La Rambla caddesinin hemen batısındaki bölge. Şehrin; antik dönemdeki merkezi burası. Eski şehir (Ciutat Vella) diye de anılıyor. 1000 yıldır yerleşim yeri olarak kullanılıyor. Labirent gibi sokaklardan oluşan bir bölge. Roma şehrinin: antik taşları, sütunları, duvarlarda ve şehrin özgün temaları olan yeraltı geçitlerinde görülebiliyor.
Burayı, romalılar: Mont Teper olarak adlandırmışlar ve üzerine Augustus Ceesar adına bir tanıpak inşa etmişler. 4 ncü yüzyılda da, yerleşim merkezini korumak için, çevresine 1.5 km. uzunluğunda bir duvar örmüşler. Bu tepe: Barri Gotic semtinin de, merkezi konumunda. Burada: ortaçağ sarayları, manastırlar ve kiliseler yoğun olarak bulunuyor. Bu semti gezmeye başlama noktamız: katedral.
Sue Katedrali:
Bölgenin merkezinde. 6 ncı yüzyıldan itibaren, sürekli olarak dini yapılandırmaların merkezi olmuş. Şu anki haline, 1298 yılında getirilmiş. Eski vizigot kilisesinin yerine yapılmış. Ancak; süslemeleri ve detaylarının inşaatı 150 yıl sürmüş. Gotik mimarisinin, en güzel örneklerinden biri.
Basit sekizgen kulelerle çelişen bir görünüm yansıtıyor. Çünkü; daha önce de söylediğim gibi, yapımı çok uzun sürmüş ve değişik mimari tarzlardan etkilenmiş. Nef’in (orta mekanda, sütunlarla ayrılan bölüm) ortasında, süslemeli kuleler var. Koro sıralarının arkasındaki frizde ise, Avrupa’lı kral ve prenslerin, hanedan armaları var. Katedral’de: ilk ve tek toplantı, 1519 yılında yapılmış.
Sunağın altındaki merdivenler, şehrin iki koruyucusu azizlerden biri olan ve 4 ncü yüzyılda şehit edilen; Santa Eulalian’ın mezarına iniyormuş. Sunağın arkasındaki şapellerde yer alan, katalan gotik altar panolarını mutlaka görün. İsa’nın göğe yükselişini simgeleyen, dokuz parçalı bir pano. 15 nci yüzyılda, Sant Salvador şapeli için, Bernat Martorell tarafından yapılmış.
Evet, gezimize devam ediyoruz. Adım attığınız yerlere dikkat edin, katedrale maddi yardımda bulunmuş olan; ayakkabıcılar, terziler ve diğer esnaf localarının amblemlerini göreceksiniz. Buradan; Capelle de Santa Lluci’ye geçiyoruz. Şapelin duvarlarında asılı, zırhlı bir haçlı şövalyesi anıtı var. Şapelin ön kısmından çıkın, sola dönün ve Carrer del Bisbe’ye yönelin. Eski kent boyunca yürüyün, ama bu sırada, yukarılara bakın. Alışılmadık heykeller, fenerler, tabelalar, balkonlardan sarkan bitkileri göreceksiniz. Katedralin ve Belediye Binasının bulunduğu yüksek alanda; devasa duvarlarla çevrili roma kalesi göreceksiniz.
Placa Sant Juama Meydanı:
Burada iki tane bina var. Ajuntament (1372 yılından bu yana Barselona Belediye Binası olarak kullanılıyor) ve onun hemen karşısında, Generalitat (1359 yılında kurulmuş, günümüzde Meclis Binası olarak kullanılıyor) . Her iki yapıda, günümüzde aktif olarak kullanımda. Ama, içlerine girmek mümkün değil. Ajuntament’in arkasında: Sants Justi Pastor kilisesi görülüyor. Bu kilise, küçük ve sevimli bir meydanda. Şehrin, en eski kiliselerinden biri. Söylentiye göre: bu kilisenin sunağının gönünde vasiyet edilen her şey, Barselona mahkemelerinde geçerli sayılıyormuş. Bu: 10 ncu yüzyıldan kalan bir gelenek imiş.
Placa Del Rei Meydanı:
Placa Sant Jaume’ye geri dönerken, Carrer de la Llibreteria sokağından geçiyorsunuz. Bu sokakta; pek çok pastane var. Solda: iki blok aşağıda, Placa Del Rei meydanı var. Burada: Museum Historia de la Ciutat’ı ( Şehir Tarihi Müzesi) göreceksiniz. Müze: gotik tarzda bir malikhanede kurulmuş. Her taşı: tek tek taşınarak, bugün bulunduğu yere getirilmiş. Daha önce bulunduğu yerde yapılan kazılarda; binanın temelinde, roma duvarlarının çevrelediği dükkanlarıda içine alan, bir roma şehri kalıntısı ortaya çıkarılmış. Ayrıca: tekstil sanayiinde kullanılan boya fıçıları ve şarap yapımına işaret eden bulgulara da rastlanmış.
Kazı alanının sonunda: Palau Reial (Kraliyet Sarayı) var. Buradaki ana yapıları; şapel, büyük salon ve kule oluşturuyor. Şapel (Capelle de Santa Agata) 15 nci yüzyıldan kalma. Şapelin güneyinde, küçük kapıdan çıkılınca, taş merdivenler, büyük salonun yanından geçerek, meydana hakim rönesans kulesi, Rei Marti’ye çıkıyor.
Museu Frederıc Mares:
Ketadralin yan tarafında. Bahçesi çok güzel. Şehirdeki heykellerin yaratıcılarından olan Frederıc Mares; özgün sanat eserlerinden oluşan koleksiyonunu, Barselona’ya miras bırakmıqş. Müzenin alt katları: İber adak heykelcikleri, limoges mineleri ve dini heykellerle dolu. Burada, ayrıca: portekizlilerden kalma öküz boyundurukları, demir anahtarlar, eski dikiş makinaları, bastonlar, kurmalı oyuncaklar vb.gibi objeler görülebilir.
Santa Maria del Pi Kilisesi:
Placa del Pi maydanında. Kilise; uzun, sekizgen çan kulesi ve 15 nci yüzyıldan kalma, büyük bir pencerenin süslediği ön cephesiyle, çok zarif bir yapı. “Pi”, çam ağacı anlamına geliyor. Eskiden, belki hatırlayanlarınız olabilir, ülkemizdede beğenerek kullandığımız bir parfüm vardı, ismi “Pi”, tamamen çam ağacı kokusu. Evet, gezimize devam ediyoruz. “Pi” çam ağacı anlamına geliyor demiştik, burada, eskiden yetişen çam türünün anısına, bugün, yanlızca ön cephede, küçük bir ağaç yaşatıyormuş. Kilisede, sık sık düğün merasimleri yapılıyor. Kilisenin bulunduğu meydandaki binalar, 1700 lü yıllardan kalma.
Özellikleri ise, ön cephelerinin, renkli alçıyla desen kazıma tekniğiyle bezenmiş olmaları. Heykelle bezeme pahalı olduğundan, bir dönem, bu tür bezeme, yaygın olarak binaların süslenmesinde tercih edilmiş ve kullanılmış.
Buralarda gezerken, inanın zamanın nasıl geçtiğini anlamayacaksınız. Ara sokaklardaki barlar, dışarıda ağaçların altına masalarını koymuşlar, gezginler ve gençler buralarda oturuyorlar. Sizde, buralarda, küçük dinlenme molaları verebilirsiniz. Placa del Pi maydanında, kuzeye doğru uzanan sokak (Cerrer Petritxol) boyunca; sanat galerileri, çerçeveciler ve geleneksel granja’lar sırılanıyor. Dikkat: granja denince, sakın pas geçmeyin. Burada: sıcak çikulata içip, hamun işlerinin tadına bakabilirsiniz, mutlaka deneyin, muhteşem bir tad. Hani; Barselona’da ne yenir, ne içilir derken, ayrıntıları yazıların içinde vereceğimizi söylemiştim ya, buyrun ayrıntı, ama sakın pas geçmeyin, mutlaka tadın.













