Çorum, Alacahöyük

10.827 kişi okudu!

DSC_0078

Burayı ziyaret edenler, genellikle Yazılı kaya, Hattuşaş ve Alacahöyük olarak gezi planı yapıyorlar ve bence bir gün içinde bu planı yani geziyi yapmak yeterli geliyor. Burası: tarih kokan bir açık hava müzesidir. Zaten: buraya ulaştığınızda bir müze kapısından bilet alarak (giriş ücreti 5 TL.) içeri giriyorsunuz, yaklaşık 50 metre doğru ileride kapalı müze alanı ve hemen sağ yanda ise, açık kazı ve gezi alanı görülmektedir. Bölgede özellikle kral mezarlarında ele geçen buluntular öne çıkmıştır. Bu buluntular inanılmaz güzelliktedir ve her ne kadar ülkemizin sayılı müzelerinde ve özellikle Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesinde sergilense de, bu eserlerin kullanıldığı ve bulunduğu mekanlar, işte burası yani Alacahöyüktür.

Burada kral mezarlarında ele geçen buluntular: yani “Güneş kursu” bir zamanlar, ülkemizin başkenti Ankara tarafından, şehir simgesi olarak kullanılmıştır. Günümüzde ise, Güneş kursu, Çorum ilinin yani bulunduğu toprakların ilinin simgesi olarak kullanılmaktadır. Yine, Ankara’da Sıhhiye meydanında, her gün önünden binlerce kişinin gelip geçtiği: büyük Güneş kursu yine buraları anımsatmaktadır.

Ulaşım:

Hattuşaş-Alacahöyük arasındaki uzaklık: 32 km. dir. Sungurlu’dan ana yoldan sapıp Hattuşaş istikametine gidiliyor, sonra aynı yoldan geri dönülüp, sağa yani Alacahöyük bölümüne sapılıyor. Bu sapak yaklaşık 22 km dir ve yol güzel, herhangi bir ulaşım sorunu bulunmuyor.

Alacahöyük istikametinde ilerlerken, tabelalar sizi buraya rahatlıkla ulaştırıyor. Müze alanının hemen önündeki geniş alana aracınızı park edebilirsiniz. Hatta: yine burada bulunan ve altında “Stres atan su” yazısı ilgi çeken çeşmeden su içmeyi unutmayın.

Alacahöyük-Çorum arası 45 km, Alacahöyük-Ankara arası 160 km.dir.

DSC_0086

Genel:

Alacahöyük: Hamilton tarafından 1835 yılında keşfedilmiş ve buradaki ilk kazılar, 1907 yılında İstanbul Müzeler Müdürlüğü adına, Mc Ready tarafından yürütülmüştür.

En ilginç olanı ise, buradaki ilk kazıların, Mustafa Kemal Atatürk’ün talimatlarıyla başlatılmış olmasıdır. Alacahöyük bölgesindeki ilk araştırmalar, Mustafa Kemal Atatürk tarafından kendi cebinden verilen 500 TL. ile başlamıştır. Büyük dehanın öngörüsü sonucu, buluntular ortaya çıkınca, dünya da büyük ilgi çekmiştir.

DSC_0078

Tarihi Süreç:

Alacahöyük: Eski Tunç Çağı ve Hitit çağında çok önemli bir kült ve sanat merkezi olarak önem kazanmıştır.

Burada yapılan çalışmalarda: 4 uygarlık bulunmuştur.

En eski uygarlık çağı olan “Kalkolitik” çağda: MÖ 5’binde, doğal bir yükselti üzerine kurulan köy yerleşkesi: zamanla üst üste 14 yapı evresinin oluşmasıyla, yaklaşık 15 metre yükseklikte, 277 x 315 metre ölçülerinde bir tepe haline dönüşmüştür. Yapı evrelerinde genellikle kerpiç kullanıldığından: herhangi bir yangın, deprem veya savaş sonucu yıkılan yapılar, kerpiç nedeniyle tamamen dümdüz hale gelmekte ve bir sonraki evre, bunların üzerine rahatlıkla kurulabilmekteydi.

Bölgenin doğu-batı yönünde, önemli bir yol üzerinde konuşlanmış olması da sürekli yerleşim görmesinin en büyük sebebidir.

Höyüğün, Kalkolitik çağda bulunan 5-6-7 ve 8’nci yapı evrelerinde: eski Tunç çağı yerleşkeleri ve mezarlar bulunmuştur.

Alacahöyük’te: köy olarak başlayan bu yerleşkeler, 4-3 ve 2’nci yapı evrelerinde, yani Hitit döneminde, MÖ 13’ncü yüzyılda: ihtişamlı sur kapıları ve düzenli büyük binalardan oluşan bir şehre dönüşmüştür.

MÖ 650 yıllarında ise, yani geç Frig döneminde: 1’nci yapı evresinde, höyüğün her tarafı iskan edilmiştir. Aynı yapı evresinde, Frig çağını takip eden dönemde, burada: Helenistik, Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı yerleşkeleri görülmektedir.

DSC_0079

KAZILAR VE HÖYÜKTEKİ YERLEŞİM EVRELERİ:

Höyük, 1835 yılında W. G. Hamilton tarafından keşfedilmiştir. Bu yıllardan itibaren, höyük Orta Anadolu’yu ziyaret eden bilginlerin uğrak yeri olmuştur.

Sistemli kazılara 1935 yılında Türk Tarih Kurumu adına H. Z. Koşay ve R. O. Arık tarafından başlanmıştır. 1937 yılında, höyüğün üzerinde bulunan köy istimlak edilerek, hemen yanı başında bulunan uygun boş yere nakledilmiştir.

1948 yılından 1962 yılına kadar 14 yıl süren durgunluktan sonra, 1963 yılında, Alacahöyük’te yeniden kazılara başlanmıştır. H. Z. Koşay ve M. Akok’un 1963-1967 yılları arasındaki 5 yıllık çalışmaya ilişkin kazı raporu, 1973 yılında yayınlanmıştır.

M. Akok, bu süreçte onarım çalışmalarında bulunmuş, Mabet-Saray binasının bugünkü görüntüsü, Akok’un çalışmaları sonucu ortaya çıkmıştır.

1983’den 1997 yılına kadar, Alacahöyük’te bilimsel nitelikli çalışma yapılmamıştır.

Kazılar sonucunda, Alacahöyük’te 4 kültür katı ortaya çıkarılmıştır. Bunlardan: 1.Kültür katı: Demir devri, 2.Kültür katı: Hitit dönemi, 3. Kültür katı: Eski Tunç çağı ve 4. Kültür katı: Geç Kalkolitik çağa tarihlenmektedir.

Kazılarda açığa çıkarılan Mabed, şehir suru, biri ortostadlarla süslü sfenksli diğeri poternli (tünel) olmak üzere iki anıtsal kapı, Hitit imparatorluk çağına (MÖ 1400-1200) tarihlenmektedir.

1’NCİ KAT:

En üst bölümde, en yeni bu yapı evresinde: geç Frig dönemi iskanı görülür. Bu katta: döneme ait yollar, kaldırım döşemeleri ve yol boyunca sıralanmış taş evlerin temel kalıntıları vardır.

 

2’NCİ KAT:

Bu dönemde, höyükte, Hitit imparatorluk dönemine ait büyük bir kentin kalıntıları bulunmuştur. Bu kalıntılar arasında: bir mabet, büyük yapılar, özel blok evleri, sokaklar, su kanalları, şehir suru, iki anıtsal kapı vardır. Bu kapılardan;  bir tanesi kabartmalarla süslü, sfenksli kapı ve diğeri ise poternlidir. (yani tünelli) Bu dönem: büyük bir yangın sonucu yok olmuştur.

Tapınak:

Bu tapınakta: üstü açık bir avlu, avluyu çevreleyen salonlar, odalar, taş tabanları yerde bulunan çift sıralı sütünlar ve heykel tabanları vardır. Bunlar: Hitit dini yapılarının genel özelliklerini taşıyan kalıntılardır.

 

3’NCÜ KAT:

En muhteşem kalıntılar, bu katta bulunmuştur. Bu kat: eski Tunç çağında yerleşim görmüştür. Bu döneme ait 13 kral mezarı: özel olarak ayrılmış bir alanda bulunmuştur. Biçimleri bakımından, Anadolu’nun ve hatta Ön Asya’nın eşsiz mezar örnekleri olarak gösterilir.

DSC_0087

GEZİ:

Müze kapısından içeriye girince, önce sağa dönerek höyük alanını gezmelisiniz. Burada ilk olarak “Sfenskli kapı” görülüyor.

Ancak, daha önce, hemen sol yanda, kapıdan önce bir kısım tren rayları ve vagonlar göreceksiniz.

 

Vagon-Dekovil:

Bu vagonlar, Alaca Höyük kazı çalışmalarının ilk yıllarında toprağın taşınması için kullanılmıştır. Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün emri ile Alaca Höyük kazıları için 1936 yılında Nafia Vekaletince (Bayındırlık Bakanlığınca) 30 adet hibe edilen ilk kazı araçlarındandır. O dönemde devlet bütçesinin son derece zayıf olduğu düşünülürse, Atatürk’ün 30 adet vagonu hibe etmesi kültüre ve Alaca Höyük’e verdiği önemin bir göstergesidir. Bu vagonlardan sonraki yıllarda diğer kazılara da dağıtılmıştır.

 

Evet kapı ile devam ediyoruz.

Bu kapı ve burada görülen diğer anıtsal kapı ve mimari taş temel parçaları: Hitit imparatorluk dönemine (MÖ 1450-1200) aittir. Dışı bakan yüzü girişin sağında ve solunda kabartmalı ostostatlarla süslenmiştir ve bu özelliğiyle Hattuşaş’daki Aslanlı kapı ve Kral kapısından farklıdır.

            

  

SFENKSLİ KAPI:

Sfenksli kapı: 10 metre uzunluğunda bir yol ile, büyük mabede bağlanıyor. Yani, burası büyük bir mabedin anıtsal giriş kapısı olarak yapılmıştır.

Sfenksli kapının genişliği 10 metredir.

Girişin iki yanındaki, büyük andezit söve bloklarının dış yüzleri: 2 metre yükseklikteki sfenks protomlarıyla süslüdür.

Sfenkslerin özellikle baş bölümleri dikkat çeker. Dışarı taşkın, şişkin gövdeli sfenksler: ayrık ve kısa bacaklar üstünde durur. Bu iki sfenksin ayakları altında yine güzel kabartmalar görülür. Bunlarda: akrobatların, din adamlarının, Hitit kral ve kraliçelerinin katıldığı, Fırtına tanrısına ibadet etmek için yapılan tören ve festivaller betimlenmektedir.

Doğu tarafındaki sfenksin iç yüzünde: pençelerinde tavşan taşıyan, çift başlı kartal kabartması görülür.

Girişin iki yanında: büyük blok taşların dış yüzleri: sfenks kabartma resimleriyle süslüdür. Bu kabartmalarda: bir kült/bayram kutlanışı canlandırılmaktadır.

 

Kuleler:

Sfenksli kapının doğu ve batı yanlarında, kuleler vardır. Bu kulelerin altında bulunan kabartmalarda: alçak kabartma tekniği kullanılmıştır. Kulelerin dış ve iç yüzleri: kabartmalı ortostlarla bezelidir.

 

Batı kulesi-Sol kule:

Kaide üzerinde ayakta duran boğa “Göklerin Fırtına tanrısını” temsil eder. İzleyen blokta: sunak önünde dua jestinde ilerleyen kral ve kraliçe: arkadaki bloklarda kült objeleri taşıyıcıların önünde, kurban hayvanları keçi ve koçların getirilişi, merdiven blokta; iki kişi görülür. Bunlardan birincisi küçük bir hayvanı (muhtemelen ritonu) taşımakta ve diğeri ise saz/gitar çalmaktadır. Bu kuleden köşe ortostatının içe bakan yüzünde, sembol asalarını taşıyan, 4 kişinin oluşturduğu ritüel sahne tasvir edilmiştir.

Üst sırada ise, ok ve mızrağın kullanıldığı domuz ve geyik avı işlenmiştir.

Arkadaki blokta ise: biri küçük bir hayvan taşıyan ve diğeri saz çalan bir figür görülür.

Sonuncu blokta ise: iki tekerlek üzerinde, sağa yönlendirilmiş iri bir boğa görülür. Sırtındaki obje, onun bir kült objesi olduğunu ifade eder.

 

Doğu kulesi-Sağ kule:

Sağ kule ortostatlarında da aynı şekilde bir dini tören sahnesi tasvir edilmiştir. Frizin başında tahtında oturan tanrıçaya doğru dua jestindeki görevliler ilerlemektedir. Bu tanrıça Fırtına tanrısının eşi (Arinna Şehrinin Güneş Tanrıçası) olarak yorumlanmaktadır.

Tüm bu tasvirler gerçekte kült, libasyon, av ve eğlenceden oluşan bir bütünü yani Fırtına Tanrısı onuruna kutlanan bir dini töreni temsil etmektedir.

Sfenksli kapıdan içeri girince: tabelalar var. Bunlar: Büyük Tur ve Küçük Tur olarak geziyi düzenliyor. Gezi yapılacak yürüyüş yolu da gayet güzel düzenlenmiş ve bölge rahatlıkla gezilebiliyor ve hatta bazı yerlerde, dinlenme-oturma yerleri düzenlenmiştir.

 

SİLOLAR:

Hitit ekonomisinin en önemli öğesi, tarımdı. Üzerinde tarım yapılan Hitit arazileri, üç farklı guruba ayrılıyordu. Birinci gurup saraya ait, ikinci gurup tapınağa ya da kentlere ait, üçüncü gurup ise kral tarafından şahıslara bağışlanan topraklardı.

Bu topraklarda üretilen tahıllar arasında en önemlileri arpa ve buğdaydı. Tahıl yanı sıra bağcılık ve bahçecilik de yaygındı. Üzüm, elma, incir, zeytin ve nar yetiştirildiği gibi mercimek, nohut, bakla, burçak, kimyon, salatalık, kişniş, pırasa, soğan, sarımsak, safran, maydanoz da yetiştiriliyordu.

Güçlü bir devletin kurulabilmesi için öncelikle besin üretiminin güvence altına alınması gerekiyordu. Gerek tohumluk gerekse kışın kullanılmak için, başta tahıllar olmak üzere birçok zirai ürün depolanıyordu.

Hitit kentlerinde, açığa çıkarılan yer altı siloları sayesinde çok miktarda tahıl hava almaksızın depolanıyordu. Ele geçen çok sayıda silo, tahıl depolanmasının devletin organizasyonu altında gerçekleştiğini göstermektedir.

 

KAYBOLAN TANRI EFSANESİ:

Yine bu bölgeye ait: Hitit dönemi efsanesinden söz etmek istiyorum.

Bereket Tanrısı Telipinu, bir gün bir şeye kızmış.

Öfkesinden giysi ve ayakkabılarını bile ters giyerek, fırlamış gitmiş. O gidince, her tarafı sis kaplamış. Dağlar, ağaçlar, otlaklar, pınarlar kurumuş. Hayvanlar, insanlar sis ve susuzluktan perişan olmuş. Hayvanlar yavrulamamış. İnsanların çocukları olmamış. Şaşkına dönen tanrılar ne yapacaklarını bilememişler.

Güneş tanrısı, bütün tanrılara Telipinu’yu arayıp bulmalarını söylemiş. Hepsi bir tarafa dağılmış, bakmadık yer bırakmamış ama Telipinu’yu bulamamışlar. Onun üzerine bir kartal göndermişler, o da bulamamış. En sonunda görevi bir arı almış, Telipinu’yu bir korulukta uyurken bulan arı, iğnesiyle sokarak uyandırmış.

Telipunu buna daha çok kızmış ve daha farklı felaketler yapmaya başlamış. Tanrılar iyice şaşırmış. Ne yapacaklarını, onu nasıl getireceklerini düşünürken içlerinden biri, büyü yapalım demiş. Bunun üzerine büyüden etkilenen Telipunu’nun öfkesi dinmiş ve evine dönmüş. Doğa yeniden canlanmış, Hatti ülkesi bolluk ve berekete kavuşmuş.

 

KANAL SİSTEMİ:

Mabet binasına ait taş döşemeli orta avlunun sularını künklü (pişmiş toprak boru) kanal, odalardakini ise taş örülü, taş kapaklı kanallar, avlu dışındaki ana kanala bağlıyordu. Bu ana kanal da Sfenksli kapı’ya doğru gitmekte ve burada bindirme tekniği ile yapılmış büyük şehir kanalına bağlanmaktaydı.

 

MADEN ATÖLYESİ:

Günümüzde olduğu gibi, eski çağlarda da yer altı zenginlikleri, ekonomik açıdan önemli bir güç unsuruydu. Anadolu yer altı zenginlikleri bakımından epey zengindi. Özellikle gümüş ve bakır yatakları, Anadolu’da bulunuyordu. Hitit çekirdek bölgesindeki Çorum ili ve yakın çevresinde ise, bakır, demir, gümüş ve muhtemelen altın madeni bulunmaktaydı. Hititler, bu çekirdek bölgenin yanı sıra kontrol ettikleri diğer bölgelerdeki madenleri işletmiş, madenleri depolarda saklamış, Mısır, Miken ve Mezopotamya kültürleriyle yapılan maden ticaretini kontrol etmişlerdir.

Maden: Hitit devleti için önemli bir ekonomik unsurdu. Hititler, metal külçelerini: fırın, ocak, körük, üfleç, pota gibi zengin üretim malzemelerine sahip yerel atölyelerde: önce eritmişler, sonra pişmiş toprak ya da taştan yapılmış kalıplara dökerek metaller üzerinde soğuk ya da sıvı halde çalışmışlardır.

Yani: altın, gümüş ve tunç madenciliğinde çok üstün düzeyde teknolojiye sahiptiler.

Alacahöyük’te açığa çıkarılan bir maden atölyesinde, madenciliğe işaret eden külcü, cüruf kalıntıları, potalar, üfleç parçaları, kalıp, taş aletler, kemik çekiçler, gümüş ve tunç iğneler bulunmuştur. Bu maden atölyesi, yürüyüş yolunda gezerken, sağınızda kalıyor ancak günümüzde üstü plakalarla örtülerek koruma altına alınmıştır.

       

POTERN-TÜNEL KAPI:

Günümüzde bilindiği kadarıyla tüm büyük yerleşkelerde bir kent savunma sistemi vardı. Savunma sistemlerinin kapı yapılarından olan Potern: Alişar, Alacahöyük ve Hattuşa şehirlerinde, sur duvarlarının altından geçen ve yalancı tonoz tekniğiyle örülmüş tünelimsi geçitlerdi. Poternler, sadece yaya olarak geçilebiliyordu.

Alacahöyük Poternli kapı: iki burç, iki kapı ve bir girişte oluşmuştu. Kapının temelleri, iri bloklar halinde, kalker cinsinden taşlardan yapılmıştı. İç kısımları, toprakla doldurulmuş olan temeller, sandık tipindedir. Yüksekliği 2 metre olan Poternin tabanı geniş ve yassı taşlarla döşenmişti. Şehir dışına bakan kısmı ise tahrip olmuştur.

            

      DSC_0086

1935 yılında Prof Remzi Oğuz Arık ve 1936 yılından sonra Dr Hamit Zübeyr Koşay denetiminde sürdürülen kazılarda, beklenmeyen, şaşırtıcı zenginlikte, Hatti ülkesinin kral ve kraliçelerine ait 13 ayrı kral mezarı keşfedilmiştir.

3’ncü Kültür katı ile 8-5. Mimarlık seviyesine ait mezarlar: şehrin içinde ve eski Tunç çağı iskanının belli bir yerinde topluca bulunmuştur.

Üst üste, tabakalar halinde görülen mezarlar: höyüğün güney kısmında yer almaktaydı. Hattiler tarafından çeşitli harflerle adlandırılan mezarların, farklı seviyelerde bulunduğu anlaşılmıştır.

Höyüğün güneydoğusunda bulunan 13 farklı intramural (şehir içi gömme) mezardan 6 tanesi aslına uygun olarak yeniden canlandırılmıştır.

Üzerleri camla kapatıldığı için, içleri görülebilmektedir. İçlerine genellikle imitasyon objeler atılmış, orijinal buluntular ise çeşitli müzelerde sergilenmektedir.

         

Mezarların genel özellikleri;

Eski Tunç çağı mezarları, MÖ 2500-2000 yıllarına tarihlenmektedir.

Hitit kültürüne kaynaklık eden kültürlerin önde geleni olan yerli Hatti uygarlığının aydınlatılmasında çok önemli yeri olan Alacahöyük Eski Tunç Çağı “Kral mezarları” bu çağın en önemli buluntularıdır.

Mezarlar: yetişkin erkek ve kadınlara aittir. Bu mezarlara: çocuk ve bebek gömülmemiştir. Bu mezarlara Hatti ülkesinin kral ve kraliçeler, aynı zamanda rahip ve rahibeleri gömülmüştür.

Bu mezarlarda birden fazla gömüye rastlanmaz.

Hem mezarların hem de ölülerin istikametlerinde bir benzerlik vardır. Ölünün başı hep batıya doğru konmuş, yüzü de her seferinde güneye çevrilmiştir.

Mezarlar dikdörtgen biçimlidir ve oda mezar şeklinde düzenlenmiştir. Mezar çukurları düzenli değildir. Mezar çukurlarının dört kenarı, çamur harçla tutturulmuş, irili ufaklı taş dizileriyle çevrilmiştir.

Doğu-batı yönünde yerleştirilmiş mezarların boyları, yaklaşık 8-4 metre, genişlikleri ise 5-2 metre arasında değişmektedir.

Mezarların tabanları kerpiç, sıkıştırılmış toprak ya da taş döşelidir.

Mezarlar: iki uzun duvar üzerine uzatılan ağaçlarla kapatıldıktan sonra, üzeri kerpiç, kil, toprak ve çakılla örtülerek düz bir dam şekli sağlanmıştır.

Alacahöyük oda mezarları, Orta Anadolu’nun kuzeyindeki MÖ 3 binin ikinci yarısından daha eskiye tarihlenemeyecek bir ölü evi düşüncesini ortaya koymaktadır. Bu düşünce: Anadolu’da bir ilki oluşturur. Ölülerini toprağa, küplere, sandık mezarlara gömen insanlar, şimdi ilk kez oda planlamışlardır.

Oda mezarlar: yetişkin erkek ve kadınlara aittir. Çocuk veya bebeklere rastlanmamıştır.

Ölüler çoğunlukla mezar çukurunun (odasının) kuzeybatısına, başları batı, ayakları doğuya gelecek şekilde ve sağ yanlarına hoker (ayakları karna çekik) durumda yatırılmışlardır.

Ölülerin hediyeleri, yanlarına yerleştirildikten sonra mezarların üstü ağaçlarla dam biçiminde kapatılmıştır. Mezar damlarının üstüne, düzenli sıralar halinde yerleştirilen sığır başları ve ön bacakları, kurban merasimi ve ölü yemeğini belgelendiren en iyi kalıntılardır. Ölünün gömülmesinden ve mezarın kapatılmasından sonra başlayan ölü yemeği uygulamasında, sığır veya öküz başları ve ayakları, ölüye sunuluyordu, geriye kalan yenilebilir kısımları ise sağ kalanlara sunuluyordu.

Kadınlara (Kraliçelere) ait mezarlar: süs eşyalarının bolluğu, maden ve kıymetli taşlardan yapımı, teknik ve biçimleri bakımından eşsizdir. Altın diademler, taçlar, iğneler, bilezik, gerdanlık ve kolyeler, küpe, saç halkası, toka, kulak tıkaçları, gümüş tarak ve bakır ayna, mezarlara bırakılan seçkin süs eşyalarını oluşturuyordu. Altından yapılmış çeşitli elbise ve kemer süsleri, ölülerin giysili olarak gömüldüklerini gösterir. Süs eşyalarının yanında kirmen, çalpara gibi diğer şahsi eşyalar da mezarlara bırakılmıştır.

Alacahöyük mezarlarının din ve kültle ilgili ölü hediyelerinin en güzel örnekleri verilmiştir. Şüphesiz bu gurubun en önemli eserleri güneş kurslarıdır. Anadolu’ya Hatti kültürüne ait bu tarz dini semboller, kült standardı olarak da tanınırlar. Kursların çoğu bronz, azı gümüş dökümdür.

Kral mezarlarına bırakılan diğer bir gurup eseri, birer kaide üzerinde duran, döküm tekniğiyle yapılmış boğa ve geyik heykelcikleri oluşturuyordu. Hayvanlar üzerinde kakma ve kaplama elektrum süsler bulunmaktaydı. Dönemin inanç sisteminde önemli bir yer tuttukları düşünülen boğa ve geyikler, daha sonraki çağda tanrıların kutsal hayvanları olarak tekrar karşımıza çıkacaktır. Hatti sanatının özgün temsilcileri sayılan kurs ve heykelcikler, öteki dünya düşüncesine bağlı kült objeleridir.

Mezarlara bırakılan din ve kültle ilgili diğer buluntuları: idoller ve insan figürleri oluşturur. Yassı idoller altın, gümüş ve bakırdan yapılmıştır. Ellerinde kaplar taşıyan bakırdan çıplak kadın figürleri, Anadolu’nun ilk maden heykelcikleridir. Yiyecek ve içecek sunma görevi yapan bu heykelciklerin aynı zamanda ölüye öteki dünyada refakat ettikleri ve bizzat ölü kültüne de iştirak ettikleri düşünülmektedir.

Ölü hediyelerinin tiplerine bakıldığında, bu mezarlara Hatti ülkesinin bir kralı veya kraliçesi, fakat aynı zamanda ülkesinin bir rahibi veya rahibesi olan ölü gömülmüştür. Bu mezarlardaki zengin ölü hediyeleri, Kızılırmak ile Yeşilırmak arasındaki sahada yüksek bir kültürün varlığını kanıtlayan, Anadolu/Hatti yaratıcılığının ürünü, türü kendine özgü arkeolojik belgelerdir.

Güneş kursu:

Mezarlara ölü hediyeleri olarak bırakılan güneş kurslarının; dönemin kutsal hayvanı olan boğa boynuzları ile çevrili olması, bunların kültsel işlevi olduğunu gösterir. Kursların ortasında duran boğa ve geyik gibi hayvanlar tanrıyı, çevresindeki bezemelerle oluşturulmuş bölüm evreni, bazı kurslarda ise güneş ışığını sembolize eder.

Işınsız çelenk biçimli semboller: gökyüzü yuvarlağını, ortasındaki hayvanlar da birer tanrıyı canlandırır. Boğalar en büyük tanrıyı (Gök-Hava tanrısı), bazı güneş kurslarındaki küçük yuvarlak sallantılar da yıldızları temsil etmekteydi.

Dini törenlerde, geçit alayının en önünde, bir sapa takılarak taşınan bu kurslar, ses çıkartmak amacıyla kullanılıyordu. Güneş kursunun bezemeleri Hatti sanatının özelliklerini taşımaktadır. Tanrıları ve evreni temsil eden güneş kursları, mezarlara da dinsel bir inanış sonucu bırakılmıştır.

KÜÇÜK MABED-SARAY:

Bu büyük Hitit yapısının temel kalıntıları, Sfenksli kapıdan içeri girip, giriş bölümünü geçtikten sonra sağ yanda bulunmaktadır.

Küçük mabedin temeli, blokajlı bir alan üzerine, kalker taşlarla yapılmıştır. Basit bir temel sırasından sonra, duvarların yüzlerine ostostad mahiyetinde açık ve koyu renkli kesme taşlar yerleştirilmiştir. Bu taşların köşelere rastlayanları mahmuz yapacak şekilde çıkıntılı olarak yerleştirilmiştir. Planı iyi korunmuş olan yapının kuzey kısmında bir giriş bulunmaktadır. 11 odadan oluşan yapının odalarından bazıları kare, bazıları dikdörtgen planlıdır.

Evet, ören yerindeki gezimiz bittikten sonra: hemen girişteki Müze’yi de geziyoruz.

          

      DSC_0070 DSC_0073

ALACAHÖYÜK MÜZESİ:

Güzel ve temiz bir müze, iyi dizayn edilmiş, fakat çok çok özel bir eser görmek mümkün değildir.

Burada, girişte hemen karşımıza “Atatürk Salonu” çıkıyor. Çünkü, daha önce de sözünü ettiğim gibi, yörede ilk kazıların yapılmasını, Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk emretmiştir. Bölgede kazı yapan diğer araştırmacıların isimleri de, müzenin diğer salonlarına verilmiştir.

Ancak 2 katlı müzenin ilk salonu: Atatürk Salonu olarak düzenlenmiştir. Müze: 2 katlıdır. Giriş katı ve girişin altındaki zemin katı gezilebiliyor. Ancak: müzede, pek fazla orijinal obje görmek mümkün değil. Normal Hitit dönemi objeleri var. Özellikle: sepet kulplu çaydanlık dikkat çekiyor. MÖ.3 binli yıllardan kalma bu kalıntı ilgi çekiyor.

Alt katta: seramikler sergileniyor.

 

BARAJ:

Dünyanın en eski ve faal barajıdır.

Tanrıça Hepat adına, Kral IV. Tudhaliye tarafından, MÖ.1240 yılında yaptırılmıştır.

Hitit tabletlerine göre: 1200 yıllarında, Anadolu’da büyük bir kuraklık ve bunun sonucunda kıtlık olur. Kral ülkesini kuraklık ve kıtlıktan korumak için, Mısır’dan buğday getirtir. Daha sonra ise, Anadolu’nun ortasında, ekinlerin sulanması için, birçok baraj yapılmasını emreder. Bu birçok barajdan günümüze gelebilen tek baraj: Alacahöyük’teki bu barajdır.

Çünkü, su kaynakları, barajın havzası içinde bulunmaktadır ve hiç değişmemiş

Son bir not: Alacahöyük yöresine yolunuz  düşerse ve giderseniz, Müze yani ören yerinin hemen giriş kapısının bulunduğu yerde: mutlaka gözleme yemeli ve ayran içmelisiniz. Burada. bir kısım, yöreye özgü hediyelik eşya satan dükkanlar bulunurken, bir kısım gözleme ve ayran satılan yerler de var. Gerek Müze tarafından işletilen kafeterya ve gerekse ören yeri kapısı  dışındaki gözleme yapan yerlerde küçük bir mola vermenizi öneriyorum.

 

Çorum, Boğazkale, Hattuşaş, Yazılı kaya

18.217 kişi okudu!

DSC_0019

Hattuşaş, Yazılı kaya ve Alacahöyük bölgelerine birkaç kez gittim. En son olarak 11 Nisan 2018 tarihinde yine bu tarih hazinesi yerleri gezdim ve izlenimlerim aşağıdaki notlardadır. Eğer burayı ziyaret etmek isterseniz, bu notların bir çıktısını alırsanız, bölgeyi bilinçli olarak gezebilirsiniz.

Zaten, bu ülke toprakları üzerinde yaşayan her kesin, bence burayı gidip görmesi gerekir. Özellikle, öğrencilerin buraya götürülmesi ve günümüzden binlerce yıl önce bu topraklarda yaşayan insanların oluşturduğu medeniyeti, yaşam alanlarını görmeleri gerekir. Çünkü bu insanlar günümüzden binlerce yıl önce, halen yaşadığımız topraklar ve hatta daha büyük bir alanda, büyük bir imparatorluk kurmuşlardır.

Hattuşaş ve Yazılı kaya’nın bulunduğu bu bölge: 1986 yılında UNESCO tarafından “Dünya Kültür Mirası Listesi”ne dahil edilerek koruma altına alınmıştır. 1988 yılında ise, bölge “Milli Park” statüsüne alınmıştır. 

Ziyaret gün ve saatleri şöyledir: haftanın her günü, saat: 08.00-17.00 arasında gezilebilir. Bu saatler, turizm sezonuna bağlı olarak saat: 19.00’a kadar uzatılabilmektedir.

ULAŞIM:

Hattuşaş (günümüzdeki ismiyle Boğazköy) bölgesine ulaşım zor değildir. Yollar gayet güzel, sadece Sungurlu’dan sonra ara yollara saptığınızda, biraz sıkıntılı yollar bulunmasına rağmen, genelde yollar ulaşımı olumsuz etkilemiyor.

Bölgede: Hattuşaş-Alacahöyük’ten oluşan bir gezi yapmayı düşünürseniz, bence önce: Yazılı kaya’dan başlamalısınız.

Ankara yönünden gelenler için, Çorum-Samsun karayolu üzerinde Sungurlu ilçesini 7 km geçtikten sonra, anayoldan sağa ayrılıyorsunuz ve yaklaşık 22 km sonra, bir üç yol ağzına geliyorsunuz. Burada: Yazılı kaya bölümü 1 km ve Hattuşaş bölümü yine 1 km uzaklıktadır. Yukarıda belirttiğim gibi, önce Yazılı Kaya bölümünü gezmek uygundur. Daha sonra aynı yoldan geri dönerek, Hattuşaş bölümüne geçebilirsiniz. Zaten bölgede yeterince “Tabela” bulunuyor.

          

YAZILI KAYA

Yol ayrımından yaklaşık 1 km gittikten sonra, bir otopark bölümüne ulaşılıyor. Helen sağ bölümde tuvalet (1 TL. ücretli) ve yine biraz ileride yöresel el sanatları ürünlerinin satıldığı büyükçe bir tezgah vardır. Bu tezgah çalışanları, bir yandan, ellerinde çakı taşları oymayı sürdürüyorlar, bölgeye has simgeleri, taşlara oyup satıyorlar. Önceki gezilerimde, burada yöreyi anlatmak isteyen küçük çocuklar vardı, bu defa çocuklar yoktu.

Evet, burada herhangi bir giriş ücreti ödeme durumu yoktur. Taş merdivenler, sağ yanda bazı temel kalıntıları, ağaçlık alanlar ve sol ileride, büyük kaya blokları görülüyor.

Önce: Yazılı kaya hakkında genel bilgiler vermek istiyorum.

Hattuşa bölgesinin en etkileyici mekanı, şehrin biraz dışında bulunan ve yüksek kayalıklar arasında gizlenmiş “Yazılı Kaya Tapınağı” dır. Günümüze kadar bulunmuş, bilinen Hitit kaya anıtlarının en büyüğüdür.

Hattuşa şehrinin yani imparatorluk başkentinin en büyük ve en etkileyici kutsal mekanıdır. Hattuşa şehrinde, aşağı şehirdeki büyük tapınağın yaklaşık 1.5 km kuzeydoğusundadır. Ama, bu kayalık açık hava mabedi, Hattuşa şehrinin birçok yerinden görülebilmektedir.

Kullanım amacı:

Burada özellikle ilkbaharda yeni yıl kutlamaları yapılıyordu. Yani: yeni yıl şenliklerinde, burası bir “Şenlik Evi” idi. Hitit dini törenlerine ait yazılı metinlerde: yeni yıl ve ilkbahar törenlerinde, bir araya gelen tüm tanrılar: Fırtına tanrısının evinde yani burada toplanırlardı. Bu şenliklerde: şehrin diğer tüm tapınaklarında bulunan tanrı ve tanrıça heykelleri, törensel bir alay ile buraya yani Yazılı Kaya’ya taşınırdı.

Mabet:

Mabet: yani asıl kaya tapınağı: dışarıda, halen kullanılan merdivenin hemen sağındaki bölümde, büyükçe bir yapı kompleksi şeklindeydi. Bu kompleksin, günümüze ulaşan herhangi bir kalıntısı bulunmuyor, sadece temel taşları görülmektedir. Ancak: yapılan araştırma sonuçlarına göre: bu kompleksin ahşap iskeleler ile desteklenen, kerpiç duvarlı ve düz damlı olduğu tahmin ediliyor.

Bu kompleksten günümüze sadece: A ve B odası olarak isimlendirilen, iki bölüm yani oda kalmıştır. Tapınma alanı olarak kullanılan bu bölümler: yükseklikleri 12 metreye ulaşan kaya bloklarıyla çevrilidir. Üstleri hiçbir zaman kapatılmamıştır. Halbuki; Hattuşa şehrinde bulunan diğer tapınaklardaki kült odalarının üzeri kapalıydı. Her iki bölümde: kayaların üzerine, kabartma olarak: 90’dan fazla tanrı, tanrıça, hayvan ve hayal ürünü yaratık figürleri işlenmiştir. Bu figürlerde bulunan tanrı ve tanrıçalar dizini: İmparatorluk tanrıları olan Fırtına tanrısı ve Güneş tanrıçalarının maiyetidir.

Yeşillikler arasında, yaklaşık 50 metrelik bir merdivenden ilerleyerek ilk önce sol yanda bulunan açık alan yani “A” odası görülüyor.

      

A ODASI:

Burası, diğer odaya nazaran daha büyüktür. Bu bölümün her iki yanında: özel bir düzeni ve tertibi görülen, kireçtaşı kayalardan oluşan duvarlara işlenmiş tanrı ve tanrıça kabartma figürleri bulunur ve bu figürlerin birçoğu, seçilebilecek güzellikte günümüze kadar ulaşmıştır.  Bunlar: ülkenin önemli tanrı ve tanrıçalarıdır. Sol yanda tanrılar (iki figür hariç) ve sağ yanda ise tanrıçalar betimlenmiştir. Her figürün yanında, hiyeroglifle tanrının adı yazılmıştır. Bu figürlerin tümü: bir yöne bakıyorlar ve odanın arka duvarına doğru yani dipteki ana sahneye doğru ilerler durumdadırlar.

            

Bunların ileride tam ortasında ana sahne tasvir edilmiştir. Ana sahnede: Fırtına tanrısı Teşup ve eşi Güneş tanrıçası Hepat karşılıklı durmaktadır ve kendilerine doğru gelen; gerek sol ve gerekse sağ yan duvarlarda betimlenen tanrı ve tanrıçaları karşılamaları tasvir edilmiştir.

           

  

Ana sahneden uzakta, ama tam ana sahnenin karşısındaki duvarda bulunan kaya blokunun üstünde: daha büyük boyutlarda yani odanın en büyük figürü: büyük Kral IV. Tuthaliye figürü görülmektedir. Tanrı veya tanrıça değil de, bir kral figürünün bulunmasının sebebi: Yazılı kaya kutsal alanının, MÖ 13’ncü yüzyılda son şeklini almasında, bu kralın büyük hizmetinin bulunduğu tahmin edilmektedir.

Kral: en yüksek tanrılara saygısını sunmak istercesine: iki tepe üzerinde görülmektedir ve Güneş tanrıçasının törensel kıyafetini giymiş, elinde egemenlik sembolü olan “ucu kıvrık asa” tutar durumdadır.

          

 

B ODASI:

A odasından çıktıktan sonra, hemen sol yanda, büyük kaya bloklarının arasında ilk yarık değil, ikinci yarıktan içeriye doğru, önce sol ve sonra sağa 5 metre kadar yönelince, buraya ulaşılıyor. Yani: burası A odasının tersine, dışarıdan görülemiyor. Bilinmediği takdirde, bulunması pek mümkün olmaz. Buraya girildiğinde: sadece gökyüzü görülüyor.

Burası: uzun yıllar toprakla dolu olarak kalmış ve 19’ncu yüzyıl ortalarında, kazılarak ortaya çıkarılmıştır. Bu yüzden, yani toprakla dolu olarak kalmış olması nedeniyle, burada bulunan kaya kabartmaları daha iyi korunmuş ve daha belirgindir.

Bu oda: MÖ 13’ncü yüzyıl sonlarında, büyük olasılıkla Kral II Şuppiluliuma tarafından, ölen babası Kral IV Tudhaliye anısına yaptırılmıştır. Ayrıca: odanın hemen girişinde, yerdeki büyük kireç taşı kaide üzerinde, Kral IV Tudhaliya’nın bir heykelinin bulunduğu düşünülüyor.

Buradaki kabartmalar, diğer odada olduğu gibi, kuşaklar yani sıralar halinde değildir. Yan duvarlarda: bağımsız figürler işlenmiştir.

  

Girişin hemen sağındaki duvarda: bir dizi, sıra halinde yer altı dünyası ile ilişki kuran yer altı tanrısı kabartması bulunur. Burada görülen 12 tanrı figüründe: gömlek, kemer, kısa etek ve ucu yukarıya dönük ayakkabıları bulunur. Omuzlarında “orak” biçimli kılıç taşıyorlar. Sivri başlıklarında “boynuz” bulunması, bunların tanrı olduğunu ifade eder.

    

Bunun hemen karşısında: Fırtına tanrısı Teşup’un oğlu Şarumma (kralın koruyucu tanrısıdır) : Büyük Kral VI Tuthaliye sarılmış ve ona klavuzluk eder yani yol gösterir biçimde betimlenmiştir. Ayrıca yine burada görülen bir kartuşta: hiyeroglif yazılar ile: kabartma olarak: öbür dünya, ahiret, cennet ve kralın ismi yazılıdır.

      

Bu tasvirin hemen solunda: dikey duran bir kılıç görülüyor. Bu büyük kılıç tasvirinde: sap bölümünde “dört aslan figürü” ve en üstte “boynuzlu sivri başlık” görülür. Boynuzlu sivri başlık: tanrı ifadesidir. Bu figür: yer altı tanrısı “Negral” i yani diğer ismiyle “Kılıç tanrısı” nı betimlemektedir.

            

Son olarak, yine sağ bölümde, ana kaya bloğu içine oyulmuş delikler yani nişler bulunuyor. Bunlar: sunak yani adakların konulduğu yerlerdir.

Yazılı Kaya bölümündeki gezimiz bitiyor ve bu kutsal alanlardan çıkıyoruz, hemen sol bölümde yeşillikler içindeki çeşmeye uğramayı ihmal etmeyin. Yeşillikler içinde, yazının en başında belirttiğim gibi, buranın bir kompleks olduğunu kanıtlayan bir kısım yapıya ait temel kalıntılarını görebilirsiniz. Aracınızı park ettiğiniz otopark bölümünün olduğu yerden ise, gitmeden önce Hattuşa şehrinin uzaktan manzarasını görebilirsiniz.

 

HATTUŞAŞ:

Hattuşa: Anadolu kültür tarihi içinde, büyük bir imparatorluğun başkenti oluşu nedeniyle önem kazanmaktadır.

 

Tarihi Süreç:

Bölgedeki ilk yerleşim izleri: Kalkolitik (Taş) dönemine, yani MÖ 5000 yıllarına kadar iner. Bölgenin ilk yerli halkı “Hattiler” dir. Hattiler, burada bir şehir kurmuşlar ve bu şehre “Hattuş” ismini vermişlerdir. Bu ismin yani şehrin isminin anlamı “Gümüş” demektir. Bu şehir ve Hatti uygarlığı: MÖ 1700 yılında, ilk Hitit kralı Kuşşara Anitta tarafından yakılır-yıkılır. Bulunan bir Hitit belgesine göre: kral Anitta; burada yakıp yıktığı şehirle ilgili olarak; “Benden sonra gelecek kral Hattuşa şehrini yeniden kurarsa, tanrının fırtınasıyla vurulacaktır” diye lanetlemiştir. Ancak kralın ölümünden kısa bir süre sonra: yaklaşık MÖ. 1700’lerde, burada “Hattuşa” adıyla yeniden bir şehir ve MÖ 1600’lerde Kral I. Hattuşili (MÖ 1665-1640) tarafından, Hitit İmparatorluğunun başkenti yapılır. Çünkü kral I. Hattuşili: Anadolu’da ilk kez, merkezi bir krallık kurmuş ve geniş bir coğrafi bölgeyi, politik ve kültürel açıdan etkisi altına alabilecek büyük bir devlet kurmayı başarmıştır.

Hititler: her ne kadar savaşçı karakterleriyle tanınsalar da, birçok bölgedeki devletleri anlaşmalar yolu ile vergi vermekle yükümlü kılmışlar ve bu bağımlı krallıklar, kendi iç işlerinde belirli bir serbestlik içinde yaşamışlardır. Yeni kurulan Hitit devletinin başkenti seçilen Hattuşaş: başlangıçta sadece 75 hektarlık bir alanı kapsıyordu. Şehir başkent seçildikten sonra, büyük bir anıtsal yapılaşma görülür. Şehir, başkent yapıldıktan sonra: şehirde büyük bir anıtsal yapılaşma görülür. 2 kilometre genişliğindeki şehir, saray, tapınaklar ve mahalleleriyle, MÖ 13’ncü yüzyıldaki eski haline döner.

Din ve Tapınaklar:

Hattuşa şehri, Hitit imparatorluğunun hem idari başkenti, hem de ülkenin dini merkeziydi. Hitit metinlerinde, Hattuşa ülkesi “Bin Tanrılı Ülke” olarak belirtilir. Bu tanrı çokluğu: bir gelenekten kaynaklanır. Hititler, diğer ülkelerin, özellikle de yendikleri komşularının tanrılarını, kızdırıp gazaplarına uğramaktan korktukları için, armağan ve dualarla, saygılarını dile getirir ve kendi tanrıları arasına katarlardı. Ayrıca, her şehrin koruyucu bir tanrısı vardı. İmparatorluğun çeşitli şehirlerinde tapınılan bu tanrılar için: başkent Hattuşa şehrinde de tapınaklar bulunuyordu ve bunlardan 31 tanesi gün ışığına çıkarılmıştır. Aşağı şehirde, ülkenin en yüksek tanrıları olan “Fırtına tanrısı” ve “Arinna’nın Güneş Tanrıçası” na adanmış, “Büyük Tapınak” vardır. Hitit tapınakları: sadece tanrıların evi değil, aynı zamanda kendi toprak ve işlikleri olan ve bunları kendi personeliyle işleten kurumlardı.


Kazı çalışmaları:

1834 yılında arkeolog ve mimar Charles Texier: Orta Anadolu’da bir keşif gezisine çıkar. Antik yazarlardan Strabon’un sözünü ettiği Galat kavmi Trokmilerin başkenti Tavium’u ararken, 28 Temmuz’da Boğazköy’e gelir.

Texier, harabelerin ölçümlerini yapıp kent planını çıkarır, kent kapılarının ve şehir surlarının resimlerini çizer. Onu en çok heyecanlandıran şey: Yazılıkaya’daki kabartmalar olur.

Texier’in yayınladığı çizimlerden etkilenen W.Hamilton, 1836 yılında Boğazköy’e gelir. Hamilton Yazılıkaya ve Büyük Tapınağın çizimlerini yapar, o da buranın Tavium olduğunu düşünür. 20 yıl kadar sonra Afrika kaşifleri Heinrich Barth ve Andreas David Mordtmann: Boğazköy’e gelirler. Onlar da buranın Pteria olduğunu savunurlar. 1861 yılında, Boğazköy’e gelen gurup arasında yer alan Georges Perrot, Edmont Guillaume ve fotoğrafçı Jules Delbet, Yazılıkaya’nın çizimlerini yapıp fotoğraflarını çeker.

1864 yılında ise bölgeyi ziyaret eden İngiliz misyoner Henry Van Lennep çalışmalarını 1870 yılında yayınlar. Daha sonra 1882 yılında Bergama kazısı hafiri Karl Humann Boğazköy’ü ziyaret eder ve Yazılıkaya’daki kabartmaların kalıbını çıkarır, kent planını çizer.

1893-1894 yıllarında Ernest Chantre, ilk sistemli kazılara başlar. Chantre, Yazılıkaya, Büyük Tapınak ve Büyükkale kazılarında, pişmiş toprak kaplar yanında Akadca yazılmış tablet parçaları bulur. Bu tabletler Asur uzmanı Hugo Winckler’in dikkatini çeker. 1906 yılında ilk bilimsel kazı çalışmalarına İstanbul Arkeoloji Müzesi adına Theodor Makridi Bey ile birlikte Hugo Winckler tarafından başlanır. İlk kazı sezonunda bulunan tabletler arasında, anlaşma taslakları ve Mısır Firavunu 2’nci Ramses ile Hitit Kralı 3’ncü Hattuşili’nin birbirlerine yazdıkları mektuplar vardır. Bundan da anlaşılır ki, burası, Hatti ülkesinin, Hitit İmparatorluğunun başkenti Hattuşa’dır.

Bu keşif ilgili çevrelerde heyecan uyandırır ve sonraki yıl, ikinci kazı mevsimi gerçekleştirilir. Aynı yıl, kazı ile birlikte toprak üstünde gözle görülebilen bina ve şehir suru kalıntılarının ölçümü ve fotoğraflarla belgelendirilmesine de ağırlık verilir. Ayrıca 1996 yılına kadar geçerliliğini koruyan topoğrafik plan çıkarılır.

Makridi ve Winckler: 1911-1912 yıllarında da kısa bir süre çalışırlar, ardından 1913 yılında Winckler’in ölmesi, 1’nci Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı’nın patlak vermesi ile kazı bir süre sekteye uğrar. Bu zaman içerisinde tabletlerle ilgili çalışmalar müze depolarında devam eder.

1931 yılında, Hitit başkentinin araştırılmasında yeni bir dönem başlar. Kazı başkanı olarak Kurt Bittel atanır. Bittel o yıl, bir ay sürecek olan kazılara Büyükkale’de devam eder ve önemli sonuçlar elde eder. Kurt Bittel’in 1931 yılında başlayıp 1978 yılına kadar devam ettirdiği ve birçok önemli sonuçlar elde ettiği Boğazköy kazılarına 1978 yılından itibaren Peter Neve başkanlık eder. 1993 yılı sonuna kadar kazıları yürüten Dr Peter Neve’nin ardından, 1994-2004 yılları arasında, Dr Jurgen Seeher başkanlığında sürdürülen kazılar, 2005 yılından itibaren Doç Dr Andreas Schachner başkanlığında devam etmektedir.

             

 

GEZİ:

Evet, Yazılı Kaya bölümünü gezdikten sonra, Tabelaları takip ederek, Huttaşa şehrinin kalıntılarının bulunduğu yere kolaylıkla gelebilirsiniz.

Öncelikle bilmeniz gerekir ki, şehir yürüyerek değil, araçlar ile geziliyor. Yani: şehrin içinde bir yol güzergahı var ve bu güzergah üzerinde, önemli yerlerde aracınızı park ederek, rahatlıkla gezebiliyorsunuz. Ama elbette önce giriş kapısından bilet almak gerekiyor. 2018 yılı itibarıyla giriş ücreti 8 TL. dir, sadece kişilere giriş ücreti alınıyor, yani araç için ayrı ücret yok, müze kart geçerli, 65 yaş üstü giriş ücreti ödenmiyor. Giriş bileti alırken, size bir de gezi güzergahını belirleyen küçük bir harita veriliyor. (gayet güzel bir uygulama)

          

AŞAĞI ŞEHİR:

Surlar:

Evet biletinizi alıp, içeriye girdikten sonra, ilk ilginizi çeken yapı: hemen soldadır. Bu görseli anlatmadan önce, Hattuşa şehrinin surlarından söz etmek istiyorum.

Hitit imparatorluk döneminde, yani MÖ 14’ncü yüzyılda, şehir, yaklaşık olarak 6.5 kilometrelik, belirli aralıklarla yüksek kulelerle desteklenen,  taş temelli, üst yapısı kerpiç tuğlalarla örülü bir surla çevrilerek koruma altına alınmıştı. Daha sonraki dönemlerde ise, bu surların önüne ikinci bir duvar yapılmış ve şehir sıkı bir koruma altına alınmıştır.

Şehrin farklı bölgelerine giriş, surda açılmış, anıtsal kapılarla sağlanıyordu. Çoğu günümüze kadar sağlam olarak gelmiş olan kapılardan en ünlüleri: dış yüzünde aslan yontuları bulunan “Aslanlı kapı” ve iç yüzeyinde silahlı tanrının betimlendiği “Kral kapı” dır. Şehrin güney ucundaki “Yer kapı” bölgenin en ilginç kalıntılarındandır.

 

Hitit kent surunun ayağa kaldırılması:

Hitit kent surunun iki kule ve üç duvar gövdesinden oluşan 65 metrelik kısmının ayağa kaldırılması projesi 2003-2005 yılları arasında tamamlanmıştır.

Bu kısım için gerekli 64 bin fırınlanmamış kerpiç tuğla, kazılardan elde edilen Hitit kerpiçlerinin boyutları esas alınarak yalnız kerpiç toprağı, saman ve su kullanılarak, geleneksel metotlarla üretilmiştir.

Sağlamlaştırılan taş temelleri üzerine, Hitit modelleri örnek alınarak örülen duvarlar yine aynı malzemeyle sıvanmış, üst kenar mazgal dişleriyle donatılmıştır. Kazılarda bulunan kil modellerden elde edilen bilgilere göre, kuleler iki katlıydı. Tuğla, harç ve sıva için yaklaşık 2400 ton kerpiç toprağı ile yaklaşık 100 ton saman ve ortalama 1500 ton su, ayrıca dolgular ve rampalar için yaklaşık 1750 ton dolgu toprağı kullanılmıştır. Gerek duvar bedenleri ve gerekse kulelerin üstüne, su geçirmezlik özelliğinden dolayı hem Hitit döneminde, hem de halen günümüzde düz damlara serilen ve bölgede “çorak” adı verilen malzeme serilerek sıkılaştırılmıştır.

Hesaplanan iş gücüne göre: Hitit döneminde, 1000 işçi, 1 yılda şehir surlarının sadece 1 kilometrelik bölümünü yapabilmiştir. Yani 6.5 kilometrelik şehir surları, 1000 işçi tarafından, muhtemelen 7 yılda bitirilmiştir.

Böylesine anıtsal bir kerpiç yapı, dünyada ilk kez gerçek boyutlarında, yerinde, yeniden inşa edilmiştir. Oluşturulan üçüncü boyut sayesinde, Hitit mimarlığında hakim malzemenin aslında kerpiç olduğunu ve bu malzemeden yapılan binaların anıtsal boyutlara ulaşabileceğini ziyaretçilere aktarmak mümkün olmuştur.

Hattuşa’nın 6.6 km uzunluğundaki dış surlarının ancak yüzde birinin ayağa kaldırıldığı düşünülürse, Hititli yapı ustalarının üstesinden geldiği projenin boyutlarının ne kadar olağanüstü olduğu ortaya çıkmaktadır.

Evet, burayı uzaktan görüp gezimize devam ediyoruz. (yanına gitmenize gerek yok, içine girilmiyor)

Araçla ilerlemeye devam ediyoruz.

1 Nolu Tapınak-Büyük Mabed-Depo alanları: 

Hemen önündeki otoparka aracınızı bırakabilirsiniz.

        

Burası Hattuşaş şehrinin en büyük ve en kutsal alanıdır. MÖ 13’ncü yüzyıl ortalarında hüküm süren Büyük kral III. Hattuşili tarafından yaptırıldığı düşünülmektedir.

Tapınak: Aşağı şehirde, konutların ortasında, tek olarak yükselir. Tapınak: imparatorluğun en önemli tanrısı olan Fırtına tanrısı ve Arina’nın Güneş tanrısına adanmıştır.

Hemen girişte, sol yanda: aslan başlı bir sunak var. Bu sunak, yekpare yani tek parça kayaya oyulmuş ilginç bir sunaktır. Bu taş tekne 5.5 metre uzunluktadır. Yine hemen sol yanda: depo adasında, büyük, yeşil bir taş parçası görülür. Bu yeşil taş: Hattuşa çevresinde, doğada var olan nefrit türü bir kayaçtan işlenmiştir.

             

Daha sonra tapınak bölümüne geçilir.

Tapınak: şehrin en büyük alanını kaplar. Boyutları: 65 x 42 metredir. Tüm çevresini saran depolarla birlikte: 14 500 metre karelik alanı kapsamaktadır. Tapınak; 1.5 metre yükseklikteki taş bloklar ve üstünde ahşap çerçevelerin sağlamlaştırdığı kerpiç duvarlardan oluşmaktaydı. Bu duvarlar: sıvalı ve sıvalar kısmen boyalı ve kabartmalıydı. Tapınağın üzeri ise düz damlıydı. Bu üst bölüm: ahşap ve kerpiçle kapatılmıştı. Bu ahşap ve kerpiç üst bölümü: taş bloklardan oluşan ana kaideye bağlanmıştı. (taş bloklardaki dübel deliklerinden anlaşılmaktadır.)

Tapınak yapısına: güney yönünde, şehre bakan kapıdan girilir. Merdivenlerle çıkılan giriş kapısının sağında ve solunda: küçük odacıklar vardır. Bunlar: kule veya görevlilerin bulunduğu yerlerdir.

Kapı girişinden sonra: üstü açık bir avlu bulunur. Avlunun tabanında büyük yassı taşlar döşelidir. Çevresi ise yüksek duvarlarla çevrilidir.

Bu avluda toplanan, renkli giysili büyük kalabalıklar: bayraklar, müzik ve tütsülerin yarattığı mistik atmosferde: ilahiler söyleyerek kurban ve diğer dini törenleri yapıyorlardı.

Yapının kuzeydoğu kısa kenarında: avlunun karşısında, tanrı ve tanrıçaların tasvirleri bulunan iki kült odası vardır. Bunlardan sadece bir tanesi (kuzeydoğu) günümüze ulaşmıştır. Bu kült odalarının kaidesi: koyu gri renkli mermer bloklardı. Tapınağın en kutsal bölümü olan buraya sadece sayılı birkaç rahip, kral ve kraliçeler girebiliyordu. Hatti ülkesinin Fırtına tanrısı ve Arinna’nın Güneş tanrıçasının heykelleri burada bulunuyordu.

         

Depolar:

Büyük tapınağı: 200’e yakın depo odası çevrelerdi. Bunlarda: ayinlerde kullanılan araç ve gereçler, eşyalar, çivi yazılı tabletlerin arşivleri ve erzak muhafaza ediliyordu. Ancak: tapınağın çevresindeki büyük depo kanatlarındaki 82 oda kazıldığında: bir buluntuya rastlanmadı. Sadece kuzeybatı bölümündeki depo odalarında: yüzlerce toprağa gömülü büyük erzak küpleri bulundu. (Bunların bir kısmı günümüzde görülmektedir.) En büyükleri 2000 litrelik olabilen bu küpler: tapınağa vergi olarak gönderilen erzak içinde öncelikle tahıl ve şarap depolamakta kullanılıyordu. Tapınağın güneybatısındaki yapı kompleksi: tapınak görevlilerinin çalıştığı bir iş evi olarak kullanılıyordu. Bu bölümdeki iki depo odasında: binlerce çivi yazılı kil tabletin bulunduğu arşiv ortaya çıkarıldı. Bu tabletler: bu arşiv odasında, tahta raflara diziliyordu. Ancak son çıkan büyük yangında: bu kil tabletler ateşten etkilenerek tuğla haline dönüştüler ve günümüze kadar sağlam olarak geldiler.

Evet tapınaktan çıkıyoruz, hemen ön bölümde bulunan otoparkta aracımıza binip, yukarı  doğru gezimize devam ediyoruz.

            

  

YUKARI ŞEHİR:

Aslanlı kapı:

Güneybatıdaki bu kapı: güney surunun iki anıtsal kapısından biridir. Kapı: 2 kule arasındadır. Dikdörtgen planlı kuleler: 15 x 10 metre ebatlarındadır. Kapının dış yüzeyinde: sol kulenin üst bloklarındaki kaba işçilik, bu kapı yapısının tamamen bitirilmeden kullanıma açıldığını gösterir.

Kapı: içeriye doğru açılır. Kapının dış yüzeyindeki her iki yanda bulunan pervazlarda: ön kısımda,  2 aslan yontusu görülür. Zaten kapı ismini, bu iki aslan heykelciğinden almıştır. Açık ağızlı ve içi zamanla başka bir madde ile doldurulmuş büyük gözlü aslanların, koruyucu nitelikleri vurgulanır.

Sağ yanda görülen aslan orjinaldir. Bu aslanın başının hemen solunda, sol yandaki aslandan farklı olarak: öğlen güneş ışığı vurduğunda görülebilin hiyeroglif işaretler bulunmaktadır. Sol yanda görülen aslan orijinal değildir, orjinali Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesinde sergilenmektedir.

Büyük taş blokların oluşturduğu pervazların bulunduğu yerde: bir iç ve bir dış kapı geçidi vardır. Kapı geçitlerinde: sıkça kullanılan sivri kemerler görülür. Bu kapı geçitlerinde: büyük ahşap kapılar bulunur. Bunların dışı bronzla kaplıdır.

       

Yer kapı-Tünel:

Burası şehrin güney sınırını oluşturur. Şehrin en yüksek yerindedir. Bu kapının: koruma değil, gösteriş amaçlı; şehrin, devletin ve dinin gücünü ve büyüklüğünü vurgulamak için yapıldığı düşünülmektedir.

Buradaki toprak yığın setin yüksekliği yaklaşık 35 metreyi bulur. Setin tabanı 80 metre genişliğinde ve 250 metre uzunluğundadır.

Bu yığma setteki toprağın çoğu, surun dış kesiminden çekilmiş ve bu yüzden dış kesim çukurlaşmıştır. Bu durum: yığma sete, daha anıtsal bir görünüm verir. Setin dış yüzü taş döşelidir ve kesik piramit görünümündedir. Dış cephede, üzerindeki beyaz kireç taşları nedeniyle, uzaktan parlak ve ihtişamlı bir görüntü vermektedir. Şehre dışarıdan gelenler: bu parlak ve ihtişamlı görüntüyü çok uzaklardan bile sezebilirler ve etkilenirlerdi.

Burası: şehrin güney sınırını oluşturan, yüksekliği, bu kısımda yaklaşık 35 metreyi bulan toprak üzerindeki beyaz kireç taşları nedeniyle, uzaktan parlak ve ihtişamlı bir görüntü vermektedir.

          

Potern-Tünel;

Bunun hemen altında ise, “Potern” denen ve yığma set yapılmadan önce; günümüzden 4000 yıl önce inşa edilen bir tünel vardır. Tünelin neden yapıldığı konusunda çeşitli fikirler vardır. Ancak en güçlü görüş: şehre saldıran düşmanı arkadan çevirmek değil, kült törenleri veya geçitleri için barış döneminde şehrin kapısı olarak kullanıldığı görüşüdür.

Tünel: Hattuşa şehrinde, içinden geçilebilen tek tüneldir. 70 metre uzunlukta ve 3 metre yükseklikteki bu tünel: bindirme tekniğiyle yapılmıştır. Bu teknikte: uzun taş bloklar, bir alttakinden biraz daha öne çıkarılarak, üst üstü koyulmuş ve en üste ise, ortaya kilit taşı olarak, sivri bir blok yerleştirilmiştir.

Dışarıdan rahatlıkla görülebilen bu tünelin ağzı, o dönemde bir kapı ile örtülüyordu. Eğer tünelden geçerseniz, şehrin çam ve meşe ormanlarıyla kaplı dış kısmına ulaşırsınız. Tünelden çıkınca, yığma tepenin bittiği sola doğru yürüyün, burada taş merdivenler var, buradan yukarı çıkıp, şehrin iç bölümüne ulaşılmaktadır. Bu merdivenlerden çıkarken: birinci bölümde 34 basamak ve ikinci bölümde 54 basamak vardır. Merdivenler uç yani tepe noktasında daralır ve buradan tek tek geçmek gerekir. Çünkü merdivenlerden çıkarak şehre girmeyi düşünen büyük kalabalıklar, daralan merdivenler sayesinde teker teker ve kontrol edilerek şehre girebilirler.

           

     

Sfenksli kapı:

Bu yığma setin üzerinden geçen surun orta bölümünde, üstte“Sfenksli kapı” vardı. Sfenksler: aslan vücutla, insan başlı karışık yaratıklardır. Hititler: Hitit sfenkslerinde, Mısırdakilerden farklı olarak “dişi” yaratıkları tasvir etmişlerdir.

Aslanlı kapı ve Kral kapıdan farklı olarak: bu kapı, iki kulenin arasında değil, kulelerden birinin içinde yapılmıştır.

Ayrıca: kapı girişlerinin üstü, sivri kemerli değil, düzdür. Sadece: dış geçit, tahta kapılarla örtülüyordu. Her 4 kapı pervazı: sfenkslerle bezelidir.

Sfenkslerden: batıda olanı kısmen görülür, ancak doğuda olanı yoktur. Bunlar: yangında çok hasar gördüklerinden, 1907 yılında yerlerinden sökülerek Almanya’ya götürülmüşler ve daha sonra geri getirilmiş ve halen Boğazköy Müzesinde: diğer sfenksle birlikte (ikisi birden) sergilenmektedir. (Bunların bu gidip-gelme macerasını, Boğazköy Sfenksinde anlatacağım) Günümüzde: buradaki her iki sfenks de kopyadır.

İç kapının pervazlarındaki sfenksler ise, üç boyutlu olarak betimlenmiştir, büyük kanatları ve yukarı kalkık kuyrukları görülür.

Sfenksli kapıdan çıktığınızda: şehrin iç bölümünde, tapınak kalıntılarını-temellerini görebilirsiniz. Burada: merkezi tapınak mahallesi bulunuyor. Bu mahallenin bulunduğu dar alanda: 28 tapınak tespit edilmiştir.

Bu tapınakların çoğunda: Hitit mimarisi özellikleri görülmektedir. Bunlar: taş temeller, üstünde kerpiç duvarlar ve ahşap hatıllı dikmelerle sağlamlaştırılmış yapılardır. Yapıların boyları ve oda dağılımları: belli bir prensibe dayanmaktadır.

Buna göre: büyük ve üstü açık bir avlu, ardından bir ön odadan geçilerek kült odasına ulaşılır. En kutsal mekan olan kült odasında, tapınağın adandığı tanrının tasviri bulunur.

Yapının diğer odalarında rahipler yaşar ve depolar bulunur.

er kapıdaki yapay yığma toprak setin orta üstünde: Sfenksli kapı var.

Aslanlı kapı ve Kral kapıdan farklı olarak, bu kapı, iki kulenin arasına değil, kulelerden birinin içine yapılmıştır.

Ayrıca, kapı girişlerinin üstü, sivri kemer biçimli değil, düzdür. Yalnızca, dış geçit tahta kapılar

Aslında, özellikle onarım için götürülen 2 sfenksten biri, hemen gönderilmiş olsa da, diğeri uzun yıllar Almanya’da kalmış ve Almanlar bunun geri iadesinde direnmişlerdir. Ama duyduğuma göre, bölgedeki Alman arkeologlarına, gerekli izinler verilmeyeceği söylenince, Sfenksi, aradan geçen 90 yıllık süreç sonunda, geçenlerde geri iade ettiler.

          

Evet, buranın gezisiyle ilgili birkaç not vermek istiyorum. Daha az yorgunluk için: önce aracınızı bıraktığınız yerden, tünele girmeden merdivenlerle yığma tepenin üstüne çıkın, sonra Sfenksli kapı ve şehrin manzarasını seyredin, sonra kapıdan arkaya geçin, şehrin dışının görüntüsünü görün, kireçtaşı duvarı görün ve sol yana doğru yürüyün, merdivenlerden aşağıya inin, merdivenler bitince sağ yana ilerleyin, tünele girin, tünelden çıkınca, aracınızın bulunduğu yere geleceksiniz. Bu rotanın tersini yaparsanız, bayağı yorucu oluyor.

   

Kral Kapı:

Büyük sur yayının, kuzeydoğu bölümündedir. Surun güneybatısındaki aslanlı kapıya benzemektedir.

Gayet iyi korunarak, günümüze kadar gelmiştir.

Kapıda: iki kapı kulesi vardır. Kapı kuleleri yaklaşık 10 x 15 metre ölçülerindedir.

Kapı kuleleri arasında, iki yüksek sivri kemer biçimli, kapı geçidi görülür. Sivri kemerli kapı geçitlerinin yüksekliği 5 metredir.

Ancak buradaki kapa kabartma resmi, diğer kapılardan farklı olarak, şehre bakan iç tarafa yapılmıştır.

İç kapının solundaki blokta: silahlarıyla betimlenen bir savaşçı kabartması bulunur. Savaşçının boyu: miğferinin ucundan, ayak tabanına kadar 2.25 metredir.

Zengin bezemeli, kısa bir etek giymiştir. Geniş kemerinde: kabzası hilal biçimli, ucu yukarıya dönük kılıç vardır. Uzun saçları, omuz üzerinden aşağıya dökülür.

Başında: büyük yanaklı ve sorguçlu miğfer görülür. Miğferin ucundan başlayan şerit, dirseğe kadar iner. Miğferin önünde, kıvrık boynuz vardır. Bu kıvrık boynuz: “tanrı” figürüdür. Bu yüzden, burada betimlenen figürün: Hava tanrısı Teşub ile Güneş tanrıçası Hebat’ın oğlu, aynı zamanda Kral IV Tadhaliya’nın koruyucu tanrısı Şarrumma olduğu tahmin ediliyor. Kral IV Tadhaliya, burada kendi koruyucu tanrısı adına, bir anıt diktirmiş olmalıdır.

Her ne kadar ahşap kapılar kapatılsa da, bunlar koçbaşı ile kırılabiliyor veya yangın çıkarıp yakılarak imha ediliyorlardı. Bunu önlemek, kapıya hücum edecek düşmanı, kapı nöbetçileri tarafından iki taraflı kıskaca almak için: ön sur duvarının yanında, bu kapıya ulaşan yolun dışa bakan yanında bir kule vardır.

Büyük sur yayının güneydoğu kesimindedir. Gayet iyi korunarak günümüze kadar ulaşmıştır,

Bu kapıda da: iki kapı kulesi bulunmaktadır. Kapı kuleleri arasında, iki yüksek sivri kemer biçimli kapı geçidi görülüyor. Ancak, burada, kapı kabartma resmi, diğer kapılardan farklı

Kapı: iki kanatlıdır, büyük ahşap kapılarla kapatılıyordu.

Ön sur duvarının yanından ilerleyerek, bu kapıya ulaşan yolun, dışa bakan yanında da kuleli bir duvar var.

2 Nolu Hiyeroglifli Oda:

Güney kale yakınlarında, büyük kalker bloklarda inşa edilen, iki taş oda vardır. Bunlardan, özellikle 2 Nolu odada, günümüze kadar mükemmel olarak korunarak gelmiş kabartmalar görülür.

Girişin sol bölümündeki kabartma:

Burada: Hattuşa şehrinin bilinen en son kralı ve odayı inşa ettiren kral II. Şupiluliuma görülür. Kral: burada kısa etekli, kemerinde kılıcı, sağ elinde mızrağı, sol omuzu üzerinde yayı ile, bir savaşçı olarak gösteriliyor. Ayağının ucu sivri ve yukarı kıvrık ayakkabıları, başında tanrıların tipik başlığı (önde üç boynuzu bulunan sivri külah) vardır. Boynuzların önünde: Luvi hiyeroglifleriyle kralın unvanı ve ismi yazılıdır. Burada: kralın kendisinin tanrılaştırılarak tasvir edildiği görülür. Halbuki kral, karşı duvardaki yazıttan anlaşıldığı kadarı ile hala hayatta ve aktiftir.

Yukarı şehirde; güney kale yakınlarında, büyük kalker bloklarından inşa edilen, iki taş oda bulunmuştur.

Bunlardan, özellikle 2. Nolu odada günümüze kadar mükemmel olarak korunagelmiş kabartmalar görülmektedir.

Arka duvar:

Burada güneş tanrısı tasvir edilmiştir. Uzun mantolu, ucu sivri ve yukarı kalkık ayakkabılı, sol elinde güç sembolü olan kıvrık değneği görülüyor. Başı üzerinde: kanatlı güneş kursu bulunuyor. Bu nedenle: Güneş tanrısı olduğuna inanılıyor ve sağ elinde biraz değiştirilmiş, Mısır hayat sembolü olan “Anklı” tutan tanrı, hayat verici özelliktedir.

   

Nişantaş:

Hemen hiyeroglif odasının karşısındadır.

Burada: üzerinde büyük bir yapı bulunan kaya bloğu görülür. Kaya bloğunun üstünde: kayaya işlenmiş, temel yataklarından ve günümüze ulaşan tek tük taş bloktan: yapının duvarlarının doğrultusu görülür. Kaya bloğu üstündeki bu yanının işlevi bilinmiyor.

Burada bir yazıt vardır. Kayalık ismini: Luvi hiyerogliflerinde yazılmış bu yazıttan alıyor. Yazıt; 8.5 metre uzunluğunda ve 11 satırdan oluşmaktadır. Yazıt: kaya yüzeye işlenmiş, ancak açıkta kaldığından, günümüze kadar olan süreçte oldukça aşınmıştır. Bu yüzden, yazıtın içeriği tam olarak anlaşılmıyor. Bilinen tek şey: yazıtın Hattuşanın bilinen son kralı II. Şappiluliuma’ya ait olduğudur.

Evet, araç yolu üzerinde ilerlediğimizde: karşımıza çıkan yapılar şunlardır:

Nişantaşın kuzeyinde Büyük kale-kral sarayının hemen önündeki alanda: bazı resmi binalara ait olduğu sanılan kalıntılar görülür.

Asfalt yolun batısındaki alanda: Batı yapısı vardır. Batı yapısının, sadece bodrum katına ait birkaç duvar, günümüze ulaşmıştır. Bu bodrum odalarında: 3000’den fazla “bulla” adı verilen, Hitit büyük krallarına ve memurlarına ait, kil üzerine mühür baskısı bulunmuştur. Bullalar: belge ya da malların resmileştirilmesini sağlıyordu. İp ya da deri ile bağlanıyor ve buraya konan kil topağı üzerine mühür basılıyordu. Yangın sonucu, her şey yanıp kül olmuştu. Ancak ateşte pişerek sertleşen bullalar, günümüze kadar korunarak ulaşmıştır.

Hemen hiyeroglifli odanın karşısındadır.

Burada, üzerinde büyük bir yapı bulunan kaya bloğu görülüyor. Kaya bloğunun üzerinde: kayaya işlenmiş, temel yataklarından ve günümüze ulaşan tek-tük taş bloktan, yapının duvarlarının doğrultusu görülebilmektedir. Kaya bloğu üstündeki bu yapının işlevi bilinmiyor.

 

Büyük Kale-Saray: 

Burası: eski şehrin en yüksek yeri, şehre ve kuzeydeki ovaya tamamen hakim durumdadır. Şehrin asıl merkezi burasıdır. Buradaki en eski yerleşim izleri, Tunç Çağı’na kadar gitmektedir. Bugün görülen yapıların çoğu: MÖ 13’ncü yüzyıldaki, surun genişletilmesine paralel olarak yürütülen imar çalışmalarının ürünüdür.

Burada Hitit krallarının sarayı bulunuyordu.

Kalenin dört tarafı: sarp kayalıklarla ve surlarla çevrilidir. Burada: kraliyet ailesi yapıları vardı. Direkli galerilerle çevrili avlular, konutlar, depo binaları ve büyük bir kabul salonu olan büyük bir saray kalıntısı ortaya çıkarılmıştır. Büyükkaleye ulaşım: bugün kullanılan modern merdivenlerin hemen altında, sağ tarafta görülen, restore edilmiş iki duvarın tuttuğu ve Nişantaş önlerinden başlayıp bu bölüme kadar uzanan rampa ile sağlanmaktaydı.

Büyük kalenin asıl önemi: Hitit ve Anadolu tarihini aydınlatan, 30 binden fazla çivi yazılı kil tabletin burada bulunmuş olmasıdır.

   

BOĞAZKÖY MÜZESİ:

Boğazkale ilçe merkezinde bulunmaktadır. Ancak, müzeyi bulmak zor. Ben şahsen müzeyi ararken, biraz dolaştım ve birkaç kişiye sormak zorunda kaldım. Peki, niye yetkililer müzeye gidiş yolunu belirleyen birkaç “Tabela” koymazlar?

Müze: 12 Eylül 1966 tarihinde ziyarete açılmıştır. Burada: Hattuşa kazılarında ortaya çıkarılan ve çevreden müzeye gelen eserlerin depo ve sergilemesi yapılmaktadır.

Hitit  dönemine ait eserlerin ağırlıklı olduğu müzede: Kalkolitik, Eski Tunç, Hitit, Frig, Roma ve Bizans dönemlerine ait eserler de sergilenmektedir.

Müzeye giriş ücreti 5 TL, ama müze kartı geçerlidir. Özellikle çalışanlar mükemmel insanlar, tertemiz bir müze, gezmenizi öneririm. Müzede, ana binanın arkasında tertemiz tuvaletler var.

 

Bahçe: 

Müzenin bahçesinde: Roma ve Bizans dönemlerine ait, mezar taşları ve mezar stelleri bulunuyor. Yani, pek de fazla ilgi çekmeyen taş eserler var.

      

Birinci Salon: 

Burada: kalkolitik, Eski Tunç ve Asur Ticaret kolonileri çağına ait pişmiş toprak eserlerin sergilendiği vitrinler ve bu salondan, büyük salona geçilen bölümde ise Yazılıkaya’dan getirilen Tanrıça İştar kabartması bulunmaktadır. Müzenin en önemli eseri bence budur.

          

Bunun  dışında, hemen girişte: Hattuşaş bölgesinin Sfenksli kapısından sökülerek buraya getirilen iki sfenks görülebilir. Bunlardan özellikle bir tanesi, 1907 yılından onarılmak üzere götürüldüğü Almanya’dan, geçen yıl gelmesiyle anavatanına kavuşmuş olması nedeniyle ilgi çekmektedir.

Bu sfenkslerin daha ayrıntılı hikayesini yazının sonunda bulabilirsiniz.

           

İkinci salon: 

Burada, kronolojik olarak yapılan teşhir düzenlemesinde, Asur Ticaret kolonileri çağı ile eski Hitit dönemine ait büyük boy gaga ağızlı testiler ve bunların buluntu durumlarını gösteren fotoğraflar bulunmaktadır. Bu vitrinlerin devamındaki vitrinlerde ise Eski Hitit ve İmparatorluk dönemlerine ait pişmiş toprak ve taş eserler, Frig dönemine ait boyalı seramik kaplar, fibulalar, Roma dönemine ait pişmiş toprak ve cam eserler, Bizans dönemine tarihlenen kiliseye ait bronz malzemeler sergilenmektedir.

Ayrıca, müzede yer alan orta vitrinlerde, yine Hitit dönemine ait çivi yazılı tabletler, mühür, baskılı pişmiş toprak bullalar, silindir ve damga mühürler, bronz baltalar, iğneler, kalıplar ve kabartmalı seramik parçalar teşhir edilmektedir.

Müzede, benim ilgimi çeken birkaç eserden söz etmek istiyorum. Sağ bölümde: döküm kalıbı var. MÖ.3000’li yıllara ait olduğu yazılı bu döküm kalıbı ile, halka şeklinde heykelcikler üretiliyormuş.

Döküm kalıbı hakkında ayrıntılı bilgi: MÖ 3000-2000 yıllara tarihlenen döküm kalıbı: halka şeklindeki heykelciklerin üretiminde kullanılıyordu. Bu stilize dişil figürler, yüksek olasılıkla bir tanrı ya da başka bir doğaüstü varlığı temsil etmekteydi. Çamlıbel Tarlasında yaşayan topluluğun dini yaşamlarında önemli rol oynadıkları düşünülmektedir. Halka şeklindeki figürlere, esas olarak MÖ 5 ve 4’ncü bin yıllarda, güney Balkanlarda (Bulgaristan) çoğunlukla mezarlarda rastlanmıştır. Kuzey Anadolu’da az sayıda bulunan bu figürler, iki bölge arasındaki ortak dini inanışlara dair kanıt teşkil etmektedir.

Bir diğer ilgimi çeken obje: törensel kap’dır. MÖ.1945 yılına ait olduğu yazılı bu kap; Asur ticaret kolonilerine aittir. Anadolu’da çok nadir bulunan eserlerden birisidir. Yangında tahrip olmuş bir binada ele geçirilmiş. Çaydanlık formunda olan bu kabın en belirgin özelliği: içerisindeki boru sistemi sebebiyle ancak 180 derece döndürüldüğünde akıtabilmesidir.

Evet, bunların dışında pek fazla ilgi çekici olmayan bir müze. Yani, Hattuşaş gezisinden, o muhteşem güzellikleri gördükten sonra, bu müze biraz yavan mı geliyor bilmiyorum, belki de aramış olmanın, ulaşımın güç olmasının olumsuz etkisi mi demeli, bilmiyorum. Ama, gezip görmek tercihizine kalmış.

Boğazköy Sfenksi-Berlin macerası: 

Hitit Başkenti Hattuşa’da ilk sistematik kazılara İstanbul Müzeleri’nden Makridi Bey ve Alman Hugo Winckler tarafından, 1906 yılında başlanmıştır.

1907 yılı kazı çalışmalarında anıtsal Yer kapı kompleksinin üzerinde açığa çıkartılan Sfenksli kapı’daki dört sfenksten biridir.

Hitit imparatorluk çağı’na (MÖ 13’ncü yüzyıl) tarihlenmektedir.

1917 yılında kazı çalışmalarını yürüten Alman heyeti ile varılan anlaşma gereğince diğer sfenks ile birlikte temizleme, onarım ve yayın çalışmalarının yapılabilmesi için, iade edilmek üzere Berlin’e götürülmüştür.

Onarımı tamamlanan sfenkslerden biri 1924 yılında ülkemize iade edilirken bu sfenks, Berlin Pergamon Müzesi’nde kalmıştır.

Berlin’deki Sfenksin iadesi içi 1938 yılına kadar görüşmelere devam edilmiştir. Ancak 2’nci Dünya Savaşının başlaması ve savaş sonrası Berlin Müzelerinin Doğu Almanya’da kalmasından dolayı ilişkiler kesilmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin Doğu Almanya’yı 1973 yılında resmen tanımasıyla birlikte 1974 yılında Sfenksin iadesi ile ilgili görüşmeler yeniden başlamıştır.

Sfenksin ülkemize iadesi amacıyla, 1987 yılında UNESCO’ya başvurulmuş ve gündeme alınması sağlanmıştır.

Kültür ve Turizm Bakanlığı, Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü ile Alman heyetleri arasında 18 Nisan 2011 tarihinde gerçekleştirilen toplantıda, Sfenksin ülkemize iadesi konusunda mutabakata varılmıştır.

Bunun üzerine Berlin’de Alman ve Türk heyetleri arasında 13 Mayıs 2011 tarihinde yapılan toplantıda 94 yıldır Berlin Pergamon Müzesi’nde bulunan Boğazköy Sfenksi’nin ülkemize iadesi konusunda “Mutabakat Zaptı” imzalanmıştır.

Bu mutabakat zaptı gereği sfenks, 27 Temmuz 2011 tarihinde Almanya’dan İstanbul Arkeoloji Müzesine getirilmiştir. Burada restorasyon ve konservasyon çalışmaları tamamlana Sfenks, 94 yıl önce ayrıldığı topraklarına 4 Kasım 2011 tarihinde geri dönmüştür.

Sfenks: insan (kadın) başlı, kanatlı ve aslan gövdelidir. Başında bir tür miğfer bulunmaktadır.

 

 

 

 

 

 

Çorum, Ortaköy

5.266 kişi okudu!

Burası tam bir açık hava müzesi ve özellikle bir dönem 2500 yıllık Hitit imparatorluğuna başkentlik yapmış olan Şapinuva kalıntılarını mutlaka görmeniz gerek. Yaklaşık 10 yıllık bir geçmişi olan kazı çalışmaları sonucunda, ortaya çıkarılanlar ilginç. Ama esas ilginç olanı, bir zamanlar yaklaşık 50 bine yakın insanın yaşadığı bu toprakları, tarih sevenler, mutlaka görmeliler. Unutmayın, bu insanlar yani Hititler, günümüzden binlerce yıl önce burada büyük bir medeniyet kurmuşlar. Şunu düşünmek gerek, bugünden 2500 yıl sonra, sanırım o zamanın insanı da, bugün bizim yaşadıklarımızı büyük bir merak ve ilgiyle inceleyecek.

ULAŞIM:

Ortaköy, il merkezi olan Çorum’a 53 km. uzaklıktadır. Ortaköy-Amasya arasındaki uzaklık: 77 km. Ortaköy-Alaca arasındaki uzaklık; 45 km. Ortaköy-Yozgat arasındaki uzaklık: 42 km.

 

xxxxxxxxxxx

TARİHİ:

Orta Asya’dan gelen Türkler: bölgede 3 yerleşim yeri kurmuşlardır. Bunlar: Asraköy, Pınarköy ve ilçe merkezidir. İlçe merkezi, diğer iki yerleşimin tam ortasında kaldığı için, Ortaköy adını almıştır.

Ancak, elbette yörenin tarihi geçmişi incelendiğinde, ilk yerleşimcilerin, çok daha önceleri burada bulunduklarına ait kanıtlar ortaya çıkmaktadır. İlçe merkezine, 3 km. uzaklıkta, Hitit imparatorluğunun en önemli kentlerinden biri olan Şapinuva kalıntılarına ulaşılmıştır.

Şapinuva kenti: Çekerek nehri çevresinde bulunan, Göynücek ovası ve Alaca ovası arasındaki geçit üzerinde bulunması nedeniyle, konum olarak önem kazanmaktadır. Bunun sonucunda: burada, dönemin önemli bir askeri ve dini merkezi kurulmuştur. Buralarda yapılan kazılarda: sayıları yaklaşık 4000’e ulaşan çivi yazılı tablet bulunmuştur. Bu tabletler: dini, idari ve askeri yazışmalar olup, MÖ.14’ncü yüzyıla aittir. Bu tabletlerden anlaşıldığına göre: Taşmişarri yani III.Tuthaliya ve kraliyet ailesi, bu şehirde yaşamıştır.

GENEL:

İlçe, Anadolu’nun, Kafkaslar yönünden bir giriş yolu olan Kelkit vadisinin sonunda bulunmaktadır. Yani, bulunduğu konum itibarıyla stratejik önem kazanmaktadır. Zaten, tarihi geçmişi incelendiğinde de, bu konumu nedeniyle sürekli yerleşim bulunduğu görülüyor.

Yörede: Karadeniz iklimi ve karasal iklim hakimdir. Buna bağlı olarak: yazlar sıcak ve kurak, kışlar ise soğuk ve kar yağışlı geçer. Daha  doğrusu, hani derler ya, bir anda, birkaç mevsim diye, işte Ortaköy’de böyle, kısa aralıklarda, birbirinden farklı mevsimler görülmektedir.

Bölgenin coğrafi yapısına bakıldığında: genellikle engebeli ve dağlık bir yapı görülmektedir. İlçe merkezinin: kuzey, güney ve batı bölümleri dağlarla çevrilidir. İlçe merkezinin rakımı ise: 800 metredir.

İlçe ekonomisi: tarım ve hayvancılığa dayanmaktadır. Halkın: % 80’lik bölümü, tarım ve hayvancılık ile meşgul olmaktadır. Bağcılık ta önemli bir uğraşıdır. Bölgede: “Bal” ismi verilen, sofralık ve pekmezlik olarak kullanılan üzüm üretimi yaygındır. İlçede, modern sanayi tesisi bulunmamaktadır.

 

Xxxxxxxxx

KONAKLAMA:

Öğretmenevi               6 yataklıdır.                Belediye İş hanı. 3.Kat.                     364-4914159

 

Xxxxxxx

NE YENİR-NE İÇİLİR:

Buralara yolunuz düşerse, tatmanızı önereceğim mahalli lezzetlerin başında: mıhlama gelir. Bunun dışında: keşkek, erişte pilavı ve yaprak sarmasını da düşünebilirsiniz. Tatlı olarak ise, pekmez tatlısı deneyebilirsiniz.

 

Xxxxxx

NE SATIN ALINIR:

Ortaköy yöresinde, pekmez çok meşhur, bulabilirseniz mutlaka pekmez satın almalısınız.

xxxxxx

GEZİLECEK YERLER:

 

ŞAPİNUVA:

Hitit imparatorluk döneminde, önemli kentlerden biridir. Çünkü: coğrafi konumu nedeniyle, stratejik bir noktada bulunmaktaydı. Bunun sonucunda: şehir askeri ve dini bir merkez haline gelmiştir. Ordu komutanlığı ve sürekli olarak bir kısım asker, bu şehirde hazır bulunmuştur. Bunun kanıtı olarak, bir çivi yazılı tablette, kral II. Murşili tarafından şöyle denilmektedir “ Şapinuva’daki birlikleri teftiş ettim ve orduma öncülük ettim”

Burada yapılan kazılarda: yaklaşık 4000 civarında çivi yazılı tablet bulunmuştur. Bu tabletler incelendiğinde ise, bunların: askeri, dini ve fal metinleri olduğu ve Hattice, Hurice, Akadca yazılı oldukları anlaşılmıştır.

Bu tabletlerden öğrenildiğine göre: Hitit kralı III.Tuthaliya döneminde, kraliyet ailesi ve kraliçe Taduhepa bu şehirde yaşamıştır. Çünkü: burada bulunan yazışmaların büyük kısmı: kral ve kraliçeye gönderilen mektuplardan oluşmaktadır. Kraliçe Taduhepa: kral III. Tuthaliya öldükten sonra, kral I. Supiluliuma ile birlikte bir süre ülkeyi yönetmiştir.

Hatta: Tokat Masat Höyükte bulunan bir çivi yazılı tablette, şunlar yazılıdır ve bu yazılı olanlar, Şapinuva şehrinin önemini ortaya koymaktadır.” Bu tablet size ulaşınca, 1701 askeri, acele olarak sevkediniz ve onları iki gün içinde, Şapinuva şehrine, Majestelerinin huzuruna getiriniz.”

Günümüzde burada görebilecekleriniz şunlar: A binası olarak isimlendirilen anıtsal idari bir bina ve B binası olarak isimlendirilen, ticari bir yapı. Bu yapılarda: Hitit mimarisinin inceliklerini görebilirsiniz.

A Binası: Duvarların gerek iç ve gerekse dış yüzeyleri, düzgün kesme taşlarla işlenmiştir. Bu büyük taşların araları ise, düzensiz küçük taşlarla doldurulmuştur. Bu yapıların temel duvarlarının yüksekliği ise, 2 metreye ulaşmaktadır. 25 metre eninde ve doğu-batı yönünde 100 metre uzunluğundaki bu yapının temelleri, hiç bozulmadan ve dağılmadan günümüze kadar ulaşmıştır. Bu bina: yalnız burası için değil, Anadolu ölçeğinde, anıt bir bina olarak öne çıkmaktadır. Kendine özgü, simetrik bir planı vardır. Bodrum katı dışında, 2 katı daha bulunduğu sanılıyor. Yapının çevresi, koruma duvarı ile çevrilidir ve bu duvar üzerinde kuleler bulunmaktadır.

Görebileceğiniz odalar: yapının bodrum katına aittir. Üst katlara ait kerpiç duvarlar ise, binanın muhtemelen yanması sonucu çökmüştür. Yukarıda sözünü ettiğim çivi yazılı tabletlerin büyük bölümü, yapının bu yıkık olan üst katlarında bulunmuştur. Bu çivi yazılı tabletler dışında, yörede, çok miktarda, pişmiş topraktan çanak-çömlek, bazalt, obsidyen gibi çeşitli taşlardan yapılmış objeler, mühürler, çeşitli madenlerden yapılmış süs eşyaları, sikkeler, cam kaplar bulunmuştur.

B Binası: 1995 yılından sonra ortaya çıkarılmıştır. A binasının yaklaşık 150 metre yakınındadır. Temellerinde düzgün taş bloklar var. Bu temel duvarlarının üzerinde, 1 metre genişliğinde kerpiç duvarlar bulunuyormuş. Zemin kat temizlenerek açığa çıkarılmış ve bunun üstünde ise yoğun kereste kullanılarak yapılan katların, yanarak çöktüğü ve yok olduğu sanılıyor. Ancak, temellerin üzerinde, 1.5 metre yüksekliğinde kerpiç duvarlar görülmektedir. Bu bina daha çok: tek katlı, kare planlı ve iç bölme duvarları fazla olmayan, depo görünümünde bir yapıdır. Burada depo bölümü olarak tanımlanan ve içinde küplerin bulunduğu bir bölüm görülüyor. Yiyecek ve içecek konulduğu sanılan bu küplerin toplam sayısının 30 civarında bulunduğu tahmin ediliyor. Ayrıca: kumaş ve maden koymakta kullanılan yerler de görülmektedir.

Bu binada, bunun dışında özellik gösteren diğer bir yer de, kapı girişidir. Burada: çakıl döşenmiş bir giriş holü var. Buraya açılan bir başka çift kapıdan: yük arabaları içeri girmekte ve bu döşemenin üstüne alınmaktadır. Bu giriş bölümünün hemen yanındaki bir odada: duvardaki bir raftan döküldüğü düşünülen ve yanmış tabletler bulunmuştur.

C ve D Binaları: A ve B binalarının bulunduğu teraslanmış bölüm, muhteşem büyüklüğü ile dikkat çekiyor. Bu büyüklükteki alan üzerinde başka binaların da bulunacağı değerlendirilerek yapılan kazılarda, C ve D binalarına ait kalıntılara da ulaşılmıştır. Ancak, dini amaçla inşa edildiği düşünülen bu binalar, aşırı şekilde tahrip edilmiştir. Özellikle: C binasında bazı buluntular görülüyor. Binanın giriş kapısında, toplu olarak baltalar ve mızrak uçları bulunmuştur. Bu mızrak uçlarının birinin üzerinde “Büyük kral” yazısı görülmektedir. Ayrıca: avluda iki sunak ve buradan binanın içine doğru uzanan bir kanal görülüyor. Bunlar değerlendirildiğinde, buranın bir tören salonu ve bu salonda bulunan sunak olduğu yani buranın dini bir binaya ait olduğu sanılmaktadır.

D Binası: burada dini bir yapı olmalıdır. Tanrı Teşup’a aittir. Hemen girişte bulunan firizde: Tanrı  Teşup: silahlarını kuşanmış ve sol eliyle, bir mızrağa dayanmış olarak, yapıya gelenleri karşılamaktadır. Giriş hölünde, bir arınma havuzu bulunmaktadır.

Evet, her iki yapı ve yerleşim yerinde: çok miktarda: iyi hamurlu ve dikkatle pişirilmiş, günlük kap-kacak bulunmuştur. Ayrıca: bir kısım metal malzeme de ortaya çıkarılmıştır. Bunlar: ok uçları, bronz balta ve  kamalardır. Hatta: topluca bulunan mızrak uçlarından birinin üzerinde “Büyük kral” yazmaktadır.

Bütün bu buluntular: merkezi Ağılönü mevkii olmak üzere, yaklaşık 9 km. karelik bir alanda, büyük bir Hitit yerleşimi bulunduğunu işaret etmektedir. Bu büyük kentin o dönemdeki nüfusunun ise, 30-50 bin kişi arasında bulunduğu tahmin ediliyor. Ayrıca: iki Fırtına Tanrısı adına yapılmış iki ayrı tapınak, kraliçe sarayı, ordu komutanlığı ve belediye teşkilatı gibi kurumların bulunduğu sanılıyor. Zaten, Hititler, bu bölgeye geldiklerinde: platoyu çevreleyen tepeler üzerine yayılmışlar ve bu bölgedeki araziye teraslayarak, büyük bir şehir kurmuşlardır. Ancak: bu büyük şehrin kıt su kaynakları ile nasıl su ihtiyacının giderildiği ve tarım faaliyetlerinin nasıl yürütüldüğü meçhuldur.

İNCESU KANYONU:

İlçe merkezine bağlı, İncesu köyündedir. Yöre halkı tarafından: “Uzungeçit” olarak isimlendirilmektedir.

Kanyonun tek bir girişi ve tek bir çıkışı var. Kanyonun genişliği: 40-60 metre arasında değişmektedir. Uzunluğu ise: 12 km.dir. Her iki yamaçta ise, sarp kayalıklar var. Ayrıca, yer yer ormanlık alanlara rastlamak ta mümkündür. Kanyonun ortasından: Çekerek ırmağı geçmektedir. Bu ırmak üzerinde rafting ve bölgede trekking yapılabilmektedir.  

Kanyonun her iki yanındaki kayalar üzerinde: duvar kalıntıları, merdivenlerle çıkılan su sarnıçları, ahşap hatıl  oyukları görülüyor. Buna istinaden, antik  dönemlerde, burada, ahşaptan inşa edilmiş, çok sayıda yapının varlığından söz etmek mümkündür. İncesu kanyonu: tüm bu tarihi ve doğal güzellik ve özelliklerinin yanında, doğal yaşam alanı olarak da, birçok hayvan ve bitki türünü barındırmaktadır. Ayrıca: ırmak ta, balık türleri de bulunuyor yani olta balıkçılığı yapmak mümkün. Hatta, ırmakta su samuru bile bulunduğu söyleniyor.

 

AŞDAĞUL MAĞARASI:

İlçe merkezine bağlı, Aşdağul kasabasının, 5 km.kuzeyinde, İninbaşı Tepesindedir. Uzunluğu: 80 metredir. Derinlik ise: 13 metredir. Mağaranın bulunduğu yerin rakımı: 800 metredir.

Bu bölgede Çekerek nehri tarafından parçalanan, kanyon görünümlü vadiler var. Mağara, 2005 yılında bulunmuş ve MTA tarafından haritalandırılmıştır. Mağarada, büyük bir yarasa sürüsü bulunuyor.

KYBELE KAYA KABARTMASI:

İlçe merkezinin 3 km. uzağındaki, İncesu köyünde, köye yaklaşık 1 km. uzaklıktadır.

Çekerek nehri kıyısındaki kayalara oyulmuştur. Nehir yatağından 1.5 metre yüksekliktedir. Buradaki tanrıça: önünden akan Çekerek nehrine ve hemen karşısında yükselen kayalar üzerindeki kaleye bakmaktadır. Bir  taht üzerinde oturduğu düşünülen tanrıça, sol elinde bir aslan yavrusu tutmaktadır.

Evet: Anadolu’da, MÖ.9000’lerden itibaren: bereket, verimlilik, doğurganlık gibi anlamlar ifade eden Kybele ana tanrıça, burada da kayalara oyularak figüre edilmiştir. Ancak, birçok yerdeki benzerlerinden büyüktür ve bu büyüklükte bir Kybele kabartması başka bir yerde bulunmamıştır.

 

AKROPOL:

Hemen, Kybele kabartmasının tam karşısında, Çekerek nehri kıyısındadır. Ancak, günümüzde pek bir kalıntı kalmamış olup, sadece taşlar görülmektedir.

KAYA MAĞARASI:

Yine, İnceku köyünün 3 km. uzağındadır. Akrapolun yanında bulunan Kybela kabartmasının tam karşısındadır. Mağaranın uzunluğu, yaklaşık 300 metredir. Mağaraya inmek için, yaklaşık 470 basamak merdiven inmek gerekiyor. Uzunluğu 300 metre dedim ama, 300 metre sonunda, mağaranın kapandığı görülüyor, yani sonunun nereye gittiği meçhul.