Haliç, yüzyıllar boyunca, İstanbul’un aranılan ve seçkin bir semti olmuştur. Ekonomik durumu yerinde olanlar; Haliç kıyılarında ve sırtlarında oturmayı tercih etmişlerdir. Deniz kıyısı, ama sakin bir kıyı. Havadar ama rüzgara karşı korunaklı bir bölgede olması, tercih sebebi. Gemilerin kıçtan, doğrudan karaya yanaşabildikleri bir liman olması nedeniyle de, ticaret oldukça hareketli bir yer yapmış Haliç’i. Bu hareketliliğe; çeşitli dinlerden ve milletlerden insan toplulukları da eklenince, zengin bir mozaik ortaya çıkmış.
Özellikle: Bizans döneminde; şehrin Rum Ortodoks topluluğu ve Yahudi azınlığı olan “Karaimler” , Bizans imparatorlarının izniyle İstanbul’da koloni kuran Akdeniz’in tüccar ve denizci şehir devletlerinin temsilcileri de Haliç kıyılarına yerleşmişler.
İstanbul’un fethinden sonra, şehir nüfusunda, köklü değişiklikler olmuş. her şeyden önce; Müslüman-Türk ahali yerleşmeye başlamış. Zengin Türkler; Haliç sırtlarında, bugün birkaç tanesini görebildiğimiz konakları yaptırmışlar.
Evet: gezimize Cibali’den başlayalım. Bulunduğunuz mekandan; bir şekilde Cibali Semtine gidin.
CİBALİ:
Hemen aklımıza beklide; Nejat Uygur’un Cibali Karakolu isimli oyunu gelebilir. Evet, önceki yıllarda, Müslüman nüfusun daha fazla olduğu bir semt. Hemen cadde üzerinde ; Aya Nikola Rum Ortodoks kilisesi var. Kilisenin en belirgin özelliği: bir avlu içinde, kilise kapısının hemen üstünde asılı duran kristallerle süslü bir gemi maketi. Aya Nikola’nın; balıkçı ve denizcilerin koruyucusu olduğunu buradan anlayabilirsiniz.
Cibali’nin en göze çarpan yapısı; bugünkü adıyla: Gül Camii. 1499 yılında camiye çevrilmiş Eski Bizans kilisesi: Aya Teodosiya. Türk’ler zamanında bir hayli çok tamirat görmüş bu görkemli yapının; 9’ncu yüzyılda yapıldığı tahmin ediliyor. Mimari planı; Bizans Haçı diye tanımlanan tipte yapılmış. Aya Teodosya Kilisesi (Gül Camii) : Ayasofya’dan sonra, en büyük kiliselerden biri olma özelliğini taşıyor. Bizans döneminde, ölen kişiler, toplumdaki sınıflarına göre belli alanlara gömülürlerdi. Alt tabakaya mensup halk; sur dışına, yüksek sınıftaki kimseler ise sur içine gömülürlerdi. İmparatorlar için, sur içi kilise mezarları vardı. Bunlardan biri de; Aya Teodosia kilisesiydi. Kilise, mezar odalarıyla dolu. Evet: Teodosia kim? İmparatorluk sarayına girişi sağlayan kapının üstünde bulunan İsa İkonasının kaldırılması, bazı tepkilere yol açtı ve bu duruma karşı çıkan Teodosia isimli bir kadın öldürüldü. Daha sonra, öldürülen bu kadının bir azize olduğu anlaşıldı ve tüm eşyalarıyla birlikte, ismini vereceği bu kiliseye gömüldü. Bir anda; önemli olan bu kişiyi ziyaret etmek için pek çok insan gelmeye başladı. İstanbul’u yakıp yıkan Latin işgalinde, haçlılar bu yapı yı da harap etmişler, bu işgalden sonra kilise restore edilmiş. Daha sonra: 29 Mayıs tarihleri, Ayla Teodosia’nın yortusu olarak belirlenmiş ve bu tarihlerde dini törenler yapılmaya başlanmıştır. Adeta şifa merkezi durumunda olan kiliseye, dilsiz birinin gelmesi ve dilinin çözülmesi, kilisenin bu durumunu daha da kuvvetlendirmiştir. Kilisenin sonrada camiye çevrilmesinde, ismi niye Gül Camisi olmuş? 1453 yılında, 29 Mayıs yortusunda, kilisenin içine güller serpiştirilmiş. O gün, İstanbul’a giren muzaffer orduların kiliseyi güller içinde bulmaları nedeniyle, camiye Gül Camii ismi verilmiş. Zaten; Aya Theodosia’nın simgesinin gül olduğu söylenir. Adının anlamının da; solmayan gül demek olduğu rivayet ediliyor.
Dışarıdan oldukça görkemli ve iyi bir yapı izlenimi veren caminin içine girilince; bu görkemin boşa olmadığını anlayacaksınız. Zaten; yerden bayağı yüksek, kaide şeklinde duran bir zemine oturtulmuş. Üç cephesinde de görülen, bu duvarların kot farkı, cami girişinde toprak altında kalmakta. Üç apsisli yapının içinde, üst katta bir mezar da var. İsa’nın havarilerinden birinin, burada yattığı rivayet edilmekte. Bir başka söylentiye göre ise: son Bizans imparatoru, burada yatıyormuş. Ama her iki söylenti de, kanıtlanamamış söylentiler.
Gül Camiinin karşısında; II.Beyazıt’ın vezirlerinden Küçük Mustafa paşa’nın yaptırdığı hamam görülüyor. 1512 öncesinde yapılan yapı; son zamanlara kadar kullanılan, en eski hamam olma özelliğine sahip
FENER:
Evet; yolumuza devam ederek; Fener’e doğru çıkıyoruz. Burada; mevcut evlerin bazılarının çok güzel onarıldığını, bazılarının ise, metruk bir halde durduğunu göreceksiniz. Bu semt, son yıllarda, özellikle Güneydoğu’dan aldığı göçler nedeniyle, oldukça kalabalıklaşmış ve Vakıflar Müdürlüğüne ait bu metruk evlerin hemen hepsine de bu göçmen aileler yerleşmiş. İstanbul’un tam göbek yerinde, bir kaos yaşandığına şahit olacaksınız. Hele, bu semtte, göçle gelen ailelerin çok çocuklu olması, genellikle aile fertlerinin işsiz olması ve uyum sorunu nedeniyle, semtte bir kısım sorunlar olduğu şüphesiz. Oysa bir zamanlar; bu semt, “zengin Rumların semti” olarak anılıyormuş. Bizans dönemindeki adı Petrion’muş. Osmanlı döneminde ise, kıyıdaki bir deniz fenerinden dolayı, buradaki Rumlarca Fanaraki/Fanari diye anılıyormuş. Zamanla, ismi Fener’e dönüşmüş. Bu küçük ama zengin birikimli semt, 1601 yılından itibaren, Rum Ortodoks Patrikhanesini’ de barındırması nedeniyle, kent içinde özel bir öneme sahip olmuş.
Evet, gezimize devam ediyoruz. Yokuş yukarı çıkarken: köşede: Dimitri Cantemir’in evi var. Dimitri Cantemir: 18’nci yüzyılın başlarında, Eflak Voyvodalarından, kültürlü, 7-8 yabancı dil bilen, zengin bir kişi. Siyasetçiliği yanında, Klasik Türk Müziği’ne yaptığı katkılar çok önemli. Klasik Türk Müziği üzerine; en eski ciddi kitaplardan birinin yazarı. Yaklaşık 300 den fazla şarkıyı; notalarıyla birlikte kağıda geçirerek günümüze dek gelmelerini sağlamış.
Merdivenli yokuştan aşağı doğru çıktıktan sonra; sola dönünce, duvarları kırmızı aşı boyalı: “Moğalların Meryem’i “ (Muhliotissa) veya “Meryem Ana Kilisesi” ni göreceksiniz. Burası: İstanbul’un fethinden sonra, bugüne dek camiye çevrilmeden, ayin yapılan tek kilise. Bu da; içerideki, Fatih Sultan Mehmet’in özel fermanı ile sağlanabilmiş.
“Moğolların Meryem’i” adı ise; bu ismin masalı andıran özel bir öyküsü var. Bizans imparatoru Mihail Paleologos; kızı Prenses Maria’yı Moğol İmparatoru Hülagü Han ile evlendirmeye karar verir. Kızını; bir kervan ile İran’a gönderir. O zamanın şartlarında, yolculuk kaç gün sürdü bilinmez. Ama prenses Moğol sarayına vardığında; Hülagü Han’ın ölüm haberini alır. Saraydakiler; bunca yolu boşuna gelmemiş olsun diye, Prensesi, Hülagü’nun oğlu Abaka Han ile evlendirirler. Maria; Abaka Han’ı hıristiyan yapar ve 15 yıl evli kalır. Abaka Han; kardeşi Ahmet tarafından öldürülünce, saray onu yeniden evlendirmeye kalkar, ama bu kadar Moğol yaşantısı yeter diyen Maria, geriye yurduna döner. Bir manastıra kapanır ve bu kiliseyi yaptırır. Bu kilisede artık ayin yapılmıyor. Yalnızca 15 Ağustos günü, Meryem’in göğe yükselmesi için ibadet yapılıyor.
Kilise;”yonca” diye bilinen, iki kiliseden biri. (İkincisi: Heybeli Adada) Ancak, geçirdiği onarımlar nedeniyle, yonca planı bir hayli bozulmuş. Özellikle; içine girdiğinizde, bu bozulmadan dolayı göze çarpan, simetrisizlik herkesi şaşırtıyor. İçeride, içbükey ikonlar var.
Evet; Moğolların Meryem’i kilisesinden çıkıyoruz. Fener’in beklide Haliç’in en olağanüstü, en inanılmaz, en masalsı şatosunu anımsatan yapısıyla karşılaşıyoruz. Fener Rum Erkek Lisesi. Fetihten sonraki gelişmelerde, dindışı eğitim burada kalırken, dini eğitim Heybeli Adaya taşınmış. Lise, İlk Laik okul olma özelliğini taşıyor. Mimarı: Dimadis olan okul, 1881 yılında yapılmış. Bu fantastik yapıyı, mimari açıdan biraz Endülüs, biraz Bizans karışımı, Bizantino-Morik olarak adlandırmak mümkün.
PATRİKHANE:
Sadrazam Ali Paşa Caddesi üzerinde yer alan: Patrikhane, özellikle Fener Lisesi’nden sonra, oldukça sade geliyor. Patrikhane, İstanbul’un fethinden kısa süre sonra, Çarşamba’daki Pammakariston Kilisesine (Fethiye Camii’ne) yerleşmiş. 1586 yılından sonra da, Fener’deki bazı kiliseleri dolaşmış. 1601 yılında, şimdiki yerine gelmiş. Patrikhane’nin 1941 yılında yanan yönetim binası restore edilerek, 1989 yılında yeniden kullanıma açılmış.
Patrikhaneye yakınlığı nedeniyle, resmi kilisesi olan Aya Yorgi’nin içinde, tarihi ve dini açıdan, oldukça değerli eşyalar var. Bunlardan biri, fetih sırasında patrik olan Gennadius’tan kaldığı varsayılan, sedef kakmalı, patrik koltuğu. Sedef işlemeli sehpa, altın yaldızlı ve taşınabilir Meryem Ana tablosu, birçok güzel ikon; kilisenin içinde yer alıyor. Ayrıca, içeride, üç azizin mezarı var. Patrikhaneye, yan kapıdan giriliyor. 1821 yılında, Patrik V.Gregorios; Osmanlı Devleti aleyhine faaliyette bulunduğu gerekçesiyle, Orta Kapı denilen kapının önünde asılmış. Kapının üzerinde asılı duran çengel hala duruyor. O zamandan beri, bu kapı açılmamış. Onlar “ Burada bir Türk büyüğü asılmadan, bu kapıyı açmayacağız” diye diretiyorlar. Yani; din kapısı olmuş, kin kapısı. Halbuki; bu asılan patrik; o zamanlar, Yunanistan’ın bağımsızlığına yol açan, büyük Mora isyanının baş tetikleyicisi. Öyle ya; Ermeni’lerin durumu da böyle değil mi? Haklılığımızı kanıtlayamadığımız sürece, bu rezil yalanları yaşamak zorunda kalıyoruz.
Neyse, gezimize devam edelim. Aya Yorgi kilisesi; 1720 yılında, bazilika tipinde inşa edilmiş bir kilise. Tanzimat’a kadar; kiliselerin kubbeli olmalarına izin verilmiyordu. İstanbul Patrikhanesi: Ortodoks mezhebinin manevi anlamda merkezi. Ancak, pek çok kişinin sandığının tersine, tüm dünyadaki Ortodoksların değil, toplam 125 bin kişilik bir cemaatin patrikliğini yapıyor. Bu arada; tüm dünyadaki Ortodoks’ların patriği olduğunu elbette iddia ediyor. Ama, bu iddia elbette bazı gerçeklerin ortadan kalkması için yeterli değil. Onlar, iddia ede dursun.
Evet; bu din ve hoşgörü, güzellik, iyilik, insanlık yuvası olması gerekirken kin yuvası haline gelmiş yerden ayrılıyoruz. Haliç kıyısına iniyoruz. Üç eski bina hemen gözümüze çarpıyor. Bunlardan: birincisi PTT Binası, ikincisi Kadın Eserleri Kütüphanesi, diğeri ise Bulgar St.Stephan Kilisesidir. Burası: çok ilginç, dikkatli bakın. Dünyanın: ilk ve tek dökme demirden yapılmış, prefabrik kilisesi. 1850 yılında: milliyetçiliğin de etkisiyle, o güne kadar Fener Patriğine bağlı olan Bulgarlar, dini ayinlerini Rumca yapmak istemediklerini söylerler. Sultandan; kendilerine kilise için izin vermesini söylerler. İzin alan Bulgarlar, hemen bir ihale açarlar. Bir Avusturya firması, ihaleyi kazanır. Kilisenin kapısının yanında; bu firmanın ismini göreceksiniz. (R.Ph.Waagner, Vienne ) İçi ve dışı, tamamen dökme demirden Neo-Gotik tarzında inşa edilen kilise, önce Avusturya’da kurulur, denenir. Sonra, mavnalarla, Tuna Nehrinden Karadeniz’e getirilir. İnşası sırasında, temeline, 70’e yakın demir kazık çakılır. Çünkü: zeminin zayıf olması nedeniyle, betonarme yerine, daha hafif olduğu için, demir iskelet yöntemi tercih edilir. Kilisenin projesini İstanbul’lu bir Ermeni olan Hovsep Aznavur yapar. Yaklaşık 1.5 yıllık bir çalışmadan sonra, kilise 1898 yılında şimdiki yerine kurulur.
BALAT:
Fener’den Balat’a doğru yürümeye başlıyoruz. Yine, Bulgar kilisesinin hizasında, oldukça harap bir halde, eski bir yapıyla karşılaşıyoruz. Burası: “Tur-u Sina Manastırı” olarak biliniyor.
Balat; Fener’e göre, daha yoksul bir semt. Geçmiş zamanlarda da böyleymiş. Bu ; Balat’ın çoğunluğunu oluşturan Yahudilerin, devlet iktidarına daha yakın olan Ermeniler kadar zenginleşemediklerinden dolayı olabilir. Sokak içlerine girdikçe, tek tük Yahudi evleri görülebilir. Yine ünlü, geçen yüzyıldan kalma Agora Meyhanesi de burada. Balat’ın merkezinde: iki sinagog var. Yanbol ve Ahrida (Ohrida)
Balat semtinde: dinler, mezhepler birbirlerine, iki adımlık mesafede ibadet yerlerini kurmuşlar. Örneğin: bir köşede Sinan’ın bir eseri olan: Ferruh Kethüda Camii var. Ancak: cami, özgün halini; kötü restorasyonlar sonucu kaybetmiş. İçine girerseniz eğer: mihrap kısmında, Tekfur Sarayında imal edilen çinileri görebilirsiniz. Ama dış duvardaki güneş saati de; türünün son örneklerinden biri olarak duruyor.
Caminin hemen yakınında; Gregoryen Ermeni Kilisesi Surp Hreşdagabet var. Kilise; başlangıçta Ortodokslara aitmiş. Bizans döneminde yapılmış. Aşağıda, bir de ayazması var. 1628 yılında, Karagümrük’de ki Surp Nikagos Kilisesi, Ermenilerden alınmış ve Kefeli Camiine çevrilmiş. Karşılığında ise, Rumca adı Ayos Strati olan bu kilise, Ermenilere verilmiş. Birkaç yangın geçiren kilise; 1835 yılında, yeniden inşa edilmiş. Buradan da; Balat’da, Yahudilerle birlikte Türkler ve Ermenilerin de oturduğunu anlamak mümkün. Kilisenin içinde; demir bir kapı var. Bir tarafı Latince ve bir tarafı Almanca olan kapının kabartmaları; ejderhayı öldüren St.Geore’u ve tapınaktan hırsızları kovan Hz.İsa’yı gösteriyor. Söylentiye göre: Topkapı Sarayı’nda demircilik yapan bir Ermeni usta, bu kapıyı bulup, satın alarak, buraya taktırmış.
AYVANSARAY:
Balat’tan sonra; son durağımız Ayvansaray. Eskiden; küçük çapta bir tersane olan semtte: sokak aralarında: sandallar, motorlar, kayıklar, küçük sürpriz olarak karşınıza çıkacak. Ancak bu özelliğini zaman geçtikçe yitirmekte. Üç-beş sene sonra; bu söylediklerim sanırım tamamen yok olur. Ayvansaray’da görebileceğiniz tarihi binalardan biri: Bizans Kilisesi iken, camiye çevrilen bir yapı var. Bizans haçı tarzındaki bu yapının camiye çevrildiği ilk yıllarda adı: Atik Mustafa Paşa Camii iken, sonradan adı Hazret-i Cabir Camii olmuş. Bunu; bitişiğindeki Hz.Muhammed’in Sahabe’lerinden Cabir Hazretlerinin türbesinin bulunmasına bağlıyorlar. Hemen yakınında: Vlaherna Meryem Ama Kilisesi var. Kilise, ayazması ile ünlü. Geniş ve hoş bir bahçe içinde kurulu kilise, adından da anlaşılacağı gibi zamanında büyük bir saray olan Vlaherna Sarayı’nın kilisesiymiş. Ama şimdi, saraydan bir kalıntı yok. İstanbul’un belki hala yaşayan bir güzelliğine örnek olarak, ayazması olan kiliselerde, şifa aramaya gelen Müslümanları da burada görmek mümkün.
Kiliseden yokuş yukarı çıkınca, sağda İvaz Efendi Camii var. İki kapısı olan caminin ilginç bir özelliği: minaresinin ters yönde olması. Caminin bahçesinde: İzak Angelos Kulesi var. Bizans’ta önemli bir yere sahip olan İzak Angelos, 1188 yılında, bu temaşa kulesini yaptırmış. Ünlü: Anemas Zindanları, bu kulenin altında yer alıyor. Arap asıllı olduğu söylenen Anemas’ın adıyla anılan zindan 60 m. uzunluğunda. Sağa ve sola 15’er m. genişliğinde. Anemas Zindanında, 6 Bizans imparatorunun yaşamını yitirdiği söylenir.
Anemas Zindanından aşağıya doğru yürüyünce: Leon Surlarını göreceğiz. Eski ahşap evler arasında yürüyerek, tekrar Ayvansaray’a dönebiliriz.
EYÜP:
Eyüp: İstanbul’un fethiyle birlikte kurulan ilk Osmanlı-Türk sur dışı yerleşimi. Semt: Fatih’in emriyle; İslam dünyasının saygın kişisi, Sahabe’den Halid bin Zeyd Ebu Eyyüb el-Ensari’nin mezarının olduğu rivayet edilen yerde, onun türbesinin inşasıyla kurulmuş. Eyüp; İslam dünyasının en çok ziyaret edilen yerlerinden biri olan: Eyüp Sultan Türbesi’nin yanı sıra: tekkeleri, türbeleri ve mezarlıklarıyla, 20’nci yüzyıl ortalarına kadar, başta Pıerre Loti olmak üzere, batılı gezginlerin egzotik buldukları bir yerdi.
EYÜP SULTAN CAMİİ.
Caminin ortasında; Eyüp Sultan Türbesi, sandukasının ayak ucunda bir pınar, avlu ortasında asırlık bir çınar ağacı var. 1458 yılından sonra çeşitli kereler onarım gören caminin minarelerinin boyu önceleri kısa imiş. 1733 yılında yeni ve uzun minareler yaptırılmış. Fatih’den sonra: yüzyıllarca, padişahlar Eyüp Sultan Camiinde kılıç kuşanmışlardır. Bunu Fatih başlatmış, ilk kılıcı Fatih’e Akşemsettin kuşatmıştır. Padişahlar, Sinan Paşa Köşkünden kayıkla Bostan İskelesine gelirler, camide iki rekat namaz kılar, şeyhülislam kılıcı kuşatırmış.
EYÜP SULTAN TÜRBESİ:
Türbe, caminin kuzeyinde, iç avlunun önünde. Fatih Sultan Mehmet tarafından, 1454-1555 yılları arasında yaptırılmış. Rivayete göre: iç avludaki çınarın bulunduğu yer, Ebu Eyüp’ün gasledildiği yerdir. Türbe: 8 köşeli, tek kubbelidir. Kesme taştan yapılmıştır. Cephe yüzlerine oturtulmuş olup, kasnağı yoktur. Kemerli kapı mermerdir. Üzerinde: Allah, Muhammed, kelime-i tevhid yazılıdır. Türbe içi çinilerle kaplıdır. Kubbe: kalem işlemeleriyle süslüdür. Türbenin ortasında, çevresi gümüş şebekeli bir parmaklık içinde: Halid b. Zeyd ebu Eyüp el-Ensari’nin sandukası vardır. Üzerinde, siyah atlas üzerine sarı simli örtüsü var. Türbenin içinde; sandukanın ayakucunda bir kuyu var. Sultan I.Ahmet yaptırmış. Rivayetlerde, bu kuyunun ayazma olarak şifa kuyusu olduğu yazılı. Sandukanın üzerindeki dairevi kandillerde, 36 adet buhurdan ve zemzemiye var. Türbedeki sancakı şerif ve dört büyük şamdan: Topkapı Müzesinde korumaya alınmış.
Türbe kapıları; Sultan I.Abdülhamit tarafından, tahtadan, tunça çevrilmiş. Türbenin sağ tarafından kadınlar mescidi var.
EYÜP EL-ENSARİ:
Emeviler zamanında, İstanbul kuşatmasına (671) katılan ve burada şehit olan Eyüp el-Ensari Hazretlerinin kabrini; Akşemsettin rüyasında görür. Bir yer bulur ve orayı kazdırınca, bir dört köşe, yeşil somaki mermer kabir görür. Üzerinde: “haza kabri Eba Eyyübi Ensari, yani bu Eba Eyyüp’ün mezarıdır” yazılıydı. Taşı kaldırdılar. İçinde Eba Eyyüp’ün vücudu safran ile boyanmış kefen içinde, terü kaze ve sağ ellerinde tunç mühür vardı. Hemen; Fatih Sultan Mehmet’e bildirir. 1458 yılında, Fatih burada bir türbe ve cami yaptırır. 1800’de, cami yeniden inşa edilir. Eyüp Sultan; Mekke’ye giderek Akabe’de ilk Müslüman olan sahabelerdendir. Alemdarı Nebi, Mihmandarı Resulullah diye anılır. Bedir, Uhud ve Hendek savaşlarına katılmış, İstanbul kuşatmasında şehit düşmüştür.
Evliya Çelebinin anlattığına göre: Eba Eyüp, iki kere; İstanbul seferi yaptı İkincisinde: Galata’yı fethetti, İstanbul’u da fethetmek üzere iken barış yapıldı. Ayasofya’da namaz kılıp Eğrikapı’dan çıkarken, Bizanslılar tarafından şehit edildi.
PİERRE LOTİ KAHVESİ:
Pierre Loti: 1850-1923 yılları arasında yaşamış, ünlü bir Fransız roman yazarıdır. Bütün dünyayı dolaşırken, bir raslantı sonucu Türkiye’ye yolu düşer. Eyüp sırtlarındaki tarihi kahveyi, yine o ilk geldiği 1876 lı yıllarda keşfeder. Nargile içip, insanlarla sohbet eder. Modern turizm çağındaki eski turistik yerlerden biri sayılan kahve, 19 ncu yüzyılın sonlarına kadar Rabia Kadın Kahvesi olarak tanınır. Pierre Loti, İstanbul’u belki yerlilerinden daha fazla kabullenmiş ve bulunduğu kente hayran bir şekilde, kaldığı süre içinde, sürekli İstanbul’a övgü dolu yazılar yazmıştır. Eserlerinde: aşkı, umutsuzluğu ve hayatın sonu ölümü anlatmıştır. Dünyanın dört bir köşesini görmüş olan Pierre Loti, yaşamının bundan sonraki diliminde, Türkiye’yi yeni bir yurt olarak belirlemiş, Türkçe konuşup, Türkçe şarkılar söylemiştir. Kurtuluş Savaşı yıllarında, yazılarıyla hep Türkiye’yi destekleyen Pierre Loti, bu barışçıl ve içten bağlılığından dolayı, Türkler tarafından dost ilan edilmiştir. Daha sonradan yazarın sürekli geldiği bu ünlü tepeye, adına saygı amaçlı düşünülerek Pierre Loti kahvesi adı verilmiştir. Ayrıca bu kahve, sanatçı ve ressamların uğrak yeri olarak, uzun yıllardan beri değişmez yerini korumaya devam etmektedir.
Bugün; Eyüp sırtlarındaki: Pierre Loti’nin adıyla anılan kahveden bakıldığında: geniş mezarlıklar, bu atmosferi kısmen hissettiriyor. Burası: Eyüp sırtlarında, İstanbul’un en eski kahvelerinden biri. Adını; Levanten bir yazar olan Piyer Loti’den almış. İstanbul aşığı olan yazarın; 19 ncu yüzyıl sonlarında uğrak yeri olan mekandan, Haliç ve tüm Eyüp eteklerinin panaromik manzarası görülüyor. Özellikle; bahar aylarında doğa manzarasını görmek için gidiliyor. Zamanınız varsa, mutlaka gidin. Evet; sonraki plansız yerleşme, hem semtin hem de Haliç’in büyük ölçüde kirlenmesine yol açmıştı. 1980’lerde, kıyıdaki fabrikaların hemen hepsi yıkılarak, büyük parklar oluşturuldu.
Evet, Haliç kıyısında gezinizi tamamladığınızda, zamanınız kalırsa, hemen karşı kıyıda, Sütlüce’de bulunan; dünyanın en büyük minyatür parkı olan; Miniatürk’ e de mutlaka uğrayın. Bir çok tarihi ve modern yapının minyatürlerinin sergilendiği çok güzel bir alan, zaman ayırmaya gayret edin. Gördüğünüzde, gerçekten güzelliğine hayran kalacaksınız. Özellikle, çocuklarınız varsa yanınızda, onlarla mutlaka gidin.




















