Ankara,Beypazarı

21.109 kişi okudu!

Beypazarı’na daha önce defalarca gittim, ancak en son Mayıs 2018 tarihinde Beypazarı’na gittim ve izlenimlerim en güncel haliyle aşağıdadır.

Beypazarı; Ankara’nın batısındadır. Atatürk Orman Çiftliği kavşağından; 98 km. sonra Beypazarı’na ulaşabilirsiniz.  Öncelikle: Ankara-Beypazarı arasındaki yol güzel ve rahattır. Bir zamanlar, bu güzel yolun yapım çalışmaları sırasında Beypazarı’na gitmek tam bir ızdıraptı. Ankara’dan İstanbul yönünü takip ederek çıktığınızda, bir süre sonra sağa yani Sincan-Ayaş yönüne dönmeniz gerekiyor. Sonra uzunca süre düz ilerleyeceksiniz ve Ayaş-Beypazarı tabelalarını takip ederek, Beypazarı’na yaklaşık 1.5 saatlik yolculuğun ardından ulaşabilirsiniz.

OTOPARK:

Ancak: işte en sıkıntılı durum burada başlıyor. Daha önce defalarca Beypazarı’na gittim, hepsinde büyük keyif aldım, çünkü ben ve benim gibi dışarıdan gelen misafirlerin en büyük sıkıntısı olan OTOPARK, burada problem değildi. Sonuçta merkezde, büyükçe bir otopark vardı ve 10 TL verip sıkıntı yaşamıyorduk.

Bu gidişte ise: daha önce defalarca kullandığım otopark bölümü kapatılmıştı. Para verseniz dahi otopark yoktu. Beypazarı’nın dar sokaklarında, yoğun trafikte dön dön dur, inanmak mümkün değil, bir İlçe düşünün, güzel bir yer, ancak ekonomik gelişimini sadece havuç değil, aynı zamanda turizme bağlasın, ama burayı ziyaret etmeye gelen binlerce insanın arabası için bir düzen, bir yer ayarlamasın, insanlar daha Beypazarı sokak-caddelerine adım atmadan, sinir krizleri geçirsin.

Sayın okurlarım: şu sıralar (otopark sıkıntısı ne zaman çözülür bilmiyorum) sakın ola, hafta sonu ve tatil günlerinde Beypazarı’na gitmeyin. Eğer giderseniz: belki saatlerce, dar ve yoğun, sıkıntılı trafikte arabanız için park yeri aramak zorunda kalırsınız ve büyük ihtimalle park yeri bulamazsınız veya arabanızı, kötü bir yere bırakmak zorunda kalırsınız. Beypazarı sokaklarında gezerken, arabanızı düşünmekten, hiç bir şey anlamayacaksınız.

 

YOLCULUK:

Ankara-Beypazarı yolu üzerinde: Ayaş ilçesini geçtikten hemen sonra domates tarlaları başlıyor. Mevsiminde (Ağustos-Eylül gibi) bu yoldan geçerseniz: domatesleri tarladan kendiniz toplayıp, tarlanın yanı başındaki sahibine tarttırıp parasını verebilirsiniz. Mevsim dışında: yine bu yol üzerinde: kilden yapılmış testi ve benzeri objelerin satıldığı yerler var. Ancak özellikle dönüş yolunda hemen Ayaş merkezini geçtikten sonra sağ yanda bolca dükkan var, bunlarda yöresel ve organik olarak söylenen ancak pek inanmadığım birçok ürün satılıyor. Bunları ziyaret edip hoşunuza giden bir şeyler satın alabilirsiniz.

2

GENEL:
Beypazarı denilince, ilk akla gelenler; Türk kültürünün güzelliğini, zevkini ve inceliğini yansıtan sıcak insanları ve 350 yıllık tarihi ahşap evleri, konakları, el sanatları, saray tarzı mutfağı ve havucudur.

Evet: burası, Türkiye’nin havuç ihtiyacının yüzde 60’ını karşılayan bir yerdir. Tam bir havuç deposudur. Bunu: burayı gezerken hissedeceksiniz. Bol miktarda, havuç suyu satan satıcılar göreceksiniz. Mutlaka tadın. Gerçekten, buranın havucunun tadı gayet güzeldir. Havuç yanında; burada, görsel anlamda, gözünüze çarpacak olan: ahşap yapılar var. Bunlar: halen içinde insanların yaşıyor olması nedeniyle özellik arz ediyor. Eski yerleşimin en güzel örneklerini yansıtan bu yapıları gezmek, görmek ilginizi çekebilir. Bunların yanında: Beypazarı’nda çok miktarda, yöreye has el işçiliği, küçük ürünler ve gümüş işlemeciliği göreceksiniz.

TARİH:
Anadolu’nun tarihi seyrine bakıldığında, Beypazarı’nda: ilk çağda Hitit, Frig, Galad ve takiben Roma, Bizans ve daha sonra da Anadolu Selçuklu ve Osmanlı egemenlikleri görülür. Roma döneminde, İstanbul-Ankara-Bağdat geçit yolu üzerinde, önemli bir durak olan ilçenin ilk adı: “Lagania” olup “kaya doruğu” anlamına gelir. Bu adı, sanırım, “İnözü Vadisi”nin, iki yanındaki kaya bloklarından almaktadır.

MS. 6’ncı yüzyıla kadar, Lagania ismi kullanılır. Bizanslılar, MS.491 ile 518 yılları arasında, burayı piskoposluk merkezi haline getirirler. Bizans imparatoru Anastasios, İlçeyi ziyaret ettiğinde, İlçenin ismi “Anastasıopolis (Anastaiosun kenti) olarak değiştirilir.

Selçuklu döneminde Beypazarı; İstanbul-Bağdat yolu üzerinde, önemini devam ettirir. Osmanlılardan Orhan Bey’in Ankarayı alması ile Beypazarı da Osmanlı egemenliğine girer ve Bursa Sancağına bağlanır.

İlçe, Osmanlı döneminde, toprak rejimi ve askeri sistemin bel kemiğini oluşturan, tımarlı sipahi merkezlerinden biri olur. Yöre; buradaki sipahi beyinin ve ticari, ekonomik hayatın yoğunluğuna istinaden “BEĞ BAZARI” ismi ile anılmaya başlanır. 1868 yılında ise, siyasi yönetimdeki yer değişikliği nedeniyle, Ankara’ya bağlı bir kaza konumuna getirilir.

4

NE SATIN ALINIR:
Beypazarı’nda: özellikle: Demirciler Çarşısı ve Alaattin Sokak’da gezerken: küçük tezgahlar üzerinde ve ahşap dükkanlarda bol miktarda satıcı göreceksiniz.

Bunlar: yiyecek maddeleri (ev makarnası, tarhana, ceviz içi, havuç suyu, buraya özgü incecik sarılmış zeytinyağlı yaprak dolma, kara dut suyu, üzüm pekmezi, çeşitli baharatlar, ıhlamur, yine buraya özgü ana maddesi havuç olan cezerye ve benzeri tatlı çeşitleri-havuç lokumu, cevizli sucuk ) satıyorlar.

Bunun dışında: küçük hediyelik eşyalar ve de özellikle: merakınız varsa, gümüş orjinli birçok çeşit takı alabilirsiniz. Bunun yanında: burada, çeşitli ve orijinal, doğal halindeki taşları bulabilirsiniz. Evet en önemlisi, buraya özgü, “Beypazarı Kurusu” isimli, özellikle çay yanında aperatif olarak yenilen yiyecekten almayı sakın ama sakın unutmayın. Türkiye’de, yalnızca Beypazarı’nda, taş fırınlarda üretilen ve tazeliğini bir yıl boyunca koruyan, çay saatlerinin vazgeçilmez lezzeti, Beypazarı kurusunu mutlaka satın alın. Ancak: özellikle Alaattin sokakta gezerken, size bunları tattıracaklardır, fırından yeni çıkmış ve sıcak olmalarına rağmen, bence özellikle “tereyağlı” olanını tercih edin. (kilosu normal 12-13 TL civarındadır.)

 

NE YENİR-NE İÇİLİR:
Beypazında: hani denir ya, mutlaka tadın anlamında: incecik sarılmış, zeytinyağlı yaprak sarma dolmayı tadın. Özellikle: Alaattin Sokakta bulunan tarihi konaklardan birinde yemek molası verebilirsiniz. Çünkü: buranın yemeklerinin lezzeti muhteşemdir. Yemekte: el yapımı tarhana çorbası, taş fırında pişirilen ve özel kaplarda ikram edilen etli güveç, biraz önce söylediğim gibi ince parmak kalınlığında, damarsız ve ince kara üzüm yaprağına sarılmış, etli dolmayı tercih edin. Yemek üstüne ise, yöresel tatlı hoşmerim yemedin ayrılmayın. Gerçekten, Beypazarı’nın bu yemek çeşitleri, saray mutfağı tarzında ve tescillenmiştir. Bu arada: yine buraya has bir lezzet, ev yapımı baklava, zaten bolca göreceksiniz, lezzeti muhteşem, bence ev yapımı baklavayı da denemelisiniz. (Son bir not: yemek sipariş etmeden önce menü de fiyatları mutlaka görün, yemekten sonra aşırı yüksek bir fiyatla karşılaşmamak istiyorsanız.)

1
GEZİ PROGRAMI:
Evet, ulaşımda anlattığım gibi, Beypazarı girişinde, büyük bir bulvar ile karşılaşacaksınız. Bu bulvar üzerinden ilerleyin ve bir süre sonra, sağ’a dönen bir sapakta, “İnözü Vadisi” tabelasını göreceksiniz. Buradan, dönün ve vadiye girin.

İNÖZÜ VADİSİ:
Doğal bitki örtüsü ve kültürel kalıntıları ile oldukça zengin bir görünüme sahiptir. Burası: eski Beypazarı yerleşimidir. Yani: burada, eski, ahşap yapıları, evleri, konakları görmek mümkün. Vadinin her iki tarafında, üzerine çıkılması zor kayalıklar var. Bunların içinde ise birçok mağara olduğu görülüyor. Bu mağaralar, eski çağlarda yapılmış ve uzun süre mesken olarak kullanılmış. Ayrıca, vadi, Türkiye’nin 184 önemli kuş alanından biri. 100’ün üzerinde kuş çeşidi ve 60’ın üzerinde kelebek türü, vadi üzerinde, bir arada yaşıyormuş. Yazın muhteşem güzel. İnözü vadisinde: semaverle çay içebileceğiniz bir çok yer var, bunlarda mutlaka bir çay molası vermelisiniz. Bir not daha: İnözü vadisinde, traiking yani yürüyüş turları yapılıyor.

İnözü vadisinden çıktıktan sonra; geri dönün, şehir merkezindeki bulvara girin. Bu bulvar üzerinde, ilerlemeye devam edin, bir süre sonra: “Hıdırlık Tepesi” tabelasını görün ve sağ yana dönün. Bu ara yollar üzerinde, yine aynı tabelaları takip ederek, yüksek ve güzel bir yere çıkacaksınız. Yol bazı yerlerde dar ve biraz eğimli ama pek sıkıntı yaratmıyor, mutlaka çıkın.

 

HIDIRLIK TEPESİ:
Ulaşım için biraz emek sarfetmek gerek ama mutlaka uğrayın. Özel aracınızı park etmek için sıkıntı yok, gayet büyük bir park yeri var. Aracınızı bıraktıktan sonra: tepe üzerinde yerleştirilmiş, tahta piknik masalarına oturabilir ve Beypazarı’nı, tepeden, kuşbakışı izleyebilirsiniz. Sol yanınızda, biraz önce girdiğiniz “İnözü Vadisi” ni ve eski yapıları ve sağ yanınızda ise “Yeni Beypazarı” nı; modern yapıları görebilirsiniz. Hava ve esinti harika. Birkaç, küçük hediyelik eşya ve doğal gıda ürünleri satan satıcılar var. Ama: işin ilginç yanı, çay bahçesi bulunduğunu gösteren tabelaya rağmen, profesyonel hizmet sunulan bir çay bahçesi yok. Bu kötü. Sanırım Belediyenin buna el atması gerek. Yani: daha düzenli bir oturma alanı ve içecek servisinin yapıldığı bir alan oluşturulabilirmiş. Gittiğinizde, tahta piknik masalarına oturuyorsunuz, servis adı altında, ne istediğinizi soran herhangi bir kişi veya kişiler yok. Gidip kendiniz, parasını verip, bir şeyler satın alabiliyorsunuz. Neyse, burası, daha önce de söylediğim gibi: Beypazarı ve çevresinin tepeden görülebildiği bir yer. Çıkmanızı öneriyorum. Ancak: lütfen dikkat, çıkarken, iki-üç tabela görüyorsunuz, ancak inerken, şehir merkezi veya hani bu yola saptığınız bulvarı bulabileceğiniz herhangi bir tabela yok. Tesadüfi olarak aşağıya iniyorsunuz, kaybolma ihtimali ne kadar yüksek ise, tam şehir merkezine ulaşma imkanınız da o ölçüde yüksek. İlgililer, okursanız, Lütfen, buradan iniş için, şehir merkezini gösterir, birkaç tabela koyalım.

Bir şekilde: tesadüfi veya sorarak, Demirciler Çarşısı ve Alaattin Sokakların bulunduğu bölgeye gelmelisiniz. Burada: bir şekilde, özel aracınızı, yol kenarlarına, boş bulduğunuz bir yere park ederek, yürümelisiniz. Tabii yol kenarında yoğunluktan boş yer bulamayacaksınız, yukarıda sözünü ettiğim otopark sıkıntısı başlayacak.

 

DEMİRCİLER ÇARŞISI SOKAK:
Burada: sokağın her iki yanındaki dükkanlarda: yöresel el işi hediyelik eşyalar satılıyor. Gümüş işlemeleri satılan dükkanlar var. Sokakta ilerlerken, sol yanınızda, Belediyenin hemen altında, gümüş el işlemesi objeler satan dükkanlar var. Merakı olanlar ve alışveriş yapmak isteyenler; burayı mutlaka ziyaret etmelidir. Ancak unutmamak gerekir ki Beypazarı günümüzde tamamen turizm şehri olmuş, fiyatlar uçuk, yani ucuz bir şeyler bulup satın alabilirim diye düşünmeyin.

 

BOĞAZKESEN TÜRBESİ:

Kumsüren Mahallesi, Kumsüren Sokakta, bir kaya dibinde, yüksekçe bir yerdedir. Kare planlı türbe, halen kubbeli yapı olmakla birlikte, aslında üstünün dıştan piramidal bir külahla örtülü olduğu kabul edilir. Türbenin yapımında, içte ve dışta kubbe kasnağına kadar kesme taş ve moloz taş, içte kubbe kasnağından itibaren tuğla kullanılmıştır. Kuzey ve güneyi kapalı olan türbenin kapısı doğu cephede, tek penceresi ise batı cephededir. Türbenin içi sıva kaplıdır. Yapının güneyindeki mihrabın iki yanında, birer sütunce olup, üstü mukarnasla süslenmiştir. Mihrap nişinin içinde: üstü istiridye şeklindeki küçücük bir niş daha vardır. Tuğladan yapılmış, sekiz büyük trompla, sekiz dilimli tuğla kubbeye geçilmektedir. İç duvarlarda, sıva üzerine renkli üçgen motifler görülür. Kapı ve iki penceresinin sonradan doldurulduğu anlaşılmaktadır. Türbede bulunan iki mezarın kimlere ait olduğu bilinmez. Ancak, birisinin Emir Şahmer Paşa isimli birine ait olduğu ileri sürülür. Yapım kitabesi olmayan türbeyi, kullanılan malzeme, yapım tekniği ve mimari üslubuna bakarak, 13-14’ncü yüzyıllar arasına tarihlemek mümkündür. Yakın zamana kadar harap durumda olan türbe, 1995 yılında, yerel idare tarafından projesine uyulmadan, kötü bir şekilde onarılmıştır.

5   6   7

SULTAN ALAADDİN CAMİİ-CAMİİ KEBİR:

İstiklal Mahallesi, Alaattin Sokağın sonunda bulunan cami: dikdörtgen planlı, çatılı bir yapıdır. Düzgün kesme taşlarla yapılan caminin üstü, çatı ile örtülmüştür. Son cemaat yeri yoktur. Dikdörtgen planlı, çatısı saçla örtülmüş olan Alaattin Camii’nin beden duvarları, ara ara tamir görmüş olmasına rağmen, kısmen orjinal şeklini korumuştur. Bilhassa, doğu duvarı, ilk haliyle günümüze ulaşmıştır.

Beden duvarlarının alt kısımları, kesme taşla yapılmış olmasına karşın, üstleri tuğla hatıllı bir örgüye sahiptir. Alttaki sivri kemerli pencerelerin üstünde, sivri kemerli ve alçı şebekeli ikinci sıra pencereleri hizasına kadar devam eden tuğla hatıllı duvarlarda, kesme taşların arası, dikey düzende tuğlalar konulmak suretiyle kasetlenmiştir. İkinci sıra pencereler üzerinde duvarlar, kenarları pahlı bir silme ile sona ermektedir. Güneyde, küçük bir çıkıntı teşkil eden mihrabın üzerine kapatılmış yuvarlak bir pencere bulunmaktadır. Kuzeybatı köşede yer alan minarenin kaidesi, kesme taştır. Minarenin gövdesi tuğla, şerefesi taştandır.

Batı cephesinde, altta parmaklıklı ve yuvarlak kemerli dört pencere, üstte yuvarlak kemerli beş pencere bulunur. Kuzeybatı köşesinde, minarenin yanındaki kapıdan, yapıya girilir. Kuzey cephede, altlı-üstlü beş pencere görülür. Kare planlı yapı, içten, kıbleye dikey dört sahne ayrılmıştır. İkinci sırada: üç sütun, diğer sıralarda dörder sütun bulunur. Üstü, ortasında boyalı ve geometrik motiflerle süslü bir göbek bulunan ahşap tavanla örtülüdür. Güneyinde, üstü boyanmış mukarnaslı alçıdan mihrap ve basit ahşap minber vardır. Kapının kuzeyindeki merdivenlerden yapının üç  tarafını (batı,  doğu, kuzey) boydan boya kateden üst galeriye çıkılır. Dıştan, çatının üstü kiremitli çatılya örtülüdür. Yapının kuzeybatı köşesindeki minarenin kaidesi taştan, gövdesi tuğladandır. Alaattin Camiinin beden duvarları, çeşitli zamanlarda, oldukça büyük tamirler görmüş olmalıdır. Kesme taştan yapılmış duvar örgüsünde tuğla hatıllar, sivri kemerli nişler içindeki pencerelerin taş ve tuğla örgüleri dikkat çekmektedir.

Caminin beden duvarları üzerindeki, birinci sıra pencere nişlerinin kemerlerinde üç tuğla ve bir  taş kullanılmış olup, niş içindeki pencerelerin alınlıkları, tuğla desenli olarak doldurulmuştur. Kıble yönde küçük bir çıkıntı teşkil eden mihrabın üzerinde de yuvarlak bir pencere vardır. Evvelce, üç nefli ve ahşap destekli olduğu söylenen caminin 1300 yılındaki yangında yandığı, bundan sonra tahta  tavanlı olarak yeniden yapıldığı bilinmektedir. Sultan Alaattin Camiinin mimari şekli, 15 ve 16’ncı yüzyıllara ait olduğunu göstermektedir. Muhtemelen, daha önce, burada bulunan eski caminin harap olmasından sonra, yerine bu cami yapılmış olmalarıdır.

Caminin hemen önünde, bu caminin yapıldığı dönemde buraya dikildiği söylenen büyükçe bir çınar ağacı vardır. Osmanlılar, fetih ettikleri yerlere çınar ağacı dikerlerdi, sanırım bu da aynı alışkanlık sonucu buraya dikilmiştir, bunun yanında, yüzyıllardır bu ağacın nelere tanıklık ettiğini düşünmek ayrı bir duygudur.

 

BEYPAZARI GÜMÜŞLERİ:
Beypazarı’nda gümüş işlemeciliğinin önemli bir yeri var. Beypazarı’nın en önemli simgelerinden biri: Telkari Gümüş İşlemeciliği. Gümüşcüler: ulusal ve uluslar arası etkinliklere ve çeşitli kurslara katılarak, Beypazarı gümüşlerinin tanıtımlarını ve pazarlamasını yapıyorlar. Gümüşler, başta S.Arabistan olmak üzere, birçok ülkeye ihraç edilmiş ve edilmekte. Burada, birbirinden ilginç ve güzel el işleri bulabilirsiniz.

3

ALAATTİN SOKAK:
Demirciler çarşısı sokak bitiminde başlıyor. Uzunca bir sokak. İlçenin en gözde mekanıdır. Burası Beypazarı’nın bir anlamda merkezi, en çok gezilen yeri, en kalabalık yeri, en gözde yeridir. Merkezde: havuç heykellerini gördüğünüzde, hemen bu sokağın başı vardır, sokağa oradan girebilirsiniz. Parke taşlı sokakta yürümek için, lastik tabanlı ayakkabı giymiş olmanız sizi rahat ettirecektir.

Restorasyonu tamamlanmış ve hizmete açılmış tarihi konaklar burada. Bu konakları, diğer yerlerde bulunan konaklardan ayıran en büyük özellik ise, daha önce de hatırlattığım gibi, bu konaklardaki yaşamın, tıpkı eskiden olduğu gibi, günümüzde de sürüyor olması. Toplam sayı 350 civarında. Osmanlı mimarisi özelliklerini taşıyan bu evlerin içinden çok azı, bugün işletme olarak kullanılıyor. Diğerlerinin tümü, mesken olarak kullanılıyor. Bu evlerden müze olarak belirlenen iki tanesi, Kültür Evi ve Yaşayan Müze olarak kullanılıyor ve onlarda bu sokakta. (Giriş ücreti: 3 TL.)

Evet, sokaktan devam ettiğinizde: sokağın iki yanındaki dükkanlarda: yine bir kısım gümüş işlemesi satanlar, yöreye özgü çeşitli doğal taşlar, havuç orjinli tatlı çeşitleri, havuç suyu, kara dut suyu, pekmezler, havuç ve diğer bazı gıdalardan yapılan şekerleme ve lokumlar, yemek pişirme kapları, Beypazarı hediyelikleri küçük ev objeleri, buzdolabı magnetleri, Beypazarı kurusu satılan fırınlar, baklava satılan tatlıcılar, bayanlar için kolyeler, şallar ve hatta hint kınası yapanlar ve daha birçok ilginizi çekebilecek şeyler göreceksiniz. Ancak: tüm bu satış yerlerindeki satıcılar: asla sizi rahatsız edici şekilde bir davranışta (bağırma, kolunuzdan çekiştirme gibi) bulunmuyorlar.

Bu sokakta bulunan “Kültür Evi”: 1996 yılından bu yana, Beypazarı Tarih ve Kültür Evi olarak kullanılan bir konak. Beypazarı kültürünü yansıtan, kıymetli madenlerin, antika eşyaların ve Beypazarı tarihine ışık tutan tarihi belgelerin sergilendiği bir yerdir.

Sokağın içinde yer yer ve sokağın sonunda yoğun olarak restoranlar ve kafeler bulunuyor. Hatta, bunların birçoğu tarihi yapıların içindedir. Bu restoranlarda: yukarıda sözünü ettiğim yiyecekleri tadabilirsiniz. Basit bir atıştırmalık olarak gözleme, yaprak sarma dolma ve baklava düşünülebilir.

SONUÇ:

Evet: Beypazarı bundan ibaret. Burada: yolda geçecek süreler dışında: İnözü Vadisi ve Hıdırlık Tepesi için: birer saat ve çarşının gezilmesi için, yine bir saat ve yemek için yine bir saat olmak üzere: muhtemelen: en az: 5 saat ve daha fazlası süre kalabilirsiniz.

 

Ankara, Şereflikoçhisar

33.430 kişi okudu!

Son olarak 6 Mart 2016 tarihinde Şereflikoçhisar’a gittim. Gezi anı ve yorumları aşağıdadır.

Ülkemizde, bağlı bulunduğu il merkezine en uzak ilçelerden biridir. Düşünün ki, bağlı bulunduğu Ankara’ya 148 km. ama Aksaray iline 70 km. uzaklıktadır. Bu yüzden: Şereflikoçhisar denilince: akla hemen her siyasi parti ve politikacının buraya il olma sözü verdiği hatırlanır. Ayrıca: Tuz gölü ve hemen ilçenin önünden geçen E-90 karayolunda, hızla ilerleyen kamyon-tır ve otobüsler. İşte Şereflikoçhisar.

ULAŞIM:

İlçe merkezi, bağlı bulunduğu Ankara’ya, 150 km. uzaklıktadır. Yani: ülkemizin en yoğun yollarından biri olan E-90 karayolu üzerindedir. Şereflikoçhisar-Aksaray arasındaki uzaklık: 80 km. Ankara-Şereflikoçhisar arasında Aştiden kalkan otobüsler var. Gayet lüks otobüsler ile buraya ulaşmak mümkündür, eğer özel araba ile giderseniz, yaklaşık 2 saat veya biraz daha az sürüyor, çünkü yol dümdüz, hiç viraj veya rampa yok, sadece kamyon ve tırların oluşturduğu aşırı trafik yoğunluğu biraz da olsa yolculuğu etkiliyor.

TARİHİ:

Şereflikoçhisar’ın tarihi geçmişi: MÖ.3000 lere kadar dayanmaktadır. Takip eden tarihi süreçte, sırası ile, yörede hakimiyet kuranlar ise: Hititler, Asurlar, Romalılar, Persler, Emeviler, Selçuklular, Karamanoğulları, Osmanlı imparatorluğudur.

Karamanoğulları döneminde önemli bir yerleşim olarak öne çıkan ilçe; 1466 yılında Osmanlı hakimiyeti altına girer.

Bu dönemde: yöre insanı: Rumeli, İstanbul-Aksaray ve 1571 yılında Kıbrıs’ın alınmasıyla, zorunlu olarak Kıbrıs’ta ikamete mecbur kalır ve böylece, azalan nüfus nedeniyle, nahiye durumuna düşer.

1891 yılında ilçe olan Şereflikoçhisar: Konya iline bağlanmıştır. 1933 yılında ise, Ankara bağlantısı gerçekleşmiştir.

Şereflikoçhisar kelime anlamı: yörenin ismi, önceleri “Koşhisar” olarak bilinmektedir. Bunun kaynağı: “koş” kelimesinin anlamı “çift” demektir. Yörede, iki kale bulunduğundan, “Koşhisar” isminin verildiği düşünülüyor. Ancak, Çanakkale savaşında, ilçeden çok şehit verildiğinden (erkek nüfusun yarıdan fazlası şehit olmuştur) : ulu önder Mustafa Kemal Atatürk tarafından, ilçe isminin başına “Şerefli” kelimesi eklenmiştir.

GENEL:

Ankara’nın bu en uzak ilçesi: Tuz gölü ve Hirfanlı barajı arasındaki bölgededir. Güneyden ova ve kuzeyden dalgalı arazi yapısına sahiptir. İlçe merkezinin denizden yüksekliği: 975 metredir. Arazi: çıplak ve kıraçtır.

Yörede: karasal iklim görülür ve buna bağlı olarak: yazlar sıcak ve kurak, kışlar ise soğuk ve karlı geçer. Yağışların yetersiz olması nedeniyle, yöredeki hakim bitki örtüsü: steptir.

İlçenin ekonomisi: tarıma dayanır. Hayvancılık ta önemli bir geçim kaynağıdır. Tuz gölünün kıyılarında ise, tuz üretimi yapılmaktadır. Halen, ilçe merkezinde, 35 civarında tuz imalathanesi bulunmaktadır. Ancak: aynı zamanda, ekonomik nedenlerden dolayı, yurt dışına en çok işçi veren ilçelerden biridir. Yurt dışında, yaklaşık 15 bin kişinin işçi olarak çalıştığı bilinmektedir. Yaz aylarında, bunların ve ailelerinin ilçeye gelmesiyle: ilçenin nüfusu ikiye katlanır ve sokaklar, özellikle Alman kültürüyle yetişen gençlerin değişik ve ilginç görüntüleriyle dolar. Burada yaşayan insanlar, bu yurt dışı olayına o derece alışmışlardır ki, birçoğu liseyi bitirince yurt dışına gitmeyi düşünür. Bir çoğu da, yurt dışında çalışan akrabalarının gönderdikleri maddi yardımlar ile geçinirler.

ULUSLAR ARASI GELENEKSEL TUZ FESTİVALİ:

Şereflikoçhisar ilçesinde,  her yıl, geleneksel olarak düzenlenen uluslar arası tuz festivallerinin, 12’nci 2011 yılında düzenlendi. Festival şenlikleri, üç gün sürüyor ve çeşitli etkinlikler, yarışmalar ve konserlerle devam ediyor.

 

KARA KUVVETLERİ TATBİKAT MERKEZİ:

Şereflikoçhisar merkezinde, Kara Kuvvetlerine ait, askeri tatbikatların yapıldığı bir merkez var ve buradaki alanda, askeri tatbikatlar yap1l1yor. İlçenin hemen çıkışında, büyük bir garnizon var, kapısındaki iki büyük tank, büyük binaları ile dikkat çekiyor. Yani, ilçede yoğun bir asker varlığı söz konusu.

 

NE YENİR-NE İÇİLİR:

Özellikle, kış aylarında buraya yolunuz düşerse: mutlaka “arapaşı” tatmalısınız. Bunun: acılı, hindi-tavuk gibi kanatlı hayvan etlerinden yapılan çorbası ve yine özel olarak yapılan hamuru var. Bu hamuru: kaşıklar ile, çorbada ıslatarak, bir lokmada yutmanız gerekiyor.

 

NE SATIN ALINIR:

Mevsiminde geçerseniz, buradan özellikle Adana tarafından mutlaka kavun satın almalısınız. Çünkü: ülkemizde, toprağında mineral bakımından en zengin illerden biri, bu nedenle kavun muhteşem tatlı. Ayrıca elbette buradan tuz veya tuzla ilgili bir şeyler satın alabilirsiniz. Ankara’dan buraya giderken, ilçeye 30-35 km kala Tuz gölünün kıyısında “Tuz Müzesi” yazan bir tabela göreceksiniz, zaten hemen Tuz gölünün kıyısından ilerlediğiniz için bu tabela mutlaka dikkatinizi çekecektir. Ancak, güzel bir otoparkı bulunan alana girdiğinizde, müze arıyorsunuz, müze işareti bulunan yere girdiğinizde ise, müzeden eser yok, yöre insanı müze denen yerde, her türlü turistik objenin satıldığı bir sergi açmış. İçeri girdiğiniz gibi, iki kişi, ellerinde bir bardak tuz, hemen ellerinize bir tutam tuz sürüyor ve ovalamanızı söylüyorlar. Tabii çekiniyorsunuz, ama bir kere sürmüş bulundukları için ovalıyorsunuz, o da ne, ellerinizde bir yağ tabakası var. 3-4 adım  sonra, ellerinizdeki yağın tuzun içinde bulunan magnezyum olduğu ve cilt bakımı için çok yararlı olduğu söyleniyor ve ellerinizi çıkıyorsunuz, ama yağlı durum hala hissediliyor. Hemen ellerinizi yıkadığınız yerde, biraz önce ellerinize sürülen tuzun kapalı kutular içinde satıldığı bölüm var, yani almaya niyetleniyorsunuz ama fiyat uçuk, küçük bir kap içinde 54 TL.  Öte yandan, satıcı fiyatın yüksekliğini kendisi de biliyor ki, bunu haftada bir kere tatbik edeceksiniz, bu şişe size 1 yıl gider gibi bir yorum yapıyor. Ama yine de fiyat yüksek, yani bir anlamda turistik, sergide yine turistik amaçlı birçok obje var, ama ilginç olan bu objelerin bir çoğunda “Kapadokya” yazısı dikkati çekiyor, Kapadokya ne alaka diye düşünürseniz, bu kez, Kapadokyaya giden turist kafilelerinin, burada “Tuz Müzesi” tabelasını görüp mola verdikleri sanırım bu ilgili açıklıyor. Sergide bence en ilgi çekeni, tuz satılması, ama yine satılan ve tamamen sağlıklı olduğuna inandığım bu tuzların fiyatları da uçuk, ne diyebilirim, keşke uygun fiyat koysalar da herkes satın alsa. Tuz lambaları ve doğal taşlar da satılıyor. Ama dediğim gibi, burası tamamen turistik bir yer, aldığınız malın hem doğallığı hem de fiyatı konusunda kuşku duyacaksınız. Fiyatın yüksek olduğu kesin, satılan malların orjinal olup olmadığı ise, meçhul.

Öte yandan, buraya bir de tuvalet yapmışlar ama inanılmaz bir şey, ücret 1 TL. yani söylenecek tek kelime insaf.

Neyse yine buranın hemen yanında, tuz gölü ile yakın temas etme şansı var. Tuz gölünün kıyısına ulaşıyorsunuz ve gölün muhteşem manzarasını izleyebiliyorsunuz. Ancak tuz gölünün kıyısında her ne kadar turistik olduğu söylense de doğru dürüst bir tesis yok, yani tuz gölü manzarasını izleyerek bir bardak çay içeyim deseniz hayır öyle bir yer bulamazsınız. Yeni iki tesis yapıldığı söyleniyor, bir daha yolumuz düşerse bakar yazarız.

 

KONAKLAMA:

Öğretmen evi                           Ankara Caddesi.                   312-6871839

Has Otel                                 Ankara Caddesi                     312-6871694

 

GEZİLECEK YERLER:

Gezilecek yerler bir yana, Şereflikoçhisar ilçesi içinden söz etmek istiyorum. Küçük bir yer, ana caddesi çevresine yerleşmiş dükkanlar ve evler var. Yani, tarihi, doğal ve tabiat güzellikleri bakımından pek zengin bir yöre değil ama Tuz gölü ve Alaaddin camisi bir nebze tarih ve doğa tutkunları için gezilebilecek düzeyde.

ALAADDİN CAMİİ:

Sarıkaya Mahallesinde bir teras üzerinde bulunan cami, kare planlı ve tek kubbeli bir yapıdır. Caminin beden duvarları, tamamen kesme-yontu taştan yapılmıştır. Kuzey tarafındaki son cemaat yeri, üç kubbelidir. Kuzeybatı köşede, beden  duvarından çıkıntı yapan minare kaidesi, yontu taştandır. Caminin mihrap mekanı, kıble yönünde, kare planlı, ana mekandan ileri doğru çıkıntı yapmaktadır. Son cemaat yerinin pandantif geçişli üç kubbesi, iki köşede taş ayak, ortada iki sütun ile taşınmakta, sivri kemerlerle bağlanmaktadır. Sütunların başlıkları gayet sade ve basit olup, gergi demirleri ile birbirlerine bağlanmışlardır. Yan cephelerde üçer, güneyde mihrap çıkıntısının iki yanında ve güney duvarında bunlara karşı birer dikdörtgen pencere bulunur. Son cemaat yeri ile aynı  hizada bulunan, ana mekanın beden duvarları,  taş bir silme ile biter ve daha üstte, biraz daha içeriden, her cephesi sivri kemerli sekizgen bir kubbe kasnağı yükselir. Onun üstüne, içe doğru daralan payandalı kubbe kasnağı oturur. Bu konik, kasnak kubbe ile birlikte, tamamen kurşunla kaplanmıştır. Dıştan, kemerli payandalarla takviye edilmiş olan kasnak, sekiz pencerelidir.

Minare, kuzeybatı köşede, son cemaat yeri ile birlikte, beden duvarlarından hafif çıkıntı teşkil eden bir kaideye sahiptir. Silindirik gövdeli minarenin şerefe altı, silmelerle genişlemektedir. Şerefe ve petek kısmı da ahşap olup, üstü kurşun kaplı konik bir külahla örtülüdür. Minare kapısı, son cemaat yerine açılmıktadır. Tamamen beyaz sıvalı, son cemaat yerinde, sağ üstteki kemerli bir pencere şeklindeki mükebbire, cami içinden imamın sesini dışarıdaki cemaate duyurmak için yapılmıştır. Son cemaat yerinin iyi yanında, birer dikdörtgen pencere, ortasında taç kapı vardır. Basık kemerli giriş kapısının çevresinde, sivri kemerli geniş bir silme dolaşır. Taç kapının üst kısmında kitabe, kenarlarında geç dönem özelliği taşıyan bazı motifler bulunur. Harim mekanından kubbeye tromplarla geçilir. Tromp kemerleri, beden duvarından çıkıntı yapan payandalara oturmaktadır. Kemerleri, tromplar da kubbeyi taşımaktadırlar. Caminin taştan yapılmış minberi basit süslemelere sahiptir. Güney tarafı eyvan şeklinde girinti yapan mihrap mekanının üzeri, beşik tonozla örtülmüştür. Sade görünümlü taş mihrap, taç kapı ile aynı üslupla yapılmıştır. Su basman seviyesine kadar olan temel duvarlarının beden duvarlarından daha eski olması, caminin tarihini, 12’nci yüzyıla kadar indirmektedir. Buradaki devşirme malzemeler arasında, orjinal bir mermer kitabe parçası da bunu göstermektedir.

Yapım tarihi kesin olarak bilinmeyen cami, ilk olarak Selçuklu devrinde yapılmış olmalıdır. Kapısındaki 1869 tarihli  kitabe de, muhtemelen caminin yeniden yapım tarihini bildirmektedir.

TUZ GÖLÜ:

Tuz gölü: ülkemizde, Van gölünden sonra en büyük ikinci göl özelliği taşır. Türkiye’nin en sığ gölüdür. Dünya üzerinde: Lut gölünden (tuzluluk oranı: % 32.9) sonraki tuz oranı en yüksek ikinci göldür. Benim en çok ilgimi çeken gölün suyunun yağlı gibi bir özelliğinin olması, yani göl suyu ile ellerinizi yıkayın, yağlı bir durum hissedeceksiniz, söylenenlere göre bu yağ değil suyun içindeki magnezyum etkisiymiş.

Göle yaklaştığınızda, uzaktan: tuz kristallerinin, muhteşem beyazlığı ve parlaklığı: göz yanılgısı yaratarak, kar ve buz gibi görülür. Su yüksekliği: asla birkaç santimetreyi geçmez. Ancak: çok nadir olarak, Beyşehir gölü suları aşırı yükseldiğinde, kanallar ile fazla sular buraya verilir ve bu kez, Tuz gölünün su yüksekliği, 30-40 cm. civarında olabilir. Ancak, bu su seviyesinin yükselmesi, maalesef göldeki ekolojik dengeyi olumsuz etkiler. Çünkü: buharlaşma azalır, suyun atmosfer ve yer arasındaki çevrimi düzensizleşir.

Göl çevresindeki kıyılarda: birçok yerleşim yeri var. Ama daha ilginç olanı: kıyı kesiminde, kavun ve karpuz tarlaları bulunmasıdır. Göl kıyısında, toprağa batırılan herhangi bir nesne, hemen tuz tabakaları ile kaplanmasına rağmen, kavun ve karpuzlar da, böyle bir şey olmuyor ve tatları muhteşem güzel.

Evet: tuz, insan vücudunun: % 3.5’nu oluşturur. Ancak, muhteşem bir doğa dengesi sonucu: dünya denizlerindeki tuz oranının da, toplamda: % 3.5 olduğu öğrenilmiştir. Göldeki 3 tuz yatağı, yılda 1 milyon ton, yani ülkemizin yıllık ihtiyacının, yaklaşık % 65’ni sağlar. Doymuş tuzlu su: tuz yataklarına çekilir ve tuz çökeldiğinde, su tekrar göle verilir. Sonrasında ise, elde edilen tuz: demiryolu ağı boyunca, vagonlarla ambarlara taşınır. Ambarlardan ise, kamyonlarla Şereflikoçhisar ilçe merkezindeki özel tuz işleme fabrikalarına yolculuk yapılır. Burada ise: tuz, defalarca yıkanır, kurutulur ve paketlenerek satışa hazır hale getirilir.

Kış aylarında ise: göl geniş su alanı oluşturur ve bu nedenle: su kuşları için önemli bir kışlak bölgesi haline gelir. Kış aylarında, çok sayıda “Sakarca kazı” gölde barınır ve çevredeki tahıl ekili alanlarda beslenirler. İlkbaharda göl içinde oluşan adacıklarda ve kıyıdaki bataklıklarda ise: bu kez; suna, angut, çamurcun, yağmurcun, kocagöz, ince gagalı martı, gümüşü martı ve bataklık kırlangıcı görülür. Ayrıca: ülkemizdeki en büyük flamingo kolonisi, gölde kuluçkaya yatar. Yanlız bu kuşların ne zaman geldiğini net bilmiyorum, Mart 2016 tarihinde gölde herhangi bir kuş göremedim.

Ne yapabilirsiniz: bence, göl kıyısına yaklaşın, çoraplarınızı çıkarın ve tuzlu yüzeyler üzerinde birkaç adım atmayı deneyin. Hatta: kauçuk çizme veya bot giyerek, göl kıyısında uzun bir yürüyüş bile yapabilirsiniz. Ama, yanınızda mutlaka bir fotoğraf makinesi bulundurmayı, sakın ihmal etmeyin. Muhteşem güzel resimler çekebilirsiniz. Burayı ziyaret etmenizin bence en önemli nedeni, zaten burada yakalayabileceğiniz muhteşem güzel fotoğraf kareleri olacaktır. Doğayı ve kuşların resimlerini çekmelisiniz. Unutmayın burada sizin yakalayabileceğiniz fotoğraf karelerini, bir başkasının yakalama şansı yok. Hatta, aynı kareleri siz bile, yeniden yakalayamazsınız.

HİRFANLI BARAJ GÖLÜ:

Kızılırmak üzerinde, 1953-1959 yılları arasında inşa edilmiştir. Akarsu yatağından, 78 metre yüksektedir. Bu boyutları ile, ülkemizin sayılı büyük boyutlu barajlarından birisidir. En derin yeri: 70 metredir. Baraj alanında, birçok su kuşu barınmaktadır. Baraj gölünde avlanma hakkı: Şereflikoçhisar, Evren, Sarıyahşi, Kaman gibi ilçelere bölümler halinde kiralanmıştır. Ancak, son yıllarda Kaman kaymakamlığı tarafından da, göl kıyısında çeşitli su sporları etkinlikleri düzenleniyor.

2004 yılında: Bakanlar kurulu kararı ile, baraj gölü kıyısındaki büyük bir alan: turizm merkezi olarak ilan edilmiştir. Çünkü: özellikle yaz aylarında, baraj gölünün kıyısındaki birçok alan: plaj ve piknik alanı olarak kullanılmaktadır. Göl: ayrıca balık avına da elverişlidir. Göl çevresinde bulunan doğal plajlardan, en gözde olanlar: Toklumen köyü, Sıdıklı köyü, Büyükoba köyü, Davulağıl bölgesi. Yaz aylarında, buralarda kamp alanları da oluşturulmaktadır.

Hirfanlı barajındaki sosyal tesisler ve Toklumen kasabasındaki Aşık Sayit Tesisleri ve Savcılı Büyükoba tesisleri; özellikle balık restoranlarıyla dikkati çekmektedir. Ben, bu restoranlardan birinde, muhteşem bir balık tatma imkanı bulmuştum. Büyük boyutlu balıklar, gayet güzel bir şekilde pişirilerek, servis ediliyor.

 

Ankara, Gölbaşı, Mogan Gölü, Eymir Gölü

26.609 kişi okudu!

Gölbaşı, Ankara şehir merkezine 20 km. uzaklıkta. Özel araç ile veya toplu taşım araçları ile gitmeniz mümkün. Ankara’nın kendi çapında bir sayfiye yeri denebilir. Bu bölgede: aslında iki tane göl var. Bunlardan; biri mogan gölü ve diğeri ise, özel bir alan içinde olan Eymir gölü.

Evet; Ankara-Konya karayolu üzerinde. Giderken yolun solunda göreceğiniz; son iki-üç yıl içinde ortaya çıkan bir yapı topluluğu var. Gerisindeki ormanın yok edilerek oluşturulduğu bir yapı topluluğu. Ne amaçla, neye hizmeten yapıldığını bilmiyorum. Bu yolun kıyısındaki birbirinden ayrı yapı topluluğunda, son günlerde, bir kısım tekstil firmasının ürünlerini satmaya çalıştıklarını görülüyor. Ama, sanırım büyük olasılıkla, böyle bir satış mümkün değil. Çünkü: her geçişimde, önlerinde herhangi bir araç bulunmadığını görüyorum. Sanırım, kısa süre sonra, bu firmalar burayı kapatır ve giderler. Sonuçta: Ankara’nın diğer birçok yerinde olduğu gibi, birçok masraf yapılarak, doğa tahrip edilerek oluşturulmuş ancak tutmamış, tutunamamış bir yer. Son olarak Mayıs 2015 tarihinde buradaki satış yerlerinin durduğunu gördüm, ama yine önlerinde veya yakınlarında öyle yoğun bir müşteri profili göremedim.

Neyse; yaklaşık 20 km. gittikten sonra ki, gayet geniş ve güzel bir yol, hafif bir rampadan inerken, mogan gölünü görebilirsiniz. Gölbaşı girişinde karayolu ikiye ayrılıyor, Konya istikametine giden ve Haymana istikametine giden her iki yolda, gölün iki yanından geçerek gidiyor.

Mogan gölü, nasıl oluşmuş? Öncelikle, burada iki tane göl olduğunu belirtmem gerek. Büyük olan “Mogan” ismini taşımasına rağmen daha çok “Gölbaşı” olarak anılıyor ve bende yazımda buradan yani büyük gölden “Gölbaşı” olarak söz edeceğim.

Biraz daha batıda bulunan ve küçük ve göze batmayan, daha doğrusu uzaklardan görülmeyen göl ise “Eymir” gölüdür.

Gölbaşı: Teknonik olaylar yani yer kabuğunun çeşitli hareketleri sonucu meydana gelen bir göçme ile oluşmuş. Jeolojik oluşum bakımından; bir alivyonal set gölü. Su girdisi; yağmur ve kar suları ve genelde yazın kuruyan dereler. Gölün büyük bölümü, yazın kuruyor. Ancak: 2015 yılı kış aylarındaki aşırı yağışlar, sanırım gölün bu kuruma özelliğini, hiç olmassa bir süre için unutturacak seviyededir.

Suyu hafif tuzlu. Ortalama derinlik: 3-5 metre civarında. Gölün uzunluğu 5.5 km. Çevresinin uzunluğu ise, 14 km. Göl alanı: muhtemelen 1900′ lü yıllarda oluşmuş. Ancak: aradan geçen yıllarda, sürekli olarak küçülmekte, derinliği azalmakta, kirliliği artmakta, bataklaşma ve sığlaşma izlenmekte imiş. Son yıllarda, su seviyesinin yeterli seviyede tutulması için, göle, Kızılırmak suyu verilmektedir. Gölün küçüldüğü, göl üzerinden çeşitli zamanlarda çekilen hava fotoğraflarından gayet net olarak görülebiliyormuş.

Göl kıyılarının büyük bölümünde; genişliği 100 metreye ulaşan sazlıklar var. Bu sazlıklar, tarım alanlarından göle ulaşan suların doğal arıtımını sağlıyor. Sazlık bölgeler, aynı zamanda, önemli kuş türlerinin üreme, beslenme ve barınma alanı. Göl; 1990 yılında, Bakanlar Kurulu kararı ile, özel çevre koruma bölgesi olarak ilan edilmiş. Türkiye’deki 13 özel çevre koruma alanından biri. Sebebi ise, gölün barındırdığı, bitki ve hayvan türlerinin çeşitliliği, nadir ve nesli tehlikedeki kuş türlerinin önemli üreme bölgesi olması. Bulunduğu ortam itibarı ile, göl, köklü su bitkilerinin büyümesine çok uygun. Bu nedenle, su dip bitkilerinde büyük artış oluyor ve göl, bir çeşit su çayırı haline gelerek kirleniyor. Yani, gölün kıyısında ve yakın çevresindeki yerleşim alanlarının atıkları yanında, gölün bu doğal özelliği de, kirliliğin hızla ilerlemesine neden oluyor.

Dünya kuşları koruma kurulunca geliştirilen bilimsel verilere göre; Türkiye’deki 184 önemli kuş alanından bir tanesi burada. Mogan gölü alanı; Türkiye’de yaşayan 456 kuş türünden, 201 kuş türüne, farklı dönemlerde ev sahipliği yapıyormuş. Yani: burada, dikkatli gözler, 201 farklı kuş türü görebiliyorlar. Dikkuyruk ve paspaş ördeğinin, dünyadaki en önemli üreme alanlarından biri burası. Zaten: genellikle göl kıyısında gezinirken, bu ördek türlerini mutlaka göreceksiniz.

Gölde yaşayan balık türleri; turna, pullu sazan, kadife, yayın, gümüş ve kerevit. Gölde yaşayan turna balıkları, genelde avcı balıklar. Ancak, son yıllarda, gölde, turnaların sayısının azalması nedeniyle, sazan balıklarının sayısında hızla artış kaydedilmiş. Sazan balıkları, tatlı suların,bulanık olan yerlerinde yaşamayı tercih ederler. Mogan gölünün dibinin çamurla kaplı olması nedeniyle, göl bulanık. Son yıllarda, hava sıcaklıklarının artması ve güneş ışınlarının gölün dibine kadar ulaşması, göldeki sazan balıklarını rahatsız etmiş. Güneş ışınlarını fazla alan sazan balıkları, kendilerine yaşamsal hayat alanı yaratmak için, dip çamurunu bulandırıyorlar ve bunun sonucunda zaman zaman gölün rengi bulanıklaşarak, yeşil bir renge bürünüyormuş. Bu durum, göl kıyısındaki yerleşim yerlerinde yaşayanlar tarafından net olarak sezilebiliyor.

Evet; efsane olmadan olmaz. Mogan gölünün, basit bir oluşum efsanesi var. Şöyle: ” Bir zamanlar, burada, bir köyde yaşayan Monza ve Ganey adında iki genç, birbirlerine aşık olurlar. Ama, her iki gencin aileside, bu sevgiye karşı çıkar. Bunun üzerine, iki genç, evlerinden kaçarlar ve birbirlerinden habersiz, iki ayrı tepeye çıkarlar. Bu tepelerin üzerinde, tamı tamamına 8-10 yıl, hiç durmadan ağlarlar. Gözyaşları, tepelerden inip, şimdiki gölün yatağına birikir ve göl oluşur. Monza ve Ganey’in göz pınırları kurur ve kör olurlar. Mogan ismi: Monza ve Ganey isimlerinden gelir” Her ne kadar basit bir efsane olarak değerlendirsenizde, buranın köylerinde anlatılan bir efsane.

REKREASYON ALANI:
Rekreasyon: yenilenme, yeniden yaratılma veya yeniden yapılanma anlamına gelir. Peki, rekreasyon insana ne sağlar? Fiziki sağlık gelişimi yaratır, ruh sağlığı kazandırır, insanı sosyalleştirir, diğer kişilerle kültürel ve sosyal ilişkiler kurularak toplumsal dayanışma ve bütünleşmeyi sağlar ve sonuç olarak insanı mutlu eder. Rekreasyon bunlardır. Rekreasyon alanı ise, bunların sağlandığı mekan olarak düşünülür.

Evet, Ankara’da Büyük Şehir Belediyesinin son yıllarda yaptığı rekreasyon alanlarından bir taneside burada, yani mogan gölünde. Rekreasyon alanı, kelime gayet havalı, inanın mekan da güzel. Gölbaşı-Haymana yolundan ilerlerken, sapaktan yaklaşık 1 km. sonra, sola dönüyorsunuz. Kapıda, bir gişe; 3 TL. ödeyip, giriyorsunuz. Ya sonra, evet sonra başlıyor bir saçmalık. Arabanızı park ediyorsunuz, kıyıya inip, başlıyorsunuz; göldeki ördeklerin resimlerini çekmeye. Mutlusunuz, güzel ve tertemiz bir hava. Birden, arkanızda bir ses :” hey, fotoğraf çekmek yasak”, şaşırıyorsunuz ve dönüp baktığınızda, elinde bir cop, üstünde özel bir kıyafet anlıyorsunuz ki, güvenlik görevlisi. İlk şaşkınlığınız geçince, elbette, şu soruyu sormadan edemiyorsunuz. ” Neden?” cevap ” Yasak, bize öyle emir verildi.” Doğal olarak soruyorsunuz, ” Peki, nerede yazıyor, fotoğraf çekmek yasak diye ” Cevap: ” Yazmıyor, yazması şart değil. İçki içmek yasaktır da yazmıyo, ama içirmiyoruz” Dayanamıyorsunuz, şöyle diyorsunuz ” Kardeşim, içki içmekle, gölde yüzen ördeklerin fotoğrafını çekmek aynı şeymi? ” Cevap ” bilemem, bize verilen emir var, yasak”

Çıldırmamak içten bile değil, bunları okudukça şaşırdığınız kesin, işte böyle, harika bir tesis yap, ama işletmecilik denen olay yok. Halbuki, işletmecilik daha önemli değilmi. Bu tür, insanların böyle güzelim tesislere görevli adı altında konulmasını düşünün. Fotoğraf çekmenin yasak olduğunu iddia eden bir zihniyet, sanırım daha orda yazılı olmayan ama kendi kafalarından daha bir sürü yasak üretmişlerdir. Ve, bu yasaklar, orada bulunduğunuz sürede, her an karşınıza çıkabilir. (Not: son aylarda, rekreasyon alanında, fotoğraf çekmenin yasak olduğu hakkında, görevlilerin olumsuz bir tutumu ile karşılaşmadım, ama yine de bu ilginç anıyı silmek istemedim)

Neyse; tüm bunlara rağmen, unutmayın, burası halkın parası ile yapılan yerler. Tüm bunlara rağmen, ben, siz, herkesin buradan yararlanma hakkı sonsuz, çünkü bizim paramızla yapılan yerler. Ben; bu yaşadıklarına rağmen, buraya gitmekten imtina etmeyeceğim ve gideceğim. Çünkü; gerçekten güzel bir yer. Biraz önce anlattığım bu olayı bir rastlantı olarak değerlendiriyorum, bu tür ve benzeri olaylarla tekrar karşılaşacağımı da biliyorum ama, dedim ya, güzel bir yer, mutlaka tekrar gideceğim.

2 Temmuz 2005 tarihinde açılmış, 602 bin metrekarelik bir alana kurulu. Avrupa’nın en büyük rekreasyon alanı. Alan içinde: piknik alanları, asma köprüler, marina adası, ahşap kıyı yürüyüş yolu, koşu yolları, çocuk oyun alanları, istasyonlu koşu pisti, üç adet (biri kapalı) tenis kortu, iki adet mini futbol sahası ve basketbol sahaları var. Ahşap yürüyüş yolu 4 km. uzunluğunda ve sahil boyunca ilerliyor. Yol üzerinde: 3 seyir terası ve 400 oturma bankı var. Piknik alanından, aynı anda 200 ailenin yararlanabileceği bir sistem kurulmuş. 200 piknik masası, barbekü ve 50 çeşme var. Kıyıdaki deniz feneri ise, 25 metre yüksekliğinde. Balkonundan, gölün tüm güzellikleri izlenebilir. Akşamları, deniz fenerinin tepesindeki lazer ile, gölün yüzeyi aydınlatılıyor.

Burayı gezerken, ücret (3 TL.) ödeyip, içeri girdiğiniz andan itibaren: solda, otopark blokları var. Gidilen yolun, sağ bölümü de otopark olarak ayrılmış. Dolayısı ile, gittiğiniz yol tek yönlü, yani geri dönme şansınız yok. Bu yüzden; girişte, nereye duracağınıza karar verin, son bölümlere geldiğinizde, geri dönme şansınız yok. Çünkü; yol tek yönlü. Girişten sonra ilk solda bir anfitiyatro, sahil yürüme yolu, çocuk oyun alanı ve tuvalet var. Go-cart araba pisti var. 3 Nolu otoparkta; cafeler başlıyor. Burada; yiyecek ve içecek bulabilir, gölün hemen kıyısındaki ve hatta gölün üzerine yapılmış ahşap teras üzerindeki masalarda oturabilirsiniz. Gölün daha önce belirttiğim gibi sularının rengi yeşil. Göl üzerinde ise, binlerce ördek ve çeşitli kuşlar var. İlerlediğinizde, çok şirin bir açıkhava sineması var. Çevresi tamamen açık. Sonra, kapalı ve açık tenis kortları. 5 Nolu otopark: buradada pek cafe yok gibi, deniz feneri var burada. 7 ve 8 Nolu otoparklarda; günübirlik piknik yerleri var. 9 Nolu otoparkta birşey yok.

Evet; rekreasyon alanı bundan ibaret. Dediğim gibi; burada kesinlikle işletmecilik adına, hoşunuza gitmeyen konular olacaktır. Ama; gerçekten halkın parası ile yapılan ve güzel bir yer. Mogan gölünde; bundan yani rekreasyon alanından başka gidilebilecek yer yokmu? Var, elbette. Özel mekanlar var. Ama bunlar tahmin edebileceğiniz gibi, yiyecek ve içeceklerin çok yüksek fiyatlarla sunulduğu özel mekanlar.

               

EYMİR GÖLÜ:
Mogan gölünden ayrılıyoruz. Ankara-Konya yolundan gelirken, Gölbaşı ilçesine gelmeden; Haymana sapağını geçin, büyük bir market var, onun yanından sağa dönün ve Teaş, Polis Akademisi levhalarını takip ederek, önce Teaş’ı geçin ve sağa doğru virajı alın, sonra sola dönüp, doğruca Eymir Gölü nizamiyesine kadar gitmek mümkün. Buraya gelen toplu taşım aracı yok. Yanlızca, özel aracınız ile gidebilirsiniz. Hoş; durumu anlattıktan sonra, zaten, özel aracınız ile de olsa gitmeyin demek sanırım daha doğru olucak.

Evet; Eymir gölü: çevresi tepelerle çevrili, şehir gürültüsünden ve kirliliğinden uzak. Gölün su girdisi: yağmur suları ve Elmadağ’dan gelen kar suları. Mogan gölü, buraya nazaran, 3 metre daha yukarıda olduğundan, su akımı Eymir gölü yönünde. Bu nedenle; Mogan gölünden de, buraya su gelmekte. Zaten ana su kaynağı, Mogan gölü.

Ortalama derinlik, 6-10 metre. Gölün uzunluğu: 4.2 km. ve göl çevresinin uzunluğu ise, 11 km ve asfalt bir yol var. Yürüyüş için ideal bir mekan. Su kalitesi, nisbeten kirlilik nedeniyle düşük olup, göl suyu, kullanma amacıyla ve tarımsal sulamada kullanılmıyor. ODTÜ kürek takımı, gölde çalışıyor. Göl kıyısında, takıma ait bir kayıkhane var. Ayrıca: bir büfe ve bunların yanında bir lokal binası mevcut. Gölde yaşayan balık türleri: turna, pullu sazan, kadife, yayın, gümüş ve kerevit. Göl; kuzeybatıda, bir kanal ile, İmrahor deresine bağlanıyor ve imrahor deresi: imrahor vadisinden akıyor ama genelde kuru veya çok az suyu olan bir dere denilebilir. Büyükşehir Belediyesi sanırım ileride İmrahor vadisinde bir kısım düzenleme yapacak ve bu dereyi büyüterek, burada bir boğaz benzeri görüntü yaratacakmış.

Evet: Eymir gölüne bu giriş dışında bir giriş daha var. Oran Mahallesi TRT Genel Müdürlüğü binasının hemen yanından aşağıya doğru inen bir yol ile buraya ulaşmak mümkündür. Hatta: TRT Genel Müdürlüğü-Panora Alışveriş Merkezinin hemen karşısındaki ormanlık alandan da Eymir gölüne ulaşmak mümkündür. Bu ormanlık alan, aslında ziyarete kapalı olmasına rağmen, bir kısım tel örgü tahrip edilerek giriş kapıları oluşturulmuş, ancak hemen girişte karşılaşacağınız üzere “İçeride başıboş köpekler vardır” tabelası ilginizi çekecektir ve bu tabelada yazanın gerçek olduğunu, ormanlık alanda kısa bir yürüyüş sırasında görebilirsiniz. İçeride, tam bir köpek imparatorluğu var denilebilir, ancak bu köpeklerin birçoğu gayet uyuşuk ve insanlara zarar vermekten uzak, ama yine de ziyaret etmeyi düşünürseniz tedbirli olmakta yarar var.

TRT Genel Müdürlüğü yanındaki yolu takiben giderseniz: Eymir gölü girişinde: büyük bisiklet ve MTV denilen araçların kiralandıkları mekanlarla karşılaşıyorsunuz. Bir de: at çiftliği var ki, burada at binmek mümkün. Ziyaretçilerin birçoğu, bu bisiklet yerlerinden bisiklet kiralayarak gölün çevresinde bisiklet binmeyi tercih ediyorlar ki, bu mümkün, gayet güzel bir bisiklet yolu var. Bu arada: ben gittiğimde gölün çevresindeki bu yolun uzunluğunu merak ettim, internette birkaç siteye baktığımda, göl kıyısındaki bu yolun uzunluğu için 9, 11, 13.5 gibi rakamlar kullanılmış, tabii şaşırdım, kendim yürürken ölçtüm, gölün çevresindeki yolun uzunluğu tam 11 km.

Göl, halen de olduğu gibi ODTÜ arazisi olarak kullanılıyor, ama eskiden yanlızca kendi mensuplarının kullanımına açık iken, günümüzde arazi tüm halka açık hale getirilmiş. Eskiden: yanlızca ODTÜ mensupları kart göstererek buraya girebiliyorlardı, artık herkes girebiliyor. Cumartesi-Pazar ve tatil günlerinde, göl kıyısına araç sokulmuyor (bu günlerde özel araçlar saat: 19.00 dan sonra içeri girebiliyor ama göreceksiniz, özel araçlar içeri girince, ne bisiklete binecek ne de yürüyerek yer kalmıyor, gürültü ve egzoz kokuları da elbette yoğun) , özel araçlar giriş yakınındaki gayet büyük otoparka bırakılıyor ve yine buradan hareket eden, ücretsiz servis araçları ile göl kıyısına ulaşılıyor. Ama bisiklet veya yürüyerek ulaşmak isterseniz, tabiatın muhteşem kokularını hissedebilirsiniz. İlk olarak karşınıza, “Bağ evi” denilen bir bir restoran, kafeterya olarak kullanılan, hemen göl kıyısındaki oturma yerleri ile gayet cazip bir mekanla karşılaşacaksınız. Bu arada: bu yürüyüş yolunda bolca ve nispeten temiz tuvaletler bulmak ta mümkün. Fiyatların nispeten uygun (bardak çay: 2 TL. gözleme: 7 TL gibi) olduğu düşünülen bu bağ evinden sonra yürümeye devam ederseniz, bu kez: karşınıza daha önce sözünü ettiğim, Golbaşı istikametinden buraya gelen yolun giriş kapısı geliyor. Burayı da geçerek yürümeye devam ettiğinizde: yine restoran türü bazı tesislerle karşılaşılıyor. Özellikle: bu restoran türü tesislerin yakınlarında yine bir köpek, başıboş köpek ordusu var. ODTÜ Kayıkhanesi ve ardından yine bir restoran ve ardından 11 km. lik asfalt yol bitiyor ve yine bisiklet kiralanan veya özel otoların park edildiği alana ulaşılıyor.

Evet: bir önceki yazımda, burası ODTÜ arazisi, gitmeyin giremezsiniz demiştim, ama artık serbest, yanlız özelliklikle burada mangal yakarak piknik yapılmasına asla izin vermiyorlar ve bir anlamda iyi ediyorlar çünkü yangın çıkması durumunda, Ankara’nın hemen merkezindeki bu cennet, yanarak yok olabilir.

Bence: bir tatil günü, kendiniz ve aileniz için burada zaman ayırın. Bisiklet kiralayın, bisikletle veya yürüyerek gölün kıyısındaki yolu takip ederek, muhteşem doğa kokuları içinde zaman geçirin. Yorulursanız veya birşeyler yemek ve içmek isterseniz: bağ evi veya diğer tesislere girebilirsiniz. Göl kıyısının yeşille birleştiği muhteşem ortam, göl üzerindeki çeşitli  kuşların ve ördeklerin gösterisi, ortamın kokusu inanın güzel bir gün geçirmenizi sağlayacaktır.