Ankara, Nallıhan

30.421 kişi okudu!


Birçok kez gittim, çünkü abim, Çayırhan Termik Santralında çalışıyordu. Özellikle, yakın geçmişte, burası gibi Ankara’nın bir ilçesi olan “Beypazarı” turizmde büyük bir hamle yapmış ve bir turizm beldesi olmuş olmasına rağmen, Nallıhan sahip olduğu güzellikler ile turizmden bence, beklenen payı alamamıştır. Elbette, bunun en büyük sebebi tanıtım. Yoksa, Nallıhan sınırları içinde, Avrupa Birliği tarafından koruma altına alınması öngörülen bir “Kuş Cenneti” nin bulunduğunu kaç kişi biliyor veya bu satırları okuyan siz, Nallıhan’da, muhteşem güzel bir kuş cenneti bulunduğunu daha önce biliyormuydunuz? Büyük ihtimalle, bu soruya “hayır” diye cevap veriyorsunuz. Peki bunun nedeni? Tanıtım, kimse bilmediği bir güzelliği merak etmez, gidip görmeyi istemez.
Neyse, Nallıhan güzel bir yer, uygun bir zaman ayarladığınızda, buraya gidip, aşağıda sözünü edeceğim güzelliklerini görüp, güzel bir gün geçirebilirsiniz.


ULAŞIM:
Ankara şehir merkezine 161 km uzaklıktadır. Nallıhan-İstanbul arasındaki uzaklık: 300 km. Nallıhan-Bolu arasındaki uzaklık: 100 km. Nallıhan-Eskişehir arasındaki uzaklık: 130 km. dir.


TARİHİ:

İlçe merkezi, 1599 yılında Vezir Nasuhpaşa tarafından buraya yaptırılan bir han ile oluşturulmuştur. Zaten, ilçe, adını da bu han’dan almıştır. Sultan I. Ahmet’in veziri; 1594 yılında, Halep-İstanbul arasındaki yolculuğu sırasında Nallıhan yöresinden geçer ve ilçenin bugün bulunduğu yerde: 1 han, 1 hamam ve 1 cami yaptırır. Bu yapıları, vakfeder. Takip eden dönemde yöre hızla gelişerek büyür.

Nallıhan: 16’ncı yüzyılda Bursa sancağına bağlı iken, 19’ncu yüzyılda Ankara sancağına bağlanmıştır. Yöreye “Nallıhan” ismini verilmesi konusunda benim ilgimi çeken bir söylenti var. Söylenenlere göre: “Halk kahramanı Köroğlu, bir gün buradan geçerken han’da konaklar. Ertesi gün ayrıldığında ise, atının bir nalının, bahçede düştüğü görülür ve nal, han’ın kapısına asılır ve böylece han: Nallıhan olarak anılmaya başlanır.

1864 yılında, Nallıhan yöresinin ilçe olduğu görülür.


GENEL:
İlçe, Ankara’nın batısındadır. Dört bir tarafı, dağ ve tepelerle çevrilidir. Dağlar, çam ormanları ve meşeliklerle kaplıdır. Özellikle, kuzey ve batı bölümlerinde orman örtüsü yoğunlaşır.Doğu ve güneydeki dağ ve tepeler ise çıplaktır. İlçe genelinde, 150-1000 yaş aralığında, 80 civarında anıt ağacın bulunduğu söyleniyor. Bunlar arasında: 650 yaşında bir Ardıç ağacı, 550 yaşında bir Fındık ağacı, 1000 yaşında bir karaçam ve 400 yaşında Mor Dut ağacı görülebilmektedir.

Yörenin deniz seviyesinden yükseklik, 625 metredir.

Nallıhan çayı, ilçenin hemen yakınından geçmektedir. Bölgenin bütün dere ve çayları, Sakarya nehrine dökülmektedir. Özellikle dere boyları, sulu tarım için kullanılmaktadır.

Bölgede, Batı Karadeniz ve İç Anadolu bölgelerinin iklim özellikleri egemendir ve buna bağlı olarak, yaz ayları sıcak ve kurak, kış ayları ise yağışlı geçer. Kış ayları, pek soğuk olmaz. Sakarya nehri vadisinde, deniz seviyesinden yükseklik 200-250 metreye kadar düştüğünden, iklim daha ılıman özellikler gösterir.

Bölge: önemli bir hayvancılık ve meyvecilik deposu özelliği taşımaktadır. Ayrıca, bölgenin mikroklima özellikli havası nedeniyle, muhteşem lezzetli “pirinç” yetiştirilmektedir.
ULUSLAR ARASI NALLIHAN TAPDUK EMRE VE İĞNE OYALARI KÜLTÜR VE SANAT FESTİVALİ:
Her yıl, Haziran ayının son haftasında yapılmaktadır. Bu törenlerde: Taptuk Emre ve öğrencisi Yunus Emre anılmaktadır.

KONAKLAMA:
Nallıhan Öğretmenevi Hacıbey Mah.Adnan Menderes Bulvarı.Halk Eğitim Merkezi. 312-7852374

NE YENİR-NE İÇİLİR:
Yörenin yöresel lezzetleri olarak şunlar sayılabilir: Nallıhan kapama pilavı, Nallıhan Gorçan kebabı, yaprak dolması, gözleme, höşmerim, kabak tatlısı.
Özellikle, Döğmeci köyünde yapılan kabak tatlısı mutlaka tadılmalıdır. İçine pekmez konulan ve saatlerce fırın ateşinde pişirilen kabak tatlısı, gerçekten muhteşem bir lezzet sunmaktadır.  Höşmerim de, tamamen koyun peynirinden yapılır ve büyük bir emek gerektirir.


NE SATIN ALINIR:
Bölgede üretilen Nallıhan oyaları, gerçekten ülke çapında ünlüdür. Bunlar, genellikle ipekten yapılır. Çünkü: bölge, İpek yolu üzerindedir. Küçük iğnelerle, düğümlenmek şeklinde ortaya çıkarılan oyalar, düğümleri sıklaştıkça örgü gözleri de küçülmektedir.

Beydilli ve Çamalan köyü el dokuma ürünleri ile Döğmeci köyü bölgesinde, çam ağacından yapılan “su fıçıları” yöreyi ziyaret edenler tarafından tercih edilerek satın alınmaktadır. Su fıçıları: kendine has görüntüsü ve yapım özellikleri nedeniyle, başka herhangi bir yerde görülmemektedir. Ahşap olan ve çam ağacından yapılan bu su fıçılarının en önemli özelliği: ana gövdeye eklenen alt ek parçanın, çivi kullanılmadan birleştirilmesidir. Tabanından su sızdırmaması ise, yapan ustanın ustalığının işaretidir. Bölgede hayvancılığın gelişmiş olması nedeniyle, el dokuma ürünleri de gelişmiştir. Kadınlar tarafından, tek kişilik,küçük el tezgahlarında dokunan kilimler ve alaca dokumalar ilgi çekmektedir.


GEZİLECEK YERLER:

NALLIHAN EVLERİ:
Günümüzde, ilçede, tarihi süreç içinde, bir hayli gerilere kadar uzanan yapım tarihleriyle ilgi çeken evler var. Bu evler: ziyaretçilerin ilgisini çekiyor, sizler de bu evleri görmelisiniz.

KOCAHAN:
Kocahan: Osmanlı veziri Nasuh Paşa tarafından, Osmanlı-İran antlaşmasının ardından, dönüş yolunda, 1599 yılında, buraya uğradığında yaptırılmıştır. Dış duvarları moloz taş, kireç harç ve kagirdir. Kapı: dairevi şekilde geniş ve uzun tonoz şeklindedir. Kapı kemerinin dışarıya bakan yüzünde, 0.20 x 0.23 lük ve 18 delikli bir “nal” görülmüştür. Yapının içinde: 46 oda ve 46 baca yeri bulunmaktadır. Yapının kitabesi: 1944 yılındaki depremde, bulunduğu yerden düşmüş ve parçalanmıştır.

İlçe merkezinin ismini aldığı bu han, günümüzde çatısı yıkık olarak bulunmaktadır. Nallıhan için simgesel değeri olan bu “Kocahan” ın: özgün yapısı ne yazık ki günümüze kadar korunamamıştır. Biraz önce söz ettiğim gibi, günümüzde, girişindeki kemer dışında, halen duvarları mevcuttur. Pazartesi günleri, burada sebze pazarı kuruluyor.

NASUH PAŞA CAMİSİ:
Yine, aynı bölgede, Vezir Nasuhpaşa tarafından yaptırılan cami de, 20’nci yüzyılın başında yanmış ve 1911 yılında, yerine yenisi yapılmıştır. Cami, dikdörtken planlı ve ahşap çatılıdır. Yapının, 9 adet sivri kemerli penceresi bulunmaktadır. Batı duvarına bitişik minaresi: kesme taştan yapılmıştır. Külah, saç kaplıdır. Cami avlusunda, bir türbe görülüyor ve türbenin içinde, 4 kabir var ama bunların kime ait olduğu belli değil.

Tarihi hamamın kalıntıları ise, Ankara çevre yolu yapımı sırasında yok olup gitmiştir.
Evet, yazının tarih bölümünde sözettiğim, bu 3 eserden, günümüze çok az kalıntı kalmıştır ki bu da tarihi eserlere olan ilgimizin en büyük kanıtı olarak burada görülmektedir.

ULUHAN CAMİSİ:
İlçe merkezine bağlı, Uluhan köyünde, 17’nci yüzyılda: Vezir Nasuh paşa tarafından yapılmıştır. Günümüze, sadece minaresi kalmıştır. Çünkü, yapı deprem bölgesi üzerindedir ve yapılışından sonra, birkaç deprem sonucu yıkıldığı düşünülmektedir. Günümüze kalan minare ise, harap durumdadır. Minarenin kaide kısmında kesme taş kullanılmış olup, taşlar arasında tuğlalar görülmektedir.

 

NALLIHAN KUŞ CENNETİ-DAVUTOĞLAN KUŞ CENNETİ:

Ankara’da yaşayanlar, hafta sonu günübirlik veya çadırlı kamp kurmak üzere, bir yerlere gitmeyi düşünenler, işte burası tam bir cennet, Ankara’ya yakın, bence burayı kesinlikle ziyaret edin. Ankara şehir merkezinden yaklaşık 130 km uzaklıktadır. Ankara-Ayaş-Beypazarı-Çayırhan yolu takip edilerek buraya ulaşılıyor. Beypazarı ve Nallıhan ilçelerine olan uzaklık 30 km dir.

Genel:

Kuş cenneti, 1959 yılında hizmete giren Sarıyar barajıyla Aladağ çayının birleştiği yerde oluşmuş, yapay bir sulak alandır. Burası 1994 yılında koruma altına alınmış ve avcılık yasaklanmıştır. Burada: bugüne kadar 191 kuş türü gözlenmiştir. Özellikle İlkbahar ve sonbahar dönemlerinde, su havzasının dolu olması nedeniyle, burası göçmen kuşlar için iyi bir barınak alanı olarak kullanılıyor.

Merkezi gözlem tesisi:

Burada bir tesis var. Bu iki katlı binada, çeşitli kuş heykelleri ve fotoğrafları sergileniyor. Tesisin seyir terasından ise, muhteşem manzarayı izleyebilirsiniz. Bazı yerler, çadırlı kamp yeri olarak belirlenmiştir. Bu alanlarda çadır kurup kamp yapabilirsiniz. Tesisin içindeki tuvalet kullanılıyor. Ancak ateş yakmak yasaktır. O yüzden, buraya gelirken hazırlıklı olmalısınız.

 

Tekne gezileri:

Sarıyar barajı üzerinde, uygun havalarda düzenleniyor. Kuşların doğal ortamdaki yaşamlarını görebilirsiniz.Nallıhan Çayırhan da iki tane iskele var. Tekne gezileri Fehmi Çakıraslan isimli bir kişi tarafından düzenleniyor. Telefon numarası: 05333805218

 Dağlar:

Buranın bir diğer özelliği de, arka bölümde bulunan dağların renkleridir. Bu dağların jeolojik etkiler sonucu oluşan kahverengi, sarı ve kırmızı renkleriyle ilgi çekiyor. Söylenenlere göre, burası binlerce yıl önce bir iç denizmiş ve deniz çekilirken doğal erozyon sonucu bu renkler oluşmuş, her renk tabakası bir çağı gösteriyormuş. Hemen karşıdaki sağ bölümde kalan renk damarları yükselen tepeye “kız tepesi” deniyor.

 

ILICA-UYUZSUYU ŞELALESİ:
İlçe merkezine 30 km uzaklıktaki şelalenin bulunduğu yere gitmek için: Uluhan’a giderken, Karacasu bölgesinden saparak ulaşabilirsiniz. Karacasu köyünde: Nallıhan Belediyesi tarafından öğrencisi olmadığı için kapalı bulunan bir okul binası: yöreyi ziyaret edenlere lokanta ve konaklama hizmeti vermek üzere düzenlenmiştir. Önceden Belediyeyi arayarak rezervasyon yaptırırsanız, bu odalarda konaklayabilirsiniz.

Sarıçalı dağı zirvesinin kuzeybatı tarafındaki çayırlıkta, deniz seviyesinden 1200 metre yükseklikte, yerin altından 36 derece sıcaklıkta çıkan su: çayırlığı geçer ve gittikçe soğuyarak, 50-60 metre yükseklikten, dereye düşer.

Çayırlığın ortasında, muhteşem güzel çam ağaçları var. Burası, piknik yapmak için çok elverişlidir. Yerin altından çıkan sıcak su: özellikle cilt rahatsızlıklarına ve özellikle “uyuz”a iyi geliyormuş. Belki de, bu yüzden “Uyuzsuyu” şelalesi ismi de kullanılıyor olabilir. Son bir not: bu su, yani şelalenin aktığı su: her yıl, Eylül ayı sonunda kuruyor ve 21 Mart günü, yeniden akmaya başlıyormuş. Hatta, bir kısım kaynaklar: bu tarihlerin, aynen bir saat gibi işlediğini söylüyorlar.

ANIT AĞAÇ:
İlçe merkezine bağlı, Hacılar köyü Esenler bölgesindeki bu anıt Ardıç ağacı : yaklaşık 750 yıllıktır. Ağacın boyu: 20 metre ve çapı: 2.8 metredir.
Bölgenin bu tabiat harikası anıtını, merak edenlerin görmesini öneririm.

KUZUCULAK KÖYÜ KANYONU:
İlçe merkezine bağlı, 60 km. uzaklıktaki, Kuzucular köyünün hemen yakınındadır.
Kanyon bölgesindeki tepeler ve kayalıklar: ilginç görünümler sunmaktadır. Bu görünümler: adeta, bir yer altı şehrini anımsatmaktadır. İlginizi çekecektir diye düşünüyorum.

ÇAYIRHAN TERMİK SANTRALI:
Bölgede bulunan Çayırhan kömür işletmesinin büyük rezervleri, Çayırhan termik santralında enerji üretiminde kullanılmaktadır.
1978 yılında hizmete açılan santral, ülkemizin en verimli santrallerinden biridir. Nallıhan ilçe merkezine, 37 km. ve Ankara’ya 120 km uzaklıktadır. Santral, 1996 yılında özel şirkete devredilerek özelleştirilmiş ve ülkemizde özelleştirilen ilk santral olma özelliğini kazanmıştır. Özellikle: santral yapısının uzaktan görüntüsü, sosyal tesisleri ve lojmanları ilgi çekicidir.
Santral tesislerinde çalışan yüzlerce görevli, yörede etkinlik yaratmaktadırlar. Bunların yanında, her ne kadar bacalarda filitre sistemi kullanılıyor olsa da, bu çevredeki doğal bitki örtüsünün tamamen yok olduğu görülmektedir. Bu bacalardan çıkan beyaz duman: görüldüğünde, korku ve tedirginlik yaratmaktadır. Yani, başka bir yerde; bir bacadan çıkabilecek daha yoğun bir duman göremezsiniz. Bunun sonucunda, Çayırhan bölgesinin ülkemizde erezyon riski en yüksek bölge olduğu söylenir.

     

SARIYAR HASAN POLATKAN BARAJI:
Sarıyar barajı: 1956 yılında hizmete girmiştir. Elektrik üretimi amaçlıdır. Gövdesi beton ağırlıklıdır ve göl alanı, yaklaşık 83 km. karedir.
Sarıyar barajı bölgesinde: özellikle yöre insanının yoğun rağbet ettiği bir yüzme havuzu bulunuyor.

TAPTUK EMRE TÜRBESİ:
Yunus Emre’nin hocası olması ile önem kazanmaktadır.
Türbe: Emre sultan Köyünün 200 metre batısında, küçük bir tepe üzerinde, köy mezarlığının üstündedir. Kare planlı, kubbeli, kagir büyük bir yapıdır. Yapımında, moloz t aş, tuğla ve devşirme taşlar kullanılmıştır. Güney cepheden, küçük dikdörtgen basık kemerli bir kapı ile girilen türbenin içi, beyaz sıva kaplıdır. Kubbeye tromplarla geçilmiştir. Türbede bulunan;  6 adet sanduka, Tabduk Emre ve yakınlarına aittir. Türbenin yanında, dikdörtgen planlı, çatılı, kagir bir türbe daha vardır. Kırma çatısı alaturka kiremit kaplı, geniş saçaklı yapı moloz taşlardan yapılmıştır. Ahşap tavanlı yapıda 3 adet mezar bulunur. Okunamayan kitabesine göre, türbe 13’ncü yüzyılda yaşayan Tabtuk Emre için yapılmıştır.

Türbe. 1991 yılında Vakıflar Genel Müdürlüğüne devredilmiş ve restorasyon yapılarak günümüzdeki görünümüne kavuşmuştur. Türbenin orijinal ahşap kapıları, türbeden çıkarılarak Ankara Etnoğrafya Müzesine gönderilmiştir.
Özellikle: yakın çevre insanı, türbeyi yoğun ziyaret etmektedirler.

BACIM SULTAN TÜRBESİ:
Yunus Emre’nin hocası Taptuk Emre’nin kızı “Bacım Sultan”a aittir. İlçe merkezine bağlı, 14 km. uzaklıktaki, Tekke köyündedir.
Türbenin bulunduğu tepenin hemen aşağısında bir kuyu bulunuyor. Bu kuyudan, kova ile su çekmek mümkün ancak çekilen kuyu suyu “tuzlu” dur. Bu durum ilgi çekmektedir. Durumun izahı hakkındaki söylentiler ise şöyledir: “ Bacım Sultan, bir gün hamur yoğururken “Baban geliyor” denilmesi üzerine, sevinçle fırlayıp, tarlalara doğru koşar. Ancak, bu sırada elinin hamurlu olduğunu unutur ve babasına saygısızlık olacağını düşünerek, birden, toprağa diz çöker ve Allah’a yalvarır ve bunun üzerine, bulunduğu yerden “su” çıkar ve Bacım Sultan ellerini yıkayarak temizlenir”
Buranın bir diğer özelliği: yakın çevreden buraya getirilen hastaların, türbede bırakılması ve su kuyusundan su içirilmeleri ve bu su ile banyo yaptırılmalarıdır. Bu uygulamalar sonucu, hastaların birçoğunun iyileştiği söylenmektedir.

 

CAFER SADIK TÜRBESİ:
Cafer Sadık’da, Taptuk Emre’nin öğrencilerinden birisidir. Türbe: Nallıkozlu köyünde iken, köy, Gökçekaya barajı suları altında kalmadan önce, yine aynı köyün yaylasına nakledilir.
Cafer Sadık: yaşamında çok sert mizaçlı imiş. Düğünde davul çalınmasından rahatsız olmuş ve davulu tuttuğu gibi, Sakarya nehrinin öbür yakasına atar. Bunun üzerine, yöredeki köylerde, düğünlerde günümüzde de davul çalınmaz. Ayrıca, yine Cafer Sadık’ın türbesinin çevresinden çalı-çırpı alınmaz, odun kesilmez.

Ankara,Beypazarı

22.382 kişi okudu!

Beypazarı’na daha önce defalarca gittim, ancak en son Mayıs 2018 tarihinde Beypazarı’na gittim ve izlenimlerim en güncel haliyle aşağıdadır.

Beypazarı; Ankara’nın batısındadır. Atatürk Orman Çiftliği kavşağından; 98 km. sonra Beypazarı’na ulaşabilirsiniz.  Öncelikle: Ankara-Beypazarı arasındaki yol güzel ve rahattır. Bir zamanlar, bu güzel yolun yapım çalışmaları sırasında Beypazarı’na gitmek tam bir ızdıraptı. Ankara’dan İstanbul yönünü takip ederek çıktığınızda, bir süre sonra sağa yani Sincan-Ayaş yönüne dönmeniz gerekiyor. Sonra uzunca süre düz ilerleyeceksiniz ve Ayaş-Beypazarı tabelalarını takip ederek, Beypazarı’na yaklaşık 1.5 saatlik yolculuğun ardından ulaşabilirsiniz.

OTOPARK:

Ancak: işte en sıkıntılı durum burada başlıyor. Daha önce defalarca Beypazarı’na gittim, hepsinde büyük keyif aldım, çünkü ben ve benim gibi dışarıdan gelen misafirlerin en büyük sıkıntısı olan OTOPARK, burada problem değildi. Sonuçta merkezde, büyükçe bir otopark vardı ve 10 TL verip sıkıntı yaşamıyorduk.

Bu gidişte ise: daha önce defalarca kullandığım otopark bölümü kapatılmıştı. Para verseniz dahi otopark yoktu. Beypazarı’nın dar sokaklarında, yoğun trafikte dön dön dur, inanmak mümkün değil, bir İlçe düşünün, güzel bir yer, ancak ekonomik gelişimini sadece havuç değil, aynı zamanda turizme bağlasın, ama burayı ziyaret etmeye gelen binlerce insanın arabası için bir düzen, bir yer ayarlamasın, insanlar daha Beypazarı sokak-caddelerine adım atmadan, sinir krizleri geçirsin.

Sayın okurlarım: şu sıralar (otopark sıkıntısı ne zaman çözülür bilmiyorum) sakın ola, hafta sonu ve tatil günlerinde Beypazarı’na gitmeyin. Eğer giderseniz: belki saatlerce, dar ve yoğun, sıkıntılı trafikte arabanız için park yeri aramak zorunda kalırsınız ve büyük ihtimalle park yeri bulamazsınız veya arabanızı, kötü bir yere bırakmak zorunda kalırsınız. Beypazarı sokaklarında gezerken, arabanızı düşünmekten, hiç bir şey anlamayacaksınız.

 

YOLCULUK:

Ankara-Beypazarı yolu üzerinde: Ayaş ilçesini geçtikten hemen sonra domates tarlaları başlıyor. Mevsiminde (Ağustos-Eylül gibi) bu yoldan geçerseniz: domatesleri tarladan kendiniz toplayıp, tarlanın yanı başındaki sahibine tarttırıp parasını verebilirsiniz. Mevsim dışında: yine bu yol üzerinde: kilden yapılmış testi ve benzeri objelerin satıldığı yerler var. Ancak özellikle dönüş yolunda hemen Ayaş merkezini geçtikten sonra sağ yanda bolca dükkan var, bunlarda yöresel ve organik olarak söylenen ancak pek inanmadığım birçok ürün satılıyor. Bunları ziyaret edip hoşunuza giden bir şeyler satın alabilirsiniz.

2

GENEL:
Beypazarı denilince, ilk akla gelenler; Türk kültürünün güzelliğini, zevkini ve inceliğini yansıtan sıcak insanları ve 350 yıllık tarihi ahşap evleri, konakları, el sanatları, saray tarzı mutfağı ve havucudur.

Evet: burası, Türkiye’nin havuç ihtiyacının yüzde 60’ını karşılayan bir yerdir. Tam bir havuç deposudur. Bunu: burayı gezerken hissedeceksiniz. Bol miktarda, havuç suyu satan satıcılar göreceksiniz. Mutlaka tadın. Gerçekten, buranın havucunun tadı gayet güzeldir. Havuç yanında; burada, görsel anlamda, gözünüze çarpacak olan: ahşap yapılar var. Bunlar: halen içinde insanların yaşıyor olması nedeniyle özellik arz ediyor. Eski yerleşimin en güzel örneklerini yansıtan bu yapıları gezmek, görmek ilginizi çekebilir. Bunların yanında: Beypazarı’nda çok miktarda, yöreye has el işçiliği, küçük ürünler ve gümüş işlemeciliği göreceksiniz.

TARİH:
Anadolu’nun tarihi seyrine bakıldığında, Beypazarı’nda: ilk çağda Hitit, Frig, Galad ve takiben Roma, Bizans ve daha sonra da Anadolu Selçuklu ve Osmanlı egemenlikleri görülür. Roma döneminde, İstanbul-Ankara-Bağdat geçit yolu üzerinde, önemli bir durak olan ilçenin ilk adı: “Lagania” olup “kaya doruğu” anlamına gelir. Bu adı, sanırım, “İnözü Vadisi”nin, iki yanındaki kaya bloklarından almaktadır.

MS. 6’ncı yüzyıla kadar, Lagania ismi kullanılır. Bizanslılar, MS.491 ile 518 yılları arasında, burayı piskoposluk merkezi haline getirirler. Bizans imparatoru Anastasios, İlçeyi ziyaret ettiğinde, İlçenin ismi “Anastasıopolis (Anastaiosun kenti) olarak değiştirilir.

Selçuklu döneminde Beypazarı; İstanbul-Bağdat yolu üzerinde, önemini devam ettirir. Osmanlılardan Orhan Bey’in Ankarayı alması ile Beypazarı da Osmanlı egemenliğine girer ve Bursa Sancağına bağlanır.

İlçe, Osmanlı döneminde, toprak rejimi ve askeri sistemin bel kemiğini oluşturan, tımarlı sipahi merkezlerinden biri olur. Yöre; buradaki sipahi beyinin ve ticari, ekonomik hayatın yoğunluğuna istinaden “BEĞ BAZARI” ismi ile anılmaya başlanır. 1868 yılında ise, siyasi yönetimdeki yer değişikliği nedeniyle, Ankara’ya bağlı bir kaza konumuna getirilir.

4

NE SATIN ALINIR:
Beypazarı’nda: özellikle: Demirciler Çarşısı ve Alaattin Sokak’da gezerken: küçük tezgahlar üzerinde ve ahşap dükkanlarda bol miktarda satıcı göreceksiniz.

Bunlar: yiyecek maddeleri (ev makarnası, tarhana, ceviz içi, havuç suyu, buraya özgü incecik sarılmış zeytinyağlı yaprak dolma, kara dut suyu, üzüm pekmezi, çeşitli baharatlar, ıhlamur, yine buraya özgü ana maddesi havuç olan cezerye ve benzeri tatlı çeşitleri-havuç lokumu, cevizli sucuk ) satıyorlar.

Bunun dışında: küçük hediyelik eşyalar ve de özellikle: merakınız varsa, gümüş orjinli birçok çeşit takı alabilirsiniz. Bunun yanında: burada, çeşitli ve orijinal, doğal halindeki taşları bulabilirsiniz. Evet en önemlisi, buraya özgü, “Beypazarı Kurusu” isimli, özellikle çay yanında aperatif olarak yenilen yiyecekten almayı sakın ama sakın unutmayın. Türkiye’de, yalnızca Beypazarı’nda, taş fırınlarda üretilen ve tazeliğini bir yıl boyunca koruyan, çay saatlerinin vazgeçilmez lezzeti, Beypazarı kurusunu mutlaka satın alın. Ancak: özellikle Alaattin sokakta gezerken, size bunları tattıracaklardır, fırından yeni çıkmış ve sıcak olmalarına rağmen, bence özellikle “tereyağlı” olanını tercih edin. (kilosu normal 12-13 TL civarındadır.)

 

NE YENİR-NE İÇİLİR:
Beypazında: hani denir ya, mutlaka tadın anlamında: incecik sarılmış, zeytinyağlı yaprak sarma dolmayı tadın. Özellikle: Alaattin Sokakta bulunan tarihi konaklardan birinde yemek molası verebilirsiniz. Çünkü: buranın yemeklerinin lezzeti muhteşemdir. Yemekte: el yapımı tarhana çorbası, taş fırında pişirilen ve özel kaplarda ikram edilen etli güveç, biraz önce söylediğim gibi ince parmak kalınlığında, damarsız ve ince kara üzüm yaprağına sarılmış, etli dolmayı tercih edin. Yemek üstüne ise, yöresel tatlı hoşmerim yemedin ayrılmayın. Gerçekten, Beypazarı’nın bu yemek çeşitleri, saray mutfağı tarzında ve tescillenmiştir. Bu arada: yine buraya has bir lezzet, ev yapımı baklava, zaten bolca göreceksiniz, lezzeti muhteşem, bence ev yapımı baklavayı da denemelisiniz. (Son bir not: yemek sipariş etmeden önce menü de fiyatları mutlaka görün, yemekten sonra aşırı yüksek bir fiyatla karşılaşmamak istiyorsanız.)

1
GEZİ PROGRAMI:
Evet, ulaşımda anlattığım gibi, Beypazarı girişinde, büyük bir bulvar ile karşılaşacaksınız. Bu bulvar üzerinden ilerleyin ve bir süre sonra, sağ’a dönen bir sapakta, “İnözü Vadisi” tabelasını göreceksiniz. Buradan, dönün ve vadiye girin.

İNÖZÜ VADİSİ:
Doğal bitki örtüsü ve kültürel kalıntıları ile oldukça zengin bir görünüme sahiptir. Burası: eski Beypazarı yerleşimidir. Yani: burada, eski, ahşap yapıları, evleri, konakları görmek mümkün. Vadinin her iki tarafında, üzerine çıkılması zor kayalıklar var. Bunların içinde ise birçok mağara olduğu görülüyor. Bu mağaralar, eski çağlarda yapılmış ve uzun süre mesken olarak kullanılmış. Ayrıca, vadi, Türkiye’nin 184 önemli kuş alanından biri. 100’ün üzerinde kuş çeşidi ve 60’ın üzerinde kelebek türü, vadi üzerinde, bir arada yaşıyormuş. Yazın muhteşem güzel. İnözü vadisinde: semaverle çay içebileceğiniz bir çok yer var, bunlarda mutlaka bir çay molası vermelisiniz. Bir not daha: İnözü vadisinde, traiking yani yürüyüş turları yapılıyor.

İnözü vadisinden çıktıktan sonra; geri dönün, şehir merkezindeki bulvara girin. Bu bulvar üzerinde, ilerlemeye devam edin, bir süre sonra: “Hıdırlık Tepesi” tabelasını görün ve sağ yana dönün. Bu ara yollar üzerinde, yine aynı tabelaları takip ederek, yüksek ve güzel bir yere çıkacaksınız. Yol bazı yerlerde dar ve biraz eğimli ama pek sıkıntı yaratmıyor, mutlaka çıkın.

 

HIDIRLIK TEPESİ:
Ulaşım için biraz emek sarfetmek gerek ama mutlaka uğrayın. Özel aracınızı park etmek için sıkıntı yok, gayet büyük bir park yeri var. Aracınızı bıraktıktan sonra: tepe üzerinde yerleştirilmiş, tahta piknik masalarına oturabilir ve Beypazarı’nı, tepeden, kuşbakışı izleyebilirsiniz. Sol yanınızda, biraz önce girdiğiniz “İnözü Vadisi” ni ve eski yapıları ve sağ yanınızda ise “Yeni Beypazarı” nı; modern yapıları görebilirsiniz. Hava ve esinti harika. Birkaç, küçük hediyelik eşya ve doğal gıda ürünleri satan satıcılar var. Ama: işin ilginç yanı, çay bahçesi bulunduğunu gösteren tabelaya rağmen, profesyonel hizmet sunulan bir çay bahçesi yok. Bu kötü. Sanırım Belediyenin buna el atması gerek. Yani: daha düzenli bir oturma alanı ve içecek servisinin yapıldığı bir alan oluşturulabilirmiş. Gittiğinizde, tahta piknik masalarına oturuyorsunuz, servis adı altında, ne istediğinizi soran herhangi bir kişi veya kişiler yok. Gidip kendiniz, parasını verip, bir şeyler satın alabiliyorsunuz. Neyse, burası, daha önce de söylediğim gibi: Beypazarı ve çevresinin tepeden görülebildiği bir yer. Çıkmanızı öneriyorum. Ancak: lütfen dikkat, çıkarken, iki-üç tabela görüyorsunuz, ancak inerken, şehir merkezi veya hani bu yola saptığınız bulvarı bulabileceğiniz herhangi bir tabela yok. Tesadüfi olarak aşağıya iniyorsunuz, kaybolma ihtimali ne kadar yüksek ise, tam şehir merkezine ulaşma imkanınız da o ölçüde yüksek. İlgililer, okursanız, Lütfen, buradan iniş için, şehir merkezini gösterir, birkaç tabela koyalım.

Bir şekilde: tesadüfi veya sorarak, Demirciler Çarşısı ve Alaattin Sokakların bulunduğu bölgeye gelmelisiniz. Burada: bir şekilde, özel aracınızı, yol kenarlarına, boş bulduğunuz bir yere park ederek, yürümelisiniz. Tabii yol kenarında yoğunluktan boş yer bulamayacaksınız, yukarıda sözünü ettiğim otopark sıkıntısı başlayacak.

 

DEMİRCİLER ÇARŞISI SOKAK:
Burada: sokağın her iki yanındaki dükkanlarda: yöresel el işi hediyelik eşyalar satılıyor. Gümüş işlemeleri satılan dükkanlar var. Sokakta ilerlerken, sol yanınızda, Belediyenin hemen altında, gümüş el işlemesi objeler satan dükkanlar var. Merakı olanlar ve alışveriş yapmak isteyenler; burayı mutlaka ziyaret etmelidir. Ancak unutmamak gerekir ki Beypazarı günümüzde tamamen turizm şehri olmuş, fiyatlar uçuk, yani ucuz bir şeyler bulup satın alabilirim diye düşünmeyin.

 

BOĞAZKESEN TÜRBESİ:

Kumsüren Mahallesi, Kumsüren Sokakta, bir kaya dibinde, yüksekçe bir yerdedir. Kare planlı türbe, halen kubbeli yapı olmakla birlikte, aslında üstünün dıştan piramidal bir külahla örtülü olduğu kabul edilir. Türbenin yapımında, içte ve dışta kubbe kasnağına kadar kesme taş ve moloz taş, içte kubbe kasnağından itibaren tuğla kullanılmıştır. Kuzey ve güneyi kapalı olan türbenin kapısı doğu cephede, tek penceresi ise batı cephededir. Türbenin içi sıva kaplıdır. Yapının güneyindeki mihrabın iki yanında, birer sütunce olup, üstü mukarnasla süslenmiştir. Mihrap nişinin içinde: üstü istiridye şeklindeki küçücük bir niş daha vardır. Tuğladan yapılmış, sekiz büyük trompla, sekiz dilimli tuğla kubbeye geçilmektedir. İç duvarlarda, sıva üzerine renkli üçgen motifler görülür. Kapı ve iki penceresinin sonradan doldurulduğu anlaşılmaktadır. Türbede bulunan iki mezarın kimlere ait olduğu bilinmez. Ancak, birisinin Emir Şahmer Paşa isimli birine ait olduğu ileri sürülür. Yapım kitabesi olmayan türbeyi, kullanılan malzeme, yapım tekniği ve mimari üslubuna bakarak, 13-14’ncü yüzyıllar arasına tarihlemek mümkündür. Yakın zamana kadar harap durumda olan türbe, 1995 yılında, yerel idare tarafından projesine uyulmadan, kötü bir şekilde onarılmıştır.

5   6   7

SULTAN ALAADDİN CAMİİ-CAMİİ KEBİR:

İstiklal Mahallesi, Alaattin Sokağın sonunda bulunan cami: dikdörtgen planlı, çatılı bir yapıdır. Düzgün kesme taşlarla yapılan caminin üstü, çatı ile örtülmüştür. Son cemaat yeri yoktur. Dikdörtgen planlı, çatısı saçla örtülmüş olan Alaattin Camii’nin beden duvarları, ara ara tamir görmüş olmasına rağmen, kısmen orjinal şeklini korumuştur. Bilhassa, doğu duvarı, ilk haliyle günümüze ulaşmıştır.

Beden duvarlarının alt kısımları, kesme taşla yapılmış olmasına karşın, üstleri tuğla hatıllı bir örgüye sahiptir. Alttaki sivri kemerli pencerelerin üstünde, sivri kemerli ve alçı şebekeli ikinci sıra pencereleri hizasına kadar devam eden tuğla hatıllı duvarlarda, kesme taşların arası, dikey düzende tuğlalar konulmak suretiyle kasetlenmiştir. İkinci sıra pencereler üzerinde duvarlar, kenarları pahlı bir silme ile sona ermektedir. Güneyde, küçük bir çıkıntı teşkil eden mihrabın üzerine kapatılmış yuvarlak bir pencere bulunmaktadır. Kuzeybatı köşede yer alan minarenin kaidesi, kesme taştır. Minarenin gövdesi tuğla, şerefesi taştandır.

Batı cephesinde, altta parmaklıklı ve yuvarlak kemerli dört pencere, üstte yuvarlak kemerli beş pencere bulunur. Kuzeybatı köşesinde, minarenin yanındaki kapıdan, yapıya girilir. Kuzey cephede, altlı-üstlü beş pencere görülür. Kare planlı yapı, içten, kıbleye dikey dört sahne ayrılmıştır. İkinci sırada: üç sütun, diğer sıralarda dörder sütun bulunur. Üstü, ortasında boyalı ve geometrik motiflerle süslü bir göbek bulunan ahşap tavanla örtülüdür. Güneyinde, üstü boyanmış mukarnaslı alçıdan mihrap ve basit ahşap minber vardır. Kapının kuzeyindeki merdivenlerden yapının üç  tarafını (batı,  doğu, kuzey) boydan boya kateden üst galeriye çıkılır. Dıştan, çatının üstü kiremitli çatılya örtülüdür. Yapının kuzeybatı köşesindeki minarenin kaidesi taştan, gövdesi tuğladandır. Alaattin Camiinin beden duvarları, çeşitli zamanlarda, oldukça büyük tamirler görmüş olmalıdır. Kesme taştan yapılmış duvar örgüsünde tuğla hatıllar, sivri kemerli nişler içindeki pencerelerin taş ve tuğla örgüleri dikkat çekmektedir.

Caminin beden duvarları üzerindeki, birinci sıra pencere nişlerinin kemerlerinde üç tuğla ve bir  taş kullanılmış olup, niş içindeki pencerelerin alınlıkları, tuğla desenli olarak doldurulmuştur. Kıble yönde küçük bir çıkıntı teşkil eden mihrabın üzerinde de yuvarlak bir pencere vardır. Evvelce, üç nefli ve ahşap destekli olduğu söylenen caminin 1300 yılındaki yangında yandığı, bundan sonra tahta  tavanlı olarak yeniden yapıldığı bilinmektedir. Sultan Alaattin Camiinin mimari şekli, 15 ve 16’ncı yüzyıllara ait olduğunu göstermektedir. Muhtemelen, daha önce, burada bulunan eski caminin harap olmasından sonra, yerine bu cami yapılmış olmalarıdır.

Caminin hemen önünde, bu caminin yapıldığı dönemde buraya dikildiği söylenen büyükçe bir çınar ağacı vardır. Osmanlılar, fetih ettikleri yerlere çınar ağacı dikerlerdi, sanırım bu da aynı alışkanlık sonucu buraya dikilmiştir, bunun yanında, yüzyıllardır bu ağacın nelere tanıklık ettiğini düşünmek ayrı bir duygudur.

 

BEYPAZARI GÜMÜŞLERİ:
Beypazarı’nda gümüş işlemeciliğinin önemli bir yeri var. Beypazarı’nın en önemli simgelerinden biri: Telkari Gümüş İşlemeciliği. Gümüşcüler: ulusal ve uluslar arası etkinliklere ve çeşitli kurslara katılarak, Beypazarı gümüşlerinin tanıtımlarını ve pazarlamasını yapıyorlar. Gümüşler, başta S.Arabistan olmak üzere, birçok ülkeye ihraç edilmiş ve edilmekte. Burada, birbirinden ilginç ve güzel el işleri bulabilirsiniz.

3

ALAATTİN SOKAK:
Demirciler çarşısı sokak bitiminde başlıyor. Uzunca bir sokak. İlçenin en gözde mekanıdır. Burası Beypazarı’nın bir anlamda merkezi, en çok gezilen yeri, en kalabalık yeri, en gözde yeridir. Merkezde: havuç heykellerini gördüğünüzde, hemen bu sokağın başı vardır, sokağa oradan girebilirsiniz. Parke taşlı sokakta yürümek için, lastik tabanlı ayakkabı giymiş olmanız sizi rahat ettirecektir.

Restorasyonu tamamlanmış ve hizmete açılmış tarihi konaklar burada. Bu konakları, diğer yerlerde bulunan konaklardan ayıran en büyük özellik ise, daha önce de hatırlattığım gibi, bu konaklardaki yaşamın, tıpkı eskiden olduğu gibi, günümüzde de sürüyor olması. Toplam sayı 350 civarında. Osmanlı mimarisi özelliklerini taşıyan bu evlerin içinden çok azı, bugün işletme olarak kullanılıyor. Diğerlerinin tümü, mesken olarak kullanılıyor. Bu evlerden müze olarak belirlenen iki tanesi, Kültür Evi ve Yaşayan Müze olarak kullanılıyor ve onlarda bu sokakta. (Giriş ücreti: 3 TL.)

Evet, sokaktan devam ettiğinizde: sokağın iki yanındaki dükkanlarda: yine bir kısım gümüş işlemesi satanlar, yöreye özgü çeşitli doğal taşlar, havuç orjinli tatlı çeşitleri, havuç suyu, kara dut suyu, pekmezler, havuç ve diğer bazı gıdalardan yapılan şekerleme ve lokumlar, yemek pişirme kapları, Beypazarı hediyelikleri küçük ev objeleri, buzdolabı magnetleri, Beypazarı kurusu satılan fırınlar, baklava satılan tatlıcılar, bayanlar için kolyeler, şallar ve hatta hint kınası yapanlar ve daha birçok ilginizi çekebilecek şeyler göreceksiniz. Ancak: tüm bu satış yerlerindeki satıcılar: asla sizi rahatsız edici şekilde bir davranışta (bağırma, kolunuzdan çekiştirme gibi) bulunmuyorlar.

Bu sokakta bulunan “Kültür Evi”: 1996 yılından bu yana, Beypazarı Tarih ve Kültür Evi olarak kullanılan bir konak. Beypazarı kültürünü yansıtan, kıymetli madenlerin, antika eşyaların ve Beypazarı tarihine ışık tutan tarihi belgelerin sergilendiği bir yerdir.

Sokağın içinde yer yer ve sokağın sonunda yoğun olarak restoranlar ve kafeler bulunuyor. Hatta, bunların birçoğu tarihi yapıların içindedir. Bu restoranlarda: yukarıda sözünü ettiğim yiyecekleri tadabilirsiniz. Basit bir atıştırmalık olarak gözleme, yaprak sarma dolma ve baklava düşünülebilir.

SONUÇ:

Evet: Beypazarı bundan ibaret. Burada: yolda geçecek süreler dışında: İnözü Vadisi ve Hıdırlık Tepesi için: birer saat ve çarşının gezilmesi için, yine bir saat ve yemek için yine bir saat olmak üzere: muhtemelen: en az: 5 saat ve daha fazlası süre kalabilirsiniz.

 

Ankara, Şereflikoçhisar

35.437 kişi okudu!

Son olarak 6 Mart 2016 tarihinde Şereflikoçhisar’a gittim. Gezi anı ve yorumları aşağıdadır.

Ülkemizde, bağlı bulunduğu il merkezine en uzak ilçelerden biridir. Düşünün ki, bağlı bulunduğu Ankara’ya 148 km. ama Aksaray iline 70 km. uzaklıktadır. Bu yüzden: Şereflikoçhisar denilince: akla hemen her siyasi parti ve politikacının buraya il olma sözü verdiği hatırlanır. Ayrıca: Tuz gölü ve hemen ilçenin önünden geçen E-90 karayolunda, hızla ilerleyen kamyon-tır ve otobüsler. İşte Şereflikoçhisar.

ULAŞIM:

İlçe merkezi, bağlı bulunduğu Ankara’ya, 150 km. uzaklıktadır. Yani: ülkemizin en yoğun yollarından biri olan E-90 karayolu üzerindedir. Şereflikoçhisar-Aksaray arasındaki uzaklık: 80 km. Ankara-Şereflikoçhisar arasında Aştiden kalkan otobüsler var. Gayet lüks otobüsler ile buraya ulaşmak mümkündür, eğer özel araba ile giderseniz, yaklaşık 2 saat veya biraz daha az sürüyor, çünkü yol dümdüz, hiç viraj veya rampa yok, sadece kamyon ve tırların oluşturduğu aşırı trafik yoğunluğu biraz da olsa yolculuğu etkiliyor.

TARİHİ:

Şereflikoçhisar’ın tarihi geçmişi: MÖ.3000 lere kadar dayanmaktadır. Takip eden tarihi süreçte, sırası ile, yörede hakimiyet kuranlar ise: Hititler, Asurlar, Romalılar, Persler, Emeviler, Selçuklular, Karamanoğulları, Osmanlı imparatorluğudur.

Karamanoğulları döneminde önemli bir yerleşim olarak öne çıkan ilçe; 1466 yılında Osmanlı hakimiyeti altına girer.

Bu dönemde: yöre insanı: Rumeli, İstanbul-Aksaray ve 1571 yılında Kıbrıs’ın alınmasıyla, zorunlu olarak Kıbrıs’ta ikamete mecbur kalır ve böylece, azalan nüfus nedeniyle, nahiye durumuna düşer.

1891 yılında ilçe olan Şereflikoçhisar: Konya iline bağlanmıştır. 1933 yılında ise, Ankara bağlantısı gerçekleşmiştir.

Şereflikoçhisar kelime anlamı: yörenin ismi, önceleri “Koşhisar” olarak bilinmektedir. Bunun kaynağı: “koş” kelimesinin anlamı “çift” demektir. Yörede, iki kale bulunduğundan, “Koşhisar” isminin verildiği düşünülüyor. Ancak, Çanakkale savaşında, ilçeden çok şehit verildiğinden (erkek nüfusun yarıdan fazlası şehit olmuştur) : ulu önder Mustafa Kemal Atatürk tarafından, ilçe isminin başına “Şerefli” kelimesi eklenmiştir.

GENEL:

Ankara’nın bu en uzak ilçesi: Tuz gölü ve Hirfanlı barajı arasındaki bölgededir. Güneyden ova ve kuzeyden dalgalı arazi yapısına sahiptir. İlçe merkezinin denizden yüksekliği: 975 metredir. Arazi: çıplak ve kıraçtır.

Yörede: karasal iklim görülür ve buna bağlı olarak: yazlar sıcak ve kurak, kışlar ise soğuk ve karlı geçer. Yağışların yetersiz olması nedeniyle, yöredeki hakim bitki örtüsü: steptir.

İlçenin ekonomisi: tarıma dayanır. Hayvancılık ta önemli bir geçim kaynağıdır. Tuz gölünün kıyılarında ise, tuz üretimi yapılmaktadır. Halen, ilçe merkezinde, 35 civarında tuz imalathanesi bulunmaktadır. Ancak: aynı zamanda, ekonomik nedenlerden dolayı, yurt dışına en çok işçi veren ilçelerden biridir. Yurt dışında, yaklaşık 15 bin kişinin işçi olarak çalıştığı bilinmektedir. Yaz aylarında, bunların ve ailelerinin ilçeye gelmesiyle: ilçenin nüfusu ikiye katlanır ve sokaklar, özellikle Alman kültürüyle yetişen gençlerin değişik ve ilginç görüntüleriyle dolar. Burada yaşayan insanlar, bu yurt dışı olayına o derece alışmışlardır ki, birçoğu liseyi bitirince yurt dışına gitmeyi düşünür. Bir çoğu da, yurt dışında çalışan akrabalarının gönderdikleri maddi yardımlar ile geçinirler.

ULUSLAR ARASI GELENEKSEL TUZ FESTİVALİ:

Şereflikoçhisar ilçesinde,  her yıl, geleneksel olarak düzenlenen uluslar arası tuz festivallerinin, 12’nci 2011 yılında düzenlendi. Festival şenlikleri, üç gün sürüyor ve çeşitli etkinlikler, yarışmalar ve konserlerle devam ediyor.

 

KARA KUVVETLERİ TATBİKAT MERKEZİ:

Şereflikoçhisar merkezinde, Kara Kuvvetlerine ait, askeri tatbikatların yapıldığı bir merkez var ve buradaki alanda, askeri tatbikatlar yap1l1yor. İlçenin hemen çıkışında, büyük bir garnizon var, kapısındaki iki büyük tank, büyük binaları ile dikkat çekiyor. Yani, ilçede yoğun bir asker varlığı söz konusu.

 

NE YENİR-NE İÇİLİR:

Özellikle, kış aylarında buraya yolunuz düşerse: mutlaka “arapaşı” tatmalısınız. Bunun: acılı, hindi-tavuk gibi kanatlı hayvan etlerinden yapılan çorbası ve yine özel olarak yapılan hamuru var. Bu hamuru: kaşıklar ile, çorbada ıslatarak, bir lokmada yutmanız gerekiyor.

 

NE SATIN ALINIR:

Mevsiminde geçerseniz, buradan özellikle Adana tarafından mutlaka kavun satın almalısınız. Çünkü: ülkemizde, toprağında mineral bakımından en zengin illerden biri, bu nedenle kavun muhteşem tatlı. Ayrıca elbette buradan tuz veya tuzla ilgili bir şeyler satın alabilirsiniz. Ankara’dan buraya giderken, ilçeye 30-35 km kala Tuz gölünün kıyısında “Tuz Müzesi” yazan bir tabela göreceksiniz, zaten hemen Tuz gölünün kıyısından ilerlediğiniz için bu tabela mutlaka dikkatinizi çekecektir. Ancak, güzel bir otoparkı bulunan alana girdiğinizde, müze arıyorsunuz, müze işareti bulunan yere girdiğinizde ise, müzeden eser yok, yöre insanı müze denen yerde, her türlü turistik objenin satıldığı bir sergi açmış. İçeri girdiğiniz gibi, iki kişi, ellerinde bir bardak tuz, hemen ellerinize bir tutam tuz sürüyor ve ovalamanızı söylüyorlar. Tabii çekiniyorsunuz, ama bir kere sürmüş bulundukları için ovalıyorsunuz, o da ne, ellerinizde bir yağ tabakası var. 3-4 adım  sonra, ellerinizdeki yağın tuzun içinde bulunan magnezyum olduğu ve cilt bakımı için çok yararlı olduğu söyleniyor ve ellerinizi çıkıyorsunuz, ama yağlı durum hala hissediliyor. Hemen ellerinizi yıkadığınız yerde, biraz önce ellerinize sürülen tuzun kapalı kutular içinde satıldığı bölüm var, yani almaya niyetleniyorsunuz ama fiyat uçuk, küçük bir kap içinde 54 TL.  Öte yandan, satıcı fiyatın yüksekliğini kendisi de biliyor ki, bunu haftada bir kere tatbik edeceksiniz, bu şişe size 1 yıl gider gibi bir yorum yapıyor. Ama yine de fiyat yüksek, yani bir anlamda turistik, sergide yine turistik amaçlı birçok obje var, ama ilginç olan bu objelerin bir çoğunda “Kapadokya” yazısı dikkati çekiyor, Kapadokya ne alaka diye düşünürseniz, bu kez, Kapadokyaya giden turist kafilelerinin, burada “Tuz Müzesi” tabelasını görüp mola verdikleri sanırım bu ilgili açıklıyor. Sergide bence en ilgi çekeni, tuz satılması, ama yine satılan ve tamamen sağlıklı olduğuna inandığım bu tuzların fiyatları da uçuk, ne diyebilirim, keşke uygun fiyat koysalar da herkes satın alsa. Tuz lambaları ve doğal taşlar da satılıyor. Ama dediğim gibi, burası tamamen turistik bir yer, aldığınız malın hem doğallığı hem de fiyatı konusunda kuşku duyacaksınız. Fiyatın yüksek olduğu kesin, satılan malların orjinal olup olmadığı ise, meçhul.

Öte yandan, buraya bir de tuvalet yapmışlar ama inanılmaz bir şey, ücret 1 TL. yani söylenecek tek kelime insaf.

Neyse yine buranın hemen yanında, tuz gölü ile yakın temas etme şansı var. Tuz gölünün kıyısına ulaşıyorsunuz ve gölün muhteşem manzarasını izleyebiliyorsunuz. Ancak tuz gölünün kıyısında her ne kadar turistik olduğu söylense de doğru dürüst bir tesis yok, yani tuz gölü manzarasını izleyerek bir bardak çay içeyim deseniz hayır öyle bir yer bulamazsınız. Yeni iki tesis yapıldığı söyleniyor, bir daha yolumuz düşerse bakar yazarız.

 

KONAKLAMA:

Öğretmen evi                           Ankara Caddesi.                   312-6871839

Has Otel                                 Ankara Caddesi                     312-6871694

 

GEZİLECEK YERLER:

Gezilecek yerler bir yana, Şereflikoçhisar ilçesi içinden söz etmek istiyorum. Küçük bir yer, ana caddesi çevresine yerleşmiş dükkanlar ve evler var. Yani, tarihi, doğal ve tabiat güzellikleri bakımından pek zengin bir yöre değil ama Tuz gölü ve Alaaddin camisi bir nebze tarih ve doğa tutkunları için gezilebilecek düzeyde.

ALAADDİN CAMİİ:

Sarıkaya Mahallesinde bir teras üzerinde bulunan cami, kare planlı ve tek kubbeli bir yapıdır. Caminin beden duvarları, tamamen kesme-yontu taştan yapılmıştır. Kuzey tarafındaki son cemaat yeri, üç kubbelidir. Kuzeybatı köşede, beden  duvarından çıkıntı yapan minare kaidesi, yontu taştandır. Caminin mihrap mekanı, kıble yönünde, kare planlı, ana mekandan ileri doğru çıkıntı yapmaktadır. Son cemaat yerinin pandantif geçişli üç kubbesi, iki köşede taş ayak, ortada iki sütun ile taşınmakta, sivri kemerlerle bağlanmaktadır. Sütunların başlıkları gayet sade ve basit olup, gergi demirleri ile birbirlerine bağlanmışlardır. Yan cephelerde üçer, güneyde mihrap çıkıntısının iki yanında ve güney duvarında bunlara karşı birer dikdörtgen pencere bulunur. Son cemaat yeri ile aynı  hizada bulunan, ana mekanın beden duvarları,  taş bir silme ile biter ve daha üstte, biraz daha içeriden, her cephesi sivri kemerli sekizgen bir kubbe kasnağı yükselir. Onun üstüne, içe doğru daralan payandalı kubbe kasnağı oturur. Bu konik, kasnak kubbe ile birlikte, tamamen kurşunla kaplanmıştır. Dıştan, kemerli payandalarla takviye edilmiş olan kasnak, sekiz pencerelidir.

Minare, kuzeybatı köşede, son cemaat yeri ile birlikte, beden duvarlarından hafif çıkıntı teşkil eden bir kaideye sahiptir. Silindirik gövdeli minarenin şerefe altı, silmelerle genişlemektedir. Şerefe ve petek kısmı da ahşap olup, üstü kurşun kaplı konik bir külahla örtülüdür. Minare kapısı, son cemaat yerine açılmıktadır. Tamamen beyaz sıvalı, son cemaat yerinde, sağ üstteki kemerli bir pencere şeklindeki mükebbire, cami içinden imamın sesini dışarıdaki cemaate duyurmak için yapılmıştır. Son cemaat yerinin iyi yanında, birer dikdörtgen pencere, ortasında taç kapı vardır. Basık kemerli giriş kapısının çevresinde, sivri kemerli geniş bir silme dolaşır. Taç kapının üst kısmında kitabe, kenarlarında geç dönem özelliği taşıyan bazı motifler bulunur. Harim mekanından kubbeye tromplarla geçilir. Tromp kemerleri, beden duvarından çıkıntı yapan payandalara oturmaktadır. Kemerleri, tromplar da kubbeyi taşımaktadırlar. Caminin taştan yapılmış minberi basit süslemelere sahiptir. Güney tarafı eyvan şeklinde girinti yapan mihrap mekanının üzeri, beşik tonozla örtülmüştür. Sade görünümlü taş mihrap, taç kapı ile aynı üslupla yapılmıştır. Su basman seviyesine kadar olan temel duvarlarının beden duvarlarından daha eski olması, caminin tarihini, 12’nci yüzyıla kadar indirmektedir. Buradaki devşirme malzemeler arasında, orjinal bir mermer kitabe parçası da bunu göstermektedir.

Yapım tarihi kesin olarak bilinmeyen cami, ilk olarak Selçuklu devrinde yapılmış olmalıdır. Kapısındaki 1869 tarihli  kitabe de, muhtemelen caminin yeniden yapım tarihini bildirmektedir.

TUZ GÖLÜ:

Tuz gölü: ülkemizde, Van gölünden sonra en büyük ikinci göl özelliği taşır. Türkiye’nin en sığ gölüdür. Dünya üzerinde: Lut gölünden (tuzluluk oranı: % 32.9) sonraki tuz oranı en yüksek ikinci göldür. Benim en çok ilgimi çeken gölün suyunun yağlı gibi bir özelliğinin olması, yani göl suyu ile ellerinizi yıkayın, yağlı bir durum hissedeceksiniz, söylenenlere göre bu yağ değil suyun içindeki magnezyum etkisiymiş.

Göle yaklaştığınızda, uzaktan: tuz kristallerinin, muhteşem beyazlığı ve parlaklığı: göz yanılgısı yaratarak, kar ve buz gibi görülür. Su yüksekliği: asla birkaç santimetreyi geçmez. Ancak: çok nadir olarak, Beyşehir gölü suları aşırı yükseldiğinde, kanallar ile fazla sular buraya verilir ve bu kez, Tuz gölünün su yüksekliği, 30-40 cm. civarında olabilir. Ancak, bu su seviyesinin yükselmesi, maalesef göldeki ekolojik dengeyi olumsuz etkiler. Çünkü: buharlaşma azalır, suyun atmosfer ve yer arasındaki çevrimi düzensizleşir.

Göl çevresindeki kıyılarda: birçok yerleşim yeri var. Ama daha ilginç olanı: kıyı kesiminde, kavun ve karpuz tarlaları bulunmasıdır. Göl kıyısında, toprağa batırılan herhangi bir nesne, hemen tuz tabakaları ile kaplanmasına rağmen, kavun ve karpuzlar da, böyle bir şey olmuyor ve tatları muhteşem güzel.

Evet: tuz, insan vücudunun: % 3.5’nu oluşturur. Ancak, muhteşem bir doğa dengesi sonucu: dünya denizlerindeki tuz oranının da, toplamda: % 3.5 olduğu öğrenilmiştir. Göldeki 3 tuz yatağı, yılda 1 milyon ton, yani ülkemizin yıllık ihtiyacının, yaklaşık % 65’ni sağlar. Doymuş tuzlu su: tuz yataklarına çekilir ve tuz çökeldiğinde, su tekrar göle verilir. Sonrasında ise, elde edilen tuz: demiryolu ağı boyunca, vagonlarla ambarlara taşınır. Ambarlardan ise, kamyonlarla Şereflikoçhisar ilçe merkezindeki özel tuz işleme fabrikalarına yolculuk yapılır. Burada ise: tuz, defalarca yıkanır, kurutulur ve paketlenerek satışa hazır hale getirilir.

Kış aylarında ise: göl geniş su alanı oluşturur ve bu nedenle: su kuşları için önemli bir kışlak bölgesi haline gelir. Kış aylarında, çok sayıda “Sakarca kazı” gölde barınır ve çevredeki tahıl ekili alanlarda beslenirler. İlkbaharda göl içinde oluşan adacıklarda ve kıyıdaki bataklıklarda ise: bu kez; suna, angut, çamurcun, yağmurcun, kocagöz, ince gagalı martı, gümüşü martı ve bataklık kırlangıcı görülür. Ayrıca: ülkemizdeki en büyük flamingo kolonisi, gölde kuluçkaya yatar. Yanlız bu kuşların ne zaman geldiğini net bilmiyorum, Mart 2016 tarihinde gölde herhangi bir kuş göremedim.

Ne yapabilirsiniz: bence, göl kıyısına yaklaşın, çoraplarınızı çıkarın ve tuzlu yüzeyler üzerinde birkaç adım atmayı deneyin. Hatta: kauçuk çizme veya bot giyerek, göl kıyısında uzun bir yürüyüş bile yapabilirsiniz. Ama, yanınızda mutlaka bir fotoğraf makinesi bulundurmayı, sakın ihmal etmeyin. Muhteşem güzel resimler çekebilirsiniz. Burayı ziyaret etmenizin bence en önemli nedeni, zaten burada yakalayabileceğiniz muhteşem güzel fotoğraf kareleri olacaktır. Doğayı ve kuşların resimlerini çekmelisiniz. Unutmayın burada sizin yakalayabileceğiniz fotoğraf karelerini, bir başkasının yakalama şansı yok. Hatta, aynı kareleri siz bile, yeniden yakalayamazsınız.

HİRFANLI BARAJ GÖLÜ:

Kızılırmak üzerinde, 1953-1959 yılları arasında inşa edilmiştir. Akarsu yatağından, 78 metre yüksektedir. Bu boyutları ile, ülkemizin sayılı büyük boyutlu barajlarından birisidir. En derin yeri: 70 metredir. Baraj alanında, birçok su kuşu barınmaktadır. Baraj gölünde avlanma hakkı: Şereflikoçhisar, Evren, Sarıyahşi, Kaman gibi ilçelere bölümler halinde kiralanmıştır. Ancak, son yıllarda Kaman kaymakamlığı tarafından da, göl kıyısında çeşitli su sporları etkinlikleri düzenleniyor.

2004 yılında: Bakanlar kurulu kararı ile, baraj gölü kıyısındaki büyük bir alan: turizm merkezi olarak ilan edilmiştir. Çünkü: özellikle yaz aylarında, baraj gölünün kıyısındaki birçok alan: plaj ve piknik alanı olarak kullanılmaktadır. Göl: ayrıca balık avına da elverişlidir. Göl çevresinde bulunan doğal plajlardan, en gözde olanlar: Toklumen köyü, Sıdıklı köyü, Büyükoba köyü, Davulağıl bölgesi. Yaz aylarında, buralarda kamp alanları da oluşturulmaktadır.

Hirfanlı barajındaki sosyal tesisler ve Toklumen kasabasındaki Aşık Sayit Tesisleri ve Savcılı Büyükoba tesisleri; özellikle balık restoranlarıyla dikkati çekmektedir. Ben, bu restoranlardan birinde, muhteşem bir balık tatma imkanı bulmuştum. Büyük boyutlu balıklar, gayet güzel bir şekilde pişirilerek, servis ediliyor.