti. Bu muhteşem konağı yabancı bir mimarın yaptığı söylenirdi.

Evet, her ne kadar köşk, Züheyrzade Ahmet Paşa tarafından yaptırılmış olsa da bu muhteşem yapı “Cavit Paşa Köşkü” olarak tanınır. Cavit Paşa: iki kızından birini Fuat Köprülü, diğerini Albay Cemal Bey ile evlendirmiştir. Cemal Bey, son halife Mecid Efendi’nin yaveri olup, Osmanlı halifesini yurt dışına çıkarılırken, Ankara’nın emri ile Mecid Efendi’yi Edirne hududuna kadar götürmüştür.

Celal Bey: Züheyrzade Ahmet Paşa’nın köşkünü satın aldı. O yıllarda Acıbadem’de oturan kayınpederi Cavit Paşa, gelip konağı görmüş, çok beğenerek damadından almış, Cemal Bey’de selamlıkta oturmaya başlamıştır. Cavit paşa’dan sonra gerek Cemal Bey, gerekse Fuat Köprülü aileleri konakta yaşıyorlardı. Atatürk’ün Yalova’da oturduğu bir gün köşke gelen haberle Cemal Bey, Yalova’ya çağırılır. Bu ani çağırılış, köşkte bir endişe uyandırır ve sonuç çok başka çıkar. Atatürk, Cemal Bey’i, mebus yapmıştır. Cemal Bey ailesi, bundan sonraki yıllarını Ankara’da geçirmeye, Fuat Köprülü’nün eşi ise Cavit Paşa Konağında kalmaya başladı. 1945 yılının kış ayında elektrik kontağından çıkan yangınla, muhteşem konak birkaç saat içinde yanıverdi. Kalamış-Fener caddesinin simgesi olan bu eşsiz konak yok olmuş ve yerinde günlerce dumanları tüten, kapkara bir enkaz kalmıştı. Birkaç yıl sonra konağın yanmayan kagir birinci katı üzerine tek katlı bir inşaat yapıldı ve Cemal Bey’in oğlu Prof. Turan Esener bu evde evlendi. Ancak takip eden süreçte, o muhteşem köşkün yerinde de apartmanlar yükseldi.

 

Haldun Taner Evi

Feneryolundadır.

Usta yazan Haldun Taner’in Feneryolu’ndaki evinin müze olarak kullanılması planlanmaktadır. Kadıköy Belediyesi: Gazete Kadıköy’e, ev sahipliği yapan 110 yıllık tarihi binayı “Haldun Taner Müzesi” haline getirecektir. Evin bulunduğu yer: yani Faruk Ayanoğlu caddesini takip eden demiryolunun sağ tarafındaki dikdörtgen şeklindeki büyük bahçeye “Deli Fuad paşa Bahçesi” deniyordu. Deli Fuat Paşa, bu araziyi 1900 yılında satın alarak, burada çeşitli inşaatlar yaptırdı. Üzeri demir parmaklıklı yüksek duvarlarla çevrili, Fuat Paşa bahçesinin birisi Gazete Kadıköy’ün hazırlandığı binanın hemen önünde, diğeri de Fuat Paşa caddesinde, üçüncüsü de Fener-Kalamış caddesinde olmak üzere çift kanatlı demir kapıları vardı. Deli Fuat Paşa’nın 1900 yılında satın aldığı kapının hemen yanında bulunan iki katlı, üstü teraslı binada, ilk zamanlar askerler sonraları bekçiler oturur ve köşkün emniyeti sağlanırdı. İşgal yıllarında Gazete Kadıköy’ün binasına bir süre İngilizler’in de yerleştiği görüldü. Cumhuriyetin ilanından sonra ise, Fuat Paşa ailesi bir daha Feneryolu’na gelmedi. Elde kalan binalar temizlenip, kiraya verildi. Kapılar zincirlenip, üzerine kocaman kilitler asıldı. Böylece Fuat Paşa Bahçesi, kendi kaderine terk edildi.

 

Kilercibaşı Köşkü

Feneryolundadır.

Sultan Abdülhamit’in kilercibaşısı Osman Bey’e aittir. Kilercibaşı Osman Bey: yazları bu köşkte oturur, kışları ise Ortaköy’deki konağında geçirirdi. 12 odalı köşkün iki tarafındaki havagazı fenerleri, her gece yakılarak, oldukça tenha ve karanlık olan sokak aydınlatılırdı. 20  dönümden fazla olan bahçenin arka sınırı Gazi Ahmet Muhtar Paşa’nın bahçe duvarında biterdi. Köşk, Osman Bey’in 1907 yılında ölümünden sonra, 1928 yılında Bedros efendiye satıldı. Bu köşke kızı ile yerleşen Bedros efendi, köşkü tamir ettirdi. Bedros efendinin ölümünden sonra kızı Zaruhi, Stephin Malli ile evlenerek burada yaşamaya devam etti. Bu çiftin ölümünden sonra da köşk satıldı. Restore edilen köşk, bir dönem “Gönülçelen” televizyon dizisine ev sahipliği yaptı.

 

göztepe parkı.0

GÖZTEPE

Göztepe semtinin ismi: Merdivenköy Şahkulu dergahının posnişi olan “Gözcü Baba” nın türbesinin bulunduğu tepeden almıştır.

Osmanlının kuruluş yıllarında, Orhan Bey Bursa’yı fetih ettikten sonra: 1329 yılında Bizans imparatoru Pabolokos ve Orhan Bey komutasındaki ordalar: Palekonon yani günümüzdeki Maltepe yakınlarında karşılaşırlar ve Orhan Bey, Bizanslıları yener ve kaçan Bizans ordusunu, günümüzde Göztepe olarak bilinen yere kadar takip eder. Buradaki barış görüşmeleri; Bizans imparatoru Andronikos’un av köşkünde yapılır. Orhan Bey, barış şartı olarak bu köşkü ister ve köşkü alınca, burayı “Merdivenköy Dergahı” olarak bir ahi dergahına dönüştürür.

Çelebi Sultan Mehmet zamanında tekkenin Ahi Baba şeyhlerine: Bizans’ı gözetleme görevi verilmiştir. O dönemden sonra Ahi Baba Şeyhlerine “Gözcü baba” denmeye başlanmıştır.

Yakın zamana kadar, buradaki taş binada, tekkenin şeyhleri oturmuştur. Son sahibi Hasan Tahsin Baba’dır. Şu anda “Şahkulu Sultan Dergahı” olarak, daha çok Alevi Cemaatinin ve Kültürünün yaşatıldığı merkezlerden biridir.

Dergahın doğusunda kurulan namazgah “Gözcü Tepesi” ismini almıştır. Devamında, Ankara savaşında Yıldırım Beyazıt, Timur’a yenilince, Bizanslılar bu fırsatı kaçırmamış ve bölgedeki ve buradaki Türklere saldırmışlar, bir kısmını katletmişler ve kalanlarını ise Tekirdağ’a sürmüşler, Merdivenköy dergahını yıkmışlardır. Bu esnada “Gözcü Baba” şehit edilir ve mezarı: yukarıdaki namazgahtadır. “Mah Baba” da öldürülür ve mezarı: aşağıdaki ayazmanın yanındadır. Kaçan babalardan “Erne Baba” Erenköyünde şehit edilir. “Kartal Baba” ise Kartal’da şehit edilir.

göztepe parkı.1   göztepe parkı.5   göztepe parkı.4   göztepe parkı.3

göztepe parkı.2

Göztepe 60. Yıl Parkı

Parkın bulunduğu alan: yıllar önce bir kadın tarafından, yeşil alan olarak kalmak koşuluyla, İstanbul belediyesine bağışlanmıştır. Ancak park uzun süre atıl olarak kalmıştır.

2013 yılında hizmete açılmıştır. Yazıya başlamadan önce, bu parka neden “60’ncı Yıl Parkı” isminin verildiği konusunda, tüm araştırmalarına rağmen bir sonuç elde edemedim, bilen lütfen yorum bıraksın.

Parkın güney bölümü yani sahil yolu tarafı, lale yani renk bahçesi olarak tasarlandı. Kuzey yani Bağdat caddesi tarafı ise Karadeniz yöresine ait şimşir bitkisi kullanılarak ve budama ile simetrik şekiller verilerek barok bahçe tarzında düzenlendi. Avrupa kültüründe çok sık rastlanan ancak Türk kültüründe bu güne kadar hiç denenmemiş “barok bahçe tarzı” ilk kez burada uygulandı.

Bu bahçenin ortasında bir havuz ve çevresinde oturma yerleri bulunuyor. Parkın güney tarafında ise, çok büyük bir gül bahçesi oluşturuldu. Özellikle çocuk oyun alanları buraya yoğun olarak çocukların ilgisini çekiyor. Benim için bu park alanının en özel yeri: Kadıköy yöresinde ilkçağda kurulan “Kalkhedon” şehrinden kalma sütun ve başlıkların, burada çiçeklerin arasında sergilenmesidir. Tarih meraklıları bunları görmelidir. Son bir not: burası mezbelelik bir alan iken, buraya cami yapılacağının ilan edilmesi üzerine, uzun süre yörede yaşayanlar tarafından çeşitli protesto gösterilerine sahne oldu. Bunun ardından, park alanı yeni yatırımlar yapılarak “Tematik Park”a dönüştürüldü. Günümüzde park: ligustrum ağacına form verilerek yapılan semazenleri, çeşitli renklerde balıkların yaşadığı özel tasarım akvaryumları, lale ve gül bahçeleri, tik ağacından oyun teknesi ve 1200 metrekarelik kendi kendini temizleyen doğal göletiyle dikkati çekiyor. Tik ağacından yapılmış oyun teknesi: özel bir çalışmadır, ahşap ustaları tarafından geliştirilmiş ve çocukların rahat oyun oynayabilecekleri görsel özellikleri de olan özel tasarım bir teknedir. Tamamen dış mekana dayanıklı malzemelerden yapılmıştır. Emirgan korusundakinden daha büyük olan bu parkın içindeki doğal biyolojik gölette ise: su bitkileri ve renkli balıklar bulunuyor, göletteki suyun altında bulunan filtre sisteminin içinde canlı bakterilerin bulunduğu, canlı bakterilerin sudaki mikroorganizmaları, kirlilikleri yiyerek temizledikleri belirtiliyor.

göztepe hastanesi.1

Göztepe Eğitim ve Araştırma Hastanesi

Hastane 9 katlı ana blok ve personel lojmanları, İntaniye ve çocuk yuvalarıyla birlikte 5 yan bloktan oluşmaktadır ve 1972 yılında tamamlanarak hizmete açılmıştır. 1982 yılında Eğitim ve Araştırma Hastanesi statüsüne geçilmiştir. 1997 yılında, Merdivenköy bölgesinde 5 yıldız konforundaki 8 bloklu Özel tip poliklinikler hizmete açılmıştır.

bostancı.lunapark.1

BOSTANCI

Burası hakkında: Bizans öncesine ait herhangi bir yerleşim bilgisi bulunmamaktadır. Bizans döneminde ise, yörenin isminin “Poleatikon” olduğu bilinmektedir. Bizans imparatorları, Anadolu içlerine sefer düzenlendiğinde, dönüşlerinde şehir başkanı tarafından, burada karşılanırmış. Bu yüzden burada küçük te olsa bir saray veya köşk bulunduğu tahmin edilmektedir.

Günümüzde İstasyonun bulunduğu yere yakın bir Bizans kilisesine ait sütun gövdesi bulunuyordu. Poleatikon yerleşimindeki limanın son kalıntıları ise, 1990 yılında sahil yolunun yapımı ve kıyının doldurulması sırasında yok edilmiştir.

Osmanlı döneminde, İstanbul şehrini Anadolu’ya bağlayan ana yol buradan geçiyordu. Bu yolun bir bölümü sonradan “Bağdat caddesi” olarak isimlendirilmiştir. Şehrin doğu sınırını teşkil eden bu bölgede: bir “Bostancı Derbendi” yani “Karakolu” kurulmuş ve İstanbul şehrine giriş ve çıkışlar, burada bostancılar tarafından kontrol altına alınmıştır. Semtin isminin bu yüzden “Bostancı” olduğu bilinmektedir.

Osmanlı döneminde, yörede yerleşim bulunmaz. Ancak 19’ncu yüzyıl sonlarında Bağdat demiryolunun buradan geçmesiyle yöre yerleşime açılmıştır. I. Dünya savaşı sırasında, Cihangir yangınında evleri yanan aileler de buraya göç ettirilmiş ve burada evler ve köşkler yaptırılmıştır. 1930’lu yılların sonlarında, tramvay hattı buraya kadar uzatılmıştır.

Günümüzde ise, deniz otobüsü ve şehir hatları vapur iskeleleriyle, deniz taşımacılığında önemli noktalardan biridir. Bostancı’dan İstanbul’un herhangi bir yerine gitmek için yüzlerce farklı seçenek bulunmaktadır.

bostancı gösteri merkezi.0   bostancı gösteri merkezi.1   bostancı gösteri merkezi.2

BOSTANCI GÖSTERİ MERKEZİ

Minibüs yolu üzerinde, Bostancı Lunaparkının hemen yanındadır.

Anadolu Yakasının en büyük gösteri merkezi olan bu çadır mekan 1991 yılında açıldı. 3000 koltuk kapasitelidir. Ancak ilk yapıldığında yapılış amacı: Lunaparkın kış aylarında içeriye taşınması ve kapalı lunapark olarak kullanılmasıydı. İlk zamanlar bir dönem kapalı lunapark alanı olarak da kullanılmıştır. Yani, buraya girdiğinizde kendinizi bir sirk çadırında hissedebilirsiniz.

bostancı.lunapark.2

BOSTANCI LUNAPARK

Bostancı Gösteri Merkezinin hemen yanında olan bu park alanı yaklaşık 30 yıldır hizmet vermektedir. Luna park: 1983 yılında özel bir şirket tarafından kurulmuştur. Bünyesinde bulunan bütün oyuncaklar “İtalyan” yapımıdır. Her yaşa hitap eden bir çok oyuncağı içerisinde bulunduran parkta: atlıkarınca, zincir, uçak, çarpışan araba, ahtapot, korku tüneli, star fire, gondol ve çocuk treni ile keyifli zaman geçirmek mümkündür.

bostancı.köprü.1

BOSTANCIBAŞI DERBENDİ KÖPRÜSÜ

Çamaşırcı deresi üstünde, kervan ve sefer yollarının geçişini sağlamak üzere yapılmıştır. 19’ncu yüzyılın ortalarına kadar Anadolu’dan İstanbul’a gelenler, incelemeden geçirilir ve şehre girecek olanlarda “mürur tezkiresi” aranırdı. Böyle kontrol merkezleri: Küçükçekmece köprüsü ile Göksu deresinin başında da vardı.

Bostancıbaşı Köprüsünün yanına: bir karakolhane ve bir çeşme ve namazgah yapılmış ve bunları gölgelemesi için sonradan her biri birer ulu ağaç olan fidanlar dikilmiştir. Çeşmenin kitabesinde köprünün adı “Cisr-i Derbent” olarak geçmektedir. Eski Şam-Bağdat yolu üzerinde, önemli bir menzil yeri olan Bostancıbaşı Köprüsü’nün çevresi de sefer sırasında ikmal malzemesinin toplandığı bir yerdi.

1730 yılına tarihlenen bir belge, köprübaşındaki araziden nelerin ve ne miktarda toplandığını gösterir.

1121 yılında, şiddetli bir fırtınada, yağan yağmur ve dolu sonucu taşan dere, köprünün yıkılmasına sebep olur. Sonra Sadrazamlığa yükselen Bostancı Hacı Halil Ağa, yeniden ve daha güzel bir köprü yaptırır.

Küçüklüğüne rağmen, güzel yapısıyla dikkat çeken Bostancıbaşı Köprüsü: bazı yabancı gezginlerin yazılarında Roma köprüsü olarak bildirilir. Ancak köprünün temelinden itibaren bir Türk eseri olduğu, mimarisinden açıkça görülmektedir. Mimari bakımından tam bir Türk klasik devri üslubunda bir yapıdır. Ortasında kitabe köşkü bulunmakla birlikte, kitabesi yoktur. Kitabenin çok önceleri, bilinmeyen bir sebepten yerinden çıkarıldığı veya düşüp kaybolduğu sanılmaktadır.

Köprünün uzunluğu 37.5 metre, genişliği 6 metredir. Köprünün orta göz açıklığı 6.40 metredir. Yan gözlerinin açıklığı 4 metredir. Bunların her üçü de sivri kemerlidir. Orta gözün iki yanında mahmuzlar vardır. Tamamen kesme taştan yapılan üç gözlü köprünün ortası yüksektir ve bu kısmın menba tarafında mihrap biçiminde bir kitabe köşkü bulunur. Köşkün kitabe yeri boşluğunun üstü, son tamirde kötü bir biçimde yapılan tomurcuklu bir taçla süslenmiştir. İki başında, tepelerinde kavuk biçiminde birer topuz bulunan ikişerden dört baba vardır. Köprünün iki yanında, 50 cm yüksekliğinde taştan korkuluklar bulunur.

Evliya Çelebinin yazdıklarına göre: 1651 yılında köprü kanlı bir olaya tanık olmuştur. Melek Ahmet paşa’nın sadareti sırasında, Anadolu’da ayaklanan Celaliler: Kara Abdullah Paşa tarafından esir alınır ve İstanbul’a getirilirken, tam Bostancıbaşı Köprüsünün önünde, Sadrazamdan, ele geçirilen asilerin derhal idam edilmesi emri gelir. Fakat, Abdullah Paşa’nın adamları, asilerin canlarının bağışlanmasını rica ederler. Bunun üzerine, esirlerden bazıları, çevredeki bostanlar içine saklanırlar. Birçoğu ise kıyafetlerini değiştirerek serbest bırakılır. Fakat ayaklanmanın ele başlarından Dasnik Emirze ile Halife ve 40 kadar adamları, köprünün yanında idam edilerek, başları İstanbul’a götürülür, gövdeleri ise köprübaşına gömülür.

Ahşap karakol binasının: Sultan II. Mahmut döneminde, köprünün batı ucundaki birkaç ağacın altında ahşap olarak inşa edildiği düşünülüyor.

Köprü ise, motorlu kara taşıtlarının çoğalması ile tahrip olmaya başlamıştır. Kamyonların çarpması sonucu önce iki uçtaki babalar devrilmiş, arkasından 1970’lere doğru da yine bir kamyon tarafından kitabe köşkü ile yanındaki korkuluklar tamamen yıkılmıştır. Daha sonra korkuluklar ve kitabe köşkü, aslına tamamen uygun biçimde olmasa da yeniden yapılmıştır. Fakat bu değerli yapı: 1987 yılından itibaren de önce birkaç dükkana yer almak bahanesiyle, sonra da arazi kazanmak için yan gözleri tamamen kapatılıp önleri toprakla doldurularak adeta görünmez duruma sokulmuştur. Yani, tamamen yok olmadan, tarih meraklıları bu köprüyü ziyaret etmelidir.

Köprünün Kadıköy tarafındaki ucunda bulunan Bostancı Polis Merkezi olarak kullanılan eski Bostancıbaşı Derbendi 1980’li yıllarda yıkılıp ortadan kaldırılmıştır. Deniz tarafında bulunan namazgahın kıble taşı da yine arazi kazanmak için, 40 yıldır durduğu son yerinden sökülüp geriye alınmıştır. 1831-1932 tarihli uzun bir kitabesi olan eski çeşmenin yerine, Şam Kapı Kethüdası Şeref Efendi tarafından yaptırılan, yeni menzil çeşmesinin hayvanlara mahsus yalakları ortadan kaldırılmıştır. 1983 yılında burada büyük bir göbek yapılarak, çeşme ve namazgah taşı bunun ortasına konulmuştur. Ancak 1988 yazında, bunlar yeniden sökülmüş ve çeşme, yüzü denize dönük olarak göze hoş görünmeyen bir biçimde yerleştirilmiştir. 1938’den beri en azından 5-6 kere yeri değiştirilen namazgah taşı ise ilerideki bir ağacın dibine atılmıştır.

çatalçeşme.1    çatalçeşme.2

ÇATALÇEŞME

Bağdat caddesi kenarındadır. Çeşme, bulunduğu yöreye “Çatalçeşme” semti isminin verilmesine sebep olmuştur. Çeşme: 1550 yılında yapılmıştır. Banisinin tarihi şahsiyeti bilinmeyen İhsan Ağa’dır. Bu durum kitabesinden anlaşılmaktadır. İkinci bir kitabeye göre, çeşme 1766 yılında Hace Nerkerap Kalfa tarafından tamir ettirilmiştir.

Ancak, 1946-1947 yıllarında caddenin genişletilmesi sırasında, çeşme sökülerek geri yani günümüzdeki yerine alınmıştır. Günümüzde: Bağdat caddesinde, Suadiye ve Bostancı arasında, Cavit Paşa Köşkü önündeki kaldırımdadır. Suyu yoktur. Yer değiştirirken, ardında namazgah bırakılmıştır. Bu namazgah da, Bostancı’nın diğer namazgahı gibi yıkılıp yok edilmiştir. Çeşmeye gölgelik yapan asırlık ağaç ise, 1991 yılında kesilmiştir. Çeşme: üç yüzlü bir sokak çeşmesi olması nedeniyle çatal çeşme ismini almıştır. Klasik üslupla yapılmıştır. Kemer taşlarından, ayna taşlarına kadar asıl parçaları değiştirilmiştir.

bostancı camii.3   bostancı camii.1   bostancı camii.2

Bostancı Camii-Kuloğlu camii

Bostancı’da Vukala caddesindedir. Bostancı İstasyonu yakınındadır.

Mimar Ahmet Kemaleddin Bey tarafından Evkaf Nezareti tarafından 1911-1913 yılları arasında yaptırılmıştır. Bostancı Deresinin iki yanındaki geniş arazi üzerinde, avlusundaki okulla birlikte inşa edilmiştir. Okul kısmı, günümüzde “Halk Eğitim Merkezi” olarak kullanılmaktadır. Kubbesinin dört ağırlık kulesi, harimin kare planlı olduğunu işaret eder. Üst katı bayanlara ait olan caminin minaresi, tek şerefelidir. Bahçesinde şadırvan vardır.

bostancı.tren istasyonu.0   bostancı.tren istasyonu.1   bostancı.tren istasyonu.3

Bostancı tren istasyonu

Haydarpaşa’dan gelen demiryolu, Bostancı yöresinde iyice denize yaklaşır. Burada: Bağdat Demiryolu İdaresi tarafından bir istasyon yaptırılmıştır. Prusya mimarisi üslubunda olan Bostancı Tren İstasyonu: bölgenin en eski yapıları arasındadır. 1912-1913 yılları arasında yaptırılmıştır.

bostancı.iskele.1   bostancı.iskelesi.2    bostancı.iskele.3

Bostancı iskelesi

Günümüzde Bostancı vapur iskelesinin bulunduğu yerde, antik dönemde bir liman bulunduğu tahmin edilmektedir. Limanın girişini daraltan, uzunca bir taş iskelesinin ucunda: 1912-1913 yıllarında, bugünkü yığma kagir İskele inşa edilmiştir.

İskele: Adalar hattı vapurlarının başlangıç noktası olarak kıyının en önemli iskelelerinin başında geliyor.

İskele binası: yığma kagir olup üstünde de inşa edildiği yılların modasına uygun olarak, küçük bir kubbe bulunmaktadır. Bu değerlendirildiğinde iskelenin mimari stilinin mimar Vedat Tek’e ait olduğu düşünülmektedir. Tek katlı binanın küçük bir hol çevresinde, karşılıklı sıralanmış 4 odasından sağ koldaki ikinci odası bekleme salonu olarak, diğer üç odası ise personel odası olarak kullanılmaktadır. Binanın deniz cephesinde, üç gözlü kemer dizisinden oluşan yarı açık bir mekan bulunur. Ortadaki kemerin hizasında ise, çatıda yükseltilmiş ve konsollarla desteklenmiş bölüm üzerinde, kasnaklı bir kubbe bulunur. Bunun dışında, bina kırma çatı ile örtülüdür. Binanın iç kapılarında ve dış cephede, pencerelerde profilli Bursa kemerleri kullanılmıştır. Hem iç mekandaki alçı tavan bezemeleri ve hem de sütun başlıkları, kemer aralarındaki çini panolar ve bitişlerinde kabaralar bulunan saçak payandalarıyla bina, yapıldığı dönemin milli mimari anlayışının tüm özelliklerini yansıtır.

İskele: 1978 yılında onarılmış ve 2006 yılında bir kez daha elden geçirilmiştir. Bu onarımlarda bazı kısımlardaki çiniler, badana ile kapatılmıştır.

İskelenin sağlı-sollu iki yanaşma yeri vardır. İskelenin sudan yüksekliği 1.5 metre ve iskelenin önündeki derinlik 4 metredir.

Kadıköy-Kartal Metrosuna, otobüs seferlerine, deniz otobüsüne yakınlığıyla merkezi konumda olan Bostancı Vapur İskelesi, yoğun olarak kullanılmaktadır. Eminönü ve Adalar seferleri, Bostancı Vapur iskelesinden yapılmaktadır.

caddebostan.1

CADDE BOSTAN

Osmanlı döneminde, Bostancı-Göztepe arasındaki bölgeye suçlular yerleştiriliyordu. Bu yüzden, bu bölgeye “Cadı Bostan” ismi verilmişti. Ardından, bu bölge suçlulardan temizlendikten sonra “Caddebostan” olarak isimlendirildi.

Günümüzde bu bölge: Bağdat caddesi ve Caddebostan kültür merkezi gibi tesislere ev sahipliği yapması nedeniyle gözde semtlerden biridir. Ayrıca yine burada birçok ünlü markanın alışveriş mekanları görülür.

caddebostan.gösteri merkezi.1

Caddebostan Kültür Merkezi-CKM

Bağdat caddesi, Haldun Taner Sokaktadır. Merkezde iki salon bulunuyor. Büyük salon 655 ve küçük salon 126 seyirci kapasitelidir. Burada: tiyatro oyunları, caz ve klasik konserleri, sinema gösterileri, ulusal ve uluslar arası sanatçıların sergileri ve panelleri düzenleniyor. Kültür merkezi bünyesinde, salonlar yanında ayrıca: 8 sinema salonu, kitapevi, restoran, spor salonu, butik sanat kütüphanesi, sanat galerisi bulunuyor. Burayı yılda 1 milyon kişinin ziyaret ettiği söyleniyor.

 

Caddebostan Plajları

Caddebostan sahilinde, toplam 900 metre uzunluğunda 3 plaj vardır. Plajlarda şemsiye, şezlong, soyunma kabini, duş alanları ve cankurtaran kuleleri vardır. Büyük plaj, sahil yürüyüş yolunda Büyük Kulübün hemen altındadır.

 

İstanbul Ortaköy

2.560 kişi okudu!

 

ortakoy-genel-3

Ortaköy: Boğaziçi’nin Avrupa yakasında, Beşiktaş ilçesine bağlı bir semttir. Sahile açılan vadi boyunca, yamaçlara kurulmuştur. Ortaköy’ün antik çağlardaki adı “Arkheion” dur.

Bizans döneminde burada; Bizans imparatoru Basileios tarafından yaptırılmış; “Aya Fokas” denen bir kilise varmış ve yörenin ismi: 16 yüzyıla kadar bu azizin adıyla anılmıştır. Burada, günümüzdeki modern Rum kilisesi de aynı isimle anılmaktadır. Ancak Bizans döneminde yapıldığı belirtilen Aya Fokas manastırı bulunamamıştır. Zaten semtin büyük bölümünü de bu manastır kaplamaktaymış.

Buradaki balıkçı köyü, bazı kaynaklarda “Klidon” ismiyle de geçmiştir. Bu köyde: birçok manastır bulunduğundan söz edilmektedir. Bunlardan en dikkat çekeni: Arsaberu Manastırıdır. 9 yüzyılda Ermeni asıllı Ortodoks Patriği İoannes Grammatikos’un muhteşem sarayı olarak kullanılan yapı: (bu saray nedeniyle semtin ismi bir süre Arsebera diye de anılmıştır) gizli ayinler ve ahlaka aykırı eğlenceler yapıldığının duyulması üzerine, Bizans imparatoru Basileios tarafından satın alınmış ve 150 rahiplik bir manastır haline getirilmiştir. Bu manastırın varlığı, Bizans’ın son yıllarına kadar devam etmiştir.

Türklerin Ortaköy’e yerleşmesi Kanuni Sultan Süleyman dönemindedir. Sultan III. Ahmet döneminde, başdefterdar İbrahim Paşa: Klidyon burnuna bir yalı ve yanına da Kethüdası Mehmet Ağa bir cami yaptırır. Bundan sonra burnun adı “Defterdarburnu” olarak anılır ve uzun süre bu isimle anılır.

Evliya Çelebi anılarında 17’nci yüzyılda birlikte yaşayan Yahudi, Rum ve Müslüman topluluklardan söz etmektedir. Ünlü Seyyahın söylediğine göre: Ortaköy, meyhaneleriyle o dönemlerde eğlencenin merkeziymiş. Kıyıda yaptırılan yalılar: Sultan Abdülaziz döneminde, 1871 yılında Çırağan Sarayının yaptırılması sırasında yıktırılmıştır.

ortakoy-genel-1   ortakoy-genel-2

Günümüzde: Ortaköy, Boğaziçi köprüsünün Avrupa ayağındaki konumuyla ve gerek semtin sembolü olan camisi ve gerekse kilise ve sinagog yapılarıyla önem kazanmaktadır. Ayrıca: semtin güzel çarşısı ve canlı atmosferi ve eğlence mekanları: burayı İstanbul şehrinin gözde semtlerinden biri haline getirmiştir. Burada: gözde gece mekanları, güzel cafe ve restoranlar ile barlar bulunur. İskele meydanı ve kumpir dükkanları, insanları buraya çeker. Ancak, gece hayatının ortasında olduğundan özellikle yaz akşamları ünlü gece kulüplerinin önündeki Boğaz yolunda dayanılmaz sıkışık trafiği ile dikkat çeker.

Ama Ortaköy yöresine giderseniz: özellikle Ortaköy Çarşısını gezmelisiniz. Burada: çeşitli objeler ve el sanatları, ikinci el eşyalar, takılar, şapkalar, posterler ve kitaplar gibi birçok şeyi bulup satın almak mümkündür. Ayrıca: elbette Ortaköy denildiğinde ilk akla gelen “kumpir” dir. Lezzetli kumpirlerden tatmayı unutmayınız.

damat-ibrahim-pasa-cesmesi-1

DAMAT İBRAHİM PAŞA ÇEŞMESİ

Meydanda, ahşap evlerle aynı kaderi paylaşıp kalabalığın arasında kaybolan bir de çeşme vardır. Çeşme Sultan III. Ahmet’in damadı ve sadrazam Damat İbrahim Paşa tarafından 1723 yılında yaptırılmıştır. Lale devrinin meşhur sadrazamı, Damat İbrahim Paşa 1730 yılında çıkan Patrona Halil isyanı sırasında öldürülmüştür.

Büyük bir haznenin önünde, denize bakan dar cephesinin tamamı mermer kaplı olan bu çeşmenin cephesi oldukça gösterişlidir. Dikey olarak dikdörtgen formundadır. Ortada kalan ana bölüm: lüle, aynataşı, kitabe ve tekne ile testi koyma setlerinden meydana gelmiştir. Bunun iki yanındaki dar bölümlerde ise, suluklar bulunur. İki servi ve bir rozetle bezenmiş olan aynataşının içinde bulunduğu niş, istiridye kabuğu şeklinde taçlanmıştır. Bunun üzerinde kitabe panosu vardır. Sahilde, ahşap temeller üzerine oturtulan çeşme, zamanla dolgu ve zemin oturması nedeniyle çöker ve toprak seviyesinin altında kalır. Üzerindeki kitabe “Şakir Ahmet Paşa” ya ait, beş kıtalık bir manzumedir.

1990’lı yıllarda yapılan Ortaköy meydanı düzenlemesinde çeşme bulunduğu yerden kaldırılarak, caminin karşısına taşınmış, toprak altında kalan su teknesi ve musluk çevresindeki selvi motifli taşı da, çeşmeye yerleştirilmiştir.

ortakoy-camisi-00   ortakoy-camisi-0    ortakoy-camisi-2    ortakoy-camisi-000

ortakoy-camisi-4      ortakoy-camisi-ici-4    ortakoy-camisi-minare-1  

ortakoy-camisi-1   ortakoy-camisi-ici-1   07

BÜYÜK MECİDİYE CAMİSİ-ORTAKÖY CAMİSİ

Burada bu cami yapılmadan önce, Vezir İbrahim Paşa’nın damadı olan Mahmut Paşa tarafından kendi adına yaptırılmış bir mescit bulunuyormuş. Patrona Halil isyanında ölen Mahmut Paşa’nın damadı: Kethüda Mehmet Ağa: kayınpederine ait bu yıkılan camiyi 1740 yılında yeniletmiştir. Bu cami: 1810 yılındaki kayıtlarda “Mehmet Kethüda Camisi” olarak geçmektedir.

Günümüzde halk arasında “Ortaköy camisi” olarak tanınan yapı: Mehmet Kethüda Camisi yani Defterdar Camisi yıkılarak onun yerine Sultan Abdülmecit tarafından, 1854-1855 yılları arasında yaptırılmıştır. Caminin mimarı: Dolmabahçe sarayı ve camisini de yapan Nikogos Balyan’dır. Zaten, Dolmabahçe camisiyle bu cami, dikkat çekici benzerlik gösterir. Burada bir husustan daha söz etmek gerekir: Şöyleki 1858 yılı Osmanlı imparatorluğunun çöküş yıllarıdır ve bu cami, Osmanlı’nın bir dünya imparatorluğunu ispat etmek için yaptırılmıştır. Caminin mimarı hakkında bir not: yapılan son arşiv araştırmalarında, mimarın Balyan olduğunu doğrulayacak hiçbir kayda rastlanmadığı, buna karşılık inşaat sürecinde önce Artin kalfa, ardından da Hacı Stefan kalfanın görev yaptığı tespit edilmiştir.

Denize doğru bir rıhtım üstünde bulunan cami: dünün ve günümüzün en gözde Osmanlı mirası olarak bir prenses kadar güzel bir yalı camisidir.

Boğaziçi manzarasına hakim bir konuma yerleştirilen cami: barok üslupla yapılmıştır.

Giriş kapısının üstünde “Abdülmecit” in tuğrası görülür.

Taş oymacılık sanatının inanılmaz incelikteki örneklerini taşır. Sütunların arasında görülen ve bulutların tasvir edildiği freskler: Boğaz’ın görüntüsüyle uyum içindedir.

Padişahın kayığı ile yanaşıp, doğrudan içeriye girmesine imkan sağlamak için, binanın arkasına iki katlı hünkar kasrı denen özel bir bölüm yapılmıştır. Rıhtıma açılan düzenleme, sultanın deniz yolunu kullandığını göstermektedir.

Büyük kubbe kemerlerinin alınlık tabakalarının dalgalı duvarlarında: gerçekten barok bir enerji ve hareketlilik göze çarpar. Kubbenin duvarları pembe mozaikten yapılmıştır. Caminin içini süsleyen “çeharyarı güzin” levhaları ve minberin üstündeki “kelime-i tevhid” bizzat Sultan Abdülmecit tarafından yazılmış ve onun imzasını taşımaktadır. Mihrap mozaik ve mermerden, minber ise somaki kaplı mermerden yapılmıştır ve ince bir işçilik ürünüdür.

Bütün 19 yüzyıl selatin camilerinde görüldüğü gibi, bu camide de 2 iç mekan vardır. Bunlardan biri asıl ibadet yeri olan harim, diğeri ise girişteki kapalı bir mekan olan hünkar mahfilidir. Çünkü Sultan Abdülmecit ve Abdülaziz, zaman zaman Cuma namazlarını bu camide kılarlarmış.

Dört yandaki kasnak kemerler üzerinde bulunan geniş ve yüksek taş pencerelerden: içeriye, Boğaziçi’nden gelen ve günün farklı saatlerine göre değişen ışıklar girerek haremde bir renk cümbüşü yaratılır.

Minareler: caminin tüm tasarım anlayışını destekler şekilde yapılmıştır. Hünkar kasrının içine yerleştirilmiş tek şerefeli minarelere, caminin ana girişinden ulaşılır. Günümüzde görülen minareler 1909 yılındaki onarım sırasında yapılmıştır. Özgün halinde, yivli gövdeli olan minareler, 1894 yılındaki depremde yıkılmıştır. Yerlerine yivsiz olarak yeniden inşa edilmiştir. Şerefelerin başlıca motifleri konsollar, iyon yaprak dizili profiller ve akantus yapraklarıdır. Dalgalı bir tasarım, barok havayı yansıtmaktadır.

Minareler: caminin iki minaresi birer şerefelidir ve inceliği ve zarif oyma taş dokusundaki kıvrak desenleri göz kamaştırıcı güzelliktedir. Minareler kuzey cephesinde, hünkar dairesinden yükselir.

Eskiden burada Ortaköy deresinin yatağı bulunduğundan: caminin zemininde sürekli kaymalar olduğu tespit edilir. Bunun üstüne, cami 1960’lı yılların başında restorasyona tabi tutulmuştur. Bu restorasyonda: temelin 20 metre kadar altına inilmiş ve 60 kazık çakılmış, 80 ton beton enjekte edilerek zemin takviyesi yapılmıştır. Kubbesine de beton kabuk yapılmıştır. Cami, bu kapsamlı restorasyonun ardından 1984 yılında yangın geçirmiş ve hasar görmüştür. Bunun üzerine, son olarak 2011-2014 yılları arasında süren restorasyona alınmıştır. Bu restorasyonda: çok yoğun olan neme karşı da özel önlem alındı. Daha önce yapılan içeriğinde çimento bulunan beton sıva gibi restorasyon hataları da ortadan kaldırıldı. Restorasyonda: eserin orjinaline uygun olarak Horasan tekniği kullanıldı.

Ortaköy camisi, İstanbul’un önemli ve değerli bir mimari eseri olarak, boğaz manzarasının ana öğelerinden birisi konumundadır. Batılı ressam ve fotoğrafçıların sevdikleri konulardan birisi olan yapı: padişahlık döneminde, Cuma selamlığında rıhtıma yanaşmış saltanat kayığı ve tören kıtalarıyla resimleri çekilmiş, sonraları da yanına yanaşmış yelkenliler ve Karadeniz takaları ile görünen birçok resmi mevcuttur.

Bu camiyle ilgili son bir nottan söz etmek istiyorum: Klasik Osmanlı mimarisiyle birlikte barok tarzının ve bezeme sanatının özelliklerini taşıyan bu caminin bir benzerinin, Türkiye Diyanet Vakfı öncülüğünde Küba’nın başkenti Havana şehrinde yapılması için çalışmalar yapılmaktadır. Yaklaşık 3500 Müslümanın yaşadığı ülkede, barok mimari eserleri ağırlıktadır ve zaten bu yüzden, bu caminin benzerinin yapılması planlanmaktadır.

 

HACI MAHMUT CAMİSİ

Dereboyu caddesi üzerinde, mahallenin iç kesimlerindedir. Ortaköy yöresinde Müslüman nüfusun hızla artması nedeniyle, bölgede ikinci bir camiye ihtiyaç duyulmuş ve 1985 yılında Hacı Mahmut Camisi yapılmıştır.

kethuda-hamami-2   kethuda-hamami-1

TÜRK HAMAMI-HÜSREV KETHÜDA HAMAMI

Ortaköy meydanının arkasında: Dereboyu caddesi ve Muallim Naci caddesinin kesiştiği yerdedir. 16 yüzyılın Kanuni Sultan Süleyman döneminin ünlü Sadrazamı Kara Ahmet Paşa’nın kahyası: Kethüda Hüsrev Paşa tarafından, 1570 yılında Mimar Sinan’a yaptırılmıştır. Türklerin Ortaköy’e yerleşmesinden sonra inşa edilen ilk eser olarak önem kazanmaktadır. Öte yandan, hamam yapısının Ortaköy’deki en eski yapı olduğu iddia edilmektedir.

Orta ölçekli, iki kubbeli bir çifte hamamdır. Klasik hamam düzeninden farklı olarak: tek bir sıcaklık yerine, kubbeli dört oda kullanılmıştır. Alışık formdaki camekandan geçilerek soğukluğun merkezine ulaşılır. Burası: her biri beşik tonozlarla örtülmüş, farklı büyüklükteki iki bölümden oluşur. Bir uçta lavabolar, diğerinde usturalıklar vardır. Hararet kısmı: alışıldık büyük kubbeli haç formu yerine: her biri aynı büyüklükte, kubbeli dört alandan oluşur. Bu alanların, ilk ikisi, geniş bir kemerle birbirine bağlıdır. Ortada: Bektaşi yerine duvar tarafında mermer basamak vardır. Burada kurnalar bulunur. Bu tür düzenleme: daha eski ve daha küçük hamamlarda görülür. Ancak, buradaki alan, bu tür bir düzenlemeyi gerektirmeyecek kadar geniştir. Hamam: kadınlar ve erkekler kısmı birbirinin aynı olan çifte hamam tarzındadır.
Yapı 1990 yılına kadar hamam olarak kullanılmıştır. Sonra restorasyona alınmış ve 2001 yılında restorasyon bitirildikten sonra ise restoran ve gece kulübü olarak hizmet vermeye başlayan bina günümüzde kapalı durmaktadır.

ayas-fokas-kilisesi-1   ayas-fokas-kilisesi-2

AYA FOKAS KİLİSESİ- HAGİOS PHOKAS KİLİSESİ

Muallim Naci caddesi üzerinde, dükkanların arkasında bulunan bu kilisenin, tarihi, aslında Roma dönemine kadar uzanmaktadır.

Buradaki ilk kilise: Makedonyalı İmparator Basileus tarafından 7 yüzyılda yaptırılmıştır. Bu kiliseye zamanla bir manastır ve ek binalar eklenmiştir.

Bizans imparatoru Theophilos (832-842) un hocası ve aynı zamanda Piskopos olan İonnasis’in görkemli evinin hemen bu kilisenin yanında olduğu söylenmektedir. Hatta: 1997 yılında, Mecidiye Köprüsü sokağı başında kanalizasyon inşaatı yapılırken, Bizans eseri olduğu anlaşılan tonozlarla karşılaşılmış ve sonrasında ise üstü örtülmüştür. Bu kalıntıların, Patrik İonnasis’in evi olabileceği düşünülüyor. Kömürciyan: Fetihten sonra bu manastırın yerine küçük bir kilise yapıldığını yazmaktadır.

Sultan III. Ahmet döneminde, 1719 yılında yörede çıkan yangında bu kilise de etkilenir ve yanarak harap olur. Yanan kilisenin yerine, padişah fermanı ile aynı yere aynı ebatta yeni bir kilise yaptırılır. Ancak 1853 yılındaki yangında, bu kilise ve beraberinde semtin camisi ve bazı binalar da yanar. Bunun üzerine, Sultan Abdülmecit tarafından verilen fermanla, yine aynı yere bir kilise yaptırılır. Günümüzde görülen kırma çatılı ve apsis çıkıntılı kilise, 1856 yılında Sultan Abdülmecit tarafından yaptırılmıştır. Kilisede naosa girilen kapının üstünde bulunan kitabede, bu olay ve Abdülmecit’in ismi yazılıdır. Kilisenin mimarı Savvas Kalfas’dır. Kilisenin çan kulesi, metal olarak demir çubuklardan yapılmıştır ve yapının kuzeyindedir.

Kilise: büyük bir avlu içindedir. Bu avluya kuzeybatıdan girilir. Yapı malzemesi, yontu moloz taştır. Çatı olarak, meyilli kırma çatı yapılmıştır. Yan cepheleri son derece düz ve basittir. Kilise: Sinoplu Aziz Fokas adına adanmış tek yapıdır. Aziz Fokas: Sinop Episkoposu ve bir çilekeştir. Zaten Bizans döneminde, yörenin ismi de “Aya Fokas” olarak anılıyormuş. Kendisi birçok kişinin: Hıristiyanlığa katılmasında etkili olmuştur. Buna karşı, Hıristiyanlık karşıtı olan İmparator Traianus tarafından kızgın suya atılarak öldürülmüştür.

Kilisenin yanındaki otopark: onun da devamında Avrupa Birliği Genel Sekreterliği olarak kullanılan bina görülür. Bu bina: eskiden Rum İlkokulu iken, öğrenci olmaması nedeniyle şehirdeki diğer Rum okulları gibi kapatılmıştır.

bulgurcu-sokak-1

BULGURCU SOKAK

Ortaköy bölgesine, Kanuni Sultan Süleyman döneminde Müslümanlar da yerleşmeye başlamış ve böylece daha önce yerleşen Rumlar, Ermeniler ve Yahudilerle birlikte bir yaşam tarzı kurulmuştur. Günümüzde, Bulgurcu sokakta: Yahudilerin yaşadıkları tarihi evlerden birkaç tanesini görebilirsiniz.

portakal-yokusu-1

PORTAKAL YOKUŞU

Ortaköy Dere boyunu, Ulus ve Akmerkez’e bağlayan oldukça dik bir yokuştur. Boğaz köprüsünün altından geçer. Manzarası çok güzeldir.

Sultan II. Abdülhamit döneminde yani Osmanlının son dönemlerinde Maliye Nazırı olarak görev yapan Mikail Portugal Paşa’nın burada bulunan konağından ismini almıştır. Halkın dili dönmediğinden, kendisine “Portakal Paşa” denmiştir. Kendisi sonraları Ziraat Bankası Genel Müdürü olmuştur.

Bir rivayete göre ise, en tepesine bırakılan portakal denize ulaştığı için bu isim verilmiştir.

etz-ahayim-sinegogu-2   etz-ahayim-sinegogu-1

ETZ HAYİM SİNEGOGU

Muallim Naci Caddesi deniz tarafında, Boğaz köprünün sağ ayağı yakınlarında, kıyı şeridindedir.

Ortaköy Sinegogu olarak da bilinen bu mekanın isminin anlamı “Hayat Ağacı”  demektir.

Özgün sinagog: Bizans dönemine tarihlenir. Yani, yapının tarihi 14 yüzyıla kadar gitmektedir. Çeşitli yangınlardan etkilenen yapı: 1831 yılında yenilenmiş ve mevcut bina, 1913 yılında yapılmıştır. 17 yüzyılın ilk yarısındaki Kapalıçarşı yangınının ardından, bu çevreye yerleşen cemaate hizmet vermeye devam etmiştir. Bu tür Musevi tapınaklarında sıkça görüldüğü gibi: kemerli, yalın bir giriş kapısı vardır.

18 yüzyıl başlarında ve daha sonraki dönemlerde: önemli yangınlar geçirmiştir. Buna rağmen, değişen yapısı ile günümüze kadar ulaşmayı başarmıştır. 1 Ekim 1914 tarihinde, Musevilerin büyük oruç gecesinde çıkan yangında: eski yapıdan yanlızca Ehal yani Tevratın parşömen rulolar üzerine yazılmış suretlerinin bulunduğu mermer ark yani dolap kurtulmuştur. Bu dolap, günümüzde tarihi bir anıt olarak bahçededir. Günümüzde sinagog olarak kullanılan yapı: eski Sinagog yapısının dini okul olan bölümüdür.

İnciciyan: burada yaşayan Musevilerin, uzak diyarlardan getirdikleri “Enginar” ı, ilk olarak Ortaköy’de yetiştirdiklerini yazar.

esma-sultan-1   esma-sultan-2   esma-sultan-3

ESMA SULTAN YALISI

Ortaköy camisini geçtikten sonra, Kuruçeşme’ye uzanan sahil boyundaki ilk yalıdır.

Yalı: Sultan Abdülaziz’in kızı Esma Sultan için 1875 yılında Sarkis Balyan’a yaptırılmış ve Esma Sultan’a 10 yaş günü için hediye edilmiştir. 1873 yılında Dolmabahçe Sarayında doğan Esma Sultan, 3 yaşında iken babası tahttan indirilmiş ve yetiştirilmek üzere Abdülhamit’in Yıldız Sarayı haremine alınmıştır. Aynı zamanda, Sultan II. Mahmut’un kız kardeşi olan Esma Sultan: 16 yaşında Çerkez Mehmet Paşa ile evlenmiştir.

Yazılanlara göre: kendisinin ilginç bir yaşantısı vardır. Canlı ve renkli karakteri sayesinde seçkin ve beğenilen bir hanımefendi olmuştur. Çok renkli bir hayat yaşamış ve ardında gözü yaşlı çok erkek bırakmıştır.

Esma Sultan; bu yalıda 10 yaşadıktan sonra ölmüş ve öldükten sonra, yalı, Sultan II. Abdülhamit tarafından 1899 yılında kızı Cemile Sultan’a verilmiştir. Cemile Sultan öldükten sonra, kızı Fatma Sultan’a verilen yalı, 1915 yılında Osmanlı saray hanedanının mülkiyetinden çıkar. 1918 yılında Rum okulu, 1922 yılından sonra da tütün deposu olarak kullanılır. 1950’lerde ise, birkaç defa satılıp marangozhane ve tütün deposu olarak kullanılır. 1975 yılında ise büyük bir yangın yaşanır ve yalı harap olur. Bundan sonra ise harabe, kömür deposu olarak kullanılır.

1990’lı yıllarda: burada bulunan kalıntılar bir özel şirket tarafından satın alınmış ve yalıdan geriye kalan dört duvar: cam ve çelik konstrüksiyonla giydirilerek, burada sosyal toplantılar, konserler ve özellikle sosyete düğünlerinin yapıldığı bir mekan elde edilmiştir.

 

BALYAN AİLESİNİN YALISI

Hemen Esma Sultan yalısının yanındadır. Bu yalının bulunduğu arazi, aileye Sultan Abdülaziz tarafından bağışlanmıştır. Çünkü: Beylerbeyi Sarayındaki güzelliklere imza atan Sarkiz Balyan’a: yaptığı eserini Boğaz’ın tam karşısından izleyebilme imkanı yaratmaktır.

taut-evi-1

TAUT EVİ

Alman asıllı bir Yahudi olan Taut: özellikle Berlin şehrinde yaptığı modern binalarla kendine haklı bir ün edinmiştir ve binaları UNESCO Dünya Kültürel Miras Listesine girmiştir.

Ancak 1932 yılında ülkesi Almanya’yı terk etmeye zorlanmış, Sovyetler, İsviçre ve Japonya’da bir süre kaldıktan sonra İstanbul’a yerleşmiş, günümüzde Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi olan okulda profesörlük yapmıştır.

Boğaz köprüsünden araba ile Avrupa yakasına geçildiğinde, Ortaköy’e doğru ilerlendiğinde sağ tarafta yer alan ve daha çok bir Budist tapınağına benzeyen bordo renkli bir ev görülmektedir.

Burası “Doğunun manevi değerlerinin insan üzerindeki etkisini modern bir ev ile açıkladığını” söyleyen Alman mimar Bruno Taut’un ölene kadar yaşadığı evdir. Ortaköy sırtlarında, Emin Vafi korusunda bulunan ve kendisinin tasarladığı ev 1938 yılında tamamlanmıştır. Yapı: mimarın Japon mimarlığına olan ilgisini kanıtlamaktadır. Ev tamamlandıktan kısa süre sonra ölen mimar, Edirnekapı şehitliğine defnedilmiş, yaşadığı bu ev ise, son yapılar eklemelerle özgün kimliğini kaybetmiştir.

Öldüğü 1938 yılına kadar Türkiye’de yaşayan Taut: Ankara ve Trabzon şehrinde çeşitli eserler bırakmıştır. En son Atatürk’ün Ankara’daki katafalkını hazırlamıştır.

reina-1

LİDO YÜZME HAVUZU-REYNA

Ortaköy ve Kuruçeşme arasındaki bu yüzme havuzu, Çiftesarayların bulunduğu yere 1942 yılında inşa edilmiştir ve Türkiye’nin ilk modern yüzme havuzudur. Havuzun açılması, ülkemizde yüzme sporunun gelişmesinde önemli katkı sağlamıştır. Bu komplekste: havuz yanında bir restoren ve bir de otel bulunuyordu. Günümüzde havuzun bulunduğu yerde: eğlence mekanı “Reyna” bulunmaktadır. Havuzun içi doldurulmadan sadece üstü kapatılmış, soyunma kabinlerinin bulunduğu yere de restoranlar yapılmıştır.